19 Mayıs 2016 Perşembe

Yeni Instagram Hesabım: Dogagunlugum

Hollanda'da İstanbul'a göre daha doğayla içiçe yaşadığımız doğrudur ama benim doğaya olan ilgim daha eskiye, çocukluğuma dayanıyor. Bunda anne-babamın çiçeklere ilgili olup çocukluğumun geçtiği bahçeli evde belki 50 civarı çiçeğimizin olmasının, ben çocukken hala var olan binalar arasındaki boş arsalarda konuşlanmış küçük kırlarda yaptığım doğa gezilerimin, ananemin ve babannemin bahçelerindeki çiçekler, ağaçlar ve onların köydeki tarlalarının da etkisi var. Çok çiçek ismi bilir(di)m, şimdi bazılarını hatırlamakta zorlanıyorum zira özellikle üniversite ve yüksek öğrenimim döneminde sanki doğadan kopmuştum. Kendimce çiçek yetiştiriyor, gördüğüm ağaçları inceliyor, hayranlıkla seyrediyordum ama çok iyi tanımıyordum. Hollanda'da doğaya daha yoğun maruz kalınca, yürüyüşlerimde çektiğim fotoğrafların sahiplerini öğrenmeye çalışıyordum bir süredir. Pek tabi ki yazılmayan, not edilmeyen bilgi unutuluyor. Ben de yeni bir hesap açarak öğrendiklerimi kayıt altına almaya karar verdim ve tüm doğa severleri davet ettim.

Eğer instagram hesabınız yoksa blogun en altında yer alan gadgetten oraya eklediğim fotoğrafları ve yazılarını görebilirsiniz. Instagramdan takip etmek isterseniz dogagunlugum diye aratabilirsiniz. Profilim aşağıdaki görselde görülüyor.


Bol yeşilli günler dilerim ☺️

18 Mayıs 2016 Çarşamba

Nova'ya Mektuplar: 16. Ay


Yakışıklı oğlum,

Bu ay 5 gün gecikmeli yazıyorum yine. Bu ay yaptıklarımkzı düşününce sanki daha uzun bir zaman geçmiş gibi hissediyorum. Bunda ablanın iki haftalık okul tatili nedeniyle sürekli evde oluşu, beraber daha çok zaman geçirmeniz, geç kararan hava, güzel havalarda bol bol gezmiş olmamızın da etkisi var. Hergün dışarı zaten çıkıyorduk da, şimdi fırsatını bulsan tüm gün dışarıda kalacaksın. Çok seviyorsun. Kalkar kalkmaz ayakkabılarını alıp mua yapıyorsun (elinle öpücük gönderme işareti). Günde 4 kez bile dışarı çıktığımız oluyor düşün artık. Çıkmak istediğinde işim varsa seni bahçeye salıyorum, çiçek sulamak, top oynamak, saksıların topraklarıyla oynamak, bisiklet sürmek gibi oyunlar yapıyorsun kendi kendine. Tabi artık suyla daha çok oynadığından defalarca üstünü değiştirmek zorunda kalıyorum. Bahçede bir tane büyük çiçek sulama kabımız vardı, ablanla paylaşamıyordunuz. Şimdi ikinize de daha ufaklardan aldım, pıtır pıtır dolanıp çiçekleri suluyorsun. Bu hallerini seyretmeye doyamıyorum.

Bu ay çıkmak bilmeyen son azıyı çıkardın nihayet (ilk dört azının sonuncusu- sağ alt azıydı-) fakat yanında bir süpriz daha geldi sol üst köpek dişin de çıktı. Diğer köpek dişlerin de kaşınıyor belli ki umarım kolay çıkar onlar, zira bu dört azı çok zorlamıştı. Dişlerin ağrıdığında iştahın oldukça etkileniyor, diğer zamanlarda normal yiyorsun, yemeye aşırı düşkün bir çocuk değilsin. Hatta genelde yedirmek için uğraşıyoruz ve ne yazık ki bu ay bu konuda senden şikayetçiydim haberin olsun. Acıkmamışsan, canın istemiyorsa asla yediremiyoruz. Hatta geçen gün düşündüm de sadece yeme konusunda değil uyku konsunda da hatta her konuda öyle. Sen ne zaman nasıl istiyorsan öyle oluyor genelde.

Bu ay ayrıca iki yaş sendromunun ilk vakalarını yaşadık. Çok yoğun sıklıkta değil henüz tabi (üç kere oldu bu güne dek), bir saat boyunca çırpınarak avaz avaz ağladın. Ne desek ne yapsak fayda etmiyordu, hatta dokunmamızı bile istemiyordun hemen anladım tabi welcome to terrible two 😁

Üç vakanın ikisinin mazeretini hatırlıyorum. Birinde gecenin bir yarısı seni yatağında biraz yana doğru itmiştim, uyandın. Aman allahım neden ellemişim seni tam bir saat ağladın ve ben tabi ki pişman oldum. İkincisi ise öğle uykunun tam ortasında oldu. Bazen uyanıyorsun ve beni arıyorsun öğlen uykusunda. Biraz daha meme emip uyuyorsun sonra. O zaman sen uyurken duş almıştım, uyanınca yanına geldim ama emerken saçımı tuttuğunda ıslaktı. Neden ıslakmış saçım. Tutmak istiyorsun tutunca elini çekiyorsun böyle kısır döngü. Ah bileydim kurutmaz mıydım o saçı. Bir saat sonunda ağlaman bittiğinde saçım kurumuştu ve yine uyudun.

Ablanın ilk terrible two vakalarında dikkatini başka şeyler ile dağıtabildiğimi hatırluyorum. Şu ana kadar yaşadıklarımızda senin için geçerli olmadı bu. Dediğin dediksin. Bakalım ilerleyen günlerde ne yapacağız.

Fiziksel becerilerin her geçen gün artıyor. Merdivenleri emekleyerek çıkıyorsun zaten, şimdi ayakta çıkıp inmeye uğraşıyorsun, bayağı da beceriyorsun. Bazı koltuklar ve yataklar yüksek geliyordu onlara da çıkabiliyorsun artık. Parktaki sallanma çubuklarına tutunup sallanıyorsun. Salıncağı kaydırağı çok seviyorsun. Büyük çocuk salıncaklarında (korumasız olanlarda) sallanabiliyorsun, benim boyumdan yüksek kaydırakların merdivenlerine çıkıp kayıyorsun. Bir loopfiets (pedalsız bisiklet) aldık onu sürüyorsun, ablanın scooterında ayakta duruyordun ama şimdi bir ayağını indirip ilerlemeye çalışıyorsun. Böyle fiziksel şeylerde ablan ne yapıyorsa aynısını yapmaya çalışıyorsun. Gerçekten dikkatlice gözlediğini farkediyorum.

On gün kadar önce Almanyaya doğru bir seyahat yaptık, üç farklı yerde konakladık ve arabayla gezdik. İlk uzun araba yolculuğundu (toplamda 3,5 saat ama en uzun 2 saat sürdü), tabi ki çok rahat değildin. Fakat gidişe göre geliş daha iyiydi ve sanırım sen de gezmeyi çok sevdin. Kaldığımız yerleri falan hiç yadırgamadın.

Kelime dağarcığını da buraya not edip son vereyim zira defterinin ilk yaprağı hariç tamamı boş hiç yazamadım. Doktor kontrollerinde kaç kelime konuştuğunu soruyorlar, yazınca hatırlamak kolay oluyor :) Geçen ay söylediklerine ilave yeni sözcüklerin/seslerin var. 

Geçen ay mektubunda şunları yazmışım : 
anne, baba, mama, meme, al, ver, gel, abba (gibi bişey), daanta (çanta), haau haau(havhav), gaaa gaaa (gakgak), bırrrm (araba), dag (hollandaca iyi günler)

Bu ay bunlara ilave olarak: dur (ben altını alırken sen hep kaçtığın için dur dur dur diyorum sen de dudududu diyorsun), moouu (inek), mua (öpücük), gool (top), kaka (hem kendi yaptıklarına hem de her türlü kire diyorsun), bıdıbıdı (banyo), paaad (balon patlayınca pat oldu anlamında), vuuu (uçak, sesini çıkarıp elini havada sallıyorsun), saat (daat),

Bunlar dışında suyu; parmağını içermiş gibi yaparak, diş fırçalamak istediğini; parmağınla dişini fırçalayarak işaret diliyle anlatıyorsun. Aslında herşeyi böyle işrerle anlatabilyorsun ve artık seni sadece ben değil ablan da anlıyor, bazen bana gelip "anne Eren .... istiyor" diyor.

Buraya herşeyi yazamıyorum ama ablanın ve benim boynuma sarılışını, mua diyerek dolu dolu öpüşünü de aktarabilsem keşke. O anlardaki tüm duyularımı/algıladıklarımı dondurup saklayabilmek isterdim.

Benim akıllı bıdık oğlum.

Annen
Amsterdam

13 Mayıs 2016 Cuma

Kardelen ve Menekşe

Kardelen ve Menekşe

Bu sabah ormanda yürürken adlarını bilmediğim kır çiçeklerini öğrenme hevesi ile oturdum internet başına. Ne yazık ki tatmin edici bir bilgi bulamadım, iş başa düştü. Fakat okuduklarım arasında aşağıdaki yazılar çok hoşuma gitti. Yazının tamamını almadım buraya ama hepsini okumak isterseniz burada

http://listelist.com/kis-cicekleri/

kardelen
Bundan uzun yıllar önce iki kır çiçeği birbirlerine aşık olurlar ve birbirlerini çok severler. Her bahar geldiğinde onlar da diğer çiçekler gibi yeni güne “merhaba” derler… Bir bahar başında çiçeklerden biri diğerine “Biz öbür çiçekler gibi bahar başlangıcında açacağımıza herkesin soğuktan kaçtığı karlı kış günlerinde açalım ki bütün doğa bizim olsun!” der ve ikisi de o bahar açmamaya ve kışın karlar yağdığında buluşmaya karar verirler.

