28 Kasım 2016 Pazartesi

Pencerelere Kalemle Dekorlar

Geçenlerde bir mağazanın penceresine boydan boya amsterdam evlerinden çizilerek çok hoş bir dekorasyon yapıldığını görmüştüm. Hemen aklıma düştü ben de yapayım, hatta resim yapmayı çok seven kızımla yapalım ne güzel olur, sıkılınca da siliveririz. 

Aşağıda pinterestten bulduğum örnekler var ilham olsun :)
























24 Kasım 2016 Perşembe

Kesekağıdı Rengi

Geçen yaz başında bazı mobilyaları değiştirmiştik, o zaman arkadaşımın tavsiyesi üzerine tv ünitesini kesekağıdı rengi almıştım. Son yılların modası beyazı herkes tercih ediyor özellikle aydınlık oluşundan ötürü ama ben bu rengi tavsiye edeceğim. Zaten tasarımcıların da bir bildiği var ki burada yeni inşa edilen tüm evlerin parkeleri bu renk.

Arkadaşımın mobilyalarının üst kısımları bu renk, kapakları beyaz ve benimkilerinin de kapakları yine farklı renkte. Dolayısıyla aydınlık hissi yine pek etkilenmiyor. Sadece bir fark var ki çocuklu evler için ideal, asla ve asla toz göstermiyor.

Bir önceki tv ünitemiz bir çok açık rafı olan siyah bir üniteydi. Ve aman allahım toz aldığım anda bile alınmamış gibiydi. Yatak odamdaki tüm mobilyalar ise beyaz ve ne yazık ki beyaz toz göstermiyor diyemeyeceğim, gerçek toz kıl hepsi gözüküyor.

Ama bu renk var ya bu renk, asla göstermiyor, ne zaman toz aldığımı bile unutuyorum. TV siyah olduğu için onun standı tozlandığında silmem gerektiğini anlıyorum. Instagramda paylaştığımda 4 çocuklu bir arkadaşım parkelerini bu renk yaptığını ve rahatladığını söylemişti.

Yukarıdaki ilk beş resimde parkeler bu renkte. Altıncı görsel Doğtaş mobilyadan, çok seçilmiyor ama konsolun üst tablası bu renk. Son fotoda da bir mutfak dolabı var. Bu renk tam olarak nasıl isimlendiriliyor bilmiyorum ama " light oak" yazınca çıkan görsellerin arasında bunlar da çıktı.

Bizim evde şimdi sıra salonun parkelerinde, siz de değişiklik düşünüyorsanız bu rengi bir inceleyin derim.

18 Kasım 2016 Cuma

Kitap Önerisi Şifacı

İki çocuklu hayatta kitap okuma hızım eskisine göre azalsa da aslında yine iyi okuyorum denebilir. Hala e-kitaplar önceliğim. Doğrusu genelde uykudan önce karanlıkta okuduğum için basılı kitapları okumak kolay olmuyor.

Bu yılın başında okuyacaklarımda biraz daha seçici olacak, kaliteli eserler okuyacağım diyordum. Yaptım mı hem evet hem hayır. Doğrusu içimi bunaltan haberler aldığımda kitapların içimi açan dünyasına kaçmak istiyorum ve bu yüzden hafif kitapları da okumayı seçiyorum. Fakat Şifacı öyle bir kitap değilmiş. Okuduğum kitapları tavsiye eden yazılar yazmıyorum genellikle ancak çok sevdiysem atlamak istemiyorum. Bu kitabı da daha ilk sayfalarda sevdim ve hemen ablalarım ve yeğenime haber verdim. Benimle birlikte üç diğer kişi de aynı hisleri paylaştığı için yazılmayı fazlasıyla hakediyor.

Tarihi kurgu kategorisindeki bu kitap beni çok tatmin etti. Uzun zamandır okuduklarımdan bu hazzı almıyordum. Konusu güzeldi, çok şey öğrendim, çeviri şahaneydi ve kurgu çok akıllıcaydı. Yazar ayrıca yabancı olmasına rağmen konuyu tarafsız bir şekilde sunmuş ve gerçekten çok detaylı tarihi araştırmalar yapmış.

Kitabın bir çok boyutu var. Birincisi tabi ki tarihi bilgiler içermesi. Osmanlı hareminin Doktoru olan Feyra isimli bir genç kızın, Nur Banu Sultan ölürken ona bir görev vermesi üzerine Venedik'e gitmesi ve orada başından geçenler vasıtasıyla, hem Osmanlı hem de Venediklileri tarihi, yaşamı vs hakkında bilgi ediniyoruz.

İkinci boyutu tarihin o dönemindeki tıp bilimi hakkında. Veba salgınını önlemek için yapılanlar, o dönemde Osmanlı tıbbının daha ileride olduğu, Feyra'nın tıbbi tedaviye katkıları hakkında.

Üçüncü ve en önemli boyutu ise mimari alanında çünkü kitabın asıl çıkış noktası, yazarın belirttiğine göre ünlü Venedik mimarı Palladio'nun büyük eseri Redentore kilisesinin yapılışını anlatmak. Kitaba göre büyük veba salgınından kurtulmak için Venedik dükünün isteği üzerine Tanrı'ya bir kilise adanmalıdır ve Palladio görülmemiş bir yapı inşa etmekle görevlendirilir. Palladio Mimar Sinan'dan etkilenir ve onun tekniklerini kullanır. Gerçekten kubbesi olan farklı bir kilisedir bu. Mimar Sinan'ın eserlerini ona anlatan ve bu kilise için ilham veren kişi de Feyra olur.


Tabi bütün bunlar olurken bir aşk hikayesi de giriyor araya. Bu da akıcılığını arttıyor. Gerçekten çok yönlü bir araştırmanın kompozisyonu olduğu için, yazarın bu titizliğini sevdim ve şimdi dilimize çevrilmiş olan diğer iki eserini okumak için sabırsızlanıyorum .

15 Kasım 2016 Salı

Nova'ya Mektuplar: 21 ve 22. Ay

Canım oğlum, geçen ay ha yazdım ha yazacağım derken baktım yeni aydönümün yaklaşmış, ikisini bir arada yazarım diye yazmadım. Keşke yazabilseydim ama çok yoğunduk be annecim. Günlerimiz öyle yoğun ki, sanırım doğduğundan beri en çok koşturduğum zamanlar bunlar. Şikayetçi değilim ama herşeye yetişmek kolay değil.

Artık eskisine göre biraz daha yoğun ilgi istiyorsun. Daha doğrusu şöyle, önceden sabahları özellikle bölük pörçük de olsa bir saate yakın kendi başına oynardın, ben de temel işleri bitirirdim. Şimdi genelde beraber oynamamızı istiyorsun ancak oyunlar öğretici oyunlara evrildi. Kitap okuma, kağıt kalemli çalışmalar, oyun hamuruyla oyunlar, renk, sayılar ve yeni kavramlara olan heveslerin, yapbozlar... Yani oyunların hep konuşmalı, bol tekrarlı oluyor ve benden yanında olmamı talep ediyorsun haliyle. Ablan evde olduğunda ise bu rolü o defvralıyor ve çok güzel oynuyorsunuz beraber. Bir de Chantal geldiğinde (haftada iki sabah 2,5 saat senin için geliyor) aynı oyunları onunla oynuyorsunuz Hollandaca olarak, kitapta herşeyi göstererek soruyor, onun söylediklerini tekrar ediyorsun.

Evet bu ayların önceliği konuşma çalışmaları oldu. Tam cümle kurmaya başlamadın ama bildiğin ve kullandığın çok kelime var. Neyi ne kadar bildiğini anlamak için baban resimli kelime ansiklopedisini gösterip soruyor. Çoğunu biliyorsun şimdiden, sayısını bilmiyoruz ama herhalde 100 civarı kelimen var diye düşünüyorum. Hollandaca kelimelerinin sayısı çok olmasa da, (10-15 kadar) Chantal konuştuğundan daha fazlasını anladığını söylüyor.

