1 Ağustos 2019 Perşembe

Yas

Ağustos 01, 2019 4 Comments
Daha önce kayıplarım olmuştu ama ilk defa bir “çok yakınımı” kaybettiğim için, yaşadığım süreci de ilk defa yaşıyorum. Duygularımı sık sık gözlemliyor, nedenlerini anlamaya çalışıyorum. İçinde bulunduğum “hal” kalıcı değil biliyorum ama bir yanım da bu hali -çok iç açıcı olmasa da- yazarak ölümsüzleştirmek istiyor. Belki ilerde okur, o hali daha iyi anlarım.

Önceden birinin ardından tutulan yasın, karara bağlı bir şey olduğunu düşünürdüm. Mesela, şimdi yastayım şunu yapmamalıyım gibi, insanın kendine telkinler vererek hayattan biraz geri çekilmesi şeklinde. Fakat işin aslı öyle değilmiş. En azından benim için. Önceden hetecanlandığım şeylere heyecan duymuyorum, içimde bir çiçeği, bulutu, güneşi görünce coşan çılgın sevinç ortalıkta yok. Sanki arabaların hızla gittiği bir otobanın kenarında durmuş bekliyorum, karşıya geçme gibi bir amacım yok, hayat hızla akıyorken, geçen arabaları görüyor ama rengini modelini vs farketmiyorum. Sadece akıyor gidiyor, benden uzaktalar ve ben onları sadece seyrediyorum.

Bu his biraz, ilk annelikte günlerce uykusuz kaldıktan sonra geçirdiğim gündüzlere de benziyor. Aptal gibi oluyor insan, sadece günü kurtarmaya bakıyorsun. Bir şey yapayım, değer katayım, üreteyim gibi bir derdin olmuyor. Tek farkı var sadece o zaman günü bitirmek için dayanmalıyım şeklinde kendine yaptığın zorlamalar. Bu olumlu bir telkin değil ama sonuçta kendine dair bir gayret, işte yas durumunda bu gayret bile yok.

Aslında sürekli kaybı ve yoksunluğunu düşünmüyorum. Sonuçta uzakta yaşayan biri olarak seyrek görüyordum. Fakat iyi olduğunu bilme ve şimdi yok olduğunu bilme hali farklıymış. Her an hatırlamıyor insan bu gerçeği ama olmadık zamanda olmadık şekilde su yüzüne çıkıyor. Kafam dağılsın diye yaptığın bir işte, okuduğun kitapta veya gittiğin bir yerde, minicik bir detay oluyor mesela onu hatırlatan. Hüzünlü olması gerekmiyor ama burnunu sızlatıyor, gözlerini yaşartıyor.

Normalde içimde duyduğum yaşam sevinci ve enerjisi uykuya yatmış sanki. Gün içinde hayran olup kaydetmeliyim diye fotoğraflarını çektiğim detayları görmüyor, elime telefon bile almıyorum. Çocukların bu anılarını kaçırmayayım diye zoraki çektiğim fotoğraflar da hiç güzel çıkmıyor. Kocam fotoğrafımıçekerken gülümse dediğinde, dudaklarım gerginleşmiş bir lastik gibi, hiç esnemiyor.

İçimde ne sevinç var ne hüzün, daha çok kayıtsızlık. Nefes alırken aldığım nefes sanki ta aşağıya inmiyor da yarıya gelince duruyor. Derin derin nefesler alıyorum ama rahatlatmıyor. Önceden içimi kıpırdatan şeyleri yapıp o hissi yeniden alayım diyorum, olmuyor. Minik coşkularımı yeniden duyumsamayı dört gözle bekliyorum. Çünkü meğer hayatı anlamlı kılan onlarmış.

Bu hal’in tam olarak kaybın yokluğundan kaynaklandığını söyleyemem sanırım. Özlem fazla, eksikliği az buz değil elbette. Fakat ölümün ardından insanın maruz kaldığı büyük bir mücadele var. Hayata, ölüme, yaşam amacına dair sorgulamalar, kaybettiğin kişiyle olan hesaplaşmalar (babama layık oldum mu, benim için ne isterdi, bundan sonra ne yapayım, yapmalı mıyım ...), çocukların olmadık zamanlara gelen cevaplaması zor soruları, kalp titreten yorumları (oğlum öyle yapıştı ki anne sen hiç ölme diyor durup durup, yemek masasında yanımda değil karşımda oturduğu için beni özlüyor) gibi. Bütün bunların sebep olduğu sersemliğin toplamı gibi birşey.

Buna rağmen geçeceğini biliyorum, daha doğrusu inanıyorum. Herkes öyle söylüyor çünkü. Belki o zaman yine farklı olan birşeyler daha kalır hayatımda ama minik sevinçlerim en azından geri gelecek. Umuyorum yani. Bu yüzden kendimi akışa bıraktım. Normale gelmek için kendimi zorlamıyorum. Böyleyse böyle, yaşayıp göreceğim.

24 Temmuz 2019 Çarşamba

Her Yerde Hatıran Var

Temmuz 24, 2019 20 Comments
Bu akşam geç saatlerde Tekirdağ’dan İstanbul’a baba evine geldik. Yol boyunca eve giriş anı nasıl olacak diye kafamda dönüp duruyordu. Aslında nispeten iyi idare ettik annemle, annem kendini işe vurdu. Su bekleyen çiçekler, dolaba konması gereken yiyecekler diye diye evin içinde pire olmuş uçuyordu. Bense yıkanacak çamaşırları ayırıp salona gittim ki, kızım üçlü kanepenin ortasında oturmuş, gözleri yaşlı kıpırtısız duruyordu. Ne oldu annecim dedim, özledim dedi. Baksana terliği orada, her zaman giydiği gömleği şurada duruyor dedi. Dedemi özledim anne. Sonra sarılıp usulca ağladık...

Şu anda 23 temmuzu 24’e bağlayan gecenin tam ortasındayım. Bloğuma sabahında yazı yazdığım 8 temmuzun akşamüstü saat 5 sularında, babam kendini iyi hissetmeyerek ambulans istemiş ve ambulansa yürüyerek gitmiş. Hastaneye vardığında fenalaşmış ve yoğun bakıma alınmış. Pazartesi aldığım bu haberden sonra çok önceden aldığım perşembe günü olan uçuşuma kadar günler geçmek bilmedi. Ama dualarımız işe yaramış, babam kendine gelmiş, normal odaya çıkacak, tedavisine orda devam edecekti. Çünkü pazartesiden sonraki her gün güzel haberler gelmişti. Perşembe istanbul’a cuma tekirdağa vardım. Cuma günkü görüş saatini kaçırmıştım ama nasılsa yarın normal odaya çıkacaktı, çoluk çocuk ziyaret edecektik.

Cumartesi sabah ablamın telefonunda hastaneden gelmiş kaçırılmış çağrı... Sonra ikinci numara dayıma ulaşılmış, hastanız yine fenalaştı bir gece daha yoğun bakım... İçimiz huzursuzlandı ne oldu neden diye, saatini beklemeden hastaneye vardık. Zar zor yoğun bakım hemşiresinden bilgi aldık, sabaha karşı fenalaşmış, kalbi durmuş masajla gelmiş, şimdi makinaya bağlı, durumu ciddi!!!

Görüş saatini zor bekledik bu sefer önce ben sonra ablam 5 dakikalık görüş iznini paylaştık. Babacım ben geldim, hepimiz burdayız dışarda, seni bekliyoruz, çıkınca çocuklar da gelecek, seni çok özledik, seni çok seviyorum desem de içimden şu da geçti engelsizce; “ babacım eğer beni bekliyorduysan geldim gördüm seni, şimdi uçabilirsin istediğin yere” Fakat bunu içimden geçirdiğim için kendime kızdım, çok kızdım. Neden öyle düşündüm diye. Uyutulmakta olduğu için brni farketmedi, gözleri yarı açık tavana bakıyor, düzenli bir hıçkırık gibi kısa soluklar alıyordu. Bunu boğazından giren hortuma bağladım ama sonradan herkes canı boğazında takılı kalmış diye yorumladı. Başı hariç her yeri beyaz ve soğuktu, hemşirenin kızacağını bile bile eline dokundum. Beni hissetsin istedim, muhtemel ki beni ve sonra da ablamı duydu.

Görüş bitince doktordan bilgi aldık, solunum yetmezliği ve kalp sorunu yormuş babamı. Ciğerleri bitikmiş, ne olacağını söyleyemezmiş ama iyi olsa bile işi zormuş.

Hastaneden eve geldik, azıcık oturduk, ben yeğenimle akşam yemeği alışverişi için markete gittim, eve varmamıza çok az kalmıştı ki diğer yeğenim yolda bizi buldu, hastaneden haber vardı. Biz gittikten sonra babam yine fenalaşmış, üç kere kalbi durayazmış, üçüncüde artık kurtarılamamış. Tarih 13 temmuz, tam da 13 ocak doğumlu oğlumun 4,5 yaşını doldurduğu gün. Çünkü daha hollandada iken ananemlere gidince orda doğum günümü yapalım diye sayıklamalarının ardından, tamam 13 temmuz senin yarı yaşın, o gün yaparız dediğim gün.

14 temmuz pazar, günlerdir sıcak olan tekirdağ havasının ağlaması eşliğinde babamı hep istediği topraklara gömdüğümüz gün. Bu günden sadece iki hafta önce, rahmetli amcamın torununun düğünü için tekirdağa gelmişlerdi. Biz hollanda’dan gelene kadar orada kalacaklar sonra istanbul’a geçeceklerdi. Açık havada olan düğünde biraz üşütmüş, zaten çabuk üşürdü, öksürmeye başlamış. Ablamın ve annemin tüm ısrarlarına rağmen doktora gitmemiş (ki bu çok anormal bir durum onun için, normalde beni götürmüyorsunuz diye kızardı). Sonra ambulansı kendi istemiş, ambulansa doğru annemle yürürken, allah bilir demiş. Yoğun bakımda ilk gün ve son gün hariç hep kendindeymiş ve hatta şakalar yapmış. Ama demek ki vakti saati böyleymiş, 5 günde gidiverdi 😔

Şimdi düşününce bizi ne yordu ne de fazla üzdü babacığım. 5 gün boyunca biz kötü ihtimalleri de düşündük tabi. Umudumuz hep vardı ama kaybetme fikrini de göz ardı edemedik. Aniden kalp krizi kayıpları gibi şok yaşamadık mesela. Ne de uzun zaman hasta yatıp acısına dertlenmedik. Hepimiz bir şekilde veda edebildik. Hayatta olduğu kadar naif bir veda yaşattı bize yine. Ve babam bu dünyadaki en iyi babalardan biriydi. Üç kızını gözünden sakınırcasına, ne varsa onlar için harcayarak,  ne fiziken ne de sözle bize bir fiske dahi vurmayarak büyüttü. Gözlerimize bakarken gözleri titrerdi. O kadar çok seveni vardı ki, tüm mahallenin dedesi, babası, komşu amcasıydı. 85 yaşında  öldü ama gören 60 sanırdı, çocuklar tepesinden, kucağından hiç inmezdi.

Kızıma dediğim gibi, sana veda etmiyorum, zaten hatıran her yerde, anılarımız hep içimde.İnanıyorum ki bir gün yine buluşacağız.


8 Temmuz 2019 Pazartesi

Finaller

Temmuz 08, 2019 5 Comments
Öyle uzun zamandır yazmıyorum ki, bir eşiğe ulaştıktan sonra, yazmayı planladığın şeyler artık yazmaya değmezmiş gibi geliyor. Oysa kaç kez denemiştim, olmadı. 

Bu süre içinde neler neler yaptık ben bile zor hatırlıyorum. En kaba tabirle artık okul sezonu sona erdiği için (bu hafta kapanıyor), tüm etkinliklerin birer birer finallerini yaptık. Oğlumun futbol dersleri bitti bir diploma aldı; kızımın dans dersleri bitti, bir dans gösterisi oldu; jimsatik dersleri bugün son ama yıl sonu turnuvasını yaptık bir haftasonu; okul biteceği için bir veda partisi; hava güzelleştiği için okulda bir summerparty; bir türlü yapamadığımız gecikmiş bayram pikniği; kız arkadaşlarımla tatil öncesi bir girl night out; son yoga dersim; hollandaca konuşma dersinin sezon sonu son ders partisi; doğum günü partileri; uzun süren soğukların ardından birden bire güzelleşen havalar sebebiyle ihmal ettiğimiz bahçeyi adama döndürmek için ot yolma partisi :) gibi...

Gerçekten çok yoğun birkaç hafta geçirdik ve şimdi ise tatil alışverişi ve valiz hazırlama telaşıyla çok yoğunum. Bu perşembe çocuklarla birlikte İstanbul’a uçuyorum inşallah. 

O kadar uzun bir yıldı ki bizim için, özellikle bu yılın başında, kızım okuma yazmayı öğrenmeye başladığı için ekstra zordu benim için. Akademik özelliğim sebebiyle edindiğim beceriden olsa gerek, bana herhangi bir seviyede, herhangi bir dersi anlat deseler, anlatırım. Uzmanlığım olmasa dahi. Nasıl öğreneceğimi ve öğreteceğimi biliyorum. Bu nedenle çocuklarımın okul hayatıyla ilgili pek huzursuz değildim, çünkü ne sorsalar yardım ederim diye düşünüyordum. Fakat Allah’ın hikmeti işte, belki de tek bilmediğim konudan geldi sınavım, o da yeni bir dil. Kızım okuma yazmayı öğrenecek ama ben o dili bilmiyorum, nasıl yardım edeyim? Tabi bir yandan öğrenmeye çalışıyorum ama o zaten şu anda benden çok daha ileri bir seviyede.  Bu durum bende saçma bir panik yaratıyordu itiraf edeyim. Onu destekleyemeyeceğim, nasıl yapacağız, nasıl öğrenecek gibi bir endişe. Oysa böylesi çok daha iyi oldu. Tabi tamamen kayıtsız değildik ama sene sonunda performans grafiklerinde gösterdiği çılgın pikler, tamamen kendi eseri. Ne kadar gurur duysam az. Ve belki de ona yardım etmeye çalışırken, katı mükemmelliyetçiliğimle kim bilir nasıl da baskı kuracak, ruhunda yaralar açacaktım. Çok teşekkürler Allah’ım.

