15 Mayıs 2019 Çarşamba

15:5 Cekingen Cocuk

Mayıs 15, 2019 3 Comments
Uzun zamandir kafamda donup duran bir konu var, simdi dile getirmeye calisacagim. Bir arkadasimin kizi ev disi ortamlarda (okul, baska evler vs) oldukca cekingen davraniyor ve arkadasim da bir gun bana sormustu " Sen de cocukken cekingendin degil mi, ne zaman nasil atlattin? "

Ben cocuklugumda gorup gorebileceginiz belki de en cekingen cocuktum. Akrabalarimin dahi sorularina (nasilsin kizim?, -iyiyim seklinde) cevap veremezdim. Yabancilarin yaninda hic kipirdamadan oturur, okulda 5. sinifta dahi (hep ayni ogretmen ve arkadaslar dusunun) bildigim sorularin cevaplarini parmagimi kaldirip da soyleyemezdim.

Orta okulda (ozellikle 7 ve 8. siniflarda) bana verilen ekstra sorumluluklar nedeniyle cekingenligim azaldi diyebilirim ama farkli ortamlarda yine devam ediyordu. Lise ve universitede bile mecbur kalmadikca soru sormayan, alisverislerde minumum konusmayla isini tamamlayan, mesela bir gorevliye aradigim seyi bulamayinca, nerede diye bile soramayan biriydim. Evet neden bu kadar zorlamisim veya neden duzeltilmemisim bilmiyorum. Bu surecin benden aldiklari gibi kazandirdiklari da oldu elbette. Daha cok kendi kendine yetebilen biri oldum.

Insanin sosyal cevreye ihtiyaci var, insanlarla iletisimde kalmanin bir yolunu bulmak zorundayiz. Cocuklarda bu yonde bir egilim varsa duzeltmek, orta yolu bulmak iyi olur mutlaka. Ve bence bunun yolu onun zorlandigi konularin ustune gitmesine yardim edecek ufak sorumluluklar vermek, azar azar baslayip, arttirmak iyi olabilir diye dusunuyorum.

Fakat bu yazida asil deginmek istedigim farkli bir konu var. Ozellikle okuldaki cekingenliklerimde isin baska bir boyutu daha vardi. Bildigim sorulara parmak kaldirip cevap vermek gibi bir ihtiyac duymuyordum. Arkadasim bana, kizi, ogretmeni ile konusmadiginda, ogretmeninin onun neyi ne kadar bildigini nasil anlayacagindan endise duydugunu soylemisti. Ben de merak etme ogretmenler bunu anlar dedim, gerek siniftaki tavirlarindan, gerek sinavlardan, gerek okulda yaptigi islerden. Kendim icin konusacak olursam, butun okul hayatim boyunca iyi bir ogrenci oldugumu tum ogretmenlerim gayet iyi biliyordu.

Peki neden konusma ihtiyaci duymuyorum diye kendime sordugumda su cevabi aliyorum. Evet cekingenligim beni durduruyordu ama kendimi ispatlama seklinde bir hirsim olmadigi icin, bu duvari gecme gayretinde degildim. Ispatlamak zorunda degilim. Ben hayatimin her doneminde ogrenmeyi cok seven bir cocuk oldum. Okul kitaplari yetmez, ansiklopedilerden calisirdim, kutuphanelerden cikmazdim. Ve buyuk bir aclikla tum detaylari ogrenirdim. Ogrenmis olmak bana yeterdi, bu beni tatmin ediyordu. Bildigimi ogretmene veya baskalarina gostermek, onlardan aferini duymak gibi bir beklentim kalmiyordu bu durumda. Bildigimi biliyordum. Baskalarinin aferini, yuksek notlar (tamam yuksek alinca sevinirdim ama almadigimda ise hic aglayan cocuklardan olmadim) hedefim degildi. Kendi kendime koydugum hedefler vardi ve onlari yapinca tatmin oluyordum. Yani dis dunyanin kurallarindan ziyade kendi kurallarim icinde yasiyordum. Ve hayatimdan da oldukca memnundum. Mutsuz degildim yani.

Bunlari kendimi ovmek icin yazmiyorum elbette, sadece eger boyle bir cocugunuz var ise, boyle bir olasilik da olabilecegini hatirlatmak istedim. Ben nasil boyle oldum hic fikrim yok fakat hala bu yasimda, tum hedefleri kendi kendime koyup, planlayip, hedefe ulasan, bu konuda ilham almaya acik ama bire bir baskasinin koydugu adimlari uygulamaktan hoslanmayan bir yapim var. Cok basit bir ornek vereyim, diyet yaparken bile diyetisyenime onca para doktugum halde listelerine bire bir uymadim. Bu disardan bakinca zor olani secmek gibi gorunebilir belki ama 40 yil insan bir seye alisinca o artik kolay geliyor :))




11 Mayıs 2019 Cumartesi

11:5 FotoŞok

Mayıs 11, 2019 16 Comments
Paris’teki fotoğraf çekiminin hemen ertesi günü hastalandım ve oldukça ağır geçirdim. Şimdi bugün tamamen iyileşmiş durumdayım ama biliyorum ki o hastalığımın da nedeni üşütme, mikrop vs den ziyade benim üzüntülerimdi. Daha doğrusu üzülüp hastalığı bedenime buyur etmem belki. Her ne zaman duygusal çöküş yaşasam hasta oluyorum çünkü.

Diyeceksiniz ki bak ne güzel, herkese nasip olmaz, böyle bir an yaşamışsınız vs vs. Şu anda ben de böyle düşünüyorum ama fotoğrafları ilk gördüğümde (çekerken bize gösteriyordu) tam bir şok yaşadım. Nasıl anlatsam. Pinterestteki benzer fotoğraflara bakıp hayallere dalmışım ama o fotoğraflarda ya hep mankenler ya da ideal görseller vardı. Onların yerine kendimi koymamışım veya koyduğum hep gençlik hallerimmiş. Oysa fotoğrafta gördüğüm yaşlanmış, kırışmış, daha şişman bir kadın. Bir an kendimi komik bile buldum. Nasıl aysel gürel’in giydiği yaşına uygun olmayan kıyafetler absürt görünüyorsa, kendimi dışardan öyle gördüm. Bu pozları 20 li yaşlarımda evlendiğim zaman vermeliydim, şimdi hiç yakışık alıyor mu? Kim bilir sokakta öyle yürürken ne komik görünüyordum, insanlar bize gülüyordu belki. O zamanlar yapmadığım için pişmanlıklar, şimdi düştüğüm komik duruma acımalar... Zamanında olmadığı için kaderime küsmeler, kocama darılmalar...Tamam bu düşüncelerin bazıları abartı olabilir ama gerçeklik payı olan da var, sonuçta her şey zamanında güzel-miş!

