16 Eylül 2018 Pazar

Sonbahar Hüznü

01:26:00 15 Comments
Bloguma, dün yazdığım gibi yazılar yazmaktan kaçınıyorum aslında. Biliyorum ki yazdığım zaman kafamdan kolay atamayacağım. Nitekim de öyle oldu. O olayı ilk düşündüğümde kalbime bildirdiği ağırlık 1 kg ise, yazdıktan sonra 10 kg oldu. Defalarca andım, 10 dakika üzülüp geçeceğim şeye 2 gün üzüldüm. Hep sonbaharın yüzünden. Gerçekten ilkbaharda nasıl kıpır kıpır olup, yeni heveslere yelken açıyorsa yüreğim, sonbaharda da içine kapanmak istiyor, herşeyden nem kapıp hüzünleniyor.

Başlıyorum anlatmaya hayalimdeki arkadaşıma. Tabi içimden. Vay efendim ben burda neler çekiyorum, aynı anda bin tane şeyle uğraşıyorum, akşamları nasıl yattığımı bilemiyorum, kızımın okulda öğrendiği, yeni okuma alıştırmalarından zorlandıklarına yardım edemiyorum, sen bilmiyorsun anne diyip beni dışlıyor, yapamayınca ağlıyor, yardım etmeme izin vermiyor, yüreğim sıkışıyor, bana nasıl güvenmesini sağlarım? Jimnastikte de ondan sonra başlayan bir kız üst seviyeye alındı, bizimki anne ben niye olmadım diye ağlıyor. Halbuki bizimkinin kondisyonu daha ileride. O kızın anne babası her derste sınıfta bekliyorlar, bizde baba işte, ben kardeşinin peşinde. Acaba yeterli ilgi göstermedik mi, konuşmam mı lazımdı?  Ne yapmam lazım? Herşey yolunda giderken oğlan yine bana düştü, yine birşeye içlendi herhalde, bulup çözmeli. Hayatımız yoğun, hayatımız kolay değil. Sanıyorlar ki yurtdışındayız diye herşey güllük gülistanlık, herkesin yaşamında zorluklar var, benim de var. Ama bak ben bunları anlatıp dertlenmiyorum, anlatsam çözülmez ki, en iyisi akşama Cem’le konuşup ne yapacağımızı düşünelim.....

Gün içinde yeme, içme, ev düzenleme dışında  o kadar çok farklı konuyla meşgul oluyorum ki, çocuklar sağolsun, ah anam garip anam diye içlenecek vaktim olmuyor. Son okuduğum kitaplardan birinde (uçan tabut) şahane bir tespit vardı. Suriye’den göçmüş sokaklarda yaşayan bir çocuğun dilinden yazılmış. Diyor ki “insanlar bana bakıp empati kurduklarını zannediyor ve hayatımın zorluklarından ötürü benim için üzülüp, acı çekiyorlar. Gerçekte ben üzgün değilim. Hayatta kalmak için o kadar çok şey yapmam gerekiyor ki üzülecek, kendime acıyacak vaktim olmuyor.” Ah dedim okuyunca aynı ben, yoğunluktan nelerden yoksun olduğumu (aile, akrabalar ve onların destekleri gibi) ve neleri başarıp başaramadığımı farkında değilim. Bunları değerlendirecek üçüncü bir kişi de yok, kendi kendime değerlendirsem referans alacak kimsem de yok. Burdaki göçmen arkadaşlar hepimiz benzer şartlardayız, yalnız başımıza her şeye yetişmeye çalışıyoruz ve bu durum bizim artık normalimiz haline gelmiş. 

Düşünüyorum da çocuklu iken gurbetçi olmak bu açıdan daha kolay sanırım. Çocuklar için yapılması gereken o kadar çok şey var ki, ben iki hüzünlenip gelicem deme şansın yok. Anneni bile haftada bir arayabiliyorsun o derece. Bu koşturmaca içinde bir bakıyorsun zaman uçmuş gitmiş.

İşte bütün bunlara rağmen bu sonbahar nedense birikmiş hüzünlerimi eteklerimden dökecek fırsatlar arıyorum. Olur da bloğuma dökülürse kızmayın olur mu? Hem bakın ortancalarım bile benimle hemfikir. Onlar da sonbahara direnmiyor...