Biri açmak için kış gelip karın yağmasını beklerken, diğeri sözünde durmaz, o soğukta açmaya cesaret edemez. Kışı bekleyip de bembeyaz karlar yağdığında açan çiçek yani kardelen, her yerde sevdiğini arar; ama bulamaz. Ümidini yitiren çiçek sonunda üzüntüsünden boynunu büker, soğuğa daha fazla dayanamayıp karların üzerinde ölür gider… İşte o gün bu gündür karda açan ve sevgilisini bekleyen o çiçeğe “kardelen” denir.

2. Hercai Menekşe

hercai-menekse
O boynu bükük kardelen çiçeğinin aşık olduğu çiçektir menekşe; ama sevdiğine verdiği sözü tutmamış, kar yağdığında açmaya cesaret edemeyerek onu aldatmıştır. İşte sevgilisini yarı yolda bırakan menekşeye, o günden sonra “hercai” denilmiştir. Bu yüzden, o zamandan beri sevgisine sadık kalmayan hayırsız sevgiliye “hercai” diye hitap edilirmiş…

9 Mayıs 2016 Pazartesi

İçe dönük zamanlar

Yoğun bir iş gününün ardından eve geldiğinizde birkaç dakika sessizce uzanmak, gözleriniz kapalı (veya açık halde boş boş tavana bakmak), hiç kimseyi görmeden, konuşmadan kendinizle başbaşa kalmak ihtiyacı duyar mısınız? Veya o gün çarşı pazar çok gezdiniz, bir sürü insan/kalabalık/gürültü içinde kaldınız, eve dönünce yine birkaç dakika sessizliğe ihtiyacınız vardır değil mi? İşte bu yazıda bu ihtiyacı "içe dönük zamanlar" olarak ifade edeceğim ve ta bebeklikten yetişkinliğe herkesin kendiyle başbaşa kaldığı bu özel andan bahsedeceğim.


Her insanın bu anlara ihtiyacı var. Çünkü ne kadar sosyal olursak olalım, yaşadıklarımızı sindirmeye, dışa dönük tüm zamanlarda bilinçli veya bilinçsiz maruz kaldığımız etkileşimleri dengelemeye, biraz duraksamaya ihtiyacımız var. Mola ver, ruhunu şarj et, beynini dinlendir ve yeniden yola devam et. Her konuda olduğu gibi bu sosyal yaşamda da denge şart, ihtiyacımız olan ise, ne aşırı sosyallik ne de aşırı yalnızlık. Tabi ki her insanın bunlara dayanma limitleri farklıdır (çünkü aynı uyarana maruz kalmıyoruz, kalsak bile ruhumuzdaki etkileri aynı değil) ama en sosyal insanın bile içe dönük zamanlara ihtiyacı vardır.

Bebekler ve çocuklar dış dünyayı keşfederken o kadar çok yeni uyarana maruz kalırlar ki, ara sıra mola vermeleri gerekir. Yenidoğan döneminde sık sık uyuyarak bu resetlenmeyi sağlarlar ama biraz büyüyüp uykuları azaldığında, siz de farketmişsinizdir, tek bir oyuncakla aheste aheste oynarlar, boşluğa bakarlar veya ellerini incelerler. Bebeklerin içe dönme ihtiyaçlarının geldiğini, gözlerini sizden kaçırmasından ve karnına doğru bakmasından, veya boşluğa/duvara/bir nesneye dikkatlice bakmasından anlayabilirsiniz. Oyun istediği zamanlardaki gibi çırpınmaz, gözleri parlamaz ve heyecanlanmaz. Bunu farkettiğinizde bebeği yalnız bırakmak en iyisidir. İlla ki benimle etkileşsin diye diretmeyin. Bırakın öğrendiklerini sindirsin, ruhu biraz dinlensin.

Çocuklarda da bu ihtiyacı gözlemek zor değil. Okuldan geldiklerinde veya bir süre yoğun bir şekilde oyun oynadıktan sonra biraz mola vermek için uyumak isteyebilirler veya kendi kendine sakince oynama/ kitap okuma/ tablet&telefon ile oynama gibi sakin etkinlikler yapmak isterler. Gün içinde bu döngülerin sayısı birçok kez olabilir. Yoğun etkileşimli hareketli dönem ve sakin oyunlu içe dönme dönemi şeklinde birbirini takip eder. Kızımdaki bu ihtiyacı çok bariz şekilde farkediyorum ve o zamanlarda kardeşi ile bile etkileşmek istemiyor. Biraz dinlendikten sonra hareketli temposuna kaldığı yerden devam ediyor.

Yetişkinler de işyerinde yoğun çalışırken ve anneler de yoğun bir şekilde çocuklu hayata maruz kaldıklarında (bilirsiniz bolca aksiyon, gürültü ve yorgunluk içerir) içe dönük zamanlara ihtiyaç duyarlar. Kısa molalarla içimize döneriz, biraz dengelenir ve kaldığımız yerden devam ederiz. Bu anların sayısı, sıklığı ve süresi elbette yine kişiden kişiye değişir.

Sanıyorum konunun özünü anlatabildim, şimdi değinmek istediğim tablet/telefon gibi cihazların bu amaca hizmet ederken kullanılması. Elbette ki çocuklarda ve yetişkinlerde imkan bulunabiliyorsa diğer rahatlama yöntemlerini kullanmak daha iyi olacaktır ama bulunmadığında bunları kullanmanın (ancak tabi ki bu ihtiyaç süresince, daha uzun değil) sorun olmayacağını düşünüyorum. Kendim için konuşacak olursam gün içinde bir dakikayı geçmeyen sürelerde telefonuma bakmak, bu sırada üç beş ig fotoğrafı ile içimi açmak veya bir blog yazısı olumak ihtiyacı duyuyorum ve yapıyorum. Böyle kısa molalarla kendimi resetlemezsem tüm gün full enerji çocuk bakımına tahammül edemezdim. Molalarım çok kısa olduğu için ne yazık ki başka hobilerimi yapamıyorum, elime kitabımı aldığım anda bırakmam gerekiyor veya ipleri tığımı bulup çıkarana kadar daha oturamadan aranıyorum. Yani benim için en hızlı ve kısa süren rahatlama yöntemi şimdilik telefon gibi görünüyor.

Kızım da okuldan geldiğinde yarım saat kadar yalnız kalmaya ihtiyaç duyar. Kendi kendine mırıl mırıl konuşarak oyuncakları ile oynar veya bazen tabletten birşeyler seyreder. İçe dönük anının süresi bitince yeniden cıvıldamaya, hoplayıp zıplamaya başlar.

Geçenlerde bir arkadaş toplantısında kızım 5-6 çocukla bir araya gelmişti. Bir süre oynadıktan sonra hepsi telefon istedi. Biz anneler olarak "a zaten birbirinizi az görüyorsunuz telefonu boşverin" düşüncesinde olsak da, onların asıl istediği, telefonu içe dönme aracı olarak kullanmaktı. Gidip yalnız kalacakları bir oda yoktu, şahsi oyuncakları yanlarında değildi, üstelik bazıları okuldan gelmişti yani telefon içine kapanabileceği tek araçtı. Çoğu bir süre oynadı, dinlendi ve ardından hep beraber bu sefer daha etkin şekilde oynamaya devam ettiler.

İşte böyle anlarda telefon kullanımını zararlı bulmuyorum (elbette göze ve zihne etkileri, radyasyon vs bahsetmiyorum, bağımlılık anlamını kastediyorum). Bu içe dönük anlarda kullanılıyorsa, ve süre bitince bırakılıyorsa, bağımlılık yaratmıyor. Tabi burada kontrolü elden bırakmadan, ihtiyacı bittiğinde kaldırıp, diğer oyunların yerine asla telofonu koymadan kullanılmasından bahsediyorum.

Bu yüzden çocuklarımızı iyi gözlemlemek, onların hareketli/sakin dönem sürelerini ve o süre içinde ne kadar kaldıklarını öğrenmek, sakin dönemlerde yapacak birşey bulamıyorsa onları dinlendirecek oyunlar sunmak, fikirler vermek iyi olacaktır. İlla ki telefon değil, suyla oynamak, müzik dinlemek, müzik aleti çalmak, resimleri incelemek gibi yavaş oyunlar da bunun yerini tutacaktır.

Siz çocuklarınızda böyle anları farkediyor musunuz? O anlarda çocuğunuz neler yapıyor? 



4 Mayıs 2016 Çarşamba

Yabancı Dil İçin Babysitter

Helodünya'nın bir babysitter ablası olduğundan bahsediyorum zaman zaman. Kızım 2,5 yaşında iken başlamıştı hala devam ediyor. Geçenlerde bir mail almıştım, bu konudaki görüşlerimi ve tavsiyelerimi merak eden birinden. Ona yazdığım cevabı burada da paylaşıyorum.

-----


Çocuğa ikinci bir dili öğretmek için, babysitter konusunu kesinlikle tavsiye ederim ancak önce kızınızın şuan konuştuğunuz dili çözmesi gerekir. Yani türkçe konuşmaya başlaması ve kendini ifade edebilmesi lazım. Belki 2,5 yaş uygun olabilir bunun için, tabi çocuğun şu anki dil gelişimi de önemli. Genelde iki yaşında konuşmaya başlıyor ya bebekler, 2,5 ta yeterli düzeye geleceğini düşünebiliriz.

Biz haftada üç gün üçer saatle başladık ama o zaman hamile olduğum için biraz da üzerimdeki yükün hafiflemesi için üç saat seçmiştik. Çocuğun konsantrasyonu açısından iki saatlik bloklar daha uygun olur ve en az iki gün gelse daha iyi olur. Bizim durumda, üç gün /üçer saat gelişin ardından tam üç ayda konuşmaya başladı kızım.

