30 Mayıs 2017 Salı

Ne Yerde Ne Gökteyim



Hollanda'da 4, Slovakya'da 3 olmak üzere gurbetçi yaşamımızın 7 yılını geride bıraktık. Belki gün gelir hissim değişir ama bu sürede kendimi iki ülke arasında bir boşlukta yaşıyormuş gibi hissediyorum. Neden mi? Durun anlatayım.

Hollanda'da iki tip göçmen profili var. Biri şimdi 3. neslin burada yetiştiği 50'li yıllarda işçi olarak gelen kesim. Biz kendi aramızda onlara gurbetçiler diyoruz. Diğeri de bizim gibi yakın zamanda gelmiş, Türkiye'de doğup büyümüş buraya okul veya iş için gelmiş kesim, buna da expatlar diyoruz. Bu iki kesim arasında çok fazla iletişim bulunmuyor. Çünkü gurbetçilerin ilk nesli ile müthiş bir zaman/anlayış farkı var, onlardan doğan yeni nesiller ise ayrı bir araştırma konusu olur; zira elli altmış yıl öncenin Türk kültürüyle yetişmiş ama modern Hollanda kültürüyle bezenmiş, değişik ilginç bir nesil bu. Ne bize benziyor, ne Hollandalılara tam bir kültür melezi. Dolayısıyla onlarla da iletişim zayıf oluyor.

Biz de kendi expat grubumuzla takılıyoruz tabi ancak sanki yavaş yavaş onlara dönüşmeye başladık. Zira 50 yıl öncesi olmasa da 5-10 yıl öncesine ait Türk kültüründe takılıp kalmışız gibi geliyor. Oysa hep kınardım gurbetçileri, bir türlü adapte olmamışlar, kendi dünyalarında takılıp kalmışlar, hiç çaba göstermemişler gibi. Üstelik bir gurbetçi olan sürüş hocam da aynı cümleleri sarfediyordu. Fakat şimdi anlıyorum ki bu çok da kolay bir iş değil.

Kendim için konuşacak olursam Türkiye'de olan biten olaylar, diziler, ünlüler, sansasyonel isimler, şehre dair gelişmeler vs gibi mevzular 7 yıldır yok. Şimdi internet hayatımızda olduğu için gurbetçiler kadar yalıtılmış değilim elbet. Daha çok şu kıvama geldi, takip etmediğin sürece yok, takip etmediğin konular yok. Bu yüzden sosyal medyada dönen muhabbetlere veya eve gittiğimde konuşulan mevzulara çok yabancı kalıyorum. Oysa oradayken ilgimi çekmeyen konularda dahi tüm bilgiler farklı kanallardan beynime dolardı. Diğer yandan hala Hollandacam çok zayıf olduğundan buraya dair bilgiler de zorunlu olarak bana gönderilenlerden (okul bültenleri, kapıma gelen mektuplar, uyarı afişleri vs) öteye geçemiyor. Bu ülkede neler oluyor, neler dönüyor haberim yok. Böyle olmasını istemesem de henüz ekstralar için zamanım yok.

Şimdi 50-60 yıl öncesini düşününce durumun vehametini daha iyi anlayabiliyorum. Belki ayda bir zor edilen telefonlar, 2-3 senede bir zor gidilen memleket ziyaretleri... Gerçekten iki kanalınnda tıkandığı, ülkeler arası bir boşlukta, kendi kurduğun küçük dünyanda yaşamak zorunda kalıyorsun.

İşte benim kurduğum dünya da böyle. Hollanda ayağında, çocuklarım, kocam, evim ve çiçeklerimden oluşan, birkaç arkadaş aile ile renklenen bir dünya. Diğer tarafta ise ailem, yakınlarım, arkadaşlarından oluşan, takip ettiğim sosyal medya ve bloglarla sınırlanmış, okuduğum gazete ve köşe yazılarının ötesindeki bilgi kanallarını kapattığım bir dünya. Bu durumdan memnun olmadığımı söyleyemem çünkü gerçekten beni huzursuz edecek şeyler çıkmış oluyor bu halkanın içinden. Hoş, belki orada yaşasaydım da akıl sağlığı için benzer bir halka oluşturacaktım kendime bilemiyorum tabi.