14 Eylül 2018 Cuma

Ayrımcılık

12:02:00 15 Comments
Başlığa bakılınca, yaşadığımız ülkenin yerel halkı tarafından ayrımcılığa maruz kaldığımız zannedilecek ama asıl durum şu, yaşamadığımız öz ülkemizdeki yerel halk tarafından ayrımcılığa maruz kalıyoruz :/

Başka bir ülkeye göç etmiş olunca geride kalanların kıskançlığı mı, umursamazlığı mı nedir (gerçekten sebebin hangi his olduğunu kestiremiyorum) bir soğukluk, mesafe, boşvermişlik, umursamazlık seziyorum tavırlarında. Oysa biz hala onların akrabası, arkadaşı, yakınıyız ve biz hala onların yaşadıkları hayat mücadelesinin benzerini yaşıyoruz. Üstelik ekstra zorluklar da olabiliyor.

Geçtiğimiz haftalarda bloğuma da yazdığım gibi iki çok önemli olay gerçekleşti ailemiz için; kızımın 3. sınıfa (Türkiye karşılığı 1. sınıf) ve binicilik kursuna başlaması. Benim için doğumgünleri, yıldönümleri, böyle değişik bir döneme atılan adımlar çok önemlidir. Mümkün olduğunca kaçırmamaya, tebriklerimi iletmeye ve kendi ailemiz arasındaki günleri de elimden geldiğince unutulmaz kılmaya çalışırım. Eh tabi herkes bu düşüncede olmayabilir fakat benim için bunlar hayatın rutininden çıkıp biraz renk katma fırsatı demek. Yine geçtiğimiz hafta boyunca okula başlayan yakından uzaktan tanıdığım herkesin miniğini tebrik ettim, güzel niyetlerimi gönderdim, üstelik onlar için heyecanlandım ama gel gelelim ben aynı şekilde karşılığını alamadım. Aslında karşılık verecek durum olmamıştı, yani kızımın okula başlaması, Türkiye’den önce olmuştu ve bizi tebrik etmeyenleri dahi umursamayıp yine tebrik etmiştim. (çoğunlukla ig hesabını kastediyorum) Çünkü bu tip şeylerin hesabını tutacak zamanım ve enerjim yok. Fakat hemen ardından binicilik kursumuza gösterilen yoğun ilgisizlik beni biraz düşündürdü; “ben nerde yanlış yaaaaptım.”

Elbette ki bunu “ay bana yorum yapmadınız çok kızdım” minvalinde yazmıyorum. Sadece kendi kendime düşünüp anlamaya çalışıyorum. Acaba insanlara samimiyetimi yeteri kadar iyi ifade edemiyor muyum? Yoksa bizim zaten dolu dolu olan günlük yaşamımızda bunlar sıradan ayrıntılar olarak mı kalıyor, veya gerçekten kişinin kendisiyle ilgili bir problem mi bu, yoksa aman ben yazsam ne olacak yazmasam ne olacak mı deniyor? 

Hiç fikrim yok doğrusu. Belki burada yaşamayanlar buradaki özel olayların ne kadar zor elde edildiğini anlayamıyor, uzaktan sıradan geliyor. Belki de gerçekten gözden ırak olan gönülden de uzak oluyor. Belki de samimi sevenlerimiz fazla yok bilemiyorum. Her ne sebep olursa olsun, bu durum kalbimi titretse de, ben olduğum gibi olmaya devam edeceğim. Yine herkesi kutlayacağım, yine pozitif enerjimi sunacağım, yaptığım pervasızlıktan (!) da utanmayacağım.

13 Eylül 2018 Perşembe

Binicilik Dersleri

01:27:00 0 Comments


Bugün kızımın hayatında dönüm noktalarından bir diğeri daha gerçekleşti, binicilik kursuna başladı. O kadar uzun zamandır bunu bekliyordu ki (3 yıldan fazla oldu) öncesindeki gece heyecandan, sonrasında ise sevinçten zor uyudu.

Gerçekten atlara olan sevgisi çok fazla. Herhangi bir hayvandan daha fazla ve gelip geçici olmayan bir hevesle seviyor. O kadar çok seviyor ki odasında, tüm kıyafetlerinde at resimleri mevcut. Fakat çoğu çocuğun my little Pony’lerle başlayan at sevdası, kızımda öyle gelişmedi. Direkt kahverengi atlar idi sevdikleri.

Binicilik okullarına genelde 7 yaşından itibaren gidilebiliyor (okuldan okula değişebilir) ve bunlar oldukça yaygın. Mesela bizim eve yürüme mesafesinde bile bir okul var. Ancak çok doluymuş ve uzun bir bekleme listesi varmış. Orada yer bulamayınca birçok okulu aradık, çoğu benzer durumda idi. En son bugün başladığı okulda az kalmış yerlerden birine kayıt yaptırabildik birkaç gün önce. Hiç boş yer olmamasının getirdiği hayal  kırıklığının ardından beklenmedik bir sürpriz oldu onun için.

