22 Haziran 2016 Çarşamba

Güdüsel Annelik

4 yılı aşkın süredir devam eden iki çocuklu annelik serüvenimde dönüştüğüm şey içgüdüsel annelik diyebilirim. Elbette okuyorum sorguluyorum ama sıkça ve en çok içgüdülerime göre hareket ediyorum. Ve genelde halim(iz)den memnunum. Fazla ne yapacağını bilememe sorunu yaşamadan günleri deviriyoruz. Tabi öyle anlar gelecektir ki, belki yine bocalayacağız eşimle, fakat artık nereye bakacağımı, nasıl bir yol tutacağımı üç aşağı beş yukarı biliyorum diyebilirim.

Bazı mevzular var (çocuk büyütmek de bunlardan biri) insanlığın ilk varoluşundan beri varlar. Hayatta kalmak, çocuk doğurmak, bebek bakmak, çocuk büyütmek gibi. Binlerce yıldır insanlar bunları yapıyor ve topluca bakıldığında başarılı olmuşlar ki insan nesli, bu günlere gelebilmiş. O insanlar günümüzle kıyasladığımızda neredeyse hiç bir bilgi sahibi değilken bunu yaptılar. Bu şu anlama geliyor, demek ki içimizde bir yerlerde ne yapacağımızı bilen bir kısım var. İster güdü deyin isterseniz evrensel bir bilinç. Sonuçta yaradılışımız böyle.

Bu içimizdeki güdü modern çağlarda kaybolmuş değil, belki aşırı bilgi kirliliği üzerini tozlarla kapladı. Fakat emin olun ki içimizde bir yerlerde hala duruyor. 

Hamilesiniz ama belki normal doğuramam diyorsunuz, binlerce yıldır kadınlar bunu yaptı. Tek çocuğa bile bakamıyorum daha fazlasını yapamam mı diyorsunuz, binlerce kadın bunu başardı. Bir bakıyorsun minyon tipli kadınlar normal doğuruyor, bir bakıyorsun kendine hayrı yok dediklerimiz üç çocuk büyütüyor. İçimizde zamanı gelince kullanmaya hazır bir güç var. Sadece o gücü kullanmak gerekmedikçe varlığından haberdar olamıyorsun.

Yukarıda sadece annelik ve çocuk bakımına değindim ama bu güdüsel mevzular hayatta her konuda geçerli. Bir problemle bir engelle karşılaştığında kendine sor. Bu daha önce insanların başına gelmiş midir? Eğer öyleyse emin ol ki çözüm içgüdülerinde gizli. Daha önce yapan olduğu için sen de yapacaksın.

Hiç kimsenin başına gelmemiş olan mevzular gerçekten çok nadirdir. Fakat diyebilirsin ki, benim şartlarım, benim koşullarım, benim algılarım bana özel; başka kimseyle aynı olamam. Evet doğru haklısın ama diğer kişi için de aynı durum söz konusuydu. Her insan birbirinden dünya kadar farklıdır ama bir yandan da o kişi de tıpatıp aynı sonuçlara ulaştı: o engeli aştı, başarıya vardı. Demek ki bu güç farklılıkların üstünde bir potansiyele sahip.

İşte bu yüzden yeniliklerden korkmak gereksiz. Bizi hayata bağlayan çok derin bir altyapı ile geldik bu dünyaya. Ona sırtını daya ve devam et yola....


17 Haziran 2016 Cuma

Nova'ya Mektuplar:17.Ay


Tatlı oğlum;

Ay dönümünü unutmadım, yazıyı yazmaya fırsatım da vardı ama yazmadım yarın yazarım dedim. Bunu bir sonraki hatırladığımda ise aradan beş gün geçmişti bile. İşte böyle bir yoğunluk içerisindeyiz.

Sabahları kalkıp hep beraber kahvaltı edip sonra seninle ablanı okula bırakıyoruz. Günün durumuna göre, okuldan sonra seninle markete gidiyoruz veya seni ormana/çiftliğe/parka falan götürüyorum. Eve girmemiz iki saatten önce olmuyor. Sonra öğle uykusu ve yemeği ardından yine okula ablanı almaya. En az iki saat de okulun bahçesinde veya civarında oynuyorsunuz. Eve girdiğimizde saat 4 ü geçmiş oluyor ve biraz atıştırmalık ve oyun (hava güzelse hep bahçede) derken baban geliyor. Böylece pili bitmiş anne de azıcık dinlenebiliyor :))

Gün içinde bir çok şey yaptığımız için bir hafta öncesi sanki bir ay öncesiymiş gibi hissediyorum ve bol bol kafam karışıyor tabi. Yine de günde üç dört kez dahi de olsa dışarı çıkıp gelmekten usanmıyorum çünkü evde zaman daha zor geçiyor, siz daha çok sıkılıyorsunuz sonuçta bu da beni  daha fazla geriyor. Varsın yorgunluk olsun ama mutsuzluk olmasın. 

Bu ay seninle müzik okuluna başladık. 5 derslik bir paketti üç ders geride kaldı. Seninle birlikte otobüse binip gidiyoruz (ablan okuldayken) ve dönüyoruz. Bu süreçten çok keyif alıyorsun ama bu dersleri pek sevdiğini söyleyemeyeceğim. Normalde müziği seviyorsun aslında. Sanırım bu derslerin temposu senin için biraz yavaş kaldı. Diğer çocuklar (senden ufakların sayısı daha çok) oldukça sakin bir şekilde ebeveynlerinin kucaklarında otururken sen odayı keşfetmek, müzik aletlerinin hepsini denemek istiyorsun ve ne yazık ki öğretmenin size izin verdiklerini onun izin verdiği zamanda yapmak zorundasın. Sanırım 5 dersten sonra devam etmeyeceğiz. Yine de sana bazı şeyler kattı. Rapapa diye söylenen bir şarkı var onu öğretmenle söylüyorsun (ki bu onu çok şaşırttı başka hiç bir çocuk söylemiyor) ve şarkı devam ederken arada stop denilip kıpırdamadan durulan bir şarkıda ne yapacağını öğrendin.

En son mektupta dişlerinin yazmıştım. O yazıdan hemen sonra köpek dişlerinin hepsi birden patladı gibi. Diğerleri tek tek çıkınca, bunların aynı anda çıkması beni şaşırttı doğrusu. Tabi hala ara sıra ağrıları oluyor tam çıkamadılar çünkü. Diş sıkıntının azalması biraz daha iyi yemeye başlaman ve iyi uyuman anlamına geliyor çok şükür. Geceleri ne kadar uğraştıysak da biberonu reddediyordun. Bu köpek dişlerinin ilk çıkış zamanı üç gece boyunca sürekli emdiğin için hiç uyumadım ve meme uçlarım yara olmuştu (hala geçmedi). İşte o son gece artık dayanamayıp biberon verdik ve aldın. O geceden sonra (yine emiyorsun tabi) bir kere biberonla normal inek sütü veriyoruz ve sayesinde daha uzun uyuyorsun. 5 saate kadar kesintisiz uyuduğun oldu ki bu bizim için bir rekor. Devamını diliyorum annecim :))

Bu ay dil gelişiminde ektra sözcüklerin oldu ama hangisi yeniydi ayırt edemeyeceğim şimdi. Ih ıh diye konuşmalarının formatı değişti (a oh e ıh uv da ho ka gibi heceleri ardarda seri şekilde söyleyip sözde konuşuyormuşsun) ve bizim söylediklerimizi tekrar etmelerin arttı. 

Bu ay ayrıca tuvalet konusunda bir gelişme oldu. Artık kakanın geldiğini önceden söyleyip, tuvalete yapalım mı diye sorduğumda kabul edersen (ki koşa koşa gidiyorsun) tuvalete yapıyorsun. Çişini de yaptıktan sonra söylüyorsun ama tabi bu da bir gelişme demek ki farkındasın olayın. Belki 9 aylıktan beri seni ara sıra hava alsın diye bezsiz dolaştırdım. Pek çok çiş kazası oldu tabi ama sen çişini öğrendin. Şimdi altında bez yokken ıslandığında hemen yanıma gelip söylüyorsun (onun da adı kaka) ve kıyafetini değiştiriyorum. Bezsizliğin rahatlığını çok seviyorsun ve bez takma işi tam bir macera, seni yakalayabilirsem bağlıyorum 😀

Bakalım gelecek ay nelere gebe olacak. Seni çok seviyorum yaramaz bıdığım.

Annen
Amsterdam



16 Haziran 2016 Perşembe

Haftanın Bilgisi: Buzdolabımda Su Birikiyor Ne Yapmalıyım?


Buzdolaplarında bazen sebze meyve bölümünün altında su birikir ve sık sık temizleme ihtiyacı doğurur. Benim de başıma geldiğinde, üstelik birkaç günde bir tekrar tekrar oldukça, buzdolabımın artık bozulduğunu düşünüp yeni arayışlara girmiştim. Fakat sonradan bunun bir çaresi olduğunu öğrendim.


Meğer çok basitmiş, benim buzdolabımda yukarıdaki fotoğrafta görüldüğü üzere arka duvarda bir delik var. Bazen koyduğumuz yiyeceklerin kırıntıları bozulan sebze artıkları falan bu deliği tıkıyormuş. Eğer su birikmeye başladıysa delik tıkanmış açın demekmiş. Buzdolabında oluşan buhar bu delikten atılıyormuş.

Elbette sizin dolaptaki delik farklı bir yerde olabilir ama dikkatlice bakın ve deliği arayın. Temizlediğinizde su birikmesi son bulacaktır.

15 Haziran 2016 Çarşamba

Dans Edin

Ülke bu haldeyken dans et mi diyorsun sen bize, nasıl yapalım diyeceksiniz belki... Evet buna rağmen daha da ısrar edeceğim ben de, çünkü daha çok ihtiyacımız var.

