31 Aralık 2015 Perşembe

Hoşgel Yeni Yıl


Birkaç gün önceden yazılmış yeni yıl mesajlarını görünce, ohooo daha çok var o zamana kadar kaç kere yazarım diyordum. Zaman öyle hızlı ki, şimdi iki arada girip kutlayamazsam kalacak. Uzun uzun yıl değerlendirmesi yapmak, dileklerimi yazmak gibi hayallerim vardı ama yeni yıla girdikten birkaç gün sonra da yazsam olur değil mi?

Bu yılın başında oğlumun aramıza katılması, varlığıyla bize neşe saçması herşeyden önemli bir gelişmeydi benim için. Genel olarak ailemiz içinde herşeyden memnundum diyebilirim. Ama global olarak bakınca elbette ki dünyada yaşanmış acılar bizi de çok üzdü. Bu yüzden yeni yılın en çok insanlara vicdan, huzur, anlayış getirmesini ve dünyaya da barış tohumlarını ekmesini diliyorum.

Mutlu yıllar herkese. Kocaman sevgilerimizle.

30 Aralık 2015 Çarşamba

45. Ay Mektubu: Anneyi Paylaşmak


Güzel yavrum;

Bu ay düşününce en yoğun aklıma gelen bana düşkünlüğün. Sanki eskisi kadar birlikte vakit geçiremedik bu ay.Kardeşinin  hastalıkları, bu aya mahsus kutlamalar sebebiyle gezmeler derken böyle oldu. Ve sanırım bunun eksikliğini hissettiğin için her fırsatta kucağıma atladın, anne beraber uyuyalım/yapalım/gidelim taleplerin daha da sıklaştı. Her istediğini yapmaya çalışıyorum böyle anlarda ama pek tabi ki her zaman mümkün olamıyor. Ve işin ilginci, artık kardeşin de seni kıskanıyor. Ne zaman bana yaklaşsan o da koşuyor. Çoğunlukla aynı anda ikiniz birden kucak için ağlıyorsunuz, böyle bir çekişme oluyor, bir çığırtı kopuyor, genelde ikinizi de aynı anda kucağıma alıyorum ben de. Çekişme, birbirimize sarılarak sonlanıyor.

Yine de ben de seninle birebir zaman geçirmenin hasretini çektiğimi itiraf etmeliyim. Beraber başladığımız bir oyunun bölünmeden devam etmesi çok zor oluyor. Bir süre önce anne kız günleri yapmaya başlamıştık hafta sonları fakat o da sekteye uğradı. Bu ay içinde, bir craft workshopuna beraber gidip böyle bir gün geçirdik. 

Gün içinde kardeşinin uyuduğu zamanların bazılarında birlikte birşeyler yapıyoruz. Ancak yapamadığımjz zamanların hepsinin nedeni ben değilim. Artık kendi kendine oyun kurma konusunda daha iyisin ve bazen bir oyun kurmuş oluyorsun. Ben birlikte birşey yapmayı teklif ettiğimde ise hayır anne şu an oyun oynuyorum deyip beni reddediyorsun. 

Bu günlerde ayrıca gözüme daha büyümüş görünüyorsun. Farkettim ki artık seni bir yetişkin gibi görüyor ve hissediyorum. Fakat sonra hatırlatıyorum kendime sen daha ufacıksın annem. Dün gibi doğumun, bebekliğin, yürümen, konuşman. Ne kadar büyürsen büyü gözlerinin ve gülüşünün ifadesi hiç değişmiyor, görünce yüzüm aydınlanıyor.

Hep gül annecim

Amsterdam


28 Aralık 2015 Pazartesi

Kazayağı Desenli Bonnet ve Boyunluk


Çok sevdiğim bir arkadaşımın tatlı kızı için ördüm bunları. Instagram'da paylaştığımda yapılışını merak edenler olmuştu. Bu yazıda elimden geldiğince basit anlatmaya çalışacağım.

-Zoraki modellik yapan Helodünya-


Kazayağı desenli bonnet şapka:
Şapkayı örerken bir desen kullanmak istiyordum ve nostaljik olması için kazayağı modeline karar verdim. Pinterest'te yaptığım uzun araştırmalar sonucu, örgüye en yatkın şablonu bulup uyguladım. 

Şapkayı örerken 4 numara şiş kullandım, ipim de çok kalın değil. Zaten eğer böyle ip atlatmalı desenler uygulanacaksa, kalın ipler örgüyü daha da kalınlaştırıyor. Şapkanın içinde bu ip atlatmalarının bir katman olduğunu düşünün, bir de örgünün kendi katmanı, iki kat kalınlıkta oluyor. Giyildiğinde oldukça sıcak olabilir. Bu yüzden olabildiğince ince ipler kullanılmalı.

Daha önce ördüğüm bonnetlerden biraz farklı bu şapkanın örülüşü. Sanıyorum 96 ilmekle başladım. İlk 5 sırayı (istediğiniz kadar yapabilirsiniz) lastik ördüm. Düz örgüye geçtikten sonra, boyun kısmını oluşturacak olan kenarları haroşa devam ettim. Yine haroşayı kaçar ilmek ile devam edeceğiniz size kalmış ama 4-8 arası yeterlidir. Bu sayıyı ayarlarken deseni düşünmekte fayda var. Desen 4 ilmekte tamamlanıyor. Dolayısıyla 4'ün katlarında bir miktarı ayırıp, geri kalan küsüratları haroşaya ilave edebilirsiniz.

Fotoğrafta görüldüğü gibi deseni çok fazla uygulamadım. Bahsettiğim gibi kalınlaştırıyor çünkü. Diğer yandan deseni oluştururken yapılan ip atlatmalarında biraz dikkat etmek lazım. Arkada kalan ip gergin olursa, örgü büzülüp daralmaya başlıyor. Bu yüzden ekstra bir dikkat istiyor. Hem deseni takip et, hem sıkılaşmasın diye dikkat et, bana bu kadar yetti. Yine de oğluma siyah beyaz komple kazayağı desenli bir bere örme hayalim var. Bakalım bu kışa yetişecek mi?

Hala desene gelemedim :)) Anlatırken benim ipin renklerini kullanacağım. Taban renk-yeşil ve desen rengi-krem şeklinde.

Deseni oluşturmaya başladığım ilk suranın arka değil de ön yüz olmasını tercih ettim ben. Buna göre

1. sıra (ön): 1 ilmek yeşil, 1 ilmek krem, 2 ilmek yeşil ( ardından tekrar yeşil geleceği için bundan sonra üç yeşil bir krem diye gidebilirsiniz)
2. sıra (arka): 1 ilmek yeşil, 3 ilmek krem
3. sıra (ön): 3 ilmek krem, 1 ilmek yeşil
4. sıra (arka) : 2 yeşil, 1 krem, 1 yeşil (ardından tekrar iki yeşil geleceği için bundan sonra üç yeşil 1 krem diye ilerlenebilir)

Ön tarafı örerken düz örgü, arka tarafı örerken ters örgü örüleceğini ve bir desen bittikten sonra (yukarıda yazdığım 4 sıra) ikinci desen için hiç sıra atlatmadan aynı döngünün tekrar başlayacağını hatırlatayım.

Desenden sonra yine düz örgüye devam ettim (kenarlar haroşa tabi) ve alından kafa tepesine kadar ördükten sonra, her sırada onar onar azaltarak bitirdim. İsterseniz azaltma yapmadan da bitebilir ben biraz sivri olmasını istedim. En sonunda da arkayı dikip, tepesine ponpon yaptım.


Pirinç modeli boyunluk
Örgü ustaları birazdan yazacağım modelin gerçek pirinç modeli olmadığını söyleyebilirler, evet doğrudur ama sanırım çok daha kolay ve yaygın olduğundan pirinç denince insanların aklına bu model geliyor artık.

Şapkayla takım olması için aynı krem ipi kullandım fakat şapka kalın olmasın diye ince bir ip seçtiğimi söylemiştim. Oyda bu model kalın iplerde daha güzel duruyor. Peki ne yapacağım derseniz çok basit, iki kat örmek :) Ben yumağın üstteki ucu ile içinden çekip çıkardığım ucunu birleştiriyorum ve iki katı kolayca örüyorum. Hiç dolaşmıyor ve yanımda iki kocaman yumak taşımamış oluyorum.

Bu boyunlukta 6 no şiş ve iki kat ip kullandım. İlmek sayısını hatırlamıyorum ama kalın şiş olduğu için şapkafan daha az sanırım 80 civarıydı. İlk başta 5 sıra lastik ördüm, lastik bittikten sonra pirinç modelini yapmak için yine lastiğe devam ediliyor aslında. Tek fark şaşırtmaca yapmak. Her sırada düz örgünün yerine ters, tersin yerine düz öreceksiniz bu kadar. Yani yine bir ters bir düz ama değiştirerek. Yeteri kadar ördüğümü düşündükten sonra yine lastik ile bitirdim.

Fotoğrafta görüldüğü gibi boyunluğu bitirdikten sonra bir ip burgusu yapıp geçirdim (tam orta değil bir kenara daha yakın). Bunu gerekirse boyunluğu sıkmak için kullanacağız. Fotoğrafta yok ama bu ipin iki ucunda da birer ponpon olacak.

Pirinç modeli benim atkılar için en uygun bulduğum örnektir. Gayet muntazam durur, yumuşak ve yeterli kalınlıkta olur. Boyunluğu örerken uzun kenardan başladım ama kısa kenardan da başlanıp, normal atkı şeklinde örülebilir.


24 Aralık 2015 Perşembe

Günün özeti - 24 Aralık 2015

Günün özeti - 24 Aralık 2015
En son günün özeti yazısından sonra ( http://ge-ce.blogspot.nl/2015/11/gunun-ozeti-25-kasm-2015.html)  defalarca niyet etsem de, bir ay olmuş yazmayalı. Zaman ne hızlı geçiyor bu ara, yılbaşına bir hafta, oğlumun 1 yaşına ise çok az kaldığına inanamıyorum.

Bu hafta başından itibaren okullar Kerst (noel) tatiline girdiği için kızım evde. Aslında bizim tatil biraz erken başladı, geçen perşembe gününden beri evde olduğundan oğlumun her ay çektiğim fotoğraflarını bir türlü çekememiştim. Normalde kızım okuldayken sabah saatlerinde yapıyordum ama bu ay erteleye erteleye 11 gün gecikmeli olarak bugün çekebildim. Ama sahi dur, tabi ki gün fotoğraf çekimiyle başlamadı, en iyisi en baştan alayım.

Gece her saat başı uyandıktan sonra oğlum sabah 6,5 ta dikilince onu alıp aşağı inmek şart olmuştu. Bu arada feci uykum vardı ve bazen böyle olduğunda eşim alıp uyumama fırsat sağlıyor ancak, son üç dört gündür Nova yine bana yapıştı. Gün içinde dahi kucağımdan inmiyor. Bu sebeple aşağıya inip erkenden oyuna başladık. Saat 7,30 civarı eşim ve kızım da bize katıldı. Kahvaltı için evde yeterli ekmek olmayınca krep yapmam gerekti fakat yine yarı kucakta yarı yere bırakıp kaçarak zar zor yapabildim. Saat 8,30 da oğlumun uykusu gelmişti. Normalde gündüz 4-5 saat aralıkla uyuyor ancak, gece az uyuduğundan ve erken kalktığından bu sefer çabuk yoruldu. Ağzıma bir lokma atıp yukarı çıktım, kızımla kocam kahvaltı ederken oğlumu uyuttum. Memeden çıkarıp yanında azıcık sırtımı esnetiyordum ki, aşağıdan gelen kızımın wc faslı çığırtıları oğlanı uyandırdı. Sadece 15 dakika olmuştı uyuyalı ve ne yazık ki bir daha uyumadı.