Bazı hollandalı çocuklar, sene başında, daha önce okuma yazmaya başlamış durumdaydılar. Biz bilmediğimiz bir dil olduğu için çaba göstermemiştik. Diğer yandan yine hollandalı olup kızım gibi sonradan öğrenenler de oldu. Fakat onlar için de elbette evde destek söz konusuydu. Öğretmeni toplantıda, Dila çok ciddi bir gelişme gösterdi ve sınavda tam da ona öğrettiğim gibi yaptı demiş (senede iki kez merkezi bir sınava giriyorlar). Bu onun da çok hoşuna gitmiş çünkü kızım, tam olarak onun öğretmenliğinin performansını temsil etmiş oldu. Harici faktörler, hollandalı çocuklara göre çok daha azdı çünkü.

Şimdi oğlum 3. sınıfa geldiğinde, okuma yazma sürecinde ne yapacağımızı az çok biliyoruz. Tabi o şimdiden duyduğu kelimelerin harflerini hecelemeye başladı. Belki daha farklı bir sürecimiz olur bilemiyorum. Ocak ayında okula başladığından beri geçirdiği 6 ayda, çok olumlu gelişmeler katetti. Yazma, resim yapma, el becerileri çok daha iyi. Matematik ise onu çok cezbediyor. Fakat her geçen gün daha çok öyle olduğuna inandığım birşey var ki, oğlum Hassas Çocuk kategorisinde. Bu yüzden, özellikle yeni ortamlarda ve öğretmenlerine karşı aşırı çekingen. Evde çenesi hiç kapanmayan çocuk dışarda sus pus. Tabi bu da dil gelişimini etkiliyor. Onun testinde de kavramlar, sayılar gibi mantık konuları en üst seviyedeyken, sosyal becerileri orta seviyede çıktı. Önümüzdeki dönemde bu konuya yoğunlaşmamız gerekecek gibi görünüyor. Yine de bence çok iyi durumdalar, beni o teste soksalar en düşük notları alırdım herhalde. Yabancı bir dilde büyük başarı.

Kızımın hollandalı bir sınıf arkadaşı var, okuma yazmayı önce öğrenenlerden. Bir gün başka bir çocukla olan ilişkilerini bana şöyle tanımlamıştı annesi. “İkisi de annı seviyede olduklarından iyi anlaşıyorlar. “ Ben ilk etapta bunu aynı şeylerden hoşlanıyorlar diye yorumlamıştım ama meğer bu iki çocuk sınıfta en çalışkan olan iki çocukmuş (ama kız yine de Dila’yı seviyor beraber oturuyorlar hatta). Sonradan bu velinin yaklaşımı beni öyle huzursuz etti ki anlatamam. Senin kızın çalışkan değil demek istemiş meğerse. Yüzüne söylemedim tabi ama elimi belime koyup şöyle diyesim geldi. Hanııım hanııım sen git başka bir ülkede yaşa, bakalım o çocuk orada aynı olacak mı? Benim kızım şu an üç dil birden konuşuyor, profesyonel jimnastik yapıyor, piyano çalıyor, yüzmede hollandalılarla yarışıyor. Senin kızın daha ingilizce bile bilmiyor (ki o yaşta ingilizce konuşan çok hollandalı çocuk var), bir tek onunla konuşamıyorum. Bi de kalkmış benim kızımın seviyesini eleştiriyorsun.

Ya biliyorum, çocuklarımı çok övdüm ama inanın sizin türkiyede ayak üstü çocuklarınızı anlattığınız ortamların hiç birine sahip değilim burada. Hatta hiç kimseye anlatamadım, bloguna azıcık yazıp rahatlamış bu anneyi affediverin.

Oh be bu yılı da bitirdik yarabbi şükür.

Bekle bizi tatil....




19 Haziran 2019 Çarşamba

19/06 Lily

Haziran 19, 2019 4 Comments

Bu sabah uzun bir aradan sonra blogları okudum, yazmak istediğim konuları düşündüm ve artık kuşumuzu alalı neredeyse üç ay olduğu için, çocuklarla ilişkisini bloğa yazmalıyım diye iç geçirdim. Tüm bunlar olurken yine Lily etrafımda uçuyor, kah telefonuma kah omzuma konuyordu. Üç ayda biz ona o bize öyle alıştı ki, hiç bir korkusu kalmamıştı, bazı komutlarımızı anlamaya başlamıştı ve bazı tanıdık sesler bile çıkarmaya başlamıştı.

Geçmiş zamandan bahsediyorum çünkü şimdi artık yok😭 Kendi kendime nazar değdirdim belki, ama her ne zaman böyle düşünsem bir terslik oluyor, bir keresinde arabama binince icim mutlulukla dolmuş, ne çok seviyorum seni ne güzelsin diye içimden konuşmuş hemen ardından kaza yapıp çizdirmiştim :(

Bahçe kapısı açık fakat sineklik kapalı haldeyken, sineklikte Spiderman gibi geziniyor ben de onun komikliğini izleyip eğleniyordum. Birden en üstte sinekliğin bağlantı yerinde bir yırtık olduğu aklıma geldi, koşup az açılmış olan kapıyı çekmeye çalıştım, yaptım da ama bir anda ne olduysa anlamadan kendini boşlukta buluverdi. Gördüm o da afalladı, düşmemek için bir tur uçtu, çağırdım ama farklı bir yöne uçuverdi ve gitti.

O anda evde kıyamet koptu. Kızım panik krizine girdi , oğlum sızlanma. Biraz sakinleşince aramaya çıktık ama bulamadık. Kafesi bahçede yüksek bir yere koyduk belki döner umuduyla. Gözümüz hep kafeste aklımız onda ama çocukların halleri beni kuştan daha çok düşündürüyor. İlk kez bir hayvanları olmuştu ve gerçekten çok sevmişlerdi. Hani bu yazımda olmasını istediğim bir ilişki vardı ya, tam da o olmuştu aslında. Bir yanım çok minnettar bu güzellikleri tattıkları için, bir yanım ise hiç olmasaydı bu acıyı da yaşamayacaklardı diyor. Fakat belki de öyle böyle kayıplarla baş etmeyi öğrenecekler ve güçlenecekler.

Lily kaçtıktan sonra yağmur yağdı. Acaba sığınacak bir yer buldu mu? Karnı acıktı mı? Onu gruplarına alacak arkadaş bulabilir mi? Yoksa bir köşede ağlayıp duruyor mu şimdi? Canım kuşum sen en çok bana arkadaşlık etmiştin :( Çok dua ediyoruz belki dönersin.




7 Haziran 2019 Cuma

7/6 Sabir Katsayisi

Haziran 07, 2019 6 Comments
Cocuklar buyudukce dertleri buyur derler ya, tam da bu aralar bu turde "challenge"larini yasiyorum hayatimin. Bu gune kadar kizim evin zillisi, oglum evin uslusuydu. Simdi roller degisti, oglumun icindeki karanlik gucler, benim o masum minik bebegimi eline gecirdi :) Kizimi ise sanki daha az goruyorum, oyle cok ozluyorum ki... Buyudukce cocuklar anneden uzaklasiyormus ya, bir kac sene sonrasini dusunemiyorum.

Bunlar bebekken gunde 12 saat uyuduklarini varsayarsak, 12 saat dipdibe idik her gun. Sonra oyun okuluna gittiklerinde (2-4 yas) sadece gunde 3 saat yoktular ve bu da haftanin her gunu degildi zaten. Yani ben iki cocugu gunde 12 ser saat cok rahat idare edebiliyordum. Simdi ikisi de gunde 6 saat okulda ve okuldan sonra uyku saatine kadar 5 veya 6 saat evdeler (bazen aktiviteler dolayisiyla daha az) ve ben resmen zorlaniyorum. Inanin anneligimde son bir kac aya kadar hic bu kadar yetersizlik hissiyle dolmamistim. Ozellikle oglum remen bir huysuz ihtiyar gibi oldu, hep sikayet hem memnuniyetsizlik, ne yapsam yaranamiyorum.

Hadi diyelim ki, yaslandikca tahammul seviyem azaldi, sinirlerim lackalasti fakat 7 kusur yillik anneligimde kazandigim bir sabir artisi da var. Demek ki

     bu sabir artisi < yaslilik etkisi+ cocuklarin dertlerinin buyumesi

ile olusan toplam etkiye yetmiyor, az kaliyor. Simdi onumuzdeki 5 yil icin bir plan yapacak olursam, cocuklarin dertleri belki bir kac kat daha fazla artacak ve tabi ki yasliligin getirdigi "kafa kaldirmiyor" etkisi daha da artacak ve sonunda sanirim ben cildiracagim. Cidden buyuk cocuklari olanlar nasil yapiyorsunuz merak ediyorum?

Tabi o zaman su faktoru de isin icine eklemek lazim. Buyudukce evden uzaklasiyorlar ya, belki simdiki gibi 5-6 saat degil de belki sadece aksam yemegi sirasinda 1-2 saat gorecegim, bu da dengeyi koruyacak ama ama...

Ben onlari gormeden, ozlemeden nasil duracagim😭



4 Haziran 2019 Salı

Iyi Bayramlar

Haziran 04, 2019 1 Comments

Iyice bosladigim blogumu, bu guzel bayram sabahinda bos birakmak istemedim. Hepinize mutlu, huzurlu bir bayram diliyorum.

Hollanda'dan kocaman sevgiler.

photocredit:sarahgardnerphotograpy

27 Mayıs 2019 Pazartesi

27:5 Ramazan Ruhu

Mayıs 27, 2019 3 Comments

Her halde hepimizin hemfikir olduğu bir konu var ki, o da insanın fiziksel olarak zor koşullarda iken psikolojik olarak kendini yüksekte tutmasının zor olmasıdır. Hasta olunca, pozitif şeyler düşünmenin zorlaşması, açken daha sinirli olmamız, ağrılarımız varken daha karamsar olmamız gibi.

Bu gerçeğe dayanarak Ramazan ayı ve oruç meselesini yeniden gözden geçirirsek, bence üzerinde düşünülmesi ve dikkat edilmesi gereken bazı detaylar ortaya çıkıyor. Şimdi elimden geldiğince düşündüklerimi yazmaya çalışacağım.

Ramazan ayı mübarek ay, bereketin ve rahmetin bol olduğu bir ay diye söylenir. Tabi buna karşılık bir o kadar da kaygan zeminli bir ay. Belki de o yüzden ödülü daha büyük. Şöyle ki normal zamanlarda ayaklarımız yere daha sağlam basıyorken (yani daha dengeliyken) ramazan ayında sanki bir bataklık üzerinde yürümek durumundayız. Bakalım kim batacak kim çıkacak? Sınav daha büyük, çünkü en başta yazdığım gibi başta açlık, sonra açlığın tetiklediği irade zayıflığı ile mücadele edip bataklığın sonuna ulaşmak gerekiyor. Normal zamanda etkilemeyen olaylara karşı daha hassas, daha sinirli veya daha alıngan olunabiliyor.

Diğer yandan sınavın soruları sadece içerden gelmiyor. Dışardan da bu aya özel ekstra çomaklar oluyor mesela. Normal zamanda kim ne yapmış umrumuzda olmazken, Ramazan ayı oruç tutanlar tutmayanlar şeklinde bir ayrımı alenihale getiriyor. Oruç tutuyorsanız ve oruç tutmayan birini görünce aklınızdan “a bak bu oruç tutmuyormuş 😒) fikri geçiyorsa işte size hiç yoktan bir nefsi sınav. Halbuki bize ne deyip geçmemiz gerekir veya ramazan dışındaki zamanlarda nasıl umursamıyorsak o kadar umursamaz olmamız. Fakat elbette kolay değil.

Sanırım bu bir ayın (oruç tutan veya tutmayanlar dahi) insanlarda bir çeşit ayrıştırma, irade zayıflığı, iyi niyeti korumada güçlük gibi etkenlerin arttığı bir ay olduğunu söylemek yanlış olmaz. İşte bu sebeple sağlam olmayan bir zeminde yürümeye benzer olduğunu ima etmiştim.

Buna karşılık, Allah tarafından verilmiş kolaylaştırıcı bazı şeyler de var Ramazan ayında. Fakat her oruç tutan kişinin bunu alıp almadığından emin değilim. Yani bataklıkta yürürken sanki bazı insanlar, daha da batsın diye böyle ayarlanmış. Bazılarını ise kollarından tutup üzerinden atlatmış. Engeli uçarcasına geçen kişiler, ne içten ne de dıştan gelen çomaklara aldırış ediyor, enerji azlığı nedeniyle belki de mecburi olarak hayatını yavaşlatıyor, yavaşlığın getirdiği anda kalma ve içe dönme eylemlerini gerçekleştiriyor, bu bir ay boyunca ise, içindeki benlikle, yaşamla, ahiretle hesaplaşıp değerlendirmeler yapıyor ve ayın sonunda erdemlerini geliştirmiş olarak bataklıktan çıkıyor.

Ve bu açıdan bakınca ne kadar önemli bir ay, ne kadar büyük bir sınav olduğu benim içimi ürpertiyor.

Bakalım bu sınavı nasıl geçeceğiz?

15 Mayıs 2019 Çarşamba

15:5 Cekingen Cocuk

Mayıs 15, 2019 3 Comments
Uzun zamandir kafamda donup duran bir konu var, simdi dile getirmeye calisacagim. Bir arkadasimin kizi ev disi ortamlarda (okul, baska evler vs) oldukca cekingen davraniyor ve arkadasim da bir gun bana sormustu " Sen de cocukken cekingendin degil mi, ne zaman nasil atlattin? "

Ben cocuklugumda gorup gorebileceginiz belki de en cekingen cocuktum. Akrabalarimin dahi sorularina (nasilsin kizim?, -iyiyim seklinde) cevap veremezdim. Yabancilarin yaninda hic kipirdamadan oturur, okulda 5. sinifta dahi (hep ayni ogretmen ve arkadaslar dusunun) bildigim sorularin cevaplarini parmagimi kaldirip da soyleyemezdim.