Aradan on gün geçince, fotoğraflara tekrar tekrar bakınca kabullendim. Bazılarını beğenmeğe bile başladım (ama hala beğenmediklerim var). Aslında gün içinde aynaya çok az baktığım için ve tabi bir de eskiden daha sık katıldığım düğünler dolayısıyla daha fazla kendimi şık kıyafetlerde gördüğüm için; yeni halimin şık kıyafetlerde, makyajlarda nasıl göründüğüne dair fikrim yokmuş. Meğer eskiden katıldığım düğünlerdeki orta yaşlı çocuklu kadınların yerini almışım ben de.

Görüldüğü gibi konu yine başa döndü ve 40 yaş’ın depresyonu asıl neden çıktı. Meğer hala beni vurmaya devam ediyormuş. Bugün fotoğraftaki görüntümü, abiye içindeki duruşumu kabullendim ama bilmiyorum yarın başka bir hal içindeki kendi halimi görüp sarsılmadan geçebilecek miyim? Sanırım her bir farklı için yeni GeCe böyle diye beynime bir ön yükleme yapmam lazım. Sonra da bunu kabullenip yoluma devam etmem.

Belki de daha çok selfie çekip fotoğraflarla kendimi şoklamam...

Evet evet.

10 Mayıs 2019 Cuma

10:5 Hayaldi Gerçek Oldu

Mayıs 10, 2019 6 Comments
Ekim ayında yazdığım bu yazıda (   https://ge-ce.blogspot.com/2018/10/eski-dugun-fotograflarmza-ne-zaman-cok.html?m=1) birlikteliğimizin 20 yılı şerefine özel bir fotoğraf çekimi istediğimi yazmıştım. O günlerde bu işi ciddiye alıp araştırmalar yapmış epey bi heveslenmiştim. İlk hedefim ise, bu fotoğraf çekimi için kilo vermekti, o azimle kolayca vermiştim ☺️ Noel ve yılbaşı tatilinde birkaç günlük paris ziyareti yapıp çekilecektik.

Fakat olmadı. Paris hayalinin yerine Amsterdam’da çok beğendiğim bir botanik bahçesini koydum ben de. Fakat orası da giriş ücretlerinden hariç bir de fotoğraf çekim izni gibi bir amaçla epey ciddi para istiyordu. Hem fotoğrafçı hem bu izin cretleri fazla gelince vazgeçtik. Tabi ben de bu hayalimi belki bir gün klasörüne çoktan atmıştım.

19 Nisan’da okullar iki haftalık bahar tatiline girdi. İlk haftasını evde geçirdik ve ikinci haftası için de geçen yıl gittiğimiz kuzey fransa’daki bir campingde tatil ayarladık. Tatile 15 gün kala, eşim hadi pariste fotoğraf çektirelim dedi. Tabi ki heyecanlandım ama bu emrivakiden de pek hoşlanmadım. Zira yapmam gereken bir sürü hazırlık vardı ve benim için hazırlık süreci de olayın kendisi kadar önemliydi. İkinci el vintage butikleri dolaşıp eski model bir gelinlik/elbise bulacaktım mesela. Çocuklara da keza böyle nostaljik kıyafetler istiyordum. Saç aksesuarları bakacaktım, makyajımı saçımı düşünecektim. Ve bunların hepsi benim için önemliydi. Bir ara hatta eşime kızıp teklifini reddettim. O da deneriz beğenmezsen bir daha yaparız bu kadar büyütülecek bir olay değil dedi, (içses: bak hala büyütülecek olay değil diyor!).

Neyse ben de inat ettim madem öyle beğenmezsem yine yapacağım dedim ve olduğu kadar hazırlığa başladım. Çocuklara bilindik mağazalardan kıyafet ayarladık. Ben de internetten gelinlik abiye tarzı kıyafetler taradım. Tabi ki denemeden iki elbise sipariş verdim. Üstelik paskalya tatiline denk geliyor diye teslimatı hızlı kargo için para ödeyip yaptık ve ancak bu şekilde yetişti. Bir haftasonu ise eşimin kıyafetlerini aldık ve tabi fotoğrafçı da bulmak gerekiyordu.. Paris’te fotoğrafçıların ilan verdiği bir web sitesinden araştırıp stilini beğendiğim bir kız ile anlaştık. Malesef hava durumu ise çoğunlukla kapalı gösteriyordu, açık olarak görülen 1 veya 2 mayıs tarihinden biri için sözleştik.

Zaman yaklaştıkça tahmin edersiniz ki hava durumu sürekli değişiyordu ve 2 mayıs yağmurlu 1 mayıs güneşli oldu. 1 mayıs’ı gösteriler nedeniyle çok tercih etmiyordum ama fotoğrafçı çekim saati için golden hours önerince saat 5’te herhalde bitmiş olur diye umduk. Tabi ki bitmemişti ama fazla etkilemedi. Aksilik bu ya kızım da bir gün önce hastalandı. Titreme ve ateşli bademcik iltihabı 🤦🏼‍♀️

Çekimin olacağı günün gecesi saçlarımı sarıp uyudum, sabah kıyafetleri ütüledim, saçımı makyajımı yaptım hazırlandık. Saçım bir türlü istediğim gibi olmadı :/ Bir tek eksiğimiz el çiçeğimdi, kaç yere baktık her yer kapalı yok bulamadık. Aslında 1 Mayıs’larda Fransa’da her yerde çiçek satılır (özellikle müge çiçeği), otobanda yol kenarında bile çiçekçiler gördük fakat tek güle 5 eu gibi bir fiyat söyledi. Üstelik nakitimiz de yoktu. Aksilik. Sonra eşim fotoğrafçıya mesaj attı, o bulmuş getirdi. Çok şık bir buket değildi ama yine de zevkime yakındı çok beğendim.