Eşim gitti, ben kahvaltımı ettim ama nasıl ettim şimdi hatırlamıyorum. Saat 9 olmuş, Chantal'ın gelmesine bir saat kalmış, kahvaltı bulaşıklar yataklar oyuncaklar heryer darmadağınık duruyordu. Sırayla hepsini toparlamaya giriştim ama o gelene kadar sadece bulaşık makinası boşalıp doldurulmuş, masa ve tezgah temizlenmiş, yerleştirilmiş (temizlemekten çok herşeyi yerine koyma işi oluyor, çocukların oyuncakları, yok kalem yok biberonun kapağı var kendi yok, yok diş fırçası tezgahta vs vs), yerlerdeki oyuncakların büyük çoğunluğu toplanmıştı. Bu arada kızım, dün akşam babannesinden hediye gelen kargodan çıkan boyamaları yapmak istedi ve yaptık, boya içinde olan masa (tüplerle sıkılan bir boya çeşidiydi) temizlenmiş, eller ve bilimum lekeler temizlenmişti ki Chantal geldi. Onları aşağıda bırakıp yukarı çıktım çünkü hala uykusuzluktan mızmızdı oğlum. Uykuya direnince (uğraştıracak gibiyse asla çabalamıyorum o kadar zamanım yok genelde vazgeçip bir süre sonra deniyorum) banyo yaptırmaya karar verdim, küvetinde suyla oynadı, yıkadım çıkardım giydirdim uyutmayı denedim hayır hala uyuymuyor. O etrafta gezinip dururken yatakları topladım, dünden çamaşır suyuna bastığım beyazları makineye attım, biraz çamaşır katladım, sonra aşağı indimdi galiba tam hatırlamıyorum biraz durup 11 civarı yine uyutmayı denedim. Tam uyudu beni gıcık tuttu öksürmeye başladım uyandı, hadi tekrar uyuttum, kızımla chantal odaya geldi, ütüyü arıyorlarmış, elimle kovdum neyse ki uyanmadı, iyice dalınca bıraktım aşağı indim.

Babysitter ablası kızıma hediye getirmiş, adını biliyordum unuttum böyle boncuk gibi şeyleri bir kalıba diziyorsun sonra ütülüyorsun işte ondan. Üç parça yapmışlar, iner inmez onları ütüledim, sonra öğle yemeği için pırasa ve havuçları hazırlayıp pişmeye bıraktım. Onlar pişerken alt katı süpürdüm, oyuncakları topladım, kızıma elma soydum verdim, sonra pırasalı böreği yapmaya koyuldum. Yarısında oğlan uyandı aldım, kucağımdan inmek istemedi, tek elle böreği tamamladım fırına attım, yine tek elle bir salata yaptım (arada tezgaha oturtturdum) ve saat 12,30 olmuştu. Chantal 1 de gidecekti ama genelde haftada birgün sabah geldiğinde ona yemek veriyorum, daha doğrusu bizim öğle yemeğimize eşlik ediyor. Eşim de erken çıkıp öğle yemeğine yetişecekti ama gelemedi. Börek 15 dakkada pişmişti, akşamdan kalan mercimek çorbası ve etli patates yemeği eşliğinde pırasalı börek ve salatayla güzel bir öğün olmuştu, o da sevdi. 

Biz yerken kızım az yedi, biraz oğlumu da besledim, Chantal'ı uğurladık. Sonra birax oyun oynama, ardından fotoğraf çekimi, sonra yine oyun, bu arada oyuncak yayılımını kontrol altında tutmaya çalışma, bulaşıklar yine toplanmalı tabi, kızım tv açmak istedi, açtı. Tv de orjinal Pippi Uzunçorap vardı, onu seyrettik beraber, ilk defa izlemişti çok sevdi. Bu arada koltukta tv izlerken ikisine de çorba verdim, kızım yedi oğlum az yedi, eliyle tokatladı (ay bebeklerin bu huyu da çok meşhurdur bilirsiniz) heryer çorba oldu. Saat 3,5 gibi yine uyudu oğlum, aşağı indim, biraz örgü işi yaptım, bu arada eşim geldi erken (bu gece xmas, yarın tatil), onları aşağıda bırakıp kahvemle oğluşun yanında oturup örgü örerek dinlendim. Zira sırtıma bıçaklar saplanırcasına ağrıyordu.

Bir saatlik uykunun ardından (dinlenmem yaklaşık yarım saat oldu bu arada) oğlum uyandı, markete gitmemiz gerekiyordu, hep beraber gittik geldik, saat 6 oldu, pratik bir yemek attım fırına bizim için, oğlumu besledim, sonra onlar oyun oynarken ben yemeğimi yedim, yine oyun, tam 4-5 kez yukarı çıkıp uyutma denemesi, hayır uyumucak aşağı inecek, indik oynadık, kudurduk, baba kız yemek yediler, hadi hep beraber uykuya, ablası kardeşi odasında istemez, kardeş o odadan çıkmak istemez, biraz bağrış biraz kovalamaca, baba kızı, anne oğlanı alıp odalara çekildik. Biraz direnmenin ardından uyudular neyse ki ama daha işler bitmedi.

Yarın xmas tatilini değerlendirmek için üç günlük bir tatile gideceğiz hollanda içinde bir şehre, daha valizler, yolda yenecekler, oyalayıcılar, hazırlanacak, plan program yapılacak ve bir dizi izlenip yatılacak. Oğlumun da akamüstü biraz ateşi çıktı ve gözünde çapaklanma ve kızarıklık başladı (birkaç gün önce ablasında olmuştu ondan bulaştı galiba), bir de dişleri çok acıyor, inşallah bu gece ve takip eden günlerde ciddi bir sıkıntı yaşamayız :/

Son saatleri biraz hızlı geçtim ama okurken yorulmadıysanız başka bir günün  özetinde buluşmak üzere efenim :))


16 Aralık 2015 Çarşamba

Zengin Süt


Geçtiğimiz hafta iki yeni doğum yapmış arkadaşımla emzirme üzerine sohbet edince buraya da konuştuğumuz -bence önemli- olan kısımları eklemesem olmaz. Emzirme, tamamen anne ve bebeğin şartlarına bağlı ve ne kadar miktar veya ne kadar sıklıkla emzirileceğine dair genel kurallar koymak imkansız olsa da, çoğunlukla herkeste geçerli olan bazı gerçekler de var.

Emzirme uzmanı değilim elbette, ki uzmanların bile anne ve bebeği iyice inceleyip gözlemeden ahkam kesmelerini doğru bulmuyorum, yazdıklarım ve söylediklerim öneriden öteye geçemez. 

Doğduklarında emme refleksi zayıf olan iki çocuğumu da emzirmeye alıştırdığım için, emzirmenin emek isteyen bir olay olduğunu söyleyebilirim. Evet her çocuk doğar doğmaz cuk cuk emmeye başlamıyor. Memeyi nasıl tutacağından, sütün ne kadarını, hangi kısmını içeceğine kadar birçok şeyi öğretmek gerekebiliyor. Bu konuda çok detaylı anlatımlar yapan kaynaklar var. İnsan bu yazıları okuduğu zaman da, bazı ayrıntılar gözden kaçabiliyor veya dış sesler kafa karışıklığına sebep olabiliyor.

Merve'yle yazışırken tamamen tesadüf bu konuya geldik, annesi biraz sağ biraz sol memeyi vermesini tavsiye etmişti. Duyar duymaz hayıııır diye bağırdım: sakın öyle yapma sakın! Ablam da aynısını yapmıştı, düşüncesine göre çocuk tek tarafa yatmaktan yorulmuş olabilirdi. Sonuç doymayan hep aç bir bebek.

Sütünü sağan her anne tanık olmuştur, çıkan sütün ilk miktarı sulu bir süttür (ön süt) ardından yağlı ve yoğun kısmı gelir (zengin süt). Ön sütün önceden gelmesinin bir anlamı var, bebeğin su ihtiyacını giderir ve bazen bebek aç değildir sadece susamıştır. O zaman bu ön sütü susuzluğunu gidermek için emer ve bırakır.

Ancak karnını iyice doyurmak için zengin süte ulaşması gerekir. Eğer biraz sağ biraz sol meme yaparsanız, bu zengin süte ulaşamadan diğerine geçmiş olacak ve her iki memeden de ön sütü alacak. Bu karnınız acıktığında lıkır lıkır su içmenizden farklı değil, sizi doyurur muydu? Hayır.

Bu yüzden tek memede emzirmeye başlayın ve dibine kadar çektiğinden emin olun. Bazen meme iyice boşalır, süt kalmadı diye düşünebilirsiniz. Ama hayır o çektikçe gelecektir ve ben bazen içimde damarlar çekiliyormuş gibi bir his yaşarım.

Bazen de bebek doymuştur ama memenin tam boşaldığını hissetmiyorsunuz diyelim. Bir sonraki emzirme zamanında, diğer memeden değil en son bıraktığınız memeden başlayabilirsiniz. Aradan geçen süre zarfında, meme yeniden süt dolmaya başlamıştır ancak, muhtemelen diğer memedeki kadar (tabi diğer memeyi sağmadıysanız) ön süt oluşmayacak. Daha az ön süt ve hem yeni üretilen hem de geçen seferden kalmış olan zengin süt. Bu durumda bu memede zengin süte ulaşmak daha kısa sürecektir.

Bu arada diğer meme çok dolmuş ise, isterseniz bir sonraki emzirmede ön sütü biraz sıkıp azaltabilirsiniz. Bu tamamen size kalmış. Bebeğinizin ihtiyacını en iyi siz anlarsınız.

Özellikle yenidoğanların zengin sütü almaları çok önemli. Emme refleksi de zayıf ise, bu bilgiler ışığında anne olarak ona yardımcı olabilirsiniz. Ön sütü sağıp zengin sütle başlatabilirsiniz veya zengin sütü takviye yaparsınız size kalmış.

Bir yenidoğanın doyduğunun işareti, mayışması hatta uyuya kalması ve gazını çıkardığınızda kolayca geğirmesidir. İyi doymuş bir bebek, gazı vs yoksa mışıl mışır uyur.

15 Aralık 2015 Salı

Çocuğum Nasıl Bir Anne Olduğumu Biliyor, Peki Ya Nasıl Bir İnsan Olduğumu?

Çocuğum Nasıl Bir Anne Olduğumu Biliyor, Peki Ya Nasıl Bir İnsan
Olduğumu?
Bu sabah kızımı okula bırakmış markete doğru yürürken, geçen gün yazdığım misafirlikle ilgili yazıyı düşünüyordum. Orada belirttiğim faydalarından başka kızımın acaba başka neler algılıyor olabileceğini anlamaya çalışırken birden kafama dank etti. Tabi ya beni ve babasını hiç görmediği şekilde görüyordu, bizi başka insanlarla etkileşirken, konuşurken, gülerken, yani kısaca arkadaşlık ederken izliyordu.

İlk bir yıl çocuk bakımı yedir-içir-uyut-oynat döngüsünde sürerken, daha sonra işin içine psikolojik meseleler de giriyor ve bu döngüye bir de "örnek ol" ekleniyor. Çocuk herşeyi anne babasından kapıyor, nasıl davranacağını, nasıl tepki vereceğini her şeyi... Bu yüzden uzmanlar anne baba arasındaki ilişkinin çocuğa yansıtılmasını (elele tutuşmak, sarılmak, birbirine değer vermek gibi) ve bu ilişkinin üçüncü ebeveyn olduğunu söylüyorlar. İleride çocuklar anne babasının birbirine davrandığı gibi, kendi eşlerine davranacaklarmış. Yine aynı şekilde, eve kardeş geldiğinde de onu kapalı kapılar ardında değil, aleni şekilde sevilmesi tavsiye ediliyor.

Bu yaklaşımı her konuya yaymak mümkün. Madem ki çocuğum beni örnek alıyor, hayatta yaptığım herşeye tanık olmalı, beni gözlemlemeli, olaylara karşı duruşuma şahit olmalı. Ne yazık ki, kendimize dair bir çok şeyi çocuklardan arta kalan zamanda yapıyoruz (mecburen) ve onlardan birçok deneyimi esirgemiş oluyoruz.

