22 Ocak 2020 Çarşamba

Ritmik Jimnastik’te Durumlar

Ocak 22, 2020 8 Comments
Hayatımızın büyük bir bölümünü işgal ettiği halde, kızımın sporundan çok fazla bahsetmemişim blogumda. Şimdi yazı arşivime bakınca ilk olarak Eylül 2016’da başladığından bahsetmiş, geçen yıl katıldığı turnuvalara da kısaca değinmişim.

Bu eylül itibariyle ritmik jimnastikte 4., profesyonel olarak yarışma grubunda ise 2. Senesine başlamış bulunuyor (toplamda 3,5 yıl oldu diyebiliriz). Geçen yıl yarışma grubunda idi ama minikler kategorisinde olduğu için haftalık antreman saatleri nispeten azdı, bu yıl ise haftada toplam 6 saat düzenli olarak, bazı özel durumlarda da ekstra 4-5 saat çalışmalar yapıyor. Hepsinde gık demeden, güle oynaya, hevesle gidip geliyor. Bundan sonra özel bir engel oluşmadığı sürece hayatında ritmik jimnastik hep yer alacak gibi görünüyor.

Bu yazıda, şu zamana kadar bu sporun kızımda yarattığı etkilerinden bahsetmek istiyorum.

- öncelikle tabi ki bedensel faydaları müthiş, oldukça zorlayıcı hareketler yapıyorlar. Vücut esnekliği büyük oranda arttı, vücut dengesi oldukça iyi. Vücut hatları bir jimnastikçi hatlarına dönüşmeye başladı.

- yarışmalarda henüz bireysel performans sergilediği için takım senkronizasyonu konusuna daha girmedi ancak, performans müziği ile hareketlerinin senkronizasyonuna dikkat etmesi gerekiyor. Tabi ki yaptığı tüm dansın hareketlerini aklında tutması gerektiğinden bahsetmiyorum bile. Geçen yıl ilk başlarda haraketleri arada unuttuğu oluyordu ama defalarca çalışa çalışa alışmıştı. Bu yıl yeni bir gösterisi var ve daha ilk anlarda çabucak öğrendi.

- en çok sevdiğim faydalarından biri, beraber çalıştığı yaşı büyük jimnastikçi ablaların rol modelliği oldu. Gerçekten çok düzgün çocuklar ve onların çalışma azimlerini görmek kızımı da motive ediyor. Düşünüyorum da başka bir takım sporunu yapsaydı bu kadar yaş farkı olan çocuklar bir arada olmayacaktı. (Tam bilmiyorum ama 18 yaşına kadar her yaştan çocuk var). Kimileri defterini kalemini alıyor, defalarca deniyor, notlar alıyor, kareografisini hazırlıyor vs.

- onca seyirci ve kalabalık bir jurinin karşısına çıkıp, hiç heyecanlanmadan performansını icra edip vakur bir şekilde sahneden ayrılabiliyor.

- bu güne kadar katıldığı her yarışmada bir madalya aldı ama ilk defa geçen hafta olan yarışmada kıl payı üçüncülüğü kaçırıp dördüncü oldu. Üzüldün mü kızım diyorum, hayır diyor çünkü hatasını biliyor. Bir yerde gereğinden fazla oyalandı ve son selam hareketini yapamadan müzik bitti. Sadece iki saniye gecikti aslında ama diyeceğim o ki hatasının farkında.

- başka çocuklarda nasıl bilemem ama potansiyeli onda bir kibire yol açmış değil. Yaşıtı bir arkadaşı var aynı grupta, daha az puan almıştı. Neden diye sordum, onun yapamadığı bazı hareketlerin olduğunu söylüyor ama kayıtsızlıkla. Yapamıyor ama ilerde yapar nasılsa tarzında. O yapamıyor, ben çok iyi yapıyorum gibi bir yaklaşımı hiç olmadı.

- kesinlikle bir zerafet kattı. Duruşu her daim dik, yürüyüşü, el kol hareketleri oldukça zarif. Hele performansı sırasındaki hareketlerine hayranım. Bu sahnede salınan kuğu gibi kız benim kızım mı diye inanamıyorum.

Her zaman söylediğim gibi, kızımın bu spora başlaması da devam etmesi de büyük şanstı. Şans eseri okuldan haberim oldu, şans eseri derslere üç yıl boyunca evimizin dibindeki bir yere gitti. Şimdi geriye bakınca, sanki bu fırsat özellikle gelip onu bulmuş gibime geliyor. Bundan sonra hayat onu nerelere götürür bilemem ama böyle sevdiği bir sporla meşgul olma şansı olduğu için çok mutluyum. Çok şükür.

Not: genelde ig hesabımda, yarışma günlerinde story’den paylaşımlar yapıyorum. Merak ederseniz oradan takip edebilirsiniz.

15 Ocak 2020 Çarşamba

Novadunya 5 Yaşında

Ocak 15, 2020 5 Comments

Önceden çocuklarıma aylık mektuplar yazan ben, yıllık mektupları bile yazamaz oldum. Öyle bir yoğunluk ki anlatmaya bile mecalim yok desem anlarsınız. 

Dün oğlumun doğum günüydü. Kocaman çocuk oldu ama son çocuklar annenin gözünde hep ufak kalıyormuş ya hani, hala benim bebeğim gibi geliyor oğlum da, hiç büyümesin istiyorum. Diğer yandan nihayet o heyecanlabeklediğim döneme girdi çocuklarımın ikisi de. Merak etme dönemleri başladı, sohbetler ediyoruz, kültürel geziler yapıyoruz, tecrübe sahibi olduğum konularda bilgi alışverişi yapıyoruz ve en önemlisi günden güne gösterdikleri bilişsel gelişimlere tanık olmak çok güzel. 