Hollanda’da kültür/sanat/spor aktiviteleri, hem çocukların hem yetişkinlerin rahatça ulaşabileceği bollukta. Kızım bu yıl da, 2 yıldır aralıksız devam ettiği ritmik jimnastiğe gidecek, yüzme derslerinde B diplomayı tamamlayacak ve bir de binicilik kursunu alacak. İki yıldır gittiği piyano derslerine de bu yıl için ara verdik şimdilik, ileride yine devam edecek, fakat bu sürede babasıyla evde çalışmayı sürdürecek.

Oğlum ise, yüzme derslerinin yanı sıra küçükler için futbol okuluna başladı. Bir de sanatsal bir aktivite arayışındayız. Ocak ayında 4 yaşına girdikten sonra olasılıklar daha da artacak.

Bu yoğun programlar altında, günlerimiz saat saat öyle planlı ki, neredeyse hiç spontane şeyler yapamıyoruz. Sezon başı olduğu için hepimiz bu tatlı telaşı özlemişiz ama sonrasını kestiremiyorum 🙈 Bu süreçte ayaklarımı yerden kesen canım arabama da çok teşekkür ediyorum 😀



3 Eylül 2018 Pazartesi

Okulun İlk Günü

22:12:00 4 Comments
Hollanda’nın yaşadığımız bölgesinde okulların ilk günüydü bugün. Evet bazı yerlerde 1 hafta önce/sonra farkı oluyor, neden bilmem, tatillerde trafik olmasın diye birşeyler duydum ama emin değilim.

Kızım, daha önce yazdığım gibi üçüncü gruba başladı. Gece heyecandan zor uyudu, ben çok az uyudum. Sabah erkenden maille gittik sınıfa. Herşey çok hızlı olup bitti, öğretmenle tokalaştık, sırasını bulduk, alelacele bir poz aldık tamam. Hayallerindeki instagramlık pozları yakalayamadım. Olsun. Eve gelince oyuncu annenin şu paylaşımını gördüm, onun da kızı okula başlamış. Ne yazık ki benim aklıma böyle güzel cümleler gelmiyor ama, onun o sırasına ilk oturuşunu, soru dolu gözlerle etrafı inceleyişini, heyecanını beynime kazıdım. Unutur muyum? Belki. Belki de bu yazıyı tekrar okuduğumda hatırlarım. 




Sonra oğlumun okuluna geçtik biraz yürüyerek. Erken gittiğimiz için boştu. Birkaç arkadaşı geldi ama yüzü hala asıktı. Sonra ben ne olduğunu anlayamadan fırlayıp kapıya koştu. Sevdiği arkadaşı gelmiş, yüzünde güller açtı. Gerçekten o güllerin açtığını ruhumla gördüm 💗

Okuldan sonra tam 1,5 saat arkadaşıyla bahçede oynadı kızım. Yetmedi bizim sokaktaki parkta 1 saat oynadılar. Bahçede kuş gibi sekerek uzaklaşmalarını, kuytularda fısır fısır konuşmalarını, hayali oyunlarında ettikleri danslarını, kıkır kıkır gülüşlerini uzaktan izlediiiim izledim. Gönül defterime yazdım 💗

Bu aralar kızım da oğlum da beni çok sevdiklerini hiç olmadıkları kadar çok dile getiriyor. Kızım bana bir şarkı yazdı, hem de İngilizce. Tek seferde ağzından çıktı ve onu söylerken kaydettik. Defalarca dinleyip ezberledik, her akşam uykudan önce söylüyor bize 

Mama
I love your hug, I love your kiss
And this is what your love in the wrist
No time for yes, no time for ear
Let’s go like for a little big boom bim bom

(Son iki satırı melodiye uysun diye uydurduğunu söyledi, ama mecazi anlamlara da yorulabilir tabi 🙈)

Herhalde hayatım bundan daha mükemmel olamazdı 🙏🏼

Bir gün sonra edit: şarkıyı yeniden söyledi ve üçüncü satır aslında şöyleymiş
No time for rest, no time for year


İnce Hayat Kitap Yorumum

01:12:00 4 Comments
Blog camiası Deli Anne’yi iyi tanır. Ben de tanıyordum. İlk açıldığından beri tüm yazılarını okudum, instagramda takip ettim, ediyorum. İnstagram gönderilerinin de her biri blog yazısından farksızdır. Dolayısıyla sanırım blogun açıldığı 2010 yılından itibaren bizlere aktardığı kadarıyla neler yaşadığını, düşüncelerini, değişimlerini takip ettim. Hatta bu kitabı bana hediye eden arkadaşımla da, ondaki bu dönüşümü farkedip hakkında sohbet ettiğimiz de olmuştu. Ne iyi geldi Deli Anne’ye İskoçya diye.