Orta okulda (ozellikle 7 ve 8. siniflarda) bana verilen ekstra sorumluluklar nedeniyle cekingenligim azaldi diyebilirim ama farkli ortamlarda yine devam ediyordu. Lise ve universitede bile mecbur kalmadikca soru sormayan, alisverislerde minumum konusmayla isini tamamlayan, mesela bir gorevliye aradigim seyi bulamayinca, nerede diye bile soramayan biriydim. Evet neden bu kadar zorlamisim veya neden duzeltilmemisim bilmiyorum. Bu surecin benden aldiklari gibi kazandirdiklari da oldu elbette. Daha cok kendi kendine yetebilen biri oldum.

Insanin sosyal cevreye ihtiyaci var, insanlarla iletisimde kalmanin bir yolunu bulmak zorundayiz. Cocuklarda bu yonde bir egilim varsa duzeltmek, orta yolu bulmak iyi olur mutlaka. Ve bence bunun yolu onun zorlandigi konularin ustune gitmesine yardim edecek ufak sorumluluklar vermek, azar azar baslayip, arttirmak iyi olabilir diye dusunuyorum.

Fakat bu yazida asil deginmek istedigim farkli bir konu var. Ozellikle okuldaki cekingenliklerimde isin baska bir boyutu daha vardi. Bildigim sorulara parmak kaldirip cevap vermek gibi bir ihtiyac duymuyordum. Arkadasim bana, kizi, ogretmeni ile konusmadiginda, ogretmeninin onun neyi ne kadar bildigini nasil anlayacagindan endise duydugunu soylemisti. Ben de merak etme ogretmenler bunu anlar dedim, gerek siniftaki tavirlarindan, gerek sinavlardan, gerek okulda yaptigi islerden. Kendim icin konusacak olursam, butun okul hayatim boyunca iyi bir ogrenci oldugumu tum ogretmenlerim gayet iyi biliyordu.

Peki neden konusma ihtiyaci duymuyorum diye kendime sordugumda su cevabi aliyorum. Evet cekingenligim beni durduruyordu ama kendimi ispatlama seklinde bir hirsim olmadigi icin, bu duvari gecme gayretinde degildim. Ispatlamak zorunda degilim. Ben hayatimin her doneminde ogrenmeyi cok seven bir cocuk oldum. Okul kitaplari yetmez, ansiklopedilerden calisirdim, kutuphanelerden cikmazdim. Ve buyuk bir aclikla tum detaylari ogrenirdim. Ogrenmis olmak bana yeterdi, bu beni tatmin ediyordu. Bildigimi ogretmene veya baskalarina gostermek, onlardan aferini duymak gibi bir beklentim kalmiyordu bu durumda. Bildigimi biliyordum. Baskalarinin aferini, yuksek notlar (tamam yuksek alinca sevinirdim ama almadigimda ise hic aglayan cocuklardan olmadim) hedefim degildi. Kendi kendime koydugum hedefler vardi ve onlari yapinca tatmin oluyordum. Yani dis dunyanin kurallarindan ziyade kendi kurallarim icinde yasiyordum. Ve hayatimdan da oldukca memnundum. Mutsuz degildim yani.

Bunlari kendimi ovmek icin yazmiyorum elbette, sadece eger boyle bir cocugunuz var ise, boyle bir olasilik da olabilecegini hatirlatmak istedim. Ben nasil boyle oldum hic fikrim yok fakat hala bu yasimda, tum hedefleri kendi kendime koyup, planlayip, hedefe ulasan, bu konuda ilham almaya acik ama bire bir baskasinin koydugu adimlari uygulamaktan hoslanmayan bir yapim var. Cok basit bir ornek vereyim, diyet yaparken bile diyetisyenime onca para doktugum halde listelerine bire bir uymadim. Bu disardan bakinca zor olani secmek gibi gorunebilir belki ama 40 yil insan bir seye alisinca o artik kolay geliyor :))




11 Mayıs 2019 Cumartesi

11:5 FotoŞok

Mayıs 11, 2019 16 Comments
Paris’teki fotoğraf çekiminin hemen ertesi günü hastalandım ve oldukça ağır geçirdim. Şimdi bugün tamamen iyileşmiş durumdayım ama biliyorum ki o hastalığımın da nedeni üşütme, mikrop vs den ziyade benim üzüntülerimdi. Daha doğrusu üzülüp hastalığı bedenime buyur etmem belki. Her ne zaman duygusal çöküş yaşasam hasta oluyorum çünkü.

Diyeceksiniz ki bak ne güzel, herkese nasip olmaz, böyle bir an yaşamışsınız vs vs. Şu anda ben de böyle düşünüyorum ama fotoğrafları ilk gördüğümde (çekerken bize gösteriyordu) tam bir şok yaşadım. Nasıl anlatsam. Pinterestteki benzer fotoğraflara bakıp hayallere dalmışım ama o fotoğraflarda ya hep mankenler ya da ideal görseller vardı. Onların yerine kendimi koymamışım veya koyduğum hep gençlik hallerimmiş. Oysa fotoğrafta gördüğüm yaşlanmış, kırışmış, daha şişman bir kadın. Bir an kendimi komik bile buldum. Nasıl aysel gürel’in giydiği yaşına uygun olmayan kıyafetler absürt görünüyorsa, kendimi dışardan öyle gördüm. Bu pozları 20 li yaşlarımda evlendiğim zaman vermeliydim, şimdi hiç yakışık alıyor mu? Kim bilir sokakta öyle yürürken ne komik görünüyordum, insanlar bize gülüyordu belki. O zamanlar yapmadığım için pişmanlıklar, şimdi düştüğüm komik duruma acımalar... Zamanında olmadığı için kaderime küsmeler, kocama darılmalar...Tamam bu düşüncelerin bazıları abartı olabilir ama gerçeklik payı olan da var, sonuçta her şey zamanında güzel-miş!

Aradan on gün geçince, fotoğraflara tekrar tekrar bakınca kabullendim. Bazılarını beğenmeğe bile başladım (ama hala beğenmediklerim var). Aslında gün içinde aynaya çok az baktığım için ve tabi bir de eskiden daha sık katıldığım düğünler dolayısıyla daha fazla kendimi şık kıyafetlerde gördüğüm için; yeni halimin şık kıyafetlerde, makyajlarda nasıl göründüğüne dair fikrim yokmuş. Meğer eskiden katıldığım düğünlerdeki orta yaşlı çocuklu kadınların yerini almışım ben de.

Görüldüğü gibi konu yine başa döndü ve 40 yaş’ın depresyonu asıl neden çıktı. Meğer hala beni vurmaya devam ediyormuş. Bugün fotoğraftaki görüntümü, abiye içindeki duruşumu kabullendim ama bilmiyorum yarın başka bir hal içindeki kendi halimi görüp sarsılmadan geçebilecek miyim? Sanırım her bir farklı için yeni GeCe böyle diye beynime bir ön yükleme yapmam lazım. Sonra da bunu kabullenip yoluma devam etmem.

Belki de daha çok selfie çekip fotoğraflarla kendimi şoklamam...

Evet evet.

10 Mayıs 2019 Cuma

10:5 Hayaldi Gerçek Oldu

Mayıs 10, 2019 7 Comments
Ekim ayında yazdığım bu yazıda (   https://ge-ce.blogspot.com/2018/10/eski-dugun-fotograflarmza-ne-zaman-cok.html?m=1) birlikteliğimizin 20 yılı şerefine özel bir fotoğraf çekimi istediğimi yazmıştım. O günlerde bu işi ciddiye alıp araştırmalar yapmış epey bi heveslenmiştim. İlk hedefim ise, bu fotoğraf çekimi için kilo vermekti, o azimle kolayca vermiştim ☺️ Noel ve yılbaşı tatilinde birkaç günlük paris ziyareti yapıp çekilecektik.

Fakat olmadı. Paris hayalinin yerine Amsterdam’da çok beğendiğim bir botanik bahçesini koydum ben de. Fakat orası da giriş ücretlerinden hariç bir de fotoğraf çekim izni gibi bir amaçla epey ciddi para istiyordu. Hem fotoğrafçı hem bu izin cretleri fazla gelince vazgeçtik. Tabi ben de bu hayalimi belki bir gün klasörüne çoktan atmıştım.

19 Nisan’da okullar iki haftalık bahar tatiline girdi. İlk haftasını evde geçirdik ve ikinci haftası için de geçen yıl gittiğimiz kuzey fransa’daki bir campingde tatil ayarladık. Tatile 15 gün kala, eşim hadi pariste fotoğraf çektirelim dedi. Tabi ki heyecanlandım ama bu emrivakiden de pek hoşlanmadım. Zira yapmam gereken bir sürü hazırlık vardı ve benim için hazırlık süreci de olayın kendisi kadar önemliydi. İkinci el vintage butikleri dolaşıp eski model bir gelinlik/elbise bulacaktım mesela. Çocuklara da keza böyle nostaljik kıyafetler istiyordum. Saç aksesuarları bakacaktım, makyajımı saçımı düşünecektim. Ve bunların hepsi benim için önemliydi. Bir ara hatta eşime kızıp teklifini reddettim. O da deneriz beğenmezsen bir daha yaparız bu kadar büyütülecek bir olay değil dedi, (içses: bak hala büyütülecek olay değil diyor!).

Neyse ben de inat ettim madem öyle beğenmezsem yine yapacağım dedim ve olduğu kadar hazırlığa başladım. Çocuklara bilindik mağazalardan kıyafet ayarladık. Ben de internetten gelinlik abiye tarzı kıyafetler taradım. Tabi ki denemeden iki elbise sipariş verdim. Üstelik paskalya tatiline denk geliyor diye teslimatı hızlı kargo için para ödeyip yaptık ve ancak bu şekilde yetişti. Bir haftasonu ise eşimin kıyafetlerini aldık ve tabi fotoğrafçı da bulmak gerekiyordu.. Paris’te fotoğrafçıların ilan verdiği bir web sitesinden araştırıp stilini beğendiğim bir kız ile anlaştık. Malesef hava durumu ise çoğunlukla kapalı gösteriyordu, açık olarak görülen 1 veya 2 mayıs tarihinden biri için sözleştik.

Zaman yaklaştıkça tahmin edersiniz ki hava durumu sürekli değişiyordu ve 2 mayıs yağmurlu 1 mayıs güneşli oldu. 1 mayıs’ı gösteriler nedeniyle çok tercih etmiyordum ama fotoğrafçı çekim saati için golden hours önerince saat 5’te herhalde bitmiş olur diye umduk. Tabi ki bitmemişti ama fazla etkilemedi. Aksilik bu ya kızım da bir gün önce hastalandı. Titreme ve ateşli bademcik iltihabı 🤦🏼‍♀️

Çekimin olacağı günün gecesi saçlarımı sarıp uyudum, sabah kıyafetleri ütüledim, saçımı makyajımı yaptım hazırlandık. Saçım bir türlü istediğim gibi olmadı :/ Bir tek eksiğimiz el çiçeğimdi, kaç yere baktık her yer kapalı yok bulamadık. Aslında 1 Mayıs’larda Fransa’da her yerde çiçek satılır (özellikle müge çiçeği), otobanda yol kenarında bile çiçekçiler gördük fakat tek güle 5 eu gibi bir fiyat söyledi. Üstelik nakitimiz de yoktu. Aksilik. Sonra eşim fotoğrafçıya mesaj attı, o bulmuş getirdi. Çok şık bir buket değildi ama yine de zevkime yakındı çok beğendim.

Bir gün öncesinde çocuklara biraz Paris’i gezdirmek amacıyla yine Paris’e gitmiştik (kaldığımız yerden 1-1,5 saat trafiğe bağlı olarak). O gün biraz da fotoğraf çekimi için spotlar seçmeye çalıştık. Fakat yürümek istemeyen hasta bir çocukla, yürüdüğümüz istikamette hiç bir yeri uygun bulamayınca ertesi gün için elimiz bomboştu. Artık biraz fotoğrafçının bilgisine biraz da şansa kalmıştı işimiz.

Kafamda bir kaç poz vardı. Biri Eyfel kulesini de gören, biraz yeşil ve Sen nehrinin de fonda olduğu bir manzara, diğeri tipik paris cafelerinden birinde kahve içerken, bir diğeri de bayıldığım apartmanların olduğu sokakta yürürken. Sokak fotosu hariç oldu ama olanlarda da eksikler var. Çok beğenerek aldığım ayakkabılar hiç çıkmamış mesela :)) Sonra ikinci elbisemle çok az poz var. Üstelik o kadar zayıfladım ama camping çpk soğuktu üşütüp gazlanmıştım. Karnım davul gibi şişmiş ve ağrıyordu. Nitekim çocukla ve bu kadar hızlı bir planla ancak bu kadar oluyor. Diğer yandan şu gerçekleri de göz ardı etmemek lazım:

1- çok kalabalık çok. İnsansız bir fotoğraf karesi yakalamak çok zor. Fotoğrafçı gelen geçene yol verirken, yüzünde aynı sırıtışla beklemek çok zor, bu sürede çocukları zaptetmek zor.

2- foto çektiğimiz yerlerde boydan fotoğrafımız pek yok. Neden? Çünkü ya arkasında vızır vızır elektrikli scooterların geçtiği bisiklet yolu var, ya araba yolu var (fotoğrafçı geriye gidemiyor), ya da 1 mayıs nedeniyle polis barikatları var (kareye girmesinler), ve ya geniş açıda başka insanlar kareye giriyor. Sonuçta bomboş bir paris bulmak zor.