Bu yıl ilk defa dört gün önce annemle yeğenimin bize gelmiş olmasından ötürü, doğum gününü daha bir coşkuyla kutladık. Annem ilk defa evime geldi, yıllardır hep istiyordum ama kısmet olmamıştı. Şimdi hem oğlumun okuldaki partisine, hem dün akşam yaptığımız aile partisine katıldı; iki hafta sonraki özel partiye de katılacak. Kızımın bazı etkinliklerini görecek, çok iyi denk geldi🙏🏼

5 yaşında Novacım, oldukça hareketli, zeki, kart oyunlarını seven, piştide her daim hepimizi yenen, bu ara Ben10 sevdalısı, süper güçler, süper karakterlerle hayali oyunlar kuran, azıcık dövüşlü oyunlara meraklı (gerçsk dövüş değil), okulunu, arkadaşlarını çok seven ve gitmek için sabırsızlanan, yeniliklere karşı hala çok açık değil temkinli yaklaşan ama geçiş konusunu günden güne daha kolay başaran; matematiği çok seven (canı sıkıldıkça anne bana çarpma sor der), bir çok harfi tanıyıp, bir sözcüğün hangi harfle başlayıp bittiğini söyleyebilen, türkçeyi çok iyi konuşan, hollandaca artık kendini rahat ifade edebilen, ablasıyla bazen kedi köpek bazen yapışık ikiz hallerinde; anneye hala çok düşkün; gezmeyi seven; ihtiyaçları giderildiğinde (sevgi-ilgi, beslenme, fiziksel hareket, içe dönük dinlenme) uyumlu ve mutlu bir çocuk. 

Nice yaşlara bebeğim. Seni çok ama çok seviyorum. 
Annen
Amsterdam

4 Ocak 2020 Cumartesi

Ne Anlatayım?

Ocak 04, 2020 16 Comments
Son zamanlarda bir miktar podcast dinledim. Çok hoşuma giden sohbetler oldu ve ardından acaba ben de bir podcast yayını yapsam dinleyen olur mu, ne anlatsam diye kafamda düşünceler geçmeye başladı. Fakat bazı sorunlarım var.

Bir kere en büyük problemim neden bahsetsem konusu. Bu tip konuşmalarda sıklıka yer alan konu insanlar. Başka insanların tavırları, yaşamları üzerinden düşünceler en sık rastlanan sohbet konusu. Tabi bu konular ayrıca bolca genelleme içerir. Benim başka insanlar hakkında konuşma üzerine beceriksizliğimin kökeninde yıllardır her zaman bundan kaçmış olmam yatıyor. Herkesin hayatı kendine, öyle mecbur kalmış öyle yapmış, belki onun yerinde ben olsam ben de öyle yapacaktım, bana ne kim ne yaptıysa yapmış şeklindeki yaklaşımlarımdan ötürü dedikoducuların yüz karasıyım. Ne yazık ki benimle böyle ağız tadıyla başkaları hakkında konuşmak söz konusu değil.

Başkalarından konuşmayıp en iyi bildiğim kendim çocuklarım ve kocam hakkında konuşayım desem, o zaman da kim bizi ne yapsın düşünceleri beni durduruyor. Doğru ya, ben başkalarını merak etmiyorsam bizi kim neden merak etsin? Benim düşüncelerim neden değerli olsun?

Sonracıma, işte popüler konular var mesela her daim her koşulda satan. Nedir bunlar yemek, güzellik, zayıflama, annelik üzerine sohbetler. Biraz daha ileri gidersem politika, futbol, filmler, diziler, kitaplar, seyahat... Bu konulardan birinde kulvara çıkmak şimdiki zamanda oldukça kolay olmasına karşın insanlar bunlardan ya zaten bıktı, bıkmadıysa da hali hazırda sevdiği takip ettiği kişileri buldu. Gerçekten yıllardır çok profesyonel şekilde bu alanlarda sosyal medya üzerinde ilerlemiş insanlar var.  

Sonra aklıma bir konu geldi, aslında zaman zaman farklı zamanlarda aklıma geliyor bu. Daha doğrusu birilerini dinlediğimde, okuduğumda vs farkediyorum. Dün dinlediğim podcastte birisi, bir konuda düşüncelerini ifade ederken, anlatmaya çalıştığı şeyin özünü aslında kendisinin de anlamadığını farkettim. Bazı şeyler okumuş araştırmış, biraz da üstüne düşünmüş ancak (bence tabi) tam oturmamış. Oturmadığı için düşüncesini ifade ederken ard arda sıraladığı iki cümle birbirleriyle tutarlı değil. Bir de böyle durumlarda bolca yapılan laf kalabalığı yaparak konunun özünü unutturma yöntemini kullanıyor. Aslında bunu yapan kişi de yaptığının farkında değil çünkü asıl mesele, zaten kendi de konuyu çok iyi anlamadığı için bir sürü şey söyleyerek, daldan dala atlayarak anlatmaya çalışıyor ve bu hareket yardımcı olmayı bırak aslında olayı daha da karmaşıklaştırıyor, özden uzaklaştırıyor.

Kendimle ilgili farkında olduğum ve en gurur duyduğum beceri budur. Konuları, olayları çözümleme ve sonra da konuyu basitleştirip anlamayı kolaylaştırma becerisi. Bu tabi ki fiziğin bana getirisi. En karmaşık fizik problemlerini, tüm formülleri göz ardı ederek kafanda canlandırıp olay döngüsünü çözebiliyorsan, o problemi anlamışsın demektir. Bunu her konuya uygular ve kullanırım. Çok da faydasını görürüm.

