20 Ocak 2017 Cuma

Türkiye'de Olsan Yapamazdın

Türkiye'de Olsan Yapamazdın
Kimi zaman aleni kimi zaman da içses olarak (yani insanların bakışlarından itibaren) bana bu sözün söylendiğine tanık oluyorum. Ne üzerine derseniz, çocuklarla olan hayatım, gezmelerimiz, onları aktivitelere götürmem ya da onlar için yaptığım herşey için. Hollanda'da gerçekten çocuklar için çok sayıda alternatif var ve bunlar hem konum olarak hem de ücret olarak erişimi kolay fırsatlar. Ancak bunu tercih etmek de etmemek de kişiye kalıyor. Çünkü burada yaşayıp da çocuğunu hiç bir aktiviteye götürmeyen, götürse de sürekliliğini sağlayamayan, boşveren birçok  aile var. Biliyorum, görüyorum.

Dolayısıyla insanın içinden gelen birşey bu. Nitekim İstanbul'a gidip de birkaç ay kaldığımızda sıcak soğuk demeden durmadan gezdirdim çocukları. Üstelik yanıma yoldaş bulamadığımda iki çocuğu da bebek arabasına attım öyle gittim. Anneler bilirler çocukla biryere gitmenin aslında ne menem bir yorgunluk olduğunu. Gitmeden önce kafanda canlandırmak bile vazgeçme sebebidir ve sanırım çoğu anneyi alıkoyan da budur.

Ben yorulmuyor muyum derseniz yorgunluktan dökülüyorum. Fakat nedendir ben de anlamıyorum, içimde böyle bir heves var. Bir hareket hali, bir merak, onları yeni deneyimlerini yaşarken görme arzusu. Bu yüzden Türkiye'de olsam dahi aynı tempomuz devam ederdi sanıyorum.

Bir de işin maddi boyutu var tabi. Cimri asla değilim ama gereksiz harcayan biri de değilim. Lüks yerlerde yiyip içelim takıntım yoktur. Yanımıza sandviç meyve vs alıp en alakasız yerde yiyip, yedirebilirim. Ya da çocukları evde besler tok götürürüm. Gideceğimiz yerleri önceden araştırırım, ücretli etkinlik ise fiyat/performans analizini iyi yaparım. Ulaşım imkanı çok zorlayacaksa gitmem ama genelde toplu taşımaları kullanırım (gerçi bu ara ülkemizde toplu taşıma olayı çok korkutuyor ama önceden öyle yapardım diyeyim).

Bir de çoğu arkadaşıma da söyledim, ben olsam orada çocuklarımın yaşıtlarından bir oyun grubu kurardım. Her hafta birinin evinde, ya da varsa uygun bir mekanda çocuk toplanmaları. Gerekirse oyun kuruculuğunu da üstlenirdim. Ve ya toplanıp her hafta bir müzeye/ sergiye falan götürürdüm çocukları. Ya da o işi gerçekten yapmıyordur belki ama mesela resim yapan birini bulurdum, haydi bizim çocuklara ders ver masraflar bizden derdim. Haftada bir saat ders veren kişi için zor olmaz ama çocuklar için büyük adımdır. Benzer şekilde başka bir spor veya sanat dalı. Grup olunca fırsat yaratmak daha kolay. Seviyorum böyle şeylerle uğraşmayı.

Şu anda kızım sabah 8.30-14.15 arası okulda. Haftanın üç günü aktivitesi var, ritmik jimnastik, müzik ve yüzme. Bunlar için ödediğimiz rakamlar Türkiye'deki muadillerine göre çok komik. Daha çok aktivite bulunur ama diğer günlerin boş kalması iyi oluyor. Bazen arkadaşlarına gidip geliyor bazen de biz birlikte birşeyler yapıyoruz.

Oğlum için henüz düzenli bir süreklilik sağlayamadık aktivitelerde. Bir dönem müzik okuluna gittik ama bitince başka olmadı. Yakında onun için de düzenli bir sistem başlatıyorum. Bir sabah müzik okulu bir sabah yüzme olacak. İki sabah da oyun ablası ile oyun oynayıp dil öğreniyor zaten. Yakında oyun okuluna da başlıyor haftada bir sabah ile (bir süre sonra iki sabah olacak, 2.5 yaşından sonra dört sabah). Öğleden sonraları ise beraber olacağız. 

Bu yoğun gündemimizden ötürü bazen tüm gün dışarıda geçiyor. Günde kaç kere eve girip çıkıyorum. Bazen sadece çocukları oradan oraya götür işi yapıyormuşum gibi geliyor, dışarda olmaktan yemek bile pişiremediğim günler oluyor. Fakat onlarınyüzündeki  mutluluk ve tatmin olmuş ifadeyi görünce, herşeye değiyor.

16 Ocak 2017 Pazartesi

Bize Düşen

Bize Düşen
Anne olarak hayatta çocuklarımız için yapmayacağımız şey yok ve yine onların iyiliği için çok daha kaygı duyuyoruz. Özellikle de gelecekleri hakkında.

Ülkemizdeki gelişmeleri ben de büyük bir üzüntüyle takip ediyorum. Yönetimdeki muhtemel değişiklikler, eğitim sistemindeki eksiklikler insanda hiç umut bırakmıyor ve ne yazık ki hiçbirşey yapamıyoruz. Elimizden birşey gelmiyor, biz uyurken bazı adamlar bizim adımıza kararlar alıyor :(

Fakat düşünüyorum da gerçekten yapabileceğimiz birşey yok mu? Aslında çözüm hepimizin gözü önünde. Bugün için olmasa da yarın için çocuklarımızı düzgün yetiştirmek bizim elimizde.

Biliyorum annelik hiç kolay değil, çoğu zaman sadece getir götür, pişir yedir, yıka pakla işlerinden çocukları eğitmeye, beraber bilişsel aktiviteler yapmaya zaman kalmıyor. Fakat kısa vadede değil uzun vadede düşünmeli. Haftada bir iki saat yapmak hiç yapmamaktan iyidir, en iyi örnek olan kişi bizler olduğumuz için değiştirmek istediklerimize şimdi başlamak hiç başlamamaktan iyidir. Zaman hızla geçiyor inanın hiç birşey yapmayınca daha hızlı veya daha kolay değil, sadece boşa geçmiş oluyor.

Önce kendimizi toparlayacağız, ahlarla vahlarla ne yapsaklarla zaman kaybetmeyeceğiz. Zamanımızı boşa harcayan şeylerden kurtulacağız. Elbette dinlence zamanlarını boş zaman olarak değerlendirmiyorum, çünkü insan olarak hepsine ihtiyacımız var.

Çocuklarımıza iyi davranışlarımızla örnek olacağız, iyiye güzele teşvik edeceğiz. Bir kereden birşey olmaz diyerek hataları örtbas etmeyeceğiz. Problemlerimizi çözmeyi, sosyalleşmeyi, doğayı, bilimi, sanatı göstereceğiz.

Evet hepimiz herşeyi öğretemeyiz bazı şeyleri okullardan öğrenecekler ama kim tam anlamıyla okulundan tatmin oluyor ki. Tatmin olmadığımız konularda başka destekler, fırsatlar arayacağız. Çocuğun ilgisi olduğu yönleri besleyeceğiz, gerekirse kendimiz araştırıp öğrenip sonra ona öğreteceğiz. Beraber öğrenmeyi öğreneceğiz.

Dil ve bilgisayar. Lütfen İngilizce ve bilgisayar öğretin çocuğunuza. Bilmiyorsanız da bulun araştırın, çok kaynak var yapılabilecek çok şey var. Çocuklar biraz teşvik edildiklerinde kolayca kapıyorlar. Fakat elbette özünde oyun olmalı, zorlama olmamalı. 

Çocuk okuma yazma biliyorsa nasıl araştırma yapacağını, düzgün kaynaklara nasıl ulaşacağını, yabancı sitelerdeki bilgilere nasıl erişeceğini öğretin. Daha ilerleyen yaşlarda farklı bilgileri kıyaslamayı,sorgulamayı, düşünmeyi, araştırmayı...

