Helodünya Büyürken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Helodünya Büyürken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2019 Cuma

8/03 Helodunya Okuyor

Mart 08, 2019 1 Comments
Eski yazilarima bakinca hatirliyorum cocuklarima her ay yazdigim mektuplari. Simdi ise daha cok yaziyorum ama onlari daha az konu ediyorum. Oysa hayatimin neredeyse tamamini isgal ediyorlar. Fakat bu blogda yazilarimi, biraz da hayatimin eksik kalan yanlarini aktiflestirmek icin arttirdim. Dolayisiyla gayet anlasilabilir bir surecteyim.

Gectigimiz Eylul ayi itibariyle, kizimin okuma yazmasina iliskin ne yapacagini bilememe hallerimiz nihayetinde sonuca erdi. Simdi ikinci cocukta sudan cikmis baliga donmeyecegiz. Bizim gibi anadilinden farkli bir ulkede, hatta hakim olmadigi bir dilde cocugu, okuma yazmaya baslayacak cok kisi oldugunu biliyorum. Bu yazim biraz da onlara isik tutar belki.

Daha once bahsetmistim, Hollanda'da basisschool (ilkokul, elementery school) 4 yasinda basliyor. Ilk iki yil anaokulu formatinda ama yine diger cocuklarla ayni binada, ayni bahcede, benzer programlara tabi durumdalar (ayni giris cikis saatleri, ayni tatil gunleri vs). Ilk iki yilda bol oyunlu ama nispeten okul hayatina giris seklinde bir egitim sistemi var. Yine dersler, temalar, yapilacak odevler. Okuma yazma konusunda da bol bol el alistirmalari, ufaktan harflere giris, ama asla zorlama ve harf/ sayi yazdirma gibi seyler olmuyor. Daha cok sanatsal aktiviteler seklinde cocuklarin el becerilerini gelistiriyorlar. Gorunce hayret ediyordum, cok iyi dusunulmus ama gelecekte yazi yazmasina yardimci olacak cizimler, boyamalar vs.

Bir cok cocuk ikinci yilda okumaya heves duyuyor. Okulda zaten bazi harfleri ve iki uc harfli kelimeleri ogreniyorlar. Fakat bu konuda cocugun talebi disinda bilgi verilmiyor sinifta. Bazi cocuklar ailesinin destegi ile okumayi cozebiliyor. Biz yabancilara tavsiye edilen suydu, okumayi ogretmeyin (anadilinde dahi) ilk once dogru kisilerden Hollandaca okumayi ogrenecek sonra anadil ogrenilecek. Cunku asil kullanacagi dili dogru ogrenmesi daha onemli. Biz de bu yuzden ustune dusmedigimiz gibi kacindik da. Simdilerde ise anadilde okumayi ogrenmis olsa da sorun olmayacagi gorusu oldukca yayginlasiyor. Sonucta kizim icin, ucuncu sinifa geldiginde durum suydu: harflerin cogunu taniyor, bazi basit kelimeleri okuyabiliyor ama turkce harfleri biliyor olsa da okuma yok.

3. sinifa gelince ise (ki tam olarak 6 yasinda olmus oluyorlar) okuma ve yazma basliyor. Siniflarda her cocugun ayri masasi sandalyesi, cekmecesinde kalemleri defterleri, yazi ve matematik alistirmalari icin dergileri (workbook) oluyor. Ilk haftadan itibaren haftada 5-6 ses ogrenerek, ogrendikleri kadarini iceren kelimeleri de okuyarak okuma ve yazmaya basliyorlar. Burada el yazisi ile yazmayi ogretiyorlar ve bu yuzden bence daha zor ama buna ragmen aynen ogretmenin dedigi gibi, Ocak ayina geldigimizde tum sesler bitmisti, tum harfler ogrenilmisti (okuma ve yazma) ve simdi her seyi okuyup yazabilir haldeler.

Turkiyede oldugu gibi burada da harfleri sesler ile ogretiyorlar ve o sesleri yanyana getirdiklerinde okuma ve yazma oluyor. Bizdekinden farkli olarak burada iki harfli sesler de var. Mesela 'ee', 'eu' , 'oe' , 'aa' , 'ij' gibi. Bunlari da, ayni yeni bir harf gibi ogrendiler. Cok basit bir ornek olarak "moeder' vereyim. Okunusu mudır, yani oe = u sesi veriyor. Alfabedeki u sesi ise bizdeki 'ü' sesi gibi telaffuz edildigi icin aslinda u sesini veren baska bir harf yok, sadece "oe" u sesini veriyor. Sonucta alfabedeki her bir harfin ve cifli harflerle olusmus her bir sesin, soylenisleri birbirinden farkli. Boylece duydugunu yazarken hangi ses hangi sembolle gosterilmis ise (tekil harf mi coklu harfli kaliplar mi) onu yazdiginda; bizimkinden farkli olmuyor aslinda. Sonucta yine duydugunu yaziyor. Hani turkce duyuldugu gibi yazilan bir dildir ya.


Tabi yine de bazi karisikliklar olmuyor degil. Mesela Turkce'de de ozellikle "ğ"nin icerdigi sozcuklerde yazim hatalarina bolca rastlanir. Cunku dogru telaffuz edilmemis olabiliyor ve sonucta dogrusunu duymamis oluyorsunuz. Simdi kizim da Hollandaca'yi iyi konusuyor olmasina ragmen konusurken yanlis soyledigi veya yuvarladigi yerleri yazarken o kisimlari haliyle yanlis yazabiliyor. Mesela Hollandacadaki g harfinin okunusu girtlaktan bir k sesine benziyor. Bu durumda bazi kelimelerde g mi k mi var karisabiliyor. Bu hatalari bol bol dikte calisarak cozecek zamanla.

Bu ogrenme surecinde neler yaptik onlardan bahsedeyim. Bize en cok soylenen, hic birsey yapmaniza gerek yok, okulda ogrenecekler ama gunde 10-15 dakka okuma yapabilirseniz yeter dendi. Eve hic odev gelmedi, yazma alistirmalarini sadece okuldaki calisma dergilerine yapildi, sayfalarca defterlere hic yazilmadi. Bazen bir bakiyorum yeni harfi sadece iki satir yazmislar ve o kadar. Oldukca sasiriyordum tabi ki fakat gayet de sorunsuz ogrendiler.

Biz evde hic Hollandaca konusmadigimiz icin, esim diger cocuklardan geri kalmamasi adina haftalik ogrendikleri harfleri iceren kelimeleri bulup bir tablo hazirladi. Her aksam yatmadan once bu kelimelerden 5-10 tanesini okuyup, duraksamadan okuduklarina isaret koymak suretiyle okuma hizini arttirmayi ogrendi. (Her aksam akici okuyamadiklarini tekrar tekrar okudu). Ogrendikleri kadar harfleri iceren okuma alistirmalarini (asagidaki gorsellerde fotokopi okuma dergileri bunlar), okulda yapip bitirdikten sonra, onlari tekrar okuduk ve ayrica kutuphaneden duzenli olarak aldigimiz (yine seviyesine gore gruplandirilmis) kitaplari da okuduk.

Bu arada Hollanda'da yasayanlar icin not: Kutuphanede kitaplarin sirtinda zorluk derecesini belirten bazi simgeler oluyor. Bunlar birkac sekilde gruplandirilmis Kolaydan zora dogru soyle:
1) Ay, Yildiz, Roket ve Gunes ( Maan, Ster, Raket, Zon)
2) E S, E M3, E E3, E M4, E E4
3) AVI Start, AVI M3, AVI E3, AVI M4, AVI E4, AVI M5, AVI E5, AVI M6, AVI +

Kitaplari secerken, tam olarak ne seviyede oldugunu gorebilmek icin, bir alt ve ust siniflardan kitaplar aliyor ve gelisimine bakiyorduk. Bazen sinifta kabul edilen seviyesinden bir ust seviyeyi okuyunca motive oluyordu.  Sinifta her cocugun okuma seviyesi farkli cunku bazi cocuklar baslangicta da okuma yazmayi biliyor olabiliyor ve her cocugun gelisim hizi da ayni degil. Yil sonunda her cocuk okumayi ogrenmis olsa bile seviyeleri yine farkli olacak cunku daha iyi bilenler yine ilerlediler ama az bilenlerin onlari yakalama sansi da var tabi ki.

Matematik konusunda da basit islemleri ve saatleri ogrendiler bu zamana kadar. Ve bence cok hos alistirmalar vardi. Kizim matematik gorevlerini her zaman oncelikli olarak ustlendi bu zamana kadar ve cok seviyor.

Okulda derslerden haric yine bol oyun, bol resim/sanat ve spor aktiviteleri var. Oyle ki her gun kosa kosa sevincle gidiyorlar ve hic bunalmadan bu sureci atlattilar. Oyle saskinim ki? Meger okuma yazma veliyi ve cocugu darlamadan da ogrenilebiliyormus :))


Bu gune kadar sadece iki dergi yazi yaptilar, bazen fotokopi kagitlari da oluyordu elbette. Bir de kucuk dikte defterleri var biten.

Yukaridaki yazi kitaplarinin ic yuzu :)

Matematik dergisi yine iki adet bitmis.

Okumaya dayali aktivite dergileri. Bunlardan daha cok yaptilar.