Kimi zaman çok ünlü ağızlardan çıkan öyle tutarsız söylevler duyuyorum ki resmen bıyık altından gülüyorum. Üstelik o ağızları ağzı açık dinleyen bir sürü başka insan oluyor. Fakat iyi bildiğim başka bir şey varsa o da; bu insanlara düşüncelerindeki tutarsızlığı söylemenin kolay olmadığıdır. Çünkü bunu kabul edecek veya anlamaya hazır insan bulmak çok zor, zaten böyle bir farkındalığı olsa kendisi baştan farkederdi. Vakti zamanı gelince (ve ya gelirse) hayat ona kendi doğrularını zaten öğretecektir. Sonuçta, en iyi bildiğim konuda da yapacak hiç bir şeyim yok ve bu becerimi kendimden başka kimsede kullanmam zor. Dolayısıyla bir podcast yapayım ama ben ne anlatayım? 🤷🏻‍♀️









25 Aralık 2019 Çarşamba

2019 Meydan Muhasebesi

Aralık 25, 2019 7 Comments
Bir yıl daha bitmek üzereyken, şöyle bir geriye bakıp bu yılın muhasebesini yapmak istiyorum aklımda kaldığı kadarıyla. 2019’u düşününce aklıma gelen tek gelime zor. Zor bir yıl oldu benim için ve umuyorum bu zorlukları layıkıyla (yani gerekli dersleri alarak ve kendime katması gerekenleri katarak) atlatmışımdır. Önümüzdeki yıldan biraz torpil umuyorum desem yalan olmaz doğrusu.

Aslında ocak ayında oğlumun ilk okula başlamasının ardından, 4 yıl sonra eriştiğim bir miktar daha artan özgürlüğün getireceklerinden ötürü oldukça heyecanlı başlamıştı 2019. İlk bir kaç ay kendime izin verdim, biraz rahatlama, canımın istediğini yapma dönemi olarak. Sonra iş hayatına geri dönmek üzere çalışmalara başlayacaktım. Fakat Nisan 1’ de 40 yaşını doldurunca, hemen beni kollarına alan ve çok zor bırakan 40 yaş depresyonu bana ilk darbeyi vurdu. Bir kaç hafta sonra başlayan ve üç ay boyunca süren kol ağrım ise remen beni damdan düşmüşe çevirdi. O bitti derken temmuz ayında babamın kaybı beni paramparça etti. Bütün bunlar öyle yorucu süreçlerdi ki, sonrasında neşemi yeniden kazanabilmek için ciddi çaba gösterdim fakat ne yazık ki hala zorlanıyorum bu konuda.

Yaz tatilinden döner dönmez iş arama konusuna yoğunlaştım. Bu konuda ayrı bir yazıyazacaktım ama hep taslaklarımda yarım kaldı yazılarım. İş hayatına verdiğim aranın süresi 7,5 yıl oldu bu günlerde. Başlarda bu arayı bilerek isteyerek (çünkü doktora sürecinde iş yerindeki bazı dış faktörlerden çok yıpranmıştım ve biraz dinlenmek istiyordum), sonra çocuklarımı kendim büyütme sevdası yüzünden verdim. Elbette çocukların ihtiyaçları hiç bitmiyor ama günden güne azalıyor. Bir gün gelecek ihtiyaçları hiç kalmadığında kendimi pişmanlıklar içinde bulmak istemiyorum. Diğer yandan şimdi bile sahip olduğum boş vakitlerde bir şey yapmıyor olmak beni çok rahatsız ediyor. Bu konuda çocukları büyümüş ama hala çalışmayan annnelere söz söylemiş olmak istemiyorum. Bu tamamen kişisel tatmin meselesi. Kimi insan mevcut şartlarından ruhsal olarak tatmin oluyordur o zaman sorun yok. Ben ise iflah olmaz bir arayışçıyım. 

Her neyse, iş diyordum. Yıllar öncesinden beri ve hala da içimde bir his var adım gibi bildiğim. Yeniden çalışacağım. Hatta bunu söylediğim kişiler beni megaloman veya hayalperest sanıyorlar biliyorum. Fakat söyleyişim bundan değil. Şimdi bile yeniden işe döneceğimi biliyorum ama zamanını bilmiyorum. Bir gün olacak. İşte eylül ayından beri giriştiğim bu süreçte de zamanın yaklaştığını hissediyorum, artık hakkımda hayırlısı. 

Fakat hiç kolay olmadı. Senenin son büyük zorluğu da buydu benim için. İşverenler beni işe alır mı almaz mı kısmına daha gelmeden, kendi kendime ördüğüm duvarları aşmak büyük mücadeleydi. Yıllardır ilmek ilmek ördüğüm bir konfor alanım var. Evim çocuklarım çevrem. Şimdi hiç bilmediğim sularda nasıl yüzeceğim. Resmen içimde bir şeyler beni iple geri çekiyor her attığım kulaçta. Bir apply tuşuna başmak için saatler harcıyorum, gidip gidip geliyorum. Korkudan tir tir titriyorum. Çok istediğim iş fırsatlarına başvurmaktan, çok istemediğim diğerlerinden daha çok korkuyorum. Farkettim ki gençlikte bu alanlar arası geçişler oldukça kayganmış, daha kolay geçiliyormuş. Şimdi resmen içimdeki iç ve dış mihraklar meydan muharebesinde. 

Eşimin yardımıyla bu muharebeyi kolayladım. Hala oluyor tabi ama benim adıma emrivaki yaparak yaptığı başvurular, aniden yaptığım mecbur kaldığım görüşmeler bunu aşmama vesile oldu. Şimdi ona da başvururum, şunu da yaparız, hallederiz kafasındayım. Bir iki saat içinde, cover letter yazmak, özgeçmiş hazırlamak gibi becerilere kavuştum. Biraz linkedin stratejileri edindim, ingilizce iş görüşmesi nasıl yapılır, ne denir nasıl etki bırakılır az buçuk öğrendim. Sanırım asıl etkin arama şimdi başlıyor. Son bir ay içinde cevabını henüz almadığım başvurularım oldu, umarım hayırlı haberler alırım yeni yılda.