Artık çağımız daha farklı bir çağ. Eğitimde bazı konular literatürden kaldırılıyor mesela. Elli yıl önce olsaydı, çocuklar eksik bilgiyle büyürdü ama şimdi farklı. Dünyanın her yerinden gelen bilgiler var. Çocuklarımız bunları görür ve farkı farkedebilirlerse sorgulayacaklar. Neden bunlar böyle yazıyor da bizim kitapta böyle, neden? Sorgulamayı bilen merak eden düşünen çocuk yetiştirelim lütfen. O zaman kendileri için doğru olanı da düşünüp seçebilecekler. 

Düşününce yapılacak çok şey bulunabilir. Bilgilerimizi potansiyelimizi boşa harcamadan yeni nesle aktarmak, bizden daha donanımlı, gözü açık, vicdan sahibi, dürüst çocuklar yetiştirmek elimizde. Bu hem bireysel olarak çocuğumuz için, hem de toplumumuz için yapabileceğimiz en iyi şey. Çocuklarımız var oldukça umut her zaman var.




15 Ocak 2017 Pazar

Novacım 2 yaşında !!



Zaman su gibi geçiyor, 13 ocak cuma günü oğlum 2 yaşını doldurdu. Ele avuca sığmayan, tatlı, bıcır bıcır konuşan bir yumurcak oldu.

Son iki aya ait aylık mektuplarını yazamadım. Gerek kişisel gündemimizin yoğunluğundan, gerekse ülke gündeminin. Fakat ne yazık ki unutuluyor. Yazmadığım hergünün hatırası bir sonraki günde bilinmezliğe karışıyor. Onları ilk fırsatta toparlayıp yazacağım.


Kızım kardeşine doğum günü hediyesi olarak bir değil dört tane kart hazırladı. Anne, ben kardeşimi çok çok çok çok seviyorum diyor. Kartlara da yazdı bunu. İki çocuklu hayatın başlarında "nasıl olacak acaba" şeklindeki endişelerimin akibetini izlediğim günlere ulaştık. Çok şükür birbirlerini çok seviyorlar ve iyi anlaşıyorlar. İyi ki doğmuşsun diyoruz Nova'ya sık sık iyi ki doğdun!  :)

Nice güzel yaşlara oğlum. Seni çok seviyoruz.


7 Ocak 2017 Cumartesi

Novadünya Konuşuyor

Novadünya Konuşuyor
Kızımla kıyaslandığımda oğlum için o kadar çok yazmadığım şey var ki bunu da kaçırmak istemedim. Zira bu bilişsel sıçrama o kadar barizdi ki günü saatini bile biliyorum. 4 ocak sabahı kahvaltıda iken ablasının yumurtasındaki salamdan istemiş, babasının itirazlarına rağmen alıp yemiş ve "suduk aaldım beğendim" (sucuk diyor salama da) şeklinde ilk üç sözcüğün durmaksızın ardarda sıralandığı cümlesini kurmuştu. Ondan sonra da devamı geldi. Artık ikili ve üçlü sözcüklerden oluşan tüm cümleleri kurabiliyor, nerede ne söyleyeceğine doğru karar veriyor. Bu son üç gündeki hızı bile inanılmaz.

Aslında ben bu kadar erken konuşmaya başlamasını beklemiyordum. Zira hem erkek çocukları geç konuşur, hem de çok dile maruz kalan çocukların daha geç konuşması normaldir. Novacım iki yaşına 9 gün kala geçmiş oldu, 20 aylıkken konuşmaya başlayan ablasına göre geç ama onun içinde bulunduğu şartlar için çok erken. Doğrusu onunla gurur duydum.

Hollanda'ya taşındığımızda 15 aylık olan ablası, öncesinde yine yurtdışında olmamıza rağmen yabancı dile Nova kadar maruz kalmadı. Oğlum doğduğundan beri İngilizce Hollandaca ve Türkçe duyuyor. Üstelik ilk yıl neredeyse hiç kitap okumalı veya oturmalı bilişsel becerilerini geliştiren aktiviteler yapamadık. 9. ayında yürüyene kadar öncelikli hedefi sadece yürümekti ve diğer tüm oyunları reddediyordu. Bütün gün sabahtan akşama kadar yürüdük. Hatta eşim Dila'ya yaptığın gibi bilişsel oyunlar oynayın bak geri kalacak diye bana sitem ederdi. Eh sanki ben yaptırmıyorum, doğrusu az da olsa oturmak hoşuma giderdi.

Neyse ki yürümeyi öğrendikten sonra oturup arabalarla, yapbozlarla oynamaya başladık. Ablası boya kesme işleri yaparken o da başındaydı. Başlarda sadece kalemleri dağıtıyordu tabi.  Böyle bire bir oyunlarda, bebekler sözcükleri daha iyi öğreniyor çünkü tane tane, nesnelerle ilişkilendirerek konuşuyoruz. Sonra kitap sevgisi de başladı. Kitaplardaki nesneleri önce biz söyledik o tekrar etti sonra bu ne, şu ne diye sorduğumuzda hepsini söyler oldu.

Sanırım son 3 aydır falan herşeyi söylüyordu ancak tek kelime halinde. Öyle ki on gün kadar önce mesela, memea, memea diye bağrınırken, meme ne? Meme ver diyeceksin de bakayım diye ısrar ettiğimde bile duraksıyor söyleyemiyordu. İşte bu yüzden birden bire açılması çok şaşırtıcıydı.

Bu arada Hollandacası ne durumda derseniz, geçtiğimiz Eylül ayından itibaren haftada iki gün 2,5 saat onun için oyuna gelen ablamızın dediğine göre, onun söylediği herşeyi anlıyor, evet hayırlı sorulara doğru cevap veriyor ve 20 civarı kelime söyleyebiliyor. Ki o da, Nova'nın gelişimini çok iyi buluyor. Bakalım iki yaşını geçtikten sonra başlayacağı oyun okulunda neler olacak bu açıdan.

Tabi konuşmaya erken başlamasında hiç susmayan ablasının da etkisi büyük. Çoğu zaman oğlumdan duyduğum yeni kelimelere şaşardım, bunu ben öğretmedim hangi ara öğrenmiş diye. Fakat kızıma kardeşiyle konuşurken nasıl konuşacağını anlatmıştım. Taleplerini basit tutmasını, istemediği birşeyi yaptığında avaz avaz hayır diye bağırmak yerine ne yapmasını istediğini söylemesini (mesela sadece "hayıııır" değil "hayır yırtma" demesini) vurguladım. Söz konusu ikinci çocuk olunca olumsuz kelimeler de öğreniyor tabi, ablasından ilk öğrendiği kelime kakaydı :)

Evde bu durumun sonuçları ise pek fena, resmen atışmaya başladılar biri hiç susmazdı şimdi diğeri de eklendi. Birbirlerine kızdıkları zaman bebeksin anlamında bebeeeek diyorlar, oğlum da nüansın farkında bazen bana bile bebet diyor:))

Çok şeyi söylüyor söylemesine de her kelime doğru değil, böyle tatlı tatlı konuşurken benim kalbim eriyor içim gidiyor. Her sesini her mimiğini kayda almak istiyorum ama ne yazık ki mümkün olmuyor.

30 Aralık 2016 Cuma

Yudum Yudum İçtim Seni 2016

Yudum Yudum İçtim Seni 2016
Yılsonu yaklaşırken geçmiş yılı gözden geçirmek istiyorum biraz. Bu günlerde kuş hafızalı olduğum için detay hatırlamam zor, fakat damağımda kalan tat güzeldi. Elbette ki bu kendi küçük dünyam için vardığım yargı. Yoksa ülkemizde ve dünyadaki tüm acılar için ben de yeterince kahroldum.