3- itiraf edeyim önceki günkü gezimizdeki hallerine göre çekim sırasında çok çok iyiydi çocuklar. Korktuğum kadar olmadı. Fotoğrafçıya da dedim bir annenin her zaman b,c, d planları vardır. Bugünü a planıyla bitirdik inanamıyorum çok mutluyum diye :)) Fakat tabi ki çocuksuz çekim gibi değil. Neredeyse 2 saat sürdü ve onlarca pozu sıkılmadan veremediler. Arada kaçmaya çalıştılar, kaybolmasınlar diye dikkat etmekten, onları neşelendirmekten falan herhalde çekim süresinin yarısı boşa gitmiştir.

4- bize eşlik eden olmadı ama pariste hırsızlık olaylarına karşı, siz foto çekilirken çantanızı telefonunuzu tutacak biri lazım. Benim omuz çantamı fotoğrafçı taşıdı ancak, yedeklerin ve ihtiyaçların olduğu sırt çantası bize 2-3 mt uzakta bekledi ki bir gözle de hep ona dikkat etmemiz gerekiyordu. Ayrı bir stres unsuru doğrusu.

Tüm bunlara rağmen çok güzeldi. Benim foto çekilmekten hazzetmeyen kocam bile bayıldı. Ara sıra yapalım diyor şimdi :)) E madem öyle yaparız :))

Çocuklar için de eğlenceli bir hatıra oldu aslında. Arada sıkılsalar da sonrasında boynuma sarılıp anne çok güzeldi değil mi dediler. Ve fotoğrafları görünce çok beğendiler.


Şimdi düşünüyorum da iyi ki inat edip iptal ettirmemişim. Biraz önce instagrama da yazdığım gibi :

Hepimizin düğün konseptli giyindiği böyle bir fotoğraf çekimi, uzun zamandır hayalimdi. Fakat koşturmalardan, hastalıklardan rafa kaldırmıştık. Tatile onbeş gün kala ani bir kararla çekimi yapmak istedik. Tabi ki çoğu şey aceleye geldi. Ben kendimi beğendim mi? Hayır. Poz verebildik mi? Hayır. Karnını çek, dik dur, kolunu kaldır, bacak bacak üstüne at, saçını düzelt, çalıştığın gülümseyişi takın. Oldu mu? Tabi ki hayır.  İkili fotoğraflarda gözlerimiz çocuklarda, onlarla olan fotoğraflarda, ellerimiz onları zaptetmekle meşgul. Bu durumda olabilecek en iyi pozlar böyle oldu. Fakat şu da  bir gerçek ki, siz bu fotoğrafa bakınca sadece o anı görüyorken, biz baktığımızda hani Eren böyle yapmıştı, Dila şöyle demişti, şu olmuştu gibi tüm hatırayı görüyoruz. O yüzden iyi ki yapmışız, iyi ki. Varsın muhteşem olmasın ❤️ “











5 Mayıs 2019 Pazar

5:5 Devleşen Ellerim

Mayıs 05, 2019 7 Comments
Çocukluğumda ateşli bir hastalık geçirdiğimde genelde pencerenin önündeki divanda yatar, gözüm açık da olsa kapalı da olsa halüsinasyonlar görürdüm. Bir tanesini hiç unutmuyorum çünkü her seferinde olurdu. Yan yatarken yanağımın altına koyduğum elim gitgide büyümeye başlıyor ve başım avuçtaki bir ceviz kadar küçülüyor. Ve ben sanki bu el beni sıkacak, boğacak korkusuyla uyanıyorum..

Çok değil birkaç yıl önce sait faik abasıyanık’ın öykülerinden birinde tek bir satır, minicik bir ayrıntı yakaladım. Öyküdeki karakterin de eli aynı benim gibi büyüyordu. Bu güne kadar hiç kimselere söylemediğim bu rüyanın başkasında da olduğunu duyunca hem şaşırdım hem sevindim. Demek ki yalnız değildim ve hayret ateş insana benzer halüsinasyonlar mı gösteriyordu?

İki gündür feci hastayım. Bademciklerim tamamen iltihaplandı ve yataktan çıkamıyorum. Ateş, üşüme, terleme, yutkunamama vs. Hasta olduğumda babamın bize olan alakası aklıma geliyor sürekli. Hemen koşar portakal alırdı, güzelce sıkar, şekerle tatlandırır, biraz sıcak suyla soğunu kırardı. Babamın portakal suyu kadar tatlı portakal suyu hiç içmedim. Sonra her zaman evimize giremeyen muzu illa ki alırdı hastalandığımızda (eskiden çok bol da değildi zaten). Eğer midem bozulmuşsa mutlaka gazoz ve sarı leblebi. Bazen sarı leblebileri sarımsak havanında döver, şekerli toz yapardı. Tabi sık sık başımı ellerimi kolanyalarla ovar, masaj yapardı. Tabi annem de boş durmazdı, aspirin eritilmiş sirkeyle vücudumuzu ovmalar, çorbalar, sevdiğimiz yemekler pişirmeler...

Bugün hasta olduğum için normalden biraz daha fazla duygusalım. Gözlerimi kapayınca kocaman ellerimden beni koruyan babamın, alnımın üzerindeki ellerini arıyor gözlerim. Gecenin bir yarısı canım portakal suyu çekti ve babamın en sevdiği meyvelerden biri olan kavunu. Ben divanda yatarken yanıbaşında dikiş makinesinde tıkır tıkır çalışan annemin makinasının sesini. Yattığım yerden perdenin desenlerine bakıp dalışlarımı... Çocukluğumu sanırım her daim özleyeceğim.

Şimdi çok şey değişti tabi ama güzel şeyler de yok değil. Ara sıra odama gelip bana sarılan, iyi ol annecim diyen minik kollar var. Dün kızım çorbamı, oğlum pilavı yapmış. Bazı gelişlerinde hala iyileşmedin mi diye hayal kırıklığı yaşasalar da, biliyorum yakında iyi olacağım. Bu ilgiye hiç bir hastalık karşı duramaz....

Merak ediyorum sizin de devleşen elleriniz var mıydı?

29 Nisan 2019 Pazartesi

29/04 Gün Geçer

Nisan 29, 2019 10 Comments
Yine arayı uzattım, hem isteyerek hem istemeyerek. Yazmalıyım dediğim mevzular beynimin tozlu raflarında yitip gitti, geriye takvimden kopmuş yapraklar kaldı (demek isterdim ama yapraklı takvimimiz bile yok). Neyse.

Kolumda beliren apansız ağrı 6. günde hala bir değişikliğe uğramayınca -güçlü ağrı kesiciler vermişlerdi ve üstelik ben sezeryan ağrılarını bile paracetamol ile atlatmıştım, onlar bile fayda etmedi- yana yakıla fizyoterapisti aramıştık. Kesinlikle tedaviyi erkene çekemeyeeğini doktordan başka ilaç istememi söyledi ve mecburen öyle yaptık. Yeni ilaçlardan sonra ağrım ciddi oranda azaldı, hareketlerimin oranı arttı ve hayatım nispeten normale döndü. Fakat o bir hafta gerçekten zordu. Ağrıyı sürekli çekmek bir yana, sağ elimi ve kolumu kullanarak yaptığım her şeyi, onu kullanmadan nasıl yapabileceğimi düşünüp duruyor, yapamadıklarıma alternatif çözümler bulmaya çalışıyor, tabi bunlar psikolojimi hiç de iyi etkilemiyordu. Yeni hayatımda belki artık saçlarımı tarayamadıpım için kısa saça geçmeliydim, sütyenimi önce göbeğimde ilikleyip, sonra döndürüp askılarını takmalıydım, genelde önden fermuarlı veya düğmeli şeyler giymeliydim, yemek malzemelerinşhazır doğranmış almalıydım veya bir haftasonu kocama herşeyi doğrattırıp koymalıydım, çok sevdiğim tebeşirle yazıp, tahtada ders anlatmam mümkün olmazdı belki bilgisayarda slaytlar hazırlardım, tabi önce mouse’u sol elle kullanmam ve tek elle klavyede hızlanmam gerekirdi.

Günlük hayatta o kadar ama o kadar çok şeyi düşünmeden yapıyormuşuz ki anlatamam. Resmen çarpıldım. Şimdi yeniden eski durumuma yakınım ama ömrü boyunca bu durumda olan insanlar var, bu yoksunlukla çocuk büyütenler, çalışanlar, üretenler var biliyorum. Zor ama başa gelen çekiliyor. Bir yol bulunuyor.

Başa gelen çekilir, konudan bağımsız olarak, en sevdiğim sözlerden birisi. İnsan yaşamadan yapıp yapamayacağının farkında olmuyor ve ne kadar zor olursa olsun yeni durum, bir ay iki ay belki sonra o duruma adapte oluyor. Geçenlerde bir arkadaşımla çalışan başka bir arkadaş hakkında konuşuyorduk. Çalışan arkadaş çocuğuyla biraz zayıf bir iletişime sahip ve onunla uzun süre yalnız kalmayı bile göze alamıyor. Oysa bir şekilde evde olmaya mecbur kalsa, bu duruma illa ki bir çözüm buluurdu. Bir kaç denemeden sonra beraber evde kalmaya alışırlardı. Fakat insanın seçme şansı olduğunda, kolay olana kayma eğilimi oluyor. Kolay olan şeyin tanımı burada yapması kolay olan şey olmak zorunda değil, alışılmış, bilindik olan, sularında nasıl yüzeceğini bildiğin durum aslında.

Şimdi bakınca, kolum bir gecede şak diye işlevsiz hale geldi ve kendimi hiç bilmediğim sularda yüzmeye çalışırken buldum. Elbet seçim benim değildi ve başa gelen çekildi. Fakat hayat bu aslında, bildiğimizi sandığımız güvenli sularda yüzerken, yarın birden bire herşey değişebilir. Evet buna da bir şekilde adapte olacağız, belki yaralanmış, belki de hiç yara almamış halde güvenli sulara ulaşacağız. Ne önceki durumu ne de sonraki durumu iyi/kötü diye tanımlamak mümkün değil, bilemeyiz ancak tek emin olabileceğimiz şey, insan; kesinlikle uyum sağlama becerisi çok yüksek olan bir canlı ve bir yolunu bulacaktır.

21 Nisan 2019 Pazar

21/4 Bilime Giriş

Nisan 21, 2019 3 Comments
Günümüzde bilim deyince, bilimin her şeyi bildiği, çözüm bulduğu ve hatta doğayı çözdüğü gibi bir izlenime kapılınır. Oysa doğa bilimden önce gelir. Daha doğrusu doğa olayları biz olsak da olmasak da, anlasak da anlamasak da var olur ve süregelir. Bilim, doğa olaylarını gözlemek ile başlar. Sonra insan merak eder ve sorar: Neden? Soruların cevaplarından bilim doğar, bilgiler çoğaldıkça bilim gelişir. Şu an cevabı bulunmuş doğa olayları kadar, henüz çözülememiş bir çok doğa olayı da mevcuttur.

Çocuklara bilim öğretirken yapacağımız ilk şey onlara anlatmak değil, gözlemelerine fırsat vermek. Bunun için doğada vakit geçirmenin önemi büyük elbette. Fakat bu olmasa dahi yaşayan her canlı gibi, çocuklar da güneşi, yağmuru, sıcağı soğuğu, rüzgarı bulutu, renkleri, ağaçları çiçekleri hayvanları yaşamın içinde gözlemler. Dolayısıyla zaten bilimi günlük yaşamımızda öğrenmeye başlarlar.

Gözleyerek öğrenilmiş bilgi, o doğa olayı, o şekilde gerçekleştiği için veya döngüsü o şekilde olduğu için öyledir. Çocuk yağmurdan sonra gökkuşağının çıktığını gözlemliyorsa, neden gökkuşağı çıktı sorusuna, yağmur yağdığı için cevabını verir. Yine benzer şekilde ağaçlar yapraklarını neden döküyor sorusuna, çünkü sonbahar, sonbaharda ağaçların yaprakları dökülür der. Çünkü öyle görmüştür ve her sonbahar bu olur. Sonbaharda güneş ışınları eğik gelir, yeterli fotosentez üremez, güçsüzleşir ve dökülür şeklindeki bir bilgi çocuk için o aşamada gereksiz bir bilgidir. Bu çıkarım daha ilerki yaşlar için mümkün ama okul öncesi  ve okula yeni başlayan dönemdeki çocuklar için daha somut açıklamalara ihtiyaç vardır ve bu yeterlidir.