Yine okuma icin fotokopi dergileri.

Bunlar da calisma kagitlari. 



8 Ekim 2014 Çarşamba

Not Olsun

Ekim 08, 2014 4 Comments
Helodünya'ya ait unutmadan not etmek istediklerim var.

Dün okula gidişi de dönüşü de keyifliydi çok şükür. Artık alıştı sanırım. Her gün bir iki hollandaca kelime öğreniyor. Gün içinde bana bir şeyler söylüyor, bilmediğim ve biraz da düzgün söylemeyediği için ben anlamıyorum tabi. Sonra şu demek diye açıklıyor. Dün kalem  ve bacak öğrenmiş mesela. Gün içinde okulda neler yaptığını çok merak ediyorum. Bazen çok anlatıyor her yaptığını, bazen hiç. Dün heyecanla anlattığı şey ise beni epey duygulandırdı: " anne bir çocuk elimi tuttu, ama sıkı sıkı tuttu hiç bırakmadı" dedi. Elele tutuşup ne yaptınız diye sordum, " hiiiç öyle durduk"

Herhalde bir şey için sıra beklerlerken elele tutuştular. Arkadaşının onun elini tutması çok hoşuna gitti sanırım anlatırken çok heyecanlıydı. Bu güne kadar ara sıra istanbula gidip de gördükleri ve parkta vs rastlayıp biraz oynadıkları dışında hiç arkadaşı olmadığı için arkadaşlık kavramını yeni tadıyor ve onun için çok mutlu olmuş. Canım kızım...

Bir diğer anımız da dünkü yazımdan sonra aklıma geldi. İstanbulda kaldığımız sürece her sabah dedesiyle haşlanmış yumurta tokuşturdular. Tabi bu sırada, acaba yumurtadan ne çıkacak tarzı konuşmalar da oldu. Dedesi benimkinden kuş çıkacak mı bakalım diye sorduğunda, "hayıy kuş yumurtaları kuçuk olur" şeklinde itiraz etti. Bir sabah yine babam sordu:
-Dila, yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan çıkar?
- Yumurta tavuktan çıkar.
- A neden tavuk da yumurtadan çıkar.
- hayıy yumurtadan tavuk çıkmaz civciv çıkar

diyerek yumurta-tavuk paradoksuna çözüm getirmiş oldu. Koca tavuk yumurtadan nasıl çıksın değil mi ama :)

5 Ekim 2014 Pazar

Doğasever Kızım

Ekim 05, 2014 7 Comments
Aslında doğayı, toprağı, börtü böceği sevmeyen çocuk yoktur zannedersem. Fakat ne yazık ki her çocuk doğayı doyasıya yaşama şansı bulamıyor. Hollanda genel olarak ciddi derecede yeşil olmasına rağmen, bizim evin konumunun, buradaki diğer yerleşimlere göre bu açıdan biraz daha avantajlı olduğunu gördük yaşadıkça. Bu yüzden kızım, çok ufaklıktan itibaren doğayla içiçe büyüyor.

Tabi bu doğa tamamen vahşi el değmemiş bir doğa değil. Nispeten bakımlı alanlar. Ancak hem merkezde yer alan Amsterdam Ormanı'na hem de evin hemen yakınında bulunan küçük ormana sık sık gidiyor ve insanların ayak basmadığı kısımları da inceliyoruz. Uzun zamandır doğada vakit geçirme şansına sahip olduğundan herhalde, dikkati çok iyi. Geçen gün mesela bu güne kadar ikimizin de hiç görmediği türde turuncu kabuksuz bir salyangozu gördü yaprakların arasında. Bana gösterdiğinde farketmekte epey zorlandım çünkü hem yaprakla aynı renkti hem de hareketsizdi. Bu güne kadar çok sayıda sürüngen, böcek, kuş çeşidini, farklı ağaçları ve yemişlerini görüp öğrendi. Bunların büyük bir kısmını ben de onunla birlikte ilk defa görüp öğrendim.

Evimize çok yakın ve içinde ayrıca bir çiftlik ve koşturmak için geniş çim bir alan olan bir orman ve  var. Eve uzaklığı yürüyerek 5-10 dk. 

Canımız her istediğinde çiftliğe veya ormanda yürüyüşe gidiyoruz. Bu yaz böğürtlen çalılıklarını farkedip böğürtlen topladık bol bol. Ayrıca bir sürü fındık ağacı farkettik. O sırada yeni oluşmakta olan fındıkları da tatilden sonra toplarız diye sadece çok az fındık toplamıştık.

Geçenlerde ise fındıklara bakmaya gittik birlikte ama bulamadık. Hepsi yere dökülmüş, yerden toplanıp yeniyor mu bilemedim. Yine de biraz topladım ama daha tadına bakma fırsatım olmadı. Fındıkları ararken bir de ne görelim, kocamaaan bir kestane ağacı. Yanımıza birkaç numune alarak eve geldik.

Bendeniz at kestanesi dışında kestane ağacı görmüş değildim. Araştırınca bu topladıklarımızın yenilen kestaneler olduğunu öğrenmiş oldum. Bu durumda bize yine orman yolu gözüktü, kovamızı aldık toplamaya gittik.


Kestaneler dikenli kabuklarıyla yere düşüp patlamış oluyor. Dikenler çok acıtıyor ve her yerde var. Helocum dikkatle hareket ediyor.


Kimi kestaneler buruşuk veya zarar görmüş, hangilerini toplaması gerektiğini öğreniyor. Eğer delikse içine kurt ve böcekler girdiğini biliyor.


Daha çok kestane var ama yeter anne diyor, kova çok ağır oldu sonra taşıyamam. Başka zaman yine geliriz. O gün 1 kilodan fazla kestane topladık.


Biraz ormanda yürüyoruz. Suya dalıp yiyecek arayan su tavuğunu, ördekleri, balıkçılları izliyoruz. Arada köpeğini dolaştıranlar geçiyor yanımızdan, her köpek Helo'yu bir kez kokluyor :) Çiftliğe gitmek istiyor ama ben çok yoruldum, eve gidip öğle yemeği yememiz lazım, sonra geliriz deyip ayrılıyoruz.


Bir yaşlı amca koşmuş ormanda, köprünün üzerinde biraz durup bacaklarını kollarını esnetiyor. Helo'da ona bakarak aynısını yapıyor ama çoğu hareketi zaten biliyordu çünkü babası evde her yemekten önce biraz spor yaparken ona eşlik eder.


Dönüşte çalıların arkasındaki bu gizli bölüme uğruyoruz. Ağaç suyun üzerine doğru eğilmiş, bu alanın üzeri diğer ağaçlardan kapanmış, arkası da kapalı yoldan gözükmüyor, gizli bir odacık gibi. Burda biraz oturup etrafı seyrediyoruz her gidişimizde. Uzun bir dal ile balık tutmaca oynuyoruz, suya vuruyoruz. Bazen de totoroyu çağırıyoruz.

Genelde çoğu yere giderken yanımıza kitap ve oyuncak alırız ama ormana giderken asla. O kadar çok oynayacak keşdedecek şey var ki. Dallar, yapraklar, sesler, çiçekler... Ormandayken ona hiç şunu yapalım, buraya bakalım vs demeden kendini oyalayabiliyor, hoplaya zıplaya yürüyor ve şarkılar söylüyor.

Doğa ne büyük bir hediye...

12 Nisan 2014 Cumartesi

Rüzgar Gibi

Nisan 12, 2014 5 Comments
Geçti, Pazar günü dönüyoruz.

Bu tatilde fazla fotoğraf çekememişim ama çok gezdik. Neredeyse her gün dışarıdaydık. Ancak ne yazık ki hastalıksız atlatamadık.


Önce simit özlemimizi giderdik tabi ki. 


Sonra aniden minicik bir doğum günü kutlaması. Oysa bu tatilin aylar öncesinden planlanma amacı, ilk yaş gününde aşırıya kaçmadan yapmak zorunda kaldığımız doğum gününün acısını çıkarmaktı bu yaş gününde. Fakat kısmet olmayınca olmuyor, öncekinden kat be kat sade bir kutlama oldu. Babannesinin ziyarete geleceğini öğrenir öğrenmez hemen bir pasta alıp onun da dahil olması için küçük bir kutlama yaptık o kadar. Sonrasında yeniden yapabilirdim belki ama hiç canım istemedi.


Bu süreçte ben de bir yaş atladım. Pierre Loti'de minik bir kutlama selfie'si 😋


Tatilde kuzenleriyle bol bol oynadı Helo'cum. Büyük ablamın küçük kızıyla oyun oynarken.


En çok da küçük ablamın küçük oğlu ile kudurdu, mevcut extreme sporlarına yenilerini ekledi sayesinde 😄

Ansiklopediden öğrendiği astronot olma şansını yakalayınca nasıl sevindi nasıl. Tüm gece eniştesinin kaskıyla dolaştı.


Her istanbul ziyaretimde görmek istediğim blog arkadaşlarım oluyor ancak çoğu ile henüz buluşamadık. Çalışanların sadece hafta sonu olduğundan ve benim de yeteri kadar çok hafta sonum olmadığından fırsat oluşmadı. Ancak Burcu ile hafta içi görüşebildik ve Nil ile arkadaşlıkları iyice ilerledi kızımın.