Bir gün öncesinde çocuklara biraz Paris’i gezdirmek amacıyla yine Paris’e gitmiştik (kaldığımız yerden 1-1,5 saat trafiğe bağlı olarak). O gün biraz da fotoğraf çekimi için spotlar seçmeye çalıştık. Fakat yürümek istemeyen hasta bir çocukla, yürüdüğümüz istikamette hiç bir yeri uygun bulamayınca ertesi gün için elimiz bomboştu. Artık biraz fotoğrafçının bilgisine biraz da şansa kalmıştı işimiz.

Kafamda bir kaç poz vardı. Biri Eyfel kulesini de gören, biraz yeşil ve Sen nehrinin de fonda olduğu bir manzara, diğeri tipik paris cafelerinden birinde kahve içerken, bir diğeri de bayıldığım apartmanların olduğu sokakta yürürken. Sokak fotosu hariç oldu ama olanlarda da eksikler var. Çok beğenerek aldığım ayakkabılar hiç çıkmamış mesela :)) Sonra ikinci elbisemle çok az poz var. Üstelik o kadar zayıfladım ama camping çpk soğuktu üşütüp gazlanmıştım. Karnım davul gibi şişmiş ve ağrıyordu. Nitekim çocukla ve bu kadar hızlı bir planla ancak bu kadar oluyor. Diğer yandan şu gerçekleri de göz ardı etmemek lazım:

1- çok kalabalık çok. İnsansız bir fotoğraf karesi yakalamak çok zor. Fotoğrafçı gelen geçene yol verirken, yüzünde aynı sırıtışla beklemek çok zor, bu sürede çocukları zaptetmek zor.

2- foto çektiğimiz yerlerde boydan fotoğrafımız pek yok. Neden? Çünkü ya arkasında vızır vızır elektrikli scooterların geçtiği bisiklet yolu var, ya araba yolu var (fotoğrafçı geriye gidemiyor), ya da 1 mayıs nedeniyle polis barikatları var (kareye girmesinler), ve ya geniş açıda başka insanlar kareye giriyor. Sonuçta bomboş bir paris bulmak zor.

3- itiraf edeyim önceki günkü gezimizdeki hallerine göre çekim sırasında çok çok iyiydi çocuklar. Korktuğum kadar olmadı. Fotoğrafçıya da dedim bir annenin her zaman b,c, d planları vardır. Bugünü a planıyla bitirdik inanamıyorum çok mutluyum diye :)) Fakat tabi ki çocuksuz çekim gibi değil. Neredeyse 2 saat sürdü ve onlarca pozu sıkılmadan veremediler. Arada kaçmaya çalıştılar, kaybolmasınlar diye dikkat etmekten, onları neşelendirmekten falan herhalde çekim süresinin yarısı boşa gitmiştir.

4- bize eşlik eden olmadı ama pariste hırsızlık olaylarına karşı, siz foto çekilirken çantanızı telefonunuzu tutacak biri lazım. Benim omuz çantamı fotoğrafçı taşıdı ancak, yedeklerin ve ihtiyaçların olduğu sırt çantası bize 2-3 mt uzakta bekledi ki bir gözle de hep ona dikkat etmemiz gerekiyordu. Ayrı bir stres unsuru doğrusu.

Tüm bunlara rağmen çok güzeldi. Benim foto çekilmekten hazzetmeyen kocam bile bayıldı. Ara sıra yapalım diyor şimdi :)) E madem öyle yaparız :))

Çocuklar için de eğlenceli bir hatıra oldu aslında. Arada sıkılsalar da sonrasında boynuma sarılıp anne çok güzeldi değil mi dediler. Ve fotoğrafları görünce çok beğendiler.


Şimdi düşünüyorum da iyi ki inat edip iptal ettirmemişim. Biraz önce instagrama da yazdığım gibi :

Hepimizin düğün konseptli giyindiği böyle bir fotoğraf çekimi, uzun zamandır hayalimdi. Fakat koşturmalardan, hastalıklardan rafa kaldırmıştık. Tatile onbeş gün kala ani bir kararla çekimi yapmak istedik. Tabi ki çoğu şey aceleye geldi. Ben kendimi beğendim mi? Hayır. Poz verebildik mi? Hayır. Karnını çek, dik dur, kolunu kaldır, bacak bacak üstüne at, saçını düzelt, çalıştığın gülümseyişi takın. Oldu mu? Tabi ki hayır.  İkili fotoğraflarda gözlerimiz çocuklarda, onlarla olan fotoğraflarda, ellerimiz onları zaptetmekle meşgul. Bu durumda olabilecek en iyi pozlar böyle oldu. Fakat şu da  bir gerçek ki, siz bu fotoğrafa bakınca sadece o anı görüyorken, biz baktığımızda hani Eren böyle yapmıştı, Dila şöyle demişti, şu olmuştu gibi tüm hatırayı görüyoruz. O yüzden iyi ki yapmışız, iyi ki. Varsın muhteşem olmasın ❤️ “











5 Mayıs 2019 Pazar

5:5 Devleşen Ellerim

Mayıs 05, 2019 7 Comments
Çocukluğumda ateşli bir hastalık geçirdiğimde genelde pencerenin önündeki divanda yatar, gözüm açık da olsa kapalı da olsa halüsinasyonlar görürdüm. Bir tanesini hiç unutmuyorum çünkü her seferinde olurdu. Yan yatarken yanağımın altına koyduğum elim gitgide büyümeye başlıyor ve başım avuçtaki bir ceviz kadar küçülüyor. Ve ben sanki bu el beni sıkacak, boğacak korkusuyla uyanıyorum..