Fakat şimdi anlıyorum ki çocuklarım benim limanımdı. Zaten evde sürekli kahkahalar varsa depresyona girmek biraz zor. Tabi bir de herşeyi ile size bağımlı oldukları için koyvermek. Bugün mesela kabuğuma kapanıp kitap okumayı, yataktan çıkmayıp kendimle başbaşa kalmayı çok istedim. Pek tabi ki mümkün olamadı. Daha doğrusu tam olmadı ama yine de yaptım. Öğleden sonra çocukları kapalı oyun alanına götürdüm. Oğlum uyur, kızım oynarken kitabımla birlikte içime döndüğüm iki saat verdim kendime. İyi geldi çok iyi geldi. Yine normal neşeme kavuştum.

Yılbaşından sonra iki çocuklu anneliğimin de ikinci yılı dolacak. Hatırlıyorum kızımda en zorlandığım dönem 1-2 yaş arasıydı. Oğlumda ise bu dönem ilk yıla nazaran daha keyifliydi. En keyiflisi diyemiyorum çünkü sonraki zamanları bilmiyorum. Sanırım gelecek sene daha bir şenlikli olacak. Bu hallerimi duyan gören insanlar şaşırıyor, hiç mi zorlanmıyorum hiç mi bunalmıyorum diye. Gerçekten böyle hissettiğim zamanlar çok az. Genelde çok güzel geçti çok şükür. Tabi bunun sebebi çocuklarımın kolay olması değil. Tüm çocuklar gibi onlar da. Enerjileri küçük bedenlerinden taşan minik insanlar.

Sanırım böyle hissetmemin nedenini biliyorum, kabul etmek. Ben durumumu içinde bulunduğum şartlara tüm kalbimle kucak açtım. Tüm sıkıntılarını kabul ettim. Neyi ne kadar yapabileceğimin farkındaydım fazla beklentiye girmedim. Galiba insanlar ikiye ayrılıyor bu açıdan; beklentileri mümkün olandan çok olanlar ve beklentilerini az tutup fırsatları kullananlar. Ben ikinci gruptayım. Fakat inanıyorum ki birinci gruptakilerden daha fazla şey yaptım. Düşünüp dertlenmek yerine eyleme geçtim. Her fırsatı değerlendirdim ve ilk gruptakilerin aksine yapamadıklarım için dertlenmedim.

Bu yıl boyunca başlıkta yazdığım gibi her günümü her anımı yudum yudum içtim. Çocuklarımı doyasıya gördüm, sevdim, vakit geçirdim. Kısaca yaşadım diyebilirim. Hayatımı, bana sunduğu her tadıyla yaşadım. Bu yüzden kalbimde huzur var, biliyorum ki bu zamanlar geri gelmeyecek.

Tabi bazı heveslerim, hayallerim de var. Bunlar benim anneliğim haricindeki kimliğim için önemli. İşe geri döneceğim mesela. Ne zaman derseniz bilmiyorum. Fakat döneceğimi biliyorum. Bu satırlar hırslı bir insana ait değil, bir önsezi bu. İçimde bir yerlerde Evren'in benim için taşları dizmeye başladığını hissediyorum. Zaman zaman ufak sinyallerini veriyor çünkü. Hayırlı zamanda olsun diye bekliyorum sadece. Hepimiz için ne zamansa bu zaman o zaman.

Yeni yıldan kişisel bir beklentim yok ama tabi hayallerim var. Gerçek olursa ne âlâ, olmazsa evelallah. Sağlık, huzur ve barış dileğim hepimiz için. Bir de çocuk kahkahaları hiç eksik olmasın. Dünyanın en güzel şeyi bu çünkü..

Sağlıcakla..



22 Aralık 2016 Perşembe

Cocuklarla Maldivler Tatilimiz - 2

Bir onceki yaziya kaldigim yerden devam etmeye calisayim...


Yan tarafa ekledigim haritada goruldugu uzere, yuzlerce irili ufakli adadan olusuyor Maldivler Cumhuriyeti. Fakat bu fotografi koymamin bir diger amaci, adalarin etrafinda gorulen cok acik mavi bolumleri iyi resmetmis olmasi. Maldiv adalarini denizin icindeki bir dagin tepe noktalari olarak dusunebilirsiniz. Eger sular birkac metre az olsaydi, genisce bir kara parcasi su uzerinde olacakti. Fakat su anki durumda adalarin etrafinda gercekten buyuk bir alan oldukca sig bir sekilde uzaniyor (oyle ki belinizi bile gecmiyor yukseklik), ardindan kayaliklar basliyor ve sonra da muthis derin bir ucurum. Nereden biliyorsun derseniz, ilk gidisimizde zemini cam olan bir tekne ile epey acilarak, baliklari falan gozetlemistik. O ucurum bolgesine geldigimizdeki hissttigim dehseti anlatamam. Ben hayatimda boyle birsey gormedim, dipsiz kapkaranlik bir kuyu gibiydi.

Yalniz bu ucurumun bir avantaji var, yine internetten buldugum asagidaki gorselde de gorundugu uzere, bu ucurum bir dalgakiran vazifesi goruyor (gorselde koyu renkli yerler denizin derin bolumu, acik renkli yerler sig alanlar) ve ayrica sanirim kopekbaligi gibi baliklarin kiyiya yaklasmasini engelliyor :))


Bu durumda maldivlere gidince ne yapilir sorusunun cevabi bir miktar cevaplanmis oluyor. Deniz gercekten cok sig oldugu icin soyle doya doya yuzeyim, bir acilip geleyim olayi yok ne yazik ki. Kiyilarda cocuklarla oynar gibi takilmak gerekiyor ve tabi bir de herkesin yaptigi gibi dalmak.

Buraya gelen herkesin yaninda mutlaka snorkel ve deniz gozlugu oluyor ama usta dalgic olmaniz gerekmez. Suyun altina girebilen herkes eger deniz gozlugu varsa (gozluksuz net gorulmuyor ve tuzdan yanabilir) etrafinda yuzen baliklari gorecektir. evet cok fazla ve cok guzel baliklar var, daha denize adiminizi attiginiz ilk adimda bile.

Maldivler denizine turkuaz rengini veren beyaz kumlaridir ve bu kumlari da mercan resiflerinin uzun yillar sonucunda ufalanip kuma donusmesiyle olusmus. bu yuzden adadan mercan parcalari goturmek dogal dengeyi bozmamak acisindan yasak. genelde beyaz kumlu sahilin ardindan bu mercan kayaliklari uzanir ve oldukca renkli baliklara ev sahipligi yapar. Yer yer bu mercan kayaliklari ufak obekler halinde kiyiya oldukca yakin yerlerde de bulunabilir ve 50cm capindaki bu kayaliklarda yasayan onlarca harika baliga sasar kalirsiniz. yani en azindan bize oyle oldu. Asagidaki gorsel bizim kaldigimiz adanin yukaridan gorunusu, kumsal ve mercanlar gayet iyi farkediliyor.


Ve buralarda asagidaki gibi sayisiz baliklar gozlenebiliyor.




Biz ozel olarak dalis ekipmani getirmemistik yanimizda ama her tatilde yanimizda olan deniz gozlukleri bize yetti. Yuzdugumuz yerde bulunan 5-6 mercan obegini kizimla dalarak izledik. Helodunya 7 ay kadar once, Hollanda'da tum cocuklarin gittigi yuzme derslerine baslamisti ancak, sualtindan gitmeye korkuyordu. Bu yuzden yuzme dersi gunleri onun aglamalariyla, benim ikna etme cabalarimla kabus gibi geciyor, kimi zaman dersleri ekmek zorunda kaliyorduk. Tesaduf bu ya, tatile gitmeden iki hafta once bir cesaret geldi ve suya dalmayi ogrendi ancak pek tercih edecegi bir secenek degildi tabi hala isteksizdi. tatilde ise bu baliklari gorunce kendiliginden defalarca daldi ve sayelerinde dalma konusunda hicbir korkusu kalmadi.

Denizdeki baliklar sadece kayaliklar etrafinda degil, serbest halde de oldukca yogundu. Beyaz kum uzerinde beyaz olduklari icin disaridan pek farkedilmeyen ama dalinca birden gozumuzun onunde beliriveren asagidaki baliklar ayaklarimizin arasinda yuzuyordu mesela.