Velhasıl 2019, çok ama çok zordun. Fakat ben çok yol aldım. Geçtiğimiz yıl bu zamanlardaki ben ile şimdiki ben arasında dağlar kadar fark var. E tabi yüzümde daha çok kırışıklıklar da var ama olsun varsın. Sağlık olsun, huzur olsun, aşk olsun.

13 Aralık 2019 Cuma

Kocaman Bir Taş

Aralık 13, 2019 6 Comments
Günlerdir yine deli gibi koşturuyorum ve yazamadığım halde aklımdan geçenleri, daha sonra yazmak için not defterime kayıt ediyorum. Fakat anladım ki sıcağı sıcağına yazmazsam, o konu daha sonra bana hiç kayda değer gelmiyor. Belki usta yazar olsaydım, her konudan anında şaheserler yaratabilirdim. Ama o da ben de yok napalım.

Sabah korkunç bir rüyanın etkisiyle uyandım. Yine babamı gördüm, bu sefer bir kalabalığın içinde ölü halde sedyede yatıyor, birazdan mezara götürülecek ama bakıyorum karnı inip şişiyor, nefes alıyormuş. Herkes öldü diyor inanmıyor ve onu çekip alacaklarken bağıra çağıra ağlıyorum, çığlıklar atıyorum. Nasıl görmüyorsunuz ölü değil nefes alıyor, bırakmam, hayır hayııııır.

Uyanıyorum. Çocukların okul telaşından bir saat kendimi ihmal ediyorum ama onları bırakıp eve döner dönmez boşalıyorum. Hollandaca hocama mesaj atıyorum ders yapamayacağım diye. Yatağıma girip doya doya ağlıyorum (hatta şu anda yazarken bile), onun sevdiği zeki müren şarkılarını dinleyip hayalini kurarak. 

Sonra tarihe bakıyorum 13 aralık, tam da ölüm aydönümüymüş. Buraya yazmadığım ama çok güzel olan başka bir rüyayı da ayın 13’ünde görmüştüm. Oysa her iki seferde de aydönümü olduğunu sonradan farkediyorum. 

Öldükten sonra babamın fotoğraflarına pek bakmadım. İhtiyaç duymadım diyebilirim çünkü her mimiğini her duruşunu yüzünün her bir detayını çok iyi hatırlıyorum. Gözlerimi kapattığımda tam karşımda. Çocukluğumun görüntüsüyle, gençliğimin ve son yıllardaki görüntüsüyle. Oturuşu, gülüşü, kafasını yana eğişi, müziğe parmaklarıyla eşlik edişi, gazeteyi tutuşu her şeyi.

Eşim geldi ona sarıldım ve anlattım. Neden böyle hissettiğimi bilmiyorum, kendime soruyorum özlem mi (hayır baksana hala yanımda özlemedim), suçluluk, pişmanlık mı (içimden hiç bir cevap gelmiyor çok rahat vicdanım), nedir nedir beni bu kadar ağlatan, boğazımı boğarcasına düğümleyen, kalbimi kocaman bir taşa dönüştüren? Cevabını gerçekten bilmiyorum.

Hayalini düşününce yüzüm gülümsüyor, çok sevdiğimi ve sevildiğimi hissediyorum. Belki ben anlam veremiyorum ama gece yanıma gelmiştir en küçük kızının başını okşamıştır. Belki geride bıraktığı havanın ağırlığıdır bana böyle hissettiren. Hem iki ablama da rüyalarında açık açık demiş, ben ölmedim diye. Belki bir üst boyutta, yine buralarda dolanıyordur.

Kendimi toplayıp bu gün son günü olan bir iş başvurusunu yapmam lazım. Kafam kazan gibi. Ama biliyorum ihmal edersem sonra pişman olacağım. Şimdi derin nefesler alıp, babamın dizlerinden kalkacağım ve yeniden yetişkin bir kadın olacağım. Okuldan gelince benim de dizlerime oturmak isteyenlerim olacak çünkü🙏🏼



7 Aralık 2019 Cumartesi

Dag Sinterklaasje

Aralık 07, 2019 6 Comments
Dün itibariyle Hollanda’nın en önemli en büyük dönemini geride bıraktık ve Sinterklaas’a hoşçakal dedik. Şimdi sırada Kerst (Christmas-Noel) var. Fakat bu ülkede Noel, diğer ülkelerdeki gibi coşkulu kutlanmaz. Sinterklaas hepsinden daha önemlidir. Öyle ki benim çocuklarım iki ay kala bir takvim hazırladı ve her gün işaretleyerek kaç gün kaldığını saydılar.

Sinterklaas, aslında çok eskiden Türkiye Antalya’da yaşamış Aziz Nikolas’ı temsil eder ve Noel Baba (Santa Claus)’dan çok daha önce var olduğu hatta ona ilham olduğu söylenir. Fakat her nasıl olduysa, hikaye Türkiye’den İspanya’ya kaymış ve her yıl Kasım aynın ortalarında İspanya Madrid’den buharlı gemisi (stoomboot), beyaz atı (Amerigo) ve siyah renkli yardımcıları siyah piet’ler (zwarte piet) ile yola çıkar ve bir kaç gün sonra törenlerle ülkeye giriş yapar. Bizim kasabamızda da coşkuyla karşıladık kendisini.