İşte böyle, ne yerde ne gökteyim, bir garip seferdeyim. İki ülke arası paralel bir evrendeyim :)

28 Mayıs 2017 Pazar

Bir Günlük Tatil



Sanırım son on gündür falan Hollanda'da hava mevsim normallerinin üzerinde seyrediyor, Türkiye'den bile sıcak. Hatta dün okyanusta yüzdüm o derece. 

Biz de bu sıcak havayı kaçırmıyoruz tabi. Her gün okuldan sonra parklara (genelde içinde su bulunan) göl kenarlarına, pikniklere gittik ve görünüyor ki önümüzdeki hafta da böyle olacağı için gitmeye devam edeceğiz. Dün ise Amsterdam'a 1-1,5 saat uzaklıktaki bir kasabaya gittik. Bu kasaba Hollanda'nın Antalya'sı olarak bilinen bölgede yer alıyor. Biraz daha  güneyde olmasının yanısıra, okyanusun o hırçın dalgalarını kesen, onu sanki bir iç denize dönüştüren bir koyu var. Kasabanın adı Hallevoetsluis.

 

 

 
Bundan üç yıl önce bir ağustos ayında, o yıl eylül sonunda yapacağımız yaz tatilini beklemekten bitap düşmüş, bari küçük bir tatil yapalım diye bir haftasonu için gelmiştik buraya. Tabi ki yüzme beklentimiz yoktu. Fakat o zaman da yüzmüş ve kasabayı çok beğenmiştim. Tam bir sahil kasabası. Hani İstanbul'un karmaşasından çıkıp Ağva'ya veya Kumburgaz'a geçince bir his dolar içinize. Hala İstanbul'dasınuzdır ama birşeyler değişiktir. Denizin kokusu mu, balkonların bahçelerin yeşili mi buna sebep bilmem. Ben her ne zaman böyle bir sahil kasabasına gitsem aynı hisle dolarım.

İşte dün de öyle oldu, oysa yaşadığımız yerde de bol su (göl, kanal) ve bol yeşil var. Bahçeler yazlıkçı evleri gibi ama işte şıpıdık terlikler, güneş kremi kokusu yok.  Yazlık elbiselerini giymiş insanların lakaytlığı yok belki ondan. 

Ah nasıl iyi geldi anlatamam. Öğle saatlerinde vardıktan akşama kadar kumsalda oturduk. Hava 31 derece olmasına rağmen rüzgar bunaltmıyordu. Arada denizde ıslanıp serinliyorduk tabi. Kumlardan sakındığımız atıştırmalıkları yemek, sıcaktan kaynamış suları içmek, arabalı satıcıdan alınmış dondurma yemek... Yaza dair özlediğimiz ne varsa yapabildik.

Akşam yola çıkmadan önce bir restoranda yemek yedik. Önceden geldiğimizde yine orada yemiştik bir Akdeniz-Yunan restoranı: Limani http://tolimani.nl/ Zengin mezeler, soslar herşey çok lezizdi. Hollanda restoranlarına göre geniş bir menü seçeneği vardı. Salatalar, yemek yanındaki aperatifler. Aslında çoğu bizim Akdeniz mutfağımızdaki yemekler ama gel gör ki burada türk restoranı deyince hep aynı yemekler, kebap döner birkaç dolma salata o kadar. Oysa Yunanlılar ne güzel sunuyor mutfağını dedik yerken. 


Tabi açık havada marinaya karşı oturup yemenin keyfi de başkaydı.

 

Yemekten sonra eve döndüğümüzde, aynen bir Ege kasabasına gidip tatil yapıp dönmüş gibi bir his vardı. Bu sadece bana olmadı, birlikte günü geçirdiğimiz ve buraya ilk defa gelen arkadaşıma da oldu. Ve işte o his bana günlerce yetecek biliyorum. Bu gittiğimiz yerin yakınlarında birkaç tane daha benzer yerleşim var. Bundan sonraki sıcak havalarda onları da keşfedelim diyoruz şimdi. Hergün tatil olsun insanı değilim ama böyle tatiller de çok iyi geliyor doğrusu ☺️

25 Mayıs 2017 Perşembe

Mükemmellik Değil Takıntı



Yakın zamanda bir Türk arkadaş edindim. Geçtiğimiz kış bizim mahalleye taşınmışlar (başka bir arkadaştan duymuştum) ve oğlum oyun okuluna başladığında bir de baktım ki bir Türk daha var sınıfta. Evet o ailenin çocuğuymuş. 