Bir de kucuk kopek baliklari vardi tabi. Kiyinin bir metre ilerisinde, yer yer yarim metre yer yer bir metre genisliginde tum kiyiyi kaplayan hamsi gibi ufacik yavru baliklardan olusan bir suru uzaniyordu kiyi boyunca. binlerce ufak balik. denize girerken o suruyu yarip geciyorduk. iste kopek baliklari (bunlar beyaz renkli boylari bir yarim kol uzunliginda) bu surunun pesinde dolasiyor. ara sira saldiriya gecip baliklar da kacmak icin suyun ustune sicradiklarinda kiyida bekleyen balikcil da onlari yakaliyordu. instagrama kopek baliginin videosunu koydugumda pek korkulu tepkiler geldi ama onlarin gercekten insan yemeye ihtiyaclari yok :) onlerinde binlerce balik, karni tok sirti pek :)

Maldivler'de cocuklarla neler yaptik diye toparlayacak olursam,

-bol bol yuzduk. baliklari inceledik, kovayla yakalamaya calistik, her aksam yemeginden sonra iskeleye gidip ton baligi gibi kocaman baliklara ekmek attik.

- tabi ki bol bol kumlandik, kaleler tuneller yaptik. kabuklar toplamaya calistik (fazla yok), bir tane yengecin ust  kabugunu bulduk. 

- denizin disindaki hayvanlari kesfettik. once yengecler tabi ki cunku yuzlerce var. tirnak butuklugunden yumruk buyuklugune, kabuguyla veya kabuksuz gezen farkli renklerde yengec. kumsalin uzeri minik yengez izleri ile doluydu. bunlar agaclardan dusen hindistan cevizlerini yemeye bayiliyorlarmis. feci hizli kactiklarindan yakalamak mumkun olmadi. Bundan baska farkli ebatlarda ve renklerde kertenkeleler, bukalemun turu hayvanlar... onceki gidisimizde odamiza ilk giriste odada bir iguana karsilamisti bizi :) Bir de degisik oten kuslar ve tavuk benzeri kuslar gorduk.

- dogasini kesfettik. Hollanda'da cocuk parklari biraz farklidir. cocuklarin hayal guclerini beslemesi acisindan, hic birseye benzemeyen kutukler, cubuklar halatlar gibi dogal malzemelerden olusan parklar bolca bulunur. cocuk tirmanir hoplar ziplar doner. kizim da boyle oyunlara cok aliskindir ve denize girdigimiz plajin gerisinde ayni bu parklardaki kutukler gibi govdesi olan kocaman bir agac vardi. o agacta cok zaman gecirdi cocuklar. uzerinde yuruduk, tirmandik, altinda saklandik, denizden sikildiklari her anda o agactaydik.


- ve tabi doga yuruyusleri yaptik. adanin etrafini dolasmak 10-15 dak surmuyor. cocuklarla dolasirken diger agaclari, yapraklari, cicekleri, agaclardan dusen hindistan cevizi ve daha bilmedigim nice boyle kabuklu tohumlari topladik, inceledik. 


- ve tabi diger birbirinden ilginc ve devasa agaclari kesfettik, salkimlarinda tarzancilik oynadik.


- bir haftada 1,5 gun kadar yagisliydi hava. bu ayrica heyecan katti. denizdeyken bara kacmak, yagmurun dinmesini beklerken arada yagmurun altina kacip islanmak, geri gelmek, yagmurda dolasmak, canlari sikilinca oyunlar uydurmak...


- aksamlari hava 7.30 civari karariyordu. aksam yemegi 7.30 da baslayip bizim kalkmamiz bir saati bulunca, uykudan once karanlikta oyunlar bulmak gerekiyordu. genelde restoranin onundeki kumluk alanda kuma sekiller cizmece (kizim icin seksek oglum icin tasitlar-simdi arabaya bin simdi ucaga bin diye komutlar vererek oradan oraya kosturdum), ardindan iskeleye yuruyup baliklara ekmek atmaca, sonra bara gidip sut icmece ve ardindan uyku seklinde gecti.

-yanimiza yolda ve orada oynamalari icin kitap ve bir miktar oyuncak almistik ama dogrusu cok az kullanildi. disarda neredeyse hic oyuncak aramadilar. odada hazirlanirken falan beklemeleri gerektiginde oynadilar sadece. 

Biz neler yaptik diye soracak olursaniz, sezlonga oturup guneslenme veya her odanin onunde bulunan hamaklarda sallanarak uyuma gibi seyleri hic yapamadik. hamaga bir kez 5 sn fotograf cekilmek icin oturdum diyebilirim. ama masaj yaptirdik bak :) biraz tedirgin oldugum icin hayatimda hic masaj yaptirmamistim daha once, bu sefer bosverdim :) Bu tatilimiz ayrica esimle cikma yildonumumuzu de iceriyordu. Tam o gune bana bir randevu aldik masaj icin. Genelde ciflere ayni anda masaj yapiliyor ve cift indirimi oluyormus ama tabi ki birimizin cocuklara bakmasi gerekiyordu. Fakat kaderin cilvesi bu ya,  tam masaj gununden once bir guzel yandim, degil el surmek parmak bile degdiremiyorum sirtima. dedim kocacim sen git madem ben de sonraki gun giderim. boylece ikimiz de birer gun arayla yaptirmis olduk. 

dogrusu masaj yaptirmadan once ayh 5 yillik annelik yorgunlugu var uzerimde acaba nasil olacak, cok farkedecek mi, kus gibi hafifleyecek miyim diye merak ediyordum. ne mi oldu hic. kollarim ve omuzlarim disinda hic bir yerimde bir fark hissetmedim. ayni kisi ayni masaji esime de yapmisti o cok farkli hissetmis. herhalde asiri hareketli yasamim bir nevi spor olmus ondan boyleyim diye yargiya vardim. ama yine de masaj yaptirmayi cok sevdim, esimle ara sira yaptirmak uzere sozlestik.

Bitirmeden bir aciklama yapmak istiyorum. Maldivler tatili daha cok dogal yasama donus gibidir. Eger tek otel olan bir adada kaliyorsaniz, gece hayati pek olmaz, yapacak fazla birsey yoktur. Turkiye otellerine giderken giyindigimiz tasli pullu kiyafetler burada gereksizdir. hatta yanimizda cok fazla kiyafet goturmenin de geregi yoktur, ayakkabi olarak sadece parmak arasi terlik yeter.

Bugun tatilden doneli bir hafta oldu bile, yine eski yogun tempomuza hizli bir dalis yaptik. Simdi tatil nasildi diye dusununce, aklima guzel hatiralar geliyor, kalbime bir huzur doluyor. Cok sukur.

17 Aralık 2016 Cumartesi

Cocuklarla Maldivler Tatilimiz


Gectigimiz hafta bu soguk kis gunleri icinde sicacik bir tatil yaptik, instagramdan takip edenler biliyor; Maldivler'deydik. O gun instagrama soyle yazmistim:

Maldivler 💕 8 yıl önce eşimle geldiğimizde kalbimden geçen "buraya çocuklarımla bir daha geleyim" olmuştu. Aradan yıllar yıllar geçti, başka bir yer istemedim yine Maldivlere gitmeliydik. Şimdi #novadunya nın 2 yaşını doldurmasına bir ay kala (2 yaşından sonra ekstra bilet parası) Eylül'de doldurduğumuz 10. evlilik yılımız şerefine birkez daha nasip oldu. Çok şükür. 🙏🏼
Tatilimiz gercekten guzel gecti, hatta esim de ben de ilk gidisimizde oldugundan daha keyifli gectigini itiraf ettik. Ben hic cocugunu birakip tatile gidebilen annelerden olmadim (oyle olanlari yadirgamiyorum, herkesin sartlari elbette ki farkli), sanirim bu tatilden sonra da artik cocuklar bizimle takilmaktan vazgecene kadar olmayacak. Kucugu de artik nispeten rutin degisiklerini kotaracak caga geldigine gore, gelsin diger tatiller :))


