21 Ekim 2014 Salı

Haftanın Bilgisi: Tatlı Patates - Normal Patates

Bazı yiyecekler belli dönemlerde popüler oluyor biliyorsunuz. Yakın zamanda ben de tatlı patatesin ününü duyup denedim. Öncesinde patates-havuç-kabak karışımı bir tadı olduğunu okumuştum.

Çeşitli tarifler var elbette, ben çok az yağ ekleyerek kapalı kapakla kendi suyu ile pişirdim. Ancak başka şekillerde de yapsaydım tadı pek değişmeyecekti muhtemelen. Tabi ki ilave soslar baharatlar eklenmediği sürece. 

Eşim beğenmedi bense patatese yakın değil kabağa yakın buldum. Bildiğin bal kabağı hiç fark yok. Bal kabağını nasıl kullanıyorsan bunu da öyle kullanabilirsin ama patates olarak düşünüp de patates yemekleri gibi kullanırsan olmuyor. Sonuçta o kadar para vermeye gerek yok bence, duydum ki türkiyede kilosu 20tl civarıymış. Onun yerine bal kabağı (hatta diğer  uzun sarı kabaklardan) al daha iyi. Burda ise kilosu 2euro civarıydı, çok pahalı değil ama yemeyip çürüteceksen pahalı :)


Bir diğer bilgi de dün arkadaşım Banu sayesinde öğrendiğim ve çok hoşuma giden bir bilgi. Meğer patates kabuklarını toprağa ekersen yine patates çıkıyormuş. İlk fırsatta deneyeceğim. Toprağın bol olduğu (derin bir yere) ekmek gerekiyormuş.

20 Ekim 2014 Pazartesi

En Gerçek Duygu

Hayat çok zor. Gün sonunda başımızı yastığa koyduğumuzda o gün yaptığımız herşeyin etkisini bir süreliğine vücudumuzda hissederiz. Yürüdüğümüz yollar bacaklarımızı ağrıtır, çok okuyan gözlerimiz sulanır, bütün gün yükümüzü taşıyan belimiz ince ince sızlar... Ve aslında bu fiziksel yorgunluğun ardında, kendini her zaman kolayca gösteremeyen bir de duygusal yorgunluk vardır.

Sabahtan akşama kadar yaptığımız her işte, her anda, duygudan duyguya savruluyoruz. Bir günümüzü kabaca gözden geçirelim mesela, stres, heyecan, kızgınlık, neşe, öfke, sinir, mutluluk... gibi duygular arasında, gün boyunca o kadar çok gidip geliyoruz ki, ruhumuz karman çorman oluyor. Çoğunlukla bu durum, bedensel yorgunluk ve/veya çevremizdeki insanlara saldırganlık, ufacık bir olayda parlama gibi kendini gösteriyor. Ancak ben bu yazıda, bu duygusal kaosun etkilerinden nasıl kurtulabiliriz mevzusuna değinmeyeceğim. Çünkü, ilk önce kişinin böyle davrandığını farketmesi gerekir, sonra da kendine uyan rahatlama tekniklerine gitmesi...

Asıl değinmek istediğim ise, insan ilişkilerinde bu duygusal kaosun zuhurları. Özellikle eşimize, anne, baba ve kardeşlerimize karşı daha sert davranmamıza, çocuklarımıza karşı tahammülsüz olmaya, yolda tanımadığımız insanlara karşı hemen parlamaya... başlıyoruz. Bu davranışların o insanları kırması, aradaki bağı sarsması gibi sonuçlarının olması bir yana, bu agresif ruh halinin en çok ve en uzun vadede zararı kendimize oluyor. Sevdiklerimiz bir şekilde unutuyor veya affediyor ama içimizdeki dengesiz duyguların ayak izleri hep kalıyor. Çünkü kendimizi ara sıra yoklayıp şevkat göstermiyor ve affetmiyoruz. Daha fenası neden böyle davrandığımızı bile çözemiyoruz.

Duyguları yoğun şekilde yaşamanın çok güzel olduğunu düşünüyorum ama tabi farkında olarak. Neyi neden hissettiğimizi anlayarak duygunun içinde savrulduğumuzda bundan keyif alınabilir. Mesela ben, çok yoğun bir kıskançlığı dahi hissettiğimde bir süre onu iliklerine kadar hissedip ne yoğun olduğunu duyumsayınca şaşırır ve böyle yoğun hissedebildiğim için bir haz duyarım. Veya çok öfkelendiğimde herşeyi yapabilecek gücü veren adrenalini hissetmek de hoşuma gider. Vücudumun ne kadar güçlü olduğunu farkederim. Ve asıl önemlisi bu duygularımı bir önceki paragrafta yazdığım gibi yakınlarıma aksettirmeme konusunda dikkat etmeye çalışırım. Elbette ki her zaman kusursuz olmuyor ama beni frenleyen bir düşünce var.

