12 Ocak 2018 Cuma

Huzur..

23:36:00 4 Comments
Canım yazmak istiyor...

Biraz önce çocuklarla hep beraber yattık, biri sağımda biri solumda. Konuşa konuşa, öpe koklaya, şarkı söyleye söyleye uyudular. Kalbim huzurla doldu. 

Kızıma iki gün önce yeni bir çarşaf takımı aldım indirimden. İstediği unicornlu bir takımdı ama üzerinde taç resimleri vardı ve “glow in the dark” yazıyordu. Bir süredir glow in the dark eşyaları çok ilgisini çekiyor. Dün hemen yıkadım kuruttum, uyumadan önce pek parlamadı. Sonra babası keşfetmiş telefonun ışığını bir süre tutup bekleyince ışıldamaya başlıyor. Bu akşam yorganın her yerine ışık tuttuk, lambaları kapatınca parıl parıl parlarken sevincini anlatamam. Anne keşke bu Doğum günü hediyem olsaydı, sonra alsaydın dedi. Canım kızım.

Onlar kollarıma sarılmış halde ben birer elimle ayaklarına masaj yaparken uydurduğum bir şarkıyı söylüyoruz hep beraber. Aslında birkaç farklı şarkı var söylediğimiz ama içerikleri zamanla değişiyor. Şimdi uyku zamanı isimli şarkımızın şimdiki versiyonu şöyle:

Şimdi uyku zamanı
Bütün hayvanlar yattı
Kelebekler uyudu
Kuşlar da yuvasında
Minik kedi uyuyor
Annesinin koynunda

Atlar girdi ahıra
Yattılar samanlara
Daldılar rüyalara
Şimdi uyku zamanı.
Şimdi uyku zamanı
Bütün hayvanlar yattı
Sabah olunca yine
Gelir oyun zamanı

Tavuskuşu kümeste
Yatacak yer arıyor
Devekuşu kocaman
Ona yer bırakmıyor
Haydi kavga etmeyin
Beraberce uyuyun
Sabah olunca yine
Oyunları oynayın

Yıldızlar gökyüzünde
Pırıl pırıl parlıyor
Aydede çocuklara
İyi geceler diliyor
Haydi yatın çocuklar
Şimdi uyku zamanı
Sabah olunca yine 
Gelir oyun zamanı

Novacım bu şarkıyı başından sonuna eksiksiz söyleyebiliyor. Helocum ufakken türetmiştim ve sözlerini dönemin ilgi duyulan hayvanına göre değiştiriyordum. Yukarıdaki halinde giriş dörtlüğü eskiden beri aynı; atlı kısım, kızımın zamanından; tavuskuşu ve devekuşu oğlumun isteği üzerine yaratıldı; son kısım da yine eskiden kalma. Melodisi “Twinkle twinkle little star” ile aynı. Onun gibi söyleyebilirsiniz ☺️ Kendim uydurdum diye demiyorum ama ben bile seviyorum, uykuyu getirdiği ise defalarca ispatlandı :))

Bir diğer not etmek istediğim uyku rutinimiz daha var. Kızımın uykuya gitmeden önce hep söylediği birşey var. “Annecim seni pembe yıldızlara kadar seviyorum”. elimi 5 kere öper ve sarılırken gece yanıma gel der. Genelde ben kardeşini uyuturum çünkü. Bunu duyan oğlum ise hemen araya girer. Annecim seni mor ve de mavi yıldızlara kadar seviyorum. Hızlıca söylemeye çalışırken bazı heceler kaybolur, çok ama çok tatlı olur. Öpmeden duramam.

Bu gece birkaç saat sonra oğlum doğacak. Tam üç yıl önce. İnanması güç, nasıl geçmiş üç yıl daha dün gibi. Öyle güzeldi ki bu yılımız birlikte, sonrakileri heyecanla bekliyorum.

Geçende arkadaşımla konuşurken üçüncü çocuk mevzusu geçti. Dedim, bu güne kadar çocuklar hep ufaktı, biz daha çok fiziksel ihtiyaçlarını gideriyorduk, büyütmek için yedir, uyut, oynat, getir götür...Şimdi büyüyorlar ve onların beynini ve ruhunu besleyeceğimiz döneme giriyoruz. İşte bu dönemi sabırsızlıkla bekliyorum. Onlara güzel ahlakı öğretmeyi, aç beyinlerine doğru bilgiler ekmeyi, kültürü, coğrafyayı, tarihi anlatmayı, birlikte yapacağımız gezileri, kısaca bu yeni dönemi merak ediyor ve yaşamak istiyorum (Allah’ın izniyle tabi) Bir bebek daha olursa, onun ihtiyaçlarını gidermekle meşgul olurken, diğerlerinin bu dönemlerini kaçırabilirim, bu yüzden istemiyorum dedim. Bebek sevmek çok güzel ama, bunlar da çok çok güzel.