Amsterdam’a giriş töreni. Caddeler boyu insan kalabalığı oluyor

Bizim kasaba 2019
Bizim kasaba- mor şapkalı olan Helodunya, zwarte pietten kurabiye alıyor
Sinterklaas ülkeye girdikten sonra doğumgünü olan 5 Aralık’a kadar ülkede kalır.  Bu süreçte çocukların mektuplarını, resimlerini, yazılı veya kes yapıştır şeklinde hazırladıkları hediye listelerini toplar ve büyük gün (5 aralık akşamı) paket akşamı (pakjesavond), çocuklar tarafından sabırsızlıkla beklenir. Çünkü o akşam listelerindeki hediyelere kavuşurlar.

Fakat bu süreç Hollanda’da öyle titizlikle işlenir ki hayran olmamak elde değil. Neredeyse tüm ülke bu oyuna seferber olur. Yaşlı genç herkes çocukların ne kadar önemsediğini bilir ve onlara coşkuyla ortak olurlar. Sinterklaas’ın yola çıkışından itibaren her gün neler olduğunu anlatan özel haberler çıkar tv’de (sinterklaas journal) ve tüm çocuklar heyecanla haberleri takip eder. Bu haberlerde sinterklaas ve pietlerin neler yaptığından, hediyelerin toplanışı, bazen hediyelerin ve atın başına gelen talihsiz olaylar gibi gayet heyecanla beklenen haberlerdir bunlar. Mesela bu yıl, trenden kopan bir kompartıman içinde at ve hediyeler tek başına bilinmeze doğru yol almış, pakjesavond’a son bir gün kala çocuklar hediye alamayacaklarının tedirginliğini yaşamıştı. Neyse ki son anda kurtarıldı 😉 Bu haberler nasıl birşeymiş diye merak ederseniz bir örneği burada https://sinterklaasjournaal.ntr.nl/ Bu haberler okullarda da izlenir ve çocuklar birbiriyle hep bu konularda muhabbet eder. Mesela akşam haberinde heyecanlı bir bilgi öğrenen çocuk, okula gider gitmez arkadaşlarına anlatır, hepsi birden heyecanlanır vs. 

Şehre giriş töreninde, Sinterklaas, önce bir gemiyle bir limana yanaşır, bazen atıyla bazen başka araçlarla şehre giriş yapar, halkı selamlar, tüm çocukların ellerini sıkar, onları dinler, bu arada etrafta dans edip dolaşan zwarte piet’ler çuvallarından özel kurabiyeler (papernoten)  ve şekerler dağıtır, çocuklar yanlarında getirdikleri torbaları doldurur. Bu dönemde her yerde bu kurabiyelerden bulabilirsiniz, hatta dükkanlar bir kase içinde kapı yanında servis ederler. Bu törende çeşitli gösteriler olur, bando takımı, şarkılar, danslar, tam bir şölen. Çocuklar da siyaha boyanmış yüzleri ve  kostümleri ile dolaşır. Hatta bütün ay boyunca okula bile kostümle gidenler olur.



İlerleyen günlerde neredeyse her okula piet’ler gelir, pepernoten dağıtır, çocukların spor derslerine girer şaklabanlıklar yaparlar, hatta çocuklara piet diplomaları verilir, futbolcu piet, yüzücü piet gibi. Resim derslerinde bu konuyla ilgili resimler, craftlar yapılır, kelime oyunlarında bu tema ile ilgili kelimeler öğrenilir gibi. Her yerde ve her an mevzubahis Sinterklaas’tır.

Ebeveynler için en kritik yanı ise, ülkeye girdiği 15-16 kasımdan 5 aralığa kadar her akşam ayakkabılarına havuç bırakıp küçük hediye bekleyen çocuklardır. Pakjesavond’a kadar çocuklar son akşam alacakları nispeten büyük hediyelerden başka, ayakkabı içine sığabilen büyüklükte hediyeleri her akşam beklerler. Bu hediyeler, kalem, sticker, minik bir şeker veya meşhur harf çikolatalar gibi hediyeler olduğu gibi, bazen içi boş şaka hediyeleri, bazen Sinterklaas’tan gelen bir mektup veya çocuğa sorduğu bir bilmece notu gibi ebeveynin yaratıcılığına kalmış herşey olabilir. Bu dönemde yine evler sinterklaas temalı süslerle süslenir. Bizim evde olduğu gibi hatta cama kocaman “ welkom sint en piet” yazılır, sonra da anneler temizlerken yorgunluktan bayılır (bknz:ben).

Benim çocuklarım da her akşam yatmadan önce sinterklaas’a teşekkür eden şarkılarını söyleyip, havuçlarını koydular, bazen ona yaptığı resimleri de ayakkabının yanına bıraktılar. Bir sürü hediye aldılar. Sadece bir gün ikisine ortak gelen ama nispeten pahalı bir oyuncağı bıraktığında, sinterklaas bir de mektup bırakmış. Pahalı bir hediye olduğu için beş gün boyunca küçük hediye gelmeyeceğini belirtmiş :) 

Bu ayakkabı bırakma olayı o kadar yaygın ki, okula da bir gün tek ayakkabı götürüyorlar ve sabah sınıfa girdiklerinde ayakkabıların içinde hediyeler buluyorlar. Fakat şaşkın pietler hediyeleri bırakırken bazen sınıfta bazı şeylerin yerlerini değiştirmiş, sandalyeleri devirmiş olabiliyor veya ayakkabıları saklayıp sınıfa ipuçları bırakıp bilmeceleri çözerek bulmalarını isteyebiliyor. Çok oyuncu bu pietler çoook. 

Yine büyük marketler, kağıttan ayakkabı yapmak üzere kartonlar veriyorkar. Çocuklar bunu boyuyor kesip yapıştırıyor ve markete bırakıyor. Marketten de birer hediye alıyorlar böylece. 