Öğretmenin özel bir uzmanlığı olmasına gerek yok bence, yabancı dili konuşması yeterli ama şunlara dikkat ederseniz iyi olur.

- çocuklarla geçinmeyi temel çocuk psikolojisini biliyor olmalı. Sabırlı ve bazı durumlarda hayır demeyi bilmeli. Tabi ki kolay kolay sinirlenip bağırmayan biri olmalı.

- çocuk dili bilmediği için onunla konusurken vurgulara dikkat etmeli. Mesela biz anne olarak çocukla konuşurken (özellikle ilk kelimeleri söylediği dönemde) bazı kelimelere baskı yaparız biliyorsunuz. Bu şekilde konuşmalı dümdüz yabancı dil değil de çocuk diliyle yabancı dil diyelim.

-tabi çocuğun seveceği biri olmalı, eğer kanı kaynamazsa ısrar etmeyin.

- bir de burda başka babysitter alan arkadaşlarımın yaptığı hatayı yapmamanızı önereceğim. Çocuk henüz ufak olduğu için babysitter gelir gelmez onunla yalnız bırakmayın. Başlarda üçlü oyunlar oynayabilirsiniz, zamanla aynı odada bulunup oyunları dışardan izleyin ve alıştıktan sonra isterseniz yalnız bırakın. Genelde benimle konuşmasın, bakıcıyla direkt başbasa kalırsa daha etkili öğrenir diye düşünülüyor ama değil. Siz iletişimlerine aracı olun. Emin olun karıştırmıyorlar. Çocuk güvenli bağlanmayı sağladıktan sonra gerisi kolay. Dilini anlamadığınız, tamamen yabancı olan birinin yanında olsanız siz ne hissederdiniz?

Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Yabancı dili bu şekilde biraz babysitterdan temel düzeyde öğrenebilir sonra siz onunla o dilde konuşarak veya çeşitli etkinlikler ile desteklersiniz kolayca kapacaktır eminim.

Sevgiler

2 Mayıs 2016 Pazartesi

Hangi Puseti Almazdım

Geçen hafta Instagram'da birkaç arkadaşla bebek arabası muhabbeti yapınca, 4 yılı aşkın süredir neredeyse hergün kullandığım için tecrübelerimi yazmak istiyorum. 

Biz bebek arabasını haddinden fazla kullandık, kullanmaya da devam ediyoruz.  Onlarca kez uçtu, dağ tepe dolaştı, plajlara bile gitti (kumda sürmek ne zordur bilirsiniz), aşırı yüklemeye fazlaca maruz kaldı, çocuktan başka şeyler de taşıdı, yani hakkımızı söke söke aldık 😀 Bu yüzden tüm bu farklı ve yoğun sürüşlerden sonra, ve tabi farklı bebek arabaları tecrübelerimizden de sonra (üç farklı bebek arabamız var, ablamın  arkadaşlarımınkileri de denedim), fikirlerimi paylaşabilirim.

Her yerde hangi bebek arabası iyidir yazılarına rastlıyoruz bol bol. Ben model belirtmeden, bir bebek arabasında ilk dikkat ettiğim şeyleri yazacağım. Elbette hafiflik, tek elle açılması gibi fonksiyonel işlevler de önemli ama bazı bebek arabalarında bunlar olsa dahi, aşağıda yazacaklarım olmuyor. Ve benden eksi puan alıyor 😀

Çift yönlü olmayan bebek arabalarını almazdım. Aslında bunun nedeni illa bebeğimi göreyim değil, hatta onlar da dışa dönük oturmayı seviyorlar ama çift yön alternatifi çok önemli benim için. Mesela bebek arabasında iken eline yiyecek birşey verdiysem mutlaka bana dönük olmalı (küçük yaşlarda tabi). Boğazına kaçtı mı, boğulacak gibi oluyor mu takip edebilmeli ve gerekirse hemen müdahale edebilmeliyim.

Havanın durumuna göre değiştirmeliyim, güneş geliyorsa ters takabilmeliyim.Yağmur  yağdığında ise kendime döndürdüğümde, bir tarafında da ben olduğum için daha az ıslanıyor.

Önünde barı olmayanları almazdım. Bazı bebek arabalarının önünde bar yok. Sadece emniyet kemeri o kadar. Böyle bebek arabalarında bebek dışa dönükken çok savunmasız gibi geliyor bana. Bu bar bir tampon görevi görüyor. Ayrıca çocuk hareket halinde iken ona tutunup frenlerde ani hareketlerde falan kendini ayarlıyor. Sanırım bazı modeller hafiflik uğruna bu parçayı gözden çıkarıyor.

Katlanınca bagaja sığmayan. Bazı bebek arabalarının çok hafif olmasına rağmen katlanınca bagaja sığma sorunu var. Özellikle de baston pusetler. İstanbul'da kullandığımız bir baston pusetimiz var. Katlanınca enine çok küçük hakikaten ama boyu upuzun. Arabanın bagajından daha uzun olduğu için sığmıyor, arabanın içine alayım desem girmiyor. Nitekim sadece eve yürüme mesafesinde kullanabiliyoruz 😁

İttirme bölümü iki ayrı saptan oluşanları almazdım. Evet yine ikisini de kullandıktan sonra tek elle sürmenin ne büyük bir lüks olduğunu, iki saplı arabayı kontrol etmek için illa ki iki elinin de tutuyor olması gerektiğini (dümdüz yolda dahi tutmayınca yan yan gidiyor) anladım ve kesinlikle dikkat edilmesi gereken bir husus.


Çok ufak tekerlekli olanları almazdım. Evet daha hafif, evet daha az yer kaplıyor ama yok, sürüşte ciddi fark ediyor. Büyük tekerleklerin her engeli kolayca aştığı, daha rahat bir sürüş sağladığı yadsınamaz bir gerçek. Özellikle avm içi gibi dümdüz zeminlerde kullanılmayacaksa pek kolay değil.

Benim olmazsa olmazlarım böyle, sizin tecrübelerinizle ilave edecekleriniz varsa duymak isterim.

29 Nisan 2016 Cuma

Birkaç Tarif: Havuç Çorbası ve Tavuklu Börek

Her kadın gibi hergün yemek yapsam da her denediğim tarifi yazmıyorum buraya. Fakat bazı tarifler var ki, ben uydurmuşumdur veya çok fazla sevmişimdir o zaman paylaşma hevesine girerim. Birazdan yazacaklarım da böyle özel tarifler. Gerçekten çok lezzetli ve en ağır sofralara bile çıkarılabilir türden.

Havuç Çorbası

Aslında bu çorbanın orjinali terbiyeli havuç çorbası. Ancak ben nedense terbiyeli yemeklerin birgün sonraki tadını beğenmiyorum ve bu yüzden ertesi güne kalacak kadar yapacaksam terbiyesiz yapıyorum. Bu hali de oldukça nefis.

İri bir adet havucu rendeleyip tencerede biraz yağ ile soteliyoruz. Havuçlar diriliğini kaybettikten sonra biraz salça (1 çorba kaşığı kadar-veya eşdeğer miktarda domates sosu) ilave edip biraz daha kavuruyoruz. Bu aşamada biraz kıvamlı olsun diye iki çorba kaşığı kadar un ilave edip onu da biraz kavurduktan sonra yarım kutu krema (100ml kadar, yoksa eşdeğeri 1su bardağı süt) katıp 1lt kadar su (varsa et suyu daha iyi olur) ilave ederek pişiriyoruz. Damak tadınıza göre tuz ekleyip servis edebilirsiniz.

Tavuklu, Garnitürlü, Mantarlı Börek
Yapım aşaması sırasında instagrama koyduğum börek ne yazık ki fotoğraflayamadan bitti :) Bu börek çay saatlerinden ziyade yemeklerde ikram edilmeye daha uygun. Yanına sebzeli bir sote veya salata ile pekala bir ana yemek olabilir. Benim için olur yani :))

Garnitür, ufak doğranmış mantar ve tavukları, biraz salça ile soteliyoruz önce. Miktarı ne olacak derseniz, ne kadar çoklukta yapacağınıza bağlı ama oranları şöyle olsun. Eğer garnitür bir kaseye denk geliyorsa mesela, aynı kase ebatınca doğranmış mantar ve yine o kase kadar doğranmış tavuk diyelim. İçine tuz, karabiber, sevdiğiniz diğer baharatlar (maydanoz, kimyon, isterseniz acı biber) ekleyebilirsiniz.

Bunları üçgen yufkalara bol miktarda koyup kalın sigara börekleri yapıyoruz. Bu iç harcıyla birlikte, içine biraz da peynir (özellikle cheddar nefis olur ama yoksa rende kaşar da olur) koyabilirsiniz. Tepsiye dizdikten sonra üzerine bir yumurta, sıvıyağ, biraz süt (veya yoğurt su karışımı) ile hazırlanacak karışımı bolca döküyoruz. İstenirse çörek otu veya susam da eklenebilir tabi. Fırında pişirdikten sonra üzeri sert olmuş ise, sıcakken plastik bir örtü ile kapatıp bırakabilirsiniz. 

28 Nisan 2016 Perşembe

49. Ay Mektubu: Unicornlu Masallar


Melek kızım; 

Evet yine geciktim aylık mektubun için biliyorum. Bu ay yine dolu dolu geçti senin için. Okuluna alıştın, okulla birlikte yeni beceriler kazandın, daha da büyüdün. Bu ay yazında neler yaptığından ziyade bir masalı yazmak istiyorum. Fırsat bulduğumuz zamanlarda seni ben uyutuyorum ve uykudan önce benden atlı bir masal istiyorsun. Ben de verdiğin anahtar kelimelerden bir masal uyduruyorum. Bu gece uydurduğum masalı dinlerken çok eğlendik. Zira ben biraz konuyu değiştirdim, senin istediğin sonuca bağlayacaktım ama tabi ki sen sabredemiyordun ☺️

Anne bu akşam Ege ve Dila'nın masalını anlat, bir beyaz unicorn varmış o Ege'ninmiş, bir de pembe varmış o da benim.