Bu geçtiğimiz iki ay içinde tuvalet eğitimine senin isteğinle ve tabi ki ablanın önderliğinde başlamış olduk. O ne yaparsa yapmak istediğin için uzun zamandır seni de wc ye tutuyordum. Kakanı zaten farkediyor ve yapıyordun çoğu günler ama artık kaka hiç şaşmadan oturağa yapılıyor. Hatta ola ki bezine yapmak zorunda kalınca, hiç kıpırdayamıyorsun ve çok rahatsız oluyorsun. Klozete çiş olayını pek iyi beceremediğimden (ve her seferinde komple soymak zor geldiğinden) oturağı salonun başköşesine koyduk ve çişler de artık oraya yapılıyor. Daha bezi tamamen atmadın ama evdeysek gündüzün çoğunu bezsiz geçiriyor ve oturağa yapıyorsun. Sana kalsa akşamları da bağlanmasını istemiyorsun ama yatak ıslanmasın deyince ben "damam" diyorsun. Tamam deyişine bayılıyorum öyle tatlı söylüyorsun ki. Belki cesaret edip gece bezini de atsak birkaç denemeden sonra başarırsın ama gecelerimiz hala düzene girmedi. Hele bir süre rahat geçen birkaç aydan sonra bu ay son azıların huzursuzlukları başladı. Ne kadar ilerledi göremiyorum ama gerçekten oldukça fazla etkileniyorsun ve memeye yapışık geçiyor bütün gece. Değil saat başı uyanmak, neredeyse hiç uyumuyoruz diyebilirim. Bir an önce bitmesini diliyorum. Belki memeye düşkünlüğün azalır da uykularımızın kalitesi artar diye beklemekteyim.

Genelde uyumlu, sakin, ne istediğini bilen, şevkât dolu bir çocuksun ama geçtiğimiz yaz giriş yaptığımız iki yaş sendromunun artçıları da olmuyor değil. İnadın, kendini yırtarcasına ağlamaların biraz daha çoğaldı. Belki de tecrübeli olduğumdan bilmiyorum şimdilik aşırı yılmış değilim.

Biraz sevdiğin şeylerden bahsedeyim, elbette ki başta arabalar (senin dilinde meme) ve diğer taşıtlar, banyoda oynanan plastik ördeklerin, Türkçe çocuk şarkıları (Ali babanın çiftliği, diğer hayvanlı şarkılar ve elbette ki otobüsün tekerleği dönüyor), gerçek otobüse binmek (otobüse şarkıdan ötürü dındındın diyorsun), yürümek (bebek arabası artık sadece eşya taşıyor), saçımın topuz olması (gol diyorsun, gece yarı uyanık halinde bile saçımın topuzu bozulmuşsa talep ediyorsun), emerken saçlarımla oynamak başlıcaları diyebilirim.

Bu iki ayda yaprakların dökülüşüne şahit olduğun için diline eklenen sözcüklerden "ağad düç " deyişin, bunu söylerken elinle ağacı gösterip düşme işareti yapman içimin yağlarını eritiyor, o parmaklarını öpücüklere boğasım geliyor. Yine beni çağırışın da keza; aaaan-ne auttu şeklindeki anne otur deyişin ve işaret parmağınla gösterişin.

Hay nasıl da unutuyordum en önemli meselemizi! Renkler evet ve mor. Aman Allahım tam bir mor hastasısın. Renkleri öğrenmeye çalışıyorsun bu ara ama özellikle pembelerin mor olduğu konusunda ısrar ediyorsun, ben de tamam mor o deyince gülerek hayııı peeembe diyorsun. Pembe mavi (mame diyorsun daha i sesinde çok başarılı değilsin) ve moru karıştırmadan biliyor ve söylüyorsun.

Şu andaki bıcır bıcır halini o kadar çok seviyorum ki, içime sokarcasına seviyorum seni. Öyle tatlısın öyle güzelsin ki rabbime her an şükrediyorum. İyi ki varsın melek yüzlüm. Nice aylara.

Annen
Amsterdam

7 Kasım 2016 Pazartesi

Uyku Oncesi Masallar


Cocuklara uyumadan once uyduruk masallar anlatiyordum, unutmamak icin yazmaya karar verdim. sadece bu masallar icin bir blog actim ve su ana kadar 4 tanesini yazabildim. elbette hic bir iddiam yok ama dun instagramda paylastigimda okuyanlar sevdiklerini soyledi. belki birilerine ilham olur, birilerinin uyumasina yardimci olur... okumak isterseniz bu adreste

http://bugeceninhikayesi.blogspot.nl/

4 Kasım 2016 Cuma

Çocuklar Bedeninde Hapsolmasın

Eşimin amcasının kızı var 12 yaşlarında. Doğarken boynuna kordon dolanıp oksijensiz kalması sonucu engelli olarak dünyaya geldi. Şu anda kendi başına hiç bir becerisini gerçekleştiremiyor, bazı sesler çıkarmak dışında konuşamıyor, yürüyemiyor... vs. Onu ilk gördüğümde gözlerinin içine baktım. Bedeninin aksine zihni çok canlıydı ve gözleriyle bana şöyle dedi: bedenimin içinde hapsoldum 😔


Bu çok uç bir örnek elbette ama farkındalık yaratmak için yazdım. Gayet sağlıklı olup da bedenine hapsolmaya zorlanmış çocuklar görüyorum. Hava soğuk diye kıpırdamayacak şekilde giydirilip pusetine sımsıkı bağlanmış hareket etmesine, ayakları üşümesin diye koşmasına izin verilmeyen çocuklar. Kaydıraktan, ağaçtan, salıncaktan, sehpadan düşmesin diye merak ve heyecanı köreltilen çocuklar, bedeninin sınırlarını zorlamasına izin verilmeyen çocuklar... Başta isyan ediyorlar ama sonra kuzu kuzu kabul ediyorlar. Denese de yapamaz ki düşer korkusuyla büyüyorlar. Böylece enerjisini o sağlıklı bedeninin içine hapsetmek zorunda kalıyorlar :(

Uzun zaman önce eşim bilimsel bir makale bulup benimle paylaşmıştı. Fizikçi olduğum için ayrıca ilgimi çekmişti tabi. Deneylerle gösterilmiş ki, yeni doğan bebekler doğduklarında fizik kanunlarını biliyor halde oluyorlarmış. Aslında bu hem benim hem de bir çok annenin gözlediği birşeydi. Ufacık bebek, ona doğru fırlatılan birşey varsa çekilir, düşeceği bir yere emeklemiş (veya yürümüş ise) durur, bir şeyi bıraktığında yere düşeceğini bilir, biz legoların arasında ayaklarımız acıya acıya giderken hiç etkilenmeden geçer... gibi. Kimisi buna içgüdü diyor, kimisi melekler korudu ancak hepsi aynı kapıya varıyor; bilim adamlarının dediği gibi doğduğumuzda doğanın işleyişi beynimize kodlanmış oluyor. Bu durumda yaptığımız her kısıtlama çocuğu engellemek demek oluyor. Onlar zaten ne kadar ileri gideceklerini nerede duracaklarını çok iyi biliyor. 

Bedensel hapsolmanın ötesinde bir de zihinsel hapsolma var ama ona burada değinmeyeceğim. Çocuklar hem aile içinde hem de toplumda olmak üzere iki kademeli zihinsel engellere takılıyorlar. Hangisi daha büyük, hangisi daha tehlikeli, bu engelleri nasıl kaldırıp özgür ruh ve düşüncede çocuklar yetiştiririz bunlar hep konuşulması gereken ama ülkemizde asla sıra gelmeyen mevzular. Toplumsal kısıtlamaları kontrol etmek elimizde değil ama aile içinde bebekliğinden itibaren, önce bedensel hapisleri, sonra zihinsel kısıtlamaları kaldırarak özgür iradeli çocuklar yetiştirebiliriz diye düşünüyorum. 