İşte şubat ayında oğlum okula başladığından beri okul çıkışlarında görüşüyor, parklarda oynuyor ve sohbet ediyorduk fakat o kadar yakın oturmamıza rağmen bir türlü gidiş geliş yapamadık. Geçen hafta ilk teşebbüsümüz onların doktor randevusunun öngörülenden uzun sürmesiyle iptal olmuş, bugün okul çıkışı hadi gelin bize demesiyle bir anda planlanmıştı. Tabi önce eve gidip çocukların üst başını değiştireyim, biraz karınlarını doyurayım bir saate geliriz dedim anlaştık.

Onun da iki çocuğu var, biri Nova'dan az büyük, diğeri az küçük :)) Araları çok yakın 1,5 yaş. İki çocukla sakın hiç birşey uğraşma ben bir kahve içerim çocuklara da meyve falan veririz yeter dedim.

Gidince bir de ne göreyim kek, poğaça, börek çeşit çeşit yiyecek çıkarmış, çocukları da unutmamış. Üstelik bunları bu kadar kısa sürede yapmış, bravo. 

Hoşuma gitti ama hoşuma giden bunları yapmasından çok yapabilme becerisiydi. Yapmasa da olumsuz düşünmezdim ama nasıl anlatsam, benim gibi biri bulduğum için sevindim. Benim de elim çabuktur, kısa zamanda birşeyler hazırlayıveririm, pratik çözümler bulurum ama bunların ötesinde ve bence en önemlisi üşenmem. O da öyleydi iki ufak çocuğa rağmen (yada onların sebebiyle mi demeliyim) üşenmek nedir bilmeyen biri.

Sabah erken kalkıp ekstra birşeyler hazırlamak, aniden bir yere gideceksem on dakikada hazırlanmak, hadi şunu yapalım deyince hemen başlamak böyle çabucak girişen ve olduran biriyim. Bu huyumu seviyorum. Üstelik bir günde o kadar çok şey yaptığım halde kendime zaman ayırmak veya kitap okumak, hergün olmasa da dizi izlemek, kendim için birşey yapmak vazgeçilmezim. Onlara da mutlaka zamanım oluyor, nasıl oluyor da oluyor bilmiyorum ama oluyor. Çoğu zaman ablam hayret ediyor :))

Ben hareket berekettir lafına çok inanırım, durup düşünmektense harekete geçmeyi tercih ederim. Mesela çok aşamalı bir iş olsun, önce tüm ayrıntılarını tek tek düşünüp uzun planlar yapan biri değilim, ilk aşamayı düşünür başlarsam devamı gelir diye inanırım. Zira ikinci aşama ilk aşamayı yaparken kendiliğinden şekilleniverir... gibi.

Eşim bazen az zamana çok iş sıkıştırmama kızar, bu kadar mükemmel olmak zorunda değil yorma kendini der. Ben de derim ki bunları mükemmel görünmek için yapmıyorum, senin için başkası için hele hiç yapmıyorum. Hepsini kendim için yapıyorum, bu mükemmellik değil takıntı :) Evimi derli toplu tutmak benim ruhumun ferahlığı için önemli, veya çeşit çeşit yemekler pişirmek kendi kendime yaptığım challange'lar. Mesela birkaç kere çok dağınık evimi öncesi/sonrası yaptım insta story'de. Bir saatte toplayacağım dedim topladım ve bu süreçten haz aldım. Bu tip şeyler hayatıma renk katmak için yaptığım minik oyunlar. Evet tüm bu işleri oflaya puflaya da yapabilirim veya tembelliğe yatıp dağ gibi biriktirebilirim, sonra da hiç bir işe yetişemiyorum diye depresyona da girebilirim. Evet böyle yaptığım zamanlar da olmuştu ama asla şimdiki kadar zevkli değildi o zaman hayat. 

Pek tabi ki bu takıntımın sınırlarını farketmeye çalışıyorum. Günlük planlayıp yapamadığım işleri dertlenmiyorum. Aman zaten çabucak yapıyorum yarın 15 dakikada yaparım deyip geçiyorum. Gerçekten zaman bulamadığımda toplanmamış yataktan veya kirli camlardan rahatsız olmuyorum. Fırsat yaratıp yapmaya çalışırım o ayrı ama olmuyorsa da olmaz, yani takıntılarımın negatif etkisini kapatmaya çalışıyorum.