Tamam hadi yat başlıyorum.

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, Dila ile Ege adında iki kuzen varmış. Birbirlerini çok severlermiş. Günlerden bir gün Dila ile Ege sokağa oynamaya çıkmış. Sokakta oynarlarken çalılıkların arasında uğur böcekleri görmüşler.

Uğur böceği değil at görsünler, biri pembe biri beyaz.

Yat bakayım yerine bekle biraz, daha at görmemişler. Biraz uğur böcekleri ile oynamışlar. Ege demiş ki keşke biz de uğur böcekleri gibi minicik olsak onlarla beraber oynasak çok merak ediyorum nasıl olurdu demiş. Dila da onaylamış. Tam o sırada böyle konuşurkarken yaprakların arasından minicik bir peri çıkmış. Bu peri eğer isterseniz sizi bir süreliğine küçültüp benim gibi peri yapabilirim demiş. Birkaç saat oynarsınız sonra yine eski halinize dönersiniz. İster misiniz? diye sormuş. Onlar da sevinerek istediklerini söylemişler ve minik peri sihirli sözleri söyleyince, uğur böcekleri ile aynı boyda minicik insan olmuşlar.

Anne hani nerde atlar, at istiyorum.

Dila ile Ege uğur böcekleri ile oynadıktan sonra toprağın üzerinde yürürken bir çukura düşmüşler. Bu çukur uğur böceği yuvalarından biriymiş. Önce çok korkmuşlar, minik periye seslenmişler ama kimse onları duymamış. Sonra hafif hafif gelen imdat kurtarın beni diye bir ses duymuşlar. Kulaklarını toprağa dayamışlar bu ses toprağın altından geliyormuş. Hemen buldukları sopalarla toprağı kazmışlar. Bir de ne görsünler.

Ne ne?

Bir tane oyuncak beyaz bir unicorn at. Toprağın altında öylece kirli perişan bir halde yatıyormuş. Dila sormuş, ne oldu sana böyle? Burada ne yapıyorsun?

At cevap vermiş. Ben bir çocuğa hediye edilmiştim ama o atları sevmiyormuş, benimle oynamadı beni fırlatıp çamura attı. Kirlenince de annesi kızmasın diye beni buraya sakladı.

Dila ile Ege atı topraktan çıkarmışlar. O sırada minik peri de gelmiş. Ege kızmış periye, neredeydin diye. Peri anlatmış, kusura bakmayın pembe unicorn beni çağırdı. Ayağı acımış ona yardım ettim o yüzden geciktim.

Sonra Dila ile Ege'yi eski boylarına döndürmüş. Dila merak etmiş. Minik peri acaba bu oyuncak atı gerçek at yapmak için bir sihirin var mı? Olmaz mı demiş peri, hokus pokus ulala, oyuncak at gerçek ola. Veee birden bire beyaz oyuncak unicorn, tertemiz güzel bir unicorna dönüşmüş.

Kanatları da varmış dimi?

Evet olmaz mı. Bu sırada pembe unicorn uçarak perinin yanına gelmiş. Ayağı için ona teşekkür edecekmiş. O sırada beyaz atı görünce onunla arkadaş olmuş. Beyaz at da Dila ve Ege'ye onu kurtardıkları için teşekkür etmek istemiş. Onları sırtına bindirip uçmuşlar.

Dila pembeye, Ege beyaza binmiş di mi?

Evet evet öyle olmuş tabi. Unicornlar onları gökyüzünde bir süre dolaştırmışlar. Sonra Ege, hadi geç oldu eve gidelim, annelerimiz merak etmiştir demiş. Atlar onları kapının önüne bırakmışlar ve ertesi gün yeniden buluşmak üzere ayrılmışlar. Atlar ve çocuklar dost olmuşlar ve böylece Dila ile Ege'nin pembe ve beyaz at maceraları başlamış.

Bir maceraya daha gitsinler, bu sefer düğüne gidiyorlarmış.

Yok o macera yarın şimdi uyku zamanı. 

Ama anne biraz daha, bu sefer Dila gelin olsun, Ege de damat. O beyaz ata binsin Dila pembe ata.

Tamam söz o da bir sonraki maceraya.

:)))

Annen
Amsterdam



27 Nisan 2016 Çarşamba

Koningsdag 2016

Hollanda'da yaşamaya başladığımızda ilk farkettiğim şeylerden biri insanların keyiflerine düşkünlüğü idi. Evlerini ve bahçelerini özenle dekore ediyorlar (aslında bununla ilgili bir yazı yazmalıyım, Hollanda'daki kadar iyi dekore edilmiş evler başka hiçbir yerde görmedim), eğlenceleri layıkıyla kutluyorlar, güneşi bulduklarında hemen kapı önlerinde oturup güneşleniyorlar ve gerçekten keyif için yatırım yapıyorlar (keyif için gerekli eşyaları almaktan kaçınmıyorlar falan). Ulusal olarak kutladıkları bir gün var ki eğlencenin dibine vuruyorlar diyebilirim. O da 27 Nisan tarihindeki Koningsdag ( Kingsday) , yani Türkçesi Kral günü.

Hollanda'nın kralı var biliyorsunuz. İşte bu gün kralımızın doğum günü tüm ülkeden sevinçle kutlanıyor 😀 ( detaylı bilgi isteyenler buraya ) Aslında gördüğüm kadarıyla kral kimsenin umrunda değil ama bu eğlence ruhu şahane. Bugün resmi tatil ve çoğu mağazalar kapalı oluyor. Kutlanma şekli ise epey ilginç. Herkes baştan aşağı turuncu giyiniyor, abartılı aksesuarlar takıyor ve herkes pazar kuruyor.

Evet, herkes tezgah açıp satış yapıyor. Evinde satmak istediği ne varsa, giysiler, eşyalar, kitap/cd/plaklar, çocuk eşyaları ve oyuncakları çok ucuza satılıyor. Tabi herkes fiyatını kendi belirliyor ama kabaca bir piyasa oluşmuş durumda. Çocuk kıyafetleri parça başına ortalama 0.5-1eu arası, oyuncaklar 10 centen oyuncağa göre 2-3 euroyu bulan fiyatlarda satılabiliyor. 


Genelde sabahtan akşama kadar açık oluyor tezgahlar ama birçok kişi öğlen toplayıp eğlenceye gidiyor. Kralın alay geçidi, müzik, dans gösterileri, ayaküstü satış yapılan yiyecek/içecek standları, kişisel performan gösterileri, aklınıza ne gelirse..


Biz ilk kez 2014 yılındakine bilmeden katılmıştık. Olağan alışveriş için çıktığımızda heryere kurulmuş tezgahları görünce coşmuş, epey de güzel şeyler almıştık. Bir yıl sonra artık olayı biliyor olduğumdan, günler öncesinden beklemeye koyuldum. O zaman daha 3 aylık olan oğlumu slinge bağlayıp, kızımı da pusete atarak kasabamızın pazaryerine gittim tek başıma. Eşim resmi tatil olmasına rağmen çalışmayı seçmişti ve o kadar çok şey almıştım ki bebek arabası doldu taştı eve zar zor gelmiştim.

Bu yıl ise kızım artık ilkokula başladığı için, bahar tatili başlamadan önceki son gün 22 Nisan'da okulda kralgünü kutlamasına katıldı. O gün okulda birçok oyunlar düzenlenmiş, danslar edilmiş ve ikramlarda bulunulmuş. Tabi ki tüm çocuklar da turuncu giymişti.


Bu yılki kral günü için ise oldukça heyecanlıydım. Özellikle almak istediğim bazı şeyleri bu güne saklıyordum belki bulurum diye. Ancak birkaç gündür acayip olan hava durumu bugün de benzer olacaktı.

Sabah saatlerinde 3-4 saatliğine yağış yom gözüküyordu. Gerçekten uzunca bir süre yağdıktan sonra durmuş güneş açmıştı ve yakınlarda da bulut gözükmeyişindem cesaret alarak çocukları hazırlayıp pazarın kurulacağı parka gittim bisikletle. Eşim yine çalışıyordu.

Yolda hava gayet iyiydi ama parka vardığımızda yine dolu başladı, saçağa sığındık. İnsanlar yine vardı ama geçen senenin yanına yaklaşılmazdı. Kızımın istediği iki küçük parça şeyi alıp, biraz oyalanıp geri döndük. Hava buz gibiydi, çocukları bisikletin kapalı parçasına koydum, ben yağmur altında bacaklarım ağrıya sızlaya geri döndüm. Arka araba çok ağır olduğundan sürüş epey zahmetli oldu, bir de sanırım lastikleri gözden geçirmem gerekiyor, sönmüş olmalılar.

Öyle yoruldum ki, neredeyse gittiğime pişman oldum ama bir yandan da mutluydum çünkü üç haftadır kayıp olan çok sevdiğim yağmurluğumu buldum. Kızımın doğumgününü bu parktaki mekanda yapmıştık ve ben askıda unutmuşum. Orda unuttuğumdan tam emin olmamakla birlikte içsesim bulacağımı söylüyordu ve bingo. 

Eve gelip oğlanın öğle uykusu ve yemek faslından sonra hava bu sefer açmış görünüyordu ve akıllanmayan ben, bacaklarımın ağrısına rağmen çocukları yeniden hazırladım, bu kez komşu kasabaya gittik otobüsle. Evet burada daha yoğun kutlamalar vardı, pekçok da tezgah açılmıştı ama gönlümüze göre bulamadık. Bir mağazadan birkaç ihtiyacımızı alıp, çocukları da eğleyip iş çıkışında bizi almaya gelen eşimle geri döndük. Çocuklar pek lafımı dinlemedi bugün, bol bol ağladılar, fakat hem onlara hem de bana bu gezi iyi geldi :) Bacaklarımın ağrısı geçti ve çocuklar da erkenden uyudu. 