Besiktas'daki teror saldirisi biz ordayken vuku buldugundan tatilin yarisi bedenim orda ama aklim istanbul'da seklinde gecti. Internete girebildigimiz her anda haberleri takip ettik. Gozumuzun onunde cennet gibi bir dunya uzaniyorken, insanlarin bu guzelim dunyayi hirslariyla cehenneme cevirmelerini izlemek cok anlamsiz geldi tabi ki. Keske hic olmasa.

instagram'da bir miktar paylasim yaptigimda, sevdiklerimzden cok guzel mesajlar aldik. bizim mutlulugumuzu can-i gonulden dileyenler, tatilin tadini cikarmamizi isteyenler, tum pozitif mesajlarini gonderenler... Gercekten senin mutlulugunla mutlu olan insanlarla kusatildigimiz icin cok sansliyiz.



ve tabi blogda ayrintili bir yazi istendi, simdi elimden geldigince yazacagim ancak yaziya tum fotograflari koyamayacayacagim. Elbette ki elimizde bine yakin fotograf ve video var. bunlardan paylasmaya musait bulduklarimi bir albumde topladim, buradan bakabilirsiniz

Bizim evde tatil planlamasi isleri esimden sorulur, bu sefer de genelde tum ayarlamalari o yaptigi ve bana sadece birkac otel icinden secmek kaldigi icin otel secme, bulma ile ilgili fazla bilgim yok. sadece booking.com dan bireysel olarak otel sectigimizi (yani bir tur sirketiyle anlasmali degil), ucagi, diger ulasim hizmetlerini hep kendimiz ayarladigimizi belirteyim.


Biz tum tatillerimizde ekstra luks arayisinda olan bir cift degiliz, yenilebilecek yemegi olsun, temiz olsun gibi sartlar bize yeter. Simdi cocuklar da isin icinde oldugu icin, ulasimi da nispeten kolay olsun diye dikkat ettik .Tabi daha once bir kere gitmis oldugumuz icin bazi kriterlerimiz de vardi. Mesela oncekinde oldugu gibi kalacagimiz adada sadece bizim otel olsun (baska yerlesim olmasin), odalar deniz kenarinda olsun (odadan cikip suya atlama fikri cok guzel, onceki oyleydi ama bu sefer odamiz adanin akintisi cok oldugu icin girmenin tehlikeli kabul edildigi tarafindaydi, bu yuzden diger tarafa yuruduk ama sadeec 5 dakka zaten hic sorun olmadi), bir de su ustundeki evlerden istemedik tabi ki cocuklar dusmesinler diye :)

Bu durumda esimle, ulasim, butce, aradigimiz minumum konfor ve tekli olmasi sartlarindan sonra ve tabi ki de yer olup olmamasina bakarak south atoll bolumunde bir adaya karar verdik. Genel olarak memnun kaldik fakat onceki gittigimizin biraz daha luks oldugunu gorduk. gerci soyle de bir durum var belki 8 sene once bu otel de ayni derecede lukstu. sonucta adalarda insaat tadilat gibi isler hic de kolay olmadigindan, bakim onarim yenileme isleri yapilamayabiliyor olabilir. fakat hergun degisen carsaflar, havlular, en az 8-10 cesit ana yemek, salata ve tatli barlari ile bizim icin fazlasiyla yeterliydi. e bir de okul tatili doneminde olmadigi icin bizim cocuklar az sayida cocugun icinde en kucukleri oldugundan ekstra ilgiye maruz kalinca, daha da sahane oldu.

kafami toparlamakta zorlaniyorum ama madde madde yazmaya calisayim.

-Maldivler Hint okyanusunda yer alan binlerce adadan olusan bir topluluk. Ekvator civarinda konuslandigi icin muson iklimi altinda. yil boyunca sicakligi degismese de (30 derece civari) yagisli muson ve az yagisli muson seklinde iki mevsimi bulunuyor. az yagisli muson Aralik- Mart arasini kapsiyor ve diger aylar cok yagisli muson. Yani ama yazin daha ucuuuz diyerek aldanmamak lazim. Bu muson yagmurlari oyle bizim bildigimiz yaz yagmuru gibi degil. biz aralik basinda (yani kuru donemin ilk baslarinda) gitmemize ragmen iki gunu yagisliydi. yine disarilarda dolastik ama bu oyle siddetli bir yagmur ki denizde yuzulecek gibi degil. ruzgar cikiyor, deniz kabariyor (insanin aklina hep tsunami geliyor cunku adalarda hic yukselti yok hep deniz seviyesinde), disariya ciktiginin saniyesinde sirilsiklam oluyorsun. Yani yagisli donemde gidip hep odaya kapanmak pek akillica degil. Yine de hava isi sans isi.


-ucusumuzu istanbuldan aldik. thy nin diger yabanci sirketlere nazaran ucusu gayet hesapli. aslinda tatilin butcesinin yaridan fazlasi belki ucak parasi. ucak parasi olmasa maldivler cok pahali bir yer degil. istanbula gitmek icin de amsterdami degil dusseldorfu tercih ettik (yine maddi sebeplerden) ve dusseldorfa da trenle gittik. bizim evden cikisimiz ve odamiza ayak basisimiz arasinda 24 saat gecti buna beklemeler de dahil. fakal istanbuldan ucuslar 7,5-8,5 saat suruyor. bu sure bizim cocuklarin en uzun ucus suresiydi. ucuslar gece oldugu icin onlar genelde uydular ama ben neredeyse hic uyumadan gittim geldim. sonucta yolculuk cocuklar acisindan pek zorlayici olmadi, maldivler ucusu haric digerlerinde cesitli eglenceler bulduk.

- maldivlerin baskenti male'de indikten sonra kalacagimiz adaya ulasimi hizli botlar ile yaptik. bu sekilde 40 dakikada adadaydik. bu is nispeten pahali ama (adam basi 50 dolar civari) ucretsiz olan ve uc saatte adalari dolasa dolasa giden botla gitmeyi goze alamadik. yine bir diger ulasim da deniz ucaklari. ilk gidisimizde onu tecrube etmis ve aman allahim eksik olsun dedigim icin o secenegi hic dusunmedim. aslinda ben adrenalin seven bir insanim ama bu minik ucagin patapata giderken cikardigi sesler, asiri sarsintili olmasi ve denizin ortasina inis yaptiginda minicik bir tahtaya atlamamiz (oradan bir tekneye biniliyor) beni cok korkutmustu. gerci simdiki seferde hizli botla giderken de yuregim agzima gelmedi degil. dalgalar uzerinden hoplaya hoplaya giderken kac kere ay tamam simdi devriliyor tekne diye yuregim agzima geldigini anlatmayayim en iyisi :) cocuklar ise cok eglenmisler oyle diyor hanim kizim :)


- maldivler yuzde yuz musluman bir ulke, bu yuzden ulkeye giriste uyari yapiliyor. halk icinde asiri acik giyinilmemesi, dinlerine saygili olunmasi gibi. adalarda tabi nispeten daha rahat olunuyor ama oyle uc ornekler de gorulmuyor. yabancilar da oldukca saygili. musluman olduklari icin yemekler konusunda icimiz rahatti ve genelde damak tadimiza yakindi. otelimizi secerken adada yerlesim olmamasini istememizin nedeni de buydu. elbette denize ciplak girmiyoruz ama yerlesim olan yerlerde biraz daha dikkatli olmak gerekiyor ve bazi adalarda turistler icin belirlenen plajlar oluyormus. 

- genelde otellerden turkiyedeki gibi hersey dahil sistemler beklemek yanlis olur, aslinda dunyada turkiye haric baska biryerde var mi boyle hizmet bilmiyorum, bence yok. kaldigimiz otelde (ve oncekinde de) tam pansiyon (sabah ogle aksam yemegi dahil) ama icecekler ucretliydi. her ogunde bir icecek icsek bile icecek masraflari asiri tutmuyor yani ama bunlar hersey dahil deYiiil diye bastan vazgecmeyin :)) Ara ogunlerimizi ana ogunlerde yanimiza fazladan aldigimiz kurabiye meyve falan ile gecirdik biz de napalim :) gerci hizmet veren restoranlar da oluyor. Biz sahsen kendimiz pek aramadik ara ogun ama cocuklar az yediklerinden onlar ihtiyac duyuyorlardi.


