24 Eylül 2019 Salı

Bisiklet Turu

Eylül 24, 2019 10 Comments
Geçtiğimiz pazar günü bir önceki postta paylaştığım bisiklet turuna katıldım kızımla. Hava bize bir torpil yapmış olmalı ki uzun süredir devam eden kapalı ve yağışlı günlerin ardından pazar günü açık ve 25 dereceydi. Rüya gibi. Hemen ertesi gün yine aralıksız yağmur dolu bir haftaya başladık.

Tur için buluşma evimden 11 km uzaklıktaki bir parkta olacaktı, google maps’in bana bu mesafe için verdiği bisiklet sürüş süresi 35 dakika oldu. Ancak hem yolu tam bilmediğimden hem de ilk defa bu kadar uzak mesafe pedallayacağım için 1 saat önce evden çıkıp rahat rahat gittim. Bazı arkadaşlar otobüsle gidip bisiklet kiraladılar. Benim de aklımda bu vardı ama kendi kendime bir challenge yapayım dedim :))

Sabahında bisikleti nasıl süslesem diye düşünürken aklıma biraz vintage dekorlar yapmak geldi. Hemen bir kartona aşağıdaki yazıyı yazdım ve bahçemizde çokça bulunan renkleri dönmüş ortancalarla süslemeye karar verdim.

 Bence çok orjinal oldu. Bisikletim abartılı süslü olmamasına rağmen dikkat çekici ve farklı olmuştu. Saçıma da bu çiçekten takıp kombinimi tamamladım 🙈

Buluşma noktasına giderken ormanlık bir güzergahtan gittim, hava ve manzara şahaneydi, bisiklet üzerinde olmayı zaten çok severim. Yalnız başıma doğada olmak tam bir terapi oldu.

Kızım onca yolu gitmeyi göze alamadığından ve arkamda gitmesine de eşim izin vermediğinden, eşim onu arabayla buluşma noktasına getirdi. Tur boyunca arkamda oturacaktı ama çok sevdiği arkadaşı bakfiets (kutulu bisiklet) ile geldiği için onunla oturmak istedi, onlar da makamlarında  halkı selamladılar :))

Evet yol boyunca herkese el sallayıp selam verdik. İnsanların tepkileri de çok hoştu, kendimizi kraliçe gibi hissetmek de... 1,5 saat kadar dolanıp varıl noktasına geldik. Bol bol fotoğraf çekildik. Turun beredeyse tamamı kayıt altına alındı ve youtube’da yayınlandı. Biraz uzun ama merak ederseniz burada https://youtu.be/ca27RPjiz8U

Turun sonunda o süreçte oğlumla parkta bizi bekleyen babasına kızımı teslim ettikten sonra, aynı yolu yine pedallayarak döndüm. Toplam sürüş mesafemi hesaplamadım ama 25-30 km arasında olmalı. Eve döndükten sonra yemek hazırla, ye iç topla derken aslında fena değildim ancaaak gecenin bir yarısı feci ağrılar başladı bacaklarımda, baya da uyutmadı. Bir süre sonra ağrı kesici aldım, sonra uyumuşum. Ertesi sabah ağrılar devam etti ama öğleden sonra geçti. Bugün çok daha iyiyim. Fakat bu ağrılar çok yoğun spor yapınca oluşan laktik asit birikmesindeki ağrılardan farklıydı, eşim kasların genişleyip, zarlarının genişlemek için yırtıldığını, vücudumun bir iki gün içinde yeni kas zarları üreteceğini söyledi. Artık daha kaslı bacaklarım varmış :))

Yorgunluğuna rağmen seneye yeniden katılmak isteyecek kadar çok sevdik, çok eğlendik. İyi ki katılmışım diyorum şimdi 🙏🏼

20 Eylül 2019 Cuma

Suslu Kadinlar Bisiklet Turu (Fancy Women Bike Fest)

Eylül 20, 2019 2 Comments
Duyduk duymadik demeyin. Bu pazar dunyanin birçok ülkesinde kadinlar suslenip puslenip bisikletleriyle sokaklara dokulecekler. Bir aksilik olmazsa ben de arkadaslarimla Amsterdam'dan katilacagim. Daha once hic katilmadim ama aylardir takip ediyorum, bu etkinligin enerjisi cok baska, amaci cok guzel ve insana nese veren bir yonu var.

Ilk defa 2013 yilinda Izmir'de duzenlenmis olan bu etkinlik oyle sevilmis ki bu yil 22 eylul pazar gunu, dunyanin her yerinden 120 sehirde kadinlar bisikletleriyle yollarda olacaklar. Sadece 6 yilda bu kadar genis bir cografyaya yayilmis olmasi muhtesem bir basari. Siz de katilmak isterseniz web sitelerinden size en yakin lokasyonu bulup, bulusma yeri ve saatini ogrenebilirsiniz. https://www.suslukadinlarbisikletturu.com/

Bu web sitesinden baska genel bir facebook sayfalari ve ayrica sehirler kendi arasinda organize olabilsin diye sehir adlarina gore alt facebook sayfalari da var (hepsinin olmayabilir tabi), bu sayfalara uye olup gerekli bilgileri edinebilirsiniz.


Bakin Manifesto'su neymis:

Bisiklete herkesin binebildiğini, hatta çok güzel bindiğini, o da yetmezmiş gibi süslü püslü bindiğini göstermek için her yıl Dünya Otomobilsiz Kentler Gününde kadınlar bisikletleri ile meydanlarda olacak. Kadının görünürlüğü, kamusal alanda hakkını talep edebilmesinin anahtarıdır. Bisiklete binmek, kadınların toplumda görünür hale gelmesi ve özellikle şehirle etkileşime girmesinin tamamen yeni bir yoludur. Süslü Kadınlar Bisiklet Turu, bisiklet sürmenin özgürleştirdiğini hatırlamak ve şehirlerde daha fazla kadının bisikletli ulaşımı seçmesini özendirmek için kadınlar tarafından kadınlar için gönüllülük esasında düzenlenen bir etkinliktir.

Kadın Ol. Görünür Ol. 

Süslü Kadınlar Bisiklet Turu’nun katılımcıları kadınlardır.Süslü Kadınlar Bisiklet Turu durağan değil, hareketlidir. Katılımcılar fark edilmek için kendilerini ve bisikletlerini süslerler. Süslü Kadınlar Bisiklet Turu bir yarış değildir, bisikletle hız yapılmaz. Süslü Kadınlar Bisiklet Turu sırasında izleyicilere el sallanır ve gülümsenir.

18 Eylül 2019 Çarşamba

Yurt Disinda Hayat Nasil?

Eylül 18, 2019 5 Comments
6 yildan fazla zamandir Hollanda'da, 3 yila yakin Slovakya'da yasamizin ardindan (2010 yilindan beri) neredeyse artik eski gocmenler kategorisine yukseldim. Bu surecte, yurtdisina tasinmak, orada hayat nasil, gidelim mi gitmeyelim mi, orasi mi iyi burasi mi konulu yazilar hic yazmadim, yazmaktan da kacindim. Dun yine benzer bir yazi okuyunca biraz bu konuda kelam etmeye karar verdim.

Oncelikle o ulkede su boyle, ulkemizde bu boyle yazmanin tamamen kisisel deneyimlere gore degistigine siddetle inaniyorum. Bir ornek uzerinden konusacak olursam, ozellikle avrupada saglik sisteminin turkiyeden geride oldugu ve cok cileler cekildiginden fazlaca sikayet edilir. Bu kiyaslama da oldukca dar bir kiyastir. Turkiyenin her yerindeki saglik kosullari ayni degildir, avrupadaki her hastane benzer degildir, ustelik her bir hastanin tecrubesi farklidir, diger yandan ne yazik ki olumsuz soylemler olumlulardan kat kat daha fazla sosyal medyayi isgal eder ve insanlarin algisi uzerinde yarattigi etki daha fazladir. Mesela bir buzdolabi alacaksiniz diyelim,  o markayi kullanan ve memnun kalan milyonlarca kisi vardir ama internette olumsuz yorum yazan on kisinin yorumunu okuyunca onu almaktan vazgecersiniz. Cunku olumlu yorumlari gormezsiniz. Bunun gibi avrupanin saglik sektoru de olumsuz hikayelerden nasibini aliyor. Yine de tamamen haksizlik yapiliyor demiyorum, sadece her yerde olabilecegi ve  her insanin basina gelebilecegi gibi avrupada da iyi tecrubesi olan da var kotu tecrubesi olan da. Sahsen ben yurt disinda yasadigim yillar boyunca, hem slovakyada hem hollandada, iki dogum da dahil kendimde ve cocuklarimda tecrube ettigim hic bir saglik probleminde sorun yasamadim.  Doktorlardan da hizmetten de memnun kaldim cok sukur, insallah da yasamam.  Surekli soylendigi gibi paracetamol verip antibiyotik verilmeyen hastaliklar konusunda da sorunum olmadi, gerekli buldugunda doktorlarimiz antibiyotik de verdi. Ancak abartili ilac takviyesinden kacinildi ki bu benim de tercih ettigim seydi. Hastaneyle baska bir tecrubem de isitme kaybim konusunda oldu Hollanda'da.  Turkiye'de arastirmalara ragmen sebebi ve tedavisi konusunda bir katki saglayamadigim isitme kaybinin nedeni, ben talep etmeden onlarin beni yonlendirmesiyle bir arastirma hastanesine sevk edilerek, tamamen ucretsiz her turlu testten gecirilerek en sonunda dna testlerinin de yapilmasi ile, genetik oldugu bulundu. Annem babam tasiyici imis ama onlarda bu kusur gorulmezken, bende bu bozuk genler baskin cikmis ve yuzde elli isitme kayipli dogmusum. Gecen yila kadar nedenini bilmiyor ve yillardir merak ediyordum.

Ulke degistirildiginde her insanda bir sure adaptasyon doneminin yarattigi bir 'blues' (uzuntu ve depresyon) donemi olduguna katiliyorum. Bunun suresi kisiden kisiye degistigi gibi, tahammul derecesi de farklidir muhakkak. Hepimizin gecmisi, tecrubeleri, beklentileri, icine girdigi ortamlari, ruh halleri farkli ve yeni surec hepsini iceren karmakarisik bir metabolizma gibi. Kimisi icinde yasadigi toplumu kaba/ soguk/ irkci/ kati/ kuralci bulur; kimi sevecen/ sicak/ yardimsever/ ... Bazen de sansina tek turde insanlar cikar ve insan o sekilde kaniksar. Bu yonde benim tecruben yine olumluydu, cunku ben asiri sosyal bir insan degilim. Insanlarla aramda saygili bir mesafe olmasindan memnunum ama tamamen ters davranislarla da hic karsilasmadim. Hic unutmam eve ilk tasindigimizda iki farkli komsumuz cocuklara oyuncaklar getirmislerdi. Evlerine gidis gelis yaptigim yabanci komsularim yok ama (sonradan edindigim arkadaslarim var tabi) hollandalilar da kendi aralarinda boyleler. Diger yandan tanidik tanimadik gun icinde kimle yolda raslasirsan herkes selam verir, en azindan gulumser veya 'small talk' yapar ki bu benim icin istanbulda hic olmayan birseydi. Bu acidan burada daha sicakkanli insanlarla karsilastigimi soylemeliyim.

Bir diger sikayet edilen konu ise, hizmetlerin pahaliligi sebebiyle insanin her isini kendin yapmak zorunda kalmasi. Bu konudan ben sahsen rahatsiz degilim. Belki oncesinde farkli bir yasam tarzim olsaydi, buna alismakta zorlanabilirdim. 75 yasindaki annem de, istanbulda yasadigim surece ben de eve hic yardimci almis insanlar degiliz. Diger yandan annem de babam da kendi isini kendi yapmaya megilli insanlar olduklari icin (olmayanlari elestirmiyorum elbette herkesin sartlari, tercihleri) bize de boyle ogrettiler. Evdeki ufak tefek tamir islerinden (badana, onarim, lavabo acmak, ufak alci siva isleri, azicik marangozluk), tum ev islerine kadar her seyi onceden tecrube ettigim icin burada insanlarin kendi basinin caresine bakmalari bana tuhaf gelmiyor. Bu konuda bir adapte zorlugu hic yasamadim, hatta isgucunun pahaliligi insana verilen deger acisindan hosuma gidiyor. Fakat bu pahaliligin bir diger artisi da isin iyi yapilmasi, olabilecek kusurlari kapsamasi, yeniden duzeltilmesi vs vs. Henuz cok yakin bir tecrubemi anlatayim, gectigimiz haftasonu komple mutfak degistirdik ve bunun kurulumu icin en ucuz yolu secmedik (en ucuzun biraz ustu ama en pahali degil). Fakat adam o kadar profesyonel calisti ki, oncesinde bize kesin olarak belirttigi surede isi tamamladi, ongorulmeyen hic bir problem cikmadi (olasiliklari dusunup hazirlanmisti), isin sarkmasi, yapariz ederiz muhabbetleri gibi seyler olmadi ve bizce aldigini gercekten haketti.

Bu ornekler uzar gider. Yurt disina gocmek isteyenlere soyleyebilecegim tek sey, kendi gecmis gelecek hesabini, beklentilerini, artilarini eksilerini, tamamen kisisel olarak degerlendirip tartiya koymaniz. Yargilara degil durumlara odaklanmaniz, yargilara o durumdan itibaren kendiniz varmaniz. Saniyorum en dogru degerlendirme bu sekilde olacaktir.

sevgiler




13 Eylül 2019 Cuma

Keşke Hep Yanımda Kalsanız

Eylül 13, 2019 5 Comments
Kızım (7,5) ve oğlum (4y8ay) birlikte zaman zaman sokağımızda bulunan parka ben olmadan gidiyorlar. Genelde birşey olursa, seslerini duyayım diye kapıyı açık bırakırım. Bizim sokağın evleri bitişik nizam evlerden oluşuyor ve park bizim sırada en sonda yer alıyor. Aramızda 7 ev var, yaklaşık 45mt mesafe. Yalnız gittiklerinde, bana asırlar gibi gelse de 10 dakika bile sürmez geri dönmeleri ve ben içimde çatışmalarla onları sabırsızlıkla bekliyor olurum. Arada bazen kendimi göstermeden bazen de göstererek kontrol ederim.

Dün okuldan geldikten sonra yine parka gitmişlerdi ve bir süre sonra komşu kızı Emma ile birlikte gelip, tepeye gitmek istediklerini söylediler. Parkın biraz daha ilerisinde gölün kenarında bir inşaat var  ve inşaatın biraz öncesinde (inşaat alanı çevrili kesinlikle içeri giremiyorlar) zemini şekillendirirken kalmış toprak yığınlarından minik bir tepecik var. Hollanda’da hiç yokuş ve taş toprak çakıl bulamadıkları için oraya bayılıyorlar. Onların deyimiyle macera dolu bir alan :) Daha önce her gidişimizde ben mutlaka yanlarında olurdum ve bir banka oturup beklerdim. Şimdi ise ilk defa yalnız gideceklerdi. Bu arada belirtmekte fayda var, bizim yaşadığımız çevrede çocukların 6 yaşından sonra yalnız başına sokakta oynamaları olağan karşılanıyor.