Annesiyle çocukluk arkadaşı olduğum tatlı Ela ile de bol bol oynadılar. 


Tabi en çok kuzeni Egehan ile. Yemek yemeye bile vakit bulamadıklarından çoğunlukla atıştırmayla geçti ne yazık ki.


Bir Vialand'da Avrupa yakasında


Bir göztepe parkında Anadolu yakasında, gezdik durduk.

Bu hafta başından itibaren yoğun burun akıntısı ve hırıltılı öksürük başlayınca, o sırada Anadolu yakasında olmamızın da fırsatıyla ismini çok duyduğum Dr.Mehmet Çetiner'i ziyaret ettik. Anjin olmuş, antibiyotik içerikli ilaç verdi ve bundan sonraki gelişlerimizde ziyaret edeceğimiz doktorumuz oldu kendisi.

Aslında daha Helo daha dünyada yokken yıllar önce kocamla çıktığımız karadeniz turunda tanışmıştık o ve ailesiyle. Nitekim bizi de hatırladı o da. Kızımın genel durumu hakkında kafamda sorular vardı, onları konuştum ve şu dişleri de sordum. Pek anormal bulmadı kendisi.


Daha tamamen iyileşmedi ama gezmeye devam ettik. Eski çalıştığım üniversitedeki hocamı görmeye gittik ve 


Helo'cum beni yalancı çıkarırcasına uslu ve uyumluydu o gün. Geldiğinden beri oturup yemediği kadar yemek yedi ve masadan hiç kalkmadı!


Arada ananesine de eşlik etti :) Ama ananesinin ŞAPKA'sından takmak istemedi 😋


Ve her geçen gün büyüyen saçları gibi, heybemizi güzel anılarla doldurup büyüttük, sırtımıza yükleyip onların tatlı ağırlığıyla yeniden yollara düşeceğiz...


Ve sonra yine geleceğiz...

7 Şubat 2014 Cuma

Helo İle Diyalog #2

Şubat 07, 2014 10 Comments
* Üzerindeki kirlenmiş kıyafetleri değiştiriyoruz, sıra çoraplara geliyor.
-anne hayıy isteyiyom
-ama kirlenmiş tatlım bak
-anne başta çobap geti 
-!!!

Normalde 4-5 kelimelik cümleleri duraksayarak söyler tane tane. İlk defa hiç duraksamadan bizler gibi söyledi ve hayret hep çoraplarını çıkarmak isterken bu sefer giymek istedi :)

* Babasıyla tahta kaşıkları topa vurarak hokey oynarlarken ben mutfağı toparlıyordum. Boynunu aşırı şekilde omzuna doğru bükmüş yanıma geldi
-anne diya üzüydü (üzüldü)
- aaa kıyamam bebeğime ne oldu gel bakayım
- baba kaşık (kaşığı) aldı. 

Sözde babası kaşıkları almış da oynatmamış. Halbuki kendi bırakmış oyunu :) İlk defa duygularını ifade ettiği bir konuşma oldu bu (yemeği, yada bişeyleri beğenmesini falan saymıyorum) ve hatta ilk defa böyle açıkça yalancıktan duygu sömürüsü yaptı :/

* Muza ilk konuştuğundan beri nana diye hitap eder. Bugün markette banana diyerek istedi ve aldık. Bir kaç saat sonra evde yemek istediğinde
- anne muz banana ver
- (ikisini birden söyledi önce şaşırdım tabi) al bakalım (soyarken ortadan ikiye kırıldı ve bir parçasını yemeye başladı, sonra bana döndü ve benim elimdeki diğer yarıyla kıyaslayarak)
- anne baaat muz küçüldü
- !! :)

Bu günlerde edilgen kelimeler kullanmaya başladı, "muz küçük" değil küçüldü dedi ve gün içinde de eliyle ezdiği bir şey için ezildi demişti.

Yas:22 ay 2 haftalık 


6 Şubat 2014 Perşembe

Su Çiçeğiymiş

Şubat 06, 2014 19 Comments


Geçtiğimiz hafta sonuna doğru kızım ateşlendi ve burnu akmaya başladı yeniden. Yine bir diş dalgası olduğunu düşündüm ama bir kaç gün sonra kızarıklıkları farkettim. Ağız kenarlarında ve civarında kızarık sivilce gibi şeyler vardı ve ateşin etkisi olarak bir çeşit uçuk olduğunu zannetmiştim. Diğer yerlerde görünce (özellikle makat civarındakiler) gözümü epey korkuttu. Ortası delik (muhtemelen patlamış) sivilcemsi spotlar yara gibi gözüktü ve pişiklerden oldukça farklıydı. Sonra kolunda bir kaç yerde, dizinde bacağının arkasında falan toplam (20-30 arası) spot saydım. Bir akşam ablamla yazışırken sakın su çiçeği olmasın dedi ve internette araştırınca o olduğu kanısına vardım. Yukarıda resmini koyduğum, baby center'ın sitesindeki görselli açıklama bire bir bizimkilere uyuyordu. Görünen spotlar da aynı şekilde idi.

Su çiçeği olduğunu anlayana kadar çoğu geçmişti ama dizindeki 4-5 spot daha geç ortaya çıktığından onları bilinçli olarak takip etmiş oldum. Önce kızardı sonra su topladı ve patladı. Bu sürede kızım hep acıdığını söyledi. Evdeki kaşıntı-alerji kremlerinden sürdüm ve bu gün iyice sönmüş durumdalar. Doktora da gitmedim, çoğu geçmişti çünkü.

Çok şükür hafif şekilde geçirmiş oldu ama düşünmeden edemiyorum. Şöyle ki;  Ablam virüs kaptıktan 20 gün sonra belirtilerin çıktığını söyledi ve buna göre virüsü İstanbul'dan almış olmalı. 1,5 yaş civarında su çiçeği aşısı olmuştu (normalde takvimde öyle mi bilmiyorum bizim biraz karıştı ülke değişimleri sebebiyle) ve muhtemelen bu yüzden hafif geçirdi. Ancak hollandada su çiçeği aşısı yapılmıyor (biz tr de yaptırdık) ve kızım bir çok kez oyun grubuna gitti. Acaba burdaki aşısız çocuklara da bulaştı mı? Umarım bulaşmamıştır.

Böylece çocukken geçirilen bu tip hastalıkların ilkini atlatmış olduk. Dün arkadaşımla dişlerden, yememelerinden dertleşirken, su çiçeğini duyunca "eyvah daha o hastalıklar var bir de di mi?" dedi :)

Varmış. Unutmuştuk hatırladık :)



4 Şubat 2014 Salı

Kimi Yerde Hüzün Kimi Yerde Neşe

Şubat 04, 2014 9 Comments
Bu sabah uzun zamandır uyumadığım kadar çok uyumuş halde uyanınca biraz keyifsiz uyandım. Nedense bana fazla uyku yaramıyor, altı saatten fazla yatar halde kaldığımda her yerim ağrımaya başlıyor ve miskinleştiriyor. Sosyal medyadaki Ali İhsan haberlerine bir ah çekip ne yazık ki hiç duraksamadan benden ilgi bekleyen kızımla meşgul olmaya başladım.

Üç gündür yine keyifsizdi, burun akıntısı, ateş ve ateşten olduğunu sandığım ama bu gün başka yerlerde de gördüğüm kızarıklıklar sonucu başka bir şey olduğunu tahmin ettiğim bir hastalık. Çok yoğun değil ama su çiçeği olabileceği kanısına vardık ablamla, aşı olduğundan belki de hafif geçiriyordu. 

Öğlen sadece 5 dakika uyuma numarası yapıp öğle uykusundan kaçtı ve tam 12 saat hiç uyumadan durup, 11 saatlik rekorunu kırdı. Üstelik bu gün biraz yalnız kalmaya ve dua etmeye öyle ihtiyacım vardı ki... Öğle saatlerinde çok uzun zamandır kanserle mücadele eden halamın vefat haberini aldım. Belki acıları dindi belki daha mutlu ama ölüm haberi ne olursa olsun insanı düşündürüyor, içine döndürüyor. Bir yandan içim acırken bir yandan kızımın neşesine ortak olmaya çalıştım ama artık ne kadar başarabildim bilmiyorum. Belki anladı ve bu yüzden normalden biraz daha uzun süre kendi başına oynadı. 

Oysa bu gün, hafta sonu jimnastik grubunu bitirdiğimiz için aldığı madalyayı, hiç beklemediğimiz için o an yaşadığım şaşkınlığı ve gururu yazacaktım. 

Neyse. Böyle işte...

24 Ocak 2014 Cuma

22. Ay Mektubu

Ocak 24, 2014 8 Comments

Can parem;

Bu ay mektubunu bir gün gecikmeli yazıyorum ama bu sefer nedeni zamansızlık değil, hangi konuyu yazacağıma karar verememem. Öyle dolu bir ay geçirdik ki, neredeyse yarısında hasta olduğun, ardından iyileşince maksimumda yaşadığın eğlenceli günlerin gönlüme ettiği zuhurları mı yazsam; iki yaş sendromu nedeniyle tavan yapan inadının, koç burcu oluşun nedeniyle kat kat daha fazla olduğunu, artık hiç bir şekilde seni yönlendiremediğimizi mi yazsam; yoksa o delifişek hallerinin ortasında birden bire gelip, yanağını yanağıma dayayarak üzerime yatmak istediğini ve bu anlarda nasıl da mest olduğumu mu yazsam bilemiyorum. 