İlk çocukluk dönemine gelen çocukların gözlemleyerek öğrendiği bazı bilimsel konular şunlar:
- mevsimlerin döngüsü ve ne tür değişimler olduğu
- güneş, rüzgar, kar, yağmur nedir nasıl etkileri vardır?
- sıcak soğuk farkı, buzun erimesi, belki suyun buharlaşması
- renkler, renklerin karışması, kokular
- yüksekten düşen farklı şeylerin nasıl düştüğü, hafif şeylerin uçtuğu veya yavaşladığı
- eğimden kayan arabanın hızlı gitmesi
- balon ve baloncukların, tüylerin uçması, kuşların kanatlarının işlevi, yaprakların ve saçların rüzgardan uçması
- sıcak kaşığın el yakması, sıcak çorbanın karıştırınca soğuması, buzu elde tutmanın zorluğu
- ıslak kuru farkı, sert yumuşak farkı, sert oyuncağı fırlatınca acıması, düşen tabağın kırılması
- ateşin yakması, iğnenin batması, suyun akması..
- şekerin erimesi, suyun hızlı balın yavaş akması,
-...... (vb şeyler, şimdilik aklıma gelenler bunlar)

Bu maddelerden de anlaşılacağı gibi çocuklar bilime dair bir çok bilgiye sahipler aslında. Gözlemleyerek ve tecrübe ederek öğrendikleri çok şey var. Muhtemelen tüm çocuklar yeri geldiğinde, daha ileri konularda sorular sorup kendi başlarına ve ya bizlerle çözmeye çalışıyorlar ama birkaç örnek vererek, onları mantık yürütmeye nasıl teşvik edebileceğimizi anlatmak istiyorum. Dikkat edilmesi gereken, doğaya dair mevcut bilgilerinden itibaren, onları harmanlayarak çıkarım yapmalarını sağlamak. Ekstra bilgi sunmak değil. Mesela kızımla konuştuklarımızdan bir kaçı:
- Anne kum taşların parçalanmasıyla oluşuyor değil mi? Evet canım, sence en çok kum nerede var? Deniz ve göl kenarlarında. Neden orda daha çok var sence? Çünkü su taşı eritip parçalamış olabilir. Evet öyle olmuş olabilir, su iyi bir parçalayıcı (şeker suda eriyor). ( bu örnekte daha önce bilmediği hiç bir bilgi yok, fakat bilgileri birleştirip mantık yürütüyor çocuk. Ve amaç da bu mantık yürütmeyi öğretmek)

- anne neden kumu kazınca alttan sert ıslak kum çıkıyor peki? Aaa dur söyleme, çünkü yağan yağmur aşağılara gitmiş, üstteki kumu güneş kurutmuş ama alttakiler ıslak (itiraf edeyim benim cevabım bu değildi ama bu cevap benimkinden daha iyi)
Çocukların böyle mantık yürüterek bilimsel çözümler bulabileceği sorular ne olabilir diye düşününce aklıma şunlar geliyor. Dikkat edin sorular doğa olayı neden böyle şeklinde değil de, o doğa olayı şu durumlarda nasıl olması beklenir gibi bir soru olmalı.
Mesela:
- bir bardak şekerli bir bardak tuzlu suyu karıştırırsan ne olur?
- kuş tüyü mü yere daha çabuk düşer oyuncak top mu? Neden?
- pikniğe gittik, örtünün etrafında karıncalar var ve yemeğimize geliyor, gelmesin diye ne yapalım?
- kışın yapraklar dökülünce, çiçekler kuruyunca, böcekler (tırtıl katınca sinek) ne oluyor?
- küçük bir derede oyuncak kayığını yüzdürüyorsun, bırakırsan kayığa ne olur? kayık suya kapılıp gitmesin diye ne yaparsın?
- rüzgar olmadan da kuşlar uçar mı?
- bir papatyanın üzerine toprak doldurursan ve onu gömersen çiçeğe ne olur?
- ormanda yürüyüş yaparken aynı yoldan geri dönmek için ne yapalım? Neyle işaret koyalım?
-.... (örnekler çoğaltılabilir).
Çocuk büyüdükçe doğaya dair gözlemsel bilgi hazinesi artacak ve yine benzer mantık ilişkisiyle çıkarımlarını yapacak. Bu tür bir mantık yürütme becerisi geliştiğinde, gözlenmiyor olsa bile şöyle olsaydı ne olurdu şeklinde bir düşünme becerisi doğurur (mesela Einstein, zihin deneyleri ile özel ve genel görelilik kuramlarını bulmuştur). Çocuklarımıza asıl verilmesi gereken bilgi değil bilgiyi mantığı ile harmanlama ve sentezleyip sorulara cevap bulma yeteneği olmalı. Ve bu da her konuda olduğu gibi tabi ki ebeveynlerin tutumları ile alakalı. Sorulara cevap vermek mi, mantık kurup çözümü kendi bulması için yönlendirmek mi?



16 Nisan 2019 Salı

16/4 Bir Gece Ansızın Gelebilirim

Nisan 16, 2019 4 Comments
Bir gece ansızın geldi kolumdaki ağrı. Cumartesi’yi pazara bağlayan gece. Ne yaptıysam fayda etmedi, paracetamol işe yaramadı. Pazar öğle saatlerine kadar bekledim ama geçmeyince acile gittik.

Sağ kolumda bir süredir yanlış uyuyakalmaktan kaynaklı ağrı vardı. Geçtiğimiz haftalarda düşme ve temizlik yaparken aşırı zorlanma gibi şeyler de oldu. Fakat sonra hayat normale dönmüştü. Belki gece uykumda yine ters bir harekete maruz kaldı ve sonra uyku bir daha gelmedi tabi. Sadece kıpırdatınca değil, sürekli bir ağrı vardı. Hatta bir ara zonklama. Omuz civarında yoğunluk ama parmaklarıma kadar uyuşukluk. Ağrı o kadar fazla ki sürekli dişlerimi sıkıyorum o derece.

Acil doktoru çok fazla ilgilendi diyemem. Şikayetleri dinleyince omuz sendromu olabilir dedi. Güçlü bir ağrı kesici verdi ve bir de fizyoterapist görsün dedi.

Ertesi gün (dün) fizyoterapist için randevu aldık ve gittik. Pazar akşamı ağrı kesiciden olsa gerek sürekli olan ağrı gitmiş, sadece hareket edince olan ağrı kalmıştı ki bu çok çok iyi birşeydi. Parmaklarımı kullanabiliyordum en azından. İnsan birden bire en çok kullandığı organının yokluğuna maruz kalınca nasıl bir şok yaşıyor anlatamam. Normalde düşünmeden yapılan her basit iş, büyük bir mücadeleye dönüşüyor.

Fizyoterapist kolumu birkaç farklı pozisyonda oynatırken yoğun ağrılar olunca, ultrason ile bakmayı önerdi. Ultrasonda bakınca, kol ile omuz kemiği arasında yer alan tendomlarda kalsiyum birikmesi saptandı. Ve oldukça da büyükmüş benimki :( Buna türkçe literatürde kalsifik tendinit deniyormuş.

Nedeni tam bilinmese bile bu bazı insanlarda oluyormuş fakat normalde ağrıya sebep olan bu olmayabilirmiş. Yani insanlar bu birikinti ile bile hayatlarına normal devam ediyorlarmış ki muhtemelen benim de öyleydi çünkü bunun bir anda değil uzun zamanda oluşmuş olabileceğini söyledi. Şimdi ağrıya neden olmasının nedeni ise, son zamanlarda üstüste gelen kol zorlanmalarından ötürü, tendomların sıkışıp kemikler arasındaki mesafenin azalması, dolayısıyla şimdi hareket ettirirken, yeterli boşluk kalmadığı için o birikintinin harekete engel olması.

Uygulanacak tedavi ise şöyle olacakmış. Şok dalgaları ile kalsiyum birikintisi yumuşatılıp (belki) parçalanacak ve yeniden hareket edebileceğim (inşallah!). Fakat şu an çok acı verdiğinden öncesinde bir süre ağrı kesici alıp onu azaltmam lazımmış yoksa her şok verildiğinde acı oluşuyormuş. Ben de şimdi bu aşamadayım ancak ağrı kesici alsam bile hala harekete bağlı ağrım oluyor ve bu yüzden hayatım iki günde tamamen değişti. Sağ kolumu fazla kullanmamaya çalışıyorum ama hiç kolay değilmiş.

Başıma gelmeden önce hiç fikrim olmadığı için belki benzer ağrılar yaşayan varsa bu ihtimali de düşünebilirler diye yazmak istedim. İnternette daha detaylı bilgiler bulmak mümkün. Benimki sanırım epey ciddi seviyede olan haliydi çünkü diş ağrısı kadar ağır bir ağrıyı bir gün boyunca çektim.

Kıssadan hisse, hep ihmal ediyordum ama artık yaş 40 olduğuna göre vücut sinyallerimi artık biraz daha ciddiye almanın vakti gelmiş de geçiyormuş bile. Neyse kıyısından döneceğim umarım.

Sevgiler




11 Nisan 2019 Perşembe

11/4 Çile Duvarı Anne

Nisan 11, 2019 2 Comments
Çocukların annelerinin yanında diğer insanlardan daha farklı davrandığını bilmeyen yoktur herhalde. Uzmanlar da sağlıklı olanın bu olduğunu, çünkü anne yanında çocuğun gardını düşürdüğünü, tüm içsel gerginliklerini anneye boşaltıp rahatladığını söylüyorlar. Hay hay bunu da anladık. Fakat bir de buna annelerin nasıl dayanması gerektiğini söyleseler keşke.

Çocuklarım son zamanlarda öyle mızmız öyle mızmız ki akşamı zor ediyor, yorgunluğumdan erkenden uykuya kaçıyorum. Bu sebeple benim için çok önemli olan haberi bile kaçırmışım. İlk kez gerçek bir karadelik gözlenmiş ve bunu tanıdığım bir Türk astrofizikçi yapmış (arizona üniv. Feryal Özel). Nasıl heyecanlandım anlatamam. Neyse onun detaylarını başka yazıya saklayayım.

Kızım son iki haftadır falan feğişik bir ruh haline girmişti. Sebebi ise okulda izledikleri bir çocuk filmindeki karakterden korkması. Filmde bir cüce (varmış sanırım, fazla da anlatmıyor korktuğu için), hoşuna gitmediği şeylet olacağı zaman herşeyi dondurabilme gücüne sahipmiş. Onu korkutan bu güç oldu. Artık kafasında neler kuruyorsa bu güç kendine uygulanırsa diye korkuyor. Ayrıca cücenin görüntüsünden de hoşlanmamış. Sınıfta bir tek o korkmuş (herhalde çocuk filmi bu), diğer seyir zamanlarında öğretmene söyledik başka sınıfa gitti. Fakat seyrettiği kadarını bile unutamıyor. Gün içinde sayısız kere hatırlayıp göz yaşlarına boğuluyor. Geceleri beraber uyuduk, aklımıza gelen her çareyi denedik. Hatırlama sıklığı bu günlerde azaldı ama diyor ki, anne ben eskiden çok mutlu bir kızdım, artık bir daha hiç öyle olamayacağım. İçimden büyüyorsun kızım desem de tabi daha çok şeyler olacak, merak etme geçecek diyorum.

Gün içinde kızımın bu halleri bir yana oğlum da her şeye zırlar oldu. Hele sabahları okula gidene kadar tam bir trip adamı. Onun keyfini yerine getirmeye çalışmaktan okula hep geç kalıyoruz. Öğleden sonra da bitmiyor. Hiç oturmuyorum zaten beş dakka otursam 100 kere anne diye çağırılıyorum. Dün resmen içim şişti, kendimi sokağa atıp deliler gibi koşasım geldi. Kendimi sakin tutmak için çok uğraştım, bazen gerçekten insanların nasıl delirdiklerini anlıyorum.

Dün akşam uykudan önce kızım dedi ki, anne bu akşam seninle uyumayacağım. Çünkü seninleyken daha çok hatırlıyorum ( filmi kastediyor). Ben de dedim aaaağğğ ben yoksa o cüceye mi benziyorum o kadar çirkin miyim ühühü diye zırladım (numaradan). Ama ardından beni çok şaşırtan bir cevap verdi. Hayır anne, ben senin yanında farklı oluyorum, daha bebek gibi davranıyorum ondan. Yalnız olunca daha güçlüyüm !!!! (Farkındalıklk kızım benim❤️)

Buyrun işte budur. Çocuklar bile anne yörüngesinde iken değiştiklerinin farkında. Sanırım şevkatimizin yarattığı bir koruma kalkanı onları böyle hissettiriyor. Daha diktatör bir anne olup da bu etkiyi azaltmak mümkün olabilirdi belki ama bunun değişmesi istemiyorum. Ben yine kendimi nötrleyecek başka çareler bulurum. Çiçeklerimle oynatım, kitaplarıma sığınırım, kuşumuzla cilveleşir resimler yaparım. Ig de bu yaptıklarımı paylaşıyorum genelde ama işte bunlar da dağın görünen yüzü. Görünmeyen yüzünde hep iç daralmalarından kaçma çabaları var.

Bakalım ne zaman daha normal bir mızmızlık evresine geçeceğiz. Yoksa ben ne zaman bunlarla baş etmeyi öğreneceğim mi demeli? Göreceğiz.


10 Nisan 2019 Çarşamba

10/4 Wanderlust

Nisan 10, 2019 0 Comments
A strong desire to travel.

Anlamı buymuş. Yani yolculuk için duyulan güçlü heves. Tabi bu yolculuk fiziksel bir yolculuk olmak zorunda değil. En azından dizide bahsedilen böyle bir yolculuk değil.

Birkaç hafta önce Başak’tan bu 6 bölümlük mini dizinin önerisini almıştım. İzleyeli epey oldu ama yazmak bu güne kısmetmiş. İlk üç bölümde merak uyandırdı, dörtte biraz sıktı hatta bırakmayı düşündüm. Beşte olaylar ilginç bir hal aldı, altıda ise derslerle dolu mutlu son. Şimdi ‘iyi ki izlemişim’ kategorisinde.
Spoiler:
Konudan bahsetmek istiyorum biraz. Yetişkin üç çocuğu olan orta yaşlı bir çift var baş rolde. Hayatları oldukça durağanlaşmış, seks hayatları neredeyse bitmiş. Birbirlerine karşı heyecanları kalmamış bir çift.

Fakat ikisinde de heyecan arayışı var, adam bir iş arkadaşına doğru çekiliyor, kadın ise yüzme dersinde tanıştığı biriyle yakınlaşıyor. Bunu birbirlerine itiraf ettiklerinde, birbirlerini yeniden arzuluyorlar (kıskançlık belki kamçılıyor) ve bundan hoşlanıyorlar. Sonra konuşurken bir fikir  ortaya çıkıyor kadından (kadın psikolog bu arada), başka insanlarla görüşmeyi sürdürerek kendi ilişkilerini tedavi etmek. Fakat kurallar var  tabi, duygusal yakınlaşma yok sadece cinsel birliktelik. Yeniden libido yükseltme arayışları vs vs.

İkisi de ayrı ayrı zaman geçirip gecenin sonunda bir araya geliyorlar. Ve gerçekten işe yarıyor. Birbirlerine daha yakınlar. Tabi bu arada partnerlere de bundan bahsediyorlar. Kadının partneri kabul etmiyor, başka birini buluyor. Adamınki ediyor ama sonradan anlaşılıyor ki o da pek rahat değil.