Dün hem evdeki işlerin yoğunluğu hem de biraz özgüven geliştirmelerini teşvik etmek amacıyla izin verdim. Bir müddet sonra akşam yemeği için çağırmaya gittim ama olmaları gereken yerde yoktular. Kalbim deli gibi çarpmaya, aklımdan sürüyle düşünce geçmeye başladı. Böyle anlarda sakin kalmak çok zor ama içimdeki karmakarışık gürültünün içinde kalbimdeki o hep güvendiğim iç sesi bulmaya çalışırım. Yine buldum, merak etme iyiler diyordu içimdeki ses, kesin çiftliğe gitmişlerdir. Çiftliğe doğru yöneldim ve bir 10 metre yürüdüm ki karşıma çıktı bizim çete. Çiftlik açık mı diye bakmaya gitmişler şimdi dönüyorlarmış. Bisikletleriyle yanımdan hızlıca geçip eve gittiler. Ben de arkalarından yürürken düşündüm. Tabi sonrasında, sadece tepeye gitmelerine izin verdiğimi, çiftlik için sormaları gerektiğini belirttim.

Ben küçükken okul hayatım boyunca okula yalnız gittim ve hiç de yakın değildi evimize. Belki 2 kö vardır şimdi farkediyorum. İlk okul birinci sınıfta o zaman 5. sınıf olan ablamla gider gelirdik ama ikinci sınıftan itibaren ben sabahçı o öğlenci olunca, hep yalnız gittim. Soğukta ve karanlıkta, yağmurda ve karda (evet eskiden zırt pırt kar tatili olmuyordu). Ben yalnız gider gelirken annem de benim gibi korkuyor muydu? İçini nasıl rahat tutabiliyordu. Okula vardım mı, varmadım mı; ıslandım mı ıslanmadım mı; üşüdüm mü, üşümedim mi? Kendimi onun yerine koyunca, o evde nasıl dururdum, peşlerinden koşup varmış mı diye kontrol etmeden nasıl rahat ederdim? Bilemiyorum. Şu anda bana çoook çok zor geliyor. Fakat elbet tabi gün gelecek bu olaylar benim de başıma gelecek. Ancak sanıyorum ki gsm saatler veya telefonlar sayesinde asla annelerimizin haline düşmeyeceğiz.

Sonra düşündüm. Annem ne kadar rahattı bilemiyorum ama bir şekilde bunu kabullendi. Bunu o zamanlar içinde yaşadığı toplumun yaklaşımı da büyük ölçüde etkiliyor. Sonuçta biz 4-5 yaşlarından itibaren kapı önlerinde oynayan, tüm çocukların kendi başlarına okula gidip geldiği, haliyle çocukların biraz daha sorumluluklarının bilincinde olduğu bir çağda büyüdük. Bütün çocuklar yalnız giderken annemin çocuğu da pekala gidebilirdi.

Bu durumda benim paranoyaklığım annemin eski rahatlığı kadar normal. Günümüzde o kadar çok tehlike var ki, korkularım, endişelerim hiç de yersiz değil. O zaman kendimi suçlamayı bırakıp asıl büyük probleme bakabilirim: peki biz bu dünyada çocuklara ihtiyacı olan özgüveni nasıl vereceğiz ? 😬




11 Eylül 2019 Çarşamba

Paylaşımlı Dijital Ajanda

Eylül 11, 2019 10 Comments
Günlük rutinlerimi yazdığımda bir çok kişi tempomuza hayret ediyor. Fakat yapacak birşey yok, yapılması gereken şeyler var ve bunları yapacak sadece iki kişi var: kocam ve ben. Bu yüzden zamanıızı ve işleri çok iyi planlamak zorundayız.

Bu planlama işini kolaylaştırmak için ikimiz de telefonumuza ücretsiz bir aplikasyon yükledik. Aynı işi yapan pek çok uygulama var, biz Cozi’yi denedik ve memnun kaldık.
Bu uygulamayı ikimiz de kurduktan sonra, bir mail hesabı ile oturum açıyoruz ve böylece ajandamızı paylaşmış oluyoruz. Her ikimiz de ajandaya etkinlikleri girdiğimizde, bir diğerinin ekranında eklenmiş oluyor ve böylece olaydan anında haberdar oluyor. Çocukların toplantıları, aktiviteleri, özel gezi programlarımız, kişisel geziler, spor dersleri ... herşey listede.


Bu ajandayı kullanmaya başlamadan önce programlarımızı konuşacak zaman bile bulamıyorduk, kağıtlar da bizde pek işe yaramadı çünkü her gün kontrol edilmesi güçtü benim için. Şimdi her sabah günlük programa bakıyorum, arada da uzun vadeli inceliyorum, yeni bir olay geldiğinde anında ekliyorum ve gerçekten hayatımız inanılmaz kolaylaştı sayesinde. Üstelik kendini tekrar eden programlarda bir kere yazmak yeterli oluyor, her hafta tekrar et gibi bir seçeneği var ve otomatik olarak ekleniyor. İstenirse şu tarihte bitsin denilebiliyor. Laf aramızda benim en çok işime gelen taraflarından birisi “girls night out” larımı planlanır planlanmaz listeye ekliyor oluşum. Böyece itiraza pek mahal kalmıyor😉😂



Haberler

Eylül 11, 2019 7 Comments
Yaz tatilini bitirip eve gelişimiz 3,5 hafta, okulların açılmasının üzerinden 2,5 hafta geçti ama bana 2 ay geçmiş gibi geliyor. Ne kadar yoğun olduğumuzu unutmuşum.

Kızım bu yıl 4. sınıfta (tr karşılığı 2) ve artık sisteme iyice alıştık. Her yıl öğretmenleri değiştiği için bu yıl da öğretmenleri değişti ama sınıf arkadaşları aynı kaldı. Buradan mezun olana kadar taşınma gibi sebeplerle gelip giden birkaç çocuk hariç sınıf arkadaşları hiç değişmeyecek. İki öğretmeninden biri, daha önce birinci sınıfta da öğretmeni olmuştu ve çok seviyordu. İkincisi okulumuza yeni gelmiş ispanyol kökenli suzanne, kahverengi saçlı masmavi gözlü ve kısa boylu ( yarabbi şükür nihayet boyuma yakın bir öğretmen, hollandalıların çoğu aşırı uzun)  çok tatlı ve genç bir bayan. Onu da sevdi ve ben bir ohh çektim. Öğretmeni sevince gerisi kolay.

2015 doğumlu oğlum geçen ocak ayında doğumgününden bir gün sonra okula başlamıştı. Hollandalı çocuklar 4 yaşını doldurdukları günün ertesinde başlıyorlar. Ancak eğer doğum günü tatile denk gelmişse tatilden sonraya kalıyor. Ve 1 ocaktan 31 aralığa kadar aynı yıl doğmuş çocuklar aynı sınıfta oluyor. Tabi aralarında neredeyse bir yaş olduğu için yılın son bir iki ayında doğanlar kişisel gelişimlerine bakılarak sınıf atlatılıyor veya atlatılmıyor. Şimdi oğlum geçtiğimiz ocak ayından okulların kapandığı temmuz ayına kadar 1. Sınıf olarak kabul edildi ancak bu yıl tekrar 1. Sınıf olarak kaldı. 2014 doğumlu olanlar ise 2. Sınıf oldular. İşin tuhaf yanı, mesela çocuk aralık sonunda doğmuş ama tam o sırada 2 haftalık bir christmas tatili olduğu için, tatilden sonra ocak ayında okula başlamış olsa bile (ki oğlumla aynı zamanda başlamış oluyor) o 2. Sınıfa geçiriliyor. Sırf 2014 doğumlu diye. Fakat asıl mesele 2. sınıftan 3. sınıfa geçerken ortaya çıkıyor. Bu aralık doğumlu çocuklar bazen üçüncü sınıfa geçirilmeyebiliyor. Çünkü üçüncü sınıfta okuma yazma öğrenilecek ve bir çok motor becerisinin gelişmiş olması lazım. Benim oğlan bu yıl yeniden 1. sınıfı okumasaydı da 2. ye alınsaydı, eğer hazır değilse iki kere 1 okumak yerine iki kere 2 okusaydı diyorum ama, bakalım gelişmeler neyi gösterecek. Çünkü zaten okulda 1 ve 2 sınıflar bir arada karışık bu yüzden. Kolayca 2. sınıf müfredatına geçebilir. Zaten sürekli aynı ortamdalar. Belki bir ihtimal sınıf atlayabilir gibime geliyor çünkü bilişsel açıdan seviyesi yeterli. Geçtiğimiz yılın sonundaki raporuna göre tek geliştirmesi gereken sosyal becerileri (bizimki aşırı utangaç), onları aşarsa geçiş yapabilir gibi söylenmişti. Ben şahsen “oğlum çok akıllı geçsin teyzesi” kafasında değilim, onun için ne iyi olacaksa o olsun elbette ama neredeyse 3 kere aynı sınıfta olursa sıkılacakmış gibime geliyor. Du bakalım zaman ne gösterecek.

Evet oğlum, hayatındaki değişimlere direnç gösteren bir çocuk. Kaba tabirle evden çıkmak bilmez, çıkınca gelmek bilmez. Yaz tatilinde evde olmaya alışınca okula yeniden başlamaya da direnç gösterdi. Onun sınıfı ve öğretmenleri değişmedi (normalde 1/2 sınıflarda öğretmen değişmiyor ama kızımın şansına hepsinde değişmişti).  Buna rağmen okula gitmek istemiyor, utanıyor, çekiniyor. Fakat bu yıl önceki yıla göre adapte olma süresi kısaldı. Bu da bir umut tabi.

Çocuğun karakteri böyleyse yüzde yüz değiştirmek mümkün değil diyor uzmanlar. Belki biraz hafifletilebilir. Sene sonundaki raporunu konuşurken öğretmeni bu yönde uyarmıştı. Evet belki tamamen rahat olmayacak ama, sağlıklı bir okul hayatı için öğretmenleriyle ve arkadaşlarıyla iletişim kurması lazım dedi. Biz de bu yönde onu teşvik edecek girişimlerde bulunduk. Önceki sezonda istediği judo kursuna yazdırmıştık ancak 4 haftalık deneme dersinde bile o çekingenliği kıramadı ve aşırı ağlayınca bırakmıştık. Bu sezon, küçükken gittiğimiz müzikli oyun grubundaki öğretmeni kleuter theater (4-5 yaş için tiyatro) tavsiye etti bu çekingenliğini atması için.  İki hafta üstüste deneme dersine gittik ve ilkinde zorla soktuğumuz Novacım ikinci hafta isteyerek gitti (alışma süresi kısalmış demek ki) ve çok sevdi şimdi ona devam edecek. İnşallah olumlu katkıları olur bu dersin. İlk derste ben de sınıftaydım ve izledim, resmen bayıldım. Öyle güzel şeyler yaptılar ki.

Yine geçen yıl boyunca alışma süresinin iki ay kadar sürdüğü futbol derslerine gitmişti. Bu derslere babasıyla katılıyorlar ve gerçekten oldukça iyi beceriler kazandırdı. Neden spor olarak futbol derseniz, babası seçti derim :)) Şaka bir yana eşim futbolu gerçekten iyi bilir (sadece bedensel açıdan değil sosyal ve mantıksal faydalarını da göz önüne alarak oğlumuza uygun olacağını düşündü. Gerçekten top hakimiyeti olsun, şutları olsun oldukça iyi öğrendi. Fakat ayrıca bu derslerde bir iletişim de mevcut. Daire olarak oturuyoruz diyor eşim (çocuklar ve ebeveynler) sonra öğretmen yapılacak hareketi anlatıyor, sonra dağılıp o hareketi yapıyoruz ve bu 5-6 kez tekrarlanıyor diyor.  Bu yıl yine başladılar ve grupta ondan başka tüm çocuklar yeniymiş. Novacım artık tecrübeli olduğu için öğretmeni şu hareketi göster İr misin diye onu ortaya çıkarıyormuş ve diğer çocuklar da ondan sonra yapmaya çalışıyormuş. Ve tabi ki acayip gururlanıyor. Fakat onun için herkesin ona bakması, kalabalık önüne çıkması büyük başarı. Böyle böyle çekingenliğini hafifletecek umarım. Kızım ise tam tersi. Kalabalıkta ön plana çıkmaktan çekinmez, gösteriler yapar ama o da bazen yabancılarla bire bir konuşmaya çekinir. Ona da küçük görevler vermeye çalışıyorum aşması için.

Helo’cum bu yıl ritmik jmnastiğe profesyonel olarak devam edecek (hatta başladı). Haftanın iki günü akşam 5-8 arası üçer saat antreman yapıyor. Yine junior kategorisinde yarışmalara katılacak.  Bundan başka artık sonlarına yaklaştığımız yüzme dersine devam ediyor ama c diplomayı alınca bitecek. Oğlum ise A diplomaya yeni başladığı için yüzme okuluna gidişlerimiz tabi ki bitmeyecek. Bundan başka kızımın, 4-6 yaş arasında aldığı piyano derslerine devam etmesini istiyorduk çünkü geçen yıl ara vermişti (hem okulda okuma yazma öğreneceklerdi hem de 20 hafta binicilik derslerine gitmişti, yüzme ve jimnastik devam ediyordu, birini çıkarmıştık bu yüzden). Hayatında bir spor ve bir müzik olmasını istiyoruz çocukların. Fakat helo bu yıl artık piyano istemedi ve yeni maceraya atıldı. Bundan böyle müziğe keman ile devam edecekmiş hanım kızım :)) İki farklı okulda toplam üç ddneme dersine girdik ve birine karar verdik. Yakında ona da düzenli olarak gitmeye başlayacak.

Bana gelecek olursak bu çılgın programın içinde kendime yer açmaya çalıştım ve 2 +1 sabah olan hollandaca derslerimi (2 online ders 1 konuşma dersi) 1+1 e indirdim. Bir akşam gittiğim yoga dersleri sona erince, kolumun rahatsızlanmasından sonra gittiğim fizyoterapi + spor merkezinin spor salonuna üye oldum. Her gün neredeyse her tipte yoga dersleri var (önceki dersim sadece hatha yoga idi) ve tabi diğer fitness türleri ve pilates dersleri de. Henüz bir pilates, bir hatha yoga ve bir de vinyasa yogayı tecrübe ettim. Daha mindfullnes ve club yoga diye iki çeşit var onları da deneyeceğim ve haftamın iki gününü bir pilates bir yoga olarak sabitleyeceğim. Bunun dışında artık iş hayatına atılmayı istiyorum, yaz tatilinde yüksek lisans ve doktora diplomalarımı aldım, cvmi düzenledim, iş fırsatlarını kolluyorum ve kendime bir gelecek planı çizmeye uğraşıyorum. Bakalım hakkımda hayırlısı.