55. Ay Mektubu


Güzel kızım,

Artık geç yazmalarıma alıştınız değil mi? Yine geç kaldım. Üstelik Ekim ayı için kardeşinin mektubunu yazamadım, seninkini yetiştireyim. Günlerimiz gerçekten çok yoğun geçiyor öyle ki bu ayın çoğunda akşamları sizinle birlikte uyuya kaldım.

Çok önceden diyeyim, artık çok uzakta kalmış gibi geliyor ama aslında yazdan önce, baban seni ben kardeşini uyuturdum. Yazın ananende beraber uyumaya alıştık bu yüzden hala böyle. Bir tarafımda sen bir tarafımda kardeşin hepberaber uyuyoruz. Önce biraz kudurma, masal ya da sohbet sonra uyku. Kimi zaman bir tarafıma dönük kardeşini emzirirken diğer kolum senin sırtını kaşıyor zorlanarak. Ama illa ki ayak masajı istiyorsun uyumadan önce ki çom iyi geldiğini söylüyorsun. Zaten o kadar atlayıp zıplamaya bir masaj iyi gider :) Yani artık ikinizi tek başıma uyutuyorum ve bundan gurur duyuyorum elbette ama haydi uykuya dediğimde kardeşinin de senin de heyecanla ve sevinçle yukarı koşmanızı sağladıysam ne mutlu diyorum. Tabi uykuya geçme süresi her zaman çok kolay olmayabiliyor fakat eninde sonunda uyuyacağınızı bildiğim için dert etmiyorum. Yine de sen kardeşinden hep daha önce uyuyakalıyorsun.

Bu ay yine bol oyunlu bol gezmeli geçti. Okulunu çok seviyor, arkadaşlarınla günden güne daha çok şey paylaşıyorsun. Sınıfında sevilen bir çocuksun. Okulumun ilk zamanlarındaki çekingenliğimi düşününce, senin rahat oluşunu ve popülerliğini görmek beni şaşırtıyor doğrusu. Okul dışında çok farklı yerlerde karşılaştığımız arkadaşların, yolun karşısından mesela Dilaaa diye bağırıp el sallıyorlar sana :) 

Sadece okulundan bahseden bir yazı yazacaktım ama biraz burada da değineyim. 1. sınıftasın ama 2. sınıflarla bir arada olduğunuz için onların sorumluluğunda olan harfleri öğrenme konusunda sen de gelişme kaydediyorsun. Zaten son bir yıldır harflere ve yazmaya karşı ilgin vardı. Bir çok ismi baka baka yazdıktan sonra bakmadan yazmayı öğrenmiştin. Şimdi okulda harfler ve sesleri öğrettiklerinde bana da hemen anlatıyorsun. L harfinin küçük yazılışının sadece çizgi olduğunu söyledin geçen gün, iki a harfini yanyana içeren sesin yer aldığı nesnelere örnek at (paard) götürmek istedin okula. Böyle iki sınıf bir arada olunca, ilgisi olan çocuklar da kapıyor bilgileri, ancak zorlama olmadığı için bir sıkıntı olmuyor. İkinci sınıf da okuma yazma konusunda nispeten rahat geçecek ama üçüncü sınıfta ciddi çalışmalara başlayacakmışsınız. Gerçi bunu duyduğum kişiler başka okullarda okuyor, senin gittiğin Dalton okulu olduğu için bir farklılık olacak mı yaşayınca göreceğiz.

Hala hiç giymediğin bir sürü kıyafetin olsa da kıyafet krizlerini azalttık sayılır. Üç tane yumuşak kışlık tayt (biraz daha kalın dokulu), üç tane yumuşak kilotlu çorap ve birkaç etek, 4-5 yeni uzun kollu penyeyi döndürüp döndürüp giyiyorsun. Aslında hava epey soğudu, üzerine ince penye değil de sweat kalınlığında veya triko kazak giymenin zamanı çoktan geldi ama hala inat ediyorsun. Bakalım ne zaman olacak.

Nice aylara kuzucum.

Annen
Amsterdam




23 Ekim 2016 Pazar

Çibörek Partisi

İki hafta önce evimizde çibörek partisi yaptık arkadaşlarımızla. Uzun zamandır kafamdaydı, fakat bir türlü organize olamıyordum. Bir arkadaşımın kayınvalidesi buradayken onun bahanesiyle, gitmeden onun şerefine yapalım istedim. Malesef kendisi başka bir programı olduğu için katılamadı ama toplanmamıza vesile oldu.

Arkadaşımın kayınvalidesi Hollanda'lı ama Türkiye'de yaşıyor. Kocası Türk ve evlendikten sonra bir süre Hollanda'da yaşamışlar, sonra Türkiye'ye taşınmışlar, son 40 yıldır Türkiye'deymiş. Kocası ölmüş olmasına rağmen dönmeyi düşünmemiş. Şimdi Mersin'de yaşıyor ve sıcağına herşeyine fazlasıyla alışmış. Arada burada yaşayan oğlu, gelini, torununu ve kardeşlerini görmeye geliyor.

Bir kaç kere ortak buluşmalarda rastlaşmıştık. Çok güzel Türkçe konuşuyor çok sevimli bir kadındı. Ben de gitmeden bizim burda kurduğumuz arkadaş ortamımızı görsün, hep beraber keyifli vakit geçirelim istedim. Ne yazık ki kardeşine gidecekmiş o gün. Hollandalıların akraba ilişkileri çok mesafeli diyor arkadaşım. Türkiye'den gelmiş kardeşine bile programları ne zaman boşsa (gelir gelmez değil, bir ay sonraya falan) randevu veriyorlarmış. Oysa biz tüm programları iptal eder koşa koşa gideriz değil mi? Neyse işte onun da böyle bir randevusu olunca bize gelemedi, ama çiböreklerden ona da gönderdim tabi ki.

Böyle etkinliklerde hep beraber olduğumuz 10 kadar aileyiz. Ben de hepsini çağırdım tabi ki. Çoğunun iki çocuğu olduğunu düşününce epey bir nüfus ediyor tabi :) Kayınvalidesinden bahsettiğim arkadaşım daha önce bize gelmemişti ve çağırdığım kişileri duyunca biraz panik oldu. Nasıl yapacaksın iki çocukla, sığar mıyız, kendini yorma, zahmet etme falan filan. Yok dedim herşey kafamda planlandı, siz gelin çok güzel olacak. Sadece size biraz iş yaptırabilirim. Seve seve dediler.

Akşamdan böreğin hamurunu hazırladım. Normalde bize yaptığımda bekletmeden pişiriyorum. Herhalde olur dedim ve bol una bulayarak tepsiye dizdim ve buzdolabına koydum 100 adet hamuru.


Hamuru un, tuz, su, biraz sıvıyağ, kabartma tozu (veya tozmaya) ile hazırlıyorum. Annem büyük yufkalar açıp keserek içinden bir sürü börek çıkarır ama benim oklavam yok. Merdaneyle açacağım ve aslında başka işler peşinde olduğumdan böyle minik olması daha kolay olacak. Yumurta büyüklüğünde hazırladım bu yüzden. 100 den biraz fazla  hamur için 2,5 kg un kullandım.

Bir de iç malzemeyi hazırladım tabi, 6-7 soğan, 1,5 kg kıyma (ben kuzu dana karıştırdım), bol maydanoz, tuz, karabiber ile çiğ bir harç hazırlıyorum.

Ertesi gün misafirlerden ilk iki aile önce geldi (biri mevzubahis olan arkadaşım). Masada hamurlar, un ve malzemeler hazır bekliyordu. Nasıl yardım edelim dediler, ben dedim çocuklar yapacak. Nasıl yani, onlar batırır, dağıtmasın falan derken yok dedim merak etmeyin, Helo bile yapıyor, sizinkiler daha büyük çok güzel olacak. Evet onlara söylememiştim ama planım çocukları dahil etmekti :) Üç kız çocuğuna birer merdane ve minik mutfak önlüğü verdim, güle oynaya işe koyuldular. Annelerine dedim siz sadece malzemeyi koyup kapatın. Ben de iki büyük tava hazırladım pişirmek için. Aynı anda 8 çibörek kızartabiliyordum ve yarım saatte 50 çibörek bitmişti bile.