Düşünün bir insanlık var olduğundan beri dans var. Müzik doğanın bir ritmi, müziği tüm ruhunla dinlediğinde bedenin de o ritme eşlik etmeye başlıyor, yani dans ediyor. İster eğlence de, ister meditasyon buna. Fakat o kendini ritme bırakıp dans etme durumu bambaşka.

Ara sıra facebookta komik videolar altında  dans eden yaşlı nineler veya dedeler görüyoruz. Gülüyoruz ama itiraf edin kıskanıyoruz. O koyverme halini, o rahatlığı. Belki çoğumuz ben asla yapamam diyoruz.

Kültürümüzde büyük yer ediyor dans. Halk oyunlarında, çiftetellilerde... Düğünlerde özellikle topluca dans edildiği zamanki o rahatlama duygusunu bilir misiniz? Orada nasıl dans ettiğinin hiç bir önemi yoktur, herkes gönlünce kurtlarını döker, hatta özenle yapılmış üst baş dağılır. Fakat kimin umrunda, ayaklar ağrımış şekilde koltuğa oturduğunuzda tüm stresin gittiğini hissedersiniz.

Ben dans etmeyi severim, ilk başlangıç zamanında çok rahat değilim ama sonra o eşiği aşınca koyveririm. Türkiyede iken gittiğim her düğünde (az tanıdık çok tanıdık farketmez) oynardım, şimdi çok seyreldi tabi ama hevesimi zumba ile almaya çalışıyorum.

Batı kültüründe discolar, açık hava konserleri, çeşitli dans etkinlikleri insanların dans etme ihtiyacını gideriyor. Biz ise daha çok düğünlerle... Önümüz yaz, düğünler çoğalacak bu fırsatları değerlendirmek, ruhumuzu ve bedenimizi deşarj etmek bu çıldırtıcı ağır havalarda bize iyi gelecektir.

Bir de fırsatları değerlendirmek diye birşey var. Artık daha çok kaçınıyoruz eğlenmekten. Doğum günü kutlamalarına amaan ne gerek var diyoruz, başarı hikayelerini basit bir yemekle geçiştiriyoruz, çocukların doğum günlerinde müzik değil aktivite yaptırıyoruz. Oysa tam tersi olmalı, her mazereti eğlenceye dönüştürmeli, tv de sevdiğimiz bir müzik çıktığında sesini açıp dans etmeli... 

Çoluk çocuk hep beraber.

Haydi...




11 Haziran 2016 Cumartesi

Hollandalılar Bisiklet Sürerken Neden Kask Takmazlar?


Dünyada en yaygın bisiklet kullanımının Hollanda'da olduğu bir gerçek. Genç yaşlı farketmez neredeyse herkesin bir bisikleti var ve bisiklet gündelik hayatın önemli bir kısmında yer ediyor. Bakkala, okula, işe, otobüs durağına her yere bisikletle gidiyorlar ve bisiklet gerçekten amacına uygun kullanılıyor; yani bir ulaşım aracı.


Bulunduğum diğer ülkelerde gördüğüm kadarıyla (bisiklet kullanımı ülkemize göre nispeten yaygın olsa bile) kullanım amacı çoğunlukla spor veya keyif yapmak. Ve hepsinde de kask kullanıldığını görüyordum, özellikle çocuklar kasksız bisiklet sürmüyorlardı.


Amsterdam'a gelen her insanın yaşadığı şoku ben de yaşadım ilk başta. Ne kadar çok bisiklet, ne kadar farklı bisiklet, hiç kimse kask takmıyor, küçücük çocuklar öyle korunaksız taşınıyor aman Allahım 🙀

Fakat şimdi hem alıştım hem de dönüştüm. Çocuklara ve kendime aldığım kaskları neredeyse hiç kullanmadık. Kullanmam demiyorum elbette ama zor geliyor doğrusu. Acaba neden kask kullanılmıyor diye araştırdığımda bazı yazılar bulup okumuştum, şimdi bunları toparlamak istiyorum.

Öncelikle Hollanda'da bisiklet kullanırken kask takma mecburiyeti yok. Yani bir yasal yaptırım yok. Wikipedia burada hangi ülkelerin yasal izin verip vermediğini açıklıyor. https://en.m.wikipedia.org/wiki/Bicycle_helmet_laws_by_country

Hollanda'da bisiklet kullanımı öyle yaygın ve yoğun ki; kask zorunluluğu bunu kısıtlayıcı bir etki yapıyormuş. Yani insanlar kask takmak istemedikleri için bisiklet sürmeyebiliyorlarmış. Toplumsal açıdan bakıldığında ise, bisiklet kullanımının azalması sağlığı da etkileyeceği için (obezitenin artması, kalp hastalıkları vs) devlet kasksız kullanımın getireceği mümkün zararların, bisiklet kullanılmadığında oluşacak zararlar yanında hafif buluyormuş. Bu nedenle resmi bir yasak getirmiyorlarmış.

Gerçekten bisiklet çok yoğun kullanıldığı için her çeşit kıyafetle, günün her saati ve bisiklet süren insanlar görmek mümkün. Gayet formal bir kıyafetle işe gidenler kask takmak istemezler. Diğer yandan bisikletle eşya taşımak da sıkıntı. Yani işe gitmek için otobüs durağına kaskla gittiniz diyelim. Duraktaki bisiklet bırakma yerlerine bisikleti bırakıyorsunuz ama kaskı napıcaksınoz. Mecburen bütün gün onun için de bir çanta taşımak lazım. Zor iş!

Okuduğum yazılarda bir diğer çarpıcı iddia da bisiklet kazalarında kafa üstü düşmenin aslında çok küçük bir olasılık olduğuydu. Gerçekten bisiklet kazalarından kafa fazla etkilenmez.

Peki çocuklar neden takmıyor onlar iyi süremez falan diye düşünebilirsiniz. Aslında onlar da çok iyi sürüyor. Çocuklar çok erken yaşta başlıyorlar ve küçük bisikletlerde zaten yere yakın bir şekilde öğrendikleri için düşmeler pek tehlikeli değil. Büyük bisiklete geçtiklerinde zaten profesyonel olmuş oldukları için sorun yok.

Tabi kasksız bisiklet kullanımının yaygın olmasında ülkenin neredeyse dümdüz olmasının ve bisiklet için mutlaka her sokakta her caddede bisiklet yollarının olmasının da etkisi büyük. Yollarda yoğun bir bisiklet trafiği olmasına rağmen, motorlu araç ve yaya trafiği de göz önüne alındığında, bisikletler öncelikli konumdalardır. Hakları daha fazladır ve bu yüzden de bisiklet kazalarının oranı nispeten azdır.

Bisiklet konulu diğer yazılarım







8 Haziran 2016 Çarşamba

İki Çocuklu Hayata Bir Genel Bakış

Biliyorum benden büyük yaşta iki veya daha fazla çocuğu olanlar diyecekler ki "amaan bunun da yazdığı şeye bak, çok sıradan". Çünkü ben de artık tek çocuğun her birşeyinin yazıldığı yazılara öyle tepki veriyorum. Fakat tabi ki kınamıyorum çünkü ben de yaptım ☺️

İki çocuklu olduktan sonra bazı meseleler insana tırt geliyor. Uyumadı mı? Boşver. Ek gıdaya başlasam mı? Ne kadar geç o kadar rahatlık. Yemedi mi? Acıkınca yer. Uyku eğitimi mi? Ne gereği var. Tuvalet eğitimi mi? Keyfi ne zaman gelirse. Sağlıklı beslenme mi? Ne kadar mümkün oluyorsa o.

Aslında ilk çocukta düzenlemek için emek harcadığımız rutinler, eğitimler falan ikinci  çocukta boşveriliyor. Sebebi annenin rahat olması olarak adlandırılsa da işin aslı vakitsizlik. Bir türlü böyle işlere vakit ayrılamıyor, bir türlü düzen kurulamıyor (evdeki diğer çocuk ihlal ediyor falan), vakit bulunsa bile anne bununla zamanını harcamak istemiyor, bulduğu her fırsatta dinlenmek istiyor :))

Bizim evden örnekler vereyim. Oğlumun gündüz uykusunun saati asla aynı değildir. Önceki akşam kaçta yattığına (her akşam aynı saatte yatırmaya gayret ediyoruz ancak yok ablayla kudurmaktan, yok oyunu bırakamamaktan hep değişiyor) ve gece kaliteli uyuyup uyuyamamasına göre değişir. Ki bu da -eğer diş, hastalık vs yoksa- açlığına bağlıdır. Yatmadan önce iyi yemişse iyi uyur yememişse sık uyanır falan. Nitekim ertesi günkü öğle uykusu asla düzenli olamıyor.

Bir türlü düzelemeyen mesele de yemek. Gece emince bizim kahvaltı ettiğimiz saatte acıkmamış oluyor. Onun kahvaltı saati geldiğinde ablasının atıştırma saati geliyor. E bu bebe de o abur cuburu istiyor, kıza yalvar yakar şimdi yeme annecim bekle desem de dinlemiyor. Böyle hallerde iki lokma sağlıklı, üç lokma abur cubur şeklinde acayip bir düzen  oluyor ya da olamıyor. Abla okulda olduğunda biraz daha iyi düzen ama baştan söyleyeyim ikinci çocuklar yasak gıdalarla daha erken tanışıyor.

Küçük büyüğünü her konuda taklit etmek istediğinden, onun elindeki her oyuncağın aynısını istiyor, erkenden herşeyin aynısından iki tane dönemi başlıyor. Oğluma aldığım bebek oyuncaklarının hiç biri kullanılmadı, doğrudan ablasınınkilerle başladı, erkenden boya yapmayı, sabun baloncukları üflemeyi, tırmanmayı zıplamayı öğrendi. Evde her an bir tehlikeli hareketler oluyor ve iki saniye rahat oturmak mümkün değil. 