Kasıtlı olarak bizi yaralamaya çalışanlar hariç, çoğu duygusal gelgitler iki kişi arasındaki fikir ayrılıklarından, hayatın zorluklarından ortaya çıkıyor. Çoğu zaman birbirimizi gereksiz yere kırıyor veya olmayacak sebeplerden ötürü gurur yapıyoruz. Bazen günlerce o gurur veya kızgınlığın esiri oluyor, surat asıyor, her günümüzü mutsuz geçiriyoruz. Bu durumda kendimize sormamız gereken şu: içinde hapsolduğumuz duyguları kişiye karşı duyduğumuz gerçek hisler mi? Bunu anlamanın yolu ise şu: (allah göstermesin) o kişiyi tam o anda kaybetsen ne hissedersin? Bu soruya cevap olarak duyumsadığınız his gerçek ve en önemli histir, gerisi faso fiso.

Bu durumda ne kendimizi ne kırgın olduğumuz kişiyi günlerce mutsuz etmenin, günlerimizi mutlu ve keyifli geçirmek mümkünken ömrümüzü böyle önemsiz şeylerle heba etmenin anlamı yok. Böyle bir dalganın etkisinde sürüklendiğimizi farkeder farketmez kendimizi frenleyip durmak, sorunu çözmek için harekete geçmek yapılacak en hayırlı şey olacaktır.

19 Ekim 2014 Pazar

Yurtdışında Hamile Olmak

Canın bir şey çektiğinde eğer o gün hafta içi günlerinden biriyse saat 18'e kadar bulup yemek zorunda olmak demek. Tabi o canının çektiğini satan bir yer varsa, veya ulaşılabilir mesafedeyse.

Cumartesi ise canının herşeyi çekmesi mümkün değil, açık da olabilir kapalı da. Tabi 18den sonra böyle bir hakkın yine yok...

Pazar ise hiç aşerme hakkın yok. Otur oturduğun yerde!

Ya da ha bileğime kuvvet deyip mutfağa yürü, yapmayı gözün yemiyorsa veya evde malzeme yoksa (malum alacak yer de yok) avuç içlerini yalayıp memene sür ki şişmesin. Sonra kocaman yutkun ve unut.

Allahtan bu anların sayısı 1-2 yi geçmedi. Aferin bana!


17 Ekim 2014 Cuma

Tuvalet Eğitimi Ne Zaman Verilmeli?

 Her annenin çocuğu bezden ayırma döneminden korktuğuna bahse girerim, özellikle de ilk çocuksa :) Alıştırma sürecinde yaşanacak çiş ve kaka temizleme mevzusu, ıslanmış kıyafetler, çarşaflar, gece kontrolleri... Bu yüzden kimi anneler bu süreci mümkün olduğu kadar geciktirme, çocuğun daha bilinçlendiği dönemlere kadar bekleme eğiliminde olabiliyor.


Geçenlerde Almanya'da yaşayan Öğrenen Anne de bu geciktirmeyi destekleyici bir yazı yazmıştı. Alman çocuklarının 3-4 yaşlarında bezli gezmesinin çok normal karşılandığından bahsetti. Türkiye'de ise en başta bilmiş teyzelerin teröründen dolayı hiç bir anne bu kadar uzun süre bekletmeye cesaret edemez.

Ben de çocuğun bezsiz yaşama alıştırılmasının pek geciktirilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Pek çok kaynakta bu geçiş için ideal zamanın 2-2,5 yaş civarı olması gerektiği yazar. Tabi her çocukta bu yaş aralığı, genelde bu işin tercih edildiği yaz dönemine rastlamıyor. Kış bebeklerinin soğuk aylarda bezsiz bırakılmasının çocuğu üşütebileceği ve kazalarının temizliğinin daha zor olabileceğine katılıyorum elbette. Ancak kış da olsa sonuçta 3-5 günlük bir sürecin gerekirse eve kapanılıp aşılması, ilerki zamanda olabilecek zorluklara göre daha kolay olabilir.