Çocuklar öyle keyif aldılar ki, güle oynaya,  sohbet ede ede gayet güzel hamurlar açtılar. Sonra bir yandan pişenleri yemeye başladık. Çocuklar hem yediler hem çalıştılar, kocaman sürahilerde ayran yapmıştım, bol bol yiyip içtiler.

Baktık biz hızlı gidiyoruz, kalan hamurları pişirmeden beklettik ki diğer gelenler sıcak sıcak yesin. Daha sonra gelen bir arkadaşımızın kızı da yaptı biraz ama çoğunu bitirmiştik zaten, diğer gelenlere pek iş düşmedi.

Davet ettiğim 10 ailenin 7 si katılabildi: 14 yetişkin 10 çocuk vardı ama eve sığdık yine de. Gerçi o haftasonu hava öyle güzeldi ki tüm yaz ilk defa bahçede oturduk (montsuz durabiliyorduk), orada bulunanlar içinde o hafta doğum gümü olan üç arkadaşımıza sürpriz pasta üflettik ve çok eğlendik.


Harika fotoğraflarımız var ama onlardan izin almam gerektiği için koyamıyorum malesef. O gün çocuklar (hamur açma dışında) tüm oyunlarda çok güzel oynadılar, hiç bağrışma, paylaşamama veya kavga yaşanmadı. Giderken özellikle hamur açanlar çok eğlendiklerini harika bir gün geçirdiklerini söylediler.

Herkes aralıksız yemişti ama yine de bir sürü börek arttı, evlerine gönderdim, çocukların bazıları yolda yemişler ve akşam yemeği zahmeti olmadan uykuya gitmişler :)

Tabi ki arkadaşımın kayınvalidesine de göndermiştim. Çok beğenmiş o ayrı ama arkadaşım günü fotoğraflar eşliğinde anlattığında çok şaşırmış. Neden bunca zahmete katlanıyor, sebebi neydi diye sormuş. O da hiç bir sebep yok, sadecd beraber olalım, sohbet edip keyifli vakit geçirelim diye dedikçe hayret etmiş. Gerçekten de toplanmamızın sebebi buydu, evimde misafir ağırlamayı, hep beraber yiyip içmeyi seviyorum.

Tabi evimde yeteri kadar tabak bardağım olmadığı için, kağıt tabak bardaklar kullandım, sofram instagramda gördüğüm o özenli sofraların yanına yaklaşamazdı ama gerçekten çok doğal, herkesin keyif aldığı bir gündü. Şimdi bile düşünürken o günün neşesini içinde hissedebiliyorum. 

Bunca yazıyı niye yazdım, unutmak istemiyorum o ayrı ama formalitelerden sıyrılınca, davetler toplantılar doğal olunca, ne kaç kişi olduğu farkediyor ne de ne kadar yorucu olabileceği. Kesinlikle hiç yorgunluk hissetmiyordum sonrasında ve o günün evime ve içime doldurduğu güzel enerji günlerce sürdü..

Sevgiyle...

21 Ekim 2016 Cuma

Ozledim

bu postu yaz basinda aldigimiz ancak henuz neredeyse hic kullanamadigim masaustu bilgisayarimdan yaziyorum. tabi ki klavyem turkce degil, bu yuzden turkce karakterlerle simdi ugrasamayacagim ama yillardir hep telefondan yazdiktan sonra, klavye ile seri bir sekilde yazmayi cok ozlemisim. hatta acaba hala hizli yazabilir miyim diye merak ediyordum, yaziyormusum :)

en son postu yazali on gun olmus. o zamandan beri her aksam yeni yazi yaziyorum. ama tabi ki beynimden, bir turlu gercege donusemedi. diger yandan ulkemizden gelen her konudaki karamsar haberler yuzunden bir yanim benim siradan hayatimi yazsam ne olacak, yazmasam ne olacak deyip duruyor. diger yandan biliyorum ki ben nasil her aksam yana yakila okunacak gundem disi blog yazilari ariyorsam, bizi okumak isteyenler de olabilir diye dusunuyorum. hepsini gectim, nedendir bilinmez icimde bir yazma arzusu var (yok kendimi yazar kefesine koymuyorum, sadece blog yazmak hayatimin parcasi haline gelmis, yazmayinca eksikligini hissediyorum). neyse iste bu hissimi tatmin etmek icin buradayim suan. oysa ne yazacagima dair bir planim da yok.

aslinda yazacagim konular var, yok degil. fakat onlar icin yine kafami toparlayamiyorum. Biraz once kizimi uyuttum, oglum asagida babasiyla oynuyor. bugun de dahil bu hafta cok mizmizdi, kafa daginikligim biraz da bundan.

burada okullar her 1,5 ayda bir tatil yapmak zorundaymis, bu yuzden yilda 4 kere tatil oluyor. gectigimiz pazartesi gununden itibaren bir haftalik sonbahar tatiline girdi Helo'cum. bizim okul sonbahar tatilini 1 hafta tutmus, bazilari 2 hafta yapiyormus. fakat toplamda esit oluyorlar tabi. dogrusu bu tatil icin pek organize olmadim. haliyle evde sikildilar. yine hergun disariya ciktik falan ama hava ciddi derecede soguk ve cogu gunler de yagisli olunca alistiklari tempoda yogun gecemedi. bu da sabahtan aksama kadar bana yapistiklari ve birak ev islerini yapmayi neredeyse yemekleri bile zor hazirladigim anlamina geliyor. bir haftadir her aksam onlarla sizip kaliyorum, azimliyim bu aksam uyumayacagim, onlar uyuduktan sonra kendime ayirdigim zamani yasamayinca, bir seyler eksik kaliyormus hayatimda. bir haftadir soyle boyleyim.

gerci simdi dusununce cok da bos gecirdik sayilmaz tatili. gecen hafta sonunu bir turlu gidemedigimiz Brugge'de gecirdik. onu ayri bir post olarak yazmak istiyorum. yazabilirsem yani...

Hollanda'da uc yili geride birakirken bazi seyleri elbette kaniksamaya basladik. gecenlerde daha 1 yillik olan arkadasim birsey dedi, hollanda'da adet boyleymis seklinde. ben de o zaman farkettim evet dedim zaten ben de oyle yapiyorum :) Mevzu ise suydu:

Sabah cocuklari okula birakmaya giden anneleri, sabahin korunde markete gidenleri (kadin erkek farketmez) incelerseniz hepsinin ise veya bizim tabirimizle dugune gider gibi sIk sIkIdIm giyinmis, saclar makyajlar yapilmis, kokular surunulmus oldugunu gorursunuz. hatta her sabah 9 da iyi giyinmis sekilde cikan ve arabasiyla  bir yere giden komsumun, aslinda ise degil de sadece markete gidip geldigini anlamam uzun zaman alsa da, olayi anladiktan sonra benim de esofmanli paspal halimle buna anlam verememeyi birakip onlara donusmem zor olmadi. sabah ilk is uyaninca o gunu tum gun boyunca gecireceginiz iyi bir kiyafet giyiyor, sacinizi makyajinizi yapip asagiya iniyorsunuz. sonra da cocugu okula gotur-al, markete git-gel veya kapi caldi ne giysem dertleri olmadan hep gayet duzgun halde gunu geciriyorsunuz. tabi ben evde de surekli hareket halinde oldugum icin yine nispeten rahat ama esofman olmayan kiyafetler giyiyorum, ve boyle bakimli olunca insan kendini daha iyi hissediyor ve tabi ki gunde bin kere giyin soyun olmuyor. yemegimi de oyle yapiyorum evi de onlarla temizliyorum ama napiyim, zaten yillardir disar kiyafetlerim dolapta bekliyordu biraz da onlar eskisin. esofmanla pijamayla yillar gecmesin.

boyle minik bir hazirlik gune iyi baslamaya yardimci oluyor, ve ayrica gecenlerde twitterda not ettigim gibi ne kadar inkar etsem de kadinlik ruhumuzun da beslenmeye ihtiyaci var. yeniden giyim kusam konularina ilgi duyacagim, pinterestte stil fotograflarini da begenecegimi hiz ummuyordum. evet sanirim artik annelik-disi hayatim / heyecanlarim yeniden boy gosteriyor :)




11 Ekim 2016 Salı

53. ve 54. Ay Mektupları

Canım kızım 

23 Ağustosta 53. ayını, Eylül'de 54. ayını bitirdin ama ben yazamadım. Üstelik, 23 Ekim'e de ne kaldı şunun şurasında. Fakat bu ayı ayrıca yazıp düzeni yeniden kuracağım o yüzden şimdi eski dönemleri yazmalıyım.

