31 Ocak 2011 Pazartesi

I ♥ Barcelona

16:04:00 6 Comments
Geçen haftasonu için Ce ile birlikte kısa bir tatil yaptık ve Barcelona'ya gittik. O haftanın başında eşimin doğum günüydü, bir nevi doğum günü hediyesi oldu. Bu kısa gezide Barcelona'yı olabildiğince çok gezmeye çalıştık ama bazılarına imkan bulamadık tabi  ki. Eşimin çok istediği benim ise olsa da olur olmasa da olur dediğim Barcelona maçına giderek, hayatımda ilk defa bir maça gitmiş oldum. Tabi ilk defa hangi maça gittin dendiğinde Barcelona demek biraz abes olacak belki ama kısmetim böyleymiş :p


Oraya giderken doğrusu kafamda hiç bir plan veya ön hazırlık yoktu. Öncesinde stresli olduğum için bu geziye can atacak bir heyecana da sahip değildim. Ancak havaalanında indiğimiz andan itibaren büyülendim. Atatürk havaalanı kadar beğendiğim başka bir yer olmamıştı, şimdi Barcelona havaalanı da oldu.


Havaalanından 10 kullanımlık biletlerden alarak otobüsle otelimizin bulunduğu Espanya meydanına gittik, yaklaşık 20 dakka sürdü. Meydanda Bercelona'nın arenası vardı, ancak tadilattaydı. Aşağıda çeştli görünümleri mevcut.






Barcelona demek geniş caddeler, uzun mesafeler demekmiş. Resmen ayaklarımıza karasular indi. Ne kadar metro ve otobüs kulansak da, indikten sonra bile bayağı bir yürünüyor. Bu yüzden herkes motorsiklet yada bisiklet, yada kaykay kullanıyor.


Espanya meydanından metro girişi. Budapeşte'nin metro istasyonlarından sonra buranınkiler harika geldi. O kadar iyi düşünülmüş ki. Haritalar, yönlendirmeler şahane. En çok hoşumuza giden ayrıntılardan biri sesli yönlendirme oldu. Mesela Macaristan'da durak yaklaşırken durak adının geçtiği bir cümle söylüyor. Ancak durağın adı, cümlenin ortasında, sonunda değil. Ve macarca bilmeyen biri kesinlikle anlamıyor. Barcelona'da sonunda söylemeleri bir yana, kadın ve erkek sesi olarak ayırmışlar. Mesela gelecek istasyon kelimelerini erkek sesi, durak ismini kadın sesi söylüyor. Dili bilmeyen kesinlikle anlıyor. Bunun dışında metro temizliği, canlılığı ve pratikliği ile de gönlümüzü fethetti.


Cumartesi sabahı oraya vardıktan sonra, öğlen stadyum civarına gidip maç bileti aldık. Yukarıdaki resim ise o yol üzerinde bir otel sanırım. Barcelona bu mevsimde soğuk olmasına rağmen palmiyeler ve yemyeşil çimler ile yaz gibi görünüyordu. Bizim güney şehirlerinde falan palmiyeleri muşamba ile sarıyorlardı. Burda hava gerçekten çok ama çok soğuk olmasına rağmen gayet doğal ve yemyeşildiler.



Biletleri internetten yada Caxia (idi sanırım) adlı bankamatik benzeri ofislerden alabiliyorsunuz. Ancak eşim maç için önceden araştırmış, belli yükseklikte ve belli konumlardan seyretmeye karar vermişti. Her bir konumun bilet fiyatı farklı oluyor. O dediğim bilet ofislerinden konum seçme şansı olmuyordu. Biz de stadyuma bir ön gezi yaptık.


Adamlar gerçekten turizm konusunda aşmışlar. Turist oldukça çoktu. Maça gelen avrupalılar, FCB müzesini gezmek için gelen turistler ve tabi de takım ürünleri mağazası. Biz de bazı orjinal ürünler aldık, mağazayı bile stadyum şeklinde dizayn etmişlerdi.


Barcelona'da gördüğüm kadarıyla iki farklı stilde yerleşim söz konusu, biri daha geniş caddelerden oluşan lüks ve modern yerler, diğeri ise dapdaracık sokaklı, cümbüş havasında eski gotik binalar. Her biri konusunda resimler koyacağım ama sanırım diğer postlara kalacak, zira sadece hafta sonu için gitmemize rağmen 600 tane resim çekmişim :(


Bu binalar lüks semtlerden..