İkinci çocuklar büyük çocuğun programına göre yollarda veya bekleme odalarında büyüyor. Okul-kurs yollarında, aktivite derslerinin bekleme salonlarında, büyük çocuğa uygun parklarda... Fakat ne gariptir ki büyük çocuğun arkadaşlarını arkadaş ediniyor, buralarda bulunmaktan memnun oluyor ve bu hızlı tempo onu mutlu ediyor. Büyük çocuklarla beraberken onların yaptıklarını denediği için birçok beceriyi daha erken kazanıyor. 

Tek çocuklu hayatta çocuğun sosyalleşmesi için ekstra çaba gerekirken (oyun gruplarına götürmek, parklarda kaynaştırmaya çalışmak gibi), ikinci çocuk  için hiç zahmet etmeye gerek kalmıyor. Abla/abinin varlığı bir yana, onun arkadaşları, bekleme salonlarındaki diğer velilerin ikinci çocukları gibi geniş bir sosyal çevreye sahip oluyorlar :)) Bu yüzden olsa gerek daha rahat oluyorlar.

Böyle bakınca ikinci çocuğun fazla bir yükü  yokmuş gibi görünüyor, gerçekten öyle. Geçenlerde bir yorumda da yazmıştım, ilk çocuk doğduğunda hayat duruyor, herşeyimizi ona endeksliyoruz ama ikinci çocuk olanca hızıyla akıp giden hayatın içine doğuyor. Olması gereken de bu aslında, yüzyıllardır tüm annelerin yaptığı bu çünkü. İşte bu yüzden ikinci çocuk hayatın durması değil, daha da zenginleşmesi demek oluyor.

5 Haziran 2016 Pazar

Çocuklu Aile Dayanışması


Her anne baba çok iyi bilir ki, çocuk sahibi olduktan sonra ne tatiller eskisi gibidir ne gezmeler... Değil dinlenebilmek, daha yorgun olarak dönmemek işten değildir. Fakat gezmeyi seven anne babalar yine de bu yorgunluğu göze alır, çünkü zaten evde de dinlenemeyecektir. En azından mekan değişikliği yapıp biraz rahatlamaya çalışır.

Çocukların yaşları yakın olacak şekilde bir veya daha fazla sayıda aile ile dostluk kurmak, tatile, pikniğe, ne bileyim ormana hayvanat bahçesine falan giderken hep beraber gitmek, restoranda beraber yemek yemek falan bence yapılabilecek en akıllıca iş. Fakat görüyorum ki insanlar bu tip birlikteliklere pek sıcak bakmıyorlar. Eh tamam birebir aynı kafada arkadaş bulmak, hele belli bir yaştan sonra, çok zor ama sen buna güçlerin birleşimi gözüyle bak canım kardeşim. Ha kafa dengi bir arkadaş bulursan ne âlâ lakin, sanma ki o kafaları denkleştirecek zamanın olacak.

Şimdi bizim durumumuzla örnek verecek olursam, çekirdek ailemizle bir yere gittiğimizde ben bir çocuğun peşinden, kocam diğerinin peşinden koşarken, biz ne dinlenebiliyoruz, ne de birbirimizi görüp iki çift laf edebiliyoruz. Fakat bizim gibi iki çocuklu başka bir aileyle gittiğimizde büyük çocuklar beraber oynuyor, küçük çocuklara ise anneler ve babalar sırayla bakıyor. Bu sırada çocuk bakmayan grup da oturup sohbet ediyor ve nihayet dinlenebiliyor. Daha ne olsun! 

Her anne baba bunun farkında olmasına farkında ama açıkça dile getirmekten kaçınıyorlar genelde. Sanki ben çocuğumun yükünü sana yıkacağım zannedilir diye korkuyor. Oysa her iki taraf için de durum aynı. Her iki taraf da bu tür bir desteğe eşit ölçüde muhtaç! Sanırım çekingenlikten bu tür organizasyonlar kolay kolay hayat bulmuyor :/

Açık olun, ortak çıkarlarınızı gözetin, güçlerinizi birleştirin ve biraz dinlenin. Benden söylemesi ☺️



27 Mayıs 2016 Cuma

50. Ay Mektubu: Hiç Oyuna Doyulur mu?


Canım kızım,

Bu ay öyle dolu geçti ki, günler haftalar geçmek bilmedi sanki. Gün içinde birçok farklı şey yapıyoruz ve sonuçta akşamları hepimiz sızıp kalıyoruz. Hava arada soğuk ve yağmurlu olsa da, bahar havası yine bambaşka. Yağmurlu günlerde bile dışarda oynamayı bırakmadınız ve bol bol eğlendin bu ay.

Okula başladığın gün, bizimle aynı gün yan sınıfa başlayan bir kızla tanışmıştık. Okul sonrası bahçede oynarken arkadaşlığınız gelişti, şimdi kanka oldunuz. Tüm okul dağılmış oluyor ve bahçede sadece siz kalıyorsunuz. Okulun bahçesi gerçekten çok güzel ve siz de en az bir buçuk saat oynuyorsunuz. Açlığınız olmasa akşama kadar duracaksınız ya neyse. Yanımda atıştırmalık şeyler getiriyorum ama tabi onun da etkisi bitiyor bir süre sonra.

Okula başladıktan sonra fiziksel becerilerinde büyük bir gelişme oldu. Zaten çok hareketliydin ama biraz temkinliydin ve bazı yeni hareketler seni korkutuyordu. Bunda bugüne kadar benim aman düşeceksin diye panik yapmış olmamın da etkisi olabilir tabi. Şimdi okulun bahçesinde oynarken diğer çocuklardan cesaret alıyor olmalısın.

O kadar ardarda oldu ki bu gelişmeler hala çok şaşkınım. Önce tırmanma çubuğunda başaşağı durabildiğini söyledin, sonra boyundan yüksek bir yerden zıplayarak atladın. Salıncak sallanırken hızlanmak için yaptığımız öne arkaya esneme hareketini bir türlü senkronize edemiyordun. Ve bir sonraki gün şak diye oldu. Bir başka gün de itfaiye direği gibi direklerden kaydın. Benim için de hergün bir heyecan vardı doğrusu.

Hele bugün aklım başımdan gitti. Okulun bahçesinde yüksek bir kaydırak var, kollarımı uzatınca zor yetişiyorum iki metreden fazla vardır yüksekliği. Bu plastik bir kaydırak ve kenarları hafif yüksek hepsinde olduğu gibi. Sen bu kenarlardan birine ata biner gibi binip geriye doğru kaydın tepeden, bir tarafın boşta ve o kadar yüksekte, ben dur bile diyemeden kayıp indin. 🙀

Ayrıca bugün yüzme kursunun ilk dersine katıldın ve ben yine şoklardaydım. Evde banyo yaparken değil gözüne burnunun ucuna su damlasa çığlığı basan sen, kendi kendine duş aldın, havuzda oynadın, suya daldın ve sonunda yine yıkanıp çıktın. Bir daha evde yine ağla göreceğim seni o zaman 😉

Tabi tüm bu oyunlarında kardeşinle seni bekleyip durduk. O da sana eşlik etti, bol bol oynadı, bense ikinizi böyle mutlu gördükçe şükredip durdum.

Neşen, coşkun, enerjin hep daim olsun kuzum ve Allah sizi kazalardan korusun.

Annen
Amsterdam




24 Mayıs 2016 Salı

Sosyal Medyanın Bize Yaptığı


Sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle birlikte çok şey değişti. Artık daha kolay iletişim kurabiliyoruz, sevdiklerimizi/sevmediklerimizi paylaşıyoruz ve bence en önemlisi daha çok insanın sesi çıkıyor. Önceden sadece bir grup cesur insan kendine internet aleminde bir yer edinirdi, şimdi ise herkes o yeri kolayca elde edebiliyor. Bu iyi birşey elbette ancak bazı şeyler hiç değişmiyor.

Sosyal medyanın topluma yaptığı şey, insanları ikiye bölmek oldu: özgün içerik üretenler ve bu içerikleri paylaşanlar. Hatırlayın e-mail hesaplarının ilk yaygınlaştığı dönemlerde, sürekli birilerinden yönlendirilmiş, şimdi olsa spam diyeceğimiz mesajlar alırdık. Üşenmez hepsini okur, biz de yönlendirirdik. Neler yoktu neler, özlü yazılar, komik fotoğraflar, tarihi hikayeler, şimdiki kadar yaygın olmasa da video ve müzikler. Şimdi sosyal medyada yaptığımız tüm paylaşımlar e-mail aracılığıyla gayet de güzel yapılıyordu. Bu dönemde internetin görünen yüzünde, biraz önce cesur diye tabir ettiğim içerik üreten kullanıcılar vardı. Paylaşımcılar gizliydi, onlar sanki sahnenin altında fısır fısır konuşan izleyiciler gibiydi.

Facebook ve twitter ilk hayatımıza girdiğinde herkes kişisel paylaşımlarda bulundu bol bol. Artık kendi de görünür hale gelmişti çünkü. Fakat şimdi, kişisel paylaşımlar azaldı, bu hesapların çoğunu başkalarında beğenilip paylaşılan gönderiler doldurmaya başladı. Aynı şey twitter için de geçerli.

Instagram için hala yoğunluk kişisel paylaşımlarda olsa da onun da olumsuz getirileri oldu/ oluyor her geçen gün.

Birileri güzel yazıyor, birileri güzel fotoğraflıyor, birileri ürettiği şeyleri çok iyi yapıyor, birileri iyi mizah/sanat/fikir... yapıyor. Ve özgün içerik sağlayıcılar ile sadece bunları takip edip paylaşanlar arasındaki fark gitgide büyüyor. Evet belki açıkça değil ama blog yazılarının, diy projelerinin, amatör çalışmaların azalmasında (ya da en azından bunların internette yayınlanma oranının azalmasında) etkisi var. Çok iyi şeyleri gördükçe, kendini yetersiz hissetme, tatmin olamama duygusu.