Sevgiyle...

4 Ocak 2018 Perşembe

Özleyecektim

22:57:00 3 Comments
Bir önceki yazımdaki karamsar havanın tam tersine, İstanbul bana güzel geldi, kendimi iyi hissettirdi bugün. Eskiden çalıştığım fakülteye gittim, çok sevdiğim hocamla birkaç saat sohbet ettim. Sonra biraz dolaştım, sahaflara gidip arkalarını okuya okuya, dükkanları geze geze kitaplar aldım. Böyle bir özgürlüğü uzun zamandır yaşamamıştım. Diğer yandan böyle bir özgürlüğe sahip olup da uzun zamandır yapmadığım, özlediğim şeyleri yapma imkanı bulamamıştım.

Tabi ki hatıralarım canlandı. 2011 yılına kadar her gün bulunduğum yerlerde olmak, yaptığım şeyleri hatırlamak, yürüdüğüm taşları, seyrettiğim binaları görmek... O zamanlar İstanbul şimdikinden belki biraz daha iyi durumdaydı ama gerçekçi bakarsam yine de çok iyi değildi. Fakat ben o zamanlarda da hayatımın iyi ve kötü taraflarını yaşamış, acı tatlı hatıralar biriktirmiş, tatlı olanları özlemle anar olmuşum.

Oysa göçmen anneler arasındaki sohbetlerimizde İstanbul’a dair en özlediğimiz şeyleri konuştuğumuzda, şimdiki İstanbul’u değil çocukluğumun İstanbul’unu özlüyorum derdim ben de bir çok diğer kişi gibi. Fakat 2011 aslında çok da eski bir zaman değil ve ben onu da özlüyormuşum. Burada yaşamaya devam etseydim, yine olumlu olumsuz yaşanmışlıklarım içinde, yine, yeni özlemler biriktirmiş olacaktım. Çünkü biliyorum ki, ülkenin hali ne olursa olsun, ben yine kendime, aileme keyifli anlar yaşatmak için uğraşacaktım. Kendi içimizde mutluluklarımız olacaktı, kendi hayatlarımıza, ailelerimizle dair ilerde önleyeceğimiz anılar biriktirecektim. Nitekim gün gelecek Hollanda’da geçmişte kalmış günlerimi de özleyeceğim. Yani nerede olursak olalım özlem hep geçmişe yönelik olacak ve her koşulda özlenecek birşey mutlaka olacaktı.

O zaman diyorum çektiğim şey gurbet özlemi değil aslında, çocukluk özlemi, gençlik özlemi, iki gün önceye dair yaşanmış bitmiş zamanın özlemi... Bu özlemlere takılıp kalmak iyi değil derler, ileri bakacaksın, hayatını yaşayacaksın.... Ama ben ara sıra özlemlerimin kollarına kendimi bırakmayı seviyorum. Şöyle sarsınlar beni, azıcık sıksınlar bedenimi, gözlerindeki yaşları akıtsınlar ve sonra, hadi bu kadar yeter, bak ne güzel şeyler yaşamıştın deyip omzumu sıvazlasınlar. 

Özlem hep (ve iyi ki) var olacak....

2 Ocak 2018 Salı

Kültür Şoku

22:34:00 7 Comments
Bugün alışveriş yaptığım adam paketimi hiç yüzüme bakmadan fırlatırcasına verdi, paramın üstünü de öyle. Ne bir “buyrun/iyi günler/ iyi akşamlar/ bereket versin” gibi bir söz, ne de bir bakış! Hayırlı işler lafım ağzımda kaldı, çıktım gittim.

Tabi bunu çok çok yadırgadım. Belki adamın ters anıydı, canı sıkkındı falan ama, bu yaşadığım ilk tecrübe değil İstanbul’da. Bu yüzden başlıktaki şok kelimesini abarttım biliyorum ama şaşkınım.