Bu üç buçuk haftada 2 misafir ağırlaması, bir jazz festivali, bir okul gezisi, bir kızkıza rotterdam gezisi, bir kahvaltı buluşması, bir akşam pikniği, bir evlilik yıldönümü kutlaması da sıkıştırdık :) Bu hafta sonuna kadar da iki doğum günü partisi ve komple mutfak değişimi var. Hadi bana kolay gelsin:))


30 Ağustos 2019 Cuma

Dönüşüm

Ağustos 30, 2019 6 Comments
Son yazimda bahsettigim ruh halinden cikmam kolay olmadi. Tabi hala da ciktim mi emin degilim. O yaziya sevgili Ogrenen Anne'nin yaptigi yorumda, tavsiye ettigi yazidan itibaren yasin bes evresi oldugunu ve bunlari gercekten o ana kadar, sirayla yasadigimi(zi) anladim. Dune kadar icinde bulundugum evre 4. evre olan cokuntuymus ve eger bittiyse bundan sonra kabullenme gelecekmis.

Cokuntu evresi herkeste farkli uzunlukta olabiliyormus ve benimki de bu zamana kadar surdu. Yaziya gore yasin bu evreleri ust beyin ile alt beynimizin eszamanli yol almamasindan kaynaklaniyor. Evet ust beynim (aklim, mantigim) olumun herkesin basina gelecegini, bunun doga kanunu oldugunu, yapilacak birsey olmadigini kabul ediyor ama alt beynim (duygularim, kalbim, icimdeki cocuk) bunu kabul etmiyor. Yasi kac olursa olsun benim babam o, icimdeki cocuk ondan vazgecmek istemiyor, kabullenemiyor(du).

Daha onceki yazilarimda bahsetmisimdir, icimdeki cocugun hala cok canli oldugunu, bir cicege baktigimda , bir agaci gordugumde, sabah uyandigimda, cocuklarimla birlikte oldugumda kipir kipir costugunu... Iste tum bu yas surecinde icimdeki cocuk suskundu. Onun, o eski heyecanini geri getirmek icin, daha once bildigim tum yollari denedim. Onun sevdigi her seyi sundum ama olmadi. Malesef sessizligi yetiskin yuzume yansiyordu. Her daim yorgun, mutsuz ve cokmus gorundum.

Yaz tatilinden sonra eve doneli on gun oldu ve pazartesinden itibaren okul ve diger rutinlerimiz basladi. Gercekten yeniden eski yogun tempomuza donduk ve ben bu temponun, kalbimin agirligini hafifletecegini umuyordum. Ne yazik ki pek birsey farketmedi. Onca tempoya ragmen gunde onlarca kez kalbimdeki okuz anirmaya devam etti. Fakat dun birdenbire birsey oldu icimde. Mucize gibi. Oyle net ve bariz bir degisiklikti ki, bu hatirayi bloguma saklamak istiyorum.

Dun sabah sezonun ilk Hollandaca konusma dersini yaptik. Birbirimizi ozlemisiz, keyifli vakit gecirdik ve yine bolca gulduk. Elbette arkadaslarin / sosyallesmenin getirdigi bir pozitif enerji var, nitekim bir onceki gun de, burada yasayan 8 turk arkadasim beni ziyarete gelmisti. Ancak kirilmayi tam gerceklestiren bu yetiskin arkadaslar degil (belki inceltmislerdir kabul), konusma dersinden sonra kizimin okulunda vakit gecirdigim cocuk arkadaslar oldu.

Bizim cocuklarin okulunda, ogle saatlerinde ogretmen yemegini yerken, yarim saat boyunca her gun bir veli, bahcede cocuklarin basinda bekliyor. Sezon basinda kapiya bir liste asiliyor ve tum veliler oraya kayit oluyor. Bazi okullar bunu baska sekillerde cozuyorlar ama bizim okul bu sekilde isliyor. Dun de benim gorev gunumdu ve yarim saat boyunca bahcede fosfor yesili yelegimle dolastim (her siniftan bir veli oluyor). Cocuklar genelde kendileri takiliyorlar fakat ara sira, wc ye gidebilir miyim, su cocuk beni itti, bagcigim sokuldu baglar misin, dustum dizim acidi, ... gibi isteklerle yanimiza geliyorlar. Bazen de ben mudehale ediyorum. Eger kavga basladiysa ayiriyorum veya bir cocuk yalniz kalmis ise onunla arkadas oluyorum.

Uzun zaman once bir yazi okumustum, cok hosuma gitmisti. Malesef simdi aradim bulamadim. Bir genc kiz (sanirim amerikadaydi), okula yeni gelen ve bir sure arkadas bulamayip dislanan cocuklarin, ortama katilmasini kolaylastiran cok basit bir yontem bulmus ve hep uygulamis. Cunku kendisi de bir zamanlar oyleymis. O kadar basit ve bir o kadar da etkili ki anlatamam. Sahsen ben de iki kere tecrube ettim. Olay cok basit, yalniz takilan kisinin yanina gidiyorsunuz ve oturuyorsunuz. Konusmak isterse konusuyorsunuz. Sonra diger cocuklar onun yaninda biri oldugunu gorunce geliyorlar. Oysa cocuk yalniz ise istese bile kimse yanina gidemiyormus (ilk kisi olmak zormus). Bu yontemi bulan ogrenci, hep diger cocuklarin yanina gidip oturmus ve kara buyuyu bozmus.

Bunu ilk olarak gectigimiz kis, yine bir gozetmenlik gorevinde kizimin yan sinifinda olan ama bizim sokaga henuz yeni tasinmis bir kiza yaptim. Bahcede ne yapacagini bilmeden yalniz basina sallaniyordu. Yanina gittim ve konustum, sonra kizim geldi onunla tanistirdim ve sonra cig buyudu. Su an ayni seviyedeki uc siniftan da arkadaslari var, bahcede hep birlikte oynuyorlar.

Dun ise yine benzer bir kurban vardi. Bu sefer bir Turk kiz (D. diye bahsedeyim). Kizimin sinifina, henuz bu pazartesi basladi. Bizim oturdugumuz kasabaya yeni tasindilar ve hollanda'da da oldukca yeniler. Cocuk dil okuluna gitti ama sanirim dili, henuz normal cocuklarla ayni seviyede degildir. Kizima ona yardimci olmasini her gun soyluyorum ama beni pek dinlemiyor, yaz tatili boyunca ozledigi arkadaslariyla vakit gecirmek istiyor :/ Bahcede D. ayni daha onceki kiz gibi ne yapacagini bilmeden dolaniyordu. Bir sure sadece izledim. Uzaktan bakinca gercekten cok can yakici bir durum ama hemen de mudahale etmek istemiyorum cunku zaman tanimali. Bir sure sonra sinifindan birkac kiz onun yanina gelip birseyler soyledi ama bu onlardan uzaklasiyordu. Birkac kez gelip gittiler. Zorbalik yaptiklarini dusundum ve hemen D.nin yanina gittim. Cani sIkIlmIs gorunuyordu ve isterse gelip yanima oturabilecegini soyledim. Onu oyuna cagirmislar ama o oynamak istemiyormus (nedenini tam olarak söylemedi sadece gecistirdi) Gelmek istedi ve beraber banka oturduk. Iki dakka gecmedi onu rahatsiz eden uc kiz gelip yanimiza oturdu. Sessizce duruyorlardi ve icimden bir sey yapip etkilesim baslatmak gecti. D.nin elini tuttum ve diger cocuklari da tutturup ellerimizi zincir halinde bir digerine vurmayi akil ettim (tensel temas yaratmak cocuklara iyi geliyor), sonra ayaga kalktim ve onlar otururken zinciri kapatip bir halka yaptim. Sirayla sessizce elimize vuruyorduk (ayni catlak patlak oyunu gibi). Ancak tabi bir de sozel etki lazimdi. Hadi bir sarki bulalim. Ben hollandaca bilmiyorum ama wheels on the bus sarkisini herkes biliyor, soylemeye basladim (catlak patlak yusyuvarlak yerine onu soyledigimizi dusunun) ve hepsi bir agizdan soylemeye basladi. Tam sarki bitince el cekmek gerektigini, kim vurur yada vuramazsa onun kazanacagini anlattim (pek kolay olmadi ya neyse). Sirayla kaybedeni cikarmaya basladik. Aranan heyecen, gulusler, kahkahalar, temaslar ortaya cikmaya baslamisti. Bir sure sonra halka, diger gelen cocuklarla daha da buyudu ve biz bu oyunu belki on kez oynadik sadece 15 dakika icinde.

Hollandali cocuklar bu oyunu bilmiyorlarmis, ogretmen bahceye geldiginde ona da gostermek istediler ve bir kez daha oynadik ve ayrildik. Bu surecte kizim hic yanimda degildi ve on tane kadar yeni cocuk arkadas edindim. Onlarla oynarken zaman nedense cok yavas akti (bariz hissettim bunu), oynarken kendimi tam anlamiyla oyuna vermistim ( evde cocuklarla oynarken olmuyordu, resmen cocuk gibi hissettim), hem D. hem de benim icin ortamda sifali birseyler oluyordu (bunu da cok acik hissettim) ve cocuklar sinifa girip yanlarindan ayrildigimda icimdeki cocuk yeniden guluyordu. Geri donmustu.

O andan sonra gunun geri kalan kisminda, aksaminda ve bu gunun sabahinda, hatta simdi hala bu yaziyi yazarken gulmeye devam ediyor. Artik o da gulmeye basladiysa yasin 4. evresi bitti gibime geliyor.

Yas surecini bilenler, ozlem hic bitmeyecek diyorlar evet hala cok ozluyorum, ama simdi sanki onceki kadar aci bir ozlem degil.

Ve anladim ki icimdeki cocuga cocuk ruhu gerekiyormus, degil baska seyler olsun. Bu yuzden ara sira icimdeki cocugu diger cocuklarla bulusturmali. Bu sebeple onumuzdeki hafta, cocuklari gozetmek icin gidecegim okul gezisini iple cekiyorum :))











1 Ağustos 2019 Perşembe

Yas

Ağustos 01, 2019 5 Comments
Daha önce kayıplarım olmuştu ama ilk defa bir “çok yakınımı” kaybettiğim için, yaşadığım süreci de ilk defa yaşıyorum. Duygularımı sık sık gözlemliyor, nedenlerini anlamaya çalışıyorum. İçinde bulunduğum “hal” kalıcı değil biliyorum ama bir yanım da bu hali -çok iç açıcı olmasa da- yazarak ölümsüzleştirmek istiyor. Belki ilerde okur, o hali daha iyi anlarım.

Önceden birinin ardından tutulan yasın, karara bağlı bir şey olduğunu düşünürdüm. Mesela, şimdi yastayım şunu yapmamalıyım gibi, insanın kendine telkinler vererek hayattan biraz geri çekilmesi şeklinde. Fakat işin aslı öyle değilmiş. En azından benim için. Önceden hetecanlandığım şeylere heyecan duymuyorum, içimde bir çiçeği, bulutu, güneşi görünce coşan çılgın sevinç ortalıkta yok. Sanki arabaların hızla gittiği bir otobanın kenarında durmuş bekliyorum, karşıya geçme gibi bir amacım yok, hayat hızla akıyorken, geçen arabaları görüyor ama rengini modelini vs farketmiyorum. Sadece akıyor gidiyor, benden uzaktalar ve ben onları sadece seyrediyorum.

Bu his biraz, ilk annelikte günlerce uykusuz kaldıktan sonra geçirdiğim gündüzlere de benziyor. Aptal gibi oluyor insan, sadece günü kurtarmaya bakıyorsun. Bir şey yapayım, değer katayım, üreteyim gibi bir derdin olmuyor. Tek farkı var sadece o zaman günü bitirmek için dayanmalıyım şeklinde kendine yaptığın zorlamalar. Bu olumlu bir telkin değil ama sonuçta kendine dair bir gayret, işte yas durumunda bu gayret bile yok.

Aslında sürekli kaybı ve yoksunluğunu düşünmüyorum. Sonuçta uzakta yaşayan biri olarak seyrek görüyordum. Fakat iyi olduğunu bilme ve şimdi yok olduğunu bilme hali farklıymış. Her an hatırlamıyor insan bu gerçeği ama olmadık zamanda olmadık şekilde su yüzüne çıkıyor. Kafam dağılsın diye yaptığın bir işte, okuduğun kitapta veya gittiğin bir yerde, minicik bir detay oluyor mesela onu hatırlatan. Hüzünlü olması gerekmiyor ama burnunu sızlatıyor, gözlerini yaşartıyor.

Normalde içimde duyduğum yaşam sevinci ve enerjisi uykuya yatmış sanki. Gün içinde hayran olup kaydetmeliyim diye fotoğraflarını çektiğim detayları görmüyor, elime telefon bile almıyorum. Çocukların bu anılarını kaçırmayayım diye zoraki çektiğim fotoğraflar da hiç güzel çıkmıyor. Kocam fotoğrafımıçekerken gülümse dediğinde, dudaklarım gerginleşmiş bir lastik gibi, hiç esnemiyor.

İçimde ne sevinç var ne hüzün, daha çok kayıtsızlık. Nefes alırken aldığım nefes sanki ta aşağıya inmiyor da yarıya gelince duruyor. Derin derin nefesler alıyorum ama rahatlatmıyor. Önceden içimi kıpırdatan şeyleri yapıp o hissi yeniden alayım diyorum, olmuyor. Minik coşkularımı yeniden duyumsamayı dört gözle bekliyorum. Çünkü meğer hayatı anlamlı kılan onlarmış.

Bu hal’in tam olarak kaybın yokluğundan kaynaklandığını söyleyemem sanırım. Özlem fazla, eksikliği az buz değil elbette. Fakat ölümün ardından insanın maruz kaldığı büyük bir mücadele var. Hayata, ölüme, yaşam amacına dair sorgulamalar, kaybettiğin kişiyle olan hesaplaşmalar (babama layık oldum mu, benim için ne isterdi, bundan sonra ne yapayım, yapmalı mıyım ...), çocukların olmadık zamanlara gelen cevaplaması zor soruları, kalp titreten yorumları (oğlum öyle yapıştı ki anne sen hiç ölme diyor durup durup, yemek masasında yanımda değil karşımda oturduğu için beni özlüyor) gibi. Bütün bunların sebep olduğu sersemliğin toplamı gibi birşey.

Buna rağmen geçeceğini biliyorum, daha doğrusu inanıyorum. Herkes öyle söylüyor çünkü. Belki o zaman yine farklı olan birşeyler daha kalır hayatımda ama minik sevinçlerim en azından geri gelecek. Umuyorum yani. Bu yüzden kendimi akışa bıraktım. Normale gelmek için kendimi zorlamıyorum. Böyleyse böyle, yaşayıp göreceğim.