İlk başlarda herkes eğleniyor, hatta 4 lü çıkıyorlar (tabi sonra ikişer ikişer ayrılıyorlar). Fakat başroldeki baba, yeni ilişkisinde kurallara uyamıyor. Duyguları işi içine katıyor ve kadına aşık oluyor. Bunu söylediğinde karısı kızıyor çünkü anlaşmada bu yoktu. Bu bölümde insan bolca şunu sorguluyor. Gerçekten duygusuz bir cinsellik mümkün olabilir mi?

Sonraki bölümde, başta çocuklara bu oyundan bahsedip ayrılmayacaklarına söz verdikleri halde, ayrıldıklarını görüyoruz. Adam duygularına yenik düştü, partneri daha fazla ikinci kadın olmak istemedi. Kadın oyun işe yaramadığı için üzgün, iç hesaplaşmalar, sorgulamalar vs vs. Psikolog olduğu için tüm bölüm boyunca kadının kendi süpervizörü ile geçmiş sorgulamasına tanık oluyoruz ve tabi ki her olayda olduğu gibi çocukluğuna iniyoruz. Görülüyor ki kadının davranışlarının bir çoğunun temelinde geçmiş yaralarının izleri var.

Son bölüm en sevdiğim bölüm oldu çünkü mesaj çok güzeldi. Adam yeni kadının evine taşınıyor fakat normalde düzen hastası olduğu için, eski düzenini mumla arıyor. Yeni kadın da karısının elinden adamı çalan kadın olmanın yüküne dayanamıyor ve ayrılıyorlar. Süpervizör görüşmesinden sonra, psikolog kadın da aslında kocasının yıllar boyu nasıl kendine bir liman olduğunu, onsuz evde yaşayınca anlıyor. Yıllar içinde acı tatlı bir sürü şey yaşamışlar, birbirlerinin zevklerine tercihlerine alışmışlar, nasıl desem birbirlerinden vazgeçtiklerinde sadece onsuz kalmak değil beraberinde yığınla şeyin yok olduğunu farkediyorlar. Aşklarının cinselliğin ötesinde daha büyük sebeplerle var olduğunu, kurdukları düzenin, huzurun, hayatın onların yaşam iksiri olduğunu...

Bir bakıma bu oyun işe yarıyor. Birbirleri için ne kadar önemli olduklarını anlayıp yeniden birleşiyorlar ve bu sefer ikisi de birbirine karşı önceden ihmal ettiği şeylere daha dikkatli davranıyor.

Gerçekten hayatı paylaştığımız herkes, kendi mevcut hacminden kat kat fazla etkiye sahip. Diziyi izlerken kendimi bu şekilde değerlendirmek çok iyi geldi doğrusu. Tavsiye ederim.

6 Nisan 2019 Cumartesi

5/4 Sevgi Emekti

Nisan 06, 2019 1 Comments
Hayatımda ne varsa, yazılarımda da en çok o var. Son zamanlardaki gündemim ise bu yüzden kuşumuz Lily. Bu gün evimize geleli tam iki hafta oldu ve dün ellerimle yıkadım, kuruladım ve yanak yanağa 15-20 dakka oturduk ve öpüştük.

Kuşu aldığımız zaman iç güdüsel olarak ne yapmam gerektiğini az çok tahmin ediyordum. İnstagramda ilk kafes dışındaki fotoğrafını koyduğumda bazı yorumlar geldi. Nasıl yapmalıyım, öyle değil böyle olmalı şeklinde. Bunlar muhabbet kuşu ile bir geçmişi olan insanlardı ve yorumları muhakkak ki çok değerliydi. Ama bizim şartlarımız, ev ortamımız vs tamamen farklıydı. Doğrusu pek kulak asmadım, iç sesimi dinlemeyi tercih ettim.

Lily, 5 kuşun olduğu bir kafesten çıkıp geldi. Eski
kuşlarımdan biri yaşadığı için biliyorum, bazen gerçekten kuşlar yalnızlıktan hasta oluyor. Mutsuzluğunu anlayabiliyorsunuz. Lily ilk gün durgundu ama sonra hiç o hale girmedi. O da nasıl sevildiğini biliyor. Öyle mutlu bir kuş ki şimdi belki eski evinde bu kadar mutlu değildi. Gerçekten hepimiz onu çok sevdik, sürekli ilgilendik. Ve kuşlar -ki nasıl ürkek her an tetikte olan yaratıklardır- artık bizden korkmuyor.

Her gün ona belli bir süre mutlaka ilgi gösterdik. Korkutmadan oldukça nazik davrandık. Fakat davranışlarımızdan ziyade tüm hayvanların, kalbimizde olan niyeti uzaktan algıladıklarına inanıyorum ve bence asıl onu sakin kılan da bu telepatik etki.

Çünkü benzer bir etkiyi ördeklerde de görüyorum. Evimize yakın gölde bir ördek çift var. Gölün diğer sakinleri hep değişiyor ama bu çift yıllardır değişmiyor. Ve her yıl 8-10 adet yavru dünyaya getirip büyütüyorlar (oldukça yaşlandılar belki o yüzden diğer ördekler kışın göçtüğü halde onlar göçmüyor ve yavrular büyüdükten sonra ortadan kayboluyor). Şimdilerde yine yavruları var. Ben her sabah okula giderken evdeki kalan yiyeceklerden onlara götürüyorum ve hayvanlar artık beni tanıyor. Daha uzaktan gördüklerinde hepsi birden bana doğru yürüyor. Ve bunu yiyecek atmadığım, diğer zamanlarda da yapıyorlar. Nedense benim ben olduğumu bir şekilde anlıyorlar. Ve sanırım bu da, kalbimde onları görünce hissettiğim sevginin enerjisi ile oluyor. Fakat tabi ki bu yetmiyor. Her gün veya sık sık bu sevgiyi göstermek gerekiyor.





5 Nisan 2019 Cuma

5/4 40 uctu

Nisan 05, 2019 8 Comments
Yine gunler gecti aradan yazmayali. Yazacak heveslerimi kursagimda biriktirdim. Bazi seyler var icimi dokmeyi istedigim halde alikoydugum. Biliyorum ki gececek, bitecek, azalacak.

bir kucucuk kiz cocugu bak duruyor orada hala

Gectigimiz Pazartesi gunu dogumgunumdu. Normalde dogumgunlerime pek deger atfetmezdim. Bu sefer farkli oldu, duygularim altust. Hala da gecmedi. Sebep? Sebep yeni yasim. 40 oldum, kirk. Soylemesine bile alisamadim. Muhtemelen bunu okurken kafanizdan gecenleri ben de kendime ve diger kirklara soyledim ve soyluyordum. Aman canim ne var, alt tarafi bir sayi iste. Fakat bu sefer oyle olmadi. Cocuklarimin dogumgunlerinde hep yasadigim ama kendi dogumgunumde hic olmayan sey oldu, bastan sona gecmisimi dusundum. Ne ara ben kirk oldum, ne cabuk. Neden, ne kadar buyuk bir sayi, aman allahim! Yazinin karmasikligindan da anlasilacagi uzere bu sefer yeni yasim beni vurdu gecti. Eh tabi bu duygusal yogunlukta alinganliklar kat be kat fazla oldu, sonrasinda da duygusal cokuntuler. Benden 5 ay sonra kirk olacak arkadasima dedigim gibi, baskalarina soylemesi kolaymis ama kendine olunca farkli oluyormus. Ya da herkes oyle degildir belki, bilmiyorum. Bugun hala kendime gelmeye calisiyorum ama i ih olmadi. Dur bakalim. Olacak.

Ayni gunun sabahinda Hollandaca bir sinavim vardi, bundan sonraki iki pazartesi gunu yine var sinavlarim. Bir yandan da onlara hazirlaniyorum. Bu yuzden biraz daha yogunum.

Bu yogunluguma bir de oglanin hastaligi eklendi. Belki de benim icindi bu uyari. Onun derdine odaklanmaktan, kendi ruhsal cokuntume fazla ehemmiyet veremedim. Daha da dibe vuracakken cikmak zorunda kaldim :/ Her halde yukarda beni seven biri var deyip gulumsuyorum. Neyse ki oglumun hastaligi da hafifti, iki gece ates oldu ama toparladi, bu gun okula gitti.

Bu pazar, gercek dogumgunu iki hafta once olan kizimin dogumgunu var. Bir pasta yapmam lazim. Bir de tabi pazartesi gunku sinav icin testleri cozmem. Aslinda haftasonu baska seyler de var, birazdan markete gitmeliyim.

Bu sabah ev bosaldiktan sonra etrafa bakinca icimden soyle gecti. Tasindigimiz zamanda evin ic gorunusu ile simdiki arasinda hic benzerlik kalmadi neredeyse. Ufak ufak bir suru sey degisti. Hayatimizda da oyle. O kadar uzun zamandir birbirinin aynisi oldugunu sandigim gunler yasiyorum ki ama degil. O dar zamanlarda azar azar verdigim emeklerin hepsi, simdi kocaman oldu. Bunca deli rutin icine sikistirdigim ufak degisiklikler, yenilikler buyuk farkliliklara donustu. Ve onlara hic tenezzul etmeseydim, olmayacakti.

Sanirim hepimiz icin benzer seyler soz konusudur, sadece bunlari farketmiyoruz. Ne insan degismeden durabiliyor, ne de hareket etmeden. Gercekte aslinda durmadan birseyler yapiyoruz ve o yaptiklarimiz bir gun daha buyuk degerlere donusuyor. Sonra yasin 40 oluyor ve sen o minik emeklerin toplamina donusuyorsun.

Emeklerimin sonucundan memnunum ama 40 ne ya of.

Neyse kactim.

28 Mart 2019 Perşembe

28/03 Lily the muhabbetkuşu :)

Mart 28, 2019 3 Comments
Geçtiğimiz haftasonundan beri artık bir kuşumuz olduğunu yazmıştım. Erkek bir kuş olmasına rağmen adı Lily oldu. Aslında yaklaşık on adet isim düşünmüştük. Karar veremeyince helodunya onları kağıda yazdı, kuşa tutup fal gibi isim çektirdik. Gagaladığı isim Sisie idi fakat cebren ve hile ile Lily’i seçtirmeyi başardık :))

Lily kızımın en sevdiği isim. Yıllar önce anne benim adımı neden Lily koymadınız diye ağlamışlığı çoktur. Ondan sonra neredeyse tüm sevdiği oyuncaklara Lily adını verdi. Kısmet bu ya, geçen yıl okul sezonunun sonuna doğru, okulun yenilenen mobilyaları sebebiyle bahçeye isteyen alsın diye bırakılmış masalardan birini seçip eve getirmiştik. Mobilyası çok iyi harika bir masaydı, şimdi odasında duruyor. Ve bilin bakalım üzerinde ne yazıyor: öğretmen Lily’nin masası. Etiketini tabi ki çıkarmadık.

Lilykuş (genelde onu böyle çağırıyorum ben), bize oldukça hızlı alıştı. İkinci el satış sitesinden yaşlı bir çiftin evinden satın aldık. Kafeste 4-5 kuş vardı. İlk başta arkadaşlarından ayırmakla hata mı ettik diye falan üzüldük ama eğer bir sorun oluşursa bir arkadaş edindirmeye karar verdik. Şu ana kadar herşey yolunda.

Sahipleri dışarı çıkarmıyormuş ama kafesin içine ellerini sokup parmağına alıyorlardı (bizim yanımızda da yaptı), nispeten insana alışkın bir kuş. Boncuk başlıklı yazıda bahsettiğim gibi ben, özgür bizden kaçmayan bir kuş istiyorum. Daha doğrusu böyle alıştırmak. Eve getirdikten sonra biraz ürktü bolca etrafı inceledi, elimize geldiği de oldu (kafesin içinde), ürktüğü de.

Pazartesi çocuklar okula gidince kafesi açtım elime alıp dışarı saldım. Öncesinde youtube’dan muhabbet kuşları sesi dinlettiğimizde kafesin içinde çırpınmaya başlamıştı. Saldıktan sonra yine aynı sesleri açınca çok kereler uçtu. Tabi bu uçuşlarda biraz konacağı yerleri bulmakta zorlandı. Sonra bir iki kere cama çarptı (hemen storları yarıya indirdim), sonra bir yere tüneyip kaldı ve bir saate yakın böyle dışarda kaldıktan sonra yine elime alıp kafese koydum.

Salı günü yine benzer şekilde oldu. Bu sefer konacağı yerlerde biraz daha başarılıydı. Ben bulaşıkları düzenlerken mutfak tezgahında yarım metre ötemde bekledi.

Çarşamba sabahı alışverişe gitmiştim ve son iki gündür onu çıkardığım saatte dışardaydım. Kapıdan girer girmez bana oldukça kızgın şekilde öttü. İlk defa böyle bir tepki vermişti ve hemen kapısını açtım. Ve kapının yerini öğrenmiş meğerse ok gibi fırlayıp uçtu, birkaç turdan sonra avizeye kondu. Arada dinlendi arada uçtu ve o gün çocukları okuldan almaya gidene kadar yakalayıp koyamadım (anlıyordu hep kaçtı). Uçmalarından birinde sırtıma bile kondu. Çocuklar okuldan gelince hala dışardaydı, onlar varken de şakıyıp uçuşlar yaptı. Hatta bir ara Helo ile oyun oynadı. Ve yaklaşıp beş saat dışarıda kaldıktan sonra zorla yakalayıp kafese koydum. Acıkmış olmalıydı.


Bu gün ise yine sabah geç saldım, beş saat kadar dışarda kaldı. Bari yemeğini dışarı koyayım dedim, mutfakta yedi içti. Avizede oturdu, sonra yorulmuş olacak ki fazla direnmeden yakaladım.