Yazi cok fazla uzadigi icin, maldivlerin dogasi, baliklari ve ne yapilir/ biz neler yaptik hakkinda da yarin yazayim olur mu? Tabi yorumlarla merak ettiklerinizi de sorarsaniz sahane olur!

16 Aralık 2016 Cuma

Dikissiz Bere

Yine bir sure bloguma ara verdim, dogrusu cogu zaman yazacaklarim anlamsiz geliyor gozume. iste boyle anlarda orgu ormek, evimi suslemek kendi minik dunyami guzellestirmek ruhuma iyi geliyor. Instagramda ordugum bereyi paylasinca, nasil yapildigini soranlar olmustu. Yine instagramda yazmistim ama buraya da kopyalayacagim.




Misinalı şiş ile #dikişsizbere nasıl yapılır? ✂️


Bir önceki paylaşımda gelen yorumlara istinaden biraz açıklamaya çalışayım. Aslında misinalı şiş ile örmek, iki şişle örmeye göre daha kolay. Normal şekilde ilmek atıp başlanıyor, sonra sıra sonu geldi demeden hep aynı yönde örmeye devam ediliyor. Dolayısıyla iki şişte örerken sıranın tersine geçildiğindeki ters örme karışıklığı yok. Hep aynı şekilde ilerliyor. Döne döne örüldüğü için bir kesik oluşmadan silindir şeklinde örülmüş oluyor. ✂️ Bu elimdeki bere ile ilgili biraz detay verecek olursam, 4 numaralı şiş ile 70 ilmek başladım oğlum için. Elimdeki yünler istediğim kalınlıkta değil ama no problem :) Mor ipi iki kat, hardal ipi üç kat yaptım oldu 😀 İlk başta bir miktar lastik (bir ters bir yüz ördüm) ardından düz örgüye geçtim, bir süre sonra da hardalı ekleyip bir sıra hardal bir sıra mor şeklinde ilerliyorum. Ben örgümü fotoğrafta görülen (v) şekilli örgü ile ilerletiyorum (düz örgü deniyor) ama istenirse ters örgü ile örülüp bitince tersini çevirerek kullanabilirsiniz. Ters örgüyü örmek (haroşa diyebiliriz buna) daha kolaydır. Şapkayı bir miktar düz hardal ile bitirip mor ponpon yapacağım. Bitirme kısmında biraz azaltmak iyi olacak zira ipim kalın büzüşmesi zor olabilir. Umarım anlatabilmişimdir, anlaşılmayan bir yer varsa sorabilirsiniz. 😘

28 Kasım 2016 Pazartesi

Pencerelere Kalemle Dekorlar

Geçenlerde bir mağazanın penceresine boydan boya amsterdam evlerinden çizilerek çok hoş bir dekorasyon yapıldığını görmüştüm. Hemen aklıma düştü ben de yapayım, hatta resim yapmayı çok seven kızımla yapalım ne güzel olur, sıkılınca da siliveririz. 

Aşağıda pinterestten bulduğum örnekler var ilham olsun :)
























24 Kasım 2016 Perşembe

Kesekağıdı Rengi

Geçen yaz başında bazı mobilyaları değiştirmiştik, o zaman arkadaşımın tavsiyesi üzerine tv ünitesini kesekağıdı rengi almıştım. Son yılların modası beyazı herkes tercih ediyor özellikle aydınlık oluşundan ötürü ama ben bu rengi tavsiye edeceğim. Zaten tasarımcıların da bir bildiği var ki burada yeni inşa edilen tüm evlerin parkeleri bu renk.

Arkadaşımın mobilyalarının üst kısımları bu renk, kapakları beyaz ve benimkilerinin de kapakları yine farklı renkte. Dolayısıyla aydınlık hissi yine pek etkilenmiyor. Sadece bir fark var ki çocuklu evler için ideal, asla ve asla toz göstermiyor.

Bir önceki tv ünitemiz bir çok açık rafı olan siyah bir üniteydi. Ve aman allahım toz aldığım anda bile alınmamış gibiydi. Yatak odamdaki tüm mobilyalar ise beyaz ve ne yazık ki beyaz toz göstermiyor diyemeyeceğim, gerçek toz kıl hepsi gözüküyor.

Ama bu renk var ya bu renk, asla göstermiyor, ne zaman toz aldığımı bile unutuyorum. TV siyah olduğu için onun standı tozlandığında silmem gerektiğini anlıyorum. Instagramda paylaştığımda 4 çocuklu bir arkadaşım parkelerini bu renk yaptığını ve rahatladığını söylemişti.

Yukarıdaki ilk beş resimde parkeler bu renkte. Altıncı görsel Doğtaş mobilyadan, çok seçilmiyor ama konsolun üst tablası bu renk. Son fotoda da bir mutfak dolabı var. Bu renk tam olarak nasıl isimlendiriliyor bilmiyorum ama " light oak" yazınca çıkan görsellerin arasında bunlar da çıktı.

Bizim evde şimdi sıra salonun parkelerinde, siz de değişiklik düşünüyorsanız bu rengi bir inceleyin derim.

18 Kasım 2016 Cuma

Kitap Önerisi Şifacı

İki çocuklu hayatta kitap okuma hızım eskisine göre azalsa da aslında yine iyi okuyorum denebilir. Hala e-kitaplar önceliğim. Doğrusu genelde uykudan önce karanlıkta okuduğum için basılı kitapları okumak kolay olmuyor.

Bu yılın başında okuyacaklarımda biraz daha seçici olacak, kaliteli eserler okuyacağım diyordum. Yaptım mı hem evet hem hayır. Doğrusu içimi bunaltan haberler aldığımda kitapların içimi açan dünyasına kaçmak istiyorum ve bu yüzden hafif kitapları da okumayı seçiyorum. Fakat Şifacı öyle bir kitap değilmiş. Okuduğum kitapları tavsiye eden yazılar yazmıyorum genellikle ancak çok sevdiysem atlamak istemiyorum. Bu kitabı da daha ilk sayfalarda sevdim ve hemen ablalarım ve yeğenime haber verdim. Benimle birlikte üç diğer kişi de aynı hisleri paylaştığı için yazılmayı fazlasıyla hakediyor.

Tarihi kurgu kategorisindeki bu kitap beni çok tatmin etti. Uzun zamandır okuduklarımdan bu hazzı almıyordum. Konusu güzeldi, çok şey öğrendim, çeviri şahaneydi ve kurgu çok akıllıcaydı. Yazar ayrıca yabancı olmasına rağmen konuyu tarafsız bir şekilde sunmuş ve gerçekten çok detaylı tarihi araştırmalar yapmış.

Kitabın bir çok boyutu var. Birincisi tabi ki tarihi bilgiler içermesi. Osmanlı hareminin Doktoru olan Feyra isimli bir genç kızın, Nur Banu Sultan ölürken ona bir görev vermesi üzerine Venedik'e gitmesi ve orada başından geçenler vasıtasıyla, hem Osmanlı hem de Venediklileri tarihi, yaşamı vs hakkında bilgi ediniyoruz.

İkinci boyutu tarihin o dönemindeki tıp bilimi hakkında. Veba salgınını önlemek için yapılanlar, o dönemde Osmanlı tıbbının daha ileride olduğu, Feyra'nın tıbbi tedaviye katkıları hakkında.

Üçüncü ve en önemli boyutu ise mimari alanında çünkü kitabın asıl çıkış noktası, yazarın belirttiğine göre ünlü Venedik mimarı Palladio'nun büyük eseri Redentore kilisesinin yapılışını anlatmak. Kitaba göre büyük veba salgınından kurtulmak için Venedik dükünün isteği üzerine Tanrı'ya bir kilise adanmalıdır ve Palladio görülmemiş bir yapı inşa etmekle görevlendirilir. Palladio Mimar Sinan'dan etkilenir ve onun tekniklerini kullanır. Gerçekten kubbesi olan farklı bir kilisedir bu. Mimar Sinan'ın eserlerini ona anlatan ve bu kilise için ilham veren kişi de Feyra olur.