24 Temmuz 2019 Çarşamba

Her Yerde Hatıran Var

Temmuz 24, 2019 20 Comments
Bu akşam geç saatlerde Tekirdağ’dan İstanbul’a baba evine geldik. Yol boyunca eve giriş anı nasıl olacak diye kafamda dönüp duruyordu. Aslında nispeten iyi idare ettik annemle, annem kendini işe vurdu. Su bekleyen çiçekler, dolaba konması gereken yiyecekler diye diye evin içinde pire olmuş uçuyordu. Bense yıkanacak çamaşırları ayırıp salona gittim ki, kızım üçlü kanepenin ortasında oturmuş, gözleri yaşlı kıpırtısız duruyordu. Ne oldu annecim dedim, özledim dedi. Baksana terliği orada, her zaman giydiği gömleği şurada duruyor dedi. Dedemi özledim anne. Sonra sarılıp usulca ağladık...

Şu anda 23 temmuzu 24’e bağlayan gecenin tam ortasındayım. Bloğuma sabahında yazı yazdığım 8 temmuzun akşamüstü saat 5 sularında, babam kendini iyi hissetmeyerek ambulans istemiş ve ambulansa yürüyerek gitmiş. Hastaneye vardığında fenalaşmış ve yoğun bakıma alınmış. Pazartesi aldığım bu haberden sonra çok önceden aldığım perşembe günü olan uçuşuma kadar günler geçmek bilmedi. Ama dualarımız işe yaramış, babam kendine gelmiş, normal odaya çıkacak, tedavisine orda devam edecekti. Çünkü pazartesiden sonraki her gün güzel haberler gelmişti. Perşembe istanbul’a cuma tekirdağa vardım. Cuma günkü görüş saatini kaçırmıştım ama nasılsa yarın normal odaya çıkacaktı, çoluk çocuk ziyaret edecektik.

Cumartesi sabah ablamın telefonunda hastaneden gelmiş kaçırılmış çağrı... Sonra ikinci numara dayıma ulaşılmış, hastanız yine fenalaştı bir gece daha yoğun bakım... İçimiz huzursuzlandı ne oldu neden diye, saatini beklemeden hastaneye vardık. Zar zor yoğun bakım hemşiresinden bilgi aldık, sabaha karşı fenalaşmış, kalbi durmuş masajla gelmiş, şimdi makinaya bağlı, durumu ciddi!!!

Görüş saatini zor bekledik bu sefer önce ben sonra ablam 5 dakikalık görüş iznini paylaştık. Babacım ben geldim, hepimiz burdayız dışarda, seni bekliyoruz, çıkınca çocuklar da gelecek, seni çok özledik, seni çok seviyorum desem de içimden şu da geçti engelsizce; “ babacım eğer beni bekliyorduysan geldim gördüm seni, şimdi uçabilirsin istediğin yere” Fakat bunu içimden geçirdiğim için kendime kızdım, çok kızdım. Neden öyle düşündüm diye. Uyutulmakta olduğu için brni farketmedi, gözleri yarı açık tavana bakıyor, düzenli bir hıçkırık gibi kısa soluklar alıyordu. Bunu boğazından giren hortuma bağladım ama sonradan herkes canı boğazında takılı kalmış diye yorumladı. Başı hariç her yeri beyaz ve soğuktu, hemşirenin kızacağını bile bile eline dokundum. Beni hissetsin istedim, muhtemel ki beni ve sonra da ablamı duydu.

Görüş bitince doktordan bilgi aldık, solunum yetmezliği ve kalp sorunu yormuş babamı. Ciğerleri bitikmiş, ne olacağını söyleyemezmiş ama iyi olsa bile işi zormuş.

Hastaneden eve geldik, azıcık oturduk, ben yeğenimle akşam yemeği alışverişi için markete gittim, eve varmamıza çok az kalmıştı ki diğer yeğenim yolda bizi buldu, hastaneden haber vardı. Biz gittikten sonra babam yine fenalaşmış, üç kere kalbi durayazmış, üçüncüde artık kurtarılamamış. Tarih 13 temmuz, tam da 13 ocak doğumlu oğlumun 4,5 yaşını doldurduğu gün. Çünkü daha hollandada iken ananemlere gidince orda doğum günümü yapalım diye sayıklamalarının ardından, tamam 13 temmuz senin yarı yaşın, o gün yaparız dediğim gün.

14 temmuz pazar, günlerdir sıcak olan tekirdağ havasının ağlaması eşliğinde babamı hep istediği topraklara gömdüğümüz gün. Bu günden sadece iki hafta önce, rahmetli amcamın torununun düğünü için tekirdağa gelmişlerdi. Biz hollanda’dan gelene kadar orada kalacaklar sonra istanbul’a geçeceklerdi. Açık havada olan düğünde biraz üşütmüş, zaten çabuk üşürdü, öksürmeye başlamış. Ablamın ve annemin tüm ısrarlarına rağmen doktora gitmemiş (ki bu çok anormal bir durum onun için, normalde beni götürmüyorsunuz diye kızardı). Sonra ambulansı kendi istemiş, ambulansa doğru annemle yürürken, allah bilir demiş. Yoğun bakımda ilk gün ve son gün hariç hep kendindeymiş ve hatta şakalar yapmış. Ama demek ki vakti saati böyleymiş, 5 günde gidiverdi 😔

Şimdi düşününce bizi ne yordu ne de fazla üzdü babacığım. 5 gün boyunca biz kötü ihtimalleri de düşündük tabi. Umudumuz hep vardı ama kaybetme fikrini de göz ardı edemedik. Aniden kalp krizi kayıpları gibi şok yaşamadık mesela. Ne de uzun zaman hasta yatıp acısına dertlenmedik. Hepimiz bir şekilde veda edebildik. Hayatta olduğu kadar naif bir veda yaşattı bize yine. Ve babam bu dünyadaki en iyi babalardan biriydi. Üç kızını gözünden sakınırcasına, ne varsa onlar için harcayarak,  ne fiziken ne de sözle bize bir fiske dahi vurmayarak büyüttü. Gözlerimize bakarken gözleri titrerdi. O kadar çok seveni vardı ki, tüm mahallenin dedesi, babası, komşu amcasıydı. 85 yaşında  öldü ama gören 60 sanırdı, çocuklar tepesinden, kucağından hiç inmezdi.

Kızıma dediğim gibi, sana veda etmiyorum, zaten hatıran her yerde, anılarımız hep içimde.İnanıyorum ki bir gün yine buluşacağız.


8 Temmuz 2019 Pazartesi

Finaller

Temmuz 08, 2019 5 Comments
Öyle uzun zamandır yazmıyorum ki, bir eşiğe ulaştıktan sonra, yazmayı planladığın şeyler artık yazmaya değmezmiş gibi geliyor. Oysa kaç kez denemiştim, olmadı. 

Bu süre içinde neler neler yaptık ben bile zor hatırlıyorum. En kaba tabirle artık okul sezonu sona erdiği için (bu hafta kapanıyor), tüm etkinliklerin birer birer finallerini yaptık. Oğlumun futbol dersleri bitti bir diploma aldı; kızımın dans dersleri bitti, bir dans gösterisi oldu; jimsatik dersleri bugün son ama yıl sonu turnuvasını yaptık bir haftasonu; okul biteceği için bir veda partisi; hava güzelleştiği için okulda bir summerparty; bir türlü yapamadığımız gecikmiş bayram pikniği; kız arkadaşlarımla tatil öncesi bir girl night out; son yoga dersim; hollandaca konuşma dersinin sezon sonu son ders partisi; doğum günü partileri; uzun süren soğukların ardından birden bire güzelleşen havalar sebebiyle ihmal ettiğimiz bahçeyi adama döndürmek için ot yolma partisi :) gibi...

Gerçekten çok yoğun birkaç hafta geçirdik ve şimdi ise tatil alışverişi ve valiz hazırlama telaşıyla çok yoğunum. Bu perşembe çocuklarla birlikte İstanbul’a uçuyorum inşallah. 

O kadar uzun bir yıldı ki bizim için, özellikle bu yılın başında, kızım okuma yazmayı öğrenmeye başladığı için ekstra zordu benim için. Akademik özelliğim sebebiyle edindiğim beceriden olsa gerek, bana herhangi bir seviyede, herhangi bir dersi anlat deseler, anlatırım. Uzmanlığım olmasa dahi. Nasıl öğreneceğimi ve öğreteceğimi biliyorum. Bu nedenle çocuklarımın okul hayatıyla ilgili pek huzursuz değildim, çünkü ne sorsalar yardım ederim diye düşünüyordum. Fakat Allah’ın hikmeti işte, belki de tek bilmediğim konudan geldi sınavım, o da yeni bir dil. Kızım okuma yazmayı öğrenecek ama ben o dili bilmiyorum, nasıl yardım edeyim? Tabi bir yandan öğrenmeye çalışıyorum ama o zaten şu anda benden çok daha ileri bir seviyede.  Bu durum bende saçma bir panik yaratıyordu itiraf edeyim. Onu destekleyemeyeceğim, nasıl yapacağız, nasıl öğrenecek gibi bir endişe. Oysa böylesi çok daha iyi oldu. Tabi tamamen kayıtsız değildik ama sene sonunda performans grafiklerinde gösterdiği çılgın pikler, tamamen kendi eseri. Ne kadar gurur duysam az. Ve belki de ona yardım etmeye çalışırken, katı mükemmelliyetçiliğimle kim bilir nasıl da baskı kuracak, ruhunda yaralar açacaktım. Çok teşekkürler Allah’ım.

Bazı hollandalı çocuklar, sene başında, daha önce okuma yazmaya başlamış durumdaydılar. Biz bilmediğimiz bir dil olduğu için çaba göstermemiştik. Diğer yandan yine hollandalı olup kızım gibi sonradan öğrenenler de oldu. Fakat onlar için de elbette evde destek söz konusuydu. Öğretmeni toplantıda, Dila çok ciddi bir gelişme gösterdi ve sınavda tam da ona öğrettiğim gibi yaptı demiş (senede iki kez merkezi bir sınava giriyorlar). Bu onun da çok hoşuna gitmiş çünkü kızım, tam olarak onun öğretmenliğinin performansını temsil etmiş oldu. Harici faktörler, hollandalı çocuklara göre çok daha azdı çünkü.

Şimdi oğlum 3. sınıfa geldiğinde, okuma yazma sürecinde ne yapacağımızı az çok biliyoruz. Tabi o şimdiden duyduğu kelimelerin harflerini hecelemeye başladı. Belki daha farklı bir sürecimiz olur bilemiyorum. Ocak ayında okula başladığından beri geçirdiği 6 ayda, çok olumlu gelişmeler katetti. Yazma, resim yapma, el becerileri çok daha iyi. Matematik ise onu çok cezbediyor. Fakat her geçen gün daha çok öyle olduğuna inandığım birşey var ki, oğlum Hassas Çocuk kategorisinde. Bu yüzden, özellikle yeni ortamlarda ve öğretmenlerine karşı aşırı çekingen. Evde çenesi hiç kapanmayan çocuk dışarda sus pus. Tabi bu da dil gelişimini etkiliyor. Onun testinde de kavramlar, sayılar gibi mantık konuları en üst seviyedeyken, sosyal becerileri orta seviyede çıktı. Önümüzdeki dönemde bu konuya yoğunlaşmamız gerekecek gibi görünüyor. Yine de bence çok iyi durumdalar, beni o teste soksalar en düşük notları alırdım herhalde. Yabancı bir dilde büyük başarı.

Kızımın hollandalı bir sınıf arkadaşı var, okuma yazmayı önce öğrenenlerden. Bir gün başka bir çocukla olan ilişkilerini bana şöyle tanımlamıştı annesi. “İkisi de annı seviyede olduklarından iyi anlaşıyorlar. “ Ben ilk etapta bunu aynı şeylerden hoşlanıyorlar diye yorumlamıştım ama meğer bu iki çocuk sınıfta en çalışkan olan iki çocukmuş (ama kız yine de Dila’yı seviyor beraber oturuyorlar hatta). Sonradan bu velinin yaklaşımı beni öyle huzursuz etti ki anlatamam. Senin kızın çalışkan değil demek istemiş meğerse. Yüzüne söylemedim tabi ama elimi belime koyup şöyle diyesim geldi. Hanııım hanııım sen git başka bir ülkede yaşa, bakalım o çocuk orada aynı olacak mı? Benim kızım şu an üç dil birden konuşuyor, profesyonel jimnastik yapıyor, piyano çalıyor, yüzmede hollandalılarla yarışıyor. Senin kızın daha ingilizce bile bilmiyor (ki o yaşta ingilizce konuşan çok hollandalı çocuk var), bir tek onunla konuşamıyorum. Bi de kalkmış benim kızımın seviyesini eleştiriyorsun.

Ya biliyorum, çocuklarımı çok övdüm ama inanın sizin türkiyede ayak üstü çocuklarınızı anlattığınız ortamların hiç birine sahip değilim burada. Hatta hiç kimseye anlatamadım, bloguna azıcık yazıp rahatlamış bu anneyi affediverin.

Oh be bu yılı da bitirdik yarabbi şükür.

Bekle bizi tatil....




19 Haziran 2019 Çarşamba

19/06 Lily

Haziran 19, 2019 4 Comments

Bu sabah uzun bir aradan sonra blogları okudum, yazmak istediğim konuları düşündüm ve artık kuşumuzu alalı neredeyse üç ay olduğu için, çocuklarla ilişkisini bloğa yazmalıyım diye iç geçirdim. Tüm bunlar olurken yine Lily etrafımda uçuyor, kah telefonuma kah omzuma konuyordu. Üç ayda biz ona o bize öyle alıştı ki, hiç bir korkusu kalmamıştı, bazı komutlarımızı anlamaya başlamıştı ve bazı tanıdık sesler bile çıkarmaya başlamıştı.

Geçmiş zamandan bahsediyorum çünkü şimdi artık yok😭 Kendi kendime nazar değdirdim belki, ama her ne zaman böyle düşünsem bir terslik oluyor, bir keresinde arabama binince icim mutlulukla dolmuş, ne çok seviyorum seni ne güzelsin diye içimden konuşmuş hemen ardından kaza yapıp çizdirmiştim :(

Bahçe kapısı açık fakat sineklik kapalı haldeyken, sineklikte Spiderman gibi geziniyor ben de onun komikliğini izleyip eğleniyordum. Birden en üstte sinekliğin bağlantı yerinde bir yırtık olduğu aklıma geldi, koşup az açılmış olan kapıyı çekmeye çalıştım, yaptım da ama bir anda ne olduysa anlamadan kendini boşlukta buluverdi. Gördüm o da afalladı, düşmemek için bir tur uçtu, çağırdım ama farklı bir yöne uçuverdi ve gitti.

