27 Mayıs 2016 Cuma

50. Ay Mektubu: Hiç Oyuna Doyulur mu?

22:33:00 1 Comments

Canım kızım,

Bu ay öyle dolu geçti ki, günler haftalar geçmek bilmedi sanki. Gün içinde birçok farklı şey yapıyoruz ve sonuçta akşamları hepimiz sızıp kalıyoruz. Hava arada soğuk ve yağmurlu olsa da, bahar havası yine bambaşka. Yağmurlu günlerde bile dışarda oynamayı bırakmadınız ve bol bol eğlendin bu ay.

Okula başladığın gün, bizimle aynı gün yan sınıfa başlayan bir kızla tanışmıştık. Okul sonrası bahçede oynarken arkadaşlığınız gelişti, şimdi kanka oldunuz. Tüm okul dağılmış oluyor ve bahçede sadece siz kalıyorsunuz. Okulun bahçesi gerçekten çok güzel ve siz de en az bir buçuk saat oynuyorsunuz. Açlığınız olmasa akşama kadar duracaksınız ya neyse. Yanımda atıştırmalık şeyler getiriyorum ama tabi onun da etkisi bitiyor bir süre sonra.

Okula başladıktan sonra fiziksel becerilerinde büyük bir gelişme oldu. Zaten çok hareketliydin ama biraz temkinliydin ve bazı yeni hareketler seni korkutuyordu. Bunda bugüne kadar benim aman düşeceksin diye panik yapmış olmamın da etkisi olabilir tabi. Şimdi okulun bahçesinde oynarken diğer çocuklardan cesaret alıyor olmalısın.

O kadar ardarda oldu ki bu gelişmeler hala çok şaşkınım. Önce tırmanma çubuğunda başaşağı durabildiğini söyledin, sonra boyundan yüksek bir yerden zıplayarak atladın. Salıncak sallanırken hızlanmak için yaptığımız öne arkaya esneme hareketini bir türlü senkronize edemiyordun. Ve bir sonraki gün şak diye oldu. Bir başka gün de itfaiye direği gibi direklerden kaydın. Benim için de hergün bir heyecan vardı doğrusu.

Hele bugün aklım başımdan gitti. Okulun bahçesinde yüksek bir kaydırak var, kollarımı uzatınca zor yetişiyorum iki metreden fazla vardır yüksekliği. Bu plastik bir kaydırak ve kenarları hafif yüksek hepsinde olduğu gibi. Sen bu kenarlardan birine ata biner gibi binip geriye doğru kaydın tepeden, bir tarafın boşta ve o kadar yüksekte, ben dur bile diyemeden kayıp indin. 🙀

Ayrıca bugün yüzme kursunun ilk dersine katıldın ve ben yine şoklardaydım. Evde banyo yaparken değil gözüne burnunun ucuna su damlasa çığlığı basan sen, kendi kendine duş aldın, havuzda oynadın, suya daldın ve sonunda yine yıkanıp çıktın. Bir daha evde yine ağla göreceğim seni o zaman 😉

Tabi tüm bu oyunlarında kardeşinle seni bekleyip durduk. O da sana eşlik etti, bol bol oynadı, bense ikinizi böyle mutlu gördükçe şükredip durdum.

Neşen, coşkun, enerjin hep daim olsun kuzum ve Allah sizi kazalardan korusun.

Annen
Amsterdam




24 Mayıs 2016 Salı

Sosyal Medyanın Bize Yaptığı

23:10:00 13 Comments

Sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle birlikte çok şey değişti. Artık daha kolay iletişim kurabiliyoruz, sevdiklerimizi/sevmediklerimizi paylaşıyoruz ve bence en önemlisi daha çok insanın sesi çıkıyor. Önceden sadece bir grup cesur insan kendine internet aleminde bir yer edinirdi, şimdi ise herkes o yeri kolayca elde edebiliyor. Bu iyi birşey elbette ancak bazı şeyler hiç değişmiyor.