Çok konuşuyor, çok soruyor, çok denemek istiyor, çok oynamak istiyorsun. Her konuda bir çok dönemine girdik galiba. Bir de çok yesen nasıl memnun olacağım ama neyse ki geldiğimizden beri biraz daha yoluna girdi bu iş. 

Bu yazıda sana özel bir kaç sözcüğünü not etmek istiyorum ki tamamen kendin türettin bunları, böyle çok sözcüğün var ama aklıma gelenler şöyle:

İkiye-iki tane
Dansiye- dans etmek
Mıtta-mıknatıs
Happo-hippo
Babiya-babanne

Şu an söyleyemediğin hiç birşey yok. Ama kastım telaffuz edebilme yeteneği değil, gün içinde kendiliğinden doğru sözcükleri bulup kullanıyor olmanı kastediyorum. Bazen söylediğin şeyleri bunu ne zaman nereden öğrendin acaba diye düşünüyorum ciddi ciddi. Bazen de seyrettiğin ingilizce videolardan kendiliğinden öğreniyorsun, mesela birkaç gün önce, sana hiç söylemediğim halde şekere candy demeye başladın.

Öyle hızlı öğreniyor, öyle sık oyun değiştiriyorsun ki artık hızına yetişemiyorum. Akşam olsa da uyusan, ben de biraz dinlenebilsem hayalleri kurduğum, sabahına ise deli gibi özlediğim bu günleri tüketip duruyoruz. Neyse ki anların keyfini yakalayabiliyorum.

Seni çok seviyorum bebeğim.
Amsterdam

17 Ocak 2014 Cuma

Kaldı 1

Ocak 17, 2014 7 Comments

Tatil günlerimizi hızla yedik bitirdik. Dönüş için bir günümüz kaldı. Yarın babanneye geçeceğiz, pazar günü de öğle saatlerinde Sabiha Gökçen'den Amsterdam'a. Öyle karışık duygular içindeyim ki.

Ancak bu yazının konusu bu değil. 1 kalan şey tatil günleri değil sadece,  Helo'nun dişleri. 20 dişin tamamlanmasına 1 diş kaldı ki sanırım o da bir kaç gün içinde çıkar. Zira son üç dişi bir iki gün arayla falan çıktı.

Ah dişler ah, ne çektik ne çektik, her aklıma geldiğinde kocaman bir ah çekiyorum.

İlk diş 5 ay 5 günlükken çıktı, on gün sonra ikincisi. İlk dişte tüm ağız yara ateşten, daha minicik bebe kaldıramadı :(

Üst dört diş üç hafta içinde tamamlandı yedinci ayını henüz doldurmuştu çıktıklarında.

10,5 aylıkken azılar çıkar mı, dördü birden ardarda.

12,5 aylıkken ağzında tam 12 diş vardı.

13,5 aylıkken köpek dişleri çıktı çok ağır bir hastalıkla birlikte ki bu hastalık yüzünden emzirme dönemimiz sonlanmıştı :(

Çok iyi hatırlıyorum daha köpek dişleri çıkmadan önce arka azıları kaşıyordu parmaklarıyla. Boğulurcasına sokuyordu ellerini, o gün bu gündür bekliyorduk son azıları.

Şimdi 22 ay dolmasına birkaç gün kala çıktığına göre, nerden baksan 9 aydır uğraşıyoruz son azılarla. Zaman zaman tavan yapıyordu etkisi ki bu dönemlerde illa ki kendini belli ediyordu, yemesi uykusu altüst. Galiba damak içinde yavaş yavaş büyüyor dişler ve yüzeye ulaşamasa bile ağrı veriyor. Kaç kere elime geldi iğne uçlar fakat bir bakıyordum kayboluyordu. Galiba damak şişince tekrar içine gömülüyordu.

Bir de hasta oluyor bu dönemlerde, diş nezlesi diye biliniyor halk arasında. Bence hiç birşey yememesinden doğan bağışıklık çökmesi sebep. Daha kolay teslim oluyor hastalıklara. Bu kış boyunca beş hastalık geçirdi hepsi 15 gün süren. En sonuncusu da işte tatilimizin yarısını yedi :( Hastalık sonunda ne ara çıkmış da büyümüş anlamadığımız üç koca azı diş elimize yadigar.

Ah dişler ah. Her biri hiç kolay değildi dönemine göre ama bu son azılar gerçekten en zoruymuş, en beteriymiş. Neyse ki bitiyor...

16 Kasım 2013 Cumartesi

Helo ile oynadığımız oyunlar

Kasım 16, 2013 7 Comments
An itibariyle 19,5 aylık olan kızımla bütün gün evde beraber olma şansına sahip olduğum için, oyunlarını ve günlük aktivitelerini takip etme ve düzenleme imkanım oluyor. Bu yazıda neler yaptığımızı, benim ve onun oyunlara olan yaklaşımımızı yazacağım.

Oyun sever bir anne olduğumu ve doğduğundan beri onunla hep oyunlar oynadığımı Bebekler İçin Oyunlar blogumda yazmıştım. Doğduğundan beri neredeyse her gün dans ettik (bunu hiç abartmıyorum gerçekten), şarkılar söyledim ve yaşına uygun fiziksel ve zihinsel oyunlar oynattım. Son bir kaç aydır oyunları eğlence oyunlarından çok eğitici oyunlara dönüştü ancak bu konuda da, her konuda olduğu gibi kızımı gözlemleyip onun tercihleri, hevesi ve merakı doğrultusunda oyunlar oynatıyorum. Genelde neyi oynayacağımıza o karar vermiş oluyor, biz eşlik ediyoruz. Yazı çok uzun olduğu için devamını okumak için tıklayınız

27 Ekim 2013 Pazar

Kasabamızın Çiftliği

Ekim 27, 2013 5 Comments
Amsterdam'a taşındığımızda ev aramaları süresince, evin eşimin işine yakınlığı ve bahçeli olması dışında pek bir şeye odaklanmamıştık diyebilirim. Zaten çok da aramamıza gerek kalmadı çok şükür. İkinci baktığımız evi tutmuştuk.

Oturduğumuz yerin adı Badhoevedorp. Merkeze 15-20 dakka, eşimin işine ve havaalanına 10-15 dk mesafede bir kasaba. Normalde merkeze bu kadar yakın olup da böyle bir yerleşimin olması zor bir olasılık. Çünkü aşırı yeşil, neredeyse tüm evler bahçeli ve çok bakımlı bir muhit. Burada expat fazla yok ve evler genelde kendi mülkleri, dolayısıyla daha çok seçkin kesime ev sahipliği yapıyormuş. 

Böyle bir kasabada ev bulmamız kadar önemli başka bir şans da evin kasabadaki konumu. Sanki Helo için özellikle planlanmış. Mahallenin çocuk parkı bir kaç ev yanımızda, parkın hemen yanında bir kanal ve ördekler, kanal boyunca bir bisiklet yolu, kanalın diğer yakasında küçük bir orman, ormanın içinde küçük bir çiftlik var. Ayrıca yine çok yakında kasabanın havuzu, havuzun olduğu meydanda okul ve kreşler, hemen yanında tenis kortları ( ki buraya başka yerlerden geliyorlarmış insanlar oynamak için), aynı uzaklıkta ters yönde stat ve spor merkezi ( kasaba festivalleri burada yapılıyor) yer alıyor. Her şey o kadar yakın ki mesela eşim havuza şort ve terlikle yürüyerek gidiyor :)

Biz de bahsettiğim çiftliğe sık sık gidiyoruz kızımla. Burada biraz vakit geçirmek ikimize de iyi geliyor.

Burası ormanın içinde çiftliğe giden yol

Yine ormandan bir kare

Çiftlikteki her hayvanın resmini çekmemişim. Hindiler ve tavuşkuşları bunlar. Farklı cinslerde tavuk ve horozlar,  güvercinler ve kuşlar da var.

Bir inek bir at ve iki eşek


Eşek ve ineklerin yanına girilmiyor ama kendilerini sevdiriyorlar.

Keçiler güneşleniyor.

Keçileri sevmek için alana giriş serbest.

Çeşit çeşit tavşanlar var


Hamster ve fare çeşitleri

Bir tane de domuz var :)

Yukarıdaki resimde ise girişi gözüküyor. Çocuklar için oyun alanı ve elmalı turta kahve gibi şeylerin satıldığı minik bir cafe var.

Helo oyunlara dalıyor hemen. Zemin aynı zamanda horoz ve tavukların eşelendiği alan ;)

Artık büyük salıncakta sallanabiliyor kuzum.

Bu çiftliğin yakınında herhangi bir ev yok. Dolayısıyla kime ait bilmiyorum. Sanki çocuklar için düzenlenmiş bir alan gibi. Genelde gönüllüler çalışıyor. Hafta sonu gittiğimizde 10-14 yaşlarında çocukların da çalıştığını görmüştük. Hayvanları suluyorlar, yemliyorlar ve ahırları temizliyorlar. Tabi hepsinde tulumlar ve çizmeler var. Şahsen ben çocuk olsam haftada bir iki saat bu şekilde geçirmek isterdim. Doğayla ve hayvanlarla olmak bir harika.