Çok değil birkaç yıl önce sait faik abasıyanık’ın öykülerinden birinde tek bir satır, minicik bir ayrıntı yakaladım. Öyküdeki karakterin de eli aynı benim gibi büyüyordu. Bu güne kadar hiç kimselere söylemediğim bu rüyanın başkasında da olduğunu duyunca hem şaşırdım hem sevindim. Demek ki yalnız değildim ve hayret ateş insana benzer halüsinasyonlar mı gösteriyordu?

İki gündür feci hastayım. Bademciklerim tamamen iltihaplandı ve yataktan çıkamıyorum. Ateş, üşüme, terleme, yutkunamama vs. Hasta olduğumda babamın bize olan alakası aklıma geliyor sürekli. Hemen koşar portakal alırdı, güzelce sıkar, şekerle tatlandırır, biraz sıcak suyla soğunu kırardı. Babamın portakal suyu kadar tatlı portakal suyu hiç içmedim. Sonra her zaman evimize giremeyen muzu illa ki alırdı hastalandığımızda (eskiden çok bol da değildi zaten). Eğer midem bozulmuşsa mutlaka gazoz ve sarı leblebi. Bazen sarı leblebileri sarımsak havanında döver, şekerli toz yapardı. Tabi sık sık başımı ellerimi kolanyalarla ovar, masaj yapardı. Tabi annem de boş durmazdı, aspirin eritilmiş sirkeyle vücudumuzu ovmalar, çorbalar, sevdiğimiz yemekler pişirmeler...

Bugün hasta olduğum için normalden biraz daha fazla duygusalım. Gözlerimi kapayınca kocaman ellerimden beni koruyan babamın, alnımın üzerindeki ellerini arıyor gözlerim. Gecenin bir yarısı canım portakal suyu çekti ve babamın en sevdiği meyvelerden biri olan kavunu. Ben divanda yatarken yanıbaşında dikiş makinesinde tıkır tıkır çalışan annemin makinasının sesini. Yattığım yerden perdenin desenlerine bakıp dalışlarımı... Çocukluğumu sanırım her daim özleyeceğim.

Şimdi çok şey değişti tabi ama güzel şeyler de yok değil. Ara sıra odama gelip bana sarılan, iyi ol annecim diyen minik kollar var. Dün kızım çorbamı, oğlum pilavı yapmış. Bazı gelişlerinde hala iyileşmedin mi diye hayal kırıklığı yaşasalar da, biliyorum yakında iyi olacağım. Bu ilgiye hiç bir hastalık karşı duramaz....

Merak ediyorum sizin de devleşen elleriniz var mıydı?

29 Nisan 2019 Pazartesi

29/04 Gün Geçer

Nisan 29, 2019 10 Comments
Yine arayı uzattım, hem isteyerek hem istemeyerek. Yazmalıyım dediğim mevzular beynimin tozlu raflarında yitip gitti, geriye takvimden kopmuş yapraklar kaldı (demek isterdim ama yapraklı takvimimiz bile yok). Neyse.

Kolumda beliren apansız ağrı 6. günde hala bir değişikliğe uğramayınca -güçlü ağrı kesiciler vermişlerdi ve üstelik ben sezeryan ağrılarını bile paracetamol ile atlatmıştım, onlar bile fayda etmedi- yana yakıla fizyoterapisti aramıştık. Kesinlikle tedaviyi erkene çekemeyeeğini doktordan başka ilaç istememi söyledi ve mecburen öyle yaptık. Yeni ilaçlardan sonra ağrım ciddi oranda azaldı, hareketlerimin oranı arttı ve hayatım nispeten normale döndü. Fakat o bir hafta gerçekten zordu. Ağrıyı sürekli çekmek bir yana, sağ elimi ve kolumu kullanarak yaptığım her şeyi, onu kullanmadan nasıl yapabileceğimi düşünüp duruyor, yapamadıklarıma alternatif çözümler bulmaya çalışıyor, tabi bunlar psikolojimi hiç de iyi etkilemiyordu. Yeni hayatımda belki artık saçlarımı tarayamadıpım için kısa saça geçmeliydim, sütyenimi önce göbeğimde ilikleyip, sonra döndürüp askılarını takmalıydım, genelde önden fermuarlı veya düğmeli şeyler giymeliydim, yemek malzemelerinşhazır doğranmış almalıydım veya bir haftasonu kocama herşeyi doğrattırıp koymalıydım, çok sevdiğim tebeşirle yazıp, tahtada ders anlatmam mümkün olmazdı belki bilgisayarda slaytlar hazırlardım, tabi önce mouse’u sol elle kullanmam ve tek elle klavyede hızlanmam gerekirdi.

Günlük hayatta o kadar ama o kadar çok şeyi düşünmeden yapıyormuşuz ki anlatamam. Resmen çarpıldım. Şimdi yeniden eski durumuma yakınım ama ömrü boyunca bu durumda olan insanlar var, bu yoksunlukla çocuk büyütenler, çalışanlar, üretenler var biliyorum. Zor ama başa gelen çekiliyor. Bir yol bulunuyor.

Başa gelen çekilir, konudan bağımsız olarak, en sevdiğim sözlerden birisi. İnsan yaşamadan yapıp yapamayacağının farkında olmuyor ve ne kadar zor olursa olsun yeni durum, bir ay iki ay belki sonra o duruma adapte oluyor. Geçenlerde bir arkadaşımla çalışan başka bir arkadaş hakkında konuşuyorduk. Çalışan arkadaş çocuğuyla biraz zayıf bir iletişime sahip ve onunla uzun süre yalnız kalmayı bile göze alamıyor. Oysa bir şekilde evde olmaya mecbur kalsa, bu duruma illa ki bir çözüm buluurdu. Bir kaç denemeden sonra beraber evde kalmaya alışırlardı. Fakat insanın seçme şansı olduğunda, kolay olana kayma eğilimi oluyor. Kolay olan şeyin tanımı burada yapması kolay olan şey olmak zorunda değil, alışılmış, bilindik olan, sularında nasıl yüzeceğini bildiğin durum aslında.