Sosyal medyanın topluma yaptığı şey, insanları ikiye bölmek oldu: özgün içerik üretenler ve bu içerikleri paylaşanlar. Hatırlayın e-mail hesaplarının ilk yaygınlaştığı dönemlerde, sürekli birilerinden yönlendirilmiş, şimdi olsa spam diyeceğimiz mesajlar alırdık. Üşenmez hepsini okur, biz de yönlendirirdik. Neler yoktu neler, özlü yazılar, komik fotoğraflar, tarihi hikayeler, şimdiki kadar yaygın olmasa da video ve müzikler. Şimdi sosyal medyada yaptığımız tüm paylaşımlar e-mail aracılığıyla gayet de güzel yapılıyordu. Bu dönemde internetin görünen yüzünde, biraz önce cesur diye tabir ettiğim içerik üreten kullanıcılar vardı. Paylaşımcılar gizliydi, onlar sanki sahnenin altında fısır fısır konuşan izleyiciler gibiydi.

Facebook ve twitter ilk hayatımıza girdiğinde herkes kişisel paylaşımlarda bulundu bol bol. Artık kendi de görünür hale gelmişti çünkü. Fakat şimdi, kişisel paylaşımlar azaldı, bu hesapların çoğunu başkalarında beğenilip paylaşılan gönderiler doldurmaya başladı. Aynı şey twitter için de geçerli.

Instagram için hala yoğunluk kişisel paylaşımlarda olsa da onun da olumsuz getirileri oldu/ oluyor her geçen gün.

Birileri güzel yazıyor, birileri güzel fotoğraflıyor, birileri ürettiği şeyleri çok iyi yapıyor, birileri iyi mizah/sanat/fikir... yapıyor. Ve özgün içerik sağlayıcılar ile sadece bunları takip edip paylaşanlar arasındaki fark gitgide büyüyor. Evet belki açıkça değil ama blog yazılarının, diy projelerinin, amatör çalışmaların azalmasında (ya da en azından bunların internette yayınlanma oranının azalmasında) etkisi var. Çok iyi şeyleri gördükçe, kendini yetersiz hissetme, tatmin olamama duygusu.

Fakat unutmamamız gereken şey, onlar bir anda böyle olmadı. Zamanla ve istikrarla kazanıldı o başarı. Diğer yandan en mükemmel şekilde olmak zorunda değil, sana ait olsun yeter. Bu durumda geriye şu soru kalıyor: Sen internetteki yerini neyle doldurmak istiyorsun?

Paylaşımcı olmak kötüdür demiyorum. O da ciddi bir okuma/inceleme/seçme becerisi gerektiriyor. Eğer bu rolü üstlendiyseniz, mutlaka size getirileri olduğunu unutmayın ve pasif tarafta yer alıyorum diye kendinizi önemsiz hissetmeyin. Aslında böyle bir yaklaşım, kişide ilgilendiği alanda çok iyi bir vizyon oluşturmasına yardımcı oluyor.

Eğer özel içerik üreten taraftaysanız, durmak yok yola devam. Yolun başındaysanız merak etmeyin her geçen gün daha iyi olacak. Eğer yolu yarıladıysanız ne mutlu, kimbilir sizden daha ne cevherler çıkacak...




19 Mayıs 2016 Perşembe

Yeni Instagram Hesabım: Dogagunlugum

01:08:00 1 Comments
Hollanda'da İstanbul'a göre daha doğayla içiçe yaşadığımız doğrudur ama benim doğaya olan ilgim daha eskiye, çocukluğuma dayanıyor. Bunda anne-babamın çiçeklere ilgili olup çocukluğumun geçtiği bahçeli evde belki 50 civarı çiçeğimizin olmasının, ben çocukken hala var olan binalar arasındaki boş arsalarda konuşlanmış küçük kırlarda yaptığım doğa gezilerimin, ananemin ve babannemin bahçelerindeki çiçekler, ağaçlar ve onların köydeki tarlalarının da etkisi var. Çok çiçek ismi bilir(di)m, şimdi bazılarını hatırlamakta zorlanıyorum zira özellikle üniversite ve yüksek öğrenimim döneminde sanki doğadan kopmuştum. Kendimce çiçek yetiştiriyor, gördüğüm ağaçları inceliyor, hayranlıkla seyrediyordum ama çok iyi tanımıyordum. Hollanda'da doğaya daha yoğun maruz kalınca, yürüyüşlerimde çektiğim fotoğrafların sahiplerini öğrenmeye çalışıyordum bir süredir. Pek tabi ki yazılmayan, not edilmeyen bilgi unutuluyor. Ben de yeni bir hesap açarak öğrendiklerimi kayıt altına almaya karar verdim ve tüm doğa severleri davet ettim.