Belki bir sonraki kral gününde biz de tezgah açarız kim bilir?



26 Nisan 2016 Salı

Günün Özeti 26 Nisan 2016

Günlerimiz öyle yoğun geçiyor ki zaman nasıl geçiyor anlamıyorum. Yine en son yazımdan sonra günler geçmiş. Günün özetini anlatan yazıları ayrı bir seviyorum ama çok da farklı şeyler olmuyor hergün, bu yüzdendir sık yazmayışım

Helo'nun okulu dün bahar tatiline girdi, iki hafta evde olacak. Bahar geldi gelmesine ama üç gündür hava öyle soğudu ki ortalama 5-8 derecelerde, aşırı rüzgarlı ve hepsini geçtim dolu yağıyor sık sık. Günde kaç posta bilmiyorum saymayı bıraktım. Ve iki haftanın neredeyse tamamı böyle olacakmış hava, yandık ki ne yandık.

Okula gitmese de çocuklar erken yatıp erken kalkıyorlar ki benim tercihim de bu yönde. Bu sabah yine 7 de ikisi de ayaktaydı. Tek fark okula yetişmesi gerekmediği için biraz daha stressiz bir sabah olmasıydı :) . Çocuklar ortalıkta gezinir, yataklarda zıplarken biraz üst katı toparladım, yatakları topladım. Sonra alt kata indik kahvaltıya.

Biz kahvaltıyı hazırlarken onlar da salonda koşturmalı bir oyun tutturdular. Sırayla topu atıp yakalayıp oyun masalarının altına saklanıyorlardı. Onları izlerken böyle sırayla yapmalarına ve sabırla beklemelerine hayret ettim. Öncesinde kızım oyunun kuralını anlatmıştı kardeşine, o da anlamış demek ki tam riayet etti. 

Kahvaltı faslımız biraz sıkıntılı. Oğlum yine 3-4 gündür diş sancılarından muzdarip. Buna bağlı olduğunu tahmin ettiğim nezlesi de var. Zorla birkaç lokma yedi yine oyuna başladılar. Bu seferki oyun kendi başlarına idi. Oğlum kitaplıktan sevdiği kitaplarını alıp incelemeye koyuldu.

Bu arada ben de kahvaltımı bitirdim, masayı ve mutfağı topladım ardından yerleri süpürdüm. Tabi bu süre içinde yüz kez çocuklarla etkinleştim, işimi bıraktım, yeniden aldım falan. Tek seferde 15 dakka sürecek iş bir saati buluyor böylelikle.

Dün akşamüstü saatlerinde hızlıca gidip geldiğimiz market dışında çocuklar evden çıkamadılar  bu hava yüzünden. Sıkılmaya  başlamışlardı. Hava tahminine göre iki saatliğine yağış durmuş görünüyordu, fırsat bu fırsat dışarı çıkalım dedim. Kat kat giyindik, ördeklere vereceğimiz ekmekleri aldık yola koyulduk. Rüzgardan uça uça 50mt ötemizdeki kanala geldik. Ördekleri beslerken çiftliğin beyaz atının dolaşmaya çıktığını gördük. Tabi hemen peşine takıldık, at delisi Helo için aksi ne mümkün. Ormana girip çiftlik yolunu yarılamıştık ki dolu başladı. Kızım geri dönmek istemedi başta. Biraz daha ilerledik ama daha da artınca çocukların ikisini de bebek arabasına istifledim, sarıp sarmalayıp koşa koşa eve geldim. İkisi de çok üşümüştü. Böyle soğuk havada dışarıdan gelince hemen banyo yaptırırım. Önce oğlumu sıcak su dolu küvetine koydum, o oynarken kızı hazırladım. Bazen aynı anda yıkanıyorlar ama bu sefer küçük hanımın kaprisi tuttu. Eren çıksın diye diretiyor, beyimiz de çıkmıcam diye. Eh arada annenin de borusu ötmesi lazım tabi. Oğlanı ağlaya ağlaya çıkardım, kıza yeni su hazırladım oynamaya bıraktım.

Nova'yı giydirip, uykusu da geldiği için emzirip uyutmaya çalıştım ama, içerden anneee bak ne yaptım diye bağıran ablası nedeniyle çabalarım boşa gitti. Ben de uyutmaktan vazgeçip kızımın banyosunu tamamladım, onu kurulayıp giydirdikten sonra, günlük video izleme molası için odasına bıraktım. Bu arada oğlumu da uyuttum neyse ki.

Saat 12 olmuştu ve birazdan karınları acıkacaktı. Evde yemeğim var ama bir çorba yapsam fena olmayacak. Hemen koşup çorba hazırladım, bu arada banyo sonrası rehavetten canı süt çeken kızıma süt verdim, makineye çamaşır attım, oğlan uyandı biraz daha pışpışladım. Kızımın karnı acıkmış öğle yemeğini verdim. O yerken ben de biraz yedim. Bu arada Nova'nın uyanma saati yaklaştı mıkırdanıyor. Uyandığı zaman biraz memede keyif yapmak ister genelde ve yapıyor. Bu arada babysitterımız gelecek heran kapı çalabilir. Oğlum azıcık daha uyuyor aşağı iniyorum, geldiğini görüp zile basmasın diye kapıyı açıyorum, Nova uyandı, yanına koş, uyutmayı dene,yok daha fazla uyumayacakmış, haydi hep beraber aşağı.

Chanthal ile kızım oynamaya başlamışlar, biz de onlara katıldık. Chantal sabah başka bir çocuğun yanından geldi, açtır diye ona da yemek verdim. Benim beslediğim çorbayı içmeyen Nova da onun elinden onun çorbasını içecekmiş. E pekala, Chanthal besledi. Sonra yine onlarca oyun oynadık. Kah beraber, kah ayrı, kah bir işe koştum böyle üç saat geçti. Bir ara kızım parka gitmek istedi ama çıktıklarından 30sn sonra geri dönmüşlerdi, çok ama çok üşümüşler.

Chanthal üç saat sonra gittiğinde (saat 4) kızım yine video molası verdi. Oğlum acıkmıştı yine besledim. Yemeğin yanına canım kısır istemişti onun hazırlığına giriştim. Akşam yemeği için somon isteyen Helo'ya balığını pişirdim. Arada oyun vs derken eşim işten geldi. Sırayla yemekler yendi ve uyku aşamasına geçtik.

Normalde 7,30 (en geç 8 de) uyuyorlar ama tatil modu ve kararmayan hava yüzünden biraz gecikiyor birkaç gündür. Eşim 8 de spora gittiğinde hala uyumamış oldukları için hep beraber yatıp uyumaya çalıştık. Pek tabi ki bolca kudurduk ve zıpladık. Bir tane Dila ve unicorn masalı uydurduk. Perdelerimiz ışık geçirmeyen perde, içerisi epey loş oluyor kapanınca. Aşağıdaki fotoğrafı çekeyim diya açtım perdeyi. Aydınlık havayı görünce önce bi ayaklandıkar. Kızım, anne daha sabah aşağı inelim dite tutturdu ama oy birliği ile reddedildi :)) En sonunda 8.30 da uyudular nihayet.

Şu an kendimi yorgun hissediyorum ama özellikle son bir aydır çocuklarımın nasıl büyüdüğünü, bilinçlendiğini (oğlum tam bir bilinçlenme atağında bu ara her an bizi şaşırtıyor), nasıl etkileştiklerini gördükçe tüm herşeye değdiğini anlıyorum. Hayatımda hiç bu kadar güzel olmamıştım, gerçekten her anlamda kendimi çok güzel hissediyorum. 

(Fotoğrafta yatağıma yapışık olarak kullandığımız beşikte oğlum yatıyor, bu akşamlık ikisi de böyle yattı ama tabi ki bu halde uykuya dalmadılar. Yanyana uyumaları fikri yüreğimi erittiği için bu anı kaçıramazdım :))). )

Sevgiler



22 Nisan 2016 Cuma

Salatadan Pastalar


Biraz önce facebookta rasladığım bu habere kayıtsız kalamazdım, resmen bayıldım. Japon "food artist" Mitsuki Moriyatu tarafından hayata geçirilen Vegedeco Salataları insanların daha çok salata/sebze yemelerini sağlamayı hedefliyor.


Görünüşleri gerçekten çok cezbedici. Özellikle bayanlar arasındaki doğumgünü kutlamalarında çok rağbet göreceği kesin. Bir salata düşkünü olarak kesinlikle evde yapmayı denemek istiyorum. 





Websitesi: vegedecosalad.com



20 Nisan 2016 Çarşamba

Bu da Arşivde Dursun


3 Nisan'da kutladığımız çocuklarımın doğum günü için pastayı kendim hazırlamıştım. Pek kötü olmadı. Yalnız son aşamalarda taşırken alttan biraz fışkırdı falan ama iyi kotardık :) 


Üst kat oğlumun doğumundan beri kullandığım yıldız temasında olsun istiyordum. Kızım da son aylardaki takıntısı olan at figürü isteyince, meşhur My Little Pony atlarından Rainbow Dash'ı seçtim ki, bulut gökkuşağı ve ardından en tepede yıldızlar olsun. Doğrusu buna karar verene kadar çok uğraştım, araştırdım düşğndüm falan. Yapımından daha zordu diyebilirim.


Genelde şeker hamurunu düz beyaz alıyor ve elimde sarı-mavi-kırmızı olmak üzere üç minik şişe gıda boyasıyla renklendiriyorum. Hazır renkli şeker hamurları genelde çok koyu renk oluyor.


Elimde tüm pastacılık malzemeleri yok, biraz olanlardan biraz da evdeki imkanlarla şekillendirmeye çalıştım tüm figürleri.

Tüm misafirlerimiz çok beğendi ve benim yapmış olmama şaşırdı :) Doğrusu benim için de çok heyecan vericiydi.