Fakat unutmamamız gereken şey, onlar bir anda böyle olmadı. Zamanla ve istikrarla kazanıldı o başarı. Diğer yandan en mükemmel şekilde olmak zorunda değil, sana ait olsun yeter. Bu durumda geriye şu soru kalıyor: Sen internetteki yerini neyle doldurmak istiyorsun?

Paylaşımcı olmak kötüdür demiyorum. O da ciddi bir okuma/inceleme/seçme becerisi gerektiriyor. Eğer bu rolü üstlendiyseniz, mutlaka size getirileri olduğunu unutmayın ve pasif tarafta yer alıyorum diye kendinizi önemsiz hissetmeyin. Aslında böyle bir yaklaşım, kişide ilgilendiği alanda çok iyi bir vizyon oluşturmasına yardımcı oluyor.

Eğer özel içerik üreten taraftaysanız, durmak yok yola devam. Yolun başındaysanız merak etmeyin her geçen gün daha iyi olacak. Eğer yolu yarıladıysanız ne mutlu, kimbilir sizden daha ne cevherler çıkacak...




19 Mayıs 2016 Perşembe

Yeni Instagram Hesabım: Dogagunlugum

Hollanda'da İstanbul'a göre daha doğayla içiçe yaşadığımız doğrudur ama benim doğaya olan ilgim daha eskiye, çocukluğuma dayanıyor. Bunda anne-babamın çiçeklere ilgili olup çocukluğumun geçtiği bahçeli evde belki 50 civarı çiçeğimizin olmasının, ben çocukken hala var olan binalar arasındaki boş arsalarda konuşlanmış küçük kırlarda yaptığım doğa gezilerimin, ananemin ve babannemin bahçelerindeki çiçekler, ağaçlar ve onların köydeki tarlalarının da etkisi var. Çok çiçek ismi bilir(di)m, şimdi bazılarını hatırlamakta zorlanıyorum zira özellikle üniversite ve yüksek öğrenimim döneminde sanki doğadan kopmuştum. Kendimce çiçek yetiştiriyor, gördüğüm ağaçları inceliyor, hayranlıkla seyrediyordum ama çok iyi tanımıyordum. Hollanda'da doğaya daha yoğun maruz kalınca, yürüyüşlerimde çektiğim fotoğrafların sahiplerini öğrenmeye çalışıyordum bir süredir. Pek tabi ki yazılmayan, not edilmeyen bilgi unutuluyor. Ben de yeni bir hesap açarak öğrendiklerimi kayıt altına almaya karar verdim ve tüm doğa severleri davet ettim.

Eğer instagram hesabınız yoksa blogun en altında yer alan gadgetten oraya eklediğim fotoğrafları ve yazılarını görebilirsiniz. Instagramdan takip etmek isterseniz dogagunlugum diye aratabilirsiniz. Profilim aşağıdaki görselde görülüyor.


Bol yeşilli günler dilerim ☺️

18 Mayıs 2016 Çarşamba

Nova'ya Mektuplar: 16. Ay


Yakışıklı oğlum,

Bu ay 5 gün gecikmeli yazıyorum yine. Bu ay yaptıklarımkzı düşününce sanki daha uzun bir zaman geçmiş gibi hissediyorum. Bunda ablanın iki haftalık okul tatili nedeniyle sürekli evde oluşu, beraber daha çok zaman geçirmeniz, geç kararan hava, güzel havalarda bol bol gezmiş olmamızın da etkisi var. Hergün dışarı zaten çıkıyorduk da, şimdi fırsatını bulsan tüm gün dışarıda kalacaksın. Çok seviyorsun. Kalkar kalkmaz ayakkabılarını alıp mua yapıyorsun (elinle öpücük gönderme işareti). Günde 4 kez bile dışarı çıktığımız oluyor düşün artık. Çıkmak istediğinde işim varsa seni bahçeye salıyorum, çiçek sulamak, top oynamak, saksıların topraklarıyla oynamak, bisiklet sürmek gibi oyunlar yapıyorsun kendi kendine. Tabi artık suyla daha çok oynadığından defalarca üstünü değiştirmek zorunda kalıyorum. Bahçede bir tane büyük çiçek sulama kabımız vardı, ablanla paylaşamıyordunuz. Şimdi ikinize de daha ufaklardan aldım, pıtır pıtır dolanıp çiçekleri suluyorsun. Bu hallerini seyretmeye doyamıyorum.

Bu ay çıkmak bilmeyen son azıyı çıkardın nihayet (ilk dört azının sonuncusu- sağ alt azıydı-) fakat yanında bir süpriz daha geldi sol üst köpek dişin de çıktı. Diğer köpek dişlerin de kaşınıyor belli ki umarım kolay çıkar onlar, zira bu dört azı çok zorlamıştı. Dişlerin ağrıdığında iştahın oldukça etkileniyor, diğer zamanlarda normal yiyorsun, yemeye aşırı düşkün bir çocuk değilsin. Hatta genelde yedirmek için uğraşıyoruz ve ne yazık ki bu ay bu konuda senden şikayetçiydim haberin olsun. Acıkmamışsan, canın istemiyorsa asla yediremiyoruz. Hatta geçen gün düşündüm de sadece yeme konusunda değil uyku konsunda da hatta her konuda öyle. Sen ne zaman nasıl istiyorsan öyle oluyor genelde.

Bu ay ayrıca iki yaş sendromunun ilk vakalarını yaşadık. Çok yoğun sıklıkta değil henüz tabi (üç kere oldu bu güne dek), bir saat boyunca çırpınarak avaz avaz ağladın. Ne desek ne yapsak fayda etmiyordu, hatta dokunmamızı bile istemiyordun hemen anladım tabi welcome to terrible two 😁

Üç vakanın ikisinin mazeretini hatırlıyorum. Birinde gecenin bir yarısı seni yatağında biraz yana doğru itmiştim, uyandın. Aman allahım neden ellemişim seni tam bir saat ağladın ve ben tabi ki pişman oldum. İkincisi ise öğle uykunun tam ortasında oldu. Bazen uyanıyorsun ve beni arıyorsun öğlen uykusunda. Biraz daha meme emip uyuyorsun sonra. O zaman sen uyurken duş almıştım, uyanınca yanına geldim ama emerken saçımı tuttuğunda ıslaktı. Neden ıslakmış saçım. Tutmak istiyorsun tutunca elini çekiyorsun böyle kısır döngü. Ah bileydim kurutmaz mıydım o saçı. Bir saat sonunda ağlaman bittiğinde saçım kurumuştu ve yine uyudun.

Ablanın ilk terrible two vakalarında dikkatini başka şeyler ile dağıtabildiğimi hatırluyorum. Şu ana kadar yaşadıklarımızda senin için geçerli olmadı bu. Dediğin dediksin. Bakalım ilerleyen günlerde ne yapacağız.

Fiziksel becerilerin her geçen gün artıyor. Merdivenleri emekleyerek çıkıyorsun zaten, şimdi ayakta çıkıp inmeye uğraşıyorsun, bayağı da beceriyorsun. Bazı koltuklar ve yataklar yüksek geliyordu onlara da çıkabiliyorsun artık. Parktaki sallanma çubuklarına tutunup sallanıyorsun. Salıncağı kaydırağı çok seviyorsun. Büyük çocuk salıncaklarında (korumasız olanlarda) sallanabiliyorsun, benim boyumdan yüksek kaydırakların merdivenlerine çıkıp kayıyorsun. Bir loopfiets (pedalsız bisiklet) aldık onu sürüyorsun, ablanın scooterında ayakta duruyordun ama şimdi bir ayağını indirip ilerlemeye çalışıyorsun. Böyle fiziksel şeylerde ablan ne yapıyorsa aynısını yapmaya çalışıyorsun. Gerçekten dikkatlice gözlediğini farkediyorum.

On gün kadar önce Almanyaya doğru bir seyahat yaptık, üç farklı yerde konakladık ve arabayla gezdik. İlk uzun araba yolculuğundu (toplamda 3,5 saat ama en uzun 2 saat sürdü), tabi ki çok rahat değildin. Fakat gidişe göre geliş daha iyiydi ve sanırım sen de gezmeyi çok sevdin. Kaldığımız yerleri falan hiç yadırgamadın.

Kelime dağarcığını da buraya not edip son vereyim zira defterinin ilk yaprağı hariç tamamı boş hiç yazamadım. Doktor kontrollerinde kaç kelime konuştuğunu soruyorlar, yazınca hatırlamak kolay oluyor :) Geçen ay söylediklerine ilave yeni sözcüklerin/seslerin var. 

Geçen ay mektubunda şunları yazmışım : 
anne, baba, mama, meme, al, ver, gel, abba (gibi bişey), daanta (çanta), haau haau(havhav), gaaa gaaa (gakgak), bırrrm (araba), dag (hollandaca iyi günler)

Bu ay bunlara ilave olarak: dur (ben altını alırken sen hep kaçtığın için dur dur dur diyorum sen de dudududu diyorsun), moouu (inek), mua (öpücük), gool (top), kaka (hem kendi yaptıklarına hem de her türlü kire diyorsun), bıdıbıdı (banyo), paaad (balon patlayınca pat oldu anlamında), vuuu (uçak, sesini çıkarıp elini havada sallıyorsun), saat (daat),

Bunlar dışında suyu; parmağını içermiş gibi yaparak, diş fırçalamak istediğini; parmağınla dişini fırçalayarak işaret diliyle anlatıyorsun. Aslında herşeyi böyle işrerle anlatabilyorsun ve artık seni sadece ben değil ablan da anlıyor, bazen bana gelip "anne Eren .... istiyor" diyor.

Buraya herşeyi yazamıyorum ama ablanın ve benim boynuma sarılışını, mua diyerek dolu dolu öpüşünü de aktarabilsem keşke. O anlardaki tüm duyularımı/algıladıklarımı dondurup saklayabilmek isterdim.