Eğer instagram hesabınız yoksa blogun en altında yer alan gadgetten oraya eklediğim fotoğrafları ve yazılarını görebilirsiniz. Instagramdan takip etmek isterseniz dogagunlugum diye aratabilirsiniz. Profilim aşağıdaki görselde görülüyor.


Bol yeşilli günler dilerim ☺️

18 Mayıs 2016 Çarşamba

Nova'ya Mektuplar: 16. Ay

22:34:00 0 Comments

Yakışıklı oğlum,

Bu ay 5 gün gecikmeli yazıyorum yine. Bu ay yaptıklarımkzı düşününce sanki daha uzun bir zaman geçmiş gibi hissediyorum. Bunda ablanın iki haftalık okul tatili nedeniyle sürekli evde oluşu, beraber daha çok zaman geçirmeniz, geç kararan hava, güzel havalarda bol bol gezmiş olmamızın da etkisi var. Hergün dışarı zaten çıkıyorduk da, şimdi fırsatını bulsan tüm gün dışarıda kalacaksın. Çok seviyorsun. Kalkar kalkmaz ayakkabılarını alıp mua yapıyorsun (elinle öpücük gönderme işareti). Günde 4 kez bile dışarı çıktığımız oluyor düşün artık. Çıkmak istediğinde işim varsa seni bahçeye salıyorum, çiçek sulamak, top oynamak, saksıların topraklarıyla oynamak, bisiklet sürmek gibi oyunlar yapıyorsun kendi kendine. Tabi artık suyla daha çok oynadığından defalarca üstünü değiştirmek zorunda kalıyorum. Bahçede bir tane büyük çiçek sulama kabımız vardı, ablanla paylaşamıyordunuz. Şimdi ikinize de daha ufaklardan aldım, pıtır pıtır dolanıp çiçekleri suluyorsun. Bu hallerini seyretmeye doyamıyorum.

Bu ay çıkmak bilmeyen son azıyı çıkardın nihayet (ilk dört azının sonuncusu- sağ alt azıydı-) fakat yanında bir süpriz daha geldi sol üst köpek dişin de çıktı. Diğer köpek dişlerin de kaşınıyor belli ki umarım kolay çıkar onlar, zira bu dört azı çok zorlamıştı. Dişlerin ağrıdığında iştahın oldukça etkileniyor, diğer zamanlarda normal yiyorsun, yemeye aşırı düşkün bir çocuk değilsin. Hatta genelde yedirmek için uğraşıyoruz ve ne yazık ki bu ay bu konuda senden şikayetçiydim haberin olsun. Acıkmamışsan, canın istemiyorsa asla yediremiyoruz. Hatta geçen gün düşündüm de sadece yeme konusunda değil uyku konsunda da hatta her konuda öyle. Sen ne zaman nasıl istiyorsan öyle oluyor genelde.

Bu ay ayrıca iki yaş sendromunun ilk vakalarını yaşadık. Çok yoğun sıklıkta değil henüz tabi (üç kere oldu bu güne dek), bir saat boyunca çırpınarak avaz avaz ağladın. Ne desek ne yapsak fayda etmiyordu, hatta dokunmamızı bile istemiyordun hemen anladım tabi welcome to terrible two 😁

Üç vakanın ikisinin mazeretini hatırlıyorum. Birinde gecenin bir yarısı seni yatağında biraz yana doğru itmiştim, uyandın. Aman allahım neden ellemişim seni tam bir saat ağladın ve ben tabi ki pişman oldum. İkincisi ise öğle uykunun tam ortasında oldu. Bazen uyanıyorsun ve beni arıyorsun öğlen uykusunda. Biraz daha meme emip uyuyorsun sonra. O zaman sen uyurken duş almıştım, uyanınca yanına geldim ama emerken saçımı tuttuğunda ıslaktı. Neden ıslakmış saçım. Tutmak istiyorsun tutunca elini çekiyorsun böyle kısır döngü. Ah bileydim kurutmaz mıydım o saçı. Bir saat sonunda ağlaman bittiğinde saçım kurumuştu ve yine uyudun.