Bir kaç günde yaşadığımız bu gelişme beni şaşırttı ama hayran kaldım. Bu küçücük yaratık öyle akıllı ve farkında ki herşeyin. Sevildiğini hissediyor, yakalayacağımı anlıyor, kızım onu kafesinde iken yaklaşıp öpücük verdiğinde o da tüneğinde ona doğru yaklaşıyor.

Gün içinde hepimiz o kadar çok yanına gidiyoruz, o kadar çok konuşuylruz ki, çocuklar uyanır uyanmaz ona koşuyor, iyi geceler Lily deyip uykuya gidiyorlar. Daha onlarla temaslı ilişkisi başlamadı ama umuyorum o da olur.

Evimize hoşgeldin Lilykuş.

27 Mart 2019 Çarşamba

27/03 Geldi Gönlümün Baharı

Mart 27, 2019 2 Comments


Herkese olur mu bilmem ama bahar gelince ben bir hoş olurum. Ekstra enerjik, daha pozitif, girişimci, cin fikirli... Bunu doğum günümün de bahar ayında olmasına bağlıyordum ama sanırım ondan değil de doğanın döngüsünden. Arkadaşlar arasında yaptığımız bir şaka vardır ki belki de sahiden öyledir. Buradaki çevremizde doğum günleri kasım, aralık, ocak ayında öyle bir sıklaşır ki mübarek herkes aynı aylarda hamile kalmış. 9 ay geriye gidersek bahar aylarına tekabül ediyor ve bingo! Mart kedileri gibi insanlar da üreme dönemine giriyor anlaşılan :))





Baharın en sevdiğim yanı tabi ki çiçekler. Başımı döndürüyorlar. Mesela bu yazıdan sonra tüm ev işlerini bırakıp çiçeklere koşacağım. Hava günlerden beri ilk defa ılıdı.



İnstagramdan takip edenler biliyor çiçek sevdamı. Dün akşam hikayelerimin öne çıkan görsellerini düzenledim ve çiçekleri tek bölümde topladım. Olur da canınız çiçek görmek isterse, profilimden "i enjoyed" kısmına gidip, her zaman izleyebilirsiniz.


Yine bahar demek sakura (kiraz ağaçları) zamanı demek. Eve yakın Amsterdam ormanı içinde bir japon bahçesi var. Ve şimdi tüm ağaçlar açtı, pespembe bir dünya. Her sene gidiyorum. O kadar güzel ki ilk fırsatta gideceğim.


Tabi yaşadığımız kasabada bazı evlerin bahçelerinde de var bu ağaçlardan. Gördükçe fotoğraflarını çekiyorum. Aşağıdaki görseller komşularımızın bahçesindekilerden. Böyle bahçeli evler arasından yürümek öyle güzel ki.


Bir de bir sokak var, iki yanına boylu boyunca kiraz ağaçları ekilmiş. Yalnız türü biraz daha değişik. Geçen baktım henüz açmamışlardı, bugün yine kontrol edeyim.


Bizim sokağımız U şeklinde bir sokak ve bütün evler bahçeli olmasına rağmen dönüş yerinde4 katlı bir apartman var. Bu apartmanın öntarafı göle bakıyor ve arka tarafı sokağa. İşte o sokağın iki kaldırımında karşılıklı 5 er tane ağaç var ve benim penceremden gözüküyor. Şu an pespembe çiçekler açtılar ve muhteşem görünüyorlar. Bu ağaçların türünü öğrenemedim henüz ama kiraz ağacı değil, çiçekler döküldükten sonra çıkan yaprakları kırmızı, bordo oluyor. Hiç yeşil yapraklı olmuyor.


Dün Handan Abla paylaşmış, Nezahat Gökyiğit botanik bahçesinde de sakura zamanıymış. Bir kere gitmiştik, bayılmıştım. Fırsatınız varsa geç olmadan gidiverin. 3 nisanda ise özel olarak sakura etkinliği düzenlenecekmiş burada ve Japonya’daki Ertuğrul Firkateyni faciasında hayatını kaybeden denizciler anısına oluşturulan sakura ormanında, 587 denizci anılacakmış.

Yine Baltalimanı’nda bir japon bahçesi varmış ve muhtemelen onlar da açmıştır. Hava şartlarına göre değişse de bu ağaçlar en fazla bir ay kadar çiçekli kalıyor. Geç olmadan gidip görmekte fayda var.

24 Mart 2019 Pazar

24/03 Mutlu Son

Mart 24, 2019 5 Comments
Sanırım son zamanlarda ilk defa bu kadar uzun ara verdim. En son pazartesi yazmışım, bugün olmuş Pazar! Fakat bu haftamız sıradan bir hafta değildi.

Okulda öğretmenler çalışması nedeniyle pazartesi ve salı günü çocuklar evdeydi. Önceki hafta cuma günü de, hollanda genelindeki öğretmenler grevi nedeniyle evdelerdi. Salı akşamı artık 5 gün boyunca çocuklarla olmaktan bezgin düşmüş, sinirlerim harap olmuştu. Çarşamba günü öğlene kadar okulda, öğleden sonra da bebeği olan arkadaşımı ziyaretle geçirdik. Perşembe günü ise onlar okuldayken ben kursta ve alışverişte, öğleden sonra ise evde, doğumgünü hazırlıklarıyla geçti. Cuma sabahı kızımın sınıfta doğum günü kutlaması olacaktı ve perşembe akşamı geç saatlere kadar uğraştım.

Cuma günü yine onlar okuldayken hollandaca dersim vardı ama zamanın geri kalanını resmen uyuşuk geçirdim. Cuma sabahları nispeten biraz daha fazla kendime ait zamanım var ve önceki günün yorgunluğunu atmak için biraz daha telaşsız geçirmeye and içmiştim. Fakat öğleden sonra okuldan bir arkadaş ve komşunun kızı playdate için gelince, ve bunlar hava güzel diye parkta piknik yapmak isteyince, gölün kenarında bisiklet sürüp, toprak yığınlarına tırmanınca ve ben de peşlerinden sokaklarda dolanınca andımın hiç bir anlamı kalmadı tabi ki :/ Tek tesellim öyle çok eğlendiler ki, kızım ilk defa böylesi sokak/mahalle oyunlarını tecrübe etti. Şimdi komşu kızıyla her gün oynamanın planlarını yapıyor :) Belli bir mesafeye kadar (ara sıra kontrol etmek kaydıyla) dışarı bırakabiliyorum.

Cumartesi günü kızımın asıl doğduğu gün ve tabi ki çok duygusaldım. Zaten son bir haftadır beynim sürekli geçmişe sarıyordu. 7 yaşında oldu 7! Şaka gibi hala inanamıyorum. Fakat ona bakınca gördüğüm şeyden öyle gurur duyoyorum ki, bilmem normal mi?

Ve günler öncesinden ayarladığım muhabbet kuşunu alma zamanı da cumartesi idi. Hafta içinde kafesi ve malzemeleri de geldi. Dün büyük bir heyecanla gidip teslim aldık. Mavi bir kuşu beğendi kızım. Adı Lily oldu. Ve birkaç saat içinde çocuklar bambaşka oldular. Öyle çok ilgilendiler ki... Kuş ve çocuklara etkisi hakkında detayları başka postta anlatacağım.

Şimdi pazar sabahı, ben akşam yine onlarla uyuya kaldığım için erkenden uyanmış bu postu yazıyorum. Camdan güneş ışınları sızıyor bugün hava güneşli olacak belli. On dakika içinde çocuklar uyanacak ve evin sessizliği kuşa bakmak için merdivenlerden koşuşan çocukların çığlıklarıyla dolacak. Ve bol gürültülü bir gün daha başlayacak.

Hazır mıyım? Evet!

18 Mart 2019 Pazartesi

18/03 Hangi Yürek Dayanır

Mart 18, 2019 0 Comments
Geçtiğimiz haftasonu yeğenim okul gezisiyle Çanakkale Şehitliğine gitti. Rehber eşliğinde gezerken bizi de whatsapp’dan bilgilendiriyordu. Buralar öyle sessiz ki diyordu, sanki hala o zamanların hüznü asılı kalmış havada. Biraz zaman geçiyor, ağlamadan duramıyorum yazıyordu. Düşünsenize bir hemşire günde 2000 askeri ölüme uğurluyormuş. Gencecik erler ölürken "anne" diye diye can veriyormuş. Bulamadıkları yiyecekler, içemedikleri pis sular bir yana, her yerde kol bacak kan. Aklını kaybeden askerler için su kenarında su sesiyle tedavi yapılmaya çalışılıyormuş. Bugün o topraklarda tam 60 BİN şehit yatıyormuş.

Her iki ablamın da eşleri Hakkari’de dağlarda askerliğini yaptı. Döndükleri zamanı çok iyi hatırlıyorum çünkü her ikisi de öncesinde sözlenmişlerdi. Bu konuşmalar üzerine ablamlara dedim ki, hatırlasanıza eniştemler geldiğinde nasıldı, normal hayata dönmeleri hiç kolay olmamıştı. Küçük ablam dedi hala eşinin kafası arada gidip geliyormuş ki 30 yıl oldu neredeyse. Rüyasında görüyormuş çünkü. Kolay mı diyor onlar da çok kol bacak toplamış 😔

Çanakkale ve diğer tüm savaşların cehennem ortamını hayal dahi etmek mümkün değil. Fakat sonra düşündüm, bir adam vardı, sadece çanakkale değil bir çok savaş geçirmişti. Bütün bunlardan akıl sağlığını koruyarak çıkmak bir yana, o kadar ileri akılla çıktı ki; sonrasında tüm vatanı kurtardı, iyileştirdi, geliştirdi ve cumhuriyeti kurdu. Şimdi tüm bu şartları yaşayıp da bunları yapabilecek bir kişi gösterin deseler, bulunmaz. Bütün bunlara hangi yürek dayanır?

Vatan uğruna tüm canını feda edenlere dualarımız sonsuz....

16 Mart 2019 Cumartesi

16/03 Annem

Mart 16, 2019 3 Comments
Geçtiğimiz hafta boyunca annemle ilgili bazı düşünceler dolaşıp duruyordu kafamda. Hala tam oturmadı bu düşünceler, sesli düşünmek istiyorum şimdi.

Annem, çoğu ikinci dünya savaşı sonrası kuşağında doğanlar gibi kanaatkar, yokluk nedir bilen, idealist bir kadındı. Hayat ona normal üstü zakasını (ailesi ısrarlarına dayanamayıp 5 yaşında okula başlatmış) ama ilkokul sonrasında okuyamamış, üç kızını da üniversitelerde okuturken neredeyse onların her getirdiği kitabı okumuş, bu gün hala okuyan (45 doğumlu) düşünen, pratik zakalı, becerikli annem. Hayranım. Zaman geçtikçe, özellikle de anne olduktan sonra, anılarım üzerinden annemi anlamaya ve örnek almaya çalışıyorum.

Çevremdeki bir çok kişi beni becerikli ve çok hareketli bulur. Fakat annemi görselerdi beni yavaş bulurlardu. Ona benziyorum. Genelde pek şikayet etmeyen biridir, zor zamanlarında bile Allah büyük der sabreder. Duygularını aşırı belli etmez, ağlaşması da sevinçleri de fazla değildir, yaşıyorsa da içinde yaşar. İyi mi kötü mü yargılamam, öyle olduğunu sadece kabul ederim. Onun şartları öyleydi, öyle olmuş bilirim.

Biliyorsunuz iki önceki yazımda, kuşumuzdan bahsetmiştim. Başka hayvanlarımız da olmuştu (bir sürü kedi), annem hiç olur mu olmaz mı, ay ben bakamam, bir sürü iş vs demedi. Belki çocukluğunda köyde yaşamış olmaktan gelen bir yatkınlık bilemiyorum(20 yaşında istanbula gelin geldi). Ama şimdi bir çoğumuzun yaşadığı tereddütleri yaşamadı. Herkesin söylediği ve bildiği gibi, "eve hayvan alınırsa çocuklar bakmaz iş senin üstüne kalır". Buna rağmen hiç onca işine iş eklemekten kaçınmadı.

Yine mesela instagramda özellikle, yaptığım doğumgünü ve davet hazırlıklarında "vay nasıl yaptın, bak tek başına neler yapıyor" gibi yorumlar alıyorum. Senede bir iki kez yaptığım bu ekstra uğraşlar bana olağan geliyor. Çünkü annem de yüksünmezdi. Bir anda gelen misafirler olurdu mesela (ki sanıyorum o çoğumuzun çocukluğu öyleydi, akşam misafirlikleri, kalabalık sofralar...) Fakat şimdi çoğu kişi için misafir ağırlamak, davet vermek zor bir iş, mümkünse kaçınılan, dışarlarda restoranlarda veya cafelerde geçiştirilen, evde hazırlığın gözde büyütüldüğü bir olay. Halbuki düşününce, annelerimizin onlarca kez yaptığı şeyi senede bir iki kez ya yapıyor ya yapmıyoruz.

İnstagramda özellikle psikolog / pedagog hesaplarında ve popüler instamomlarda vurgulanan "önce annenin mutluluğu" kavramının biraz abartıldığını düşünmeye başlıyorum. Yakında eski yılların çok fedakar anneleri, keyfinden hiç vazgeçmeyen annelere dönüşürse şaşırmam. Tabi biraz uç bir söylem oldu ama gitgide boşvermişliğe doğru kayıyoruz sanki. Çocuklarımız sorumluluktan kaçan anneleri rol model mi almış oluyorlar, hepimizin kendi hayatına dönüp bakması lazım. Tabi her bir birey için kişisel zorlanma derecesi farklıdır. Fakat insanın gücünü farkettiren şey, zorlandığımızda neleri üstesinden gelebildiğimizi görmektir. Değil bunu görmek, düşüncesiyle bile geri adım atıp vazgeçiyoruz.