Benim akıllı bıdık oğlum.

Annen
Amsterdam

13 Mayıs 2016 Cuma

Kardelen ve Menekşe

Kardelen ve Menekşe

Bu sabah ormanda yürürken adlarını bilmediğim kır çiçeklerini öğrenme hevesi ile oturdum internet başına. Ne yazık ki tatmin edici bir bilgi bulamadım, iş başa düştü. Fakat okuduklarım arasında aşağıdaki yazılar çok hoşuma gitti. Yazının tamamını almadım buraya ama hepsini okumak isterseniz burada

http://listelist.com/kis-cicekleri/

kardelen
Bundan uzun yıllar önce iki kır çiçeği birbirlerine aşık olurlar ve birbirlerini çok severler. Her bahar geldiğinde onlar da diğer çiçekler gibi yeni güne “merhaba” derler… Bir bahar başında çiçeklerden biri diğerine “Biz öbür çiçekler gibi bahar başlangıcında açacağımıza herkesin soğuktan kaçtığı karlı kış günlerinde açalım ki bütün doğa bizim olsun!” der ve ikisi de o bahar açmamaya ve kışın karlar yağdığında buluşmaya karar verirler.

Biri açmak için kış gelip karın yağmasını beklerken, diğeri sözünde durmaz, o soğukta açmaya cesaret edemez. Kışı bekleyip de bembeyaz karlar yağdığında açan çiçek yani kardelen, her yerde sevdiğini arar; ama bulamaz. Ümidini yitiren çiçek sonunda üzüntüsünden boynunu büker, soğuğa daha fazla dayanamayıp karların üzerinde ölür gider… İşte o gün bu gündür karda açan ve sevgilisini bekleyen o çiçeğe “kardelen” denir.

2. Hercai Menekşe

hercai-menekse
O boynu bükük kardelen çiçeğinin aşık olduğu çiçektir menekşe; ama sevdiğine verdiği sözü tutmamış, kar yağdığında açmaya cesaret edemeyerek onu aldatmıştır. İşte sevgilisini yarı yolda bırakan menekşeye, o günden sonra “hercai” denilmiştir. Bu yüzden, o zamandan beri sevgisine sadık kalmayan hayırsız sevgiliye “hercai” diye hitap edilirmiş…

9 Mayıs 2016 Pazartesi

İçe dönük zamanlar

Yoğun bir iş gününün ardından eve geldiğinizde birkaç dakika sessizce uzanmak, gözleriniz kapalı (veya açık halde boş boş tavana bakmak), hiç kimseyi görmeden, konuşmadan kendinizle başbaşa kalmak ihtiyacı duyar mısınız? Veya o gün çarşı pazar çok gezdiniz, bir sürü insan/kalabalık/gürültü içinde kaldınız, eve dönünce yine birkaç dakika sessizliğe ihtiyacınız vardır değil mi? İşte bu yazıda bu ihtiyacı "içe dönük zamanlar" olarak ifade edeceğim ve ta bebeklikten yetişkinliğe herkesin kendiyle başbaşa kaldığı bu özel andan bahsedeceğim.


Her insanın bu anlara ihtiyacı var. Çünkü ne kadar sosyal olursak olalım, yaşadıklarımızı sindirmeye, dışa dönük tüm zamanlarda bilinçli veya bilinçsiz maruz kaldığımız etkileşimleri dengelemeye, biraz duraksamaya ihtiyacımız var. Mola ver, ruhunu şarj et, beynini dinlendir ve yeniden yola devam et. Her konuda olduğu gibi bu sosyal yaşamda da denge şart, ihtiyacımız olan ise, ne aşırı sosyallik ne de aşırı yalnızlık. Tabi ki her insanın bunlara dayanma limitleri farklıdır (çünkü aynı uyarana maruz kalmıyoruz, kalsak bile ruhumuzdaki etkileri aynı değil) ama en sosyal insanın bile içe dönük zamanlara ihtiyacı vardır.

Bebekler ve çocuklar dış dünyayı keşfederken o kadar çok yeni uyarana maruz kalırlar ki, ara sıra mola vermeleri gerekir. Yenidoğan döneminde sık sık uyuyarak bu resetlenmeyi sağlarlar ama biraz büyüyüp uykuları azaldığında, siz de farketmişsinizdir, tek bir oyuncakla aheste aheste oynarlar, boşluğa bakarlar veya ellerini incelerler. Bebeklerin içe dönme ihtiyaçlarının geldiğini, gözlerini sizden kaçırmasından ve karnına doğru bakmasından, veya boşluğa/duvara/bir nesneye dikkatlice bakmasından anlayabilirsiniz. Oyun istediği zamanlardaki gibi çırpınmaz, gözleri parlamaz ve heyecanlanmaz. Bunu farkettiğinizde bebeği yalnız bırakmak en iyisidir. İlla ki benimle etkileşsin diye diretmeyin. Bırakın öğrendiklerini sindirsin, ruhu biraz dinlensin.

Çocuklarda da bu ihtiyacı gözlemek zor değil. Okuldan geldiklerinde veya bir süre yoğun bir şekilde oyun oynadıktan sonra biraz mola vermek için uyumak isteyebilirler veya kendi kendine sakince oynama/ kitap okuma/ tablet&telefon ile oynama gibi sakin etkinlikler yapmak isterler. Gün içinde bu döngülerin sayısı birçok kez olabilir. Yoğun etkileşimli hareketli dönem ve sakin oyunlu içe dönme dönemi şeklinde birbirini takip eder. Kızımdaki bu ihtiyacı çok bariz şekilde farkediyorum ve o zamanlarda kardeşi ile bile etkileşmek istemiyor. Biraz dinlendikten sonra hareketli temposuna kaldığı yerden devam ediyor.

Yetişkinler de işyerinde yoğun çalışırken ve anneler de yoğun bir şekilde çocuklu hayata maruz kaldıklarında (bilirsiniz bolca aksiyon, gürültü ve yorgunluk içerir) içe dönük zamanlara ihtiyaç duyarlar. Kısa molalarla içimize döneriz, biraz dengelenir ve kaldığımız yerden devam ederiz. Bu anların sayısı, sıklığı ve süresi elbette yine kişiden kişiye değişir.

Sanıyorum konunun özünü anlatabildim, şimdi değinmek istediğim tablet/telefon gibi cihazların bu amaca hizmet ederken kullanılması. Elbette ki çocuklarda ve yetişkinlerde imkan bulunabiliyorsa diğer rahatlama yöntemlerini kullanmak daha iyi olacaktır ama bulunmadığında bunları kullanmanın (ancak tabi ki bu ihtiyaç süresince, daha uzun değil) sorun olmayacağını düşünüyorum. Kendim için konuşacak olursam gün içinde bir dakikayı geçmeyen sürelerde telefonuma bakmak, bu sırada üç beş ig fotoğrafı ile içimi açmak veya bir blog yazısı olumak ihtiyacı duyuyorum ve yapıyorum. Böyle kısa molalarla kendimi resetlemezsem tüm gün full enerji çocuk bakımına tahammül edemezdim. Molalarım çok kısa olduğu için ne yazık ki başka hobilerimi yapamıyorum, elime kitabımı aldığım anda bırakmam gerekiyor veya ipleri tığımı bulup çıkarana kadar daha oturamadan aranıyorum. Yani benim için en hızlı ve kısa süren rahatlama yöntemi şimdilik telefon gibi görünüyor.

Kızım da okuldan geldiğinde yarım saat kadar yalnız kalmaya ihtiyaç duyar. Kendi kendine mırıl mırıl konuşarak oyuncakları ile oynar veya bazen tabletten birşeyler seyreder. İçe dönük anının süresi bitince yeniden cıvıldamaya, hoplayıp zıplamaya başlar.

Geçenlerde bir arkadaş toplantısında kızım 5-6 çocukla bir araya gelmişti. Bir süre oynadıktan sonra hepsi telefon istedi. Biz anneler olarak "a zaten birbirinizi az görüyorsunuz telefonu boşverin" düşüncesinde olsak da, onların asıl istediği, telefonu içe dönme aracı olarak kullanmaktı. Gidip yalnız kalacakları bir oda yoktu, şahsi oyuncakları yanlarında değildi, üstelik bazıları okuldan gelmişti yani telefon içine kapanabileceği tek araçtı. Çoğu bir süre oynadı, dinlendi ve ardından hep beraber bu sefer daha etkin şekilde oynamaya devam ettiler.

İşte böyle anlarda telefon kullanımını zararlı bulmuyorum (elbette göze ve zihne etkileri, radyasyon vs bahsetmiyorum, bağımlılık anlamını kastediyorum). Bu içe dönük anlarda kullanılıyorsa, ve süre bitince bırakılıyorsa, bağımlılık yaratmıyor. Tabi burada kontrolü elden bırakmadan, ihtiyacı bittiğinde kaldırıp, diğer oyunların yerine asla telofonu koymadan kullanılmasından bahsediyorum.

Bu yüzden çocuklarımızı iyi gözlemlemek, onların hareketli/sakin dönem sürelerini ve o süre içinde ne kadar kaldıklarını öğrenmek, sakin dönemlerde yapacak birşey bulamıyorsa onları dinlendirecek oyunlar sunmak, fikirler vermek iyi olacaktır. İlla ki telefon değil, suyla oynamak, müzik dinlemek, müzik aleti çalmak, resimleri incelemek gibi yavaş oyunlar da bunun yerini tutacaktır.

Siz çocuklarınızda böyle anları farkediyor musunuz? O anlarda çocuğunuz neler yapıyor? 