Düşünüyorum da kızım beni en çok onunla oynarken, evi toplarken veya yemek yaparken, bazen alışverişte, bazen parkta... görüyor. Oysa benim anne olmadan önceki halimi (anne olmayan yönümü bilmiyor). Arkadaşlarıyla sohbet eden, sergi/müze gezen, kitap okuyan, sevdiği hobileri yapan, bilgisayar başında çalışan, telefonda önemli görüşmeler yapan.... hallerimi hiç bilmiyor. Bu anlarda nasıl davrandığımı/ tepki verdiğimi/ duruşumu hiç gözlemlemiyor. Kısacası ona karşı davranışlarımdan fazlası yok onun lügatında.

Gurbette yaşadığımızdan dolayı çevremizdeki insan sayısı çok değil. Bir sosyal çevre kurmaya ve sürdürmeye uğraşıyorum ama Türkiye'deki arkadaşlarımdan da görüyorum, hayat çok hızlı akıyor ve sosyalleşmeye fazla vakit bırakmıyor. Senin vaktin olsa diğerinin uymuyor, senin çocuğun iyi olsa öbürü hasta oluyor, dolayısıyla zaman aralıkları büyüyor. Yine çocuğun bitmeyen dişi/uykusu/hastalığı vs yüzünden kişisel zevklerimizi erteliyor ya da çocuğa uyduruyoruz. Ve bugün arkadaşımla telefonda konuşurken farkettiğim gibi (genelde hep yazıştığımızdan telefonla konuştuğumu pek görmüyor kızım), kızımın benim konuşmama tahammülü yok. Sürekli bölüyor ve birşeyler talep ediyor.

Karar verdim bundan sonra, ayda bir de olsa, biz onlara değil onlar bize uyacak. Bizim istediğimiz yerlere gidilecek, hayatımızın çocuksuz yönünü de görüp anlamaları sağlanacak. Hem yarın öbürgün aynısını onlar da yaşayacak, işte o anlarda bizim davranışlarımız onlarda zuhur bulacak. 


Novadünya 11 Aylık


Bu ay o kadar uzun geldi ki, bir önceki ayın yazısını okudum bu yüzden. En son nerede kalmıştık acaba herşey karmakarışık bu ara kafamda. Çünkü gerçekten çok yorgunum.

En son dişlerin zorladığından bahsetmişim, onun sancısı hiç bitmedi tüm ay zorladı ve hasta etti. Bu sabah damakta ufacık yarıklar gördüm ama daha ortada diş yok. Diş çıkarma döneminde kızım da oğlum da hep hasta oluyorlar, özellikle azılarda daha yoğun oluyor bu ki kızım azı ve köpek dişleri sürecinde geçirdiği ağır hastalıkla emmeyi bırakmıştı. Öyle ağır bir bronşit olmuştu ki nefes alamadığından ememiyordu ve antibiyotik  şurupları da içemediğinden (kusuyordu) iğnelerle iyileşmişti.

Ve aynısı Nova'ya da oldu. Neredeyse 15 gün ağır şekilde hastaydı: tıkalı burun, öksürük, göğüste hırıltı. Hiç yemek yemedi ve geceleri kucakta uyudu. Ve ilk antibiyotiğini almak zorunda kaldı. Tamamen iyileştikten üç gün sonra yeniden başladı, hala devam ediyor hafif de olsa. Bu yorgunlukta zayıf düşen bedenim de daha fazla dayanamadı ve ben de hastalandım. E evin diğer üyeleri de hastaydı zaten. Ayh yazarken fenalık geldi, şimdi hepimiz hafif öksürüklüyüz çok  şükür. 

Geçen ay yürümeye başladığını ama ara sıra elimi tuttuğunu yazmıştım, artık elimi de tutmuyor, dışarda, evde, her yerde kendi başına yürüyebiliyor, hatta koşma derdinde. Eşik yüksekliğindeki basamakları hiç tutunmadan inip çıkabiliyor.

Hasta olduğunda çok zayıflamıştı, nitekim aylık kontrolde iki ay öncesi ile aynı kiloda olduğunu gördük. Bir ayda aldığı kiloyu (evet almıştı farkediyordum çünkü) geri verdi :( Boyu da bir cm uzamış görünüyor.  Çok değil ama önceden fazla fazla olduğu için hala iyi durumda.

Bu ay bol bol bisikletle dolaştık, dışarda olmayı ve bisikletle gezmeyi çok seviyor. Giderken şarkılar söylüyor ve kafasını iki yana sallıyor :) Ablasıyla iletişimi de iyice arttı. Onun peşinde sürekli. Fakat önceki aylara nazaran ablası onunla daha ilgili. Oyunlarına katıyor, sabah uyanınca ve okuldan gelince özleyip sarılıyor, onu göremeyince hemen Eren nerde diyor. Sanırım ikisi de büyüyor :))

Uyku meselesine gelirsek bu ay hiç olmadığı kadar kötüydü diyebilirim. Neredeyse saat başına varan sık uyanmalı gece uykuları, dayanabilse hiç uyumayacağı gündüz uykuları var. Bu ay gündüz uykularında günde bir kere uyuduğu çok oldu. Fakat hala iki kez uyuyor diyebilirim ama bire düşmesi yakındır. Hafta sonları babası uyutuyor ve göğsünde yatırıp beraber uyuyorlar. Bir tek o zamanlarda uzun uyuyor ve haftalık uyku kontenjanını dolduruyor galiba :). Neyse bu da geçecek elbet.

Oturup oyun oynama gibi bir tarzı yok genelde, hep yürüsün, hep karıştırsın. Elinde koca süpürgeyle dolaşsın, ağır çekmeceleri açıp boşaltsın, kutuları kovaları kaldırsın derdi bu. Nadiren de olsa oturduğunda ona kitap okumaya, puzzle yaptırmaya, kutudan şekilleri atarken onları tanıtmaya falan çalışıyorum. Bu ay kutuların, biberon, suluk şişe gibi şeylerin kapaklarını kapamaya, oyuncakları kutunun içine koymaya, birşeyleri içiçe geçirmeye falan başladı. Minik nesneleri tutabiliyor, yürürken ayağıyla topa vurabiliyor, hep yatakta zıplayan ablası gibi yapmak için dizlerini kırıp yaylanıyor, o da zıplıyormuş ne var :)

Yaşına bir ay kaldığına hala inanamıyorum, zaman ne hızlı geçiyor, daha dün gibi doğumu. İyi ki geldin iyi ki bizim oldun bitanem...

9 Aralık 2015 Çarşamba

Helodünya'nın Okul ve Dil Gelişimi




-Okulda sinter klaastan hediyesini aldıktan sonra, birlikte yaptığımız özel şapkayla-

Öğrenen Anne'nin dille ilgili yazılarına yorum yaparken kızımın dil gelişimine dair hiç yazı yazmadığımı farkettim. Hem ilerleyen zamanlarda karşılaştırmak hem de benzer durumda olanlara fikir vermek açısından not edeyim.

Eski aylık yazılarında söylediği kelimeleri not ettiğim ve defterine de kaydettiğim için biliyorum, kızım bir yaşında 20 civarı kelimeyi bilinçli olarak söyleyebiliyordu. O zamanlar bana bu rakam pek birşey ifade etmiyordu pek tabi. Şimdi neredeyse 11 aylık oğlumun söylediği 3-5 kelime ile kıyaslayınca çokmuş gerçekten. 1,5 yaşında iki kelimelik temel cümleler kuruyordu ama kalıp halinde. Yani anne gel, mama ver gibi.

Çocukların konuşmaya başlaması bence böyle kalıp halinde değil de, bildiği herhangi iki kelimeyi yeri geldiğinde mantıklı ve bilinçli olarak birleştirmeye başlaması ile başlıyor. Yani yine iki kelimelik cümleler kuracak ama varyasyonları çeşit çeşit olacak ve artık her kelime için bunu yapabilecek. Anne ver gibi kalıp şeklinde değil. İşte bu zihinsel sıçrayış Helo'da 20 aylıkken oldu, birden bire her kelimeyi cümlelerde kullanır hale geldi ve tam 1 hafta sonra cümledeki kelimeleri üçledi, özne nesne ve yüklem formuna dönüştürdü. Ondan sonra da ver elini bağlaçlar uzun uzun cümleler.

Kızımla doğduğundan beri Türkçe konuştuk. Ancak arada sırada dışarda bizim ingilizce konuşmalarımızı duyuyordu tabi bebeklikten beri. İlk bir yıl slovakyada yaşadığımız için dışarda slovakça da duyuyordu. Hatta bir dönem slovakça tarzında söylüyordu kelimelerini, babasına babeçka diyordu mesela.

Şimdi doğrudan kaynak veremeyeceğim ama bir dili öğrenmenin ilk tohumlarının ilk altı ay içinde duyarak atıldığını anlatan bir makale okumuştum. Bu durumda kızım bu dönemde üç dilin sinyallerini almış oldu.

Bebeklik döneminden sanırım iki yaş civarına kadar ingilizce şarkılar çizgi filmler falan dinledi, dili döndüğünce söyledi. İngilizce sayıları ve renkleri, hayvanların neredeyse tamamını, bazı temel eşyaları öğrendi (benden veya izlediklerinden, tabletteki peakaboo oyunlarından). Sonra ben üzerine düşmedim ama kendi kendine öğrenmeye devam etti. İngilizce videolar izlerken yeni bir çok kelime öğrendi ve dahası anlamaya başladı. Çünkü bazen ben de soruyorum ne dedi diye doğru cevap veriyor. Pek tabi ki onunla direkt konuşmadığımız için ingilizce konuşamıyor fakat konuşurken bazı kavramlar onun için sadece ingilizce var. Mesela sarı rengini gördüğünde ne sarı ne de geel(hollandaca) der, direkt yellow der. Süngere sponge, dondurmaya ice cream gibi. İstanbul'da annem ablam ve kızım asansöre binmişlerdi (ben diğer asansördeydim oğlumla), Helo zero'ya mı basıcam diyormuş anneme. Annem de sıfıra bas kızım diyormuş anlamadan, ablam olaya el koymuş :)) Türkçe konuşurken arada ingilizce ve hollandaca kelimeler katsa da bazen bu çok değil yüzde 95 düzgün konuşuyor diyebilirim. Sorulduğu zaman da o yabancı sözcüklerin türkçelerini söyleyebiliyor. Şu an 44 aylıkken Türkçe'de geldiği nokta oldukça iyi. Akıcı, uzun, bol edat ve zarflı (aslında, sonuçta gibi kelimelerle) tüm zamanları ve kipleri doğru şekilde kullanabiliyor.

Hollandaca ne durumda derseniz, Hollandaya taşındığımız 14. aydan 18 aya kadar taşınma, adaptasyon, arayışlar derken pek Hollandaca'ya maruz kalmadı, ancak parkta falan ne kadar duyduysa. Sonra haftada bir saatlik özel oyun gruplarına başladık 18 aydan itibaren. Orada ben de eşlik ediyordum ama öğretmenler hem ingilizce hem de hollandaca konuşuyordu. Bu dönemde beden diliyle anlaştıklarından iletişim sorunu yaşamadı.

İki yaşını biraz geçince ( tam olarak 2 yaş 2 hafta gibi) burada oyun okulu olarak çevirebileceğimiz peuterspeelzaal'a başladı. Bu okul 2-4 yaş arasını kapsıyor, sabahtan öğlene kadar 3 saat sürüyor. Bekleme listesine ve semte bağlı olarak gittiği gün sayısı değişebiliyor. İlk başladığında haftada bir gün gidiyordu (nisan ayında başladı), sonra araya paskalya tatili falan girdi. Temmuzda yaz tatili başlamadan kısa bir süre önce haftada iki güne çıkmıştı. Bu sürede okuldan dile dair kazanımı çok fazla olamadı zaten ilk başlarda oryantasyon vs süreci yaşamıştık.