Bu çiftliğin geliri nerden sağlanıyor bilmiyorum ama cafe ve ufak objeler satan bir dükkan var. Bir de çıkış kapısında bir kumbara. Genelde her gidişimizde başka kişiler de oluyor. Epey ziyaret alıyor olmalı. 

Bir kaç hafta önce şehir merkezinde böyle bir yere gittik. Amsterdam Mamas diye bir site var ve orada çocuklar için etkinlik mekanları listelenmiş. Bu listede yer alan merkezdeki bu yer bizi hayal kırıklığına uğrattı. Apartmanların arasında küçücük bir yer, bir kümeste birkaç tavuk ve tavşan o kadar. Bir de ufak bir park. Bizim burdaki çiftlik ondan çok daha güzelmiş ve hiç başka yerleri aramamıza gerek yokmuş.






25 Ekim 2013 Cuma

19 ay mektubu: rüzgar gibi geçti

Ekim 25, 2013 0 Comments
Ay yüzlü meleğim

Geçen mektubu yazmaya ay bir gün geç kaldım hayıflanırken bu ay üç gün geciktim :( Hayır günü unutmadım asla ama yazmaya fırsat bulamadım. Bu ay gerçekten rüzgar gibi geçti. O kadar çok şey yaşadık ki bu ay hangisini öne çıkan konu olarak seçeceğime karar veremiyorum.

Artık düzenli bir sosyal hayatın var. İlk başta yadırgadığın oyun gruplarına gayet iyi alıştın. Jimnastik grubunda 18 aya kadar olan gruptan, 19-36 ay grubuna atladık ve bu sana daha iyi geldi. Diğer grupta da yürüyenler vardı ama çoğu ufaktı ve senin sıkılmana neden oluyormuş o grubun aktiviteleri. Yeni grupta daha katılımcı ve hareketlisin. Hatta evde de jimnastik yapıp duruyoruz beraber ve koltuk kenarlarında yürümek/emeklemek en sevdiğin.
Dilin her geçen gün daha da açılıyor. Artık gün içinde iletişim sorunumuz kalmadı. Durmadan konuşuyorsun ve bazen başım bile şişiyor konuşmandan. Gerçekten.

Ve geriye baktığımda hatırladığım nedense en zorlandığım yerler. Tavan yapan inadın, ağlamaların beni çok çaresiz hissettirdi bu ay. Yavaş yavaş alışıyorum ama büyük bir pheeeew diyemeden geçemeyeceğim.

Bu yeni dönemde artık sürekli aktivite yapmak istediğin için ve oyuncaklar, oyunlar, kitaplar sana yetmediği için yeni oyunlarımız ev işlerini beraber yapmak. Evin bilimum yerlerine dağılmış çöpleri atmayı, yumurta kırmayı, yemeklerin hazırlanma işlerini, sofraya tabak ve bardakların taşınmasını, lavaboları yıkamayı, senin tuttuğun küreğe süpürüp, küreği çöpe dökmeyi, makineleri boşaltmayı... gibi bir çok şeyi beraber yapıyoruz. Bunları yaparken çok mutlusun ve eğleniyorsun. Bazen bu işler bitmek bilmiyor ama olsun ;)

Her gün gözlerimin önünde mucizevi şekilde büyürken bu anına ortak olabildiğim için ne kadar şükretsem az. Hele ara sıra gelip boynuma sarılman, üzerime yatman, ellerinle yanaklarımı tutman, muck sesi çıkararak öpmen yok mu? İşte bu anlarda beni anne olarak seçtiğin için, rabbim bu mutluluğu yaşattığı için şükrediyorum.

Amsterdam



18 Ekim 2013 Cuma

Bebeği 18 Aya Yaklaşan Annelere Uyarı!

Ekim 18, 2013 10 Comments
Başlık çok iddialı olmuş olabilir ama ben şahsen bu uyarıyı almayı çok ama çok isterdim. Çünkü 18 ay biter bitmez sudan çıkmış balığa döndüm. Bütün bunlar 2 yaş sendromunun başlangıcıymış aslında. Öyle bir afalladım ki, her günün sonunda çok kötü bir anneyim, artık kızıma bakamıyorum, yetmiyorum gibi cümleler kurarak eşime sızlanıyordum. Bunun benden kaynaklanmadığını, aslında bu sürece hazırlıklı olmadığım için zorlandığımı ne yazık ki bir kaç hafta sonra idrak edebildim. Aslında bu 18 ay sürprizlerinin başlangıcı 2 ay önceden başlıyormuş ama o zamanlar, sürekli değil de ara sıra farklı davrandıkları için bu sinyalleri algılamak zor oluyormuş. Yani bende öyle oldu, huysuzluklarının nedenini hep başka bahaneler olduğunu zannettim, uyumadı, yemedi gibi. Ama 18 dolunca sürekli her an huysuz, sanki 1,5 yıldır tanıdığım bebeğim değil de, bambaşka bir çocuk karşıma çıktı. Şu an 18 ay 3 hafta 4 günlük bir birey sahibi olaraktan, (evet artık bebek değil her karara direnen, kendi tercihleri olan bir birey-diyeceksiniz ki zaten ben çocuğumu birey olarak görüyordum, onun tercihlerine saygı duyuyordum falan ama gerçekten öyle değilmiş her şey bambaşka bir hal alıyor, valla billa) son bir haftadır işleri yoluna koymaya başladım çok şükür. Eminim bu yoluna koyduğum işler defalarca bozulacak ama artık kitabın hangi konularına çalışacağımı biliyorum.

Dün bir kitapta hislerimi tam anlamıyla ifade eden şu cümleye rasladım. "In this period (1,5-2,5 yaş), you need to able handle not only your child's behaviour, but also your own feelings" (bu dönemde sadece çocuğunuzun davranışlarını değil, aynı zamanda kişisel duygularınızı da ele almanız/kontrol altına almanız gerekiyor) demiş. Evet tam anlamıyla bu. Bu aya kadar, bebeğimi nasıl iyi büyütürüm mevzusuna odaklandık. Yemesi, içmesi, zekası, oyunu, fiziksel gelişimi, eğlenmesi, mutlu olması gibi. Şimdi ise birden bire tüm bu bilgi ve tecrübelerimizin çoğunlukla yetersiz kaldığı, nasıl yapacağımız değil de nasıl davranacağımız konusuna odaklanmanız gereken bir süreç karşımıza çıkıyor. Kendime geldikten sonra gece yarılarına kadar yeniden okumaya başladım ama bu sefer herşey psikolojik ağırlıklı. Gün içindeki tavırlarımı gözden geçirdim, eşimle nasıl davranmamız gerektiğini konuşup birlikte hareket etmeye başladık ve en önemlisi davranışlarımızın tutarlı olması için çabalıyoruz ki bence bu en zoru. Çünkü artık karşımızda istediğini elde etmek için elindeki tüm kozları sonuna kadar kullanan bir bıcırık var ve bu kozların en güçlüsü de ciyak ciyak ağlama.

Kızımı doğduğundan beri fazla ağlatmamaya özen gösterdim, ancak bu günlerde istekleri için öyle feci ağlıyor ki, yaşlarla, kendini parçalayarak resmen. Bu uğurda daha önce twitterda yazdığım gibi gündüz uykularını neredeyse heba etmek üzereydik. Uyumamak içi her yolu deniyordu ve ben de ne yazık ki henüz ne yapacağımı tam bilemiyordum.

Bu yazıda şu durumda böyle davrandım, bu durumda şunu uyguluyorum diye tam bir yönlendirme yapmam zor. Zira her bebek farklı, anne babaların tepkileri de farklı. Ancak basitçe aşağıdakileri söyleyebilirim-ki bunlar da benim tecrübelerime dayanıyor.

