15 Ağustos 2017 Salı

Görünmeyen Yaralar

00:56:00 0 Comments

Birkaç gündür tatildeyiz. İki gece önce çocukları da kendimi de sineklere kurban verdim. Ne yazık ki sivrisineklere karşı tecrübesiz bir anneyim. Her birimizde yaklaşık 50-60 ısırık var. İçlerimizden en ağır etkilenen Nova'cım oldu çünkü cildi çok hassas. Isırılan yerler aşırı şişiyor sonra uçları su topluyor ve patlıyor :(

Bütün gün onu öyle görünce üzülüyor ve zihnimden sürekli yumruk yapmış elimi kafama vuruyorum. Ah salak anne ah.

Elbette bu çok büyük bir dert değil, ne hastalıklar ne dertler var ama bu olay, nispeten kontrolümüzde ve önlem alınması kolay bir olaydı. Yani bazı hastalıklar/kazalar yüzde yüz elimizde olmayabiliyor, bu öyle değildi.

Tatilde diğer bir kontrolünü kaybettiğim konu ise abur cubur meselesi. Rutinler bozuldu, huylar değişti, şeker-dondurma için ağlayan çocuklarım oldu. Tamam önceden de tamamen yalıtılmış değildi ama bizim sınırlarımız çerçevesinde konuşacak olursam ipin ucu kaçtı. Günde kaç kere savaş veriyor ve kaybediyorum :(

Sonra düşündüm. Şu sineklerin sebep olduğu yaralar bile nasıl içimi parçalıyor, evladının bir tırnağına bile zarar gelmesin istiyor anneler ama peki ya görmediklerimiz? Zararlı gıdaların içerde yaptıkları, ekranda aşırı zaman geçiren minik beyinlerdeki hasarlar. Örnekler çoğaltılabilir elbet, psikolojik olumsuzluklar, huzursuz ortamlar.... Bunları görmüyoruz ama işte bu da aynı sivrisinek ısırması gibi. Önlemi kolay ve basit olmasına rağmen ihmal edince bak neler oluyor.

Bundan sonra sabrımın bitip de her pes etmeye yaklaştığımda bunu hatırlayacağım. Peki ya görmediğim yaralar, ben çocuğuma nasıl kıyayım?

11 Ağustos 2017 Cuma

Kim Kiminle Nerede Ne Yapıyor?

19:11:00 2 Comments


Küçükken ilk okul çağında falan böyle bir oyun oynardık. Bir nevi isim şehir oyunu. 4 arkadaş aynı kağıda sırayla kim, kiminle, nerede, ne yapıyor yazar, yazan kişi yazdığı yeri katlar sonra açıp o sırayı okuduğumuzda gülmekten katılırdık. Çok alakasız cümleler çıkardı çünkü. Çocukluk muzurluğu ile çiş yapıyor, kaka yapıyor, osuruyor gibi eylemleri de eklediğimizde (o zamanlar en fazla ayıp kelimelerimiz bunlardan ibaretti, daha fazlasını bilmezdik) gerçekten çok komik olurdu. Bir de artistleri yazardık tabi. Mesela Filiz Akın Tarık Akan'la uçakta kaka yapıyor gibi :))

Şimdi günümüzde herkesin dilinde ve aklında; "kim kiminle nerede ne yapıyor" soruları. Instagram sağolsun merakına yenik düşenleri feci esir alıyor. Şu kişi buraya gitti, şurada tatil yaptı, ama diğeri gidemedi. O bunu beğendi, beni beğenmedi, ona şu yorumu yaptı ama bana böyle dedi/ demedi. Eğer farkında olup kendini frenlemezsen tüm gününü sadece bunlarla geçirebilir, zamanını boşa tüketebilirsin.

Ben hem yoğunluğumdan hem de ilgisizliğimden böyle ayrıntıları es geçiyorum. Fakat bu durumda da muhabbetlere yabancı kalıyorum. E hani şu fotoğrafı koymuştu ya görmedin mi? diyorlar. E evet gördüm ama neresiymiş bakmadım. Sadece fotoğraf güzel mi değil mi ona bakıyorum. O an elim değerse "like"lıyor, değmezse görmüyorum bile. Bazı arkadaşlarımı merak edip nasıllar diye geriye dönüp baktığım oluyor ama. Bu şimdi ne fotosu koymuş diye hiç merak etmem mesela.