Tatilden döndüğümüzde (normalde okul ağustosta açılıyordu ama biz türkiyedeydik eylül sonu dönmüştük) haftada üç gün gitmeye başladı. Bu arada tam iki buçuk yaşında olmuştu. Ekim ayında hem diline yardımcı olsun hem de hamileliğimde bana kolaylık sağlasın diye haftada üç gün üçer saatten bir babysitter ile anlaştık. Okul + babysitter desteği ile (ki ben babysitterın etkisinin daha çok olduğuna inanıyorum çünkü birebir ilgileniyor okulda bu kadar çok birebir konuşma yok) tam üç ay sonra hollandaca konuşmaya başladı. O zamana kadar aralarındaki iletişime yardımcı oluyordum ondan sonra tamamen devre dışı kaldım.

Bu arada yıl bitmiş ve ocak ayı gelmişti (2015'in başı oğlumun doğduğu zamanlar) okulda VVE programından faydalanmaya başladı ve gün sayısı 4'e çıktı, hala da böyle devam ediyor. Expat çocuklara özel okul öncesi eğitim olarak tanımlayabiliriz bu programı. Okula haftada bir gün özel bir öğretmen geliyor, expat çocukları başka odaya alıp kartlarla, oyunlarla dil öğretiyor ve arada sınavlar yapıp seviyelerini ölçüyor. Kızım bu aşamaları iyiye yakın bir performansla geçti ve hala programa tabi olsa da eskisi kadar ciddi çalışmıyorlar onunla sanırım, çünkü yaşı gelip de bir sonraki okula yetişmesi gereken başka expat çocuklar da var. Son iki aydır da program kapsamında bize aktiviteler veriliyor ve evde yapmamızı istiyorlar.

Helo'nun dil açısından okula hazır olduğunu söylüyor öğretmenleri ama elbette ki mükemmel değil. Anlıyor, anlatıyor, şarkıları ezberliyor, bana çeviriyor, tv programlarını takip edebiliyor sanırım yeterli düzeyde biliyor. Ve hollandaca bilenler bilir bize göre çok zor olan bir telaffuzu vardır G harfinin onu bike doğru söylüyor :))

Önümüzdeki yıl, 23 martta doğum günü olduğundan, doğum gününün hemen ertesi günü basisschool (elementary school/ilk okul) a başlayacak. Hollanda'da 4 yaşını dolduran her çocuk bu okula gidiyor. Oyun okulu mecburi değil ama bu okul zorunlu ve haftanın 5 günü 8,30-14,30 arası okulda olacak (bir gün biraz daha erken çıkacaklarmış). İlk iki yıl anaokulu formunda, sonra ilk okul şeklinde gelişiyor ama burda tam ayırmıyorlar sanırım, azar azar eğitime başlıyorlar. 4 yaşını doldurmuş ve okula giden arkadaşları harfleri sayıları öğreniyorlar yine de bol oyun oluyor tabi. Aslında kızımın gideceği okul dalton okulu olduğundan işleyiş biraz farklı olacak galiba, mesela arkadaşımın kızı montessori okuluna gidiyor arada kurabiye, yemek falan da yapıp pişiriyorlarmış. Ne olacağını yaşayınca göreceğiz artık.

Kızım onun deyişiyle büyük okul için çok hevesli ve heyecanlı. Doğum gününü sabırsızlıkla bekliyor bu yüzden. Bu hevesinde şimdiki devam ettiği okulun da etkisi var. Yaşı gelen arkadaşları bir veda partisiyle ayrılıp basisschoola başladılar ve onlara tanık oldu. Günlük konuşmalarımızda da basisschool öncesi sonrası çok yer ediyor. Bazı şeyleri o zaman yapabilecek, onun için bir nevi büyüme göstergesi. E büyümek için de çok sabırsız zaten. Fakat yine onun deyişiyle, o anne olmak istemiyormuş büyük çocuk olmak istiyormuş ve hep öyle kalmak istiyormuş.

6 Aralık 2015 Pazar

Çocuklara Misafirlik Anıları Verin

Birkaç hafta önce evimizde ilk defa kalabalık bir misafir grubu ağırladım. 12 yetişkin 10 çocuk. Elbette öncesinde ve sonrasında biraz yoruldum ama çok çok güzeldi. Günler sonrasında bile getirdiği keyfin etkisindeydik. 

Öncesinde hazırlıkları yaparken kızım da yardım etmek istedi, benimle birlikte evi topladı, yaptığım hamurları açtı. Misafirler geldikten sonra da arkadaşlarını evinde ağırlamanın, odasını ve oyuncaklarını göstermenin hazzını yaşadı.

Dün akşam gruptaki bir diğer arkadaşım da aynı derecede kalabalığa ev sahipliği yaptı. Yine herşey çok güzeldi, ev cıvıl cıvıl çocuk sesleri, sohbet muhabbet, çeşit çeşit yiyecekler... Herkes ne isterse istediği kadar alıp yiyiyor (bende de öyle olmuştu), beyler çocuk bakımını paylaşıyor, gösterişten ve yapaylıktan uzak sıcacık bir ortamda herkes keyif alıyordu.

Bendeki etkisi hala sürüyor ama asıl değinmek istediğim kızıma (ve muhtemelen diğer çocuklara da) etkisi.

Kızımın hatıralarında böyle anlar kalsın istiyorum büyüdüğünde. Bence yine aynı grup toplaşması bir dış mekanda olunca aynı hisler olmuyor, onun daha farklı getirileri var. Şahsen benim çocukluğumda en çok hatırladıklarım ev toplantıları. Kuzenlerimle oynadığımız kalabalık toplantılar, ananemin veya babannemin evinde hep beraber kalışlarımız... Ayrıntıları çok iyi hatırlayamasam da eğlenceli olduğunu ve mutluluğumu hatırlıyorum.

Ayrıca kızımın misafire hazırlık, misafir adabı, sonrasındaki sorumluluklarımız gibi mevzulara da tanık olmasını istiyorum. Misafirlikte göreceği diğer ayrıntıları saymıyorum bile. Birbirleriyle konuşan gülüşen insanlar, duyduğu konuşmalar, beğeniler, övgüler, diğer insanların onunla konuşması, mesela okulunu anlatması, arkadaşlarıyla oynaması, paylaşması/paylaşamaması, evini gezdirmesi, arkadaşını tuvalete götürmesi mesela (ev sahipliği hissi), hazırladıkları yiyecekleri ben yaptım beğendin mi diye sorması ve daha bir sürü tecrübe.. O kadar çok uyarana ve etkileşime maruz kalıyor ve kısa sürede o kadar çok şey öğreniyor ki, tam anlamıyla dolu dolu saatler geçiriyor. Ve sürekli gittiğimiz için biliyorum, çocuk eğlence merkezinde eğlendiğinden daha fazla eğleniyor, ayrılma saati geldiğinde ayrılamıyor.

Sık sık olmasa da, çocuklara böyle misafirlik fırsatları sunmak lazım. Doğum günleri toplantılarında belki de odak noktası pasta-mum-hediyeler olduğundan misafirlik gibi olmuyor. Çocuk işin içine bu kadar dahil olamıyor. Şimdi aklımda başka misafircilik planları var, hep beraber birşey yapmak gibi mesela. Bu bir craft işi de olabilir, turşu kurmak da... İmece usulu işlere de tanık olmasını, birlikte çalışıp kısa sürede sonuç aldığımızı görmesini istiyorum. Ama en önemlisi çocuklarıma güzel mutlu bir çocukluk armağan etmek istiyorum...

5 Aralık 2015 Cumartesi

Şiş Örgüsü Bonnet Şapka 2





Bir diğer bonnet şapkayı daha bitirip hediye ettim. Bu daha önce ördüğüm şapkanın ( http://ge-ce.blogspot.nl/2014/12/bebekler-icin-bonnet-stili-sapka.html?m=1) stiliyle aynı ama biraz daha geliştirdim. Öncekinde şapka bittikten sonra ilmek çıkarıp boyun kısmını sıkılaştırmıştım, çbu sefer doğrudan örerken sıkı olsun diye boyun bölümüne haroşa uyguladım.



Dikilmeden önceki hali yukarıdaki fotoğrafta gözüküyor. 1,5-2 yaş çocuklar için uygun büyüklükteki bu şapkayı, 5 no şiş ile 75 ilmek başladım, birkaç sıra haroşa ördükten sonra düz devam ettim. Sadece yanlarda 4'er ilmek haroşaya devam ettim ki bu kısım boyun/ense bölümünü oluşturacak ve haroşa örgü lastik işini yapacak.



Kafanın tepesine kadar dümdüz ördükten sonra yaklaşık üç parçaya ayırdım ve kenarlardan 26' şar ilmek kestim. Ortada kalan 23 ilmeği 4 sırada bir iki kenardan birer ilmek azaltarak örmeye devam ettim ve kestiğim parçanın uzunluğu ile ölçerek, onunla aynı olana kadar ördüm.



Yukarıdaki fotoğrafta görüldüğü üzere arka parçaları diktim, iki pompom yaptım ve bağcıklarını hazırladım.



Bu da önden görünüşü. Öndeki birkaç sıra haroşa bölüm geriye doğru katlanabiliyor. Böylece çocuk büyüdüğünde de kullanabilir.



4 Aralık 2015 Cuma

Şipşak Tarifler

Instagram'da ara sıra evde pişen yemeklerden fotoğraflar paylaştığım oluyor. Orada yazdıklarımdan bazılarını buraya da ekleyeyim :)

Baget ekmek böreği

Uzun baget ekmeği yararak içine ne isterseniz dolduruyorsunuz. Kahvaltıda salam yumurta peynir karışımı olabilir, ya da ıspanak peynir size kalmış. Ben soğanlı kıyma kavurup üzerine de peynir rendesi koydum. Ekmeğin üzerine kurumasın diye sıvı yağ (veya tereyağ, hatta severseniz sarımsaklı ekmek gibi olsun diye sarımsakla karıştırılmış yağ) sürüp fırında 5-10 dakkada hazır.

Fırında brüksel lahanası
Lahanaları ikiye bölüp biraz tuz sarımsak karabiber ve yağ karışımına buladım ve fırına attım. Etlerin yanına iyi bir garnitür.

Elmalı turta

Tarifi yemek blogumda var ama burada belirtmek istediğim başka bir ayrıntı. Bir keresinde turta hamurunu fazla yapmıştım, bende yuvarlak açılmış halde, yağlı kağıda sarıp derin dondurucuya attım. Başka bir gün o hamuru çıkarıp elmaları üzerine koydum ve hemen fırına. İlkinden hiç farkı yoktu ve nefisti. Böyle turta yaptığımda madem yoğuruyorum, hamurunu fazla yapıp dondurucuya koyacağım bundan sonra. Sizin de aklınızda olsun.

Fırında kabak graten

Fırın kabında yaptığım sebzeler hep sulu sulu oluyor, içine beşamel sos falan koyarsam sulu olmuyor ama onu hazırlamak da her zaman için kolay değil, zaman yok. Ben de sebzelerin arasına biraz ince bulgur döküyorum, bolca peynir, al sana sulanmamış nefis bir graten. Bu tarifi öyle çok sevdim ki özellikle yapıyorum artık. Bir büyük kabak  (burdakiler sizinkilerin yaklaşık iki katı) biraz domates bulgur zeytinyağı ve peynir. Harika.

Buğdaylı salata

Evde yemek az ise salatayı doyurucu yapmak lazım :) Buzluğumda haşlanmış buğday bulunduruyorum genelde. Hemen onu salataya ekliyorum ve doyurucu ekstra bir çeşit daha olmuş oluyor. (salata illa ki buğday salatası diye mayonezli yoğurtlu olmak zorunda değil) yaptığınız herhangi bir salataya ekleyebilirsiniz.


2 Aralık 2015 Çarşamba

Bebekleri Sakinleştirmek İçin Değişik Bir Yöntem



Özellikle yenidoğan bebekleri videoda açıklandığı şekilde tutarsanız, hemen ağlamayı kesiyorlarmış. Yeni doğum yapacak arkadaşlar için not olsun.