Ablanın ilk terrible two vakalarında dikkatini başka şeyler ile dağıtabildiğimi hatırluyorum. Şu ana kadar yaşadıklarımızda senin için geçerli olmadı bu. Dediğin dediksin. Bakalım ilerleyen günlerde ne yapacağız.

Fiziksel becerilerin her geçen gün artıyor. Merdivenleri emekleyerek çıkıyorsun zaten, şimdi ayakta çıkıp inmeye uğraşıyorsun, bayağı da beceriyorsun. Bazı koltuklar ve yataklar yüksek geliyordu onlara da çıkabiliyorsun artık. Parktaki sallanma çubuklarına tutunup sallanıyorsun. Salıncağı kaydırağı çok seviyorsun. Büyük çocuk salıncaklarında (korumasız olanlarda) sallanabiliyorsun, benim boyumdan yüksek kaydırakların merdivenlerine çıkıp kayıyorsun. Bir loopfiets (pedalsız bisiklet) aldık onu sürüyorsun, ablanın scooterında ayakta duruyordun ama şimdi bir ayağını indirip ilerlemeye çalışıyorsun. Böyle fiziksel şeylerde ablan ne yapıyorsa aynısını yapmaya çalışıyorsun. Gerçekten dikkatlice gözlediğini farkediyorum.

On gün kadar önce Almanyaya doğru bir seyahat yaptık, üç farklı yerde konakladık ve arabayla gezdik. İlk uzun araba yolculuğundu (toplamda 3,5 saat ama en uzun 2 saat sürdü), tabi ki çok rahat değildin. Fakat gidişe göre geliş daha iyiydi ve sanırım sen de gezmeyi çok sevdin. Kaldığımız yerleri falan hiç yadırgamadın.

Kelime dağarcığını da buraya not edip son vereyim zira defterinin ilk yaprağı hariç tamamı boş hiç yazamadım. Doktor kontrollerinde kaç kelime konuştuğunu soruyorlar, yazınca hatırlamak kolay oluyor :) Geçen ay söylediklerine ilave yeni sözcüklerin/seslerin var. 

Geçen ay mektubunda şunları yazmışım : 
anne, baba, mama, meme, al, ver, gel, abba (gibi bişey), daanta (çanta), haau haau(havhav), gaaa gaaa (gakgak), bırrrm (araba), dag (hollandaca iyi günler)

Bu ay bunlara ilave olarak: dur (ben altını alırken sen hep kaçtığın için dur dur dur diyorum sen de dudududu diyorsun), moouu (inek), mua (öpücük), gool (top), kaka (hem kendi yaptıklarına hem de her türlü kire diyorsun), bıdıbıdı (banyo), paaad (balon patlayınca pat oldu anlamında), vuuu (uçak, sesini çıkarıp elini havada sallıyorsun), saat (daat),

Bunlar dışında suyu; parmağını içermiş gibi yaparak, diş fırçalamak istediğini; parmağınla dişini fırçalayarak işaret diliyle anlatıyorsun. Aslında herşeyi böyle işrerle anlatabilyorsun ve artık seni sadece ben değil ablan da anlıyor, bazen bana gelip "anne Eren .... istiyor" diyor.

Buraya herşeyi yazamıyorum ama ablanın ve benim boynuma sarılışını, mua diyerek dolu dolu öpüşünü de aktarabilsem keşke. O anlardaki tüm duyularımı/algıladıklarımı dondurup saklayabilmek isterdim.

Benim akıllı bıdık oğlum.