Bir diğer yandan da sosyal medyanın bu yönünün insanların gerçek yüzünü ortaya çıkarması açısından faydalı buluyorum. Madem yorumunda canım yerine cnm yazmış (böyle bir olay var biliyorsunuzdur, birincisi samimi ikincisi yapmacık), sen de ona göre ayağını denk alıyorsun. Kime ne kadar değer biçeceğini iyi gösteriyor.

Kim ne kadar ve ne amaçlı kullanırsa kullansın karışamam ama, bu takiplerin sonunda "amaaan boşver banane" diyemiyorsan olan sadece kendine oluyor. Ne onun yediğinin ne gezdiğinin ne de söylediğinin sana faydası var. Tüm bunlara, bahsettiğim oyun gibi bakmak, keyfini süzüp, tortusunu görmezden gelmek gerek. İşte o zaman her kim ne yaparsa yaptığıyla kalıyor.


8 Ağustos 2017 Salı

Canlı Hatıralar

21:55:00 3 Comments
1985 yılında ben 6 yaşındayken taşındığımız ve 2012 yılına kadar (27 yıl) bazı değişikler olsa da içinde yaşadığımız ev benim hatıralarımın her köşesine kazınmış. Bazen hiç ummadığım anda bir ayrıntı geliyor gözümün önüne, mutfak dolaplarını yaptırmadan önce annemin tezgahın altını kapatmak için kullandığı kumaşın deseni, banyonun yerlerindeki çinilerin renkleri veya bir odanın duvarındaki çatlak veya çıkıntı. Sonra gözlerimi kapatıp o görüntüden itibaren etrafı tarıyorum zihnimde, aynı Google haritalarda sokağın üç boyutlu resmini tarıyor gibi, o andaki haliyle her ayrıntıyı her köşeyi görüyorum. hiç bir detay atlamadan. Hayret ediyorum ama en çok da özlüyorum. Gözlerim doluyor, mutluluk hüzün karışımı bir duyguyla doluyor içim.

Bu anı yaşadıktan birkaç gün sonra mümkünse bana fazla dokunmayın. Hayal dünyasındayım, gündelik işlerimi yapıyorum ama aklım hep o evde, o zamanda. O zaman dinlediğim şarkıları dinliyorum, bağıra bağıra eşlik ediyorum. Elimde hiç fotoğraf yok olsaydı bakardım ama hafızamdaki fotoğraflar daha canlı. Kokusuyla sesiyle, rüzgarıyla güneşiyle hepsi taptaze oradalar. Beynimin bu detaylı kayıtlarına büyük hayretler içinde şükrediyorum.

Beynimin bu işlevi hala aynı şekilde güçlü çalışıyor mu bilmiyorum. çocuklarımla geçirdiğim ve kayıt altına alamadığım binlerce anıyı, ilerki yıllarda şimdi eski hatıralarımın içinde gezindiğim gibi anımsayabilecek miyim? Yoksa bugünlerde daha birkaç gün öncesini bile zor hatırladığım için onlar da gidecek mi? Yani beynimin şu andaki işlemcisi, çocukluğumdaki kadar iyi çalışıyor mu acaba? Umarım öyledir, umarım sürekli geçmişini düşünen ve anlatan bir nine olurum ben de.

Babaannem öyleydi. Hatta ona kızardık hep aynı şeyleri tekrar tekrar anlattığı için. Oysa ne büyük bir zenginlik, ne tatlı bir duygu yaşayan için. Gözlerini kapıyorsun ve hooop olmak istediğin yer ve zamana gidiyorsun. Saatler, günler boyu kalabilirim bu dünyada.

Çocuklarıma güzel çocukluk hatıraları bırakmak için uğraşıyorum ama bunu sadece onlar için değil kendim için de yaptığımı itiraf etmeliyim. An be an bunları kaydediyor beynim. Gün gelecek hepsi yuvadan uçtuğunda, yollarını gözlerken ben de bu hatıraların içine gömüleceğim.