Şimdi bakınca, kolum bir gecede şak diye işlevsiz hale geldi ve kendimi hiç bilmediğim sularda yüzmeye çalışırken buldum. Elbet seçim benim değildi ve başa gelen çekildi. Fakat hayat bu aslında, bildiğimizi sandığımız güvenli sularda yüzerken, yarın birden bire herşey değişebilir. Evet buna da bir şekilde adapte olacağız, belki yaralanmış, belki de hiç yara almamış halde güvenli sulara ulaşacağız. Ne önceki durumu ne de sonraki durumu iyi/kötü diye tanımlamak mümkün değil, bilemeyiz ancak tek emin olabileceğimiz şey, insan; kesinlikle uyum sağlama becerisi çok yüksek olan bir canlı ve bir yolunu bulacaktır.

21 Nisan 2019 Pazar

21/4 Bilime Giriş

Nisan 21, 2019 3 Comments
Günümüzde bilim deyince, bilimin her şeyi bildiği, çözüm bulduğu ve hatta doğayı çözdüğü gibi bir izlenime kapılınır. Oysa doğa bilimden önce gelir. Daha doğrusu doğa olayları biz olsak da olmasak da, anlasak da anlamasak da var olur ve süregelir. Bilim, doğa olaylarını gözlemek ile başlar. Sonra insan merak eder ve sorar: Neden? Soruların cevaplarından bilim doğar, bilgiler çoğaldıkça bilim gelişir. Şu an cevabı bulunmuş doğa olayları kadar, henüz çözülememiş bir çok doğa olayı da mevcuttur.

Çocuklara bilim öğretirken yapacağımız ilk şey onlara anlatmak değil, gözlemelerine fırsat vermek. Bunun için doğada vakit geçirmenin önemi büyük elbette. Fakat bu olmasa dahi yaşayan her canlı gibi, çocuklar da güneşi, yağmuru, sıcağı soğuğu, rüzgarı bulutu, renkleri, ağaçları çiçekleri hayvanları yaşamın içinde gözlemler. Dolayısıyla zaten bilimi günlük yaşamımızda öğrenmeye başlarlar.

Gözleyerek öğrenilmiş bilgi, o doğa olayı, o şekilde gerçekleştiği için veya döngüsü o şekilde olduğu için öyledir. Çocuk yağmurdan sonra gökkuşağının çıktığını gözlemliyorsa, neden gökkuşağı çıktı sorusuna, yağmur yağdığı için cevabını verir. Yine benzer şekilde ağaçlar yapraklarını neden döküyor sorusuna, çünkü sonbahar, sonbaharda ağaçların yaprakları dökülür der. Çünkü öyle görmüştür ve her sonbahar bu olur. Sonbaharda güneş ışınları eğik gelir, yeterli fotosentez üremez, güçsüzleşir ve dökülür şeklindeki bir bilgi çocuk için o aşamada gereksiz bir bilgidir. Bu çıkarım daha ilerki yaşlar için mümkün ama okul öncesi  ve okula yeni başlayan dönemdeki çocuklar için daha somut açıklamalara ihtiyaç vardır ve bu yeterlidir.

İlk çocukluk dönemine gelen çocukların gözlemleyerek öğrendiği bazı bilimsel konular şunlar:
- mevsimlerin döngüsü ve ne tür değişimler olduğu
- güneş, rüzgar, kar, yağmur nedir nasıl etkileri vardır?
- sıcak soğuk farkı, buzun erimesi, belki suyun buharlaşması
- renkler, renklerin karışması, kokular
- yüksekten düşen farklı şeylerin nasıl düştüğü, hafif şeylerin uçtuğu veya yavaşladığı
- eğimden kayan arabanın hızlı gitmesi
- balon ve baloncukların, tüylerin uçması, kuşların kanatlarının işlevi, yaprakların ve saçların rüzgardan uçması
- sıcak kaşığın el yakması, sıcak çorbanın karıştırınca soğuması, buzu elde tutmanın zorluğu
- ıslak kuru farkı, sert yumuşak farkı, sert oyuncağı fırlatınca acıması, düşen tabağın kırılması
- ateşin yakması, iğnenin batması, suyun akması..
- şekerin erimesi, suyun hızlı balın yavaş akması,
-...... (vb şeyler, şimdilik aklıma gelenler bunlar)

Bu maddelerden de anlaşılacağı gibi çocuklar bilime dair bir çok bilgiye sahipler aslında. Gözlemleyerek ve tecrübe ederek öğrendikleri çok şey var. Muhtemelen tüm çocuklar yeri geldiğinde, daha ileri konularda sorular sorup kendi başlarına ve ya bizlerle çözmeye çalışıyorlar ama birkaç örnek vererek, onları mantık yürütmeye nasıl teşvik edebileceğimizi anlatmak istiyorum. Dikkat edilmesi gereken, doğaya dair mevcut bilgilerinden itibaren, onları harmanlayarak çıkarım yapmalarını sağlamak. Ekstra bilgi sunmak değil. Mesela kızımla konuştuklarımızdan bir kaçı:
- Anne kum taşların parçalanmasıyla oluşuyor değil mi? Evet canım, sence en çok kum nerede var? Deniz ve göl kenarlarında. Neden orda daha çok var sence? Çünkü su taşı eritip parçalamış olabilir. Evet öyle olmuş olabilir, su iyi bir parçalayıcı (şeker suda eriyor). ( bu örnekte daha önce bilmediği hiç bir bilgi yok, fakat bilgileri birleştirip mantık yürütüyor çocuk. Ve amaç da bu mantık yürütmeyi öğretmek)