Olduğu kadar, olmadığı kader sen yeter ki hayatına renk ver :))




19 Mayıs 2017 Cuma

Günün Özeti-19 mayıs 2017 cuma


 
Her günümüz bu kadar yoğun değil ama bugün gerçekten çılgın bir gündü. Üstelik daha bitmedi. Biraz önce eşim geldi çocukların akşam yemeği işini ona devrettim (normalde hep beraber yeriz ama ayakta duramıyorum uzanmam lazım) ben odama kaçtım. Biraz soluklanıp gideceğim. Bu saatten sonra yemek ve uyutma faslı oluyor tabi ki ancak en azından onlarda eşimin desteği oluyor. 

Sabah, gece uykum kaçtığı için 7 yerine 7,30 kadar uyudum ve uyanınca hızlı bir duş alıp 7.45 de çocukların yanına gittim. Kahvaltıya oturmuşlardı. Hemen Helo'nun beslenmesini hazırlayıp kendim de birşeyler yedim ve 8 de okul için hazırlanmaya başladık. Kıyafet ve saç faslı 15 dakika sürüyor ama bu sabah oğlumun da gelmek istemesiyle (normalde onu almayıp bir koşu bırakıp geliyorum) onu hazırlayıp çıkmak 8.20 yi buldu. 8.28 de çalan zili okulun bahçesinde karşıladık ve aceleyle içeri gönderdim. Kapıda öğrendim ki kızımın haftaya salı olacak olan okul gösterisinin bir provası bugün herkese açık halde saat 10.30 da olacakmış. Tabi ki gitmeliydim. 

Okuldan çıkınca oğlum ne yöne yürüyeceğine karar verir ve bu sabahki rotası, son dönemdeki takıntısı tavuskuşuna bakmak için çiftlik oldu . Çiftlik 9.30 da açılıyor, tabi ki açık değildi ama civarında dolanıp tavuskuşunu aradık. Bulamadık. Ağır ağır eve döndüğümüzde saat 9 u biraz geçiyordu. Eve dönerken yüzme havuzunun yanından geçiyoruz ve bugün yüzmeye gitmek ister misin diye sordum oğluma (tamam ben kaşındım biliyorum fakat onun yaşındayken ablası o kadar çok aktiviteye gitmişti ki bu konuda biraz vicdan azabım var, bu yüzden fırsatları kaçırmamaya çalışıyorum). İsterim dedi. Birkaç kez gitmiştik daha önce, sonra da uzun bir ara vermiştik. Her hafta soruyordum istemiyordu hiç. En son geçen hafta ablasının dersinde o da havuza atlamak isteyince yeniden başlamalı dedim. Bebek ve toddler saati saat 9-10.30 arası. Hemen gerekli malzemeleri çantaya attım ve 9.20 gibi havuza vardık. Nova bugün çok cesurdu gerçekten, kendi kendine suda durmayı denedi ve başardı. Defalarca yaptı. Ağzını kapatıp suyun içine sokmayı öğrendi. Artık dudakları morardığında hala çıkmak istememesine rağmen zorla çıkardım, hızlıca giyinip hemen gösteriye gittik. (Bunların hepsi yanyana, bir kare otopark alanının bir tarafında Helonun okul, bir tarafında çiftlik bir tarafında yüzme havuzu diğer tarafında Novanın okulunun ve gösteri yapılacak yerin olduğu bina var). Neyse ki bizimkilere sıra gelmemiş, fakat kalabalıktan kıza kendimi gösteremiyorum. Geldiğimi bilmeli, herkesin anneesi oradayken benimki yok diye üzülmesin. En son artık sahnenin yan tarafına geçip epeyce yaklaşıp gözüne girmeye çalışıyordum ki kızım öğretmeniyle bana yürüdü, çişi gelmiş :) Koşa koşa wc ye gittik, o sırada oğlum da sallanıyor biliyorum çişi geldi ancak inadı tuttu ısrarla yapmak istemedi. Tam kızı bıraktım gösteri başlamak üzere oğlum kucağımda başladı işemeye. Haydi koş yine tuvalete. Neyse ki fazla kaçırmadan yakaladık. Kalabalığı defalarca yardığım için belki küfür yedim ama napıyım. Geldiğimde bizimkiler sahnedeydi, neyse ki müzik başlamamıştı. Oh yetiştim.