Ve gittiğimiz maç ile stadyum. Şansımıza o günkü maç zor bir takım ile değildi. Hatta kıran kırana bir maç olsa eşim daha sevinecek diye düşünüyordum. Bu takımı yeneceği belliydi (3-0 yendi) ama maçla zerre kadar ilgisi olmayan benim için bile harika bir tecrübe oldu.


Buradaki atmosferi yaşamaya gerçekten değermiş. Giderken tıklım tıklım bir metro ile, sokaklardan (bknz aşağıdaki cadde) büyük bir kalabalık eşliğinde yürümek daha maça giderken heyecanlanmamıza sebep oldu. Üstelik dediğim gibi turisler, kızlar, gençler çocuklar hep birlikte gidiyorlardı, sanki maça değil de gayet normal bir etkinliğe mesela sinemaya gider gibi. Çok şaşırdım. Bir diğer şaşırtıcı husus da, onca kalabalığın hiç bir izdiham, sıkışma bekleme yaşamadan içeri girmesi ve yerleşmesi oldu.  Biz sadece 3 dakka kala koltuğumuza oturmuştuk ve çoğu insan da öyle geldi, aşırı erken saatlerde değil yani.( O gün maça gelenlern sayısı 70 bin imiş, stadyum ise 100 bin kişilikmiş, zorlayıcı bir maç olmamasına rağmen katılım oranı bizi çok şaşırttı ayrıca)


Çıkarken yukarıda görünen caddede (ortasında geniş bir ağaçlık yol var, yanlarında ise araba yolları) motorsikletin görüldüğü kısım sıkış sıkış motorsiklet doluydu. Sayısını bilmeyeceğim ama hiç bu kadar fazla bir arada görmemiştim)




Resimlerin sıralaması biraz karıştı ama daha fazla uğraşamayacağım, buraya kadar bile bayağı zamanım geçti.


Bizim Turkish Airlines FCB takımının ana sponsorlarındanmış, ilgilenenler biliyordur da ben bilmiyordum bak sen.


Bu da maçtan bir görüntü, Kim kimdir bilmiyorum, çok anlamadım da ama orda bulunmak, trübünleri seyretmek, aşağıdaki videodaki gibi dalga yapmak derken 2 saatin nasıl geçtiğini anlamadım .

18 Ocak 2011 Salı

14 Ocak 2011 Cuma

Dizi Tavsiyelerim

19:38:00 5 Comments
Bir önceki can sıkıcı yazının daha fazla anasayfada kalmasını istemediğim için hemencecik yazayım dedim. Uzun zamandır sevdiğim dizileri paylaşmak istiyorum. Bizim evin film ve müzikten sorumlu devlet bakanı eşimdir. Sağolsun beni her daim kaliteli film ve dizilerle besliyor :p

Tabi zevklerimiz de aynı olduğu için sorun yok. Bu sene izleyip bitirdiklerim ve izlemeye devam ettiklerim, daha önce seyrettiğim dizileri burada yazmıştım

Fazla ayrıntı vermeyeceğim sadece beğendiklerimi listeleyeceğim.

  • Battlestar Galactica'dan sonra Cylonların ortaya çıkış dönemini anlatan (daha gezegende savaş çıkıp ayrılmadan öncesini yani) CAPRICA dizisi
  • Daha önce de tavsiye ettiğim hala devam ettiğimiz LIE TO ME, ikinci sezondan sonra daha da iyi hale geldi.
  • Şu an ikinci sezonuna başladığımız V (namı diğer Visitors)
  • En başından beri devam eden EUREKA (yine sezon tatili)
  • IT CROWD (şiddetle tavsiye edilir)
  • OUTSOURCED (felaket komik bir komedi)
  • HAVEN (ilk sezonu bitti ikinciyi bekliyoruz)
  • SURVIVORS (bu da 2 sezona başladı ama ara verdi geliba, bekliyoruz yine)
  • DAMAGES (başka bir çarpıcı dizi, avukat dizilerini sevenler için)
  • PERSONS UNKNOWN ( güzel bir kurguydu, tek sezonda bitti, devamı gelmeyecekmiş ama sonu harikaydı)
  • FRINGE (en başından beri kaçmadan devam ediyor, son sezonu süperdi, yine sezon arasında)
  • THE EVENT (bu da oldukça iyiydi, ikinci sezonunu beklediklerimizden)
  • RUBICON ( güzel bir diziydi ama yayından kaldırıldı, aksiyonu düşüktü ama müthiş bir kurguydu)
  • Bir de 4 yada 5 bölümlük DEEP dizisini de tavsiye edeceğim.