- anne neden kumu kazınca alttan sert ıslak kum çıkıyor peki? Aaa dur söyleme, çünkü yağan yağmur aşağılara gitmiş, üstteki kumu güneş kurutmuş ama alttakiler ıslak (itiraf edeyim benim cevabım bu değildi ama bu cevap benimkinden daha iyi)
Çocukların böyle mantık yürüterek bilimsel çözümler bulabileceği sorular ne olabilir diye düşününce aklıma şunlar geliyor. Dikkat edin sorular doğa olayı neden böyle şeklinde değil de, o doğa olayı şu durumlarda nasıl olması beklenir gibi bir soru olmalı.
Mesela:
- bir bardak şekerli bir bardak tuzlu suyu karıştırırsan ne olur?
- kuş tüyü mü yere daha çabuk düşer oyuncak top mu? Neden?
- pikniğe gittik, örtünün etrafında karıncalar var ve yemeğimize geliyor, gelmesin diye ne yapalım?
- kışın yapraklar dökülünce, çiçekler kuruyunca, böcekler (tırtıl katınca sinek) ne oluyor?
- küçük bir derede oyuncak kayığını yüzdürüyorsun, bırakırsan kayığa ne olur? kayık suya kapılıp gitmesin diye ne yaparsın?
- rüzgar olmadan da kuşlar uçar mı?
- bir papatyanın üzerine toprak doldurursan ve onu gömersen çiçeğe ne olur?
- ormanda yürüyüş yaparken aynı yoldan geri dönmek için ne yapalım? Neyle işaret koyalım?
-.... (örnekler çoğaltılabilir).
Çocuk büyüdükçe doğaya dair gözlemsel bilgi hazinesi artacak ve yine benzer mantık ilişkisiyle çıkarımlarını yapacak. Bu tür bir mantık yürütme becerisi geliştiğinde, gözlenmiyor olsa bile şöyle olsaydı ne olurdu şeklinde bir düşünme becerisi doğurur (mesela Einstein, zihin deneyleri ile özel ve genel görelilik kuramlarını bulmuştur). Çocuklarımıza asıl verilmesi gereken bilgi değil bilgiyi mantığı ile harmanlama ve sentezleyip sorulara cevap bulma yeteneği olmalı. Ve bu da her konuda olduğu gibi tabi ki ebeveynlerin tutumları ile alakalı. Sorulara cevap vermek mi, mantık kurup çözümü kendi bulması için yönlendirmek mi?



16 Nisan 2019 Salı

16/4 Bir Gece Ansızın Gelebilirim

Nisan 16, 2019 4 Comments
Bir gece ansızın geldi kolumdaki ağrı. Cumartesi’yi pazara bağlayan gece. Ne yaptıysam fayda etmedi, paracetamol işe yaramadı. Pazar öğle saatlerine kadar bekledim ama geçmeyince acile gittik.

Sağ kolumda bir süredir yanlış uyuyakalmaktan kaynaklı ağrı vardı. Geçtiğimiz haftalarda düşme ve temizlik yaparken aşırı zorlanma gibi şeyler de oldu. Fakat sonra hayat normale dönmüştü. Belki gece uykumda yine ters bir harekete maruz kaldı ve sonra uyku bir daha gelmedi tabi. Sadece kıpırdatınca değil, sürekli bir ağrı vardı. Hatta bir ara zonklama. Omuz civarında yoğunluk ama parmaklarıma kadar uyuşukluk. Ağrı o kadar fazla ki sürekli dişlerimi sıkıyorum o derece.

Acil doktoru çok fazla ilgilendi diyemem. Şikayetleri dinleyince omuz sendromu olabilir dedi. Güçlü bir ağrı kesici verdi ve bir de fizyoterapist görsün dedi.

Ertesi gün (dün) fizyoterapist için randevu aldık ve gittik. Pazar akşamı ağrı kesiciden olsa gerek sürekli olan ağrı gitmiş, sadece hareket edince olan ağrı kalmıştı ki bu çok çok iyi birşeydi. Parmaklarımı kullanabiliyordum en azından. İnsan birden bire en çok kullandığı organının yokluğuna maruz kalınca nasıl bir şok yaşıyor anlatamam. Normalde düşünmeden yapılan her basit iş, büyük bir mücadeleye dönüşüyor.

Fizyoterapist kolumu birkaç farklı pozisyonda oynatırken yoğun ağrılar olunca, ultrason ile bakmayı önerdi. Ultrasonda bakınca, kol ile omuz kemiği arasında yer alan tendomlarda kalsiyum birikmesi saptandı. Ve oldukça da büyükmüş benimki :( Buna türkçe literatürde kalsifik tendinit deniyormuş.

Nedeni tam bilinmese bile bu bazı insanlarda oluyormuş fakat normalde ağrıya sebep olan bu olmayabilirmiş. Yani insanlar bu birikinti ile bile hayatlarına normal devam ediyorlarmış ki muhtemelen benim de öyleydi çünkü bunun bir anda değil uzun zamanda oluşmuş olabileceğini söyledi. Şimdi ağrıya neden olmasının nedeni ise, son zamanlarda üstüste gelen kol zorlanmalarından ötürü, tendomların sıkışıp kemikler arasındaki mesafenin azalması, dolayısıyla şimdi hareket ettirirken, yeterli boşluk kalmadığı için o birikintinin harekete engel olması.

Uygulanacak tedavi ise şöyle olacakmış. Şok dalgaları ile kalsiyum birikintisi yumuşatılıp (belki) parçalanacak ve yeniden hareket edebileceğim (inşallah!). Fakat şu an çok acı verdiğinden öncesinde bir süre ağrı kesici alıp onu azaltmam lazımmış yoksa her şok verildiğinde acı oluşuyormuş. Ben de şimdi bu aşamadayım ancak ağrı kesici alsam bile hala harekete bağlı ağrım oluyor ve bu yüzden hayatım iki günde tamamen değişti. Sağ kolumu fazla kullanmamaya çalışıyorum ama hiç kolay değilmiş.

Başıma gelmeden önce hiç fikrim olmadığı için belki benzer ağrılar yaşayan varsa bu ihtimali de düşünebilirler diye yazmak istedim. İnternette daha detaylı bilgiler bulmak mümkün. Benimki sanırım epey ciddi seviyede olan haliydi çünkü diş ağrısı kadar ağır bir ağrıyı bir gün boyunca çektim.

Kıssadan hisse, hep ihmal ediyordum ama artık yaş 40 olduğuna göre vücut sinyallerimi artık biraz daha ciddiye almanın vakti gelmiş de geçiyormuş bile. Neyse kıyısından döneceğim umarım.