Gösteriden sonra bir on dakika kadar durup çıktık. Bu sefer sabah göremediğimiz tavuskuşuna bakmaya yine. Baktık ki çiftliğin çitinden atlayıp dışarı çıkmış (arada geziyor öyle serbest bir kuş bizimki) biraz onu izledik ve yine ağır ağır zorla eve geldik. Oğlum bu sabah erken kalktığı (6 dan beri uyanıktı) ve yüzmede yorulduğu için uykusu gelmişti. 10-15 dak kadar evde oyalandıktan sonra 11.45 gibi uyudu (normalde 13 civarı uyur). Hemen makinaya çamaşır attım, ortalığı topladım. Bir çorba ve yemek koydum, bir yemeğin de malzemelerini hazırladım. Yemekler pişerken dağınık oyuncakları topladım, mutfağı masayı falan sildim. Yerdeki kırıntıları süpürdüm. Birka arkadaşımla WhatsApp dan yazıştım ve 1 saat sonra oğlum pıtır pıtır yanıma geldi. Yorgun diye belki iki saat uyur hayallerim suya düştü. O biraz arabalarıyla oynarken çorbayı blenderdan geçirdim yağını tuzunu ekledim ve beraber bir kase çorba içtik. Saat 2 olmuş ve Helo'yu okuldan almak için evden çıkma vaktimiz gelmişti. 14.15 de çıkış zili çalıyor ama sınıflar sırayla çıktığından 5-10 dakka gecikebiliyor çıkışları. Çıkınca yine okulun bahçesinden ayrılamadılar. Saat 15 te yine zorla eve girebildik.

Bir sonraki dışarı çıkış için yarım saatimiz kalmış. Kızımın üstünü çıkardım, çorbasını verdim ve o bu arada biraz dinlenme videosu seyretti. Ben de önceden hazırladığım yarım yemeği pişmeye bıraktım (allahtan saati ayarlanan ocağım var, kurup bırakıyorum) kurumuş çamaşırları katladım, bu sefer de onun yüzme dersi için çantasını hazırladım ve 3.45 deki ders için 3.35 de evden çıkabildik. Koşa koşa gittik başlamasına 2 dakka kala yetişmiştik ama mayosunu unutmuşum. Normalde çantasına hep fazla mayo koyarım var sanıyordum yokmuş. Bir posta ağladı, öğretmene sordum atlet kilotla yüzmesine izin vermedi. Unutulmuş eşyalardan oluşan bir ihtiyaç dolabı varmış ordan bul giydir dedi. Bir koşu gittim aradım tarafım neyse uygun birşey buldum. Eve de giderim ama çocukla git gel en az 15 dak ve ders zaten 45 dakika geriye ne kalacak. 

Neyse kızı postaladıktan sonra yüzme havuzunun cafesine oturduk (ilk defa oturuyorum) ve bir cappucino içtim nihayet. Oğlum da biraz oturdu sağolsun, arabalarıyla falan oynadı masada. Fakat yarım saat çabucak bitti (45 dakikanın bir kısmı mayo arama bir kısmı kahve sipariş ver bekle ile zaten geçmişti). Hemen havuzun kenarına gittik, kızım çıktı duş aldı, giydirdim ve eve gideceğiz ancak her zamanki gibi cafeden birşey alalım sızlanması başladı. Bu sefer açlar diye patates kızartması ve içecek aldım. Birazcık oturup yediler sonra cafenin bahçesine kaçtılar. (Bir sınıf arkadaşı da bahçedeydi) Bahçe de çok büyük ve göl kenarında. Oturduğum yerden gözümle göremiyorum diye mecburen peşlerine gittim. Bunlar bir oyuna başladılar hadi kızım hadi oğlum yok gelmiyorlar. 5.30 da artık oğlanın kakası gelmiş olduğu için (normalde yüzme dersi 4.30 da bitiyor) ben gidiyorum istersen kal diye blöf yaparak eve geldik. Ayağımda bir tırnağım çatlayıp derinden kopmuştu orası acımaya başladı. Eve gelince baktım şişmiş. Hemen oturmak isterdim ama ne mümkün, bahçedeki çalılıkta onlarca buluna tırtıllardan bir kavanoza koyup okula götürme sözü vermiştim önceden. Tutturdu toplayalım diye. Bir kavanoza birkaç tane topladık, eve girdik, oğlum kaka yaptı, biraz fazla batırdı, onu temizledim, kızın üstünü değiştirdim ve tam oturdum ki kapıdan kocam girdi (saat 17.45). Görünce sanki hep oturuyormuşum gibi oldu. He he ne demezsin. Öyle çok oturdum ki kalçam uyuştu  😂 