13 Ocak 2011 Perşembe

Yasaklar Değil midir İnsanı Azdıran

15:36:00 9 Comments
Şimdi yurt dışındayım ve marketlerin yarısını kaplayan içki reyonlarını görüyorum, bir de özgür insanları. Tamam alıyorardır içiyorlardır ama öyle aşırılıklar hiç görmedim dışarda yada insanlarda. belki her istedikleri zaman alabilceklerini bilme özgürlüğü.

Biz kuralcı olmakla yasakçılığı karıştırıyoruz. Kurallar hayata topluma düzen getirir, yasaklar ise kışkırtır. Şimdi yapılan yasakların ardından insanların daha da arzu duyması sağlanmayacak mı? Mesela sigara yasağını destekliyordum ama yasaktan sonra İstanbul'da yolda yürüyemez olmuştum, bu sefer de kaldırımlardan, önümde yürüyen adamın dumanından, yanımdaki insanlardan dolayı eskiden olduğumdan daha fazla maruz kaldım. Eskiden herkes kedi özel alanında içiyordu, ve ben oraya gitmediğim sürece etkilenmiyordum.

Şimdi neler olacak merakla bekliyorum. Artık insanları kafasını meşgul edecek bir sürü yasak varken, beyinlerini yaratıcılığa çalıştırmaktansa, kişisel sorunlarını düşünmeye meyledecek bu hareketin, "acaba bu da ülkemiz gelişmesin diye dış güçlerin uyguladığı bir oyun mu  ?" diye düşünmekten alıkoyamıyorum. Oysa özgür ruhlar özgün düşünce doğurur ve bu şu anda geliş(e)meyen ülkemizin ihtiyacı olan tek şey.

Türk milleti cesurdur, kahramandır ama günümzde uluslararası medeniyet yarışında, kahramanlık değil açık gözlülük, cin fikirlilik lazım. Artık savaşlar cephede değil, masalarda yapılıyor ve kahramanlığın yeni adı artık "çalışan ve yeni fikir üreten insan olmak"tır.

Blog Temalarım Üzerine

13:10:00 6 Comments
Bazılarınız biliyor bazıları da (aramayla gelip beni tanımayanlar) bunu işim olduğunu zannediyor. Blog teması yapmak tamamen hobim, tamam karşılığında ücret alıyorum ama hayatımda birinci sıraya alamam onu, zaman zaman bu yönde eğilimlerim olsa da kariyerim için buna direnmek zorundayım.

Ne zamandır blog teması yapıyorum hatırlamıyorum. Özellikle son zamanlarda benden cevap alamayan birçok kişi var, onlardan özür diliyorum ancak yetişebildiğim kadar yapıyorum malesef. Kimi zaman asıl işim daha önem kazanıyor.

Diğer yandan kendimi gözlemlediğimde farkediyorum ki, tasarımdan uzak kalma sürelerimde dönüşüm muhteşem oluyor. Yani demek istediğim her sakin dönemin ardından, daha yeni şeyler öğrenmiş, gelişmiş olarak çıkıyorum. Tabi bu sadece görsel tasarıma değil, kodsal tasarıma da yansıyor. Şu anda kodlarla ilgili her değişikliği yapabiliyorum ama zamanla daha neler öğreneceğim kestiremiyorum. Aslında aklımda bloggerda kullanılmayan bazı özellikleri (özellikle tumblr deki arşiv uygulamasını) bloglara uygulamayı isterdim (bu konuda araştırmalarım sürüyor). Ve bir de blog gibi değil de site gibi görünen temalar yapmayı. Çünkü birçok kişi blogundan hariç bir satış sitesine ihtiyaç duyuyor ve bunu en ucuz şekilde blogger ile yapabiliriz.