Sevgiler




11 Nisan 2019 Perşembe

11/4 Çile Duvarı Anne

Nisan 11, 2019 2 Comments
Çocukların annelerinin yanında diğer insanlardan daha farklı davrandığını bilmeyen yoktur herhalde. Uzmanlar da sağlıklı olanın bu olduğunu, çünkü anne yanında çocuğun gardını düşürdüğünü, tüm içsel gerginliklerini anneye boşaltıp rahatladığını söylüyorlar. Hay hay bunu da anladık. Fakat bir de buna annelerin nasıl dayanması gerektiğini söyleseler keşke.

Çocuklarım son zamanlarda öyle mızmız öyle mızmız ki akşamı zor ediyor, yorgunluğumdan erkenden uykuya kaçıyorum. Bu sebeple benim için çok önemli olan haberi bile kaçırmışım. İlk kez gerçek bir karadelik gözlenmiş ve bunu tanıdığım bir Türk astrofizikçi yapmış (arizona üniv. Feryal Özel). Nasıl heyecanlandım anlatamam. Neyse onun detaylarını başka yazıya saklayayım.

Kızım son iki haftadır falan feğişik bir ruh haline girmişti. Sebebi ise okulda izledikleri bir çocuk filmindeki karakterden korkması. Filmde bir cüce (varmış sanırım, fazla da anlatmıyor korktuğu için), hoşuna gitmediği şeylet olacağı zaman herşeyi dondurabilme gücüne sahipmiş. Onu korkutan bu güç oldu. Artık kafasında neler kuruyorsa bu güç kendine uygulanırsa diye korkuyor. Ayrıca cücenin görüntüsünden de hoşlanmamış. Sınıfta bir tek o korkmuş (herhalde çocuk filmi bu), diğer seyir zamanlarında öğretmene söyledik başka sınıfa gitti. Fakat seyrettiği kadarını bile unutamıyor. Gün içinde sayısız kere hatırlayıp göz yaşlarına boğuluyor. Geceleri beraber uyuduk, aklımıza gelen her çareyi denedik. Hatırlama sıklığı bu günlerde azaldı ama diyor ki, anne ben eskiden çok mutlu bir kızdım, artık bir daha hiç öyle olamayacağım. İçimden büyüyorsun kızım desem de tabi daha çok şeyler olacak, merak etme geçecek diyorum.

Gün içinde kızımın bu halleri bir yana oğlum da her şeye zırlar oldu. Hele sabahları okula gidene kadar tam bir trip adamı. Onun keyfini yerine getirmeye çalışmaktan okula hep geç kalıyoruz. Öğleden sonra da bitmiyor. Hiç oturmuyorum zaten beş dakka otursam 100 kere anne diye çağırılıyorum. Dün resmen içim şişti, kendimi sokağa atıp deliler gibi koşasım geldi. Kendimi sakin tutmak için çok uğraştım, bazen gerçekten insanların nasıl delirdiklerini anlıyorum.

Dün akşam uykudan önce kızım dedi ki, anne bu akşam seninle uyumayacağım. Çünkü seninleyken daha çok hatırlıyorum ( filmi kastediyor). Ben de dedim aaaağğğ ben yoksa o cüceye mi benziyorum o kadar çirkin miyim ühühü diye zırladım (numaradan). Ama ardından beni çok şaşırtan bir cevap verdi. Hayır anne, ben senin yanında farklı oluyorum, daha bebek gibi davranıyorum ondan. Yalnız olunca daha güçlüyüm !!!! (Farkındalıklk kızım benim❤️)

Buyrun işte budur. Çocuklar bile anne yörüngesinde iken değiştiklerinin farkında. Sanırım şevkatimizin yarattığı bir koruma kalkanı onları böyle hissettiriyor. Daha diktatör bir anne olup da bu etkiyi azaltmak mümkün olabilirdi belki ama bunun değişmesi istemiyorum. Ben yine kendimi nötrleyecek başka çareler bulurum. Çiçeklerimle oynatım, kitaplarıma sığınırım, kuşumuzla cilveleşir resimler yaparım. Ig de bu yaptıklarımı paylaşıyorum genelde ama işte bunlar da dağın görünen yüzü. Görünmeyen yüzünde hep iç daralmalarından kaçma çabaları var.

Bakalım ne zaman daha normal bir mızmızlık evresine geçeceğiz. Yoksa ben ne zaman bunlarla baş etmeyi öğreneceğim mi demeli? Göreceğiz.


10 Nisan 2019 Çarşamba

10/4 Wanderlust

Nisan 10, 2019 0 Comments
A strong desire to travel.

Anlamı buymuş. Yani yolculuk için duyulan güçlü heves. Tabi bu yolculuk fiziksel bir yolculuk olmak zorunda değil. En azından dizide bahsedilen böyle bir yolculuk değil.

Birkaç hafta önce Başak’tan bu 6 bölümlük mini dizinin önerisini almıştım. İzleyeli epey oldu ama yazmak bu güne kısmetmiş. İlk üç bölümde merak uyandırdı, dörtte biraz sıktı hatta bırakmayı düşündüm. Beşte olaylar ilginç bir hal aldı, altıda ise derslerle dolu mutlu son. Şimdi ‘iyi ki izlemişim’ kategorisinde.
Spoiler:
Konudan bahsetmek istiyorum biraz. Yetişkin üç çocuğu olan orta yaşlı bir çift var baş rolde. Hayatları oldukça durağanlaşmış, seks hayatları neredeyse bitmiş. Birbirlerine karşı heyecanları kalmamış bir çift.

Fakat ikisinde de heyecan arayışı var, adam bir iş arkadaşına doğru çekiliyor, kadın ise yüzme dersinde tanıştığı biriyle yakınlaşıyor. Bunu birbirlerine itiraf ettiklerinde, birbirlerini yeniden arzuluyorlar (kıskançlık belki kamçılıyor) ve bundan hoşlanıyorlar. Sonra konuşurken bir fikir  ortaya çıkıyor kadından (kadın psikolog bu arada), başka insanlarla görüşmeyi sürdürerek kendi ilişkilerini tedavi etmek. Fakat kurallar var  tabi, duygusal yakınlaşma yok sadece cinsel birliktelik. Yeniden libido yükseltme arayışları vs vs.