19 Nisan 2016 Salı

Ufacık bir wishlist


- evde yeteri kadar çiçeğim var ama şu mini boy çiçeklerden alayım, değişik bardak/saksı/kavanoz ne olursa koyayım, aşağıdaki gibi farklı sergileme alanları oluşturayım istiyorum

- lale mevsimi bitmeden bir lale tarlasına gidip istediğim kadar toplamak istiyorum

-evdeki buzdolabı biraz ufaktı. Yetmiyor diye tezgah altı buzdolabı aldık ama hala açıkta. Onu bir dolap içine hapsedip üzerine raflar yapacağız. O rafları yapmak ve kullandığım nane maydanoz gibi baharatların saksılarıyla doldurmak istiyorum

- aylar önce dikiş makinesi almıştım ama hiç kullanacak zaman bulamadım. Ufak tefek şeyler dikmek istiyorum, örtü, yastık peçete gibi....

- bahçeyi biraz elden geçirmek yeni çiçekler ekmek ve bazı dekoratif unsurlar eklemek istiyorum. Ah bir de daha büyük bir bahçe masamız olsa fena olmazdı.

-ön bahçede ikeanın tarno model masa ve sandalyeleri var ancak oldukça yıprandılar. Onu güzel bir renge boyasam biraz süslesem ne güzel olacak...



Zumba :)


Duyduk duymadık demeyin zumbaya başladım a dostlar 💃🏻

Aslında programın adından tam emin değildim. Biraz önce baktım da, bizim dans merkezinin web sitesinde adını infinity koymuşlar. İnternetten de birkaç zumba videosu izledim ama emin olamadım. Sanırım zumba/spor karışımı birşey.

Helocum geçtiğimiz Eylül ayından beri baleye gidiyor. Ders öyle aşırı disiplinli bir ders değil, eğleniyor diyelim. Her ders sonunda arkadaşıyla birlikte oynamaktan mekandan ayrılmamız yarım saatten erken olamayınca, onların ardından başlayan dersi hayranlıkla izliyordum. Yetişkin bayanlar, daha çok spora benzer hareketlerle grup halinde tempolu danslar yapıyorlardı ve benim de içim gidiyordu.

Fekat neden bilmem hiç aklıma gelmiyor ki ben de gideyim? Sanırım oğlum daha ufak olduğu için düşünemiyordum. Birkaç hafta önce arkadaş grubundan birileri zumbaya başlamıştı, o zaman kafama dank etti. E ben de gidebilirim o derse. Başka zaman ve başka yere gitmem zor ama zaten yarım saat duruyoruz orda bir yarım saat daha dursunlar ben de spor yapmış olayım dedim ve iki hafta önce deneme dersine girdim.

Aman yarebbiii, o nasıl bişeymiş öyle. Ben ki evde bütün gün oturmayan, günde 50 kez merdiven inip çıkan, çocukları en az iki kez ortalama üç kez dışarı çıkaran ben öldüm bittim. Tam iki gün merdivenleri oflayarak çıktım, zar zor yürüdüm. Öyle ki neredeyse devam etmeme kararı verecektim.

Ancak yine de gittim. İkinci hafta ağrım çok daha az oldu ve çok sevdim şimdi on hafta daha devam edeceğim, istersem yine uzatabilirim. Sporun verdiği his şahane, bu adrenalini seviyorum ama asıl beni keyiflendiren kendim için birşey yapıyor olmak. Çocuk bakmaktan farklı birşey, tamamen bana ait bir saat. Eh yorucu olması biraz ironik ama olsun :) Evdeki herkes spor yapmamı destekliyorlar ve kolayca kabullendi çocuklar. Hatta kızım beni daha çok teşvik ediyor.

Dersimizin içeriğinden bahsedecek olursam bir saatin ilk yarım saati kardiyo amacını güden hareketli danslardan oluşuyor. Ama ne dans. Hepsinde kollar bacaklar bel popo özel olarak çalıştıran hareketler seçilmiş. Yani danstan ziyade tempolu egzersiz gibi. Sonraki 20 dakkada çeşit çeşit squatlar ve dambıllı kol hareketleri var. Son on dakikada ise yere yatıp farklı mekikler çekiyor ve esneme hareketleri ile bitiriyoruz. Bir saatte tüm kasları çalıştıran bir ders yapmışlar.

Fakat daha önce yaptığım için biliyorum, spor salonunda çalışmaya göre daha zevkli. Grup halinde olması ve işin içinde dans olması beni daha çok cezbetti. İnanıyorum ki, dans moral bulmak için çok etkin bir yöntem, evde arasıra yapardım ama düzenli olunca psikolojime de olumlu katkı yapacak. 

Aranızda zumba deneyimi olan varsa, içeriğinin bizimkine benzeyip benzemediğini ve nasıl hissettirdiğini çok merak ediyorum doğrusu.

18 Nisan 2016 Pazartesi

gecici tema

gecici tema
Merhabalar

Blog temasinda olusan problemleri duzeltmeye oglumun uyku molasi yetmeyince simdilik dumduz bir tema yukledim, daha sonra yeni gorunumle karsinizda olacak. yeniden :)

16 Nisan 2016 Cumartesi

Ayşe de Fatma Göbek Atma :)

Ayşe de Fatma Göbek Atma :)
Biraz önce blogları okurken Dukuju'nun bir çelınca başladığını gördüm ve yazılarını keyifle okudum. Oradaki bir konu da, bir anımı canlandırdı yazayım bari 😜

Konu isimler ve göbek adlarıyla ilgili. Ben kendi göbek adımı bilmiyorum. Ne zaman anneme sorsam, aramızda dört yaş olan ablamı kastederek biriniz Ayşe, biriniz Fatma der. Ama anne kim kim diye ısrar eder dururduk biz de. Şu an hala hangimiz hangimiziz belli değil😒 (ay bloggerda da artık şu emojiler de çıkmaya başlayalı beri nasıl mesudum anlatamam, bazen tüm hislerime tercümanlar)

Neyse efenim biz ablamla sürekli kavga ederdik, ben Ayşeyim sen Fatma'sın diye. İkimiz de Ayşe olmak istiyoruz çünkü babannemin adı da Fatma ki "ıyyy Fatma mı" hissiyatına bürünmemize neden oluyordu kendileri.

Bizim için Fatma sadece babannemi çağırıştırıyor o zamanlar. Babannemi ise pek sevmiyoruz. Giydiği zaman basma şalvarı çiçek gibi yayılan kocaman g*tlü/göbekli bir kadın bizim gözümüzde. Üstelik kucağına hep halamın kızlarını oturtuyor bizi hiç sevmiyor. Bir de kızdığı zaman feci çimdik atıyor, o gemi gibi evinin kocaman bahçesinin taaa diğer ucundaki mutfakta (merakımızı çok cezbeder orada oturup izlemek isterdik) oturunca da ayak altında dolaşmayın diye bize kızıyor. 

Velhasıl kelam Fatma olmayı ikimiz de hiç istemedik fakat ayşe de fatma göbek atma diye çok şarkılar söyledik...

Not: babannem hakkında yazdıklarım çocukken düşündüklerimizdi tabi ki, yetişkin olunca herşey daha farklı gözüküyormuş.

Not 2: lütfen ismi bahsi geçen isimler alınmasın çocuk aklı işte 😋


14 Nisan 2016 Perşembe

Nova'ya Mektuplar: 15. Ay


Yakışıklı oğlum;

Bu ay öyle eğlenceli geçti ki nasıl geçti anlamadım. Bunda havaların ısınmaya başlamasının da etkisi var. Açık havayı ve dışarıda olmayı sen de çok seviyorsun ve tabi ki biz de her fırsatta dışarıdaydık.

İki hafta önce ablanın okulunun başlamasının ardından, hayatın biraz daha düzene girdi. Önceden yarımyamalak  uykular ve öğünler şeklinde günü nasıl kurtarırsak öyle geçiyordu. Şimdi ablanı daha geç okuldan almaya gittiğimiz için öğle uykuların daha uzun ve düzenli olmaya başladı. Artık sayısı bire düştü, öğünlerinin saatleri düzene girdi ve akşam yatış saatin de erkene kaydı. Ortalama saat 7.30 da uyumuş oluyorsun. Gece uyanmalarının sıklığı şikayetin olup olmamasına göre değişse de, artık uykunun tadını almaya başladığını farkediyorum. Öyle keyifli öyle yayılarak uyuyorsun ki. Aa sanırım hiç yazmadım onu da not edeyim, tabi ki aylardır uyuma şeklin yüzüstü. Belki 5-6 aylıktan itibaren böyle. Kendin dönüyorsun ve öyle tercih ediyorsun.

Bu ay bir türlü çıkmak bilmeyen alt azılarından birini tamamen çıkardın, ikincisinde tık yok daha. Üstte çıkmış olan iki azıyı epey büyüttün. Sanırım ablana göre daha ağır ve sancılı oluyor diş çıkarmaların, gecen gündüzün hep etkileniyor.

Fotoğraf okul bahçesinden bugün çektim. Hergün gittiğimizde, bahçede bir süre oynuyorsunuz hep beraber. Bayılıyorsun okula gitmeye. Hatta sabahları ablan ile baban giderlerken çok ağladığın için artık çoğunlukla hep beraber gidiyoruz. 

Yürüme ve koşma becerileri tamam, koltuklara sandalyelere tırmanma da ok. Tek korktuğum merdivenler kalmıştı. Çıkıyordun ama inemiyordun, son iki üç gündür onu da beceriyorsun. Artık daha rahatım bu yüzden. Tabi yine hep gözetliyorum o ayrı.