 
Neyse o da biliyor tabi ne kadar yorulduğumu, dedim üstünü değiştirir değiştirmez gel ben yatacağım. Evet o evden 9 da çıktı geldi rahat ev kıyafetini giydi. Ben 8 de giydiğim kıyafeti (tamam iş kıyafeti değil benimki ama normal ev kıyafeti de değil) an itibariyle hala çıkarmış değilim😣 

Ve şuan karnım acıktı fakat bu günü yazmayı tercih ettim. Çok yoğundu çok yorucuydu ama böyle çok yoğun günlerde bana bir yaşam enerjisi geliyor, keyfim yerinde hatta. Hayret bişey 😀

Daldan Dala Düşünceler





Ergenlikte fazla sivilce problemi yaşamadım, görenlerin beğendiği ama bence çok kuru olan bir cildim var. Fakat her defasında hayrete düştüğüm bir durum var ki, her ay adet döneminden bir iki gün önce tek bir tane minicik (çoğunlukla farkedilmeyen) bir sivilcem oluyor. Heh diyorum mektup geldi hazır ol Gece. Bundan başka (eskiden böye miydi hatırlamıyorum) son 6-7 aydır tam adet döneminden bir gün önce tüm gün boyunca sinirlerim feci gergin oluyor. Her zamanki tahammüllü anne gidiyor yerine çocuklara her fırsatta kızan anne geliyor. Halbuki biliyorum ertesi gün olacak şeyin habercisi bu fakat kontrol edebilmem çok zor. O gün kendimi çocuklardan uzak tutuyorum resmen, her an burnumdan dumanlar ağzımdan ateşler çıkabilir çünkü. Sonra bir daha hayret ediyorum. Vay be şu hormon denen moleküllerin yaptığı işe bak. Dağ gibi iradeyi yerle bir ediyor (evet iradem fena değil bence) ve kendimi tanıyhamaz hale getiriyor pes. Yine de bu habercilerin varlığından şikayet edemem. Duyduğum diğer pm hikayelerine göre benimki devede kulak :)

Bir de bazen şuna hayret ederim. Bir sabah uyanırsınız, genelde boyunda veya yanakta, bazen kolda ensede falan şöyle 2-3cm uzunluğunda bembeyaz ince bir kıl çıkıvermiştir. Bildiniz mi? Bir gün önce yoktur, nasıl bir gecede bu kadar uzamıştır. Üstelik neden beyazdır (yaş genç olsa dahi). Eline gelince birden bire utanır şaşırırsın. Pıt diye çeker koparırsın, pek acımaz ama tuhaftır. Neden olmuştur? Bir hastalık belirtisi mi yoksa stresin vücuttan atılış şekli mi. Hani stres olunca uçuk çıkar ya, bu da stres kılı mı?

Bazen böyle aklıma cevabı bilinmeyen sorular takılıyor. Mesela şimdi de geldi bir tane. "İnsanlar enginarın yenen birşey olduğunu nasıl anlamışlar acaba?" gibi. Dışardan bakınca gayet dikenli sert birşey, içinde yenen kısmın olduğunu anlamak kolay değil. Yoksa bir nesil her önüne geleni yiyordu da, sağ kalanlar mı bu bilgiyi aktardı. Evet enginar yenir devedikeni yenmez diye...

Yemekle ilgili kafama takılanlar pek bitmez aslında. Hollandaca yemek dergisinde salatalık çorbası tarifi vardı. Bildiğimiz salatalık. Hatta ızgara falan da yapıyorlar. İlk tepkim ıyyy olsa da olay tamamen alışkanlık sanırım. Salatalık pişirerek mi yenir pişirmeyerek mi? Bu gelenek nasıl oluşmuş acaba?

En iyisi ben hayret ediyorum etiketi açayım da aklıma geldikçe yazayım sorularımı. Benim gibi merak eden, edip de çözüme ulaşan vardır belki?

14 Mayıs 2017 Pazar

Damlatmadan Kolay Badana

Geçtiğimiz yıldan beri evin salonunu ve antre gibi bölümleri badana yapmak istiyordum. Hatta bunun için geçen yaz Facebook'ta bir paylaşımdan itibaren görüp aklıma yazdığım badana setini bile almıştım Türkiye'de iken. O zaman hepsi burada sitesinde gayet uygun fiyata bulmuştum. Bu yazıyı yazmak için baktım artık satılmıyormuş. Ama Amazon'da 10 dolar gibi fiyatta satılıyor.