O aylar neler yaptığını hatırlamak in nerede olduğumuzu yazsam iyi olacak. 53. ayın tamamı Türkiye'de geçmişti. 31 Ağustos'ta döndükten sonra da hemen okula başladın. Bu yüzden sonraki ay da okul ve yeni başlangıçlar ile doluydu. Okulunu ve arkadaşlarını çok özlemişsin, o günden beri hergün gittin. Okul çıkışında bol bol arkadaşınla oynadın. O kadar çok hareketlisin ki, sana uygun olacağını düşündüğüm ritmik jimnastiğe başladın. Dün beşinci haftayı bitirdik ve inanılmaz hızlı gelişme kaydediyorsun. 

Bunun dışında geçen ilkbaharda başladığın yüzme dersleri devam ediyor, ayrıca bir de müzik okuluna başladın, bütün bunlara haftada birer gün gidiyorsun. Hepsinden keyif alıyorsun şimdilik ama bunlarla hayatımıza müthiş bir tempo geldiğini itiraf etmeliyim. Hafta nasıl çabuk geçiyor anlatamam.

Türkiyeden döndükten sonra bir ay kadar Amsterdam'da da hava çok sıcaktı. Aynı yazlık kıyafetlere devam ettin ve geceleri tamamen çıplak uyudun. Ve sonra hava soğudu ve işte bu sırada yeni bir sorun ortaya çıktı: yazın rahatlığına alışmış vücudun uzun ve kalın giysilere, ayakların sıkı ayakkabılara girmek istemedi. Her sabah kıyafet tartışması yaşamaya başladık, tüm kalın ve sert kıyafetler seni rahatsız ediyor. İnce be yumuşak olanlar artık ısıtamıyor. Yine de buna rağmen çok soğuk havalarda bile ince giyinmene izin verdim. Zaten inadından aksini yaptırmam mümkün olmuyordu. Hala aynı sıkıntımız devam ediyor. Bu konuda 29 eylül'de instagrama şöyle yazmıştım.

"Uzun bir aradan sonra yağmurlu bugün hava... Hava gibi içim de kapalı biraz bugün, sabah yine kıyafet tartışması yaşadık. Dün uzun uzun dolaşarak bir spor ayakkabısı almıştık Helo'ya. Bu sabah yine onu rahat bulmadı ve giymeyecekmiş. (Geçen hafta da pullu bir ayakkabı almıştık, henüz onu da hiç giymedi) Ağla ağla şişti. Bu ara arkadaşlarında gördüğü cicili bicili kıyafetler ile kendini rahat hissettiği kıyafetlerin çatışmasını yaşıyor içinde. Rahat hissettiğini görsel olarak beğenmiyor, gözüne hoş gelende rahat hissetmiyor. Özenerek aldığı ama hiç giyilmemiş ya da çok az giyilmiş eşyalar doldu ortalık. Sert çıkmak ters tepiyor, yumuşak davranmak tatminkar olmasını engelliyor, iki arada kaldık. Bugün olay şiddetli olduğu için yazdım ama bu durum haftalardır hatta aylardır böyle. Bakalım ne zaman ve nasıl çözülecek... 😔"

Bugün yine gayet soğuk bir hava vardı (artık herkes kışlık mont, şapka atkı giyiyor) ve yazlık penye bir tayt ve ince penye bir tişört ile gittin. Ayakların her fırsatta çıplak zaten ve ne zaman ellesem buz gibi ( ama sen hissetmiyorsun genelde) ve artık nedeni bu mu başka şey mi bilmiyorum ama bugün okuldan sonra karnın ağrımaya başladı. Çok acı çektin ve artık sözümü dinleyeceğini söyledin, bakalım birşey değişecek mi?

Bugün ayrıca Dünya Kız Çocukları Günü'ymüş (11 ekim) ve ben de sana birkaç öğüt vermek isterim.

Hayatta en önemli şey sağlıktır annecim, sağlığın yerinde olduktan sonra, ekmeğini kazanacak gücün, hakkını arayacak kuvvetin, dik durabilecek özgüvenin hepsi olur tatlım. Yeter ki sen iyi ol, kendine iyi bak. Geri kalan herşey isteyince yapabileceğin detaylardır.

Canımın içi güzel bakışlı kızım...

Annen
Amsterdam


3 Ekim 2016 Pazartesi

Anneliği Yapma, Yaşa!




Tam olarak ne zaman başladığını söyleyemem ama bir süredir anneliğimde bir başka aşamaya geçtiğimi hissediyorum. Anneliği yaşama dönemine. Önceki süreçten çok daha farklı, oldukça rahat ve zevkli...

Bu hep yaptığım / söylediğim "anı yaşamak" olayından biraz daha farklı. Tabi içinde daha yoğun olarak onu da barındırıyor ama anneliğin üstümüze bindirdiği sorumlulukların ağırlıklarından kurtulma hali diyebilirim.

Kısaca anlatmaya çalışacak olursam, mesela kızımın ilk iki yılında çok zorlandığımı düşünürüm şimdi geriye bakınca. Elbette tecrübesizliğimden böyle olması normaldi belki. Gün içinde ona yapmam gerekenlerin (yemek, bakım, oyun, öğretme...) ağırlığı altında ezilmişim. Kafam sürekli onları planlar, daha iyisini nasıl yaparımı sorgularken ister istemez üzerimde bir baskı oluşturmuşum (şimdi yok diye farkını daha iyi anlıyorum), yine ikinci çocuk olunca da bu sefer de, bu yüklerin üzerine ikisini nasıl idare ederim, beraber nasıl oynatırım... düşünceleri eklenmişti. Bütün bunları düşünmek, sorgulamak gereksiz demiyorum (aslında şimdi biraz ona da yakınım ya neyse) asıl demek istediğim bunları düşünürken istemsizce kendimize yüklediğimiz " -meli -malı" ların getirdiği ağırlık çok fazlaymış. Bunlardan kurtulunca hayat daha güzelmiş.

Mesela iki çocuktan biri okula gidiyor olsun diyelim. Eğer bir gün okul iptal olduysa, "eyvah iki çocukla şimdi ben ne yapıcam" şeklinde ufak bir panik yaşıyor musunuz? Yoksa gitmediği için "bugün harika bir gün olacak" deyip hemen eğlenceli bir plan mı yapıyorsunuz. İşte başlıkta bahsettiğim iki farklı durumu çok iyi özetleyen olay bu. Annelik yapıyorsanız, okula gitmemesi biraz stres yaratır; lakin yaşıyorsanız keyif verir.