Tabi bütün bunlar olurken bir aşk hikayesi de giriyor araya. Bu da akıcılığını arttıyor. Gerçekten çok yönlü bir araştırmanın kompozisyonu olduğu için, yazarın bu titizliğini sevdim ve şimdi dilimize çevrilmiş olan diğer iki eserini okumak için sabırsızlanıyorum .

15 Kasım 2016 Salı

Nova'ya Mektuplar: 21 ve 22. Ay

Canım oğlum, geçen ay ha yazdım ha yazacağım derken baktım yeni aydönümün yaklaşmış, ikisini bir arada yazarım diye yazmadım. Keşke yazabilseydim ama çok yoğunduk be annecim. Günlerimiz öyle yoğun ki, sanırım doğduğundan beri en çok koşturduğum zamanlar bunlar. Şikayetçi değilim ama herşeye yetişmek kolay değil.

Artık eskisine göre biraz daha yoğun ilgi istiyorsun. Daha doğrusu şöyle, önceden sabahları özellikle bölük pörçük de olsa bir saate yakın kendi başına oynardın, ben de temel işleri bitirirdim. Şimdi genelde beraber oynamamızı istiyorsun ancak oyunlar öğretici oyunlara evrildi. Kitap okuma, kağıt kalemli çalışmalar, oyun hamuruyla oyunlar, renk, sayılar ve yeni kavramlara olan heveslerin, yapbozlar... Yani oyunların hep konuşmalı, bol tekrarlı oluyor ve benden yanında olmamı talep ediyorsun haliyle. Ablan evde olduğunda ise bu rolü o defvralıyor ve çok güzel oynuyorsunuz beraber. Bir de Chantal geldiğinde (haftada iki sabah 2,5 saat senin için geliyor) aynı oyunları onunla oynuyorsunuz Hollandaca olarak, kitapta herşeyi göstererek soruyor, onun söylediklerini tekrar ediyorsun.

Evet bu ayların önceliği konuşma çalışmaları oldu. Tam cümle kurmaya başlamadın ama bildiğin ve kullandığın çok kelime var. Neyi ne kadar bildiğini anlamak için baban resimli kelime ansiklopedisini gösterip soruyor. Çoğunu biliyorsun şimdiden, sayısını bilmiyoruz ama herhalde 100 civarı kelimen var diye düşünüyorum. Hollandaca kelimelerinin sayısı çok olmasa da, (10-15 kadar) Chantal konuştuğundan daha fazlasını anladığını söylüyor.

Bu geçtiğimiz iki ay içinde tuvalet eğitimine senin isteğinle ve tabi ki ablanın önderliğinde başlamış olduk. O ne yaparsa yapmak istediğin için uzun zamandır seni de wc ye tutuyordum. Kakanı zaten farkediyor ve yapıyordun çoğu günler ama artık kaka hiç şaşmadan oturağa yapılıyor. Hatta ola ki bezine yapmak zorunda kalınca, hiç kıpırdayamıyorsun ve çok rahatsız oluyorsun. Klozete çiş olayını pek iyi beceremediğimden (ve her seferinde komple soymak zor geldiğinden) oturağı salonun başköşesine koyduk ve çişler de artık oraya yapılıyor. Daha bezi tamamen atmadın ama evdeysek gündüzün çoğunu bezsiz geçiriyor ve oturağa yapıyorsun. Sana kalsa akşamları da bağlanmasını istemiyorsun ama yatak ıslanmasın deyince ben "damam" diyorsun. Tamam deyişine bayılıyorum öyle tatlı söylüyorsun ki. Belki cesaret edip gece bezini de atsak birkaç denemeden sonra başarırsın ama gecelerimiz hala düzene girmedi. Hele bir süre rahat geçen birkaç aydan sonra bu ay son azıların huzursuzlukları başladı. Ne kadar ilerledi göremiyorum ama gerçekten oldukça fazla etkileniyorsun ve memeye yapışık geçiyor bütün gece. Değil saat başı uyanmak, neredeyse hiç uyumuyoruz diyebilirim. Bir an önce bitmesini diliyorum. Belki memeye düşkünlüğün azalır da uykularımızın kalitesi artar diye beklemekteyim.

Genelde uyumlu, sakin, ne istediğini bilen, şevkât dolu bir çocuksun ama geçtiğimiz yaz giriş yaptığımız iki yaş sendromunun artçıları da olmuyor değil. İnadın, kendini yırtarcasına ağlamaların biraz daha çoğaldı. Belki de tecrübeli olduğumdan bilmiyorum şimdilik aşırı yılmış değilim.

Biraz sevdiğin şeylerden bahsedeyim, elbette ki başta arabalar (senin dilinde meme) ve diğer taşıtlar, banyoda oynanan plastik ördeklerin, Türkçe çocuk şarkıları (Ali babanın çiftliği, diğer hayvanlı şarkılar ve elbette ki otobüsün tekerleği dönüyor), gerçek otobüse binmek (otobüse şarkıdan ötürü dındındın diyorsun), yürümek (bebek arabası artık sadece eşya taşıyor), saçımın topuz olması (gol diyorsun, gece yarı uyanık halinde bile saçımın topuzu bozulmuşsa talep ediyorsun), emerken saçlarımla oynamak başlıcaları diyebilirim.

Bu iki ayda yaprakların dökülüşüne şahit olduğun için diline eklenen sözcüklerden "ağad düç " deyişin, bunu söylerken elinle ağacı gösterip düşme işareti yapman içimin yağlarını eritiyor, o parmaklarını öpücüklere boğasım geliyor. Yine beni çağırışın da keza; aaaan-ne auttu şeklindeki anne otur deyişin ve işaret parmağınla gösterişin.

Hay nasıl da unutuyordum en önemli meselemizi! Renkler evet ve mor. Aman Allahım tam bir mor hastasısın. Renkleri öğrenmeye çalışıyorsun bu ara ama özellikle pembelerin mor olduğu konusunda ısrar ediyorsun, ben de tamam mor o deyince gülerek hayııı peeembe diyorsun. Pembe mavi (mame diyorsun daha i sesinde çok başarılı değilsin) ve moru karıştırmadan biliyor ve söylüyorsun.

Şu andaki bıcır bıcır halini o kadar çok seviyorum ki, içime sokarcasına seviyorum seni. Öyle tatlısın öyle güzelsin ki rabbime her an şükrediyorum. İyi ki varsın melek yüzlüm. Nice aylara.

Annen
Amsterdam

7 Kasım 2016 Pazartesi

Uyku Oncesi Masallar


Cocuklara uyumadan once uyduruk masallar anlatiyordum, unutmamak icin yazmaya karar verdim. sadece bu masallar icin bir blog actim ve su ana kadar 4 tanesini yazabildim. elbette hic bir iddiam yok ama dun instagramda paylastigimda okuyanlar sevdiklerini soyledi. belki birilerine ilham olur, birilerinin uyumasina yardimci olur... okumak isterseniz bu adreste

http://bugeceninhikayesi.blogspot.nl/

4 Kasım 2016 Cuma

Çocuklar Bedeninde Hapsolmasın

Eşimin amcasının kızı var 12 yaşlarında. Doğarken boynuna kordon dolanıp oksijensiz kalması sonucu engelli olarak dünyaya geldi. Şu anda kendi başına hiç bir becerisini gerçekleştiremiyor, bazı sesler çıkarmak dışında konuşamıyor, yürüyemiyor... vs. Onu ilk gördüğümde gözlerinin içine baktım. Bedeninin aksine zihni çok canlıydı ve gözleriyle bana şöyle dedi: bedenimin içinde hapsoldum 😔