2 Ağustos 2017 Çarşamba

Mahlukat

01:50:00 2 Comments
Bugün sürüş dersim sırasında hocamla yaptığım sohbet çok hoşuma gitti. Kendisinin bazı fikirlerini kendime yakın bazılarını uzak buluyorum ama sürüş sırasında kontrolümü kaybetmeden sohbet edebiliyorum :) Belki de bu yaklaşımı bile dersin bir parçası kim bilir?

Neyse efendim konu, İstanbul'daki sel felaketinden, iklime, tabi ki Hollanda ve Türkiye'deki çevre düzenleme karşılaştırmalarına kadar geldi. Geçtiğimiz günlerde olan dolu yağışını, meteoroloji mühendisi olan kaynımın önceden haber verdiğini söyledim. Açıklamasına göre İstanbul'da yüzey sıcaklığı 60 dereceyi bulmuş ve bunun sonucunda gökyüzü ve yer yüzü arasındaki yoğun sıcaklık farkı buna sebep olmuş (o tabi daha bilimsel kelimeler kullandıydı da unuttum şimdi). Ve muhtemelen yüzey sıcaklığını bu kadar arttıran şey ise aşırı betonlaşma.

Hollanda'da yollar mümkün mertebe asfalt değil (taş döşelidir) ve yağmurdan yarım saat sonra heryer kupkuru olur. Üstelik eskiye nazaran daha çok ağaç varmış. Belediye durmadan ağaç dikiyormuş ve ona göre belki de iklimi aşırı yağışlı yapan bu aşırı ağaçlandırma. Ben de Karadeniz bölgesinin de benzer iklimde olduğunu, ama gerçekten iklim mi bitki örtüsünü etkiliyor, yoksa bitki örtüsü mü iklimi değiştiriyor pek ayırt edemeyeceğimizi düşündüğümü söyledim. Ve tabi ülkemizde azalan ağaçlık alanların sonunda yağmurun azaldığı konusunda ikimiz de hemfikirdik. Üstelik o eskiden köylerinde (iç Anadolu bölgesinde) daha çok Kartal, tavşan, tilki gibi hayvanların olduğunu, artık hiç göremediğini söyledi. E tabi ilaçlı tarım tüm böcekleri öldürdü, böcekler olmayınca sürüngenler azaldı, sürüngenleri yiyen hayvanlar tükendi... vs. Yakında sıra bize gelecek.

Eskiden kuraklık olduğunda yağmur duasına giden insanlar, yanlarında yeni Doğum yapmış hayvanları, bebekleriyle birlikte götürürlermiş. Her yeni doğanın rızkını veren Allah, belki bu bebeklerin yüzü suyu hürmetine rızkı verir diye. Evet Allah tüm kullarına rızkını ulaştırıyor belki ama, iradesi olmayan mahlukatın rızkı, nasıl desem belki de daha engelsiz oluyor. Belki insanoğlu, rızkını kesecek hallere, yollara giriyor. Sonra dedi ki; bence, Hollanda'nın yağmurunda bu ağaçları mesken tutmuş börtü böceğin, her türlü mahlukatın da etkisi var. Onların rızkından biz de faydalanıyoruz. Ama itiraf etmek lazım ki, Hollandalılar hayvanlara da çok saygılılar. En basit örnek, trafikte onlarca araba hiç korna çalmadan bir güvercinin veya ördek ailesinin karşıdan karşıya geçmesini bekler. Gerçekten ben de defalarca şahidim. Sonra her yere kuş evleri yapılır, sokaklarda sahipsiz hayvan olmaz, es kaza bulunursa hemen herkes alarma geçer, gereken yapılır...

Kıssadan hisse, bilmediğimiz nice sırlar içinde hayatımızı sürdürürken, insanoğlunun "iyi niyeti" her konunun özünü teşkil ediyor. Bir karıncayı bile incitmeyecek duyarlılıkta yaklaştığımızda, aslında, doğa da, iklim de, toplum da hepsi iyiye gidecek. Ama içi kararmış ruhlar arttıkça gidilecek sonun ne olduğu hiç de belirsiz değil.