Annemle ilgili yazacak çok şeyim var ama bir diğer ve beni en çok etkileyenlerden bir tanesi de şudur. Birkaç ay önce kahve’nin bir yazısına yorum yapana kadar (yazı beni geçmişe götürüp düşündürtmüştü) bunun farkında değildim. Annem okuyamadı ama dikiş kurslarına gidip usta bir terzi oldu. Öyle ki patronsuz, kalıpsız çalışır, hepsini kendi hazırlardı. Geometrisi ve öngörüsü çok iyiydi. Kumaşların desenlerini bile dikişten sonra devam edecek şekilde ayarlarken, minimum kumaş kullanır hiç ziyan etmezdi. Ve annem tam 40 yıl evde gece gündüz dikiş dikti. O kadar yoğun çalışırdı ki bizimle ilgilenemez, evi toplayamaz ve bazen yemek bile zor yapardı.

Kahve yazısında evden çalışan anne olmanın stresinin, çocuğu nasıl etkileyeceğini düşünüyordu. Annem geldi aklıma ve düşündüm. Onca son güne kalan yetişmesi gereken işleri olmasına rağmen, ay çok işim var, çekilin başından, vs vs yaklaşımları hiç olmadı. O yazıya yorum olarak şöyle yazmıştım. "Evden çalışmak değil, stresini çocuğa nasıl yansıttığın önemli olan şey". Annem stresini bize hiç yansıtmadı, ara sıra yaptıysa da hatıralarımda yer etmiyor. Çalışması gerektiğini bilir ve yardımcı olmaya çalışırdık, ama o bizi hiç bağırıp çağırıp azarlamazdı. Ve yanlış anlaşılmasın bizi ikinci plana da atmazdı. Annem çalışırken ben de hep onun dibinde birşeyler yapardın, gösterirdi;sorular sorardım, cevaplardı. Evden çalışmak, iş stresini de eve taşımak anlamına geliyor, bu durumda öğrenmemiz gereken iş stresini nasıl yöneteceğimiz.

Bugün anne olduktan sonra bakınca, değil sadece iş stresi, hayatın streslerinin bile kontrolünün hiç de kolay olmadığını anlıyorum. Şimdiki zamanın getirdiği başka ekstra birçok stres unsuru da var kabul, fakat eski zamanlarda olmağı anlamına gelmiyor bu. Düşündükçe anlıyorum, annemin de ne çok stresle mücadele etmek zorunda kaldığını.

Annelik hiç bir zaman diliminde kolay değil. Fakat onların az imkanlarla yaptığı şeyden, şimdinin imkanlarıyla kaçınmak ne kadar ironik. Ve gelecekte çocuklarımızın da bizi örnek alacağını düşününce, bilemiyorum gerçekten çocuklarımız için istediğimiz hayat böylesi bir hayat mı?






13 Mart 2019 Çarşamba

13/03 Gardrop Düzenlemece

Mart 13, 2019 7 Comments
İki yıl önce konmari metoduyla düzenlediğim gardrobun gidişatından çok memnunum. O zamandan sonra birkaç ufak düzenleme dışında hiç giysileri indirip boşaltayım, yeniden düzenleyeyim gibi bir ihtiyaç yaşamadım. Sadece kilo verdikten sonra mevcut kıyafetlerimi tek tek elden geçirmek, giymeyeceklerimi ayırmak gerekiyordu. Bunun için dün ve bugünün sabahını kendi bölümümü komple elden geçirmeye ayırdım. Ve tüm eşyaları boşalttım.

Hepsini ortaya dökünce insan aslında ne kadar çok kıyafeti olduğunu farkediyor ki şahsen ben nispeten az tutmaya çalılıyorum sayısını. Neredeyse tüm kıyafetlerimi tek tek giyip çıkardım (en uğraştırıcı tarafı buydu), beğenmediklerimi ayırdım (hayret düşündüğümden daha az), hepsini yeniden düzenledim, tabi haklarında düşündüm (şunu şöyle bunu böyle giyerim diye) ve katladım.

Ay resmen pilim bitti. Eğil katla kaldır koy... Fakat bir iki saat geçince ferhlamış ve düzenlenmiş dolabımın karşısına geçip geçip bakıyorum :))

Yeniden düzenlerken birkaç değişiklik de yaptım:
- Önceden çekmecelere önden arkaya doğru iki üç sıra halinde dizdiğim kıyafetleri şimdi soldan sağa doğru (uzun kenar boyunca) dizdim. Çünkü bazen aşırı yükleyip çekmecenin arka tahtasının aralanmasına sebep olmuşum.

- çok eski giyilemeyecek, rengi dönmüş kıyafetleri toz bezi vs olarak ayırdım.

- günlük giydiğim bazı casual penye ve taytlar oldukça eskimiş ve rengi dönmüştü. Onlara bundan sonra pijama olacaksınız görevini verdim ve başka kata taşıdım.

-zayıfladığım için bir çok kıyafetim büyük kaldı. Fakat bazıları oversize olarak da gayet hoşuma gitti. Onları elimde tutmaya devam edeceğim. Ana bazıları omuzların düşüklüğü çok bariz çirkin duruyor, gövde genişliği kabarık duruyorsa onları ayırdım. Bunlar iyi durumda olduklarından yeniden kullanılması için birşeyler yapacağım.

- bir de artık yıpranmış veya iyi durumda olsa da kimsenin kullanmak istemeyeceğini düşündüğüm parçaları (ya modası geçmiş ya kaşındırıyor vs) tekstil geri dönüşüm kutularına atacağım.

- tek kapılı dolabın bir katında askıya asılması gereken giysilerim duruyor. Daha çok ütü gereken parçalar. Onları hep şık zamanlara saklıyordum ama onlar o kadar nadir ki. Haftada bir iki parça ütü çıkması beni öldürmez. Sırayla hepsini günlük giymeye karar verdim. Konmari metodunda kıyafetlerin hepsini gördüğümüz için dolabın arkasında unutma derdi yok ama bu sefer de kendi kendime ördüğün duvarlardan görmüyor ve hep aynı şeyleri giyiyormuşum. Eh bunu da farketmem iyi oldu.

Bu işten en tatmin olduğum şey ise, giysilerimi sevdiğimi farketmem. Metodu ilk uygularken sevmediğiniz şeylerle vedalaşın der Marie Kondo. İlk yaptığımda daha çok ayıklamıştım hatırlıyorum. Şimdi atsam mı diye düşündüğüm çok az çıktı. Bu süreçte aldıklarımı da hep içine sinen ve yakışan şeyler olarak almışım, sırf almış olmak için değil yani. Ve dolabımda hala boşluklar olduğuna göre sayısını da korumayı başarmışım. Ay çok sevindim valla. Aferin bana :)



12 Mart 2019 Salı

12/03 Boncuk

Mart 12, 2019 6 Comments
Oğlum bir süredir eve kedi istiyor, ama öyle geçici bir heves değil cidden istiyor ve başka hayvan da değil, sadecd kedi. Üstelik öyle sokaklarda kedi bulsun sevsin, kediyle içli dışlı olsun gibi bir durum da yok. Kedisi olan arkadaşımıza gittiğimizde ise dokunmaya çekinen, gayet nazik ama dikkatle izleyen, uzaktan seven bir tavır sergiliyor. Sanırım bir nevi hayranlık duyuyor.

Ben de kedileri çok seviyorum ama malesef eşim zorluklarından ötürü istemiyor. Hollanda’da ayrıca çok fazla prosedürü var ve tatile gittiğinde bakım ücretleri hiç de az değil. Buna rağmen geçtiğimiz haftasonu bir arkadaşım kendilerine çok mu çok tatlı bir kedi aldı. Allahım resmen kudurdum ve dün gece kedi arayıp durdum, saat biri geçiyordu uyuduğumda. Bir tane de buldum aslında, işi ileri götürüp sahibiyle de yazıştım fakat sabah yine meclisten onay çıkmadı.

Fakat çocuklarımın bir hayvanla ilişki kurmasını çok istiyorum. Acaba muhabbet kuşu mu alsak diye düşünürken benim ortaokul/lise çağlarımda sahip olduğumuz Boncuk’umuzu hatırladım. Sabahtan beri onunla ilgili hatıralarımızı düşünüyorum ve resmen özlüyorum. Bana çok güzel anılar verdi boncuk, keşke çocuklarıma da böyle bir hayvan ilişkisi sağlayabilsem. Öyle tatlıydı ki.

Böyle derken onu blogumda hiç yazmadığımı fatkettim. Yazayım ki gün gelirse unutmayayım.

Boncuk bizim ilk kuşumuzdu yanlış hatırlamıyorsam. Kendisi kafesinin kapağı açık özgür bir kuştu. Bazı yerleri pisletiyordu ama sorun etmiyorduk. Babam ona bazı kelimeleri öğretmişti, babacık, boncuk, öpücük ve benim adımı söyleyebiliyordu. Tabi ki onunla en çok ilgildnen biri olarak babamı seviyordu. Annemin ise başındaki çemberi çekiştirip çıkartmaya çalışırdı çünkü en sevdiği saç diplerini gagalama işini yapamıyordu tülbent varken, e bir de ayakları kayıyordu tabi.

Masada biz yemek yerken pıtır pıtır dolaşır, dilediğini yer, babamın ağzından lokma alır, bardağından su içer bazen de yıkanırdı. Ben kanepeye uzanıp kitap okurken kitabımın üst kenarına konar, yaprağını ısırıp bir o taraf bir bu tarafa yürürdü üstünde. Yapma deyip kovduğumda kahkahalarla uçar (bence kahkaha idi ciklemeleri) tekrar gelir konardı. Defalarca bu oyun yapılırdı.

Babam ise iskambil kağıtları ile fal açmayı çok sever. ( Fal açmak diyoruz ama bildiğiniz solitaire oyunu işte), boncuk her fal açtığında onunla ilgilensin diye gider kağıtları birer birer yerlerinden çekerdi. Tabi babam yine kovar yine cağıl cağıl kaçışıp gelmeler. Bazen de onu karşısına alıp çek bakalım bir kağıt derdi ve ona birer birer iskambil kağıtları çektirirdi.

Fakat en sevdiği oyun yine babam, günün çoğunda kafasında omzunda vs olurdu zaten anca evde olmadığı zamanlar bizde. Babam kanepeye uzanıp uyuyor numarası yapardı. Boncuk hooop hemen gelip başına oradan albına iner kaşlarını çekiştirirdi, yetmezsr burnuna inip burun kenarlarını, bazen kulaklarını. Uyanıp da onunla oynasın konuşsun diye. Babam parmağına alıp onunla konuşup dururdu.

Bir yılbaşı gecesi bira bardağını gözüne kestirip içmişti, bir de içine düşmüştü tüyleri diken diken oldu kuruyunca. Uçarken de yalpalıyordu. Ne çok gülmüştük. Sarhoş olmuştu yavrum.

Fakat hiç birimizin hala akıl sır erdiremediği bir şey var ki o da babamın geldiğini görmeden anlaması ve babacık babacık diye bağırmaya başlaması. O zamanlar yaşadığımız ev bahçeli bir ev, bahçenin ve garajın büyük bir demir kapısı var. O kapıdan itibaren 5-6 basamaklık biraz yüksekte bir varendaya geçiliyor ve varendadan sonra evin giriş kapısı başlıyor. Demir kapının sesi evden duyulur ama boncuğun kafesinden asla gelen görülmez, biz de zor görürdük zaten camdan. Bununla birlikte annem terzi olduğu için günde birçok gelen gidenimiz olur, o kapı çokça açılır kapanır. Fakat babam geldiğinde daha demir kapıda iken babam boncuk anlar (diğer insanlara yapmaz bunu) ve biz camdan bakarız gerçekten de babam gelmiş. Kapıdan girer girmez uçup kafasına konar. Ve bunu nasıl bilirdi hiç anlamayız.

Boncuk gerçekten uzun denebilecek bir süre bizimle yaşadı, sonra hastalandı ve öldü. Sonra birkaç kuşumuz daha oldu ama boncuk gibi olmadılar, kafesten çıkmadılar alışmadılar.

İnternette bu fotoğrafı buldum, böyle yeşilli sarılı bir kuştu fakat bilir misiniz her kuşun bakışları ve yüz ifadesi farklıdır, kesinlikle bu, boncuk kadar tatlı bakışlı bir kuş değil.

İyi ki vardın Boncuk.

10 Mart 2019 Pazar

10/03 Yanlışlıkla Yorumları Sildim

Mart 10, 2019 4 Comments
Bir süre önce yıllardır kullandığım yorumları denetleme özelliğini kaldırmıştım. Artık edkisi kadar spam mesajlar gelmiyordu. Fakat elimin alışkanlığı hala devam ediyormuş ki, yorumları seç ve yayınla kısmına yine bastım. Ancaak yayınla yerine bu sefer içeriği kaldır yazıyormuş meğerse. Panelimde gözüken tüm yazılara gelmiş son yüz yorum silindi. Elbette ki geti getirmeye uğraştım ama henüz bir bilgi bulamadım buna dair.

Şimdi muhtemelen son yazılarımın bir çoğundaki yorumlar yönetici tarafından silinmiş görülecek ve bunun kasıtlı olmadığını bilakis çok üzüldüğümü belirtmek isterim.
Bugün bir süredir aklımda olan resim çalışmalarına başladım. Yaklaşık yarım saatte yaptığım bu köpek portresi genel olarak hoşuma gitse de gözlerinde olmasını istediğim anlamı yakalayamadım. Biraz daha çalışacağım üzerinde. Şimdiki görünüşü üzgün gibi durduğu için yorumların durumundan dolayı üzgünlüğümü ifade eden bir görsel olarak buraya bırakayım.

Çalışmayı pastel boya ile yaptım. Kimi iyi kalitede kimi kötü kalitede çocuklardan kalmış kırık bir poşet boyayı gönlümce harcayıp denemeler yapmak istiyorum. Hatta ikinci çalışmamı yarıladım bile. Sonra içlerinden beğendiklerimi çerçeveleyip duvarlara asacağım. İlk seri olarak hayvan portreleri düşünüyorum. Çocukların hayvan sevgisine bir nebze katkısı olur belki...