Okula gelen piet’lerden başka yine sinterklaas’da her okulu ziyaret ediyor, yine okul civarına sabahleyin törenle geliyor, sonra sınıfları gezip yine hediyeler dağıtıyor. Sinterklaas’ın bir de kalın bir defteri var, çocuklar hakkında bilgilerin yazılı olduğu, ama bunu ne kadar vurguluyorlar emin değilim.

Yine okullardan başka, alışveriş merkezlerine, oyun alanlarına, çocukların gittikleri spor ve sanat okullarına, işyerlerine ( çalışanların çocukları için), gibi bir çok yere ziyarete geliyor Sinterklaas ve pietler. 

Ve nihayet 5 aralık akşamı, çocuklar uyumadan önce piet’ler ev ev dolaşıp, kah kapıyı tıklatıp hediyeleri bırakıp kaçarak, kah bacadan atarak, kah çatı penceresinden tırmanarak genelde çuval içindeki hediyeyi bırakıyor. Bazen çocuklar uyuduktan sonra da gelebiliyorlar, o zaman çocuk hediyesini sabah buluyor. Yine burada bu iş için komşular, arkadaşlar, opalar, omalar seferber oluyor. Hatta gerçekten piet kostümü giymeler, ceplerinden döküldüğü için kapının önüne kurabiyeler fırlatmalar veya ellerindeki siyah is izlerini kapıya bırakmalar gibi çok yaratıcı teslimat fikirleri mümkün. (Zwarte pietler hep çatılarda dolaşıp bacalardan girdikleri için kara ve pisler). 

Bu ulusal oyun çocuklar büyüyüp de olayın gerçekliğini kavradığında yine kardeşlerden saklanarak devam ettirilirmiş. Genelde 8,5-9 yaşlarında çocukların sorgulayıp gerçek olmadığını anladıkları dönemmiş. Kızım (7,5) hala tüm kalbiyle inanıyor ama bazı şüpheleri de olmaya başladı. Belki seneye artık büyü bozulacağı için, onun bu son sinterklaas’ı olabilir diye, eskisinden biraz daha fazla özen gösterdim. Unutulmaz kılmaya çalıştım, umarım başarılı olmuşumdur. 

İnsan düşünüyor, neden böyle kocaman bir toplumsal yalan bu kadar titizlikle sürdürülüyor diye ama hollandalılar çocuk yetiştirme işini çözmüş. Hem soğuk ve karanlık kış aylarına renk geliyor, hem çocukların hayal dünyasını çok iyi besliyor. Gerçekten bu büyülü süreci yaşasanız siz de hak verirdiniz. Ben bile öyle seviyorum ki. Eğer hollanda’yı kış aylarında ziyaret etmek istiyorsanız, bu kesinlikle sinterklaas zamanı olmalı. Sanılanın aksine noel dönemi bir Almanya kadar yoğun değildir burada. Bu yüzden christmas market’lerden fazla bir şey beklememenizi tavsiye ederim.

Sinterklaas dönemi çok güzel olmasına güzel de benim için inanılmaz yorucuydu. Her gün için planlar yapmak, hediyeleri ayarlamak, okuldaki bin tane olayı takip etmek (gitmek gelmek katılmak vs), çocukların bitmek bilmeyen beklentileri derken son gün neşemdem göbek atıyorum diye kızım bana küstü. Anne ya neden öyle yapıyorsun, hiç gitmesin Sinterklaas. Heee ooooooldu canım. Dag sinterklaasje dag daaaaag daaaaaaaag. (Güle güle sinterklaas güle güüüle, güle güüüleeeeeee)


3 Aralık 2019 Salı

Demir Bacak

Aralık 03, 2019 6 Comments
Hollanda’da her yerde eleman açığı olduğundan bahsetmiştim. Çocuklarımın devam ettiği yüzme okulu da ben bildim bileli eleman arıyor, daima açıktalar. Hatta bu sebeple oğlumun dersleri pazartesiden başka güne kaydırılmıştı geçen aylarda. Öğretmen yetersizliği nedeniyle pazartesi dersler olmayacakmış. Biz de haftalık programımıza tek uyan gün perşembeyi seçmiştik.

Bir kaç hafta önce derste yeni bir öğretmen vardı. Tek bacağı olmayan demir bacaklı bir adam. Ama direkt oğlumun olduğu grupla değil yan grubun derslerine girmişti. Yine de oğlum görünce bir kaç saniye bakakalmış sonra derse devam etmişti. Çok fazla karşılaşmış olmasa da insanların bazı uzuvlarının eksik olabileceğini daha önce konuşmuştuk.

İki hafta önce ders saatinde gittiğimizde, duş bölümü fazla kalabalık değildi ve biraz işkillendim ama çocuğu gönderip izlemeye koyuldum. Baktım havuzda Nova’dan başka kimse yok ve o adam onunla ilgileniyor. Önceki derslerde gözüne gelen uzamış saçlarını bir tokayla tutturmaya karar vermiş ama bu sefer yine unutmuştum. Hemen geri dönüp tokayı taktım, azıcık o hocayla konuştum ( bu arada orada dolaşan başka bir kadın hoca beni azarlarcasına birşeyler söyledi, anlamadım ama erkek hoca boşver onu sen git diye beni teskin etti. Ben de oğlumun biraz korktuğunu falan söyledim (suya kafadını sokuyor ama bir türlü ayağını yerden koparamıyor, kontrolü kaybedeceğini sanıyor), dedi merak etme, benim kızımda öyleydi ben halledeceğim. Teşekkür ettim çıktım.