Vee yaşasın artık dilin çözülmeye başladı. Söylediklerin her geçen gün artıyor. Bazı minik cümlelerin de var baba mama (baba yemek yiyor manasında) gibi. Şuan anne, baba, mama, meme, al, ver, gel, abba (gibi bişey), daanta (çanta), haau haau(havhav), gaaa gaaa (gakgak), bırrrm (araba), dag (hollandaca iyi günler) söylüyorsun. Onun dışında herşeyi işaret diliyle anlatabiliyorsun.

Hayvanlardan en çok kurbağa ve kediyi seviyorsun. Bu ay bol bol küçük kurbağa şarkısını dinledik ve söyledik. Kedileri öyle çok seviyorsun ki, kitapta veya gerçeğini görünce yumuşak bir tonla aaaa deyip sevgini göstermek için bana sarılıyorsun. Öyle tatlısın ki. İşte bu videoda da kedi sevgin görülüyor http://youtu.be/0mukWO6ux8E

Bu ay ayrıca ablanla birlikte gecikmeli olsa da doğum gününü kutladık. Sen de çok eğlendin, bol bol oynadın. Artık bilinçli şekilde park sezonunu açtık, benim boyumdan yüksek kaydıraklardan bile kayıyorsun.

Çok sevgi dolu, neşeli, akıllı uslu bir çocuksun ama biraz daha hayır'larımı dinleyip herşeyi çöp kutusuna atmazsan çok memnun olacağım ☺️

Canım, kanım, balım oğlum❤️


11 Nisan 2016 Pazartesi

Büyüme Sancısı

Büyüme Sancısı
Bebeklerin en hızlı büyüdükleri dönem ilk bir yıldır. Bu süreçte kilosunun bir kaç katına çıkar, beyni de birkaç kat büyüklüğe ulaşır. Bedensel olarak ömrümüzdeki en hızlı büyüme sadece bu dönem olur.

Fakat bu yazıda bahsetmek istediğim fiziksel olarak büyümekten ziyade ruhsal büyüme. Psikolojik değişimler, bilişsel beceriler gibi. Özellikle iki yaşından itibaren belirgin bir farkla kendini gösteren bu ruhsal büyümeyle ilgili düşüncelerimi yazmak istiyorum. Aslında bu konuyu uzun zamandır parça parça düşünüyorum ancak fikirlerimi bir türlü bağlayamıyordum. Bu sabah az biraz netleşti kafamda.

Ben içgüdüsel annelik yapıyorum. Gerçekten tek yol göstericim çocuklarım. Kitaplara, başka sözlere kulak asarım, çok okur araştırırım yani altyapımı elimden geldiğince doldurmaya çalışırım ama kafamı kurcalamasına izin vermem, çünkü içsesimi dinlemeyi (sadece çocuk mevzusunda değil her konuda), ona kulak vermeyi öğrendim ve onu dinlediğimde, dinlemediğim zamanlardaki pişmanlıklarımı yaşamadığımı defalarca tecrübe ettim. Kısacası içsesime güveniyorum.

Kızımla son yaşadığımız süreci anlatarak açıklamak istiyorum düşüncelerimi. Bu pek tabi ki spesifik bir örnek olacak fakat genele uyarlamak mümkün.

 Yaklaşık bir ay önce İstanbul'dan döndükten sonra kızımın huyu çok değişti. Daha önce hiç bu kadar yoğun bir değişim yaşamamıştık diyebilirim. Ya da hatırlamadığımız kadar zaman önce yaşadıysak da unutmuşuz nasıl zorladığını. Sebebi kardeş kıskançlığı desen değil, bir yıldır kardeşi var, belki biraz okulun değişecek olması (ki içsesim o da değil diyor çünkü okul değişmeden önce sona erdi), biraz hastalığın etkisi var kabul ama hastalık bittiğinde de bunu bahane olarak kullanıp hastalığını uzattı; hiç birşey yemiyor, sürekli aşırı ilgi istiyor ve gerçekten olmayan korkular icat ediyordu (ki korkuların olduğu dönemler olmuştu ama bu sefer farklıydı, tutarsız, işine geldiği gibi sadece bizi istediğini yaptırmaya ikna etmek amaçlıydı, yani tam bir bahaneydi). Bu süreçte neredeyse bir ay tüm öğünlerini ben besledim, giydir soydur çişe tut tüm ihtiyaçlarını ben yaptım, yetmedi bir ay boyunca babası ile beraber uyudu, bebek gibi konuşmaya başladı, mızmızlık tavan yaptı vs. Öyle bıktırıcı idi ki gerçekten eşimle tartışmaya başladık. O çok yüz verdiğimi söyleyip biraz ısrarcı olmamı bekliyordu ben ise bunun geçici bir dönem olduğunu hissediyor, suyuna gitmemiz gerektiğini söylüyor ve istediği herşeyi yapıyordum. Geçici bir dönem olduğunu söylemem, hani çocuklar büyürken herşey zamanla geçiyor ya, bu da geçer tarzında bir yaklaşımla değil; gerçekten geçici olduğunu (hatta ne zaman biteceğini kesin olarak bilen) bir histen ötürü idi. Yani çocuğumun içinde bulunduğu durumu adeta kendim yaşıyormuşçasına anlıyordum. Bana göre büyüme sancısı çekiyordu.

Büyüme sancısı çekmenin nasıl birşey olduğunu biz yetişkinlerin iyi anlayabileceği birkaç örnek verebilirim. Mesela üniversiteye hiç bilmediğiniz bir şehre ilk gittiğiniz, ilk yalnız kaldığınız an. Herşey o kadar yenidir ki nereden başlayacağınızı bilemezsiniz. Herkes yapabileceğinizi düşünüyor, sonuçta kendiniz de mantıksal olarak bunu söylüyorsunuz ama içinizdeki çocuk arkasına bakmadan annesinin kucağına kaçmak istiyor. Bildiniz mi o hissi? Hasta olduğumuzda da sık sık o hisse bürünürüz. Yine benzer şekilde evlenip yeni bir dünyaya adım atınca, büyük bir sorumluluk üstlenince, birsürü belirsizlikle başbaşa kalınca, hele hele ilk kez anne olup bebeğinizi kucağınıza alınca. 

İşte şimdi bu açıdan çocuklarımıza bakalım. Büyüyorlar, büyürken algıları, düşünsel becerileri artıyor. Diğer insanların beklentileri de artıyor. Bunu geçtim kendisi de yapamadığı bazı şeyleri başarabildiğini farkediyor. Ama bir dakka daha bu kadar çok yeni şeye hazır değil. Hepsi birden bire çok fazla geliyor. Biraz sindirmesi lazım ama o sindirme süresinde sığınacak güvenli bir limana ihtiyacı var. Anne kucağı. Fakat anne de onu eskisi gibi kucağa almıyor. Belki bebekleşirsem alır. Evet oldu bebek gibi davranayım, bol bol mızmızlanayım o zaman annem benimle daha çok ilgileniyor. 

Kızımda aynen böyle oldu. Her zaman gösterdiğimden daha çok ilgiye ihtiyaç duyduğu kesindi. Tamamen tatmin olana kadar sürdü. Ve süreç bittiğinde biraz daha farklıydı bence. Bazı becerileri, huyları daha bir olgunlaşmıştı. Sığındığı limanın orda olduğunu bilmeye ihtiyacı vardı. Orada bir süre dinlenince artık yenilikleri göğüslemeye hazırdı. Eskisinden daha güçlü şekilde yoluna devam edebilirdi artık.

Olaya böyle bakınca, çocuklarımızın huyu değişti diye tabir ettiğimiz dönemleri, insanı fazla zorlamıyor. Bazen yorucu oluyor kabul ama onun da elinde değil ki? Biz yetişkinken bile zaman zaman ne istediğimizi anlamakta zorluk çekiyoruz. Çocuklar bunca bocalama içinde yine iyi idare ediyorlar.

Yukarıda bahsettiğim gibi eşime göre daha fazla disiplin, bana göre daha fazla ilgi ihtiyacı vardı kızımın. Peki bu ayırımı nasıl yapıyorum derseniz biraz içses biraz deneme. Disiplini uygulamaya çalıştığımda geri tepiyor bu anlarda. Hayır ben yedirmeyeceğim sen yiyeceksin dediğimde baskım işi çözmüyor daha beter hale geliyor. Oysa bazı dönemler var ki o sırada kızımın istediği açıkça benim oteritemdir. Beni yoklamak için bir talepte bulunur mesela, hayır derim. Bir iki kez ısrar eder cevap yine hayır. O zaman hiç bozulmaz kuzu kuzu yanıma gelir tamam anne der ve başka bir oyuna sorunsuz devam eder. İşte bu durumda benim otoritemin varlığına ihtiyacı olduğunu düşünüyorum ben. Ama diğer durumda hayır.

Bu işler gerçekten çok ince işler. Her zaman dengeyi bulmak kolay değil. Bunu çocuklarımı inceleyerek, içsesimi dinleyerek yapmaya çalışıyorum. Ve görüyorum ki duygusal olarak dengede olduğu zaman, gerçekten çocuklarım uyumlu, huzurlu, neşeli çocuklar oluyorlar. 



6 Nisan 2016 Çarşamba

Neee 4 Yaşında İlkokul mu?


Doğum günü 23 Mart olan Helodünya, 24 Mart'ta ilkokula başladı. (Yukarıdaki fotoğrafta sınıf takvimi görülüyor, Dila'nın 24 Mart'ta başlayacağı belirtilmiş).

Hollanda'da ilkokul 4-12 yaşını kapsıyor fakat zorunlu eğitim 5 yaşında başlıyormuş. Ancak genelde herkes özel bir durum olmadığı sürece 4 yaşında başlatıyor çocuğunu. Sınıflar grup olarak adlandırılıyor ve ilk iki grup bir çok okulda birleşik halde. Kızımın grubu da 1-2F.

Tabi başlar başlamaz okumayı yazmayı öğrenmeye geçmiyorlar bizde olduğu gibi, ilk iki yıl daha çok anaokulu formatında. Ancak tam anaokulu demek de doğru değil, ufak ufak eğitim de başlıyor. Zaten okulda sadece okuma yazma öğretilen bir yer değil.