  • Oldukça azalsa da, bebeğin ilgisini başka şeylere çekip kandırma dönemi hala devam ediyormuş bu zamanlarda. Kriz anlarında ilgisini başka şeye çekmeye çalışıyorum çünkü mantıklı açıklamaları kabul edecek yaşta değil henüz. Ne kadar anlatsam da tınmıyor zaten.
  • Her gün aynı taleplerine aynı tepkiler vermeye gayret ediyorum. Tabi ki bazen olamıyor ama istikrar kurmaya çalışıyorum. Mesela kızım her gün bir dondurma yemeye kafayı taktı. Cahillik döneminde dayanamayıp bir kutu koydum dolaba ve neredeyse her gün yedi. Bu günlerde bu isteğini berteraf etme konusunda daha başarılıyım.
  • Artık her şeyi kendi yapmak istediği için tehlikeli olmadığı sürece izin veriyorum. Hatta oyunlarımız şekil değiştirdi. Mail kutuma gelen baby center bildirimlerinde, bu ayda çocuğun artık fiziksel enerji gerektiren oyunlardan çok mantıksal oyunlara yöneleceği ve biraz daha oturmaya başlayacağı yazıyordu. Gerçekten birden bire öyle bir değişim gözlemledim. Artık zeka oyunlarına, el becerilerini geliştiren oyunlara daha meyilli.
  • Eskiden gün boyunca onunla ilgilenir ve oynardım, yine öyle olmasına rağmen yetmiyor, sıkılıyor, sürekli bir şeyler istiyor (bizde telefon, tablet oluyor bu, tüm gün bıraksam oynar). Baktım ne yapsam memnun edemiyorum kendi haline bırakmaya başladım. Tabi sürekli gün boyunca değil, günde bir iki kez. Bu sürede sıkıntıdan dolanıyor, ne yapacağını bilemiyor ama en sonunda kendine yeni bir meşgale yaratmayı başardı. Aslında onu gözlüyorum elbette, bu sürede çok yaratıcı davrandığını farkettim ve sıkıntıyla başa çıkabilmeyi öğrenmesi için her gün en az bir kere bunu yapmaya başladım.
  • Bir sürü yeni korkuları ortaya çıktı, olmayacak şeylerden korkmaya başladı (neyse ki bu da biraz azaldı). Bu anlarda daima yanında oldum, kucağıma gelmek isterse aldım, genelde ani seslerden korktuğu için, sesin kaynağını araştırıp beraber baktık, görsel şeylerden korktuğunda twitter arkadaşlarımın tavsiyesi ile ona normal olduğunu, hoşlanmadıysa o yöne bakmamasını söyledim.
  • Bir de yeniden kucak dönemi geliyor ki evlere şenlik. Benim çocuğum çok kucakçı diyorsanız yandınız daha beter olacak. Felaket tellalı gibi oldu ama geçiyor merak etmeyin. Kucağıma hiç gelmeyen kızım yapıştı resmen. Koala gibi gezdik bol bol, babasına dahi gitmedi (bu günlerde biraz seyreldi). Ben bu dönemde bu kucak ihtiyacının da geçici olacağına inanarak hiç reddetmedim (hatta kaç gece kucağımda uyudu sayamayacağım kadar çok), şimdi daha normale dönmeye başladı.
Bu yeni dönemde henüz daha yolun başında biri olarak yazabileceklerim bu kadar. Böyle bir döneme hazırlıklı olmanızı tavsiye ediyorum, okuyabilirsiniz, tecrübeli annelerden fikir alabilirsiniz. Bu yazıyı okuyan tecrübeli annelerin, tecrübelerinizi ve bilgilerinizi esirgememenizi rica ediyorum :)

16 Ekim 2013 Çarşamba

Benim kızım büyümüş vol 3

Ekim 16, 2013 1 Comments
Galiba bu başlıkta bir seri oluşacak zira bazı zamanlarda oldukça belirgin değişimler oluyor bebeğimde, hayretler içinde zikrediyorum ne kadar büyüdüğünü.

Slovakyada iken Helo ile tek başıma otobüse binip gezmeye giderdik. Ancak Amsterdam'a taşındıktan sonra bir türlü cesaret edemiyordum. Hem yeni yerler olduğundan dikkatimi yola vermem gerekecek, hem de genelde yolculuklarda pek rahat durmayan kızımı zaptetmem gerekecek diye çekimserdim. Ta ki üç hafta önce, artık biraz etkinlik olsun diye oyun grubuna başlayana kadar. Tüm gün boyunca oyalamanın çok zorlamaya başladığı bu aylarda, aylardır göze alamadığım yalnız otobüsle yolculuk etme korkusunu, bir çırpıda berteraf etmeme sebep oldu bu çaresizlik hissi (bu başka bir yazı konusu, hoş geldin 18. ayla gelen sürprizler). Neyse ki üç haftadır gittiğimiz toplam 6 yolculuk da şahaneydi.

Gerçi mesafe çok uzun değil 20 dak kadar sürüyor ama olsun. Üstelik benim kızım büyümüş de annesinin kucağında (bazen ayrı koltukta) yolculuk edermiş. Hatta daha anne değilken otobüste görüp imrendiğim annesiyle bıcır bıcır konuşan çocuklar gibi davranmıyor mu bir de, mest oluyorum. Bütün yol boyunca konuşup sohbet ediyoruz. Camdan gördüklerini anlatıyor, her durakta geldiik diye bağırıyor, otobüsteki diğer insanları inceliyor, stop düğmesine basmak için uğraşıyor, beni kızdırıyor. Şu ana kadar öyle keyifli geçti ki yolculuklarımız, onun bıcır bıcır yüksek sesle konuştuğunu, gördüğü her farklı şeyi aaa nidalarıyla karşıladığını, minicik elleriyle camlardaki buharı sildiğini gördükçe, sanki başka bir aleme dalıyorum, saçlarının yanağıma değen tellerini öpüyorum, sadece o an duyumsadıklarım kalıyor. Onun heyecanı, minik elleri, burnuma gelen kokusu, tatlı sesi... Çok şükür, sonsuz şükür.

Şimdi oyun grubu hariç gezilerde sıra. Anne kız bu kış bol bol gezeriz inşallah.

17 Eylül 2013 Salı

Biz onların öğrencisiyiz

Eylül 17, 2013 3 Comments
Unutmadan yazmak istediğim bir olay var. Amsterdam'a gelmeden önce son gece Helodunya'nın bazı tavırları beni oldukça şaşırttı. Bunları gördüğüm zaman demek ki kızımın bu hayata dair misyonu buymuş diye iç geçirdim defalarca. Şimdi mantıklı düşününce ona böyle bir sorumluluk yüklemenin yanlış olduğunu düşünüyorum tabi. Çocuklar gerçekten tüm duyguları anlıyorlar ve beni şaşırtan kızımın o akşam bir şeyleri düzeltmek için kendini feda etmesiydi. Durun en başından anlatayım.

Bir aya yakın Türkiye'de bulunmamıza rağmen babannesi ile iki kez, eşimin babasıyla bir kez görüşebildi Helodunya. Bunda onların tam o sırada ev taşımaları, eşimin ilk iki hafta yanımızda olmaması sebebiyle benim tek başıma kızımla karşıya geçip ziyarete gidememem, eşim geldikten sonra da Antalya tatili, doktor kontrolleri vs sebep. Öyle böyle derken sadece dönmemizden önceki akşam babannede kalabildik.

En son dedesiyle 9 aylıkken gelişimizde temas kurabilmiş ve o zaman da pek hoş bir anısı olmamıştı. Üç katı kucağımda kızımla çıkıp yorulunca, dedesi kapıda onu aniden kucağımdan alınca basmıştı yaygarayı. Dedesi de bir an için düşünememiş olsa gerek, kucağımdaki bir paket değil canlı duygulu bir insan. Zaten o anda yol yorgunu olan kızım, bir de tanımadığı biri tarafından annesinin kucağından çekilince, o kişiye karşı bir mesafe koymuştu. Sonraki saatlerde araları biraz yumuşamıştı ama etkileşimleri hep mesafeliydi. ( Yazıda karışmasın diye dedeleri ayırayım, eşimin babası M. Dedesi, benim babam A. Dedesi olsun be bu yazıda genelde kayınpederimden bahsediyorum)

Geçmişteki bu tecrübeden sonra bu kez karşılaştıklarında kayınpederim temkinli ve mesafeliydi. Uzaktan seviyor, gülümsüyor ya da konuşuyor fakat yaklaşmıyordu. Dila da onu görünce başını bana gömüyor, uzaktan kaçamak bakışlar atıyor oldukça çekingen davranıyordu.

Yemek saatine kadar Dila babannesi ile gayet rahat etkileşmiş, ona kendini sevdirmiş ve beraber oyun oynamışlardı. Masada konumlarımızı ayarlarken dedesine fazla yakın koymamayı planlamıştım. Herkes ufak sohbetler eşliğinde yemeğini yiyiyor, ben daha çok Dila ile meşgul oluyordum. Yine pek yemedi ama bir kase yoğurdu kendi başına yemekte ısrar etti ve tabi ki bolca döktü. Ben de bir ara şakayla karışık kızgınlıkla Allahım Yarabbim Dila döküyorsun gibi birşey söyledim. Allah dediğimde taklit ediyor ama yarabbim kısmını pek duymuyordu, hoşuna gitmiş olacak ki "aebbim" demeye başladı. Biz onu duyup bir kahkaha patlattık. Hepimizin güldüğünü görmek çok hoşuna gitmiş olacak ki onlarca kez aebbim deyip ardından hehihehe diye gülerek bizi güldürdü. Gerçekten çok komik olduğu için hepimiz gerçekten gülüyorduk ve on dakika kadar böyle sürekli güldük.

Sonradan günü kafamdan geçirdiğimde bu gülme anının onun o akşamki planının ilk evresi olduğunu düşünüyorum. Oyunu bir kez yapıp bırakabilirdi ama bırakmadı. Bizi o kadar çok güldürdü ki ortamdaki soğuk ve mesafeli hava dağıldı, herkes kıvama geldi.

Yemekten sonra saat sekiz civarı olmuş ve uykusu gelmişti. Uyumak için diğer odaya götürmeye çalıştım bir kaç kez. Her seferinde kapıya tutunuyor, utangaç bir eda ile ama aslında bana bak diyen gözler ile dedesine bakıyordu. Dedesi de tv izliyordu. Odada serbest bıraktığımda ise onunla etkileşmeye çalışıyor ama bir tepki alamıyordu. Onu öyle görünce tamam dedim dedesiyle ilgili bir mesele var. Bu gece onu çözmeden yatmayacak anlaşıldı.