Bu yazıda elbette ki bezsiz bebek ekolünü dahil etmiyorum. Doğuştan itibaren veya daha ilk aylarda başlayan bir yöntem bu. Bu akıma inanan ve uygulayan anneleri eleştirmiyorum. Gözlemlediğim kadarıyla tecrübeli anneler (ikinci veya üçüncü çocuklarda) bu yöntemi tercih ediyorlar. Benim için ise, ilk anneliğin getirdiği tecrübesizlikten ötürü, tuvalet konusuna gelene kadar öğrenip yoluna koymam gereken pek çok aşama olduğundan ona sıra gelmesi imkansızdı.

Biliyoruz ki normal şartlar altında her bebeğin fiziksel ve psikolojik gelişim evreleri birbiriyle üç aşağı beş yukarı aynıdır. Bir- iki ay sapmalar olabilir ama sıralama değişmez. Bu yüzden tuvalet eğitimi için ideal yaş olarak verilen 2-2,5 yaş aralığı için çocuğun bazı fiziksel gelişimleri tamamlamış olması beklenir. Bunlar kabaca şöyle listeleniyor
- Yürüyorsa
- Merdivenleri yardımsız inip çıkıyorsa
- 3 saat kuru kalabiliyorsa
- gece kuru kalıyorsa
gibi fiziksel gelişimler
- sizin komutlarınızı anlıyorsa
- ıslaklıktan rahatsız oluyorsa
- kaka ve çiş geldiğinde bir şekilde ifade edebiliyorsa 
...gibi bilişsel gelişimler olarak belirtilir.

Ben buna ilave olarak bir de psikolojik gelişimlerin göz önüne alınması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu dönem ayrıca terrible two dönemiyle de çakışıyor.

Siz de görmüşsünüzür veya duymuşsunuzdur; yabancı çocuklar nasıl da söz dinliyor, nasıl da uslular. Bizim Türk çocukları onların yazında azman gibi kalıyorlar. Bunu diğer annelerle çok tartıştık sosyal medyada, kimine göre genetik kimine göre yetiştiriliş tarzından böyle ama sonuç onlarınki söz dinliyor, bizimkiler dinlemiyor.

İşte tuvalet eğitimi vereceğimiz dönemin de bizim dediğim dedik çaldığım düdük çocuklarımızın, en uysal oldukları döneme denk getirilmesi, hem annenin ruh sağlığı hem de sürecin başarıyla sonuçlanması için önemli. Yoksa çok uzun süren bir geçiş dönemi, hatta pes edip geri dönüşler yaşanabilir.

Ben kızımı alıştırırken buna dikkat etmedim, daha doğrusu farkında değildim ama iyi ki de 2,5 yaşından sonraya bırakmamışım diyorum çünkü şimdi durum çok fena (2,5 yaşını 1 ay geçti şuan). O kadar çok inat ediyor ki, oyunu bırakıp tuvalete gitmiyor, çok uzun süre tutmaya çalışıyor, bazen sürükleyerek götürmek zorunda kalıyorum ve bazen de oyunu bırakmayıp kaçırıyor. Yani bu dönemde başlasaydım önceki gibi kolay olmayacaktı.

Oysa alıştırdığım dönemde (2 yaşını biraz geçmişti) yeni bir sorumluluk almaktan heyecan duymuş ve olayı oyun gibi algılamıştı. 3 günde de tamamen alışmıştı.  İki yaşın başlarında daha bir büyüme hevesinde, ev işlerine daha çok katılmak isteme, neler yapabileceklerini keşfetme eğiliminde oluyorlar. Bebeklikten çıkıp dünyayı kendi tecrübe etme dönemi. Oysa 2,5 yaştan sonra artık neler yapabileceğinin farkına varmış ve zevkleri tercihleri ve prensipleri oluşmaya başlamış oluyor.

Dolayısıyla bezsiz hayata geçişin bu ilk keşfetme dönemine denk gelmesi anneler için daha hayırlı olacaktır. Elbette bunu tam 2-2,5 yaş şeklinde sınırlamak doğru değil. Birkaç ay artı veya eksi olabilir, çocuktan çocuğa değişebilir. Uygun dönemin geldiğini anlamak için yukarda yazdığım fiziksel ve bilişsel gelişimlere ilave olarak bahsettiğim psikolojik gelişimlerden
- keşfetme yeni şeyler deneme hevesi
- sorumluluk alma hevesi oluşup oluşmadığına ve
- bir şeyle meşgul iken dikkatini başka bir yöne çekip çekemediğinize dikkat edin. Eğer hala dikkatini dağıtıp farklı birşeye yönlendirebiliyorsanız, bu tuvalet eğitimi için uygun dönemdir (malum oyunu bırakıp wc ye gitmesi lazım). Ancak gerçekten bir süre sonra ne yaparsak yapalım dikkatini dağıtmak mümkün olmuyor. İşte o döneme geçmeden bu iş biterse ne ala!