Hemen koşup resepsiyona vardım tabi, dedim havuzda kimse yok, biri de birşey söyledi anlamadım ne iş? Meğer asıl öğretmen hasta diye gelmemiş, herkesi aramışlar onlar gelmemiş ya da başka zaman gelecekmiş. Dedim beni kimse aramadı, gerçekten de listesini kontrol etti beni işaretlememiş, benim suçum vs özür diledi. Sonra dersi izledim ve adam oğlumla bire bir ders yaptı, baktım bol bol gaz veriyor, benimki mutlu mesut hoplayıp duruyor. Dersin sonunda yanına gidip teşekkür ettim. Beni aramadıklarını, onların suçu olduğunu söyledim. Adamla hollandaca konuşuyoruz (bu arada ben çat pat konuşmaya başladım a dostlar), giderken bana bir nevi şifre vermek için merhaba diye seslendi. Ya türktü ya arap kökenli bilmiyorum ama hollandalı değil tipinden belli. Böyle aramızda hoş bir elektrik oldu ve en önemlisi oğlum bu hocaya bayıldı.

Geçen hafta bayan öğretmen yine yoktu tüm çocuklara bu ders verdi, benimki sevine sevine girdi ve çıktı anne bu öğretmeni çok seviyorum hep bu gelsin dedi.

Dün ise havuzdan tüm velilere gönderilmiş bir email aldık. Anlaşılan bazı veliler bu tek bacağı olmayan adamdan memnun değilmiş, istememişler galiba, emailde diyor ki işte bu adam yeterli düzeyde bilgi sahibidir, bacağı yok diye ayrımcılık yapmıyoruz, kabul edin yada etmeyin gibi sert bir çıkış. Bravo dedim ve eşime hemen mesaj at oğlumuz çok memnun biz istemiyoruz diye.


Tabi bu birebir ders olayı olmasaydı bu kadar çabuk sever miydi bilmiyorum ama yine severdi muhtemelen, çünkü gerçekten oldukça neşeli ve pozitif davranıyor. Belki de herhangi bir insana göre hayattan daha zevk alarak yaşıyordur.

Şimdi muhtemelen Nova bu hocayla devam edecek ve zaman neyi gösterir bilmiyorum ama oğlumun bu farkındalıkla büyüyor olmasından çok memnunum.

28 Kasım 2019 Perşembe

Yazamadan Biten Hikaye

Kasım 28, 2019 17 Comments
Kuşumuz Lily’i yanlışlıkla kaçırdıktan sonra araya yaz tatili girmiş, döndükten sonra yeni bir kuşun hevesiyle yanıp tutuşmaya başlamıştık. Biraz yeniden okul telaşına alışma, biraz da araştırma derken yeni kuşumuz Loly’i evimize getirdiğimiz tarih 2 Kasım, bize alışıp kafamıza konmaya başladığı tarih 5 Kasım ve onu kaybedip toprağa verdiğimiz tarih 25 Kasım. Sadece 23 gün geçirdiğimize inanamıyorum. Çünkü o kadar kısa sürede o kadar alışmış ve samimi olmuştuk ki, eski kuşun haftalar süren alışmasına karşın bunun üç günde alışması, çocuklarım okuldan gelince daha kapıda seslerini duyup cıvıldaması, vın diye uçup üstlerine atlaması, onlar oynarken illa yanıbaşlarında pıtır pıtır dolaşması... Başlangıçta şaşırıp Lily diye seslendiğimiz halde hiç hata yapmadan Loly diye bahsetmeye bile alışmıştık.

Geçtiğimiz pazartesi günü yine çocukların etrafından ayrılmıyordu. Lily’nin aksine yerde çok daha fazla zaman geçiriyordu ve ben de hep korkuyordum. Olmadık yerleresıkışacak veya yanlışlıkla basacağız diye. Nitekim yine masaya oturup bacağını sallandıran oğlumun bacağının arkasına yapışmış onunla sallandıktan bir süre sonra gözden kaybolmuştu. Dedim Loly nerde göremedim, dikkat edin çocuklar. Aradan beş dakika geçti bir cikleme, oğlum üzerine basayazmış ama basmamış ayağını kaldırmış, hemen kaçtı iki üç metre uzaklaştı ama biraz korktu sanırım, boynunu büktü içine sindi bir garip hale büründü. Alıp kafesine koydum, güvende hisseder ne bileyim su içer falan diye ama öyle ilginç ki resmen baygınlık geçiriyor gibiydi, zemine yattı, ayakta duramıyordu. Kanadı falan kırık mı bir yeri zedelenmiş mi diye baktım hiçbir şey yoktu, sadece titriyordu. Öylece bıraktım. Ah bırakmaz olaydım, gerçi ne yapacağımı da bilmiyorum ya bir kaç dakika sonra üstüste cılız ciklemeleri duyuldu. Elime aldım, sevdim okşadım, gözleri yarı açık (sonradan anlıyorum meğer son can çığırtılarıymış) ama hala sıcak sanki kalp atışını da hissediyorum ama emin de değilim o pıtpıtlar onun kalbinden mi yoksa benim paniklemiş vücudumun parmaklarıma yaptığı zonklamalar mı anlayamıyorum. Hemen çoluk çocuk veterine koşturuyoruz, veteriner kalbini dinliyor evet malesef ölmüş :( Diyorum neden, kontrol ediyor bir yara yok, belki korkudan diyor.

Sonra kedisi kuşları yakalayıp getirdiği için bir çok şoka girmiş kuş gören arkadaşım diyor ki şoka girmiş. Kalpleri çok zayıf şoka girince kriz geçirip ölüyorlar. Kurtarmak çok zor.

Bu gün kendime yeni yeni geliyorum, günlerdir son ciklemeleri kulağımdan gitmiyor, avucumun içinde kayıp giderken hissettiğim çaresizlik beni allak bullak ediyor, son nefesini belki avucumda vermiş oluşu beni ürpertiyor. Tabi bir yandan da çocukları sakinleştirmeye çalışmak. Oğluma onun suçu olmadığına ikna etmek... Fakat onlar yine de benden daha kolay kabullendi.