Kayınpederim onun sinyallerini anlayamayınca ben dillendirdim, Dila senden birşeyler bekliyor dedim. Fakat o da ne yapması gerektiğini kestiremiyordu. Ben de Dila'ya puzzle oyuncağını verdim, git dedene nasıl yaptığını göster dedim. Beraber yere oturdular (ama hala mesafeliler) , Dila puzzleı yaptıkça alkışladık hep beraber, bazı parçalarda dedesi de tuttu beraber yaptılar böylece ilk tensel temaslar gerçekleşti.

Uyku konusunu gündeme getirdim yine reddedildim galiba daha istediği olmamıştı. Sonra beraber top oynadılar, ben tatil videolarını gösterdim, bu sırada yanyana oturdular, dedesi başını okşadı, sonra biraz daha oyun. Aralarındaki mesafe kalkmış, temas başlamıştı fakat tam kucaklaşma olmamıştı hala. 

Bu arada uykusu da epey gelmişti, saat ona geliyordu. Normalde bu saatlerde de yattığı oluyor ama o gün erken uyanmıştı öğle uykusundan ve çok uzun süredir ayaktaydı. Bazen düzeni bozulduğunda çarşafta sallamayı teklif ediyoruz. O da dedesinin sallamasını istedi. Bu çok şaşırtıcı bir durumdu bence çünkü açıkça ifade etmişti artık dedesinin ilgilenmedini istediğini ve genelde bu sallama uyutma kısmı özel anlarımızdandır fazla müdahale istemez. Çarşafta ona dönük yatırdım ve sallamaya başladık. Uyumak ne kelime gittikçe azdı, çarşafın içinde tepinmeye, akrobatik hareketler yapmaya başladı ve her yaptığı kuduruklukta dedesinin tepkisini merak ediyordu. Dakikalar sonra uyumayacağını anlayınca vazgeçtik, diğer odaya götürdüm ağladı. Salonda babası ve dedesinin yanında oturacakmış, kucağımda onlarla maç seyretti, sonra kucağımda daldı, aldım odaya götürdüm, odaya girer girmez ağladı, bu böyle üç kez devam etti. En son seferde çok uzun süre kucağımda dalmasını beklememe rağmen diğer odada yine uyandı ve ağladı ama bir şekilde uyuttum sonra. Çok uykusu olmasına rağmen ısrarla yanında durmak istiyordu dedesinin.

Sabah olunca da biraz geç kalktığı için dedesi dükkana gitmişti ( kırtasiye dükkanlar var) evde onu aradı, sonra biz onu ziyarete gittik, on dakika kadar gördük ve havaalanına yola koyulduk.

Dışardan bakınca bu olanlar çok normal gözükebilir ama işin iç yüzünü bilenler için  farklı. Kayınpederim babasız büyümüş ve belki bu yüzden çok sıcak bir baba olamamış. Eşimin babasıyla ilişkileri benim babamla olana göre çok daha mesafeli. Eşimin erkek kardeşi de çok yakın bir zamanda evden ayrılıp iş için Ankara'ya yerleşti ve kayınpederim belli etmemeye çalışsa da bundan çok etkilenmiş. Üstelik kaynımı sürekli eleştirir ve o kadar başarılı olmasına rağmen pek takdir etmezdi. İşte Dila dedesinde eksik bir şeyler hissetmiş olmalı ki o gece sanki onu iyileştirmek için uğraştı durdu. Ona sevgisini verdi, beraber eğlendiler, ten teması kurdu ( ki eminim uzun zamandır çocuklarına dokunmamıştır), bir nevi ruhuna dokundu. Belki daha zamanı olsaydı işi dedesinin sırtına binip atçılık oynamaya kadar ilerletecekti ve dedesine çocukluğunu yaşatacaktı  :) Kimbilir belki bir dahaki sefere olur.

Bu yaşadıklarının ardından kayınpederimin ne hissettiğini, etkilenip etkilenmediğini bilmiyorum ama ertesi sabah her zamankinden daha mutlu göründü bana. Üstelik Dila yine sabah mahmurluğu yüzünden çekingen davranıyorken, dedesi daha girişkendi bu sefer.

Normalde benim babama dedi diyordu ve biz acaba bu dedesine ne desek başka bir şey mi desek diye düşünürken ona da dedi demeye başladı. Onlar oynarken çektiğim videoları seyrederken ona da dedi diyor ve bir ay boyunca her gün gördüğü diğer dedesinden pek de ayırt etmiyor, onu da çok sevdi.

Dila'nın isim anlamı gönülden seven demek. Hamileyken de ona bir çok isim soruyordum, hangisini istersin diye. Defalarca verdiği cevap Dila idi. Demek ki  kızım bu dünyaya sevgi verecek, sevgisinin ışığı ile insanları mutlu edecek diye düşünüyorum. Yine de her ne şekilde davranırsa davransın, her zaman başımın tacı, gözümün bebeği o.


15 Eylül 2013 Pazar

Hasta :(

Eylül 15, 2013 15 Comments

Tatilde ve İstanbul'da hasta olmadı ne güzel diye sevinirken döner dönmez yakaladı hastalık. Aslında çarşamba günü çok seyrek bir öksürük başlamıştı. Her diş çıkarma döneminde olduğu üzere yine dişlerin sebep olduğu burun akıntısının sebep olduğunu düşündüm öksürüğe.

Dünden beri de öksürük arttı, tıkanıklık ve geniz akıntısı var, akşam bir kere kustu (gün boyunca yuttuğu balgamları çıkardı) gece ateşi çıktı, sabaha kadar indi çıktı, şu anda çok yüksek olmasa da ateşi, akıntısı ve halsizliği devam ediyor.

Birkaç gün önce zorla bakmıştım son dört azının ilki patlamıştı ama daha sonra bir daha kontrol edemedim. Yine bu hastalığın sebebi diş olsa gerek ancak birden bire olan hava değişimi de etki etmiş olmalı zira 30 dereceden 15 dereceye geldik bir anda.

Dönüş için kalın kıyafetler almış ve giydirmiştim ama yetmemiş demek ki :( Burada insanlar çizme ve kaban dönemind geçmiş bile :/

13 Eylül 2013 Cuma

Benim Kızım Büyümüş vol 2

Eylül 13, 2013 6 Comments
Döndük biz.

Bugün öğle saatlerinde bindiğimiz uçak yolculuğu iyi geçti. Bir hafta önce tatil için gidip geldiğimiz Antalya uçuşları da öyle. Artık kızımla uçağa binmekten hiç korkmuyorum. Hem alıştı (dile kolay 18 aylık 12 uçuş yaptı) hem de olayın farkında.

Uçuşlarımızın kolaylaşması ile ters orantılı giden başka birşey var yalnız.

Artık her şeyin farkında ya oradan ayrıldığımızın, yakınlarımızı göremeyeceğimizin de farkında. Durmadan anaaa (anane), dedi (dede), egi (ege) diye sayıklıyor. Ayrılırken ağlamaktan mahvoldu, ege ile onu ( kuzeni) ayıramadık, ikisi de ağlaya ağlaya zorla ayırdık, arabaya tıktık.

Kalbim paramparça, her aklıma geldiğinde gözlerimden yaşlar süzülüyor. Yolda evde hep onları andı, ne diyeceğimi bilemiyorum.

Şimdi toplamam gereken bir ev, bir minik yürek ve karmakarışık olmuş bir kafa var.

Benim kızım büyümüş gerçekten :/

27 Ağustos 2013 Salı

Annelere Sorum Var

Ağustos 27, 2013 19 Comments
Bu aralar yine Helo'nun hiç birşey yememesi ile ilgili başım dertte. Zaman zaman böyle dönemler oluyordu ancak bir süre sonra geçiyordu. Bu son yememe dönemi o kadar uzun zamandır devam ediyor ki ben bile unuttum. Son bir kaç gündür de kafamı sıyırmaya ramak kaldı ki bu akşam biraz yedi de kendime geldim.

Biraz yeme geçmişinden bahsedeyim. Genelde hep kendi yer(di) ve ne kadar isterse yer, hiç zorlamazdım. Miktarları çok olmadı hiç bir zaman ama her üç öğünde birşeyler yiyiyor ve ara öğünlerde ise meyve ve ceviz badem gibi kuruyemişler yiyiyor(du). Bunlardan hariç genelde bir kere gece olmak üzere (bazen gün içinde iyi yemiş ise aramıyor) toplamda 4-5 kere süt içiyor. Ekmek, tatlı ve diğer hamur işlerini ise neredeyse hiç yemiyor. Hatta ağzına ekmek+yemek bir arada versem ekmeği tükürüyor :( Yedikleri et, sebze,yoğurt,meyve oluyor genelde.