Hadi bakalım kolay gelsin :)

Bu konuyla ilgili diğer yazılarım:
Tuvalet eğitimine giriş
Bezsiz Helodünya

15 Ekim 2014 Çarşamba

2. Gebelik Günlüğüm 25. Hafta

Bu hafta kocaman göbeğimle bir merhaba diyeyim.


Sadece göbekten şişmeye devam ediyorum şimdilik. Almış olduğum toplam kilo hala 4 gözüküyor bu iyi haber ama bu göbeğin daha ne kadar uzayacağını merak ediyorum. İlk gebeliğimde de, diğer gebelere göre iri bir karnım vardı ama bu kadar öne doğru değildi.

Yatmak kalkmak uyumak günden güne zorlaşıyor. Fakat artık bu rahatsızlıkların bir sebebi de tekmeler. Karnımı yamultan tekmeler atıyor Novacım. Bazen öyle geriniyor ki, özellikle mesaneme doğru gerindiğinde kasıklarımı acıtıyor. Bir de bu hafta, yoğun olarak hissettiğim bir korku su yüzüne çıktı. Helo karnımdayken dikey durduğundan genelde hep tekmeler kasıklarımda ve mesaneme doğru olurdu. Nova da, bazen mesaneme yoğun tekmeler savuruyor ve bu his hemen ablasının doğum öncesini hatırlatıyor bana. Aynen böyle yoğun mesane tekmeleri ardından suyunu patlatmıştı, şimdi bu tekmeleri her hissettiğimde suyum patlayacak diye aklım gidiyor. Daha çok erken, uslu dur olur mu Nova'cım.

Baby center mailleri gibi, Hollanda'da, de Kraamvogel isimli bir hizmetten (bunu da ayrıca yazmam lazım) haftalık gelişim mailleri alıyorum. Bu haftanın yazısında nesting urge denilen bir psikolojik döneme girmiş olabileceğimiz yazıyordu. Anlamı hayvanların yeni doğacak olan bebekleri için yuva hazırlama güdüsüymüş. İnsan gebeler de, daha vakit olmasına rağmen bu haftalarda bu hazırlıklara yoğunlaşır, bebek eşyaları, odası gibi hazırlıklar için yoğun bir heveste bulunurmuş. Aynen ben de böyle hissediyorum ve geçen hafta bu anlamda bir çok iş yaptım. 

Önceki hafta yazısında belirttiğim ön yıkama denemesinden sonra kalan tüm kıyafetleri de yıkadım, hepsinin lekeleri çıktı katlayıp kaldırdım. Tekrar yıkayacağım ama elimde kullanılacak olanları ve satın almış olduklarımı bir liste yaptım. 


Sonraaa haftasonu da ikeaya gittik. Alt açma üniteli bir dolap aldık, ayrıca bir gardrop daha alacağız (o gün arabaya sığdıramadık). Üstelik eşim de bu nesting urge psikolojisine girdi o da her akşam internetten araştırıyor :)

Bir de battaniye başladım, önce tığla denedim çok kalın oldu şimdi şişe döndüm ama güzel olacak gibi görünüyor bakalım?


Helocum kardeşinin varlığını oldukça kabullenmiş görünüyor. Bir de bana karşı aşırı nazik davranıyor. Bir video seyretmiştik birlikte; anne karnında bebeği çizgi film şeklinde göstermişler, anne yemek yedikçe karnındaki bebek zıplaya zıplaya yağmur gibi yağan yiyecekleri yiyordu. Çok sevimliydi. Helo da yediği her şeyi kardeşi de yesin diye benimle paylaşıyor, yatmadan önce onu gıdıkladığımda şimdi de kardeşimi gıdıkla diyor, ne yapıyor gülüyor mu diye soruyor.  Gün içinde uyudu mu uyandı mı acıktı mı ... bir sürü şey soruyor ve sıkı sıkı sarılma fasıllarımızda anne ezildik ezildik diye beni uyarıyor :)

Çok şükür...


i made it GeCe