Bir önceki gün instagrama çocuklarla oynayan Loly fotoğrafını koymuştum. Belki de nazara geldi güzel kuşum. Hiç unutmayacağım <3 p="">





21 Kasım 2019 Perşembe

Gönlünden Geçeni Yap Annecim

Kasım 21, 2019 10 Comments
Dün bir arkadaşım Benim Annem Benim Babam serisinden Altan Erkekli’nin röportajını attı izlemem için. Yaran hala taze biliyorum ama izle dedi. İzledim. Çok güzeldi ve hatta ağladım ama farkettim ki eski insanların bir çok özelliği ortakmış. Benim babam da orda anlatılan baba gibiydi ve belki daha nicelerimizin babası da öyle; şimdi mumla aradığımız erdemlerle dolu insanlardı.

Diyor ki Altan Erkekli, “babam sadece bana babalık etmezdi. Okul arkadaşlarımı, mahalledeki çocukları hepsini kendi çocukları gibi gözetir, sakınırdı. O zamanlar bir komşunun herhangi bir şeye ihtiyacı olsa koşar gider, üşenmeden yapardı. Bahçesinden taşan çiçeklerden koparır gelene geçene, eliniz acımasın diye sapını da sararak verirdi. Gazeteyi okurken hiç kırıştırmaz, ilk alınmış gibi muntazam haliyle bırakır, ondan sonra okuyacak olana tertemiz bırakmak gibi ince düşüncelere sahipti.” Bu özelliklerin bir çoğu babamda da vardı, canım babam.

Akşam annemle konuştuk. Ona da anlattım, evet öyleydi dedi baban da. Sonra onunla ilgili başka hatıralar da anlattı. Kalbim aşkla doldu ama ağlamadım. Çok çok şükür ettim.

Tabi annemin de ondan aşağı kalır yanı yok. O da durmadan ‘iş oluş hareket’ halindedir. Kuzenimin kızından aldığı 4 kitabı bitirmiş, oyalanmak için ördüğü patikleri çoğaltmış, ona buna hediye etmiş, bir bir saydı. Bazen annemin eli açıklığını eleştirenler oluyor, sana yaptılar mı, yapıyorlar mı neden kendini yoruyorsun diye. Elbet kötü niyetli değil ama yorulmasın, dinlensin istiyorlar. Fakat annesinin kızı olarak onu çok iyi anlıyorum, yaptıkları yorucu değil keyif verici onun için. Dedim annecim kimseye kulak asma, canının istediğini yap. Mesela örgünü örme aşamasında, o sana terapi oluyor, bittiğinde bir şey üretmiş olduğun için kendini değerli hissettiriyor ve birine hediye ettiğinde -orasını Allah daha iyi bilir ama- belki sadaka oluyor. Ve toplamda sana geri dönen manevi kazanç parayla ölçülmeyecek kadar fazla oluyor. Varsın maddi karşılığı olmayıversin.

Üstelik 40 yıl terzilik yapmış, gece gündüz binlerce şey üretmiş bir kadını alıp da şimdi sen burada hiç bir şey yapmadan otur diyemezsiniz. Onun ölümü olur bu. Yapacak ki çoğalsın, yapacak ki canlansın. Kendi de diyor zaten çok hızlı yapmıyorum ki, bir haftada bir patik örüyorum çok mu?

Canım annem.
Özledim😢



18 Kasım 2019 Pazartesi

Üşüyen Omuzlarım

Kasım 18, 2019 10 Comments
İstanbul’da hava hala yaz gibi seyrediyor ama biz uzun zaman önce kışa giriş yaptık. Haliyle paltolar, yorganlar çoktan beridir kullanılıyor evde. Fakat bu kış artık yaşlanmaya başladığımdan emin oldum. Çünkü omuzlarım üşüyor.

Aslında geçen sene başlamıştı hatırlıyorum fakat bu yıl kaçınılmaz oldu. Tabi omuz üşümesi illa ki yaşlılıkla ilişkilenmesi gerekmeyebilir. Benim etrafımda gördüğümden itibaren çıkardığı sonuç bu. Yaşlıların önce omuzları üşüyor, o üşüme öyle bir şey ki tüm vücudun sıcak olsa dahi, seni üşümüş hissettiriyor. Annem her sabah uyandığında yeleğini alır, bazen omuzlarım üşüyor diye şalına sarılır. Keza babam da öyleydi, yorganı omuzlarını iyice saracak şekilde örterdi. Bana yaptıkları tüm uyarılara rağmen, neredeyse hayatım boyunca örtümü sadece göğsüme kadar çekip kollarım dışarda uyudum. Bir de diğer uçtan ayaklarımı çıkarırdım tabi. Yine hayatım boyunca neredeyse hiç atlet giymedim ve neredeyse hayatım boyunca banyodan çıkınca saçlarımı kurutmadım (sayılıdır kurutmalarım). Hollandada ve slovakyada olduğumuz kışlar boyunca şapka/atkı/eldiven çok nadir kullandım ve işte şaşılacak şey o ki, şimdi diğer yerlerim değil sadece omuzlarım üşüyor.

Geceleri illa ki omuzlarıma kadar çekip sarılıyorum yorganıma babam gibi, annem gibi bir şal edinmeliyim ilk fırsatta. Onlar gibi çocuklarımı üşümesinler diye gece defalarca örtmeye başladım. Zaten patiklerimi de yıllar önce çıkarmıştım. Gitgide onlara benziyorum.

Gidip kendime bir şal öreyim en iyisi.
Çok seviyorum kendisini❤️