Anneliği yaşamak, çocuklarla her koşulda bir arada olmaktan rahatsız olmamak anlamına geliyor. Biliyorum bazen aşırı dozda çocuğa maruz kalıp insanın kendini odaya kapatası geliyor. Fakat aslında bu his çocukların varlığından ziyade, onlara yapmamız gereken işlerinden, sürekli susmalarını, oyuncakları dağıtmamalarını söylemekten, yani onları kontrol etmeye çalışmaktan ileri geliyor. Çok sevdiğim Yaban Elma, okulsuz eğitimi anlattığı yazılarından birinde şöyle demişti: önce çocuklarla 24 saat evde kalmaya alışmamız gerekiyordu... Çok basit bir cümle ama beni çok düşündürmüştü, iki çocukla tüm gün evde kalsam çıldırmadan günü bitirebilir miydim? (Tabi kastım tv yi aç çocuk bütün gün otursun değil).

Tatil notlarımda yazmıştım, babaları yokken çocukların sorumluluklarını üstlendim (neredeyse tek başıma), sonra eşim yurt dışı seyahatlerine başladı (şu anda da bir haftalık seyahatte), gece gündüz tek başımayım. Günün planlamasını kafamda yapıyorum ama bozulursa gerilmiyorum. Çoğunlukla akışa bırakıyorum. Bu arada kendimi de ihmal etmiyorum artık, kahvemi soğutmadan içebiliyorum mesela.

Kızım günde altı saat okula gidiyor, ara sıra oyun ablası geliyor ve bunları üzerimdeki yükü azalttığını inkar edemem ancak benim için elzem değil şimdi. Yani bunları ben ihtiyaç duyduğum için değil, çocuklar için yapıyorum. Oğlum oyun ablasından dil öğrensin, kızım okulda eğlensin diye. İkisinin de evde olduğu, kapımızın hiç çalınmadığı günler de oldu, oluyor ama artık idare ediyorum. Aslında idare ediyorum lafı doğru değil, bu zorlanma hissini de içeriyor. Bunu kanıksadım, normal geliyor artık öyle diyeyim.

İşte bu aşamaya gelince öyle güzel ki annelik, öyle çok şükür anı oluyor ki anlatamam. Onlar için yaptığım hiçbir iş yük vermiyor omuzlarıma, ayağımın altında dolaşmaları kızdırmıyor. Bazen çok uykusuz falan olunca günü sonlandırmak yorucu oluyor kabul ama bu negatif stres yüklü bir yorgunluk değil tatlı bir yorgunluk oluyor. Nitekim böyle olunca günlerimiz gerçekten keyif dolu geçiyor.

1 Ekim 2016 Cumartesi

Twitter'dan Notlarım



Bazen anlık paylaşımlar yazıyorum twittera, ama onun enginliği içinde kaybolup gidiyor. Bugün yazdığım aşağıdaki iki notu unutmak istemiyorum.

****
Bugün 2 saatlik sürüş dersi nasıl geçti anlamadım. Dersin sonunda garip bir haz duyuyordum. Sebebi araba sürmekten ziyade, iki saat boyunca+

@gecedesign tam konsantrasyon hali yaşamış olduğumu farketmekti. Çalışırken böyle anlarım çok olurdu, sabah bir oturur akşam nasıl olmuş+

@gecedesign anlamazdım. Anne olduktan sonra o kadar çok kesintiye uğrar oldum ki zihnimin ve bedenimin bu beceriye hala sahip olduğunu+

@gecedesign ummuyordum. Meğer bıraktığım gibi duruyormuş. İşte bu yüzden çok mutluyum bugün. Şükürler olsun.


*******
#novadunya her akşam uyumadan önce biraz emer, sonra bırakır yatağına kayar (co-sleeping) biraz konuşur bıcır bıcır, sonra yine emer ve uyur

@gecedesign ne var bunda diyeceksiniz ama ilginç olan, konuştuğu şeyler. Dikkat ettim, o gün öğrendiği ses veya kelimeleri tekrar ediyor+

@gecedesign bu gün evet demeye çalışıyordu. Uyumadan önce 10-15 kez ardarda söyledi (ve başardı) sonra bıraktı. Bi nevi günün özetini yapıyr

@gecedesign ve ben birkez daha çocuklardaki bu güdüsel bilince hayran oluyorum 🙏🏻

dipnot: 1- araba sürüş derslerine başladım, bugün ikinci haftaydı, ayrıca yazıcam

2- twitterda konu devamı + işareti ile belirtilir ve gönderi yanıtlanarak (bu yüzden başlarda twitter adın var) ardarda olması sağlanır. Okurken bu kısmı görmezden geliniz. 




28 Eylül 2016 Çarşamba

Nova'ya Mektuplar : 20. Ay



Canım oğlum;

Günlerdir senin ve ablanın ay dönümü yazılarınızı yazacağım ne yazık ki mümkün olamıyor yoğunluktan. 13 Eylül'de 20. ayı tamamladın, bu gün ayın 27'si. Ne kadar geciktim ne çok şey oldu bu zaman zarfında. Ve tabi ben yine neler olmuştu unuttum.

20. ayın yarısı Türkiye'de yarısı Hollanda'da geçmiş oldu. Türkiye ayağını tatil günlüklerinde bahsetmiştim yeniden yazmaya gerek yok. Bu kadar uzun bir aradan sonra eve döndüğümüzde nasıl tepki vereceğini hepimiz çok merak ediyorduk. Sıkılacak mısın, eski yaptığın alışkanlıkarına dönecek misin?... Neredeyse hiç yadırgamadın diyebilirim, herşeyi çok özlemişsin. Evi, oyuncakları hepsini yeniden keşfettin, sevindin. Önceden ablanı okula bırakırken yaptığımız bir rutin vardı onu tekrarladın.

Şansımıza havalar çok iyiydi. Hatta Amsterdam için rekor derecede iyi. Yaklaşık 1,5 aydır hava hep açık ve yağışsız. Bu yüzden o kadar çok dışardayız -bu senin tercihin- ve o kadar çok yoruluyorum ki akşamları blog yazamamamın sebebi budur. Sizinle uyuyakalıyorum genelde :)

Geldiğimizde oyun ablanız da tatile gittiği için onunla birebir oyunlarının başlaması ve hollandaca dilindeki gelişmen bir sonraki ayın konusu oluyor yazmayacağım. Ama 20. ay doktor kontrolünde boyunun 85cm, kilonun da 11.250 gr olduğunu not edelim. Bazı bilişsel gelişimlerine de baktı, sağ sol el kullanımı, bloklardan kule yapımı, top fırlatma gibi. Hepsini becerdin, söyleyebildiğin kelime sayısı yeterince fazla bulundu ve o sırada ağzında bulunan yutmadan çiğnediğin sakıza şaşkınlıkla bakakalındı :))

Söylediğin kelimeleri takip etmekte zorlanıyorum artık, belki 50 civarı vardır. Ablan 20. ayında cümle kurmaya başladığı için sen ona göre geç kalmış oluyorsun ancak ablan o aya kadar diğer dillere çok daha az maruz kalmıştı, sen doğduğundan beri üç dil duyuyorsun. Fakat yine de çok gecikmeyeceğini düşünüyorum çünkü son günlerde konuşma konusu da ivme kazanmış durumda.

Meme emmeye devam ediyorsun, sayısı azaldı ama bırakmaya hazır olduğunu hissetmiyorum henüz. Bu arada yeni takıntın saçımın şekli konusunda. Önceden saçımı tutardın ama şekli farketmezdi, şimdi saçımı illa gol şeklinde (top gibi yani topuz) istiyorsun ve o topu tutuyorsun. Saçımı salık veya kuyruk istemiyorsun, gol gol diye ağlıyorsun :) Bu duruma sevinsem mi üzülsem mi bilemiyorum..

Hala anneye nenne, dilaya aaaaa diye sesleniyorsun, arabaları / trenleri çok seviyorsun, hokey pokey şarkısını aaaooov diyerek talep ediyorsun, bir yaşına kadar oturtamadığımız oto koltuğuna binip de arabayla gezmek için can atıyorsun, genelde neşeli, uyumlu, sevecen bir çocuksun. Elbette aranızda oyuncak paylaşamamazlıkları oluyor ama genelde ablanla aranız çok iyi, birbirinizi görünce mutlu olan, sabahları özleyen, beraber güzel oynayan çocuklarsınız. Çok şükür.