Bu günlerde iki temayı tamamlamaya çalışıyorum. İkisi de geçen yazdan kalma siparişler ama eğer o zaman yapsaydım şimdiki işlevsellikte olamayacaklardı biliyorum. Bu yüzden kimi zaman beklemeye değiyor. Mesela bu bloglarda iletişime tıklandığında adınızı soyadınızı yazın, altına mesajınızı yazın ve gönderin kutucukları var ya ondan olacak. Daha bitmedi ama buradan ve buradan bakabilirsiniz.

Tabi yeni bir bloga sahip olmak isteyen biri için beklemek kolay değil, anlıyorum. Malese bazen niyet ettiğim, uğraştığım halde bir türlü bitmiyor bazı bloglar. Tamamlanmayı bekleyen bir sürü tasarım da var ayrıca, sahiplerinden tekrar özür diliyorum. Gerçekten blog tasarımı ile birlikte ilk defa verdiğim sözleri tutamamanın hissini yaşamaya başladım. Ancak hiç birinin ücretini bitirmeden almadığım için bir nebze avunuyorum.

Bazen de tasarımlar öyle kolay ortaya çıkıyor ki, artık blog sahibinden mi kaynaklanıyor, o andaki yıldızlardan mı bilemiyorum ama açıklamak zor benim için. Mesela Elif'in her iki sitesi de birkaç saatte ortaya çıkmıştı. (bu ve bu)

Buna rağmen hala yarım olan bir tasarımın sahibi de bana bitmeyeceği ile ilgili kafasındaki endişelerini dile getirmişti, oysa onunkine çok hevesle başlamıştım. (Şu an aylar geçti inşallah birkaç güne bitecek o da).

Diyeceğim o ki, bana blog taleplerinizi gönderirken pozitif enerji degönderin, sanırım etkileniyor. (iç ses : peh GeCe ye bak kendi kabahatini evrene atıyor ), ama değil gerçekten bak.

Bu günlerde rutinimi yeniden kurmaya başladım, düzenli olarak asıl iş ve hobime zaman ayırıyorum. Ve tabi kitap okumaya ve örmeye de :)

Bir de eğer yapabilirsek, burada bir hintli kızla arkadaş oldum, onun da design bilgisi var, ortak çalışmalar yapıp kaplumbağa hızımı tavşan hızına çıkarmayı arzu ediyorum. Bir ön çalışma gerekecek.

Görüşmek üzere

Not1: 4-5 gündür çok sıcak olan hava (+3) tüm karları eritmişti ve şimdi yeniden tertemiz yerlere  kar yağıyor, umarım çabuk dolar.

Not2: Hayatımda hiç maça gitmedim ama yakında gidicem, Ce aysonunda, barcelona maçına götürcek beni. Aslında kendi gitmek istiyor ya, bende Barcelona'yı görmüş olurum. Yıllar önce hiç arzu etmediğim halde Venedik ve Roma'yı gördüm (hemde birden fazla kez), Budapeste'de defalarca bulundum, ve başka birçok yere gittim. Çok isteyenler gidemiyor, benim için farketmezdi ama gidiyorum. Maç da öyle. Ne tuhaf bir çelişki. Tabi benim de gitmek istediğim yerler var, mesela Avusturalya, Yen Zelanda ve California.

10 Ocak 2011 Pazartesi

Kim İnanırdı?

15:29:00 15 Comments
Bir süredir burda yaşadığım kendimde ve çevredeki beni şaşırtan durumları yazmayı planlıyordum ancak çoğunlukla unutuyorum. Bugün aklıma gelenleri yazacağım.

Birincisi, ilk defa gördüğüm ve kullandığım bu çamaşır makinasını sevebileceğim, o çok fonksiyonel akıllı makinamı aramayacağım ve az kapasitesiyle bize yetebileceğine kim inanırdı?


Mutfak temizliği konusunda saplantılı olan ben, lavabomuzun yemek yediğimiz tabaklar kadar hijyenik ve parlak olması takıntımı, çok yıllık olan aşağıdaki lavaboyu bembeyaz yapmak için her şeyi denedikten sonra, eskimişliğinden dolayı en fazla temiz halinin aşağıdaki kadar olmasını kabullenip, ve hatta bu görüntüsüne baktıkça acaba bu evde kimler yaşadı, neler gördüler diye düşüncelere daldırmasına vesile olduğu için onu sevebileceğime kim inanırdı? ( pheew çok uzun bir cümle oldu)


Birkaç gündür sıfırın üstünde seyreden havayı sıcak bulacağıma kim inanırdı? (bugün +3 derece ve çok sıcak geliyor)

Yıllardır home office hayalini kuran benim, yaklaşıl 1 aylık tecrübeden sonra  artık buna pek de sıcak bakmayacağıma kim inanırdı?