İkisi de ayrı ayrı zaman geçirip gecenin sonunda bir araya geliyorlar. Ve gerçekten işe yarıyor. Birbirlerine daha yakınlar. Tabi bu arada partnerlere de bundan bahsediyorlar. Kadının partneri kabul etmiyor, başka birini buluyor. Adamınki ediyor ama sonradan anlaşılıyor ki o da pek rahat değil.

İlk başlarda herkes eğleniyor, hatta 4 lü çıkıyorlar (tabi sonra ikişer ikişer ayrılıyorlar). Fakat başroldeki baba, yeni ilişkisinde kurallara uyamıyor. Duyguları işi içine katıyor ve kadına aşık oluyor. Bunu söylediğinde karısı kızıyor çünkü anlaşmada bu yoktu. Bu bölümde insan bolca şunu sorguluyor. Gerçekten duygusuz bir cinsellik mümkün olabilir mi?

Sonraki bölümde, başta çocuklara bu oyundan bahsedip ayrılmayacaklarına söz verdikleri halde, ayrıldıklarını görüyoruz. Adam duygularına yenik düştü, partneri daha fazla ikinci kadın olmak istemedi. Kadın oyun işe yaramadığı için üzgün, iç hesaplaşmalar, sorgulamalar vs vs. Psikolog olduğu için tüm bölüm boyunca kadının kendi süpervizörü ile geçmiş sorgulamasına tanık oluyoruz ve tabi ki her olayda olduğu gibi çocukluğuna iniyoruz. Görülüyor ki kadının davranışlarının bir çoğunun temelinde geçmiş yaralarının izleri var.

Son bölüm en sevdiğim bölüm oldu çünkü mesaj çok güzeldi. Adam yeni kadının evine taşınıyor fakat normalde düzen hastası olduğu için, eski düzenini mumla arıyor. Yeni kadın da karısının elinden adamı çalan kadın olmanın yüküne dayanamıyor ve ayrılıyorlar. Süpervizör görüşmesinden sonra, psikolog kadın da aslında kocasının yıllar boyu nasıl kendine bir liman olduğunu, onsuz evde yaşayınca anlıyor. Yıllar içinde acı tatlı bir sürü şey yaşamışlar, birbirlerinin zevklerine tercihlerine alışmışlar, nasıl desem birbirlerinden vazgeçtiklerinde sadece onsuz kalmak değil beraberinde yığınla şeyin yok olduğunu farkediyorlar. Aşklarının cinselliğin ötesinde daha büyük sebeplerle var olduğunu, kurdukları düzenin, huzurun, hayatın onların yaşam iksiri olduğunu...

Bir bakıma bu oyun işe yarıyor. Birbirleri için ne kadar önemli olduklarını anlayıp yeniden birleşiyorlar ve bu sefer ikisi de birbirine karşı önceden ihmal ettiği şeylere daha dikkatli davranıyor.

Gerçekten hayatı paylaştığımız herkes, kendi mevcut hacminden kat kat fazla etkiye sahip. Diziyi izlerken kendimi bu şekilde değerlendirmek çok iyi geldi doğrusu. Tavsiye ederim.

6 Nisan 2019 Cumartesi

5/4 Sevgi Emekti

Nisan 06, 2019 1 Comments
Hayatımda ne varsa, yazılarımda da en çok o var. Son zamanlardaki gündemim ise bu yüzden kuşumuz Lily. Bu gün evimize geleli tam iki hafta oldu ve dün ellerimle yıkadım, kuruladım ve yanak yanağa 15-20 dakka oturduk ve öpüştük.

Kuşu aldığımız zaman iç güdüsel olarak ne yapmam gerektiğini az çok tahmin ediyordum. İnstagramda ilk kafes dışındaki fotoğrafını koyduğumda bazı yorumlar geldi. Nasıl yapmalıyım, öyle değil böyle olmalı şeklinde. Bunlar muhabbet kuşu ile bir geçmişi olan insanlardı ve yorumları muhakkak ki çok değerliydi. Ama bizim şartlarımız, ev ortamımız vs tamamen farklıydı. Doğrusu pek kulak asmadım, iç sesimi dinlemeyi tercih ettim.

Lily, 5 kuşun olduğu bir kafesten çıkıp geldi. Eski
kuşlarımdan biri yaşadığı için biliyorum, bazen gerçekten kuşlar yalnızlıktan hasta oluyor. Mutsuzluğunu anlayabiliyorsunuz. Lily ilk gün durgundu ama sonra hiç o hale girmedi. O da nasıl sevildiğini biliyor. Öyle mutlu bir kuş ki şimdi belki eski evinde bu kadar mutlu değildi. Gerçekten hepimiz onu çok sevdik, sürekli ilgilendik. Ve kuşlar -ki nasıl ürkek her an tetikte olan yaratıklardır- artık bizden korkmuyor.

Her gün ona belli bir süre mutlaka ilgi gösterdik. Korkutmadan oldukça nazik davrandık. Fakat davranışlarımızdan ziyade tüm hayvanların, kalbimizde olan niyeti uzaktan algıladıklarına inanıyorum ve bence asıl onu sakin kılan da bu telepatik etki.

Çünkü benzer bir etkiyi ördeklerde de görüyorum. Evimize yakın gölde bir ördek çift var. Gölün diğer sakinleri hep değişiyor ama bu çift yıllardır değişmiyor. Ve her yıl 8-10 adet yavru dünyaya getirip büyütüyorlar (oldukça yaşlandılar belki o yüzden diğer ördekler kışın göçtüğü halde onlar göçmüyor ve yavrular büyüdükten sonra ortadan kayboluyor). Şimdilerde yine yavruları var. Ben her sabah okula giderken evdeki kalan yiyeceklerden onlara götürüyorum ve hayvanlar artık beni tanıyor. Daha uzaktan gördüklerinde hepsi birden bana doğru yürüyor. Ve bunu yiyecek atmadığım, diğer zamanlarda da yapıyorlar. Nedense benim ben olduğumu bir şekilde anlıyorlar. Ve sanırım bu da, kalbimde onları görünce hissettiğim sevginin enerjisi ile oluyor. Fakat tabi ki bu yetmiyor. Her gün veya sık sık bu sevgiyi göstermek gerekiyor.