44. Ay Mektubu : Festival Ayı

Güzel bebeğim

Aylardır bir hafta gecikmeyle yazma döngüsünü kıramadım, yine geciktim. Bu ay yine dolu dolu geçti senin için öyle çok şey yaptık ki...

Artık bu yaşlardaki gelişim sürecini kitaplardan takip etmediğim için bilmiyorum her çocuk böyle mi, yoksa sana mı özel ama bu ay kes-yapıştır-boya işlerinde bir çağ atladın diyebilirim. Oyunlarının çoğu masa başı aktivitelere dönüştü, oyuncakçıda en çok incelediğin bölüm craft meteryalleri olmaya başladı ve bu tip videolar izliyorsun. Bir şeye ihtiyacımız olduğunda "anne bunu yapabiliriz" diyorsun ve bazen de çok farklı şeyleri birleştirip resimler yapıyorsun. Bu ay ayrıca boyamaların da belirgin şekilde iyileşti. Önceden okulda boyama zamanında tümünü boyamayı bitiremediğin için ağlarken şimdi çabucak bitirip sınıftaki küçük arkadaşlarına bile yardım ediyorsun.

(Kendi yaptığı at şapkası)

Ve kasım ayı Hollanda'da festival ayıdır. Önce 11 Kasım'da Sint Maartin kutlaması vardı. Diğer çocuklarla beraber elinde fenerle kapı kapı dolaşıp şeker topladın. Aynı haftanın cumartesi günü (14 kasım) Sinter Klaas'ın gelişini kutladık. Gerçi hala Sinter Klaas'a karşı çok hevesli ve heyecanlı değilsin gerçek Hollandalı çocuklar kadar -bence hiç zararı yok :)-ama hediyesini heyecanla bekliyorsun. Bu süreçte oyuncak mağazasının dergisini inceledin, içinden seçtiklerine "ja yaptın" (senin deyiminle), sonra yetmedi sayfalar dolusu mektup yazdın ve ayakkabının içine koydun. Somra o da yetmedi torba şeklinde kesilmiş bir kağıda sevdiğin oyuncakların resimlerini kesip yapıştırdın ve bundan üç sayfa var şuan ;))

(Sint maartin günü şeker toplamaya çıkmadan hemen önce)

Evet bir süre hediye seçmekte zorlandık ama sonunda karar verdik. Bu cumartesi günü (Sinter Klaas'ın gitme zamanı) ayrılırken hediyeyi bırakacak.

Bu süreci takip etmeye yönelik takvimler var marketlerde. Hergün bir kutucuk açıyorsun ve içinden çıkan çikolatayı yiyiyorsun. Her sabah bunu yaparken sayıları, kaç gün bitti/kaldı mevzusunu konuştuğumuz için ayrıca yararlı oldu ve gerçekten hergün sadece bir tane açtın fazlasını istemedin.

(Çikolata takvimi)

Gerçi bazen hediyelerini günlerce açmadığını düşünürsek pek şaşırtıcı değil. Paketle yatıp kalktığın çok oldu. Hiç açmadan cebinde taşıdığın süpriz yumurtalar da. Sint Maartin'de topladığın bir sürü şekeri ne kadar sürede yiyeceğini soran arkadaşıma dediğim gibi, Dila yiyici değil sevici, sahip olma duygusunu seviyor. Şimdi şekerlerle yatıp kalkacak, onları doldurup boşaltacak, şekercilik oynayacak... Evet yediklerin de oldu ama hala bitmediler şuan.

Eşyalarının kıymetini bilen bir çocuksun şimdilik. Hep böyle kal yavrum...
(En sevdiği şey oyuncak mağazalarını gezmek)

Annen
Amsterdam

27 Kasım 2015 Cuma

Şiş Örgüsü Bonnet Şapka 1


Geçen yıl oğlum doğmadan önce bu tip şapkalar örmüştüm. Bu sefer ördüğümde  biraz daha basitleştirmek ve aynı zamanda şık görünsün diye denemeler yaptım. İlerleyen günlerde birkaç model daha gelecek.

Bonnet stil şapkaları değişik şekillerde örmek mümkün. Şişle ve tığla, farklı başlangıç yerlerinden yapılabilir. Bu yazıda gösterdiğim model ise en az seviyede örgü bilenlerin bile rahatça yapabileceği bir model.


Örgülerimle ilgili ayrıntılı açıklama talebi alıyorum ama net sayılar verebilmem çok zor. Kullanılan ipe/şişe bağlı olarak ilmek sayıları değişecektir. Dolayısıyla elinizdeki ipe göre ve çocuğunuzun kafasına göre ölçerek başlamakta fayda var. Yine de fikir olsun diye sayıları vereyim. Bu ölçü 9-12 ay bebekler için uygundur.
İpin markası: kartopu babysoft
Şiş: 3,5 no
İlmek sayısı:45


Üst fotoğrafta görüldüğü üzere, dümdüz haroşa bir dikdörtgen örüyoruz. Bu dikdörtgenin uzunluğu çocuğun bir yanağının altından başlayıp diğer yanağının altına gelecek kadar uzun olmalı. Dolayısıyla eni de kafasının üstünü tam örtecek genişlikte. Ben ucunu katladığım için daha geniş yaptım. 

Dikdörtgen parça tamamlandıktan sonra ikiye katlıyoruz ve bir kenarını dikiyoruz. Dikişli yer arkası olacak. Tepesine bir ponpon yaptım ve bağlamak için de ip burgusuyla bağcık. Bağcıkları bu şekilde yapmak çok kolay. Birkaç kat ipi elinizde burup ikiye katlıyorsunuz ve katladığınız uca düğüm atınca bu burgu hiç bozulmuyor.

Ön kısmını katlayıp düğmeleri diktikten sonra geriye tek bir iş kalıyor o da ense büzgüsü. Düz dikdörtgen şeklinde ördüğümüz için, ense bol olmuş oluyor. Biraz büzülüp sıkışması lazım ki mis kokulu gıdıklar üşümesin. Bunun için çeşitli şeyler yapılabilir. İsterseniz şişle ilmek çıkarıp birkaç sıra lastik örün, isterseniz benim yaptığım gibi tığla birkaç sıra sıkiğne geçin. Biraz sıkı olunca tamamdır (ikinci fotoğrafta arka detay görülüyor)

Keyifli örmeler..

Daha önceki şapka yazılarım



26 Kasım 2015 Perşembe

Günün Özeti-25 kasım 2015

Yazmayalı uzun zaman olmuş, hergün aklımda ama ne yazsam kestiremiyorum. Bazen aklıma gelen fikirler oluyor, taslaklarıma kaydediyorum, fakat aradan zaman geçince o ilk andaki kadar önemli gelmiyor gözüme. 

Gerçi bu sefer oğlumun hasta oluşunun da etkisi büyük. Geceler az uykulu, gündüzler mızırtılı geçince yazma hevesi kalmıyor pek. Şimdi ise gecenin bir buçuğunda, yazacak konum yok lakin, yeniden ısınmak için bu günümüzü yazmak istiyorum. Zira böyle günlük tadında yazılan blog yazılarını okumayı çok seviyorum. Bakalım yapabilecek miyim? Hoşuma giderse belki ben de ara sıra not ederim.

Sabah erkenden uyandık tabi her zamanki gibi. Yine de çişini yap yüzünü yıka faslının çoook uzun sürmesinden dolayı kahvaltıya oturmamız 8.10'u bulmuştu ki bu kızım için çok geç bir saat. 8 den önce oturmazsa okula geç kalıyoruz. Hızlı kahvaltı, giyinme derken çocukları bisiklete atıp okula vardık. Sabahın köründe hava ayaz oluyor ama Nova mecburen bu rutinlere eşlik ediyor bırakacak kimse olmadığından. Zaman zaman eşim okula bırakıyor biz evde kalıyoruz ama bir süredir böyle yapıyoruz zira öbür türlü daha geç kalınıyor :)

Okul dönüşü oğlumla azıcık oynadıktan sonra uyudu bir saat kadar. Ben de bu arada çamaşırları makineye attım, üst katı süpürdüm ve biraz kendime zaman ayırdım. Bir saat sonra uyandığında (bir süredir uyku zamanı uzadı özellikle sabah seansında, öğleden sonraki ise bazen 30 bazen 15 bazen de 0 dakika, tek uykuya düşmesi yakındır), tekrar okula gitmek için 15 dakikamız kalmıştı. Alt katta ise herşey sabah bıraktığım gibiydi. Biraz topladım sonra giyinip çıktık. Yine bisikletle. Bu sefer feci yağmur yağıyordu. Yanıma ıslanacak koltukları silmek için havlu aldım. Yolda ben yağmurdan sakınırken dikkat ettim oğlum hiç sakınmıyordu. O güzel yüzü damlalarla doluydu ama hiç rahatsız olmuş gözükmüyordu. 

Yağmur telaşından, okuldan çıkınca verdiğim atıştırmalığı unutmuşum, bir posta ağladı okul kapısında. Yine yağmurdan ıslanarak çabucak döndük. İki çocuğun montlarını giydir, bisiklete yerleştir, bağla, çıkar, soy gibi işler o kadar hassas bir düzen istiyor ki. Gerçi artık alıştım. Önce kızı giydir bahçeye sal, sonra kendin giyin, en son oğlanı ki beklerken terlemesin. Onu salonun bahçeye çıkan kapısının önüne, kapı açıklen oturttur. Seni görsün, sen de bahçedeki depodan bisikleti çıkar. Önce oğlanı ön koltuğa oturttur bağla, sonra kızı arkaya, kapıyı kilitle, bahçe kapısını aç-kapa yola koyul. İndirirken önce bisikleti sabitle ve kilitle, öce kızı indir, sonra oğlanı kucakla, çantaları al... Bu iş hergün 4 kez yapılıyordu ama bugün 6 kez oldu bir de kütüphaneye gittik.

Okuldan sonra çocukları besledim (gerçi Nova hasta diye günlerdir yemiyor azıcık çorba içti bugün o kadar), kendimi doyurdum. Alt katta her yerde ayağımıza takılan oyuncakları topladım ve kabaca süpürdüm. Kızım biraz telefonla oynarken, oğlumla her zaman olduğu gibi yürüme-karıştırma oyunları yaptık. Sonra da kütüphaneye gittik.


Kütüphanede okuma saatiydi biraz dinledi, şarkılar söyledi Helocum, biz de bu arada kitap seçtik. Sonra biraz boyama yaptı diğer çocuklarla. Dönüşte dün uğradığımız oyuncakçıya gitmek için ağladı (saatlerce oyuncakçıda vakit geçirebilir) ama uykusu yüzünden mızıldanan oğlana öncelik vermem gerekiyordu ve bir kez daha ağlamasını ( tam ağlamak denemez numaradan yapıyor tabi) göze aldım ve eve döndük. Yolda bisiklet üzerinde ön koltukta otururken ilk defa uyuya kaldı Novacım, sessizce aldım uykuya devam etti. Kızımı sakinleştirdim ve ben de tamamlamayı bekleyen birkaç örgüden birini elime almıştım ki, bağırarak dondurma isteyen ablası yüzünden bu saadet pek uzun süremedi :))

Saat bu arada üç buçuğu geçmişti, enerjileri düştüğünde huysuzlanıyorlar, müzik sakinleştiryor diye eşimin tavsiyesi üzerine her zaman dinlediğimiz radyoyu açtım. O usul usul çalarken oyunlarını daha iyi oynuyorlar ve arada ayaktaysalar sallanıp dans ediyorlar.

Oyun dolabı-masa-oyuncak kutuları etrafında yürümeli/oturmalı/hayır o benim/ anne eyen almasınlı bir zaman geçirdikten sonra uzun zamandır yemediğimiz için çok özlediyip istediğimiz pizzalar geldi ve babalarını beklemeden yedik anne kız. Bu arada mama sandalyesinde oturmak istemeyen oğlanı da oyalamak için binbir şaklabanlık yaparak tabi.