O anda evde kıyamet koptu. Kızım panik krizine girdi , oğlum sızlanma. Biraz sakinleşince aramaya çıktık ama bulamadık. Kafesi bahçede yüksek bir yere koyduk belki döner umuduyla. Gözümüz hep kafeste aklımız onda ama çocukların halleri beni kuştan daha çok düşündürüyor. İlk kez bir hayvanları olmuştu ve gerçekten çok sevmişlerdi. Hani bu yazımda olmasını istediğim bir ilişki vardı ya, tam da o olmuştu aslında. Bir yanım çok minnettar bu güzellikleri tattıkları için, bir yanım ise hiç olmasaydı bu acıyı da yaşamayacaklardı diyor. Fakat belki de öyle böyle kayıplarla baş etmeyi öğrenecekler ve güçlenecekler.

Lily kaçtıktan sonra yağmur yağdı. Acaba sığınacak bir yer buldu mu? Karnı acıktı mı? Onu gruplarına alacak arkadaş bulabilir mi? Yoksa bir köşede ağlayıp duruyor mu şimdi? Canım kuşum sen en çok bana arkadaşlık etmiştin :( Çok dua ediyoruz belki dönersin.




7 Haziran 2019 Cuma

7/6 Sabir Katsayisi

Haziran 07, 2019 6 Comments
Cocuklar buyudukce dertleri buyur derler ya, tam da bu aralar bu turde "challenge"larini yasiyorum hayatimin. Bu gune kadar kizim evin zillisi, oglum evin uslusuydu. Simdi roller degisti, oglumun icindeki karanlik gucler, benim o masum minik bebegimi eline gecirdi :) Kizimi ise sanki daha az goruyorum, oyle cok ozluyorum ki... Buyudukce cocuklar anneden uzaklasiyormus ya, bir kac sene sonrasini dusunemiyorum.

Bunlar bebekken gunde 12 saat uyuduklarini varsayarsak, 12 saat dipdibe idik her gun. Sonra oyun okuluna gittiklerinde (2-4 yas) sadece gunde 3 saat yoktular ve bu da haftanin her gunu degildi zaten. Yani ben iki cocugu gunde 12 ser saat cok rahat idare edebiliyordum. Simdi ikisi de gunde 6 saat okulda ve okuldan sonra uyku saatine kadar 5 veya 6 saat evdeler (bazen aktiviteler dolayisiyla daha az) ve ben resmen zorlaniyorum. Inanin anneligimde son bir kac aya kadar hic bu kadar yetersizlik hissiyle dolmamistim. Ozellikle oglum remen bir huysuz ihtiyar gibi oldu, hep sikayet hem memnuniyetsizlik, ne yapsam yaranamiyorum.

Hadi diyelim ki, yaslandikca tahammul seviyem azaldi, sinirlerim lackalasti fakat 7 kusur yillik anneligimde kazandigim bir sabir artisi da var. Demek ki

     bu sabir artisi < yaslilik etkisi+ cocuklarin dertlerinin buyumesi

ile olusan toplam etkiye yetmiyor, az kaliyor. Simdi onumuzdeki 5 yil icin bir plan yapacak olursam, cocuklarin dertleri belki bir kac kat daha fazla artacak ve tabi ki yasliligin getirdigi "kafa kaldirmiyor" etkisi daha da artacak ve sonunda sanirim ben cildiracagim. Cidden buyuk cocuklari olanlar nasil yapiyorsunuz merak ediyorum?

Tabi o zaman su faktoru de isin icine eklemek lazim. Buyudukce evden uzaklasiyorlar ya, belki simdiki gibi 5-6 saat degil de belki sadece aksam yemegi sirasinda 1-2 saat gorecegim, bu da dengeyi koruyacak ama ama...

Ben onlari gormeden, ozlemeden nasil duracagim😭



4 Haziran 2019 Salı

Iyi Bayramlar

Haziran 04, 2019 1 Comments

Iyice bosladigim blogumu, bu guzel bayram sabahinda bos birakmak istemedim. Hepinize mutlu, huzurlu bir bayram diliyorum.

Hollanda'dan kocaman sevgiler.

photocredit:sarahgardnerphotograpy

27 Mayıs 2019 Pazartesi

27:5 Ramazan Ruhu

Mayıs 27, 2019 3 Comments

Her halde hepimizin hemfikir olduğu bir konu var ki, o da insanın fiziksel olarak zor koşullarda iken psikolojik olarak kendini yüksekte tutmasının zor olmasıdır. Hasta olunca, pozitif şeyler düşünmenin zorlaşması, açken daha sinirli olmamız, ağrılarımız varken daha karamsar olmamız gibi.

Bu gerçeğe dayanarak Ramazan ayı ve oruç meselesini yeniden gözden geçirirsek, bence üzerinde düşünülmesi ve dikkat edilmesi gereken bazı detaylar ortaya çıkıyor. Şimdi elimden geldiğince düşündüklerimi yazmaya çalışacağım.

Ramazan ayı mübarek ay, bereketin ve rahmetin bol olduğu bir ay diye söylenir. Tabi buna karşılık bir o kadar da kaygan zeminli bir ay. Belki de o yüzden ödülü daha büyük. Şöyle ki normal zamanlarda ayaklarımız yere daha sağlam basıyorken (yani daha dengeliyken) ramazan ayında sanki bir bataklık üzerinde yürümek durumundayız. Bakalım kim batacak kim çıkacak? Sınav daha büyük, çünkü en başta yazdığım gibi başta açlık, sonra açlığın tetiklediği irade zayıflığı ile mücadele edip bataklığın sonuna ulaşmak gerekiyor. Normal zamanda etkilemeyen olaylara karşı daha hassas, daha sinirli veya daha alıngan olunabiliyor.

Diğer yandan sınavın soruları sadece içerden gelmiyor. Dışardan da bu aya özel ekstra çomaklar oluyor mesela. Normal zamanda kim ne yapmış umrumuzda olmazken, Ramazan ayı oruç tutanlar tutmayanlar şeklinde bir ayrımı alenihale getiriyor. Oruç tutuyorsanız ve oruç tutmayan birini görünce aklınızdan “a bak bu oruç tutmuyormuş 😒) fikri geçiyorsa işte size hiç yoktan bir nefsi sınav. Halbuki bize ne deyip geçmemiz gerekir veya ramazan dışındaki zamanlarda nasıl umursamıyorsak o kadar umursamaz olmamız. Fakat elbette kolay değil.

Sanırım bu bir ayın (oruç tutan veya tutmayanlar dahi) insanlarda bir çeşit ayrıştırma, irade zayıflığı, iyi niyeti korumada güçlük gibi etkenlerin arttığı bir ay olduğunu söylemek yanlış olmaz. İşte bu sebeple sağlam olmayan bir zeminde yürümeye benzer olduğunu ima etmiştim.

Buna karşılık, Allah tarafından verilmiş kolaylaştırıcı bazı şeyler de var Ramazan ayında. Fakat her oruç tutan kişinin bunu alıp almadığından emin değilim. Yani bataklıkta yürürken sanki bazı insanlar, daha da batsın diye böyle ayarlanmış. Bazılarını ise kollarından tutup üzerinden atlatmış. Engeli uçarcasına geçen kişiler, ne içten ne de dıştan gelen çomaklara aldırış ediyor, enerji azlığı nedeniyle belki de mecburi olarak hayatını yavaşlatıyor, yavaşlığın getirdiği anda kalma ve içe dönme eylemlerini gerçekleştiriyor, bu bir ay boyunca ise, içindeki benlikle, yaşamla, ahiretle hesaplaşıp değerlendirmeler yapıyor ve ayın sonunda erdemlerini geliştirmiş olarak bataklıktan çıkıyor.

Ve bu açıdan bakınca ne kadar önemli bir ay, ne kadar büyük bir sınav olduğu benim içimi ürpertiyor.

Bakalım bu sınavı nasıl geçeceğiz?

15 Mayıs 2019 Çarşamba

15:5 Cekingen Cocuk

Mayıs 15, 2019 3 Comments
Uzun zamandir kafamda donup duran bir konu var, simdi dile getirmeye calisacagim. Bir arkadasimin kizi ev disi ortamlarda (okul, baska evler vs) oldukca cekingen davraniyor ve arkadasim da bir gun bana sormustu " Sen de cocukken cekingendin degil mi, ne zaman nasil atlattin? "

Ben cocuklugumda gorup gorebileceginiz belki de en cekingen cocuktum. Akrabalarimin dahi sorularina (nasilsin kizim?, -iyiyim seklinde) cevap veremezdim. Yabancilarin yaninda hic kipirdamadan oturur, okulda 5. sinifta dahi (hep ayni ogretmen ve arkadaslar dusunun) bildigim sorularin cevaplarini parmagimi kaldirip da soyleyemezdim.

Orta okulda (ozellikle 7 ve 8. siniflarda) bana verilen ekstra sorumluluklar nedeniyle cekingenligim azaldi diyebilirim ama farkli ortamlarda yine devam ediyordu. Lise ve universitede bile mecbur kalmadikca soru sormayan, alisverislerde minumum konusmayla isini tamamlayan, mesela bir gorevliye aradigim seyi bulamayinca, nerede diye bile soramayan biriydim. Evet neden bu kadar zorlamisim veya neden duzeltilmemisim bilmiyorum. Bu surecin benden aldiklari gibi kazandirdiklari da oldu elbette. Daha cok kendi kendine yetebilen biri oldum.

Insanin sosyal cevreye ihtiyaci var, insanlarla iletisimde kalmanin bir yolunu bulmak zorundayiz. Cocuklarda bu yonde bir egilim varsa duzeltmek, orta yolu bulmak iyi olur mutlaka. Ve bence bunun yolu onun zorlandigi konularin ustune gitmesine yardim edecek ufak sorumluluklar vermek, azar azar baslayip, arttirmak iyi olabilir diye dusunuyorum.

Fakat bu yazida asil deginmek istedigim farkli bir konu var. Ozellikle okuldaki cekingenliklerimde isin baska bir boyutu daha vardi. Bildigim sorulara parmak kaldirip cevap vermek gibi bir ihtiyac duymuyordum. Arkadasim bana, kizi, ogretmeni ile konusmadiginda, ogretmeninin onun neyi ne kadar bildigini nasil anlayacagindan endise duydugunu soylemisti. Ben de merak etme ogretmenler bunu anlar dedim, gerek siniftaki tavirlarindan, gerek sinavlardan, gerek okulda yaptigi islerden. Kendim icin konusacak olursam, butun okul hayatim boyunca iyi bir ogrenci oldugumu tum ogretmenlerim gayet iyi biliyordu.

Peki neden konusma ihtiyaci duymuyorum diye kendime sordugumda su cevabi aliyorum. Evet cekingenligim beni durduruyordu ama kendimi ispatlama seklinde bir hirsim olmadigi icin, bu duvari gecme gayretinde degildim. Ispatlamak zorunda degilim. Ben hayatimin her doneminde ogrenmeyi cok seven bir cocuk oldum. Okul kitaplari yetmez, ansiklopedilerden calisirdim, kutuphanelerden cikmazdim. Ve buyuk bir aclikla tum detaylari ogrenirdim. Ogrenmis olmak bana yeterdi, bu beni tatmin ediyordu. Bildigimi ogretmene veya baskalarina gostermek, onlardan aferini duymak gibi bir beklentim kalmiyordu bu durumda. Bildigimi biliyordum. Baskalarinin aferini, yuksek notlar (tamam yuksek alinca sevinirdim ama almadigimda ise hic aglayan cocuklardan olmadim) hedefim degildi. Kendi kendime koydugum hedefler vardi ve onlari yapinca tatmin oluyordum. Yani dis dunyanin kurallarindan ziyade kendi kurallarim icinde yasiyordum. Ve hayatimdan da oldukca memnundum. Mutsuz degildim yani.

Bunlari kendimi ovmek icin yazmiyorum elbette, sadece eger boyle bir cocugunuz var ise, boyle bir olasilik da olabilecegini hatirlatmak istedim. Ben nasil boyle oldum hic fikrim yok fakat hala bu yasimda, tum hedefleri kendi kendime koyup, planlayip, hedefe ulasan, bu konuda ilham almaya acik ama bire bir baskasinin koydugu adimlari uygulamaktan hoslanmayan bir yapim var. Cok basit bir ornek vereyim, diyet yaparken bile diyetisyenime onca para doktugum halde listelerine bire bir uymadim. Bu disardan bakinca zor olani secmek gibi gorunebilir belki ama 40 yil insan bir seye alisinca o artik kolay geliyor :))




11 Mayıs 2019 Cumartesi

11:5 FotoŞok

Mayıs 11, 2019 16 Comments
Paris’teki fotoğraf çekiminin hemen ertesi günü hastalandım ve oldukça ağır geçirdim. Şimdi bugün tamamen iyileşmiş durumdayım ama biliyorum ki o hastalığımın da nedeni üşütme, mikrop vs den ziyade benim üzüntülerimdi. Daha doğrusu üzülüp hastalığı bedenime buyur etmem belki. Her ne zaman duygusal çöküş yaşasam hasta oluyorum çünkü.

Diyeceksiniz ki bak ne güzel, herkese nasip olmaz, böyle bir an yaşamışsınız vs vs. Şu anda ben de böyle düşünüyorum ama fotoğrafları ilk gördüğümde (çekerken bize gösteriyordu) tam bir şok yaşadım. Nasıl anlatsam. Pinterestteki benzer fotoğraflara bakıp hayallere dalmışım ama o fotoğraflarda ya hep mankenler ya da ideal görseller vardı. Onların yerine kendimi koymamışım veya koyduğum hep gençlik hallerimmiş. Oysa fotoğrafta gördüğüm yaşlanmış, kırışmış, daha şişman bir kadın. Bir an kendimi komik bile buldum. Nasıl aysel gürel’in giydiği yaşına uygun olmayan kıyafetler absürt görünüyorsa, kendimi dışardan öyle gördüm. Bu pozları 20 li yaşlarımda evlendiğim zaman vermeliydim, şimdi hiç yakışık alıyor mu? Kim bilir sokakta öyle yürürken ne komik görünüyordum, insanlar bize gülüyordu belki. O zamanlar yapmadığım için pişmanlıklar, şimdi düştüğüm komik duruma acımalar... Zamanında olmadığı için kaderime küsmeler, kocama darılmalar...Tamam bu düşüncelerin bazıları abartı olabilir ama gerçeklik payı olan da var, sonuçta her şey zamanında güzel-miş!

Aradan on gün geçince, fotoğraflara tekrar tekrar bakınca kabullendim. Bazılarını beğenmeğe bile başladım (ama hala beğenmediklerim var). Aslında gün içinde aynaya çok az baktığım için ve tabi bir de eskiden daha sık katıldığım düğünler dolayısıyla daha fazla kendimi şık kıyafetlerde gördüğüm için; yeni halimin şık kıyafetlerde, makyajlarda nasıl göründüğüne dair fikrim yokmuş. Meğer eskiden katıldığım düğünlerdeki orta yaşlı çocuklu kadınların yerini almışım ben de.