İyi ki hayatımızdasın, iyi ki varsın bebeğim

Annen
Amsterdam

26 Eylül 2016 Pazartesi

Günün Özeti - 26 Eylül 2016 Pazartesi

Şu an başka bir yazı yazmak için blogumu açmıştım ama, biraz önce whatsapp'tan ablamın ne yaptınız bugün sorusuna verdiğim cevaba ithafen bu yazıyı yazmaya karar verdim :)

Aslında çok farklı bir gün değildi, gayet sıradan ve haftaiçinin diğer günlerine oldukça benziyor. Bu yüzden not etmek istiyorum ki ilerde hoş bir tebessümle okuyayım.

Sabah her zamankinden biraz geç uyandık oğlumla (7.30), kızımla babası çoktan aşağı inmişti. Böyle olunca 8.15 de evden çıkmak için acele etmemiz gerekiyor. Oğlanı aşağı bırakıp yatakları topladım, gün boyunca üzerimden çıkmayacak dışarılık kıyafetimi giydim, saçımı başımı düzettim derken 15 dakikası bitmişti zaten. Hemen okul beslenmelerini hazırladım (meyve saati için meyve ve öğlen için toplamda iki ayrı kutu oluyor), çocukların devam eden. kahvaltılarına yardım ettim, ayakta birşeyler atıştırdım, ikisini de giydirip çıktık nihayet. Son anda kızımın krizleri yüzünden (ayakkabı kıyafet oluyor genelde) ucu ucuna yetiştik ve sonrasında bir oh çektik.

Sabahki bu yoğun koşturmadan sonraki süreçte hayat tam tersine feci yavaşlıyor bundan sonraki birkaç saatte. Okuldan çıkarken yürümek isteyen Nova aheste aheste yürür, rotayı o izler ve ben de onun minik adımlarına bebek arabasıyla eşlik ederim. Karşıdan karşıya geçmeyi çok sevdiğinden birkaç kere karşıdan geçer, kaldırımlarda otururuz falan. Bugün de market yoluna yöneldi oğlum (son günlerin yeni rotası) bu yol boyunca keşiflerini yaptı, yürürken sohbet ettik ve önce bankaya, sonra markete, sonra iki farklı kanaldaki ördekleri beslemeye derken 8.15 de çıktığımız eve saat tam 10'a 4 dak kala girebildik nihayet. Nereden biliyorum derseniz, 10 da oyun ablası gelecek diye saati kaçırmamak için acele ediyordum, bu acele edilmiş hali düşünün :)

Hemen kahvaltı sofrasını kaldırdım mutfağı temizlemeye giriştim ki kapı çaldı. Onlar oynarken ben de işlere giriştim. Mutfağı, ortalığı topla, yemek yap, çamaşır yıka/ser/topla/katla vs. Oğlum oyun ablasını çok seviyor, bir saat kadar kesintisiz ilgi ile oynayabiliyor (ki bize göre iyi bir konsantrasyon süresi) sonra azıcık anne kucağı, tatmin olunca yine oyuna dönüyor. 12 gibi hep beraber yemek yedik ve 12.30 da ablamız ayrıldı. Ben de Nova'yı uyuttum (12.45 civarı) ve ütü bekleyen dağı eritmeye giriştim ;)


Saat 14'te kızımı okuldan almak için çıkmam gerekiyordu ve oğlumu uyandırmadan bebek arabasına koymaya çalışırken uyandı, pek hoşlanmadı ama sonra sustu naapsın :( Okul çıkışında yine bahçede oynadılar, eve geldiğimizde saat 4'e çeyrek vardı ve acıkmışlardı tabi. Yemek yedirdim kızım biraz dinlendi, oğlan ortalıkta dolandı oynadı derken 5'e 20 kala kızımın saat 5'deki jimnastiği için yola çıktık. Aslında 5 dakika uzaklıkta ama bisikletleriyle gitmek istediler ve bisikletle gittiğimizde daha hızlı olacağına ne yazık ki bizimki daha yavaş oluyor iki ileri bir geri gitmekten :/

Helocum jimnastikteyken tabi ki ablasını seyretmekle yetinmeyecekti oğlum, merdivenleri inip çıktık, bahçede bisiklet sürdük, içeri dışarı derken saati tanamladık. Çıkışa eşim yetişmişti, yine binbir hadi kızım hadi oğlum eşliğinde 6.30 civarı eve dönebildik.

Uyku saatleri yaklaşıyor, onlar biraz baba ile oynarken ben yemeğe ilave yaptım, salata ve sofra hazırladım derken yedik içtik, uykuya gittik. Saat 8 de Helo'nun 8.30 da Nova'nın sızması ile farkındaysanız hiç oturmamış olan bu anne dinlenmeye başladı derseniz çok yanılıyorsunuz :)) Yok hala enerjim vardı ve ertesi günkü arkadaş ziyareti için meşhur elmalı turtamı yaptım, mutfağı topladım ve sonra eşimle dizi izlerken uyuya kaldım :)

İşte dolu dolu geçen bir günümüz. Yorucu mu evet, sıkıcı mı tabi ki hayııııır.

Not: bu yazıyı pazt akşamı yazmış tamamlayamamıştım, bir gün sonra okuduğumda anlamını yitirdi ama o kadar yazmışım anısı kalsın istedim :)


22 Eylül 2016 Perşembe

Bu Turtayı Denemeyen Kalmamalı :)


Hani herkesin çok iyi yaptığı birşey vardır da, çevresindekiler ondan hep o yemeği talep eder, sanırım benimki de bu elmalı turta. Yaz tatilinde İstanbul'dayken, yeğenimin 2 yıl önceki çeyiz serme gününde bu turtamdan yemiş olan birinin, "teyzenin turtasının tadını hiç unutamıyorum" dediğinin haberini aldım. Tabi hemen canımız çekti ve yapıp yedik, tarifleri paylaştık falan. Geçenlerde de elma bahçesine gidip evdeki elma dağı alıp başını gidince, eski elmalar yukarıdaki turtaya dönüştü ve afiyetle yendi. Şimdi fotoğrafına bakarken bile canım yine istiyor.

Aslında öyle aman aman farklı bir tarafı yok, yapa yapa elim alıştı, her seferinde hatasız olmaya başladı belki de ondan bu kadar beğeniliyor. İşin püf noktası falan da yok halbuki, üstelik ben mümkün olan en kısa zaman ve pratiklikte yapıyorum. Şimdi nasıl yaptığımı sizlere de anlatayım, belki denemek istersiniz.

Bu turtayı hamurlu tatlı olup da çok az şeker içermesi sebebiyle çok seviyorum. Tüm turtada 4-5 çorba kaşığı şeker var isterseniz daha az bile olabilir tabi.

Ben önce elmaları hazırlıyorum. Aynı gün içinde turtayı yapıp yapmayacağım belli olmuyor bazen. Ama olsun elmaların kabukları soyulsun, dilimlensin (üşenmezseniz küp de olur bana zor geliyor). Aynı gün yapamazsam hemen poşetle dondurucuya koyuyorum, yaparken çıkarıp hop koyuyorum. Aslında evde bozulmaya yüz tutan tüm elmaları böyle hazırlayıp dondurucuya koyuyorum sonradan kullanmak üzere.

Turtada kullanılan elma ne kadar bol olursa o kadar iyi oluyor. Hollanda'nın turtaları meşhurdur. Yarım cm kalınlıktaki hamura 3-4cm kalınlıkta elma koyarlar. Benimkiler o kadar bol olmuyor tabi ama olsun. Ben hamurun üzerinde hiç boşluk kalmayacak kadar koyuyorum. 25 cm lik kelepçeli kabıma 4-5 orta boy elma yetiyor. Yani 4-5 elmayı hazır edin, yetmezse ilave doğrayabilirsiniz.