Annen
Amsterdam

13 Mayıs 2016 Cuma

Kardelen ve Menekşe

13:08:00 1 Comments

Bu sabah ormanda yürürken adlarını bilmediğim kır çiçeklerini öğrenme hevesi ile oturdum internet başına. Ne yazık ki tatmin edici bir bilgi bulamadım, iş başa düştü. Fakat okuduklarım arasında aşağıdaki yazılar çok hoşuma gitti. Yazının tamamını almadım buraya ama hepsini okumak isterseniz burada

http://listelist.com/kis-cicekleri/

kardelen
Bundan uzun yıllar önce iki kır çiçeği birbirlerine aşık olurlar ve birbirlerini çok severler. Her bahar geldiğinde onlar da diğer çiçekler gibi yeni güne “merhaba” derler… Bir bahar başında çiçeklerden biri diğerine “Biz öbür çiçekler gibi bahar başlangıcında açacağımıza herkesin soğuktan kaçtığı karlı kış günlerinde açalım ki bütün doğa bizim olsun!” der ve ikisi de o bahar açmamaya ve kışın karlar yağdığında buluşmaya karar verirler.

Biri açmak için kış gelip karın yağmasını beklerken, diğeri sözünde durmaz, o soğukta açmaya cesaret edemez. Kışı bekleyip de bembeyaz karlar yağdığında açan çiçek yani kardelen, her yerde sevdiğini arar; ama bulamaz. Ümidini yitiren çiçek sonunda üzüntüsünden boynunu büker, soğuğa daha fazla dayanamayıp karların üzerinde ölür gider… İşte o gün bu gündür karda açan ve sevgilisini bekleyen o çiçeğe “kardelen” denir.

2. Hercai Menekşe

hercai-menekse
O boynu bükük kardelen çiçeğinin aşık olduğu çiçektir menekşe; ama sevdiğine verdiği sözü tutmamış, kar yağdığında açmaya cesaret edemeyerek onu aldatmıştır. İşte sevgilisini yarı yolda bırakan menekşeye, o günden sonra “hercai” denilmiştir. Bu yüzden, o zamandan beri sevgisine sadık kalmayan hayırsız sevgiliye “hercai” diye hitap edilirmiş…

9 Mayıs 2016 Pazartesi

İçe dönük zamanlar

13:51:00 6 Comments
Yoğun bir iş gününün ardından eve geldiğinizde birkaç dakika sessizce uzanmak, gözleriniz kapalı (veya açık halde boş boş tavana bakmak), hiç kimseyi görmeden, konuşmadan kendinizle başbaşa kalmak ihtiyacı duyar mısınız? Veya o gün çarşı pazar çok gezdiniz, bir sürü insan/kalabalık/gürültü içinde kaldınız, eve dönünce yine birkaç dakika sessizliğe ihtiyacınız vardır değil mi? İşte bu yazıda bu ihtiyacı "içe dönük zamanlar" olarak ifade edeceğim ve ta bebeklikten yetişkinliğe herkesin kendiyle başbaşa kaldığı bu özel andan bahsedeceğim.


Her insanın bu anlara ihtiyacı var. Çünkü ne kadar sosyal olursak olalım, yaşadıklarımızı sindirmeye, dışa dönük tüm zamanlarda bilinçli veya bilinçsiz maruz kaldığımız etkileşimleri dengelemeye, biraz duraksamaya ihtiyacımız var. Mola ver, ruhunu şarj et, beynini dinlendir ve yeniden yola devam et. Her konuda olduğu gibi bu sosyal yaşamda da denge şart, ihtiyacımız olan ise, ne aşırı sosyallik ne de aşırı yalnızlık. Tabi ki her insanın bunlara dayanma limitleri farklıdır (çünkü aynı uyarana maruz kalmıyoruz, kalsak bile ruhumuzdaki etkileri aynı değil) ama en sosyal insanın bile içe dönük zamanlara ihtiyacı vardır.

Bebekler ve çocuklar dış dünyayı keşfederken o kadar çok yeni uyarana maruz kalırlar ki, ara sıra mola vermeleri gerekir. Yenidoğan döneminde sık sık uyuyarak bu resetlenmeyi sağlarlar ama biraz büyüyüp uykuları azaldığında, siz de farketmişsinizdir, tek bir oyuncakla aheste aheste oynarlar, boşluğa bakarlar veya ellerini incelerler. Bebeklerin içe dönme ihtiyaçlarının geldiğini, gözlerini sizden kaçırmasından ve karnına doğru bakmasından, veya boşluğa/duvara/bir nesneye dikkatlice bakmasından anlayabilirsiniz. Oyun istediği zamanlardaki gibi çırpınmaz, gözleri parlamaz ve heyecanlanmaz. Bunu farkettiğinizde bebeği yalnız bırakmak en iyisidir. İlla ki benimle etkileşsin diye diretmeyin. Bırakın öğrendiklerini sindirsin, ruhu biraz dinlensin.