Sonra düşündüm. Yurt dışına ilk çıktığım zamanlar ben de insanlarla konuşurken (özellikle erkeklerle) göz teması kuramıyordum. Çok iyi hatırlıyorum eşim beni uyarmıştı. Burada insanlarla konuşurken yüzüne bakman lazım yoksa şüphe çekersin, ayrıca onlara dikkatini verdiğini göstermen gerekir aksi saygısızlık kabul edilir demişti. O günden beri uğraştım büyük ölçüde düzelttim bu huyumu. Fakat şimdi düşünüyorum da ben o alışkanlığı nasıl edinmiştim, neden yapmıyordum, neden çekiniyordum? Yanıtı çok basitmiş, gerçekten Türk toplumunda böyle bir kabul var. Karşı cinsler birbirlerine; günah diye, hocalar öğrencilerine; yüz bulmasınlar diye, yöneticiler çalışanlarına; otoriteleri sarsılmasın diye, sokaktaki vatandaş mahallenin çöpçüsüne; ikinci sınıf diye yüzüne bakmaya, göz teması kurmaya tenezzül etmiyor. Edeceği birkaç kelamı varsa da, yarım ağızla söylemiş olmak için söylüyor, yürekten söylemiyor. 

Oysa ne büyük bir fark yarattığını görüyorum yıllardır Hollanda’da. Hem bana hem karşımdakibe daha iyi geliyor bu. Gerçekten çok alışmışım da. Minibüsten, taksiden inerken/ binerken selamımı veriyorum. Marketten çıkarken yüksek sesle kasiyerlere ve önümde arkamda bekleyenlere iyi günler diliyorum. Bunu yapınca başlar bir dikleşiyor, ağızlar açık kalıyor, kimi karşılık veriyor kimi vermiyor ama şaşırıyorum. Bu da mı bitti ülkemizde? 

Oysa yurt dışında yaşayıp da ülkesine çok sık gelenlerden biriyim. Senede en az iki kez bazen 3-4. En son eylül başında geri döndükten sonra Hollanda’ya, şimdi yine gelince teyzem telefonda anneme demiş. E daha biz görüşemedik buradayken (evleri yürüyerek yarım saat mesafede) ne çok geliyor bu kızın diye :) Annem de onlar gezmeyi seviyor demiş naapsın.

Ne diyecektim geçen yaz geldiğimizde, deniz tatilinde bir dede benimkilerle yaşıt iki torununu denize soktu. Büyüğünü havaya attı ve hiç yakalamadan suya bıraktı. Hazırlıksız yakalanan çocuk su yuttu, korktu ve ağlamaya başladı. Dede ağlama, alışıcan birşey yok diye diye ufağı attı bu sefer. Ufak olan öyle korktu ki bir daha annesinin kucağından denize inmedi. Ben de 5mt öteden adamı içimden pataklıyorum ama birşey yapamıyorum. Çocuklara hiç yoktan çocukluk travması yarattı dedeleri. Tabi bu belki de yaşadıklarının benim şahit olduğum ufacık bir kesiti. Ve bu adam gibi olan binlercesi. Şok üstüne şok yaşıyorum gördükçe. Ne kadar da çocukların tercihlerini dinlemeyen, saygı duymayan bir ülkeymişiz. Burada yaşarken gözüme batmıyordu hiç (gerçi o zaman anne olmadığım için onun da etkisi olabilir) Hollanda’da özgür ve değerli çocukları gördükten sonra farkı daha çok farkediyorum. 

Biraz önce de kız çocukları 9 yaşında evlenebilir haberi ortaya çıktı. Gerçi diyanet sonra yalanlayıp asılsız haber demiş ama böyle düşünen ve buna olur veren yetişkinler yoktur diyemeyiz. Biliyoruz ki önceden de vardı hala da vardır, hiç yakıştırmadığımız tipler bile bu kafalarda olabiliyor. :( Neden çünkü çocuğu sayan, birey olarak gören yok.

Yurt dışına ilk çıkışta her insan bir yıl kadar bir kültür şoku yaşar, bir çok şey farklıdır, hayret edilecek çok şey vardır. Ben artık hollanda için bu tip bir hissi yaşamıyorum ama ömrümün 30 yılını geçirdiğim ülke için yaşıyorum ne garip. Üstelik dediğim gibi bu kadar sık geliyorken. Fakat biliyorum ki burada yaşadığı halde her geçen gün oluşan yeni şeylere karşı aynı benim gibi hisler besleyenler de var. Yaşadığın ülkede kültür şoku :/

Ne diyeyim umarım bundan sonraki şaşkınlıklarım iyi şeyler için olur ve “yazık çok yazık” yerine ben “vay be, bravo” gibi hislere bürürünürüm.