Evlerine ayakkabıyla girmeyi normal bulan bu insanların, işyerine geldiklerinde ayakkabılarını çkarıp terlikle dolaştıklarına kim inanırdı? Aşağıdaki resmi bugün noterde çektim, gayet resmi giyimli ve gayet hoş bir bayanın iş terlikleri. Aynı şeyi eşim de söylüyordu, işyerinde bolca maruz kalıyormuş ayak görüntülerine hihi.


Bir de buradaki insanların (muhtemelen civar ülkelerde de) topu topu 365 isim kullandıklarına kim inanırdı? Burada takvimde her gün için bir isim yazıyor. İnsanlar bu isimleri çocuklarına verdiklerinde (takvim dışı isimler de veriliyormuş ama muhtemelen çok değil, gelenek bu yönde) doğum gününden hariç bir de isim günü kutluyorlarmış. Burdaki sitede bu isimler görülebilir. Mesela kızınız oldu adını Tatiana koydunuz. Doğum tarihinden başka bir de bakıyoruz ki ismin yazılı olduğu gün 1 Şubatmış, bir de o günü kutluyor o kişi. Tabi bunu ilk duyduğumda herkesin doğduğu günde hangi isim yazıyorsa o isim veriliyor zannetmiştim :p

7 Ocak 2011 Cuma

Slovakya'nın Yakın Geçmişi

15:09:00 3 Comments
Burada bulunduğumdan beri insanlarda, yaşam tarzında olan farklılıkların nedeni üzerine zaman zaman düşünüyorum. İnsanlar nasıl böyle sakin ve telaşsız olabiliyorlar, neden bu kadar çok sayıda kadın çalışan var, ve neden neredeyse herkes çalışıyor.

Ce ile de konusuyoruz zaman zaman, tabi o çalıştığı yerde daha doğrudan izlenimler edinebiliyor.

Ben pek bilmiyordum, biraz arkadaşının anlatmalarından biraz Wiki'den öğrendiğim kadarıyla, ikinci dünya savaşından sonra Doğu Blok'u ülkelerinden biri olan Çekoslavakya komünist yönetimle 40 yıl yönetildikten sonra 89 da demokratik yönetime geçmiş ve 93'te de Çek Cumhuriyeti ve Slovakya olarak barışçıl şekilde ayrılmış.

Bence sorularımın bir çoğu yakın geçmişteki komünist yaşamdan kaynaklanıyor. Eşimin arkadaşı küçükken bu değişim olmuş ve hem kendi anılarından hem de büyüklerin anlattıklarından o zamanlara ait konuşmuşlar ve eşim bana da anlattı.

Komünizmi birçok genç gibi bende İstanbul Üniversitesinde öğrenciliği başlayınca öğrendim. O zamanki    anlayışıma göre komünizm sürekli var olan sağcı solcu kavgaları  idi benim için. Hala var olmakla birlikte eskiden daha ateşliydi ki, fen fakültesi ile edabiyat fakültesi arası kapılar kapalıydı (edebiytatta daha yoğundur bu hareket, fenciler biraz daha asosyal takılırlar). Ancak o zamanlar kendi kendime (okuyup araştırdıktan sonra) vardığım sonuç, komünizmin bir  Platon ideası olduğu. İdeal bir yaşam standardı ama gerçekçi değil. İnsan doğasına aykırı ki insan, doğası gereği, değişmeye, rekabete, gelişmeye açık, aklını kullanan meraklı bir yapıdadır. Oysa komünizm insanların önceden belirlenmiş standartların dışına çıkmasına pek izin vermez. Bir çeşit kralcılık ama bunu sağlıklı bir toplum için yapıyoruz maskesi altındaki kralcılık. George Orwell'ın 1984 kitabını da defalarca okumuştum, orda da bu konu gayet güzel işleniyor.

Eşimin arkadaşı (bundan sonra V. diye bahsedilecektir) da düşüncelerimi doğrular cinsten çıktı ve bazı mevzulara gerçekten çok şaşırdım.