Çocuklarda da bu ihtiyacı gözlemek zor değil. Okuldan geldiklerinde veya bir süre yoğun bir şekilde oyun oynadıktan sonra biraz mola vermek için uyumak isteyebilirler veya kendi kendine sakince oynama/ kitap okuma/ tablet&telefon ile oynama gibi sakin etkinlikler yapmak isterler. Gün içinde bu döngülerin sayısı birçok kez olabilir. Yoğun etkileşimli hareketli dönem ve sakin oyunlu içe dönme dönemi şeklinde birbirini takip eder. Kızımdaki bu ihtiyacı çok bariz şekilde farkediyorum ve o zamanlarda kardeşi ile bile etkileşmek istemiyor. Biraz dinlendikten sonra hareketli temposuna kaldığı yerden devam ediyor.

Yetişkinler de işyerinde yoğun çalışırken ve anneler de yoğun bir şekilde çocuklu hayata maruz kaldıklarında (bilirsiniz bolca aksiyon, gürültü ve yorgunluk içerir) içe dönük zamanlara ihtiyaç duyarlar. Kısa molalarla içimize döneriz, biraz dengelenir ve kaldığımız yerden devam ederiz. Bu anların sayısı, sıklığı ve süresi elbette yine kişiden kişiye değişir.

Sanıyorum konunun özünü anlatabildim, şimdi değinmek istediğim tablet/telefon gibi cihazların bu amaca hizmet ederken kullanılması. Elbette ki çocuklarda ve yetişkinlerde imkan bulunabiliyorsa diğer rahatlama yöntemlerini kullanmak daha iyi olacaktır ama bulunmadığında bunları kullanmanın (ancak tabi ki bu ihtiyaç süresince, daha uzun değil) sorun olmayacağını düşünüyorum. Kendim için konuşacak olursam gün içinde bir dakikayı geçmeyen sürelerde telefonuma bakmak, bu sırada üç beş ig fotoğrafı ile içimi açmak veya bir blog yazısı olumak ihtiyacı duyuyorum ve yapıyorum. Böyle kısa molalarla kendimi resetlemezsem tüm gün full enerji çocuk bakımına tahammül edemezdim. Molalarım çok kısa olduğu için ne yazık ki başka hobilerimi yapamıyorum, elime kitabımı aldığım anda bırakmam gerekiyor veya ipleri tığımı bulup çıkarana kadar daha oturamadan aranıyorum. Yani benim için en hızlı ve kısa süren rahatlama yöntemi şimdilik telefon gibi görünüyor.

Kızım da okuldan geldiğinde yarım saat kadar yalnız kalmaya ihtiyaç duyar. Kendi kendine mırıl mırıl konuşarak oyuncakları ile oynar veya bazen tabletten birşeyler seyreder. İçe dönük anının süresi bitince yeniden cıvıldamaya, hoplayıp zıplamaya başlar.

Geçenlerde bir arkadaş toplantısında kızım 5-6 çocukla bir araya gelmişti. Bir süre oynadıktan sonra hepsi telefon istedi. Biz anneler olarak "a zaten birbirinizi az görüyorsunuz telefonu boşverin" düşüncesinde olsak da, onların asıl istediği, telefonu içe dönme aracı olarak kullanmaktı. Gidip yalnız kalacakları bir oda yoktu, şahsi oyuncakları yanlarında değildi, üstelik bazıları okuldan gelmişti yani telefon içine kapanabileceği tek araçtı. Çoğu bir süre oynadı, dinlendi ve ardından hep beraber bu sefer daha etkin şekilde oynamaya devam ettiler.

İşte böyle anlarda telefon kullanımını zararlı bulmuyorum (elbette göze ve zihne etkileri, radyasyon vs bahsetmiyorum, bağımlılık anlamını kastediyorum). Bu içe dönük anlarda kullanılıyorsa, ve süre bitince bırakılıyorsa, bağımlılık yaratmıyor. Tabi burada kontrolü elden bırakmadan, ihtiyacı bittiğinde kaldırıp, diğer oyunların yerine asla telofonu koymadan kullanılmasından bahsediyorum.