Sonra babam geldi babaaa çığlıklarıyla kapıya koşma, hayır beni al önce ben'li kucaklaşmalardan ötürü bir beş dakka antreden içeri girememe, biraz hep beraber oyun sonra ikisini de hızlı bir banyo ve uyku. Yatmadan önce banyo rutinimiz yok ama bugün böyle gelişti. Ben kızı uyuturken uyuyakalmışım, eşim de oğlanı uyutmuştu ama ben gelince uyandı bir saat kadar huzursuzdu zor uyudu oğulcum. Ve şimdi saat ikiyi geçmişken ve sabaha yaklaşık 5 saat kalmışken ben de uyusam iyi olacak :)





18 Kasım 2015 Çarşamba

Bir Bebeğin İkinci Gecesi

Bir Bebeğin İkinci Gecesi
Uzun zaman önce aşağıdaki yazıyı okumuş ve çevirmek için not almıştım. Fırsat bulduğum zamanlarda kısa kısa çevirdim ve şimdi yayınlıyorum. Tüm yeni annelere gelsin. Yazının orijinali burada http://kellymom.com/ages/newborn/bf-basics/second-night/

---------------

Yeni bir anne olarak 24 saati geride bıraktın... Belki başka bir çocuğun daha var, ama yine de tekrar yeni bir annesin. Ve şimdi bebeğinin ikinci gecesi.

Birden bire, miniğin son 8,5-9 aynı geçirdiği o sıcak, rahat ve bir miktar yoğun karında artık olmadığını farkediyor, dışarısı ne kadar da korkunç. O tanıdık kalp atışları, plesanta damarlarının hışırtısı, ciğerlerin yatıştırıcı sesi, bağırsakların rahatlatıcı çağıltısı artık yok. Bunun yerine beşiğin içinde yatıyor, bir bez, bir tişört ve battaniye ile kuşatılmış, başına da bir şapka takılmış. Çeşit çeşit insanlar onu kucaklıyor fakat o etraftaki bunca yeni sese, ışığa, gürültüye ve kokuya henüz hazır değil. Ancak yeni birşey keşfetti, o da kendi sesi. Ve her ne zaman, rahatça uykuya daldığı göğsünden ayırıp beşiğe koysan, yüksek sesle protesto etmeye başladı!

Aslında, onu göğsüne aldığın her an, bir süre emer ve yeniden uykuya dalar. Ve tekrar göğsünden ayırıp yatağa koyduğunda ise tekrar ağlar... ve annesini aramaya başlar. Bu durum saatlerce sürebilir. Birçok anne bu durumda, memesinde yeterli süt olmadığını ve bebeğin açlık çektiğini düşünür. Ancak gerçek neden bu değildir, asıl neden bebeğin o özlediği, en rahat ve güven verici yerin annesinin göğsü olduğunu farketmesidir. Burası "ev"e en yakın yerdir. Ve görülüyor ki dünyanın her yerinden uzmanların da farkettiği gibi, evrendeki tüm bebekler için böyledir.

O halde ne yapmalısın? Bebeğinin karnını iyice doyurduktan sonra uykuya daldığı zaman, emzirmeyi kesip, meme ucunu yavaşça ağzından çıkar. Başına daha rahat etmesi için bir yastık koyabilirsin ama bundan başka onu hiç kıpırdatma. Gazını çıkartma, sadece derin uykuya geçene kadar daha da sokul. Derin uykuya geçtiğinde hareket ettirilmekten rahatsız olmayacaktır. Bebekler önce hafif uyku (REM) dönemi, ardından yarım saat kadar süren derin uyku dönemi geçirirler. Eğer bebek yeniden hareketlenmeye başlar ve yeniden meme istiyor gibi davranırsa sorun değil. Bu onun rahatlama ve uyum sağlama yöntemidir.

Bir diğer yardımcı ipucu da şu. Anne karnındayken, bebeğinin en iyi arkadaşı elleriydi. Her ne zaman kendini rahatsız hissetse, parmağını emerdi. Ve birden bire, bu en iyi arkadaşı ondan koparılıp eldivenlerin içine hapsedildi. Artık ihtiyacı olduğunda kendini yatıştıramıyor. Bebeklerin dokunmaya -hissetmeye- ihtiyaçları vardır ve bebeğin annesinin göğsüne dokunması, anne sütünün artmasına yardım eden oksitoksin seviyesini arttırır. Bu yüzden eldivenleri çıkar, battaniyesini gevşet ve ellerine kavuşmasına izin ver. Evet yüzü çizilebilir ama kolayca iyileşecektir, üstelik anne karnındayken de tırnakları vardı ve kimse onlara eldiven takmamıştı.

Bu arada bu durum ilerleyen zamanlarda evde de tekrar edebilir. Özellikle bebeğin çevesindeki faktörler değiştiğinde; mesela doktora, alışverişe veya büyükanneyi ziyarete gittiğinizde. Sakın endişelenme, bazen bebekler anne göğsünde ekstra vakit geçirmeye ihtiyaç duyar, çünkü bebek için "meme ev demektir".

14 Kasım 2015 Cumartesi

Novadünya 10 Aylık


Canım oğlum dün 10. ayını doldurdu, şaka gibi geliyor. Şunun şurasında yaşına ne kaldı ki. Bir yaşından sonra herşey daha hızlı sanki. Ne kadar dolu dolu yaşasam da hiç doyamıyorum.

Bu ayı düşününce aklımda çok güzel anılar var, bir kısmı İstanbul'da bir kısmı Amsterdam'da bol bol gezdik. Harika sonbaharın tadını çıkardık, her haftasonu bir parti havasındaydı; kalabalık, dostlar, eğlence parkları, doğa gezileri. Tabi günler hala çok yorucu ama böyle tatlı kaçamaklar yorgunlukları unutturuyor.

Bu ayın en önemli haberi Nova'nın artık yürümeye başlaması. Daha önceki aylarda belirttiğim gibi zaten elimden tutarak rahat yürüyordu, arada koltuklardan koltuğa boşlukları kendi geçiyordu falan ama boş bir alana doğru yürüme konusunda çok cesur değildi. Tam 9 ay 21 günlükken o cesaret geldi yürümeye başladı fakat hala gün içindeki tüm yürüyüşleri bağımsız değil. Anneyle yürümek daha hızlı ve pratik tabi :)) Yine de elimi tutması yarı yarıya azaldı diyebilirim. Zamanla daha da iyiye gidecektir.

Yürürken çömelip kalkmayı, düşen bir şey almayı beceriyor. Ay başından itibaren merdivenleri de keşfetti, merdiven çıkıp inmek istiyor. Günün belli bir zamanını merdiven mesaisi olarak geçiriyoruz, ayağını kaldırmayı beceriyor. Oyuncakların yer aldığı dolabı daha iyi karıştırmak için kutunun üzerine çıkmayı akıl ediyor, yürürken önüne çıkan oyuncaklardan ayağını yükseğe kaldırıp atlatıyor.

Bu ay yeni diş yok ama son iki üç gündür azı mı köpek dişi mi tam anlayamadığım dişlerin (ikisi de beyaz çünkü) sancısını çektik. Hele dün gece bu yüzden ateşli geçti. Son bir haftadır da stomach flu sıkıntısını yaşadık (bitti sayılır), bu yüzden neredeyse bir haftadır yemek yemiyor, sadece emiyor. Ancak ondan önce iştahı yerindeyken, karnının acıktığını bana çok güzel ifade ediyordu. Beni mutfağa götürüp kucağıma çıkmak istiyor ve varsa tezgahtaki yiyeceklere, yoksa dolaba uzanıyor. Fazla su içmeyen ablasına göre suya düşkün, pipetle içmeyi öğrenmişti (yaklaşık iki ay önce) suyu pipetle epey içiyor ve susadığını da yine benzer şekilde ifade ediyor.

Bu ay bilişsel becerileri arttığı için (ya da daha iyi ifade edebildiği için belki) iletişimimiz daha arttı. Benim söylediklerimi anlıyor, tekrarlıyor karşılık veriyor. Geçen gün mandalinalarla oynarken hadi ablana da bir tane götürelim dedim ve başka hiç birşey demeden bir mandalina aldı, koltukta oturan ablasının yanına gittik ve yanına bıraktı. İçine koy, çıkar, ver, gel gibi komutları anlayıp karşılık veriyor. Hiç öğretmediğim halde alkış yapıyor ve dans ediyor :)

Erkekler genelde az konuşur derler ama çok konuşan kızıma göre daha çok konuşuyor Novacım. Çok şaşırıyorum bazı söylediklerine. Bilinçli olarak anne, baba, gel, mama, meme, dede, ver diyor ve hep aynı şeyler için kullandığı bazı özel sesler var. Ayın ortalarında bir akşam uykuya hazırlanırken memme memme memme dedi (genelde emerek uyuyor), sonra ben ışığı söndürmeye gittim kızdı "ve ve ve" diye ağlamaya başladı. O akşam v sesini çalışmıştı ama "ve"hiç dememişti vavava diyerek öğrenmişti. Aradan birkaç gün geçtikten sonra yine benzer uyku öncesi durumda, gözlerimin içine bakıp annne dedi, hemen ardından büyük bir çabayla ağzının şeklini değiştirerek memme dedi. Sadece tek kelimelik: Anne memme. O kadar netti ki şok oldum, çünkü aynı ses tonundaki kelimeleri takılmış gibi tekrarlıyordu ama böyle farklı iki kelimeyi ilk defa yanyana kullandı.

Dışarıya çıkmayı çok seviyor, genelde hergün iki kere çıkıyoruz (bazen daha fazla). Bisikletle gezmeye bayılıyor, giderken şarkılar söylüyor.

Gündüz uyku sayısı üçten ikiye düştü, genelde hala yarım saatlik. Ablasının evde olduğu günler ise bir türlü uyuyamadığından bir kere kısacık uyuyor. Gece uykuları kesintili de olsa yaklaşık 11-12 saat sürüyor.

Ablasıyla oyuncak paylaşamama halleri başladı. Çöp kutusunu veya tuvaleti karıştırmak istediğinde ters yöne yürüttüğümde tepinip ayak diretmesi çok komik. İstemediği birşeyi yaptırmak neredeyse imkansız.

Bir çocuğun günden güne büyümesine, yeni şeyler başardığındaki neşesine, mutlu olduğundaki gülen gözlerine şahitlik edip de insanın dertlerden arınmaması imkansız. Hayata dair yaşanılan tüm acı şeylere çocuklar şifa oluyorlar ve ben hergün bunu defalarca hissedip şükrediyorum. İyi ki varsınız annecim.






13 Kasım 2015 Cuma

Hollanda'da Bisikletle Çocuk Taşımak

Hollanda'da bisikletin ne kadar yaygın olduğunu bilmeyen yoktur. 2 yaşından itibaren bisiklet sürmeyi öğreniyorlar ve 80'lik nineler bile sürmeye devam ediyorlar. Postacılar, polisler, dondurmacılar... her şeyin bisikletlisi var. Bisiklet olayı öyle gelişmiş ki hiç aklınıza gelmeyen türde bisikletler görmek mümkün. Mesela benim bu güne kadar gördüğüm en ilginç bisiklet, yürüme engelli bir adamın kullandığı, pedalları elleriyle çevirdiği ve önünde de çocuğunu taşıdığı bir bisikletti.

Çocukları bisikletle taşımak için çok çeşitli seçenekler var. Bunlardan en yaygını mamafiets denilen anne bisikleti. Biz de ilk taşındığımızda bundan almıştık ve o zamandan beri kullanıyoruz.

Anne bisikleti almak istediğinizde mamafiets diye sorunca onlar olması gereken özelliklerde bisiklet alternatifi sunuyorlar zaten. Ama bu özellikler nedir derseniz burada yazmıştım. http://ge-ce.blogspot.nl/2013/08/anne-bisikleti.html


Bizim bisikletin hem önde hem arkada koltuğu vardı aldığımızda. Kızımı önde taşıyacağım için arka koltuğu çıkarmıştık. Ön koltuklar 15kg a kadar taşıma kapasitesine sahip. Kızım daha 15 olmamıştır ama boyu uzadığı için artık bacaklar sığmıyor ve kafası önümü görmeme engel oluyor. Onu arka koltuğa, ailemizin yeni üyesini de ön koltuğa alma zamanı gelmişti. Ancak önceden çıkardığımız arka koltuğu bir türlü monte edemedik. Bazı parçaları kaybolmuş. Geçtiğimiz haftasonu yeni bir koltuk aldık ve hemen kullanmaya başladık. Her gün öne oğlumu, arkaya kızımı koyarak okula gidiyoruz günde iki kez. Oğlum da kızım da çok seviyorlar.