Bugün nihayet niyetimi gerçekleştirdik ve salonun yarısını iki saat gibi bir süreyle boyadık (çocuk faktörünü de ekleyiniz), diğer yarısı bir sonraki teşebbüse kaldı ancak çocuksuz evlerde birkaç saatte tüm odanın duvarlar neredeyse hiç damlama olmadan çabucak bitebilir.

Bu zamana kadar her türlü boya (tavan, duvar, pencere) yapmış biri olarak öyle pratik buldum ki yazmadan edemedim. Doğrusu çok da hoşuma gitti her yeri boyamak istiyorum. 

Benim aldığımın ismi point n paint ama benzer özellikte paint pad gibi başka markalar da var. Zemini sünger olan bir aparat bu. Sanki duvarları siliyormuş gibi (ama bastırıp yorulma yok tabi) gezdiriyorsunuz aparatı. Fırça izi, dalgalı boya görüntüsü gibi sorunlar olmuyor. Üstelik boya hiç ziyan olmadığı için çok ekonomik. 

Eğer badana yapmayı düşünüyorsanız  bu ürüne bakın derim. YouTube da ismini arayınca çıkan videolardan nasıl çalıştığını anlamak mümkün.

Ben tavanı boyamadım ama tavan eğer pütürlüyse biraz zorlayabilir gibime geliyor. Fakat duvarlar pütürlüyse sorun değil (çünkü benim duvarlarım da çok pütürlü boyanabilir duvar kağıdı) çok zorlanmadım. Tek dezavantajı sünger pedler bir boyamada yıpranıyor veya yapışkanı çıkıp zeminden ayrılabiliyor ama yedek pedler satılıyormuş. Bir de hangi badana fırçası tek kullanımlık değil ki?

Görseli şöyle
 

Tanıtım filmi de burada https://youtu.be/sg7sa_ML434

Ben gerçekten memnun kaldım. Aklınızda olsun.



Sonradan ilave, gitti gidiyorsa satılıyormuş, bu adreste http://urun.gittigidiyor.com/ev-bahce/point-and-paint-duvar-boyama-seti-281050704

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Blog Yazmayı Özledim

Yoğunluğum hiç bitmiyor ama asıl sorun, kendimi belli konular için sınırlamam. Bazen yazmayı düşündüklerim bir paragraftan öteye gitmiyor, yazmaya değmez diyorum. Bazılarının ise fotoğraflarla bol bol desteklenmesi gerekiyor, fotoğrafları düzenlemeye üşeniyorum. Sonuç; hiç yazamamak. Şöyle çalakalem hayatımızda neler oluyor notlar almak istiyorum bugün.

20-30 Nisan tarihleri arasında İstanbul'a gidip döndük. En son geçen yaz gittiğimiz için çok özlemiştik. Referandumdan çok önce biletleri aldığımız içim doğrusu biraz gergindik ama neyse ki birşey olmadı. Yetmedi tabi on gün ama çok güzel geçti. Çocuklar eğlendiler, tabi bizimkilerin ne kadar büyüdüklerine şaşırdılar. Özellikle Nova'cım bebeklikten çocukluğa terfi ettiği için çok değişmiş oldu. Artık bıcır gıcır konuşuyor ne de olsa. İstanbul bize iyi geldi, ileriki günler için hayaller umutlar... Helo'cum ayrılmak istemedi ve sessiz gözyaşları döktü. Her zaman hassas bir çocuktu ama bu dönem empati duygusunun biraz daha geliştiğini gözlemliyoruz. Filmlerde ağlıyor, birşeyler düşünüp ağlıyor, okuldan bir arkadaşı ayrılacağı için ağlıyor. Eşimle bu kadar hassas olması iyi mi kötü mü diye tartıştığımızda, bunun da öğreneceği bir süreç olduğuna karar verdik. Ve bizce duyarlı olması her ne kadar kendini yıpratsa da duyarsız olmasından daha iyi.

Oğlana gelince o yaşadı doydu ve olayı bitirdi. Tamam dönelim dedi. Burayı da özlemiş. Bazen onların buralı olduğunu düşünmek tuhafıma gidiyor. Ben orda doğdum büyüdüm okudum yaşadım 30 yaşıma kadar. Hayatımın yüzde sekseni falan orada geçti. Ama onların hayatının neredeyse yüzde yüzü Hollanda'da. Tabi ki onlar da burayı isteyecek, benim kalbimin Türkiye'de olması gibi. 