Bu yüzden çocuklarımızı iyi gözlemlemek, onların hareketli/sakin dönem sürelerini ve o süre içinde ne kadar kaldıklarını öğrenmek, sakin dönemlerde yapacak birşey bulamıyorsa onları dinlendirecek oyunlar sunmak, fikirler vermek iyi olacaktır. İlla ki telefon değil, suyla oynamak, müzik dinlemek, müzik aleti çalmak, resimleri incelemek gibi yavaş oyunlar da bunun yerini tutacaktır.

Siz çocuklarınızda böyle anları farkediyor musunuz? O anlarda çocuğunuz neler yapıyor? 



4 Mayıs 2016 Çarşamba

Yabancı Dil İçin Babysitter

23:56:00 1 Comments
Helodünya'nın bir babysitter ablası olduğundan bahsediyorum zaman zaman. Kızım 2,5 yaşında iken başlamıştı hala devam ediyor. Geçenlerde bir mail almıştım, bu konudaki görüşlerimi ve tavsiyelerimi merak eden birinden. Ona yazdığım cevabı burada da paylaşıyorum.

-----


Çocuğa ikinci bir dili öğretmek için, babysitter konusunu kesinlikle tavsiye ederim ancak önce kızınızın şuan konuştuğunuz dili çözmesi gerekir. Yani türkçe konuşmaya başlaması ve kendini ifade edebilmesi lazım. Belki 2,5 yaş uygun olabilir bunun için, tabi çocuğun şu anki dil gelişimi de önemli. Genelde iki yaşında konuşmaya başlıyor ya bebekler, 2,5 ta yeterli düzeye geleceğini düşünebiliriz.

Biz haftada üç gün üçer saatle başladık ama o zaman hamile olduğum için biraz da üzerimdeki yükün hafiflemesi için üç saat seçmiştik. Çocuğun konsantrasyonu açısından iki saatlik bloklar daha uygun olur ve en az iki gün gelse daha iyi olur. Bizim durumda, üç gün /üçer saat gelişin ardından tam üç ayda konuşmaya başladı kızım.

Öğretmenin özel bir uzmanlığı olmasına gerek yok bence, yabancı dili konuşması yeterli ama şunlara dikkat ederseniz iyi olur.

- çocuklarla geçinmeyi temel çocuk psikolojisini biliyor olmalı. Sabırlı ve bazı durumlarda hayır demeyi bilmeli. Tabi ki kolay kolay sinirlenip bağırmayan biri olmalı.

- çocuk dili bilmediği için onunla konusurken vurgulara dikkat etmeli. Mesela biz anne olarak çocukla konuşurken (özellikle ilk kelimeleri söylediği dönemde) bazı kelimelere baskı yaparız biliyorsunuz. Bu şekilde konuşmalı dümdüz yabancı dil değil de çocuk diliyle yabancı dil diyelim.

-tabi çocuğun seveceği biri olmalı, eğer kanı kaynamazsa ısrar etmeyin.

- bir de burda başka babysitter alan arkadaşlarımın yaptığı hatayı yapmamanızı önereceğim. Çocuk henüz ufak olduğu için babysitter gelir gelmez onunla yalnız bırakmayın. Başlarda üçlü oyunlar oynayabilirsiniz, zamanla aynı odada bulunup oyunları dışardan izleyin ve alıştıktan sonra isterseniz yalnız bırakın. Genelde benimle konuşmasın, bakıcıyla direkt başbasa kalırsa daha etkili öğrenir diye düşünülüyor ama değil. Siz iletişimlerine aracı olun. Emin olun karıştırmıyorlar. Çocuk güvenli bağlanmayı sağladıktan sonra gerisi kolay. Dilini anlamadığınız, tamamen yabancı olan birinin yanında olsanız siz ne hissederdiniz?

Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Yabancı dili bu şekilde biraz babysitterdan temel düzeyde öğrenebilir sonra siz onunla o dilde konuşarak veya çeşitli etkinlikler ile desteklersiniz kolayca kapacaktır eminim.