Toplumda herkes çalışmak zorundaymış, işsiz oranı sıfır, ancak bir insan hangi işe başladıysa onla emekli olurmuş. Kişinin kedini geliştirmesi gerekmez, parlak fikirleri olan kişiler desteklenmezmiş.

Belki hoşa gidebilecek bir uygulama bu, evlenecek çiftler başvurduğunda onlara bir ev tahsis ediliyormuş, onlar da maaşlarından biraz kesilerek bu evi ödeyip sonunda sahip oluyorlarmış. Sanıyorum şimdiki ev sahiplerinin çoğu bu şekilde olan kişiler, henüz evli olmayan V.'de bu konuda kiraya mahkum şansız kişilerden. Gerçi bu ev işinde muhemelen seçme şansı verilmiyor ki bu da olumsuz bir durum.

Kiliseye gitmek yasakmış, aslında yasak değilmiş ama hükümet kendi gücünün üstünde bir güç oluşmasını engellemek için papazları hükümet ajalarından seçiyormuş, böylece giden kişiler olursa bunlar bildiriliyormuş. İnsanlar da pek gitmiyormuş.

Tatile gitmek ancak komünist olan diğer ülkelere gidebilmek ile sınırlıymış. Liberal ükelerde bulunan yaşam tarzlarını, çeşitliliği görüp de isyan etmesinler diye.

Ve bana kalırsa bu yaşam tarzı insanları biraz monotonlaştırmış.

Şimdilerde ise, işsizlik varmış, gelir dağılımı eşit değilmiş, bir anda milyonerler çıkmış (devlet ihalelerini alan yakınlar falan) ancak V. işteki rekabetin, gelişime açık oluşun daha iyi olduğunu düşünenlerden.

Peki ilk komünizmden çıktıklarından nasıl tepki vermişler, benim asıl merak ettiğim oydu. Çok ama çok şaşırmışlar, dükkanlara hiç haberdar olmadıkları ürünler gelmiş, var olduklarını bile bilmiyorlarmış.

Bu durum bana pek şaşırtıcı gelmeedi zira 2006'da Italya'ya gittiğimde oda arkadaşım Küba'lı bir kızdı.  Benden 5 yaş büyük olmasına rağmen eğitim aşamasında aynı seviyede idik ve ben her gün dersleri takip ederken onun derslere neredeyse hiç girmediğini görüyordum. Hergün alışveriş yapıyor bana aldıklarını gösteriyordu ( gittiğimiz kurum bize ekstra harçlık ödüyordu ve onları harcamanız gerekmiyordu, bu yüzden ekstra olurdu). Her akşam danslara gider, süslenir püslenir falan, ama iyi kızdı bana çok yardımcı olmuştu.
.
Neyse o zaman büyük bir heyecanla aldıklarını kendi ülkesinde bulamadığını biliyordum. Daha öncesinde Castro'nun bir belgeselini seyretmiş, vay be adam ne iyi diye bir izlenim edinmiştim. Yani belgesel öyle yanlıymış ki o zamanlar bunu anlamıştım. Arkadaş gruplarında bazen işten bezince, keşke Küba'da yaşasak puro içip siesta yapsak gibi hayalleri olanlara "sakın haaa" yaklaşımıyla çıkışırdım ki son okuduğum kitaplardan birinde aslında Kübalıların ne kadar zor yaşadıklarını anladım. Kitabın adını unuttum ama ilk devrim zamanı yaşananlar anlatılıyordu ve devrim bitip de insanlar açlıktan kırılırken Castro'nun refah içinde yaşamasını gören devrim yanlıları bu sefer nasıl devrim karşıtı olduklarını.

Bütün bu konuşmalardan sonra eşime birşey daha sordum. Şimdi biz demokratiğiz ama aslında yine de belli başlı güçler tarafından yönetiliyoruz, ya hükümet yada para babaları tarafından. Herşey bu kişilerin tekelinde, farklı olan ne?

Komünizm mi liberalizm mi her zaman tartışılacak ve belki hiç bir zaman ideal yaşam bulunamayacak, ancak doğanın kanunu bence hep geçerli olacak: büyük balık küçük balığı yer ve doğada güçlü olan hayatta kalır.