Evde günlerimiz çok yoğun geçiyor. Gerçekten günün özeti yazılarını yazsam anlarsınız. Ablamın deyişiyle maraton. Gerçekten bu maraton bana yaşam enerjisi veriyor. Bir de mesela Türkiye'deki tanıdıklarımla şöyle bir fark var buradaki yaşamımızda. Burda hayat programlı. Önümüzdeki iki hafta falan (bazen bir ay bile oluyor) neler yapacağımız belli oluyor genelde. Orda öyle değil. Sabah uyanıyorlar bugün onu mu yapsak bunu mu yapsak diye kararsızlığın ardından üşenilmezse dışarı çıkılıyor. Bizdeki bu programlanmış hayat elbette ki yüzde yüz kontrolümüzde değil, yani topluluk içinde öyle süregeldiği için biz de ona uymak zorunda kalıyoruz. Tabi kendim de programlar yapıyorum ama ne diyim böyle yaşamaya gerçekten alıştık. Üstelik çocuklar da fena alıştı, ufaklık hele hergün bugün nereye gideceğiz diye soruyor :) 

Çocukların aylık yazıları kaç ay oldu ertelendi yazamadım ama hayatımızdaki değişiklikleri ufak ufak not edeyim. Helo'cum geçtiğimiz sonbaharda başladığı yüzme ve ritmik jimnastiğe devam ediyor, yılbaşında biten müzik okulundan sonra özel piyano dersleri almaya başladı. Çok hevesli ve ilgili şimdilik piyanoda iyi gidiyor. Hatta geçen gün evde amuda kalkmış şekilde dururken bir eliyle de piyano çalıyordu, gülmekten öldük. Jimnastikçi piyanist böyle olur dedik :))

Oğluşumun hayatı ablasının kadar yoğun değil ama iki sabah oyun okuluna gitmeye başladı ve nihayet artık ağlamadan severek gidiyor. Haftasonu da bir sabah müzik okuluna gidiyorlardı babasıyla ancak tek dersi kaldı, bitince yeni birşeyler bulmamız gerekecek. Aslında bir jimnastik dersine ihtiyacı var çünkü enerjisini atması gerek. Bazen gittiğimiz kapalı eğlence mekanlarında (buralarda hep bedensel hareketler yapılıyor, tırmanma kayma vs) kendi yaş grubunun bölümünde değil ablasının bölümünde takılıyor. Geçen gün ablasının jimnastik dersini beklerken hemen öncesinde aynı salonda yetişkin adamların oynadığı futbolu büyük bir ilgiyle izledi, gerçekten şaşırdım. Bunun dışında öyle bıcır bıcır konuşuyor ki tüm zamanları doğru kullanıyor, şartlı edatlı cümleler kuruyor, üstelik gönül alma şaka yapma, kekleme gibi cümleleri de gayet iyi kullanıyor. Hızı müthiş. Uzun zamandır tuvalet olayını da çözmüştü, istanbuldayken (tamamen kendi isteğiyle) bezi bıraktı. Geceleri bağlıyoruz ama kimi zaman yapmıyor, kimi zaman çişim geldi diye uyanıyor, kimi zaman da çok süt içiyor ve yapıyor. Onu da zamanı gelince yaparız. Herşeyi kendi yapmak istediği için (tuvaletini yapma pantolonunu indirme kaldırma) salonun ortasındaki lazımlık pek hoş görünmese de şimdilik en iyisi bu. Tuvaleti geldiğinde bana bile söylemez gider yapar ve kalkar. Doğrusu gerçekten hiç ama hiç uğraşmadım bu konuda, herşeyi kendi yaptı canım oğlum.

Bana gelirsek hayatım çocuklardan arta kalan zamanda baharın tadını çıkarmakla geçiyor. Bol bol çiçek fotosu çekiyorum. Doğayı inceliyorum, çocuklarla doğada vakit geçiriyorum. Güzel yemekler pişirmek evimi düzenlemek istiyorum. Bir de bu ara daha çok dizi izledim, geçen ay This is Us izlemiştim, Big Little Lies da bitirdim, şimdi yeni arayışlardayım. Bir de dün ehliyet teori sınavını geçtim çok sevinçliyim.