Genelde elmaları önceden pişirmiyorum. Çünkü çoğunlukla yumuşamaya yüz tutmuş elmaları kullanıyorum. Fakat çok sert ve ekşi elma ise önceden tencerede biraz şeker ve tarçın ile kendi suyunda pişirebilirsiniz. Çok değil ama fırında da pişecek çünkü eriyip gitmesin. Ben sert elmaları dahi önceden pişirmediğimi belirteyim.

Şimdi sıra hamurda. Tarif şöyle:

-yarım su bardağı yoğurt
- yarım paket tereyağı veya margarin (125gr)
- yarım su bardağı sıvıyağ
- kabartma tozu
- 1 kaşık toz veya pudra şekeri
- aldığı kadar un. (Yaklaşık 3 su bardağı)

Tereyağını eritmeden yoğuruyoruz hamuru. Ama yoğurması daha uzun sürdüğü için eritince de oluyor, tarafımdan denemiştir :)) Hamur çok sert olmasın ama yumuşak da olsa sert de olsa çatlayan bir hamur oluyor şaşırmayın. Genelde merdaneyle büyütüyorum fakat o da çatlıyor.

Bu ölçülerle büyük bir tepsi hamur oluyor. Benim kabım için bu ölçünün yarısı yetiyor. Hamur fazla olmuşsa fazlasını yağlı kağıda sarıp derin dondurucuya koyuyorum. Tabi top halde değil, yuvarlak açılmış halde.

Turtayı fırın kabında da yapabilirsiniz, yağlı kağıtta da. Çok defa yağlı kağıdın üzerinde merdaneyle biraz açarak, üstüne elmaları koyup öylece pişirdim. Yakın zamanda kelepçeli tepsi aldım ve kullanmak çok hoşuma gidiyor. Bazen merdaneyle bazen hamuru parça parça alıp kabın zeminine elimle bastırarak turta hamurunu hazırlıyorum. Üstüne dilimlenmiş elmalar. Gül gibi şekli olsun derseniz tek tek dizebilirsiniz elmaları. Bana fenalık geliyor hiç yapamadım. Üzerine birkaç kaşık toz şeker serpip biraz tarçın dökünce tamamdır (eğer önceden tencerede elmalar piştiyse ayrıca koymaya gerek yok). Aslında hiç şeker koymadan da pişirebilirsiniz. Elmanın tadından oldukça tatlı oluyor. Şekeri az gelirse piştikten sonra pudra şekeri dökülebilir.

Yine elmaların arasına fındık fıstık ceviz falan da konabilir ama bu tip şeyler fırında çabuk yanıyor. Fırından çıkınca da eklenebilir. Hollanda'da genelde krema ile servis edilir, bu şekilde de deneyebilirsiniz.

Fırında ne kadar pişecek derseniz bu sizin fırına göre değişir tabi :) Ben 200 dereceye ayarlıyorum, piştiğini de mis gibi kokusundan anlıyorum. Elmalar eridiği için turta hamuru ıslanacak ve bu yüzden pişmemiş zannedebilirsiniz. Onun için hamuru biraz kenardan kaldırıp altının renk değiştirip değiştirmediğine bakın. Hafif kahverengiye dönmeye başladıysa pişmiştir. Soğuk veya sıcak her iki şekilde de yenebilir.

Afiyet olsun.

20 Eylül 2016 Salı

Doğum Sonrası Göbeğini Yok Etmek

Doğum yaptıktan uzun bir zaman sonra hala hamileymişsiniz gibi gözüken bir göbeğiniz mi var? Üstelik ne kadar zayıflarsanız zayıflayın gitmiyor. İşte bunun  özel bir sebebi ve bu yüzden özel bir çözümü var. Bu yazıda ona değinmek istiyorum.

Tatil dönüşü biraz sağlıklı yaşama döneyim, fazlalıklarımı vereyim istiyorum ve bu amaçla araştırmalara başladım. Ve annelerin bu göbek probleminin dikkatle ele alınması gerektiğini öğrendim. Bu konuda çok kaynak ve bilgi kirliliği mevcut ne yazık ki. Sağlıkla ilgili bir konu olduğu için iyice araştırmak, gerekiyorsa bir fizik tedavi uzmanından yardım almak gerekiyor.

Hamilelik döneminde bebek büyürken annenin vücudu onun gelişimi için en uygun pozisyonları alır. Bu süreçte karın kasları da ayrılarak anne karnında bebeğe yer açılır. Karın kaslarındaki bu ayrımın bilimsel adı diastasis recti olarak geçiyor. Aşağıdaki görselde normal vücut ve diactasis recti problemi olan vücutların kas şeması gösteriliyor.

Görüldüğü gibi kasların ayrılmasıyla göbek gevşek ve sarkmış görünecektir. Kendi diastasis recti açıklığınızın ne kadar olduğunu anlayabilmeniz için yapılması gerekenler şu videoda anlatılmış. Böylece kaba bir muayne ile bu soruna sahip olup olmadığınızı anlıyorsunuz. http://youtu.be/ySBaouIVjEE

Genelde göbeği olan insanlara yatarak mekik çekmeli, bacak kaldırmalı abdominal hareketleri tavsiye edilir. Fakat dikkat edilmelidir ki diactasis recti'ye sahip olan kişilerin bu herkese önerilen hareketleri yapması sakıncalı. Çünkü bazı hareketler bu açıklığın daha da açılmasına sebep oluyormuş. Bu yüzden fizyoterapist desteği almak tavsiye ediliyor zaten. Hangi hareketlerin sizin için uygun olduğunu söylüyorlar.

İnternet de bu bilgi karışıklığından nasibini almış olacak ki, kendim için bir egzersiz programı aradığımda, birbirini hiç tutmayan tavsiyelerle karşılaştım. Asıl arayacağımız egzersiz türleri
- diastasis recti safe exercices
- crunchless /crunch free diastasis recti
gibi başlıklar içerenler olacak.

Okuduğum yazılar içinde bir fizyoterapist tarafından yazılmış olan şu yazıyı beğendim ve tavsiyelerini mantıklı buldum. Onun önerdiği egzersizler yatarak değil ayakta yapılıyor ve diastatis recti için tamamen güvenli. Ayrıca bu hareketlerin sadece bu problemi olan kişiler için değil, her insanın güvenle yapabileceği hareketler olduğunu belirtmiş.

Sanırım ilk etapta bu yazının önerdiği hareketlerle başlayacağım ben. Zamanla daha farklı olanları da deneyebilirim belki. Video şu adreste http://youtu.be/K_EAdZX6T9c

Bu videoları açınca, youtube alakalı videoları da gösteriyor. Siz de inceleyip kendinize uyanları seçebilirsiniz.

Sağlıcakla kalın.


Ev İlanlarından İç Dekorasyon Fikri

Hollanda'da ev dekorasyonuna fazlasıyla önem verilir. Bunu ev ilanlarını gezerken daha iyi anlıyorsunuz. Kesinlikle daha sade, fazla doldurulmamış ve tek tip olmayan evler görülüyor. Kaliteli parçalarla mümkün olduğunca ferah döşeniyor. Bunu farkettiğimden beri ev dekorasyonundan fikir almak için ev ilanları geziyorum. Bu eve de yine böyle rastladım.

Aşağıdaki ev satılık bir ev. Evin kendi eşyaları ile fotoğraflanmış. Peki bu evdeki fazlalıklar nerede hiç fikrim yok. Bir de nasıl bu kadar temiz kalabiliyor. İstanbul'da bazı ev ilanlarına bakarken (içinde oturan varsa) eşya kalabalıklığından dağınıklıktan bazen midem bulanırdı. Burda nadir de olsa öyle fotoğraflar var ama ya Türklere ya Araplara ait. Ne ilginç oysa dinimiz hem mala düşkünlüğü hem de pasağı sevmez.

















Her odada bulunan büyük canlı bitkiler sizin de dikkatinizi çekti mi? Çok seviyorum, bayıldım.