6 Ocak 2011 Perşembe

Blog Teması . Hokus Pokus Çocuk Atölyesi

20:21:00 3 Comments
Hazır broşür tasarımları üzerinden blog teması hazırladığım Hokus Pokus Çocuk Atölyesi'nin içeriğini keşfedince çocuk veya anne olamadığım için hayıflandım. Ne güzel etkinlikler ne faydalı şeyler yapıyorlar. Tüm çalışanlarını tebrik ediyor ve bu temanın uğur getirmesini diliyorum. Siz de keşfedin Hokus Pokus Çocuk Atölyesi'ni

4 Ocak 2011 Salı

Ördüm Rahatladım

16:10:00 10 Comments

Hani bu yazımda başladığımı söylediğim şapka, birkaç gün önce bitti. çektiğim tüm resimler hiç içime sinmeyince biraz önce yeniden çektiklerimle paylaşıyorum.


O resimdeki şapka bere (ressam şapkası gibi) stiliydi, ben biraz daha uzun ve arkaya düşen bir şapka istediğimden lastik kısmını uzun tuttum. Böylece ister kıvırarak kısa şekilde, ister de açıp uzun şekilde kullanabileceğim.


Bu resmi de yeni yılın ertesi günü alışverişten dönerken çektim. Kocaman bir ağaç süslenmişti ve işin garibi o ağacı daha önce gündüz vakti görmüş ama ışıklandırıldığını farketmemiştik.


O gün hava kararmak üzere iken yakıldığında hemen çektim. Aslında güzel resim çekmek için (daha doğrusu bu aralar hoşlandığım, biraz puslu gibi görünen resimler için) bu saat (güneşin batış zamanı) idealmiş.


Gerçekten  de üstte olduğu gibi hem ışıklar yeteri kadar iyi görünüyor, hem de diğer ayrıntılar. Etraf fazla karanlık çıkmıyor.


Kahvenin yanına çikolatalı bisküvi maceramız devam ediyor. Şimdiki keşfim bunlar. Bisküvi çok sevdiğim eti burçak tadında, çikolatası da çok yoğun değil. (biliyorsunuz fala düşkün değilim çikolataya), yani bu seçenek tam benlik. Galiba markası dr. gerard 'dı.


Yine daha önce ginger ale (zencefilli gazoz, bira değil o ayrıca var) tiryakiliğimizin başladığını söylemiştim. Coca Cola'nın üretimi olan Kinley, nedense burda her markette yok, galiba fazla tercih edilmiyor. Burda slovakların Kofola'sı var ama sanırım ülke olarak kola yerine birayı dha çok içiyorlar. Neyse, Kinley'i almak için uzak bir markete gitmek gerekiyordu. Ancak geçen günkü alışverişte M&S'ın yiyecek içecek bölümünde görünce hemen aldık (sağda). Üstelik burası bize daha yakın. Bu bölümde fazla bulunmayan soslar, baharatlar, çikolatalar vs.. birçok şey var, hepsi M&S üretimi. Fiyatları makul ve paketleri görseniz öyle güzel ki, hepsi vintage tarzı, sadece paketler için birçok şeyi alasım var.

Soldaki resimde yine aynı yerden aldığım, 300ml.lik vucut ve el losyonu. Farklı aramolar da vardı ama biz eşimle bu kokuya bayılırız. Fiyatı indirimli halde sadece 1.79 euro (indirimsiz de iki katı bence o da pahalı değil). Ürünü kullanınca uzun zamandır bu kadar memnun kaldığım bir ürün olmadığını farkettim. Benim cildim normalde oldukça kurudur. Birçok krem nemlendirmekten çok yapışkan bir yağ tabakası oluştururdu. Bunda ise tamamen emilen, yumuşacık bir yüzey oluyor ve ilk kullandığımda sürdükten saatler sonra, ellerimi bu arada 3 kez sabunla yıkamışken, hala kokusu duruyor ve yumuşaklığının etkisi devam ediyordu. Şok oldum ve tabiki bayıldım.

3 Ocak 2011 Pazartesi

Acele Bir Post

15:56:00 1 Comments
Sonradan ilave, yukarıdaki pabuçlar da kesin yapılacak listemde, ba-yıl-dım.