Görüldüğü gibi konu yine başa döndü ve 40 yaş’ın depresyonu asıl neden çıktı. Meğer hala beni vurmaya devam ediyormuş. Bugün fotoğraftaki görüntümü, abiye içindeki duruşumu kabullendim ama bilmiyorum yarın başka bir hal içindeki kendi halimi görüp sarsılmadan geçebilecek miyim? Sanırım her bir farklı için yeni GeCe böyle diye beynime bir ön yükleme yapmam lazım. Sonra da bunu kabullenip yoluma devam etmem.

Belki de daha çok selfie çekip fotoğraflarla kendimi şoklamam...

Evet evet.

10 Mayıs 2019 Cuma

10:5 Hayaldi Gerçek Oldu

Mayıs 10, 2019 7 Comments
Ekim ayında yazdığım bu yazıda (   https://ge-ce.blogspot.com/2018/10/eski-dugun-fotograflarmza-ne-zaman-cok.html?m=1) birlikteliğimizin 20 yılı şerefine özel bir fotoğraf çekimi istediğimi yazmıştım. O günlerde bu işi ciddiye alıp araştırmalar yapmış epey bi heveslenmiştim. İlk hedefim ise, bu fotoğraf çekimi için kilo vermekti, o azimle kolayca vermiştim ☺️ Noel ve yılbaşı tatilinde birkaç günlük paris ziyareti yapıp çekilecektik.

Fakat olmadı. Paris hayalinin yerine Amsterdam’da çok beğendiğim bir botanik bahçesini koydum ben de. Fakat orası da giriş ücretlerinden hariç bir de fotoğraf çekim izni gibi bir amaçla epey ciddi para istiyordu. Hem fotoğrafçı hem bu izin cretleri fazla gelince vazgeçtik. Tabi ben de bu hayalimi belki bir gün klasörüne çoktan atmıştım.

19 Nisan’da okullar iki haftalık bahar tatiline girdi. İlk haftasını evde geçirdik ve ikinci haftası için de geçen yıl gittiğimiz kuzey fransa’daki bir campingde tatil ayarladık. Tatile 15 gün kala, eşim hadi pariste fotoğraf çektirelim dedi. Tabi ki heyecanlandım ama bu emrivakiden de pek hoşlanmadım. Zira yapmam gereken bir sürü hazırlık vardı ve benim için hazırlık süreci de olayın kendisi kadar önemliydi. İkinci el vintage butikleri dolaşıp eski model bir gelinlik/elbise bulacaktım mesela. Çocuklara da keza böyle nostaljik kıyafetler istiyordum. Saç aksesuarları bakacaktım, makyajımı saçımı düşünecektim. Ve bunların hepsi benim için önemliydi. Bir ara hatta eşime kızıp teklifini reddettim. O da deneriz beğenmezsen bir daha yaparız bu kadar büyütülecek bir olay değil dedi, (içses: bak hala büyütülecek olay değil diyor!).

Neyse ben de inat ettim madem öyle beğenmezsem yine yapacağım dedim ve olduğu kadar hazırlığa başladım. Çocuklara bilindik mağazalardan kıyafet ayarladık. Ben de internetten gelinlik abiye tarzı kıyafetler taradım. Tabi ki denemeden iki elbise sipariş verdim. Üstelik paskalya tatiline denk geliyor diye teslimatı hızlı kargo için para ödeyip yaptık ve ancak bu şekilde yetişti. Bir haftasonu ise eşimin kıyafetlerini aldık ve tabi fotoğrafçı da bulmak gerekiyordu.. Paris’te fotoğrafçıların ilan verdiği bir web sitesinden araştırıp stilini beğendiğim bir kız ile anlaştık. Malesef hava durumu ise çoğunlukla kapalı gösteriyordu, açık olarak görülen 1 veya 2 mayıs tarihinden biri için sözleştik.

Zaman yaklaştıkça tahmin edersiniz ki hava durumu sürekli değişiyordu ve 2 mayıs yağmurlu 1 mayıs güneşli oldu. 1 mayıs’ı gösteriler nedeniyle çok tercih etmiyordum ama fotoğrafçı çekim saati için golden hours önerince saat 5’te herhalde bitmiş olur diye umduk. Tabi ki bitmemişti ama fazla etkilemedi. Aksilik bu ya kızım da bir gün önce hastalandı. Titreme ve ateşli bademcik iltihabı 🤦🏼‍♀️

Çekimin olacağı günün gecesi saçlarımı sarıp uyudum, sabah kıyafetleri ütüledim, saçımı makyajımı yaptım hazırlandık. Saçım bir türlü istediğim gibi olmadı :/ Bir tek eksiğimiz el çiçeğimdi, kaç yere baktık her yer kapalı yok bulamadık. Aslında 1 Mayıs’larda Fransa’da her yerde çiçek satılır (özellikle müge çiçeği), otobanda yol kenarında bile çiçekçiler gördük fakat tek güle 5 eu gibi bir fiyat söyledi. Üstelik nakitimiz de yoktu. Aksilik. Sonra eşim fotoğrafçıya mesaj attı, o bulmuş getirdi. Çok şık bir buket değildi ama yine de zevkime yakındı çok beğendim.

Bir gün öncesinde çocuklara biraz Paris’i gezdirmek amacıyla yine Paris’e gitmiştik (kaldığımız yerden 1-1,5 saat trafiğe bağlı olarak). O gün biraz da fotoğraf çekimi için spotlar seçmeye çalıştık. Fakat yürümek istemeyen hasta bir çocukla, yürüdüğümüz istikamette hiç bir yeri uygun bulamayınca ertesi gün için elimiz bomboştu. Artık biraz fotoğrafçının bilgisine biraz da şansa kalmıştı işimiz.

Kafamda bir kaç poz vardı. Biri Eyfel kulesini de gören, biraz yeşil ve Sen nehrinin de fonda olduğu bir manzara, diğeri tipik paris cafelerinden birinde kahve içerken, bir diğeri de bayıldığım apartmanların olduğu sokakta yürürken. Sokak fotosu hariç oldu ama olanlarda da eksikler var. Çok beğenerek aldığım ayakkabılar hiç çıkmamış mesela :)) Sonra ikinci elbisemle çok az poz var. Üstelik o kadar zayıfladım ama camping çpk soğuktu üşütüp gazlanmıştım. Karnım davul gibi şişmiş ve ağrıyordu. Nitekim çocukla ve bu kadar hızlı bir planla ancak bu kadar oluyor. Diğer yandan şu gerçekleri de göz ardı etmemek lazım:

1- çok kalabalık çok. İnsansız bir fotoğraf karesi yakalamak çok zor. Fotoğrafçı gelen geçene yol verirken, yüzünde aynı sırıtışla beklemek çok zor, bu sürede çocukları zaptetmek zor.

2- foto çektiğimiz yerlerde boydan fotoğrafımız pek yok. Neden? Çünkü ya arkasında vızır vızır elektrikli scooterların geçtiği bisiklet yolu var, ya araba yolu var (fotoğrafçı geriye gidemiyor), ya da 1 mayıs nedeniyle polis barikatları var (kareye girmesinler), ve ya geniş açıda başka insanlar kareye giriyor. Sonuçta bomboş bir paris bulmak zor.

3- itiraf edeyim önceki günkü gezimizdeki hallerine göre çekim sırasında çok çok iyiydi çocuklar. Korktuğum kadar olmadı. Fotoğrafçıya da dedim bir annenin her zaman b,c, d planları vardır. Bugünü a planıyla bitirdik inanamıyorum çok mutluyum diye :)) Fakat tabi ki çocuksuz çekim gibi değil. Neredeyse 2 saat sürdü ve onlarca pozu sıkılmadan veremediler. Arada kaçmaya çalıştılar, kaybolmasınlar diye dikkat etmekten, onları neşelendirmekten falan herhalde çekim süresinin yarısı boşa gitmiştir.

4- bize eşlik eden olmadı ama pariste hırsızlık olaylarına karşı, siz foto çekilirken çantanızı telefonunuzu tutacak biri lazım. Benim omuz çantamı fotoğrafçı taşıdı ancak, yedeklerin ve ihtiyaçların olduğu sırt çantası bize 2-3 mt uzakta bekledi ki bir gözle de hep ona dikkat etmemiz gerekiyordu. Ayrı bir stres unsuru doğrusu.

Tüm bunlara rağmen çok güzeldi. Benim foto çekilmekten hazzetmeyen kocam bile bayıldı. Ara sıra yapalım diyor şimdi :)) E madem öyle yaparız :))

Çocuklar için de eğlenceli bir hatıra oldu aslında. Arada sıkılsalar da sonrasında boynuma sarılıp anne çok güzeldi değil mi dediler. Ve fotoğrafları görünce çok beğendiler.


Şimdi düşünüyorum da iyi ki inat edip iptal ettirmemişim. Biraz önce instagrama da yazdığım gibi :

Hepimizin düğün konseptli giyindiği böyle bir fotoğraf çekimi, uzun zamandır hayalimdi. Fakat koşturmalardan, hastalıklardan rafa kaldırmıştık. Tatile onbeş gün kala ani bir kararla çekimi yapmak istedik. Tabi ki çoğu şey aceleye geldi. Ben kendimi beğendim mi? Hayır. Poz verebildik mi? Hayır. Karnını çek, dik dur, kolunu kaldır, bacak bacak üstüne at, saçını düzelt, çalıştığın gülümseyişi takın. Oldu mu? Tabi ki hayır.  İkili fotoğraflarda gözlerimiz çocuklarda, onlarla olan fotoğraflarda, ellerimiz onları zaptetmekle meşgul. Bu durumda olabilecek en iyi pozlar böyle oldu. Fakat şu da  bir gerçek ki, siz bu fotoğrafa bakınca sadece o anı görüyorken, biz baktığımızda hani Eren böyle yapmıştı, Dila şöyle demişti, şu olmuştu gibi tüm hatırayı görüyoruz. O yüzden iyi ki yapmışız, iyi ki. Varsın muhteşem olmasın ❤️ “











5 Mayıs 2019 Pazar

5:5 Devleşen Ellerim

Mayıs 05, 2019 7 Comments
Çocukluğumda ateşli bir hastalık geçirdiğimde genelde pencerenin önündeki divanda yatar, gözüm açık da olsa kapalı da olsa halüsinasyonlar görürdüm. Bir tanesini hiç unutmuyorum çünkü her seferinde olurdu. Yan yatarken yanağımın altına koyduğum elim gitgide büyümeye başlıyor ve başım avuçtaki bir ceviz kadar küçülüyor. Ve ben sanki bu el beni sıkacak, boğacak korkusuyla uyanıyorum..

Çok değil birkaç yıl önce sait faik abasıyanık’ın öykülerinden birinde tek bir satır, minicik bir ayrıntı yakaladım. Öyküdeki karakterin de eli aynı benim gibi büyüyordu. Bu güne kadar hiç kimselere söylemediğim bu rüyanın başkasında da olduğunu duyunca hem şaşırdım hem sevindim. Demek ki yalnız değildim ve hayret ateş insana benzer halüsinasyonlar mı gösteriyordu?

İki gündür feci hastayım. Bademciklerim tamamen iltihaplandı ve yataktan çıkamıyorum. Ateş, üşüme, terleme, yutkunamama vs. Hasta olduğumda babamın bize olan alakası aklıma geliyor sürekli. Hemen koşar portakal alırdı, güzelce sıkar, şekerle tatlandırır, biraz sıcak suyla soğunu kırardı. Babamın portakal suyu kadar tatlı portakal suyu hiç içmedim. Sonra her zaman evimize giremeyen muzu illa ki alırdı hastalandığımızda (eskiden çok bol da değildi zaten). Eğer midem bozulmuşsa mutlaka gazoz ve sarı leblebi. Bazen sarı leblebileri sarımsak havanında döver, şekerli toz yapardı. Tabi sık sık başımı ellerimi kolanyalarla ovar, masaj yapardı. Tabi annem de boş durmazdı, aspirin eritilmiş sirkeyle vücudumuzu ovmalar, çorbalar, sevdiğimiz yemekler pişirmeler...

Bugün hasta olduğum için normalden biraz daha fazla duygusalım. Gözlerimi kapayınca kocaman ellerimden beni koruyan babamın, alnımın üzerindeki ellerini arıyor gözlerim. Gecenin bir yarısı canım portakal suyu çekti ve babamın en sevdiği meyvelerden biri olan kavunu. Ben divanda yatarken yanıbaşında dikiş makinesinde tıkır tıkır çalışan annemin makinasının sesini. Yattığım yerden perdenin desenlerine bakıp dalışlarımı... Çocukluğumu sanırım her daim özleyeceğim.

Şimdi çok şey değişti tabi ama güzel şeyler de yok değil. Ara sıra odama gelip bana sarılan, iyi ol annecim diyen minik kollar var. Dün kızım çorbamı, oğlum pilavı yapmış. Bazı gelişlerinde hala iyileşmedin mi diye hayal kırıklığı yaşasalar da, biliyorum yakında iyi olacağım. Bu ilgiye hiç bir hastalık karşı duramaz....

Merak ediyorum sizin de devleşen elleriniz var mıydı?

29 Nisan 2019 Pazartesi

29/04 Gün Geçer

Nisan 29, 2019 10 Comments
Yine arayı uzattım, hem isteyerek hem istemeyerek. Yazmalıyım dediğim mevzular beynimin tozlu raflarında yitip gitti, geriye takvimden kopmuş yapraklar kaldı (demek isterdim ama yapraklı takvimimiz bile yok). Neyse.

Kolumda beliren apansız ağrı 6. günde hala bir değişikliğe uğramayınca -güçlü ağrı kesiciler vermişlerdi ve üstelik ben sezeryan ağrılarını bile paracetamol ile atlatmıştım, onlar bile fayda etmedi- yana yakıla fizyoterapisti aramıştık. Kesinlikle tedaviyi erkene çekemeyeeğini doktordan başka ilaç istememi söyledi ve mecburen öyle yaptık. Yeni ilaçlardan sonra ağrım ciddi oranda azaldı, hareketlerimin oranı arttı ve hayatım nispeten normale döndü. Fakat o bir hafta gerçekten zordu. Ağrıyı sürekli çekmek bir yana, sağ elimi ve kolumu kullanarak yaptığım her şeyi, onu kullanmadan nasıl yapabileceğimi düşünüp duruyor, yapamadıklarıma alternatif çözümler bulmaya çalışıyor, tabi bunlar psikolojimi hiç de iyi etkilemiyordu. Yeni hayatımda belki artık saçlarımı tarayamadıpım için kısa saça geçmeliydim, sütyenimi önce göbeğimde ilikleyip, sonra döndürüp askılarını takmalıydım, genelde önden fermuarlı veya düğmeli şeyler giymeliydim, yemek malzemelerinşhazır doğranmış almalıydım veya bir haftasonu kocama herşeyi doğrattırıp koymalıydım, çok sevdiğim tebeşirle yazıp, tahtada ders anlatmam mümkün olmazdı belki bilgisayarda slaytlar hazırlardım, tabi önce mouse’u sol elle kullanmam ve tek elle klavyede hızlanmam gerekirdi.