Diğer arka koltuğu anne bisikleti olmayan normal türdeki eşimin bisikletine takacağız. Böylece tek çocukla kullanmak gerektiğinde onu da sürebiliriz. Ya da bir süre sonra oğlum ön koltuğa sığmadığında aile gezilerinde birini eşim birini ben arkaya alabiliriz. Yani arka koltukta çocuk taşımak için anne bisikleti olması şart değil.

Anne bisikletinden hariç çocuk taşımak için başka alternatifler de var. Bakfiets denilen kutulu bisikletler ve herhangi bir bisikletin arkasına bağlanan harici arabalar.

Bakfietsler de kabaca iki ve üç tekerlekli olmak üzere iki çeşit. Aşağıdaki fotoğrafta soldaki iki tekerlekli sağdaki üç tekerlekli. Taşıma kapasitesi açısından farkı yok ama kullananlar hız ve fonksiyonellik açısından iki tekerleklinin daha iyi olduğunu söylüyorlar. Fakat bisiklet konusunda acemiyseniz üç tekerlekliler ideal.


Bu bisikletlere 2 ve daha fazla çocuk sığabiliyor. Üç dört çocuk görmek çok yaygın, bebekler oto koltuğu ile konulabiliyor. Tabi Hollanda hep yağmurlu nasıl oluyor derseniz çeşit çeşit kılıflar var. Bazıları ev, araba gibi değişik modellerde :)
 
Tabi bu bakfietsler belli bir yer kaplıyor. Genelde insanlar dışarda kapı önlerinde bırakıyorlar ama daha kompakt modeller de var. Mesela aşağıdaki modelde çocukların oturduğu yer katlanabiliyor.

Bu bakfietsleri sevmeme rağmen almadık. Çünkü epey pahalı, sıfırı bir araba fiyatına eşit burada, ikinci elleri ise 1000euro civarı. Bunun yerine hiç aklımda yokken, ikinci el grubunda görüp şansımı deneyeyim olursa olur diyerek (ve oldu) arkaya takılan harici arabalardan aldık. Sıfırlarının fiyatı 500euro dan başlıyordu. Ben 80 euroya ikinci el bulunca kaçırmak istemedim. Önündeki pencereyi açınca açık halde de kullanmak mümkün oluyor, yağmurda ise iyi koruyor.


Bu arabaları her türdeki bisiklete takabiliyorsunuz, ayrıca bisiklete takılı olmadan bebek arabası gibi elle kullanmak mümkün. Aşağıdaki fotoda bizim yürüyüşe çıktığımız bir günden. Bu arabayla markete bile giriyorum :) Arkasında da geniş bir bagajı var, orasını dolduruyorum.

Fotoğrafta önde uzun bir çubuk görülüyor bisiklete bağlamak için, bu kısmı elle sürdüğünüzde çıkartabilirsiniz ben çıkarmamışım burada, bazen bırakıyorum. Bisiklete montajı ve çıkarması çok pratik.

Bu arabayı hem elle hem bisikletle çok kullandığım için bence artı ve eksilerini yazmak istiyorum. 

-Öncelikle çocuklar için çok rahat. Diğer bisikletlerde çocukların uyuma faslı sorunlu, burda puset gibi çok rahat uyuyorlar, ikisi de defalarca uyudu.

- Belli bir yaştan büyük çocuklar için dar ve ufak gelebilir, üstü açık bakfietslere ise her yaştan insan oturabilir, yetişkşnler de dahil. 

- Arkada olduğu için çocukların ne durumda olduğunu görmek kolay değil, benimkiler hiç susmadıkları için seslerinden anlıyorum ama bisiklet gidonuna ayna takıp arka trafiği görmek mümkün.

- Bisiklete monte ettikten sonra bir süre alışmak gerekiyor sürüşe. Genişliği yaklaşık bir metre, dönüşlerde ve dar yerlerden geçerken sığacak mı çarpmadan geçecek mi diye anlamak zor bazen. Kullandıkça bir algı oluşuyor ve sorun olmuyor.

- Biz, 1,5 mt genişliğinde bir ara patika ile ulaşılan arka bahçeye park ediyoruz. Köşeli bu dar yoldan geçirmek biraz zor oluyor, özellikle 90 derecelik dönüşlerde.

- Çıkarıp takılması ayrı kullanılma imkanı güzel yukarıda bahsettiğim gibi, başka amaçlarla kullanılabiliyor.

-Yağmura rüzgara dayanıklılığı da iyi özelliklerinden.

- Mamafiets normal bisikletlere göre daha ağırdır, ben bu arabayı da takınca çekiş gücü biraz zorluyor, özellikle yokuşlarda. Sanırım diğer bakfietsler de yokuşlarda yorucudur. Ancak Hollanda çoğunlukla düz bir ülke zaten.


4 Kasım 2015 Çarşamba

En Az 3 Çocuk

En Az 3 Çocuk
Biliyırsunuz zat-ı muhreşem Türk Analarına 3 çocuk siparişi vermiş, ortalık karışmıştı. Elbette ki aile içine burun sokmalarına, bunu söyleyiş usluplarına onay vermiyorum. Ancak en az üç çocuk yapmak, belki bizim ülkemiz için henüz değil ama bir çok Avrupa ülkesinin politikası. 

Nüfusun artışı için her çift, 2.1 çocuk dünyaya getirmek zorunda. Eğer 2 veya 1.9 olursa, nüfus azalışa gider (anne ve baba öldüğünde yerine iki çocuk bırakmışsa nüfus değişmez, daha az ise nüfus azalır, daha çok bırakmışsa artar). Bu da uzun vadede düşünüldüğünde o milletin türünün tükenmesi anlamına gelir.

Hollanda'da gerçekten buna uyan aileler görmek çok yaygın. 1-2 yaş arayla bir sürü çocuk yapıyorlar. Tabi devlet bunu desteklediği için, eğitiminden çocuk oyun parklarına dair tüm imkanları sağlıyor. Hatta Hollanda, yapılan araştırmalara göre dünyada çocukların en mutlu olduğu ülkeymiş. Gerçekten de, biz de yaşarken çocukların toplumda ne kadar öncelikli olduğunu görüyoruz.

Ben şahsen üçüncü çocuğu düşünmüyorum, gerek yaşım gerekse işime verdiğim ara nedeniyle. Ancak daha erken anne oldaydım yapardım, çok seviyorum çünkü.

Bu günlerde ise, ülkemiz gündeminden sonra yeniden çok çocuk fikrinine sıcak bakıyorum. Özellikle eğitimli ailelerin nüfusunu arttırmaları lazım. Ülkemiz geneline bakınca, -sınıf ayrımı yapmak istemiyorum ama- nispeten eğitimsiz ailelerin daha çok çocuk yaptığını, eğitimlilerin az veya hiç yapmadıklarını görüyoruz. Bu durumda 10-20 yıl sonra ülkenin durumunun nasıl olacağını siz de tahmin edersiniz. 

Yeni nesil çok akıllı çok donanımlı dünyaya geliyor. Doğa kanunu bu, çocuklar anne babalarından daha donanımlı olmak zorunda. Çoğu zaman ne kadar eğitimli olsak bile çocuğun beklentilerine yetemiyoruz. Ama sürekli araştıran/ gayret eden ebeveynlere sahip çocuklar, eğer toplum tarafından köreltilmezse kendi kendini kurtarıyor, bir şekilde, günden güne nasıl gelişeceğini öğreniyor ve yoluna devam ediyor. Yani doğru itkiyi aldığında çocuk iyiye gidiyor, yanlış itki alırsa da başka yönlere. İşte bu yüzden ailenin tutumu çok önemli.

Hani diyorlar ya sisteme karşı elimizden birşey gelmez, aslında yapabileceğimiz şeyler var. Çocuk yapmak ve onları vicdan sahibi, duyarlı, iyi niyetli, barışçıl bireyler olarak yetiştirmek. Çocuğuma böyle bir misyon yüklemek istemem, özgür hissetmeli diye düşünebilirsiniz. Zaten onların birşey yapmasına gerek kalmayacak. Toplum çoğunlukla böyle bireylerden oluştuğunda, herşey kendiliğinden kurgulanacak, iyi insanların çoğunlukta olduğu bir ortamda iyilik kazanacak.


3 Kasım 2015 Salı

Yapma Sonra Yaparsın

Yapma Sonra Yaparsın
Kızı okula gönderip oğlanı günün ilk uykusuna yatırdıktan sonra her sabah beni bekleyen dağ gibi işlere başlamak zorundayım. Gece uyumuşum uyumamışım farketmez, hastayım değilim hiç affetmez, yaşam döngümüz için bu işlerin yapılması şart.

Bazen kocamdan veya başka kişilerden "yapma sonra yaparsın" tavsiyesi alıyorum ama derdimi anlatamıyorum. Sonra da ne zaman? Evde oyuncaklardan yürüyecek yer kalmadığı, dağınıklıktan aradığımı bulamadığım zaman mı? Çocuklar açlıktan ağlarken mi yemeği koyayım? Her yerde uçuşan tozlar örümcek ve böceklere yuva olduğu zaman mı sileyim? Ne zaman işte bunu bir türlü tutturamıyorum. :p Bir de sonra yapınca işleri yine ben yapacaksam ne ayrıcalığı kalıyor? Tüm birikmişler kendiliğinden yoluna girmiyor ki?

Daha önce yazdığım temizlikçi hikayesinden sonra, bir kez daha temizlikçi gelmiş ardından türkiye tatilleri yaz tatilleri derken kesmiştim. O gün bu gündür her işi kendim(iz) yapıyorum(z). Bazen çok sıkıştığımda eşim yine çağıralım diyor ama istemiyorum. Çünkü bizim ev temizlikten bir saat sonra yine darmadağın. Bıraktığın gibi durmuyor ki? Belki çocuksuz veya çocuğun tüm gün okulda olduğu evlerde, haftada bir yapılan temizlik yavaş yavaş bir hafta gidiyordur. Ama bizde öyle değil. Her gün her sabah tekrarlanması gereken işler var. Eşime diyorum eğer hergün sabahtan öğlene kadar bana bu işleri yapacak adam bulursan olur, aksi halde hiç lafını etme, hiç bir işe yaramıyor. Her sabah, kahvaltı sonrası heryer kırıntı olduğu için en azından masanın civarı süpürülmeli, bulaşık makinesi doldur boşalt, çamaşırlar katla yerleştir, yatakları düzelt, günde on kez dağılan oyuncakları topla, dökülen suları, içecekleri sil, hergün arzu etsem de yapamadığım lavabo ve klozetleri kabaca temizle, çöpleri at, yemek düşünüp hazırla... gibi yapılması gereken bir sürü iş. Doğa tembelleşmemize asla izin vermiyor, sürekli bozuluyor (termodinamiğin 3. yasası :)) ), çalış, çalış, çalış... Bunları yapmak belki en fazla bir saat ama kesintisiz bir saati hangi anne kaybetmiş de ben bulayım? 

Yine de şikayetçi değilim. Artık rutini sevdiğimi anladım. Her gün yaptığım bu rutin işler için şükrediyorum. Hem de evimde düzeni tertibi seviyorum (artık ne kadar mümkün olursa tabi). Düşünün bi hasta olsak veya rutini bozan başka bir iş çıksa, bu sefer daha yoğun bir hal alacak, herşey sarpa saracak. Bu yüzden bu kadarı kafi :)

Şimdi oğlum hala uyurken ne kadar yapabilirsem kardır. Hepimize kolay gelsin :)





2 Kasım 2015 Pazartesi

43.Ay Mektubu : Naif Kızım


Özgür kelebeğim,

Günlerdir taslakta olan bu yazıyı tamamlasam iyi olacak. Yoksa o bitsin bu gelsin derken yeni ay da bitecek. 