Bu gördüğüm (better home and garden) resmi unutmam lazım çünkü çok beğendim, ileride yeniden yatak odası döşersem renkler ve tarz bu şekilde olsun, yatak başı böyle minderli olsun :)

1 Ocak 2011 Cumartesi

Geçen Yılın Son Resimleri

20:23:00 11 Comments
Bir yılı daha geride bıraktık, bir önceki gün yazdığım sıkıntılı post daha fazla anasayfada kalmasın diye hemen yeni resimler koymak istedim. Sıkıntım geçti sayılır ama çözüm var diye değil elbet yapacak bişey olmadığı için. Dua etmekten ve inanmaktan başka. Ve yorumlar o kadar iyi geldi ki, yeni yıldan beklentilerimi dile getirmekten çekinmedim dün akşam. Hepsini tek tek belirttim ve istedim, inşallah olur.


Dün alışveriş için çıktığımızda çektiğim resimler. Dün akşama kadar kar o kadar güzel yağdı ki lapa lapa, uzun zamandır hep ince kuru tipi şeklinde yağıyordu, dün ayrıca bir güzellik yaptı hava yani. Yukarıdaki resim evin yakınındaki parktan. Hatta tam emin değilim şu an yön duygum biraz zayıftır, resimde görülen sol apartman bizimki olabilir, değilse de tıpatıp aynısı, çünkü birkaç tane var.


Bu ülkede beni şaşırtan şeylerden biri de çocukların bu karlı ve soğuk (-6 lardan yukarı pek çıkmıyor) havada dışarda olmaları. Çoğunun ağzı atkıyla kapalı bile değil. Yüzler pespembe oluyor soğuktan ama yine de her gün temiz hava için çıkartıyorlar.


Ve burdaki güvercinler, hiç mi hiç kaçmıyorlar. Eşimle teorimiz şu, kimse onları korkutmadığı için böyle bir davranış geliştirmemiş olmalılar, onlar da diğer bireyler gibi şehrin bir parçası. Kinse kovalamıyor, kışkışlamıyor falan. Ve acayip tombullar bunlar, tın tın yürüdüklerinden olsa gerek :)


Bebek arabalarını her gün görüyorum, bir de kar yağdığından beri bebekleri kızaklara oturtup çekiyorlar, öyle dolaştırılıyor. O kadar çok görüyordum ki bir türlü resim çekemiyordum. Ancak aşağıdaki resimlerden birinde yakaladığımı göreceksiniz. Ordaki çocuklar daha büyük ama 5-6 aylık olabilecek bebekleri bile gördüm kızakta.









Ve son resim de kar kalınlığını göstermek için çekildi, elimde poşetler artık ne kadar oluyorsa. Bu arada ayağımda geçen kış aldığım izotex botlar var. Bu konuda ayrıca post yazsam olur ama biraz değineyim.

Geçen yılki kayak maceramızdan sonra Ce ile outdoor mağazalarından çıkmaz olmuştuk ve hem ona hem bana birçok kış için uygun eşya aldık. Botlar da onlardan biri. Tamamen spor ayakkabı görünümünde olmasına rağmen hiç su geçirmiyor, (sadece karda değil yağmurda hatta kovaya bile soksanız geçirmiyor) yıllardır ayaklarını hiç ısıtamamış ben normal kalınlıkta bir çorapla bu botlarda hiç üşümüyorum. Burda kışlık şeyler ve sporla ilgili mağazalar çok yaygın olduğundan çok kişi kullanıyor böyle botları ama İstanbul'da fazla görmüyordum. Özellikle okula giden çocuklar için çok uygun bana kalırsa, üstelik fiyatları da indirimler yakalandığında makul olabiliyor. Tamam bazıları çok pahalı Colombia mesela ama çok sayıda outdoor markası var. Mesela ben burdan bu botların ayakkabı şeklinde olanını Intersporttan (markası McKinley) 20 euraya almıştım (indirimdeydi ama, özellikle aşırı derecede bir yağmurda test etmek zorunda kalmıştım, vücudumda kuru yer kalmamışken ayaklarım kuru idi)

Bizim de alışveriş yaptığımız Atlas Outdoor dan bir kaç örnekle veda edeyim. Bir iki üç
Bu fiyatlar sezon sonunda daha da inebiliyor ve üstelik ayakkabıların özellikleri ile ilgili alttaki bilgileri okumanızı da tavsiye ediyorum. Çocuğum olunca hep böyle ayakkabılar giydirmeyi umut ediyorum ama bakalım :)