4 Mayıs 2016 Çarşamba

Yabancı Dil İçin Babysitter

Helodünya'nın bir babysitter ablası olduğundan bahsediyorum zaman zaman. Kızım 2,5 yaşında iken başlamıştı hala devam ediyor. Geçenlerde bir mail almıştım, bu konudaki görüşlerimi ve tavsiyelerimi merak eden birinden. Ona yazdığım cevabı burada da paylaşıyorum.

-----


Çocuğa ikinci bir dili öğretmek için, babysitter konusunu kesinlikle tavsiye ederim ancak önce kızınızın şuan konuştuğunuz dili çözmesi gerekir. Yani türkçe konuşmaya başlaması ve kendini ifade edebilmesi lazım. Belki 2,5 yaş uygun olabilir bunun için, tabi çocuğun şu anki dil gelişimi de önemli. Genelde iki yaşında konuşmaya başlıyor ya bebekler, 2,5 ta yeterli düzeye geleceğini düşünebiliriz.

Biz haftada üç gün üçer saatle başladık ama o zaman hamile olduğum için biraz da üzerimdeki yükün hafiflemesi için üç saat seçmiştik. Çocuğun konsantrasyonu açısından iki saatlik bloklar daha uygun olur ve en az iki gün gelse daha iyi olur. Bizim durumda, üç gün /üçer saat gelişin ardından tam üç ayda konuşmaya başladı kızım.

Öğretmenin özel bir uzmanlığı olmasına gerek yok bence, yabancı dili konuşması yeterli ama şunlara dikkat ederseniz iyi olur.

- çocuklarla geçinmeyi temel çocuk psikolojisini biliyor olmalı. Sabırlı ve bazı durumlarda hayır demeyi bilmeli. Tabi ki kolay kolay sinirlenip bağırmayan biri olmalı.

- çocuk dili bilmediği için onunla konusurken vurgulara dikkat etmeli. Mesela biz anne olarak çocukla konuşurken (özellikle ilk kelimeleri söylediği dönemde) bazı kelimelere baskı yaparız biliyorsunuz. Bu şekilde konuşmalı dümdüz yabancı dil değil de çocuk diliyle yabancı dil diyelim.

-tabi çocuğun seveceği biri olmalı, eğer kanı kaynamazsa ısrar etmeyin.

- bir de burda başka babysitter alan arkadaşlarımın yaptığı hatayı yapmamanızı önereceğim. Çocuk henüz ufak olduğu için babysitter gelir gelmez onunla yalnız bırakmayın. Başlarda üçlü oyunlar oynayabilirsiniz, zamanla aynı odada bulunup oyunları dışardan izleyin ve alıştıktan sonra isterseniz yalnız bırakın. Genelde benimle konuşmasın, bakıcıyla direkt başbasa kalırsa daha etkili öğrenir diye düşünülüyor ama değil. Siz iletişimlerine aracı olun. Emin olun karıştırmıyorlar. Çocuk güvenli bağlanmayı sağladıktan sonra gerisi kolay. Dilini anlamadığınız, tamamen yabancı olan birinin yanında olsanız siz ne hissederdiniz?

Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Yabancı dili bu şekilde biraz babysitterdan temel düzeyde öğrenebilir sonra siz onunla o dilde konuşarak veya çeşitli etkinlikler ile desteklersiniz kolayca kapacaktır eminim.

Sevgiler

2 Mayıs 2016 Pazartesi

Hangi Puseti Almazdım

Geçen hafta Instagram'da birkaç arkadaşla bebek arabası muhabbeti yapınca, 4 yılı aşkın süredir neredeyse hergün kullandığım için tecrübelerimi yazmak istiyorum. 

Biz bebek arabasını haddinden fazla kullandık, kullanmaya da devam ediyoruz.  Onlarca kez uçtu, dağ tepe dolaştı, plajlara bile gitti (kumda sürmek ne zordur bilirsiniz), aşırı yüklemeye fazlaca maruz kaldı, çocuktan başka şeyler de taşıdı, yani hakkımızı söke söke aldık 😀 Bu yüzden tüm bu farklı ve yoğun sürüşlerden sonra, ve tabi farklı bebek arabaları tecrübelerimizden de sonra (üç farklı bebek arabamız var, ablamın  arkadaşlarımınkileri de denedim), fikirlerimi paylaşabilirim.

Her yerde hangi bebek arabası iyidir yazılarına rastlıyoruz bol bol. Ben model belirtmeden, bir bebek arabasında ilk dikkat ettiğim şeyleri yazacağım. Elbette hafiflik, tek elle açılması gibi fonksiyonel işlevler de önemli ama bazı bebek arabalarında bunlar olsa dahi, aşağıda yazacaklarım olmuyor. Ve benden eksi puan alıyor 😀

Çift yönlü olmayan bebek arabalarını almazdım. Aslında bunun nedeni illa bebeğimi göreyim değil, hatta onlar da dışa dönük oturmayı seviyorlar ama çift yön alternatifi çok önemli benim için. Mesela bebek arabasında iken eline yiyecek birşey verdiysem mutlaka bana dönük olmalı (küçük yaşlarda tabi). Boğazına kaçtı mı, boğulacak gibi oluyor mu takip edebilmeli ve gerekirse hemen müdahale edebilmeliyim.

Havanın durumuna göre değiştirmeliyim, güneş geliyorsa ters takabilmeliyim.Yağmur  yağdığında ise kendime döndürdüğümde, bir tarafında da ben olduğum için daha az ıslanıyor.

Önünde barı olmayanları almazdım. Bazı bebek arabalarının önünde bar yok. Sadece emniyet kemeri o kadar. Böyle bebek arabalarında bebek dışa dönükken çok savunmasız gibi geliyor bana. Bu bar bir tampon görevi görüyor. Ayrıca çocuk hareket halinde iken ona tutunup frenlerde ani hareketlerde falan kendini ayarlıyor. Sanırım bazı modeller hafiflik uğruna bu parçayı gözden çıkarıyor.

Katlanınca bagaja sığmayan. Bazı bebek arabalarının çok hafif olmasına rağmen katlanınca bagaja sığma sorunu var. Özellikle de baston pusetler. İstanbul'da kullandığımız bir baston pusetimiz var. Katlanınca enine çok küçük hakikaten ama boyu upuzun. Arabanın bagajından daha uzun olduğu için sığmıyor, arabanın içine alayım desem girmiyor. Nitekim sadece eve yürüme mesafesinde kullanabiliyoruz 😁

İttirme bölümü iki ayrı saptan oluşanları almazdım. Evet yine ikisini de kullandıktan sonra tek elle sürmenin ne büyük bir lüks olduğunu, iki saplı arabayı kontrol etmek için illa ki iki elinin de tutuyor olması gerektiğini (dümdüz yolda dahi tutmayınca yan yan gidiyor) anladım ve kesinlikle dikkat edilmesi gereken bir husus.


Çok ufak tekerlekli olanları almazdım. Evet daha hafif, evet daha az yer kaplıyor ama yok, sürüşte ciddi fark ediyor. Büyük tekerleklerin her engeli kolayca aştığı, daha rahat bir sürüş sağladığı yadsınamaz bir gerçek. Özellikle avm içi gibi dümdüz zeminlerde kullanılmayacaksa pek kolay değil.

Benim olmazsa olmazlarım böyle, sizin tecrübelerinizle ilave edecekleriniz varsa duymak isterim.

29 Nisan 2016 Cuma

Birkaç Tarif: Havuç Çorbası ve Tavuklu Börek

Her kadın gibi hergün yemek yapsam da her denediğim tarifi yazmıyorum buraya. Fakat bazı tarifler var ki, ben uydurmuşumdur veya çok fazla sevmişimdir o zaman paylaşma hevesine girerim. Birazdan yazacaklarım da böyle özel tarifler. Gerçekten çok lezzetli ve en ağır sofralara bile çıkarılabilir türden.

Havuç Çorbası

Aslında bu çorbanın orjinali terbiyeli havuç çorbası. Ancak ben nedense terbiyeli yemeklerin birgün sonraki tadını beğenmiyorum ve bu yüzden ertesi güne kalacak kadar yapacaksam terbiyesiz yapıyorum. Bu hali de oldukça nefis.

İri bir adet havucu rendeleyip tencerede biraz yağ ile soteliyoruz. Havuçlar diriliğini kaybettikten sonra biraz salça (1 çorba kaşığı kadar-veya eşdeğer miktarda domates sosu) ilave edip biraz daha kavuruyoruz. Bu aşamada biraz kıvamlı olsun diye iki çorba kaşığı kadar un ilave edip onu da biraz kavurduktan sonra yarım kutu krema (100ml kadar, yoksa eşdeğeri 1su bardağı süt) katıp 1lt kadar su (varsa et suyu daha iyi olur) ilave ederek pişiriyoruz. Damak tadınıza göre tuz ekleyip servis edebilirsiniz.

Tavuklu, Garnitürlü, Mantarlı Börek
Yapım aşaması sırasında instagrama koyduğum börek ne yazık ki fotoğraflayamadan bitti :) Bu börek çay saatlerinden ziyade yemeklerde ikram edilmeye daha uygun. Yanına sebzeli bir sote veya salata ile pekala bir ana yemek olabilir. Benim için olur yani :))

Garnitür, ufak doğranmış mantar ve tavukları, biraz salça ile soteliyoruz önce. Miktarı ne olacak derseniz, ne kadar çoklukta yapacağınıza bağlı ama oranları şöyle olsun. Eğer garnitür bir kaseye denk geliyorsa mesela, aynı kase ebatınca doğranmış mantar ve yine o kase kadar doğranmış tavuk diyelim. İçine tuz, karabiber, sevdiğiniz diğer baharatlar (maydanoz, kimyon, isterseniz acı biber) ekleyebilirsiniz.