En başta bunu neden yazdım, kitabı okurken onu bizim gibi takip eden ve etmeyen arasında fark olacağını vurgulamak isterim. Biz zaten uzun zamandır takip ettiğimiz, yazım diline alıştığımız, söylediklerinin bazılarını daha önce duyduğumuz için kitap çok farklı gelmedi. Ama sevdim, hatta okurken o güzel enerjisini içimde hissettim. Elimden düşürmek istemiyor, kalbim de onunla birlikte coşuyordu. Bölümlere ayırıp her bölümde farklı bir vurgu olmasını da çok sevdim. Bazı konulara dikkat çekmekte oldukça başarılı buldum. Daha önce düşünmediğim şeyler de vardı, zaten tecrübe ettiklerim de, fakat sanırım en belirgini okuduğum süre boyunca hallerime etkiyen yavaşlama ve huzurdu. Bu yüzden iyi ki okudum dediklerimden biri olacak kitap.

Diğer yandan iki hususta, acaba farklı şekilde dile getirseydi daha mı iyi olurdu diye düşündüm. Şöyle ki kitapta kendi manevi yolculuğunu anlattığı için ben zamirini kullanıyor. Fakat özellikle kitabın bir bölümünde yoğun olarak şu duyguya kapıldım. Geçtiği merhaleleri anlatırken önce buna eriştim, sonra şuna vardım, kemâle erdim gibi, bir nevi ben şu aşamayı atladım bu kadar ilerledim şeklinde bir gizli kibir seziliyor. Oysa ki tanıdığım kadarıyla bundan oldukça sakınan, haşa kendini asla büyük görmeyen bir insan. Fakat özellikle onun yolculuğunun benzerini yaşamamış olanlar için bir ‘vay be’ algısı oluşabilir. Bu yüzden acaba birinci tekil şahıs yerine bu yolculuk üçüncü tekil şahıs kullanılarak anlatılsaydı daha iyi mi olurdu diye düşündüm. Böylece okur, belki o şahıs yerine kendini de koyabilirdi. Tabi bu benim fikrim belki okurken buna takılmayanlar olabilir.

Bir diğeri de dönüşümü yaşarken bahsettiği yol. Kendinin de söylediği gibi özellikle İskoçya’ya taşındıktan sonra öncelikle ağaçlar, ardından doğadaki tüm diğer unsurlar ve ışık, ona kainatın kitabını okumaya yardımcı olmuş. Onları rehber edinip yaradanın sesini duymuş. Gerçekten instagramdan paylaştığı her foto öyle masalsı ki, onları görenler keşke biz de orada olsak, görsek, hissetsek, yaşasak diyordur. Diyorlar da instagram yorumlarında. Tabi bu durumda şu da akıllara gelecektir; biz de öyle bir yerde yaşasaydık biz de olurduk. Kitapta bir bölümde daha İstanbul’da iken Allah’tan gelen bu mektupları almaya başladığını söylüyor ama bence vurgusu hafif kalmış. Özellikle yazının sonunda bir açıklama bekledim. “Benim yolculuğumun eşlikçisi doğa oldu ama sizde başkası da olabilir. Zira Allah her yerde mucizelerini sergilemektedir. Kimi alimler var ki ne kitap okumuş ne köyünden ayrılmış. Kimi balıkçılar denizlerde pişmiş, mesela Siddhartha nehirle konuşmuş, kimi Erenler çöllerde, kimi dağda kimi ise kalabalıkta ol’muş. Sonuçta hepimizin hayat yolculuğu farklı ve her birimiz bu yolculukta bu mektupları bulabiliriz. “ gibisinden bir mesaj. Kendim için söyleyecek olursam mesela, çocuklarım benim mektuplarımdır. Her yeni doğan gün farklı bir mesajını okurum Yaradanın.

Sonuç olarak kitabın nur’unun daha fazla kişiye ulaşmasını umut ediyor ve kendisini tebrik ediyorum. Kalemine, güzel bakan yüreğine sağlık. Bizleri de nasiplendirene şükürler olsun.