Günlük hayatta o kadar ama o kadar çok şeyi düşünmeden yapıyormuşuz ki anlatamam. Resmen çarpıldım. Şimdi yeniden eski durumuma yakınım ama ömrü boyunca bu durumda olan insanlar var, bu yoksunlukla çocuk büyütenler, çalışanlar, üretenler var biliyorum. Zor ama başa gelen çekiliyor. Bir yol bulunuyor.

Başa gelen çekilir, konudan bağımsız olarak, en sevdiğim sözlerden birisi. İnsan yaşamadan yapıp yapamayacağının farkında olmuyor ve ne kadar zor olursa olsun yeni durum, bir ay iki ay belki sonra o duruma adapte oluyor. Geçenlerde bir arkadaşımla çalışan başka bir arkadaş hakkında konuşuyorduk. Çalışan arkadaş çocuğuyla biraz zayıf bir iletişime sahip ve onunla uzun süre yalnız kalmayı bile göze alamıyor. Oysa bir şekilde evde olmaya mecbur kalsa, bu duruma illa ki bir çözüm buluurdu. Bir kaç denemeden sonra beraber evde kalmaya alışırlardı. Fakat insanın seçme şansı olduğunda, kolay olana kayma eğilimi oluyor. Kolay olan şeyin tanımı burada yapması kolay olan şey olmak zorunda değil, alışılmış, bilindik olan, sularında nasıl yüzeceğini bildiğin durum aslında.

Şimdi bakınca, kolum bir gecede şak diye işlevsiz hale geldi ve kendimi hiç bilmediğim sularda yüzmeye çalışırken buldum. Elbet seçim benim değildi ve başa gelen çekildi. Fakat hayat bu aslında, bildiğimizi sandığımız güvenli sularda yüzerken, yarın birden bire herşey değişebilir. Evet buna da bir şekilde adapte olacağız, belki yaralanmış, belki de hiç yara almamış halde güvenli sulara ulaşacağız. Ne önceki durumu ne de sonraki durumu iyi/kötü diye tanımlamak mümkün değil, bilemeyiz ancak tek emin olabileceğimiz şey, insan; kesinlikle uyum sağlama becerisi çok yüksek olan bir canlı ve bir yolunu bulacaktır.

21 Nisan 2019 Pazar

21/4 Bilime Giriş

Nisan 21, 2019 3 Comments
Günümüzde bilim deyince, bilimin her şeyi bildiği, çözüm bulduğu ve hatta doğayı çözdüğü gibi bir izlenime kapılınır. Oysa doğa bilimden önce gelir. Daha doğrusu doğa olayları biz olsak da olmasak da, anlasak da anlamasak da var olur ve süregelir. Bilim, doğa olaylarını gözlemek ile başlar. Sonra insan merak eder ve sorar: Neden? Soruların cevaplarından bilim doğar, bilgiler çoğaldıkça bilim gelişir. Şu an cevabı bulunmuş doğa olayları kadar, henüz çözülememiş bir çok doğa olayı da mevcuttur.

Çocuklara bilim öğretirken yapacağımız ilk şey onlara anlatmak değil, gözlemelerine fırsat vermek. Bunun için doğada vakit geçirmenin önemi büyük elbette. Fakat bu olmasa dahi yaşayan her canlı gibi, çocuklar da güneşi, yağmuru, sıcağı soğuğu, rüzgarı bulutu, renkleri, ağaçları çiçekleri hayvanları yaşamın içinde gözlemler. Dolayısıyla zaten bilimi günlük yaşamımızda öğrenmeye başlarlar.

Gözleyerek öğrenilmiş bilgi, o doğa olayı, o şekilde gerçekleştiği için veya döngüsü o şekilde olduğu için öyledir. Çocuk yağmurdan sonra gökkuşağının çıktığını gözlemliyorsa, neden gökkuşağı çıktı sorusuna, yağmur yağdığı için cevabını verir. Yine benzer şekilde ağaçlar yapraklarını neden döküyor sorusuna, çünkü sonbahar, sonbaharda ağaçların yaprakları dökülür der. Çünkü öyle görmüştür ve her sonbahar bu olur. Sonbaharda güneş ışınları eğik gelir, yeterli fotosentez üremez, güçsüzleşir ve dökülür şeklindeki bir bilgi çocuk için o aşamada gereksiz bir bilgidir. Bu çıkarım daha ilerki yaşlar için mümkün ama okul öncesi  ve okula yeni başlayan dönemdeki çocuklar için daha somut açıklamalara ihtiyaç vardır ve bu yeterlidir.

İlk çocukluk dönemine gelen çocukların gözlemleyerek öğrendiği bazı bilimsel konular şunlar:
- mevsimlerin döngüsü ve ne tür değişimler olduğu
- güneş, rüzgar, kar, yağmur nedir nasıl etkileri vardır?
- sıcak soğuk farkı, buzun erimesi, belki suyun buharlaşması
- renkler, renklerin karışması, kokular
- yüksekten düşen farklı şeylerin nasıl düştüğü, hafif şeylerin uçtuğu veya yavaşladığı
- eğimden kayan arabanın hızlı gitmesi
- balon ve baloncukların, tüylerin uçması, kuşların kanatlarının işlevi, yaprakların ve saçların rüzgardan uçması
- sıcak kaşığın el yakması, sıcak çorbanın karıştırınca soğuması, buzu elde tutmanın zorluğu
- ıslak kuru farkı, sert yumuşak farkı, sert oyuncağı fırlatınca acıması, düşen tabağın kırılması
- ateşin yakması, iğnenin batması, suyun akması..
- şekerin erimesi, suyun hızlı balın yavaş akması,
-...... (vb şeyler, şimdilik aklıma gelenler bunlar)

Bu maddelerden de anlaşılacağı gibi çocuklar bilime dair bir çok bilgiye sahipler aslında. Gözlemleyerek ve tecrübe ederek öğrendikleri çok şey var. Muhtemelen tüm çocuklar yeri geldiğinde, daha ileri konularda sorular sorup kendi başlarına ve ya bizlerle çözmeye çalışıyorlar ama birkaç örnek vererek, onları mantık yürütmeye nasıl teşvik edebileceğimizi anlatmak istiyorum. Dikkat edilmesi gereken, doğaya dair mevcut bilgilerinden itibaren, onları harmanlayarak çıkarım yapmalarını sağlamak. Ekstra bilgi sunmak değil. Mesela kızımla konuştuklarımızdan bir kaçı:
- Anne kum taşların parçalanmasıyla oluşuyor değil mi? Evet canım, sence en çok kum nerede var? Deniz ve göl kenarlarında. Neden orda daha çok var sence? Çünkü su taşı eritip parçalamış olabilir. Evet öyle olmuş olabilir, su iyi bir parçalayıcı (şeker suda eriyor). ( bu örnekte daha önce bilmediği hiç bir bilgi yok, fakat bilgileri birleştirip mantık yürütüyor çocuk. Ve amaç da bu mantık yürütmeyi öğretmek)

- anne neden kumu kazınca alttan sert ıslak kum çıkıyor peki? Aaa dur söyleme, çünkü yağan yağmur aşağılara gitmiş, üstteki kumu güneş kurutmuş ama alttakiler ıslak (itiraf edeyim benim cevabım bu değildi ama bu cevap benimkinden daha iyi)
Çocukların böyle mantık yürüterek bilimsel çözümler bulabileceği sorular ne olabilir diye düşününce aklıma şunlar geliyor. Dikkat edin sorular doğa olayı neden böyle şeklinde değil de, o doğa olayı şu durumlarda nasıl olması beklenir gibi bir soru olmalı.
Mesela:
- bir bardak şekerli bir bardak tuzlu suyu karıştırırsan ne olur?
- kuş tüyü mü yere daha çabuk düşer oyuncak top mu? Neden?
- pikniğe gittik, örtünün etrafında karıncalar var ve yemeğimize geliyor, gelmesin diye ne yapalım?
- kışın yapraklar dökülünce, çiçekler kuruyunca, böcekler (tırtıl katınca sinek) ne oluyor?
- küçük bir derede oyuncak kayığını yüzdürüyorsun, bırakırsan kayığa ne olur? kayık suya kapılıp gitmesin diye ne yaparsın?
- rüzgar olmadan da kuşlar uçar mı?
- bir papatyanın üzerine toprak doldurursan ve onu gömersen çiçeğe ne olur?
- ormanda yürüyüş yaparken aynı yoldan geri dönmek için ne yapalım? Neyle işaret koyalım?
-.... (örnekler çoğaltılabilir).
Çocuk büyüdükçe doğaya dair gözlemsel bilgi hazinesi artacak ve yine benzer mantık ilişkisiyle çıkarımlarını yapacak. Bu tür bir mantık yürütme becerisi geliştiğinde, gözlenmiyor olsa bile şöyle olsaydı ne olurdu şeklinde bir düşünme becerisi doğurur (mesela Einstein, zihin deneyleri ile özel ve genel görelilik kuramlarını bulmuştur). Çocuklarımıza asıl verilmesi gereken bilgi değil bilgiyi mantığı ile harmanlama ve sentezleyip sorulara cevap bulma yeteneği olmalı. Ve bu da her konuda olduğu gibi tabi ki ebeveynlerin tutumları ile alakalı. Sorulara cevap vermek mi, mantık kurup çözümü kendi bulması için yönlendirmek mi?



16 Nisan 2019 Salı

16/4 Bir Gece Ansızın Gelebilirim

Nisan 16, 2019 4 Comments
Bir gece ansızın geldi kolumdaki ağrı. Cumartesi’yi pazara bağlayan gece. Ne yaptıysam fayda etmedi, paracetamol işe yaramadı. Pazar öğle saatlerine kadar bekledim ama geçmeyince acile gittik.

Sağ kolumda bir süredir yanlış uyuyakalmaktan kaynaklı ağrı vardı. Geçtiğimiz haftalarda düşme ve temizlik yaparken aşırı zorlanma gibi şeyler de oldu. Fakat sonra hayat normale dönmüştü. Belki gece uykumda yine ters bir harekete maruz kaldı ve sonra uyku bir daha gelmedi tabi. Sadece kıpırdatınca değil, sürekli bir ağrı vardı. Hatta bir ara zonklama. Omuz civarında yoğunluk ama parmaklarıma kadar uyuşukluk. Ağrı o kadar fazla ki sürekli dişlerimi sıkıyorum o derece.

Acil doktoru çok fazla ilgilendi diyemem. Şikayetleri dinleyince omuz sendromu olabilir dedi. Güçlü bir ağrı kesici verdi ve bir de fizyoterapist görsün dedi.

Ertesi gün (dün) fizyoterapist için randevu aldık ve gittik. Pazar akşamı ağrı kesiciden olsa gerek sürekli olan ağrı gitmiş, sadece hareket edince olan ağrı kalmıştı ki bu çok çok iyi birşeydi. Parmaklarımı kullanabiliyordum en azından. İnsan birden bire en çok kullandığı organının yokluğuna maruz kalınca nasıl bir şok yaşıyor anlatamam. Normalde düşünmeden yapılan her basit iş, büyük bir mücadeleye dönüşüyor.

Fizyoterapist kolumu birkaç farklı pozisyonda oynatırken yoğun ağrılar olunca, ultrason ile bakmayı önerdi. Ultrasonda bakınca, kol ile omuz kemiği arasında yer alan tendomlarda kalsiyum birikmesi saptandı. Ve oldukça da büyükmüş benimki :( Buna türkçe literatürde kalsifik tendinit deniyormuş.

Nedeni tam bilinmese bile bu bazı insanlarda oluyormuş fakat normalde ağrıya sebep olan bu olmayabilirmiş. Yani insanlar bu birikinti ile bile hayatlarına normal devam ediyorlarmış ki muhtemelen benim de öyleydi çünkü bunun bir anda değil uzun zamanda oluşmuş olabileceğini söyledi. Şimdi ağrıya neden olmasının nedeni ise, son zamanlarda üstüste gelen kol zorlanmalarından ötürü, tendomların sıkışıp kemikler arasındaki mesafenin azalması, dolayısıyla şimdi hareket ettirirken, yeterli boşluk kalmadığı için o birikintinin harekete engel olması.

Uygulanacak tedavi ise şöyle olacakmış. Şok dalgaları ile kalsiyum birikintisi yumuşatılıp (belki) parçalanacak ve yeniden hareket edebileceğim (inşallah!). Fakat şu an çok acı verdiğinden öncesinde bir süre ağrı kesici alıp onu azaltmam lazımmış yoksa her şok verildiğinde acı oluşuyormuş. Ben de şimdi bu aşamadayım ancak ağrı kesici alsam bile hala harekete bağlı ağrım oluyor ve bu yüzden hayatım iki günde tamamen değişti. Sağ kolumu fazla kullanmamaya çalışıyorum ama hiç kolay değilmiş.

Başıma gelmeden önce hiç fikrim olmadığı için belki benzer ağrılar yaşayan varsa bu ihtimali de düşünebilirler diye yazmak istedim. İnternette daha detaylı bilgiler bulmak mümkün. Benimki sanırım epey ciddi seviyede olan haliydi çünkü diş ağrısı kadar ağır bir ağrıyı bir gün boyunca çektim.

Kıssadan hisse, hep ihmal ediyordum ama artık yaş 40 olduğuna göre vücut sinyallerimi artık biraz daha ciddiye almanın vakti gelmiş de geçiyormuş bile. Neyse kıyısından döneceğim umarım.

Sevgiler




11 Nisan 2019 Perşembe

11/4 Çile Duvarı Anne

Nisan 11, 2019 2 Comments
Çocukların annelerinin yanında diğer insanlardan daha farklı davrandığını bilmeyen yoktur herhalde. Uzmanlar da sağlıklı olanın bu olduğunu, çünkü anne yanında çocuğun gardını düşürdüğünü, tüm içsel gerginliklerini anneye boşaltıp rahatladığını söylüyorlar. Hay hay bunu da anladık. Fakat bir de buna annelerin nasıl dayanması gerektiğini söyleseler keşke.

Çocuklarım son zamanlarda öyle mızmız öyle mızmız ki akşamı zor ediyor, yorgunluğumdan erkenden uykuya kaçıyorum. Bu sebeple benim için çok önemli olan haberi bile kaçırmışım. İlk kez gerçek bir karadelik gözlenmiş ve bunu tanıdığım bir Türk astrofizikçi yapmış (arizona üniv. Feryal Özel). Nasıl heyecanlandım anlatamam. Neyse onun detaylarını başka yazıya saklayayım.