Sevgiler

2 Mayıs 2016 Pazartesi

Hangi Puseti Almazdım

21:34:00 11 Comments
Geçen hafta Instagram'da birkaç arkadaşla bebek arabası muhabbeti yapınca, 4 yılı aşkın süredir neredeyse hergün kullandığım için tecrübelerimi yazmak istiyorum. 

Biz bebek arabasını haddinden fazla kullandık, kullanmaya da devam ediyoruz.  Onlarca kez uçtu, dağ tepe dolaştı, plajlara bile gitti (kumda sürmek ne zordur bilirsiniz), aşırı yüklemeye fazlaca maruz kaldı, çocuktan başka şeyler de taşıdı, yani hakkımızı söke söke aldık 😀 Bu yüzden tüm bu farklı ve yoğun sürüşlerden sonra, ve tabi farklı bebek arabaları tecrübelerimizden de sonra (üç farklı bebek arabamız var, ablamın  arkadaşlarımınkileri de denedim), fikirlerimi paylaşabilirim.

Her yerde hangi bebek arabası iyidir yazılarına rastlıyoruz bol bol. Ben model belirtmeden, bir bebek arabasında ilk dikkat ettiğim şeyleri yazacağım. Elbette hafiflik, tek elle açılması gibi fonksiyonel işlevler de önemli ama bazı bebek arabalarında bunlar olsa dahi, aşağıda yazacaklarım olmuyor. Ve benden eksi puan alıyor 😀

Çift yönlü olmayan bebek arabalarını almazdım. Aslında bunun nedeni illa bebeğimi göreyim değil, hatta onlar da dışa dönük oturmayı seviyorlar ama çift yön alternatifi çok önemli benim için. Mesela bebek arabasında iken eline yiyecek birşey verdiysem mutlaka bana dönük olmalı (küçük yaşlarda tabi). Boğazına kaçtı mı, boğulacak gibi oluyor mu takip edebilmeli ve gerekirse hemen müdahale edebilmeliyim.

Havanın durumuna göre değiştirmeliyim, güneş geliyorsa ters takabilmeliyim.Yağmur  yağdığında ise kendime döndürdüğümde, bir tarafında da ben olduğum için daha az ıslanıyor.

Önünde barı olmayanları almazdım. Bazı bebek arabalarının önünde bar yok. Sadece emniyet kemeri o kadar. Böyle bebek arabalarında bebek dışa dönükken çok savunmasız gibi geliyor bana. Bu bar bir tampon görevi görüyor. Ayrıca çocuk hareket halinde iken ona tutunup frenlerde ani hareketlerde falan kendini ayarlıyor. Sanırım bazı modeller hafiflik uğruna bu parçayı gözden çıkarıyor.

Katlanınca bagaja sığmayan. Bazı bebek arabalarının çok hafif olmasına rağmen katlanınca bagaja sığma sorunu var. Özellikle de baston pusetler. İstanbul'da kullandığımız bir baston pusetimiz var. Katlanınca enine çok küçük hakikaten ama boyu upuzun. Arabanın bagajından daha uzun olduğu için sığmıyor, arabanın içine alayım desem girmiyor. Nitekim sadece eve yürüme mesafesinde kullanabiliyoruz 😁

İttirme bölümü iki ayrı saptan oluşanları almazdım. Evet yine ikisini de kullandıktan sonra tek elle sürmenin ne büyük bir lüks olduğunu, iki saplı arabayı kontrol etmek için illa ki iki elinin de tutuyor olması gerektiğini (dümdüz yolda dahi tutmayınca yan yan gidiyor) anladım ve kesinlikle dikkat edilmesi gereken bir husus.


Çok ufak tekerlekli olanları almazdım. Evet daha hafif, evet daha az yer kaplıyor ama yok, sürüşte ciddi fark ediyor. Büyük tekerleklerin her engeli kolayca aştığı, daha rahat bir sürüş sağladığı yadsınamaz bir gerçek. Özellikle avm içi gibi dümdüz zeminlerde kullanılmayacaksa pek kolay değil.

Benim olmazsa olmazlarım böyle, sizin tecrübelerinizle ilave edecekleriniz varsa duymak isterim.