Son zamanlarda ise ne ana ne ara öğün yer oldu, günde bir öğün yerse şanslıyız, sadece süt ve su içiyor. Kahvaltıda bir ısırık zeytin, öğle yemeği hiç yok, akşam yemeğinde de canı isterse, az bir miktar (mesela bir köfte veya ona eşdeğer büyüklükte bir yemek). Sütü uzun zamandır devam sütü olarak içiyordu ve günde bence iyi bir miktar 800-1000ml kadar içmiş oluyor. Aylardır inek sütüne alıştırmaya çalışıyordum fakat reddediyordu her ne şekilde sunarsam sunayım Son üç haftadır onu kabul etmeye başladı nihayet (bu ayrı bir yazı konusu olacak), önce günde 1 biberon ile başladım (200ml kadar) sonra vücudunun tepkisine bakarak (etkilenmedi neyse ki) iki biberona çıkardım. Fakat günde bir litre inek sütü içmesi fikri beni korkutuyor nedense. Gerçi babası da küçükken o kadar içiyormuş.

Çok süt içiyor diye yemediğini düşünebilirsiniz. Her şeyi denedim, aç bıraktım, yemeklerden önce vermedim, sütü seyrelttim buna rağmen pek birşey değişmedi. Mesela gece 2 de süt içtikten sonra sabah 10 da hala kahvaltı etmek istemiyor.

İstanbul'a gelmeden önce de sabahları iştahsızdı, öğleden sonra açılır akşama doğru daha çok yerdi ama burda o da değişti.. Bu değişim sebeplerinden biri sıcaklar olabileceği gibi, çıkmekaya çalışan son azı dişleri de olabilir. Biliyorum onlar en zoru ve yaklaşık üç aydır arka azılarla uğraşıyoruz, şu anda oldukça kabarmış ve beyazlamış halde. Fakat biraz daha zamanı var tecrübelerime göre.

Çocuğum Yemek Yemiyor kitabını okudum ve kendime yakın buldum ve neredeyse her tavsiyesine uydum bu arada onu belirteyim. Biraz önce persentil değerlerini hesapladım kilosu %50 persentil üzerinde (4 ayda 900gr almış), boyu da %79 persentil üzerindeymiş. Ancak kafamda olan soruları tecrübeli annelere sormak istiyorum.

- Eğer bu hain azılar ise sebep, sizin de böyle oldu mu (diğer dişlerinde de benzer sıkıntılar yaşadık ama bunun kadar uzun vadeli değildi hiç biri, iki ay falan oldu yahu), sonunda düzeliyor mu?

- Ne demir, ne vitamin, ne gıda takviyesi hiç birşey vermiyorum. Bu zamana kadar da hiç vermedim. 1 yaş civarı balık yağı almıştım ama birkaç kaşık dışında hiç içmedi. Bu güne kadar bir sorun çıkmadı ama bu günlerde yüzü daha renksiz ve gözaltları morarmış gibime geliyor.Böyle bir takviye yapmalı mıyım? Biliyorum doktoruna danış diyeceksiniz ama daha şu doktor sistemi tam oturmadı ülke değiştirmekten 4 aydır da kontrol edilmedi. İlk fırsatta danışacağım da her dr farklı kafada oluyor ya ne derler bilmiyorum.

- Yoksa ne olursa olsun onun tercihlerine güvenip her şeyi zamana mı bırakayım, sonuçta kilo da almış, gelişimi de devam ediyor, dışarıdan da normal kiloda gözüküyor.

Zaten kilolu olmasını tercih etmem, sağlıklı olsun yeter ama boğazından hiç birşey geçmeyince sakin kalabilmek pek kolay olmuyor.

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Biraz da Helodünya

Ağustos 14, 2013 5 Comments


Ne zamandır kızımla ilgili yazılar yazmıyordum. Aylık mektuplar yazıyorum ama orda da neler yaptığını yazmıyorum tek bir konuya odaklı. Bu günlerde neler yaptığını aklıma geldiği kadar yazayım biraz. Zira şuan uyuyor ve benim yemek yapmam lazım. Son günlerde yine yemek konusu felaket durumda artık yemek bloglarını tarama işini sadece onun için yapıyorum desem yeridir.

Resimde görülen salonun oyun köşesi, ev sahibimizin çocuklarından kalan oyuncaklar bunlar. Onları çok seviyor, epey oynuyoruz. Fisher Price'ı Little People serisine ait. Bu oyuncaklar fisher priceın türkiye sitesinde yokmuş baktım, sadece birkaç küçük parçası var. Bizim evde bu seriden uçak, otobüs, gemi, kamyon ve lunapark versiyonları var. Minik çocuklar ve hayvanlar var bunlara takılıp çıkarılıyor. Her oyuncak sesli, taşıtla ilgili sesler ve müzikler çıkarıyor. Mesela gemide çapanın suya düşme sesi, ardından gak gak papağan sesi, geminin sireni ve yolculuk başlıyor diye bir şarkı çalıyor.

Oyuncaklardan da anlaşıldığı üzere ev sahibinin çocukları erkek, evin çocuk odaları da erkekler için duvar kağıtlarıyla kaplı durumda. Biri yarış arabası dekorlu, diğeri Şimşek Macqueen ve kamyonlu. Dila bunları çok seviyor tam bir erkek fatma oldu bu yüzden. Zaten aşırı prensesvari olmasını da istemiyordum.

Bir diğer favori oyuncakları kitaplar. Çok seviyor kitap okumayı. Tabi bir çok kez kitap okumaktan bunaldığım oluyor ama onun dil gelişimine de çok faydası oluyor. Bütün gün ne anlatacağım zaten, kitaptaki resimlere baka baka olayları anlatıp duruyorum. Bir çok kitabını öğrendi artık kendi de bize anlatıyor. Doğduğundan beri kitapla haşır neşir olduğu için, kitaplara zarar vermiyor ve biz çoktan ansiklopedilere geçtik bile.  İlk ansiklopedim larousse (inkilap yayınları) diye oldukça kalın bir ansiklopedimiz var, aslında ilköğretim çocuklarına hitap ediyor ama biz defalarca okuduk ve sayesinde birçok kavramı öğrendi Helo. Bundan dolayı artık kitaplarımızı daha kalın alıyorum. Geçenlerde de bu sefer hollandaca öğrenmek için bir sözcük ansiklopedisi aldık.O da epey oyalıyor ben de bazı kelimeleri öğreniyorum sayesinde. Kitaplarımız oldukça zengin oldu bu ülke değiştirmelerden dolayı, Türkçe, İngilizce, Slovakça ve Hollandaca kitaplarımız var şimdilik.

Kitaplardan sonra en sevdiği konu hayvanlar. Aslında kitaplardan öğrendi çoğunu. Çiftlik hayvanlarını ve jungle hayvanlarını bitirdik şimdi böceklere geldi sıra. Neredeyse tüm böcekleri biliyor.Uğur böceğini nerde görse tanıyor hatta bol yeşillikli çevremiz yüzünden bir çok böcekle tanıştı, elledi ve inceledi. Uğur böceği, arı, sinek, sümüklüböcek, salyangoz, gübre böceği, kara fatma, örümcek, çekirge, tırtıl, solucan hepsini biliyor ve gördü. Örümceği meşhur itsy btsy spider şarkısından öğrendi ve ona itsy diyor. Örümcek ağlarını da örümceklerin yaptığını farkında. 

Bunlardan başka günde en az bir kez bazen daha fazla sokağa çıkıyoruz. Burda sokaklar bomboş, birkaç ev ötede bizim sokağın parkı var, orada takılıyoruz ama derdi oyun alanlarından çok yerlerdeki çöpler. Halbuki çok az çöp var ama ne yapıp edip buluyor, minik minik çöpleri toplayıp kutuya atıyoruz. Dün birisi marshmallow şekerlerden düşürmüş herhalde yerlere yapışmış bizimki görünce hemen atladı tabi, kaka olmuş diye. Anası yerleri sopayla kazıdı çöpe attık ama hala kalanlar pek bi huzursuz etti kızımı. Bir de izmaritler oluyor ah nasıl kızıyorum nasıl. İlla alacak onları elleriyle parçalamaya mıncırmaya çalışacak. Elinde olmazsa olmazlardan biri de dal parçası, bulduğu bilimum büyüklükte taşlar, sürekli onlarla oynuyor.

Evimizin yakınında bir kanal var, Amsterdam kanal şehri demek zaten. Her kanalı sahiplenmiş bir grup hayvan var. Neredeyse her kanalda bir ördek ailesi, bir karabatak sanırım (siyah, kafasında beyaz bir bölüm olan bir hayvan), balıkçıl bazen leylek oluyor. Bizim kanalın ördek ailesi artık bizi tanıyor, görür görmez Helo'nun yanına geliyorlar, henüz yakalayıp sevemedik ama sürekli beslediğimiz için alıştılar. 

Bunun dışında sürekli bıcır bıcır konuşuyor, son bir aydır konuşma konusunda epey atak yaptı. Bizim söylediğimiz herşeyi tekrar etmesini saymıyorum, belleyip doğru kullandığı çok sayıda kelime var. Günlüğüne yazıp kaydediyorum ve yaklaşık 50 tane ediyor şuan (maşallah). Birkaç tane de iki sözcüklü cümleleri var. Ne zaman yan komşumuzun köpeği Ref havlasa pepet havhav (köpek havladı) diyor, duş mama (kuş mama yiyor) da bir diğeri. Hele geçen sabah bizi çok şaşırttı, uyanmış hepimiz yatakta oturuyorduk, eşim kalkıp banyoya gitti ardından bana şöyle dedi;
- baba çiş
babası çiş yapmaya gitmiş :)