Kızım son iki haftadır falan feğişik bir ruh haline girmişti. Sebebi ise okulda izledikleri bir çocuk filmindeki karakterden korkması. Filmde bir cüce (varmış sanırım, fazla da anlatmıyor korktuğu için), hoşuna gitmediği şeylet olacağı zaman herşeyi dondurabilme gücüne sahipmiş. Onu korkutan bu güç oldu. Artık kafasında neler kuruyorsa bu güç kendine uygulanırsa diye korkuyor. Ayrıca cücenin görüntüsünden de hoşlanmamış. Sınıfta bir tek o korkmuş (herhalde çocuk filmi bu), diğer seyir zamanlarında öğretmene söyledik başka sınıfa gitti. Fakat seyrettiği kadarını bile unutamıyor. Gün içinde sayısız kere hatırlayıp göz yaşlarına boğuluyor. Geceleri beraber uyuduk, aklımıza gelen her çareyi denedik. Hatırlama sıklığı bu günlerde azaldı ama diyor ki, anne ben eskiden çok mutlu bir kızdım, artık bir daha hiç öyle olamayacağım. İçimden büyüyorsun kızım desem de tabi daha çok şeyler olacak, merak etme geçecek diyorum.

Gün içinde kızımın bu halleri bir yana oğlum da her şeye zırlar oldu. Hele sabahları okula gidene kadar tam bir trip adamı. Onun keyfini yerine getirmeye çalışmaktan okula hep geç kalıyoruz. Öğleden sonra da bitmiyor. Hiç oturmuyorum zaten beş dakka otursam 100 kere anne diye çağırılıyorum. Dün resmen içim şişti, kendimi sokağa atıp deliler gibi koşasım geldi. Kendimi sakin tutmak için çok uğraştım, bazen gerçekten insanların nasıl delirdiklerini anlıyorum.

Dün akşam uykudan önce kızım dedi ki, anne bu akşam seninle uyumayacağım. Çünkü seninleyken daha çok hatırlıyorum ( filmi kastediyor). Ben de dedim aaaağğğ ben yoksa o cüceye mi benziyorum o kadar çirkin miyim ühühü diye zırladım (numaradan). Ama ardından beni çok şaşırtan bir cevap verdi. Hayır anne, ben senin yanında farklı oluyorum, daha bebek gibi davranıyorum ondan. Yalnız olunca daha güçlüyüm !!!! (Farkındalıklk kızım benim❤️)

Buyrun işte budur. Çocuklar bile anne yörüngesinde iken değiştiklerinin farkında. Sanırım şevkatimizin yarattığı bir koruma kalkanı onları böyle hissettiriyor. Daha diktatör bir anne olup da bu etkiyi azaltmak mümkün olabilirdi belki ama bunun değişmesi istemiyorum. Ben yine kendimi nötrleyecek başka çareler bulurum. Çiçeklerimle oynatım, kitaplarıma sığınırım, kuşumuzla cilveleşir resimler yaparım. Ig de bu yaptıklarımı paylaşıyorum genelde ama işte bunlar da dağın görünen yüzü. Görünmeyen yüzünde hep iç daralmalarından kaçma çabaları var.

Bakalım ne zaman daha normal bir mızmızlık evresine geçeceğiz. Yoksa ben ne zaman bunlarla baş etmeyi öğreneceğim mi demeli? Göreceğiz.


10 Nisan 2019 Çarşamba

10/4 Wanderlust

Nisan 10, 2019 0 Comments
A strong desire to travel.

Anlamı buymuş. Yani yolculuk için duyulan güçlü heves. Tabi bu yolculuk fiziksel bir yolculuk olmak zorunda değil. En azından dizide bahsedilen böyle bir yolculuk değil.

Birkaç hafta önce Başak’tan bu 6 bölümlük mini dizinin önerisini almıştım. İzleyeli epey oldu ama yazmak bu güne kısmetmiş. İlk üç bölümde merak uyandırdı, dörtte biraz sıktı hatta bırakmayı düşündüm. Beşte olaylar ilginç bir hal aldı, altıda ise derslerle dolu mutlu son. Şimdi ‘iyi ki izlemişim’ kategorisinde.
Spoiler:
Konudan bahsetmek istiyorum biraz. Yetişkin üç çocuğu olan orta yaşlı bir çift var baş rolde. Hayatları oldukça durağanlaşmış, seks hayatları neredeyse bitmiş. Birbirlerine karşı heyecanları kalmamış bir çift.

Fakat ikisinde de heyecan arayışı var, adam bir iş arkadaşına doğru çekiliyor, kadın ise yüzme dersinde tanıştığı biriyle yakınlaşıyor. Bunu birbirlerine itiraf ettiklerinde, birbirlerini yeniden arzuluyorlar (kıskançlık belki kamçılıyor) ve bundan hoşlanıyorlar. Sonra konuşurken bir fikir  ortaya çıkıyor kadından (kadın psikolog bu arada), başka insanlarla görüşmeyi sürdürerek kendi ilişkilerini tedavi etmek. Fakat kurallar var  tabi, duygusal yakınlaşma yok sadece cinsel birliktelik. Yeniden libido yükseltme arayışları vs vs.

İkisi de ayrı ayrı zaman geçirip gecenin sonunda bir araya geliyorlar. Ve gerçekten işe yarıyor. Birbirlerine daha yakınlar. Tabi bu arada partnerlere de bundan bahsediyorlar. Kadının partneri kabul etmiyor, başka birini buluyor. Adamınki ediyor ama sonradan anlaşılıyor ki o da pek rahat değil.

İlk başlarda herkes eğleniyor, hatta 4 lü çıkıyorlar (tabi sonra ikişer ikişer ayrılıyorlar). Fakat başroldeki baba, yeni ilişkisinde kurallara uyamıyor. Duyguları işi içine katıyor ve kadına aşık oluyor. Bunu söylediğinde karısı kızıyor çünkü anlaşmada bu yoktu. Bu bölümde insan bolca şunu sorguluyor. Gerçekten duygusuz bir cinsellik mümkün olabilir mi?

Sonraki bölümde, başta çocuklara bu oyundan bahsedip ayrılmayacaklarına söz verdikleri halde, ayrıldıklarını görüyoruz. Adam duygularına yenik düştü, partneri daha fazla ikinci kadın olmak istemedi. Kadın oyun işe yaramadığı için üzgün, iç hesaplaşmalar, sorgulamalar vs vs. Psikolog olduğu için tüm bölüm boyunca kadının kendi süpervizörü ile geçmiş sorgulamasına tanık oluyoruz ve tabi ki her olayda olduğu gibi çocukluğuna iniyoruz. Görülüyor ki kadının davranışlarının bir çoğunun temelinde geçmiş yaralarının izleri var.

Son bölüm en sevdiğim bölüm oldu çünkü mesaj çok güzeldi. Adam yeni kadının evine taşınıyor fakat normalde düzen hastası olduğu için, eski düzenini mumla arıyor. Yeni kadın da karısının elinden adamı çalan kadın olmanın yüküne dayanamıyor ve ayrılıyorlar. Süpervizör görüşmesinden sonra, psikolog kadın da aslında kocasının yıllar boyu nasıl kendine bir liman olduğunu, onsuz evde yaşayınca anlıyor. Yıllar içinde acı tatlı bir sürü şey yaşamışlar, birbirlerinin zevklerine tercihlerine alışmışlar, nasıl desem birbirlerinden vazgeçtiklerinde sadece onsuz kalmak değil beraberinde yığınla şeyin yok olduğunu farkediyorlar. Aşklarının cinselliğin ötesinde daha büyük sebeplerle var olduğunu, kurdukları düzenin, huzurun, hayatın onların yaşam iksiri olduğunu...

Bir bakıma bu oyun işe yarıyor. Birbirleri için ne kadar önemli olduklarını anlayıp yeniden birleşiyorlar ve bu sefer ikisi de birbirine karşı önceden ihmal ettiği şeylere daha dikkatli davranıyor.

Gerçekten hayatı paylaştığımız herkes, kendi mevcut hacminden kat kat fazla etkiye sahip. Diziyi izlerken kendimi bu şekilde değerlendirmek çok iyi geldi doğrusu. Tavsiye ederim.

6 Nisan 2019 Cumartesi

5/4 Sevgi Emekti

Nisan 06, 2019 1 Comments
Hayatımda ne varsa, yazılarımda da en çok o var. Son zamanlardaki gündemim ise bu yüzden kuşumuz Lily. Bu gün evimize geleli tam iki hafta oldu ve dün ellerimle yıkadım, kuruladım ve yanak yanağa 15-20 dakka oturduk ve öpüştük.

Kuşu aldığımız zaman iç güdüsel olarak ne yapmam gerektiğini az çok tahmin ediyordum. İnstagramda ilk kafes dışındaki fotoğrafını koyduğumda bazı yorumlar geldi. Nasıl yapmalıyım, öyle değil böyle olmalı şeklinde. Bunlar muhabbet kuşu ile bir geçmişi olan insanlardı ve yorumları muhakkak ki çok değerliydi. Ama bizim şartlarımız, ev ortamımız vs tamamen farklıydı. Doğrusu pek kulak asmadım, iç sesimi dinlemeyi tercih ettim.

Lily, 5 kuşun olduğu bir kafesten çıkıp geldi. Eski
kuşlarımdan biri yaşadığı için biliyorum, bazen gerçekten kuşlar yalnızlıktan hasta oluyor. Mutsuzluğunu anlayabiliyorsunuz. Lily ilk gün durgundu ama sonra hiç o hale girmedi. O da nasıl sevildiğini biliyor. Öyle mutlu bir kuş ki şimdi belki eski evinde bu kadar mutlu değildi. Gerçekten hepimiz onu çok sevdik, sürekli ilgilendik. Ve kuşlar -ki nasıl ürkek her an tetikte olan yaratıklardır- artık bizden korkmuyor.

Her gün ona belli bir süre mutlaka ilgi gösterdik. Korkutmadan oldukça nazik davrandık. Fakat davranışlarımızdan ziyade tüm hayvanların, kalbimizde olan niyeti uzaktan algıladıklarına inanıyorum ve bence asıl onu sakin kılan da bu telepatik etki.

Çünkü benzer bir etkiyi ördeklerde de görüyorum. Evimize yakın gölde bir ördek çift var. Gölün diğer sakinleri hep değişiyor ama bu çift yıllardır değişmiyor. Ve her yıl 8-10 adet yavru dünyaya getirip büyütüyorlar (oldukça yaşlandılar belki o yüzden diğer ördekler kışın göçtüğü halde onlar göçmüyor ve yavrular büyüdükten sonra ortadan kayboluyor). Şimdilerde yine yavruları var. Ben her sabah okula giderken evdeki kalan yiyeceklerden onlara götürüyorum ve hayvanlar artık beni tanıyor. Daha uzaktan gördüklerinde hepsi birden bana doğru yürüyor. Ve bunu yiyecek atmadığım, diğer zamanlarda da yapıyorlar. Nedense benim ben olduğumu bir şekilde anlıyorlar. Ve sanırım bu da, kalbimde onları görünce hissettiğim sevginin enerjisi ile oluyor. Fakat tabi ki bu yetmiyor. Her gün veya sık sık bu sevgiyi göstermek gerekiyor.





5 Nisan 2019 Cuma

5/4 40 uctu

Nisan 05, 2019 8 Comments
Yine gunler gecti aradan yazmayali. Yazacak heveslerimi kursagimda biriktirdim. Bazi seyler var icimi dokmeyi istedigim halde alikoydugum. Biliyorum ki gececek, bitecek, azalacak.

bir kucucuk kiz cocugu bak duruyor orada hala

Gectigimiz Pazartesi gunu dogumgunumdu. Normalde dogumgunlerime pek deger atfetmezdim. Bu sefer farkli oldu, duygularim altust. Hala da gecmedi. Sebep? Sebep yeni yasim. 40 oldum, kirk. Soylemesine bile alisamadim. Muhtemelen bunu okurken kafanizdan gecenleri ben de kendime ve diger kirklara soyledim ve soyluyordum. Aman canim ne var, alt tarafi bir sayi iste. Fakat bu sefer oyle olmadi. Cocuklarimin dogumgunlerinde hep yasadigim ama kendi dogumgunumde hic olmayan sey oldu, bastan sona gecmisimi dusundum. Ne ara ben kirk oldum, ne cabuk. Neden, ne kadar buyuk bir sayi, aman allahim! Yazinin karmasikligindan da anlasilacagi uzere bu sefer yeni yasim beni vurdu gecti. Eh tabi bu duygusal yogunlukta alinganliklar kat be kat fazla oldu, sonrasinda da duygusal cokuntuler. Benden 5 ay sonra kirk olacak arkadasima dedigim gibi, baskalarina soylemesi kolaymis ama kendine olunca farkli oluyormus. Ya da herkes oyle degildir belki, bilmiyorum. Bugun hala kendime gelmeye calisiyorum ama i ih olmadi. Dur bakalim. Olacak.

Ayni gunun sabahinda Hollandaca bir sinavim vardi, bundan sonraki iki pazartesi gunu yine var sinavlarim. Bir yandan da onlara hazirlaniyorum. Bu yuzden biraz daha yogunum.

Bu yogunluguma bir de oglanin hastaligi eklendi. Belki de benim icindi bu uyari. Onun derdine odaklanmaktan, kendi ruhsal cokuntume fazla ehemmiyet veremedim. Daha da dibe vuracakken cikmak zorunda kaldim :/ Her halde yukarda beni seven biri var deyip gulumsuyorum. Neyse ki oglumun hastaligi da hafifti, iki gece ates oldu ama toparladi, bu gun okula gitti.

Bu pazar, gercek dogumgunu iki hafta once olan kizimin dogumgunu var. Bir pasta yapmam lazim. Bir de tabi pazartesi gunku sinav icin testleri cozmem. Aslinda haftasonu baska seyler de var, birazdan markete gitmeliyim.

Bu sabah ev bosaldiktan sonra etrafa bakinca icimden soyle gecti. Tasindigimiz zamanda evin ic gorunusu ile simdiki arasinda hic benzerlik kalmadi neredeyse. Ufak ufak bir suru sey degisti. Hayatimizda da oyle. O kadar uzun zamandir birbirinin aynisi oldugunu sandigim gunler yasiyorum ki ama degil. O dar zamanlarda azar azar verdigim emeklerin hepsi, simdi kocaman oldu. Bunca deli rutin icine sikistirdigim ufak degisiklikler, yenilikler buyuk farkliliklara donustu. Ve onlara hic tenezzul etmeseydim, olmayacakti.

Sanirim hepimiz icin benzer seyler soz konusudur, sadece bunlari farketmiyoruz. Ne insan degismeden durabiliyor, ne de hareket etmeden. Gercekte aslinda durmadan birseyler yapiyoruz ve o yaptiklarimiz bir gun daha buyuk degerlere donusuyor. Sonra yasin 40 oluyor ve sen o minik emeklerin toplamina donusuyorsun.

Emeklerimin sonucundan memnunum ama 40 ne ya of.

Neyse kactim.