Bu ayının son iki haftasında İstanbul'da olduğumuz için hatırladıklarım daha çok o zamanlara ait. Giderken çok istekliydin, orda da çok iyi vakit geçirdin ama sonlara doğru burayı da özlemiş, dönmek istemiştin. Döndüğümüzden bir hafta sonra yeniden eski haline döndün çok şükür. Çünkü orada iken bazen dilinle, bazen de davranışlarınla belirttin ki, İstanbul havası senin huyunu değiştiriyor. Daha çok kişinin ilgisine maruz kaldığın ve onlar da seni seyrek gördükleri için her istediğini yapmaya çırpındıklarından, her gördüğünü istemeye başladın. Diğer yandan sokaklarda parklarda alışverişte gördüklerin/ maruz kaldıkların seni oldukça etkilemiş olmalı. İnsanlar daha agresif, sokaklar daha gürültülü, doğa daha az olunca huyun değişti. Daha kolay kızıyorsun, daha çok inatlaşıyorsun mesela. Birisi seninle oyuncağını paylaşmadığında daha çok içerliyorsun.

Kesinlikle söyleyebilirim ki İstanbul'un haşin şartları yanında çok naif kaldın. Oysa seni tanıyanlar oldukça özgüvenli olduğunu düşünüyorlar. Burada herkes bunu söylüyordu, orada ise kelimenin tam anlamıyla şaşkındın. Neden parktaki çocuklar böyle garip davranıyordu? İlk kimlik çatışması diyebiliriz buna sanırım. Bunun hakkında sık sık konuştuk.

Döndükten sonra burayı çok sevdiğini tekrarlıyorsun. Ege'yi çok özlüyorsun ama sen gitmeyecekmişsin, Ege buraya gelsinmiş ve çooook kalsınmış. Burdaki parklara, eğlence merkezlerine, okula gidermişsiniz beraber. Hem senin yatağın da kocamanmış, beraber uyurmuşsunuz ve ona dinazorlu pijamanı bile verirmişsin.

Ah güzel yavrum, saflığın, neşen bu duru temiz kalbin hiç solmasın annecim.

amsterdam



28 Ekim 2015 Çarşamba

Haftanın Bilgisi : Bebeğimin Elleri ve Ayakları Buz Gibi. Ne yapmalıyım?

Haftanın Bilgisi : Bebeğimin Elleri ve Ayakları Buz Gibi. Ne yapmalıyım?
İstanbul'dan döner dönmez bu konu hakkında yazmasam olmaz, zira yolda bile çocuklarımı durdurup eli üşümüş bu çocuğun diyenler oldu :)) Her iki çocuğum  da kuzey ülkelerinde doğup büyüdüğünden, soğuk konusuna biraz daha farklı yaklaşıyorum Türk annelerine göre.

Dışarıda hava soğuktur, soğuk birşey tutmuştur eller üşür bu normaldir. Isıtabiliyorsanız ısıtırsınız ama eller soğuk diye panik yapmaya gerek yok, çocuğun ellerinin soğuk olması üşüdüğü anlamına gelmez.

Fakat bu yazıda asıl değinmek istediğim, evde olduğunuz halde, ev sıcak, çocuk yeterince giyinmiş olduğu halde ellerinin ve ayaklarının soğuk olması. Bunun nedeni muhtemelen çocuğu gereğinden fazla giydirmiş olmanızdır. Çocuğu soyun, bir süre sonra düzelir.

Vücutta hararet fazla olduğu zaman, vücut ateşi düşürüp dengelemek için el ve ayaklardaki kan dolaşımını azaltır ve soğutur. Bu tamamen vücudun kontrol mekanizmasıdır. Hatta çocuklar ateşli hastalıklara yakalandığında, tüm vücut ateşler içinde yanarken el ve ayakların soğuk olmasının sebebi budur.

İdeal oda sıcaklığı 18 derece de diyen var 21 derece de. Bence bu biraz kişiye bağlı. Üstüste giyindiği kat sayısına ve hareketli olup olmadığına göre değişir. Bizim evde ideal sıcaklık 22-23 derece. Hepimiz bir atlet bir uzun kollu ince penye tişört ile üşümeden duruyoruz.

İçerde veya dışarda çocuğun üşüyüp üşümediğini anlamak için ensesine ve omuzlarına bakın. Serin ise (üşüdükleri zaman el ve ayaklardaki gibi buz kesmesi değil de daha bir serinlik hissi oluşuyor) üşümüştür, ama hala sıcak ise sorun yok, çocuğunuz üşümüyor.

Aynı kontrol mekanizması yetişkinler için de geçerli. Sabah sıcak yataktan kalkınca biraz ürpeririz ya bazen, işte o zaman omuzlarınıza bakın serindir. Bu yüzdendir Türk annelerinin yelek takıntısı.

Ben hiç yelek giydirmiyorum ama bazen çocukları aniden yataktan çıkarmam gerekirse (keyif yapa yapa yavaş çıkınca şhtiyaç duyulmuyor), ilk yarım saat yelekli tutup sonra çıkarıyorum. Tüm gün yelekle dolaştıkları neredeyse hiç olmadı. Bu yüzden annemin gazabına da uğruyorum hani :))

19 Ekim 2015 Pazartesi

Novadünya 9 Aylık


Bu ay dönümü yazısını 6 gün gecikmeyle yazabiliyorum ne yazık ki :( İstanbul'da yoğun ve yorucu geçen günler nedeniyle, ay dönümü yazılarını yazarken içine girdiğim duygusal yoğunluğa günlerdir kavuşamadım. Şimdi de çok konsantre olamıyorum ama zaman geçtikçe hatırladıklarım azalacak, çok geç olmadan yazmalıyım.

Yukarıdaki fotoğrafta görüldüğü gibi artık oldukça büyüdü Nova'cım. Fotoğraf çekimleri de oldukça zorluyor, hiç bir fotoğrafta net hallerini yakalayamıyorum. Ayrıca doğduğundan beri neredeyse kel olduğu için, son zamanlarda oldukça belirginleşen saçları da ifadesini biraz değiştirdi. Bu yüzden gözüme farklı geliyor artık.

Bu ay doktor kontrolünü tatile gideceğimiz için bir hafta erken yapmak zorunda kaldık. Boyu 75cm olmuş, kilosu da tam 10kg (9.950). Dışarı çıktığımızda hala sling ile taşıyorum ama bazen belimi zorluyor ağırlığı. Yine de kucakta taşımaya göre daha rahat ve güvenli. Kucağımda olduğunda, her nerede olursa olsun kayıp yere inmek istiyor. Tabi ki yürümek için :)

Bu ay yine bol bol yürüdük. Beraber yürüdüğümüz için onunla birlikte ben de gün içinde binlerce adım atıyorum. İstanbul'dakiler biraz zayıflamış buldular beni :P Zaten tek parmağımı tutarak yürüyordu ve sağa/sola/geri dönüşleri rahatça yapıyordu ama bu ay yürürken durup çömelme, yerdeki oyuncağı alıp kalkarak tekrar yürüme alıştırması yaptı bol bol. Hala parmağımı tutuyor tabi bunları yaparken, yine de çömelip kalkarken bana veya başka bir yere dayanıp güç almıyor, sadece bacak gücü ile yapıyor. Hatırlıyorum da Helodünya bu çalışmaları bağımsız yürümeye başladıktan sonra yapmıştı. Nova ise önceden tüm alıştırmaları bitirip doğrudan koşmaya geçecek galiba.

Aslında bu güne kadar çok yürüdüğü için ilk adımlar heyecanı yaşayamayacağım gibi hissediyorum. Genelde biraz uzağıma bırakıp hadi  bana gel dediğimde biraz korkuyor ve hemen yere çömelip oturuyor düşmemek için. Fakat kendi isteğiyle ellerini bırakıp adım attığı çok oldu. Dolayısıyla ilk adımları ne zamandı bilmiyorum. Hele geçenlerde koltuğun kenarına bırakıp bir kaç saniyeliğine arkamı döndükten sonra, o koltuğu sıralayıp, arada olan boşluğu aşıp (nasıl yaptı hiç bilmiyorum göremedim), diğer koltuğu da sıralayıp yanıma geldiğini gördüğümde yaşadığım şaşkınlığı anlatamam. Hepsi çok kısa sürede olmuştu.

Yürümeyi sevdiği kadar karıştırmayı da seviyor. Hatta daha çok olmalı ki bu yüzden tüm evi gezip duruyoruz. Hem bizim evde hem de misafir geldiğimiz evlerde incelenmemiş yer bırakmadı. Dolaplar, çöp kutuları, banyolar, ağır da olsa çekmeceler favorisi. Kendi başına açıp boşaltıyor yaramaz.

Bu ay algıları çok açık ve kolayca öğrendiğini farkediyorum. Ben hiç öğretmedim ama kendi kendine gel gel yapmayı öğrenmiş eliyle. Aba, baba, anne, mama kelimelerinden sonra dedeye geçti ve ona seslenerek dede ge ge diyor el hareketiyle birlikte. Dedesini çok seviyor öyle ki bugün dedesi biraz hafifçe öksürdü ve bunu duyunca önce dikkatlice yüzüne baktı, sonra yanına gidip kucağına başını koydu ve sarıldı. İlk başta tesadüf bir hareket zannettik fakat babam  çok hoşuna gidince bir 4-5 defa daha aynısını yaptı ve hepsinde gidip sarıldı :) 

Çoğu bebek gibi çamaşır makinesine ve elektrikli süpürgelere hasta. Geçen gün teyzesi çamaşır asarken, kıyafetleri alıp önce silkelediğini görünce, o da aynısını yapmaya başladı. Silkeleyip silkeleyip teyzesine uzattı. Yine aynı gün balkondaki toz bezlerini alıp taa makineye götürdü ve içine koydu. Yıkansınmış hay allahım :)

Böyle bilinçli hareketleri günden güne çoğalıyor. Isırmayı çok sevdiği oyuncağını benim ağzıma zorla sokup kikirdiyor. Sevdiği bir kişiyi görünce koşup bacağına sarılıyor ( tabi koşmaktan kastım elimden tutup koşması), istemediği bir yöne yürütmeye çalışınca tepiniyor ayak diretiyor, sevinince hopluyor, etrafında hareket halinde olan çocuklara deli oluyor, peşlerinden bağıra bağıra koşmayı seviyor.

Bu ay hem dişlerden hem de ablasının getirdiği hastalıklardan, çoğunlukla hasta idi. Hala burun akıntısı ve öksürük var. Tam 3 diş çıkardı ve 8 dişli (üst alt 4 bitti) bir yumurcak oldu. Hala kaşınıyorlar hiç ara yok :(

Hastalıklardan dolayı ek gıda işi de nanay :( Kimi günler hiç yemiyor kimi günler çok az, düzenli ve planlı öğünler hazırladığım kızıma göre beslenme konusunda ihmal ediyornuşum hissine kapılıyorum bazen ama bir yandan da anne sütü aldığı için memnunum. Zaten gelişimi de şu ana kadar başladığı persentil eğrisinde devam ediyor. Geceleri ise hasta olmadığı zamanlarda en az 3 kez, hastaysa neredeyse tüm gece emmek istiyor. Ne yazık ki sık ve hırçın emmekten memeucu  yaralarım pek iyileşemiyor.

Çok şükür mutlu, neşeli güler yüzlü bir bebek. Dışardaysa keyfi yerinde, dışarı çıkmak için kapıya yapışıyor. Kedileri, köpekleri gördüğü zaman seviyor, kuşları ördekleri dikkatle inceliyor. Kumları, toprağı mıncıklamaya, çiçeklere dokunmaya bayılıyor. Ablasına hala hayran, onların sevişmelerini seyretmeye doyum olmuyor.

Çok şükür.