Bunları üçgen yufkalara bol miktarda koyup kalın sigara börekleri yapıyoruz. Bu iç harcıyla birlikte, içine biraz da peynir (özellikle cheddar nefis olur ama yoksa rende kaşar da olur) koyabilirsiniz. Tepsiye dizdikten sonra üzerine bir yumurta, sıvıyağ, biraz süt (veya yoğurt su karışımı) ile hazırlanacak karışımı bolca döküyoruz. İstenirse çörek otu veya susam da eklenebilir tabi. Fırında pişirdikten sonra üzeri sert olmuş ise, sıcakken plastik bir örtü ile kapatıp bırakabilirsiniz. 

28 Nisan 2016 Perşembe

49. Ay Mektubu: Unicornlu Masallar


Melek kızım; 

Evet yine geciktim aylık mektubun için biliyorum. Bu ay yine dolu dolu geçti senin için. Okuluna alıştın, okulla birlikte yeni beceriler kazandın, daha da büyüdün. Bu ay yazında neler yaptığından ziyade bir masalı yazmak istiyorum. Fırsat bulduğumuz zamanlarda seni ben uyutuyorum ve uykudan önce benden atlı bir masal istiyorsun. Ben de verdiğin anahtar kelimelerden bir masal uyduruyorum. Bu gece uydurduğum masalı dinlerken çok eğlendik. Zira ben biraz konuyu değiştirdim, senin istediğin sonuca bağlayacaktım ama tabi ki sen sabredemiyordun ☺️

Anne bu akşam Ege ve Dila'nın masalını anlat, bir beyaz unicorn varmış o Ege'ninmiş, bir de pembe varmış o da benim.

Tamam hadi yat başlıyorum.

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, Dila ile Ege adında iki kuzen varmış. Birbirlerini çok severlermiş. Günlerden bir gün Dila ile Ege sokağa oynamaya çıkmış. Sokakta oynarlarken çalılıkların arasında uğur böcekleri görmüşler.

Uğur böceği değil at görsünler, biri pembe biri beyaz.

Yat bakayım yerine bekle biraz, daha at görmemişler. Biraz uğur böcekleri ile oynamışlar. Ege demiş ki keşke biz de uğur böcekleri gibi minicik olsak onlarla beraber oynasak çok merak ediyorum nasıl olurdu demiş. Dila da onaylamış. Tam o sırada böyle konuşurkarken yaprakların arasından minicik bir peri çıkmış. Bu peri eğer isterseniz sizi bir süreliğine küçültüp benim gibi peri yapabilirim demiş. Birkaç saat oynarsınız sonra yine eski halinize dönersiniz. İster misiniz? diye sormuş. Onlar da sevinerek istediklerini söylemişler ve minik peri sihirli sözleri söyleyince, uğur böcekleri ile aynı boyda minicik insan olmuşlar.

Anne hani nerde atlar, at istiyorum.

Dila ile Ege uğur böcekleri ile oynadıktan sonra toprağın üzerinde yürürken bir çukura düşmüşler. Bu çukur uğur böceği yuvalarından biriymiş. Önce çok korkmuşlar, minik periye seslenmişler ama kimse onları duymamış. Sonra hafif hafif gelen imdat kurtarın beni diye bir ses duymuşlar. Kulaklarını toprağa dayamışlar bu ses toprağın altından geliyormuş. Hemen buldukları sopalarla toprağı kazmışlar. Bir de ne görsünler.

Ne ne?

Bir tane oyuncak beyaz bir unicorn at. Toprağın altında öylece kirli perişan bir halde yatıyormuş. Dila sormuş, ne oldu sana böyle? Burada ne yapıyorsun?

At cevap vermiş. Ben bir çocuğa hediye edilmiştim ama o atları sevmiyormuş, benimle oynamadı beni fırlatıp çamura attı. Kirlenince de annesi kızmasın diye beni buraya sakladı.

Dila ile Ege atı topraktan çıkarmışlar. O sırada minik peri de gelmiş. Ege kızmış periye, neredeydin diye. Peri anlatmış, kusura bakmayın pembe unicorn beni çağırdı. Ayağı acımış ona yardım ettim o yüzden geciktim.

Sonra Dila ile Ege'yi eski boylarına döndürmüş. Dila merak etmiş. Minik peri acaba bu oyuncak atı gerçek at yapmak için bir sihirin var mı? Olmaz mı demiş peri, hokus pokus ulala, oyuncak at gerçek ola. Veee birden bire beyaz oyuncak unicorn, tertemiz güzel bir unicorna dönüşmüş.

Kanatları da varmış dimi?

Evet olmaz mı. Bu sırada pembe unicorn uçarak perinin yanına gelmiş. Ayağı için ona teşekkür edecekmiş. O sırada beyaz atı görünce onunla arkadaş olmuş. Beyaz at da Dila ve Ege'ye onu kurtardıkları için teşekkür etmek istemiş. Onları sırtına bindirip uçmuşlar.

Dila pembeye, Ege beyaza binmiş di mi?

Evet evet öyle olmuş tabi. Unicornlar onları gökyüzünde bir süre dolaştırmışlar. Sonra Ege, hadi geç oldu eve gidelim, annelerimiz merak etmiştir demiş. Atlar onları kapının önüne bırakmışlar ve ertesi gün yeniden buluşmak üzere ayrılmışlar. Atlar ve çocuklar dost olmuşlar ve böylece Dila ile Ege'nin pembe ve beyaz at maceraları başlamış.

Bir maceraya daha gitsinler, bu sefer düğüne gidiyorlarmış.

Yok o macera yarın şimdi uyku zamanı. 

Ama anne biraz daha, bu sefer Dila gelin olsun, Ege de damat. O beyaz ata binsin Dila pembe ata.

Tamam söz o da bir sonraki maceraya.

:)))

Annen
Amsterdam



27 Nisan 2016 Çarşamba

Koningsdag 2016

Hollanda'da yaşamaya başladığımızda ilk farkettiğim şeylerden biri insanların keyiflerine düşkünlüğü idi. Evlerini ve bahçelerini özenle dekore ediyorlar (aslında bununla ilgili bir yazı yazmalıyım, Hollanda'daki kadar iyi dekore edilmiş evler başka hiçbir yerde görmedim), eğlenceleri layıkıyla kutluyorlar, güneşi bulduklarında hemen kapı önlerinde oturup güneşleniyorlar ve gerçekten keyif için yatırım yapıyorlar (keyif için gerekli eşyaları almaktan kaçınmıyorlar falan). Ulusal olarak kutladıkları bir gün var ki eğlencenin dibine vuruyorlar diyebilirim. O da 27 Nisan tarihindeki Koningsdag ( Kingsday) , yani Türkçesi Kral günü.

Hollanda'nın kralı var biliyorsunuz. İşte bu gün kralımızın doğum günü tüm ülkeden sevinçle kutlanıyor 😀 ( detaylı bilgi isteyenler buraya ) Aslında gördüğüm kadarıyla kral kimsenin umrunda değil ama bu eğlence ruhu şahane. Bugün resmi tatil ve çoğu mağazalar kapalı oluyor. Kutlanma şekli ise epey ilginç. Herkes baştan aşağı turuncu giyiniyor, abartılı aksesuarlar takıyor ve herkes pazar kuruyor.

Evet, herkes tezgah açıp satış yapıyor. Evinde satmak istediği ne varsa, giysiler, eşyalar, kitap/cd/plaklar, çocuk eşyaları ve oyuncakları çok ucuza satılıyor. Tabi herkes fiyatını kendi belirliyor ama kabaca bir piyasa oluşmuş durumda. Çocuk kıyafetleri parça başına ortalama 0.5-1eu arası, oyuncaklar 10 centen oyuncağa göre 2-3 euroyu bulan fiyatlarda satılabiliyor. 


Genelde sabahtan akşama kadar açık oluyor tezgahlar ama birçok kişi öğlen toplayıp eğlenceye gidiyor. Kralın alay geçidi, müzik, dans gösterileri, ayaküstü satış yapılan yiyecek/içecek standları, kişisel performan gösterileri, aklınıza ne gelirse..


Biz ilk kez 2014 yılındakine bilmeden katılmıştık. Olağan alışveriş için çıktığımızda heryere kurulmuş tezgahları görünce coşmuş, epey de güzel şeyler almıştık. Bir yıl sonra artık olayı biliyor olduğumdan, günler öncesinden beklemeye koyuldum. O zaman daha 3 aylık olan oğlumu slinge bağlayıp, kızımı da pusete atarak kasabamızın pazaryerine gittim tek başıma. Eşim resmi tatil olmasına rağmen çalışmayı seçmişti ve o kadar çok şey almıştım ki bebek arabası doldu taştı eve zar zor gelmiştim.

Bu yıl ise kızım artık ilkokula başladığı için, bahar tatili başlamadan önceki son gün 22 Nisan'da okulda kralgünü kutlamasına katıldı. O gün okulda birçok oyunlar düzenlenmiş, danslar edilmiş ve ikramlarda bulunulmuş. Tabi ki tüm çocuklar da turuncu giymişti.


Bu yılki kral günü için ise oldukça heyecanlıydım. Özellikle almak istediğim bazı şeyleri bu güne saklıyordum belki bulurum diye. Ancak birkaç gündür acayip olan hava durumu bugün de benzer olacaktı.

Sabah saatlerinde 3-4 saatliğine yağış yom gözüküyordu. Gerçekten uzunca bir süre yağdıktan sonra durmuş güneş açmıştı ve yakınlarda da bulut gözükmeyişindem cesaret alarak çocukları hazırlayıp pazarın kurulacağı parka gittim bisikletle. Eşim yine çalışıyordu.

Yolda hava gayet iyiydi ama parka vardığımızda yine dolu başladı, saçağa sığındık. İnsanlar yine vardı ama geçen senenin yanına yaklaşılmazdı. Kızımın istediği iki küçük parça şeyi alıp, biraz oyalanıp geri döndük. Hava buz gibiydi, çocukları bisikletin kapalı parçasına koydum, ben yağmur altında bacaklarım ağrıya sızlaya geri döndüm. Arka araba çok ağır olduğundan sürüş epey zahmetli oldu, bir de sanırım lastikleri gözden geçirmem gerekiyor, sönmüş olmalılar.