Kızımın ilkokula başlayacağını duyan herkes, nee 4 yaşında ilkokul mu, çok erken değil mi?  diye tepki verdi. Doğrusu buradaki çocuklara bakıyorum da gayet hazırlar ilkokula. Zaten çoğu öncesinde oyun okuluna gittiği için ilkokula hazırlanmış haldeler ve çok hevesliler. Kızımın oyun okulu öğretmenleri, iki ay öncesinden, gideceği okula 15-20 sayfalık detaylı bir rapor gönderdi. Bu raporda, her türlü konudaki becerisi dereceyle belirtilmiş ve onun hakkında tanıtıcı yorumlar yazılmıştı.


Çocukların çoğu, okula başladığında kendi ihtiyaçlarını görecek durumda. Bizim için henüz geçerli değil ama burada çocuklar 3 yaşından itibaren bisikletle trafiğe çıkıyorlar ki bu bile aslında çok şey anlatıyor. Yani hem büyükler onları birey olarak görüyor, onlar da gerçekten çok bilinçliler, trafik kurallarını bile biliyorlar düşünün.


Kızımın gittiği okulun Dalton okulu olduğunu yazmıştım ( http://ge-ce.blogspot.nl/2014/11/dalton-okullar.html )Tam farkını ilerleyen günlerde daha iyi idrak edeceğim ama fotoğraflarda görüldüğü gibi çok renkli çok eğlenceli bir okul. Aslında diğer hollanda okulları da görünüm olarak böyle fakat farkı eğitim metotlarında olacak sanırım. 


Sabah 8.30 da başlıyor, haftanın 4 günü 14.15 de bir gün de 12.30 da bitiyor. Yanına iki kutu yiyecek koyuyoruz (okulda kantin yok, civarda hiç dükkan yok). Biri saat 10 civarındaki meyve saati için meyve ve yemiş gibi şeyler (hazır ürünler, şeker çikolata gibi şeyler yasak), biri de öğlen için öğle yemeği. Tabi bir de su.

Haftada iki gün jimnastik dersleri var. Bir spor ayakkabıyı sürekli okulda bırakıyorlar. Her çocuğun kendine ait bir görseli var. Kızım ilk gün başladığında öğretmeninin sunduğu seçeneklerden kediyi seçti. Bu sticker askısında, sandalyesinde ve spor ayakkabıların bulunduğu bez çantasında bulunuyor. Jimnastik dersinde kıyafetler çıkıp atlet kilot kalıyorlarmış. Bilmediğim için ince askılı bir atlet ile gitmişti ilk seferde. Çok üşümüş 😔 Bir sonrakinde içine tişört ve şort da giydirdim, bunlarla yapmış sporunu ve çok sevmiş. Spor salonunda kendileri giyinip soyunuyorlar ve ayakkabılarını değiştiriyorlar. 
(Bu senenenin başında ablamın oğlu anaokuluna başlamıştı. O başladığında 4,5 yaşındaydı ama sınıfın en küçüğüydü bir yıl erken başladı çünkü. Diğer çocuklar hepsi 5,5-6 yaşlarındalar ve öğretmen çocukların okula gelirken düğmesi olan pantalonlar değil de lastikli eşofmanlar giymesini istiyor. Tuvalette düğmelerini açıp kapayamıyorlarmış. 😳)




Üstteki fotoğrafta okul bahçesi görülüyor. Yine bütün okulların bahçesi oldukça benzer, parktan farksız. Helo'nun okulunda da salıncak, büyük bir kum havuzu, tırmanma aletleri, çeşit çeşit bisiklet ve arabalar var.

Bizim okul tek katlı ve etrafı oldukça yeşil. Konumu kasaba ormanının yanında yer alıyor zaten.


Aşağıdaki resim ise sınıfın olduğu koridordan. Her sınıfın önünde bir masa büyüklüğünde kum havuzu var. Canı sıkılan çocuk çıkıp oynuyor zaten kapılar hep açık. Koridorda ayrıca çeşitli oyuncaklar, kocaman tahtalardan bloklar falan da var.


Oğlum ablasını beklerken oynamıştı. Bir süre sonra dışarı çıkma saati geleceği için öğretmen çocuklardan toplamasını istedi. İki üç çocuk dökülenleri süpürdü, oyuncaklar kaldırdı ve kumun üzerini kapadı.


Oryantasyondan sonra, Helo'nun resmi olarak okula başladığı gün ayrıca Paskalya başlangıcı idi ve sınıfta Paskalya kahvaltısı vardı. Bizim haberimiz yoktu ama öğretmen de dahil herkes pijamayla gelmişti 😀


Bizim sınıfın iki öğretmeni var, biri haftanın 4 günü (kadın) diğeri bir günü geliyor (erkek). İlkokul döneminde Hollanda'da erkek öğretmene raslamak pek bir nadir durummuş bize denk geldi. Bir erkek öğretmen tecrübesi olmasını arzu ediyordum çünkü benim de ilkokul öğretmenim erkekti ve çok severdim.


Yukarıda fotoğrafta sağda görünüyor bayan öğretmenin yaşı biraz var ama çok sempatik. Hiç de öyle mesafeli değil, gayet sarılıyor çocuklara ve yine şansımıza bu öğretmenin Türk damadı varmış, Türkiye'ye gitmiş bol bol. Yani Türklere karşı bir antipatisi yok :)

Öğretmeni hangi sınıfa gideceğini falan biz seçmemiştik, okul bu şekilde verdi. Doğrusu hangi öğretmen iyidir diye hiçbir fikrimiz yoktu. Geçenlerde iki çocuğu da bu okulda okumuş olan evsahibimizle konuştuğumda, bu bayan öğretmenin onun çocuğunun da öğretmeni olduğunu, çocuğunun onu çok sevdiğini ve okulun en iyi öğretmenlerinden biri olduğunu öğrendim ve pek memnun oldum. Umarım kızım için de böyle olur.

Instagramda da dediğim gibi ömrümün bundan sonraki 10-15 yılında söz konusu olacak okul mevzusuna giriş yaptık. Hadi hayırlısı inşallah. 🙏🏼


Umarım öğrenirken keyif alacağı, güzel arkadaşlıklar kuracağı, bol bol eğlebeceği bir yer olur onun için.

5 Nisan 2016 Salı

48.Ay Mektubu: 4. Yaşın Kutlu Olsun


Güzel yavrum

Artık mektupları gecikmeli yazmama alışmışsındır değil mi? Yine geciktim tam 12 gün. Fakat bir önceki ay mektubunda belirttiğim gibi çok yoğun günler yaşadık. Bu ayın üç haftasını İstanbul'da geçirdik. Çok eğlendin, kuzdnin Ege ile bol bol oynadın. Dönmek istemiyordun hatta ondan ayrılmamak için. Falat geldikten birkaç gün sonra da keşke Egelerle karşı evlerde otursak demeye başladın. Ben de sordum biz mi orada oturalım? Yok hayır onlar Hollanda'da otursunmuş, burası daha güzelmiş çocuklar için.

Döndükten sonraki bir haftamız çok yoğundu. Yeni başlayacağın okula iki ayrı gün oryantasyon ziyareti yaptın. Hepsi başlı başına çok heyecan vericiydi. Ardından tam doğum gününün olduğu 23 Martta devam ettiğin oyun okulunda veda partisi oldu. O gün sen de çok duygulandın. Arkadaşlarına hazırladığımız hediyeleri dağıttık, öğretmenlerinle vedalaştın. Eve döndüğümüzde her zamankine göre daha durgundun. Ben hepsini bilmiyorum elbet kimbilir ne anıların oldu iki yıl boyunca. Son zamanlarda sıkılmaya başlasan da severek gidiyordun.

Şimdi yeni okula başladığın için yeni heyacanlar, mutluluklar yaşıyorsun ama bunu bir başka yazıda anlatacağım.

İstanbul'dan dönünce biraz korkular ortaya çıktı. Orada birşeyden korkmuştun ve dönünce hemen atlatamadın. Sihirli sprey, dua ve babanla uyumaların sonucunda artık düzeldi çok şükür. Bunun dışında 4 yaş sendromuna da girdin tabi ki. Huyun değişti, huysuzlandın, inadın arttı falan. İki gündür biraz daha azaldı ve geçti gibi. Bakalım?

İstanbul'dayken ara vermek zorunda kaldığımız bale derslerin devam ediyor, temmuza kadar sürecekmiş. Bundan başka Düşle Yaşa Atölyesi'ne başladın. Gruptaki çoğu kişi zaten tanıdığın Türk arkadaşların ama çok eğleniyorsun. Atölye'de türkçenizi geliştirmeye yönelik çalışmalar yapılıyor ve bunları yaparken çocukların hayal gücünü de geliştirmek hedefleniyor. Senin türkçen henüz bozulmaya başlamadı gayet iyi ama hayal gücüne katkısı oldu çokça. Masal dinleme hevesin de becerin de arttı. Fotoğraf o atölyeden.

Yeni yaşınla birlikte daha büyüdün sanki. 4 yaş kontrolünde boyun 103cm, kilon 15kg çıktı (evet gayet incesin 😜) ve karma aşısı oldun. İfadelerin daha olgun, konuşmaların daha farklı. Çok sık kullanılmayan edatları, kelimeleri kullanıyorsun ve duyunca beni hayrete düşürüyorsun nerden öğrendin diye. Genelde okulda neler yaptığını bülbül gibi anlatırken bugün sorduğumda, "kimse okulda ne yaptığını anlatmıyor anne ben de söylemicem" dedin. Bak bak öyle olsun bakalım.

İyi ki doğdun güzel kızım, nice yaşlara nice yıllara. Gönlündeki yüce sevgiye layık insanlarla karşılaş, yüzün hiç solmasın inşallah.

Annen 
Amsterdam