Öyle yoruldum ki, neredeyse gittiğime pişman oldum ama bir yandan da mutluydum çünkü üç haftadır kayıp olan çok sevdiğim yağmurluğumu buldum. Kızımın doğumgününü bu parktaki mekanda yapmıştık ve ben askıda unutmuşum. Orda unuttuğumdan tam emin olmamakla birlikte içsesim bulacağımı söylüyordu ve bingo. 

Eve gelip oğlanın öğle uykusu ve yemek faslından sonra hava bu sefer açmış görünüyordu ve akıllanmayan ben, bacaklarımın ağrısına rağmen çocukları yeniden hazırladım, bu kez komşu kasabaya gittik otobüsle. Evet burada daha yoğun kutlamalar vardı, pekçok da tezgah açılmıştı ama gönlümüze göre bulamadık. Bir mağazadan birkaç ihtiyacımızı alıp, çocukları da eğleyip iş çıkışında bizi almaya gelen eşimle geri döndük. Çocuklar pek lafımı dinlemedi bugün, bol bol ağladılar, fakat hem onlara hem de bana bu gezi iyi geldi :) Bacaklarımın ağrısı geçti ve çocuklar da erkenden uyudu. 

Belki bir sonraki kral gününde biz de tezgah açarız kim bilir?



26 Nisan 2016 Salı

Günün Özeti 26 Nisan 2016

Günlerimiz öyle yoğun geçiyor ki zaman nasıl geçiyor anlamıyorum. Yine en son yazımdan sonra günler geçmiş. Günün özetini anlatan yazıları ayrı bir seviyorum ama çok da farklı şeyler olmuyor hergün, bu yüzdendir sık yazmayışım

Helo'nun okulu dün bahar tatiline girdi, iki hafta evde olacak. Bahar geldi gelmesine ama üç gündür hava öyle soğudu ki ortalama 5-8 derecelerde, aşırı rüzgarlı ve hepsini geçtim dolu yağıyor sık sık. Günde kaç posta bilmiyorum saymayı bıraktım. Ve iki haftanın neredeyse tamamı böyle olacakmış hava, yandık ki ne yandık.

Okula gitmese de çocuklar erken yatıp erken kalkıyorlar ki benim tercihim de bu yönde. Bu sabah yine 7 de ikisi de ayaktaydı. Tek fark okula yetişmesi gerekmediği için biraz daha stressiz bir sabah olmasıydı :) . Çocuklar ortalıkta gezinir, yataklarda zıplarken biraz üst katı toparladım, yatakları topladım. Sonra alt kata indik kahvaltıya.

Biz kahvaltıyı hazırlarken onlar da salonda koşturmalı bir oyun tutturdular. Sırayla topu atıp yakalayıp oyun masalarının altına saklanıyorlardı. Onları izlerken böyle sırayla yapmalarına ve sabırla beklemelerine hayret ettim. Öncesinde kızım oyunun kuralını anlatmıştı kardeşine, o da anlamış demek ki tam riayet etti. 

Kahvaltı faslımız biraz sıkıntılı. Oğlum yine 3-4 gündür diş sancılarından muzdarip. Buna bağlı olduğunu tahmin ettiğim nezlesi de var. Zorla birkaç lokma yedi yine oyuna başladılar. Bu seferki oyun kendi başlarına idi. Oğlum kitaplıktan sevdiği kitaplarını alıp incelemeye koyuldu.

Bu arada ben de kahvaltımı bitirdim, masayı ve mutfağı topladım ardından yerleri süpürdüm. Tabi bu süre içinde yüz kez çocuklarla etkinleştim, işimi bıraktım, yeniden aldım falan. Tek seferde 15 dakka sürecek iş bir saati buluyor böylelikle.

Dün akşamüstü saatlerinde hızlıca gidip geldiğimiz market dışında çocuklar evden çıkamadılar  bu hava yüzünden. Sıkılmaya  başlamışlardı. Hava tahminine göre iki saatliğine yağış durmuş görünüyordu, fırsat bu fırsat dışarı çıkalım dedim. Kat kat giyindik, ördeklere vereceğimiz ekmekleri aldık yola koyulduk. Rüzgardan uça uça 50mt ötemizdeki kanala geldik. Ördekleri beslerken çiftliğin beyaz atının dolaşmaya çıktığını gördük. Tabi hemen peşine takıldık, at delisi Helo için aksi ne mümkün. Ormana girip çiftlik yolunu yarılamıştık ki dolu başladı. Kızım geri dönmek istemedi başta. Biraz daha ilerledik ama daha da artınca çocukların ikisini de bebek arabasına istifledim, sarıp sarmalayıp koşa koşa eve geldim. İkisi de çok üşümüştü. Böyle soğuk havada dışarıdan gelince hemen banyo yaptırırım. Önce oğlumu sıcak su dolu küvetine koydum, o oynarken kızı hazırladım. Bazen aynı anda yıkanıyorlar ama bu sefer küçük hanımın kaprisi tuttu. Eren çıksın diye diretiyor, beyimiz de çıkmıcam diye. Eh arada annenin de borusu ötmesi lazım tabi. Oğlanı ağlaya ağlaya çıkardım, kıza yeni su hazırladım oynamaya bıraktım.

Nova'yı giydirip, uykusu da geldiği için emzirip uyutmaya çalıştım ama, içerden anneee bak ne yaptım diye bağıran ablası nedeniyle çabalarım boşa gitti. Ben de uyutmaktan vazgeçip kızımın banyosunu tamamladım, onu kurulayıp giydirdikten sonra, günlük video izleme molası için odasına bıraktım. Bu arada oğlumu da uyuttum neyse ki.

Saat 12 olmuştu ve birazdan karınları acıkacaktı. Evde yemeğim var ama bir çorba yapsam fena olmayacak. Hemen koşup çorba hazırladım, bu arada banyo sonrası rehavetten canı süt çeken kızıma süt verdim, makineye çamaşır attım, oğlan uyandı biraz daha pışpışladım. Kızımın karnı acıkmış öğle yemeğini verdim. O yerken ben de biraz yedim. Bu arada Nova'nın uyanma saati yaklaştı mıkırdanıyor. Uyandığı zaman biraz memede keyif yapmak ister genelde ve yapıyor. Bu arada babysitterımız gelecek heran kapı çalabilir. Oğlum azıcık daha uyuyor aşağı iniyorum, geldiğini görüp zile basmasın diye kapıyı açıyorum, Nova uyandı, yanına koş, uyutmayı dene,yok daha fazla uyumayacakmış, haydi hep beraber aşağı.

Chanthal ile kızım oynamaya başlamışlar, biz de onlara katıldık. Chantal sabah başka bir çocuğun yanından geldi, açtır diye ona da yemek verdim. Benim beslediğim çorbayı içmeyen Nova da onun elinden onun çorbasını içecekmiş. E pekala, Chanthal besledi. Sonra yine onlarca oyun oynadık. Kah beraber, kah ayrı, kah bir işe koştum böyle üç saat geçti. Bir ara kızım parka gitmek istedi ama çıktıklarından 30sn sonra geri dönmüşlerdi, çok ama çok üşümüşler.

Chanthal üç saat sonra gittiğinde (saat 4) kızım yine video molası verdi. Oğlum acıkmıştı yine besledim. Yemeğin yanına canım kısır istemişti onun hazırlığına giriştim. Akşam yemeği için somon isteyen Helo'ya balığını pişirdim. Arada oyun vs derken eşim işten geldi. Sırayla yemekler yendi ve uyku aşamasına geçtik.

Normalde 7,30 (en geç 8 de) uyuyorlar ama tatil modu ve kararmayan hava yüzünden biraz gecikiyor birkaç gündür. Eşim 8 de spora gittiğinde hala uyumamış oldukları için hep beraber yatıp uyumaya çalıştık. Pek tabi ki bolca kudurduk ve zıpladık. Bir tane Dila ve unicorn masalı uydurduk. Perdelerimiz ışık geçirmeyen perde, içerisi epey loş oluyor kapanınca. Aşağıdaki fotoğrafı çekeyim diya açtım perdeyi. Aydınlık havayı görünce önce bi ayaklandıkar. Kızım, anne daha sabah aşağı inelim dite tutturdu ama oy birliği ile reddedildi :)) En sonunda 8.30 da uyudular nihayet.

Şu an kendimi yorgun hissediyorum ama özellikle son bir aydır çocuklarımın nasıl büyüdüğünü, bilinçlendiğini (oğlum tam bir bilinçlenme atağında bu ara her an bizi şaşırtıyor), nasıl etkileştiklerini gördükçe tüm herşeye değdiğini anlıyorum. Hayatımda hiç bu kadar güzel olmamıştım, gerçekten her anlamda kendimi çok güzel hissediyorum. 

(Fotoğrafta yatağıma yapışık olarak kullandığımız beşikte oğlum yatıyor, bu akşamlık ikisi de böyle yattı ama tabi ki bu halde uykuya dalmadılar. Yanyana uyumaları fikri yüreğimi erittiği için bu anı kaçıramazdım :))). )

Sevgiler



22 Nisan 2016 Cuma

Salatadan Pastalar


Biraz önce facebookta rasladığım bu habere kayıtsız kalamazdım, resmen bayıldım. Japon "food artist" Mitsuki Moriyatu tarafından hayata geçirilen Vegedeco Salataları insanların daha çok salata/sebze yemelerini sağlamayı hedefliyor.


Görünüşleri gerçekten çok cezbedici. Özellikle bayanlar arasındaki doğumgünü kutlamalarında çok rağbet göreceği kesin. Bir salata düşkünü olarak kesinlikle evde yapmayı denemek istiyorum. 





Websitesi: vegedecosalad.com