Bu çok uç bir örnek elbette ama farkındalık yaratmak için yazdım. Gayet sağlıklı olup da bedenine hapsolmaya zorlanmış çocuklar görüyorum. Hava soğuk diye kıpırdamayacak şekilde giydirilip pusetine sımsıkı bağlanmış hareket etmesine, ayakları üşümesin diye koşmasına izin verilmeyen çocuklar. Kaydıraktan, ağaçtan, salıncaktan, sehpadan düşmesin diye merak ve heyecanı köreltilen çocuklar, bedeninin sınırlarını zorlamasına izin verilmeyen çocuklar... Başta isyan ediyorlar ama sonra kuzu kuzu kabul ediyorlar. Denese de yapamaz ki düşer korkusuyla büyüyorlar. Böylece enerjisini o sağlıklı bedeninin içine hapsetmek zorunda kalıyorlar :(

Uzun zaman önce eşim bilimsel bir makale bulup benimle paylaşmıştı. Fizikçi olduğum için ayrıca ilgimi çekmişti tabi. Deneylerle gösterilmiş ki, yeni doğan bebekler doğduklarında fizik kanunlarını biliyor halde oluyorlarmış. Aslında bu hem benim hem de bir çok annenin gözlediği birşeydi. Ufacık bebek, ona doğru fırlatılan birşey varsa çekilir, düşeceği bir yere emeklemiş (veya yürümüş ise) durur, bir şeyi bıraktığında yere düşeceğini bilir, biz legoların arasında ayaklarımız acıya acıya giderken hiç etkilenmeden geçer... gibi. Kimisi buna içgüdü diyor, kimisi melekler korudu ancak hepsi aynı kapıya varıyor; bilim adamlarının dediği gibi doğduğumuzda doğanın işleyişi beynimize kodlanmış oluyor. Bu durumda yaptığımız her kısıtlama çocuğu engellemek demek oluyor. Onlar zaten ne kadar ileri gideceklerini nerede duracaklarını çok iyi biliyor. 

Bedensel hapsolmanın ötesinde bir de zihinsel hapsolma var ama ona burada değinmeyeceğim. Çocuklar hem aile içinde hem de toplumda olmak üzere iki kademeli zihinsel engellere takılıyorlar. Hangisi daha büyük, hangisi daha tehlikeli, bu engelleri nasıl kaldırıp özgür ruh ve düşüncede çocuklar yetiştiririz bunlar hep konuşulması gereken ama ülkemizde asla sıra gelmeyen mevzular. Toplumsal kısıtlamaları kontrol etmek elimizde değil ama aile içinde bebekliğinden itibaren, önce bedensel hapisleri, sonra zihinsel kısıtlamaları kaldırarak özgür iradeli çocuklar yetiştirebiliriz diye düşünüyorum. 


55. Ay Mektubu


Güzel kızım,

Artık geç yazmalarıma alıştınız değil mi? Yine geç kaldım. Üstelik Ekim ayı için kardeşinin mektubunu yazamadım, seninkini yetiştireyim. Günlerimiz gerçekten çok yoğun geçiyor öyle ki bu ayın çoğunda akşamları sizinle birlikte uyuya kaldım.

Çok önceden diyeyim, artık çok uzakta kalmış gibi geliyor ama aslında yazdan önce, baban seni ben kardeşini uyuturdum. Yazın ananende beraber uyumaya alıştık bu yüzden hala böyle. Bir tarafımda sen bir tarafımda kardeşin hepberaber uyuyoruz. Önce biraz kudurma, masal ya da sohbet sonra uyku. Kimi zaman bir tarafıma dönük kardeşini emzirirken diğer kolum senin sırtını kaşıyor zorlanarak. Ama illa ki ayak masajı istiyorsun uyumadan önce ki çom iyi geldiğini söylüyorsun. Zaten o kadar atlayıp zıplamaya bir masaj iyi gider :) Yani artık ikinizi tek başıma uyutuyorum ve bundan gurur duyuyorum elbette ama haydi uykuya dediğimde kardeşinin de senin de heyecanla ve sevinçle yukarı koşmanızı sağladıysam ne mutlu diyorum. Tabi uykuya geçme süresi her zaman çok kolay olmayabiliyor fakat eninde sonunda uyuyacağınızı bildiğim için dert etmiyorum. Yine de sen kardeşinden hep daha önce uyuyakalıyorsun.

Bu ay yine bol oyunlu bol gezmeli geçti. Okulunu çok seviyor, arkadaşlarınla günden güne daha çok şey paylaşıyorsun. Sınıfında sevilen bir çocuksun. Okulumun ilk zamanlarındaki çekingenliğimi düşününce, senin rahat oluşunu ve popülerliğini görmek beni şaşırtıyor doğrusu. Okul dışında çok farklı yerlerde karşılaştığımız arkadaşların, yolun karşısından mesela Dilaaa diye bağırıp el sallıyorlar sana :) 

Sadece okulundan bahseden bir yazı yazacaktım ama biraz burada da değineyim. 1. sınıftasın ama 2. sınıflarla bir arada olduğunuz için onların sorumluluğunda olan harfleri öğrenme konusunda sen de gelişme kaydediyorsun. Zaten son bir yıldır harflere ve yazmaya karşı ilgin vardı. Bir çok ismi baka baka yazdıktan sonra bakmadan yazmayı öğrenmiştin. Şimdi okulda harfler ve sesleri öğrettiklerinde bana da hemen anlatıyorsun. L harfinin küçük yazılışının sadece çizgi olduğunu söyledin geçen gün, iki a harfini yanyana içeren sesin yer aldığı nesnelere örnek at (paard) götürmek istedin okula. Böyle iki sınıf bir arada olunca, ilgisi olan çocuklar da kapıyor bilgileri, ancak zorlama olmadığı için bir sıkıntı olmuyor. İkinci sınıf da okuma yazma konusunda nispeten rahat geçecek ama üçüncü sınıfta ciddi çalışmalara başlayacakmışsınız. Gerçi bunu duyduğum kişiler başka okullarda okuyor, senin gittiğin Dalton okulu olduğu için bir farklılık olacak mı yaşayınca göreceğiz.

Hala hiç giymediğin bir sürü kıyafetin olsa da kıyafet krizlerini azalttık sayılır. Üç tane yumuşak kışlık tayt (biraz daha kalın dokulu), üç tane yumuşak kilotlu çorap ve birkaç etek, 4-5 yeni uzun kollu penyeyi döndürüp döndürüp giyiyorsun. Aslında hava epey soğudu, üzerine ince penye değil de sweat kalınlığında veya triko kazak giymenin zamanı çoktan geldi ama hala inat ediyorsun. Bakalım ne zaman olacak.

Nice aylara kuzucum.

Annen
Amsterdam




23 Ekim 2016 Pazar

Çibörek Partisi

İki hafta önce evimizde çibörek partisi yaptık arkadaşlarımızla. Uzun zamandır kafamdaydı, fakat bir türlü organize olamıyordum. Bir arkadaşımın kayınvalidesi buradayken onun bahanesiyle, gitmeden onun şerefine yapalım istedim. Malesef kendisi başka bir programı olduğu için katılamadı ama toplanmamıza vesile oldu.

Arkadaşımın kayınvalidesi Hollanda'lı ama Türkiye'de yaşıyor. Kocası Türk ve evlendikten sonra bir süre Hollanda'da yaşamışlar, sonra Türkiye'ye taşınmışlar, son 40 yıldır Türkiye'deymiş. Kocası ölmüş olmasına rağmen dönmeyi düşünmemiş. Şimdi Mersin'de yaşıyor ve sıcağına herşeyine fazlasıyla alışmış. Arada burada yaşayan oğlu, gelini, torununu ve kardeşlerini görmeye geliyor.

Bir kaç kere ortak buluşmalarda rastlaşmıştık. Çok güzel Türkçe konuşuyor çok sevimli bir kadındı. Ben de gitmeden bizim burda kurduğumuz arkadaş ortamımızı görsün, hep beraber keyifli vakit geçirelim istedim. Ne yazık ki kardeşine gidecekmiş o gün. Hollandalıların akraba ilişkileri çok mesafeli diyor arkadaşım. Türkiye'den gelmiş kardeşine bile programları ne zaman boşsa (gelir gelmez değil, bir ay sonraya falan) randevu veriyorlarmış. Oysa biz tüm programları iptal eder koşa koşa gideriz değil mi? Neyse işte onun da böyle bir randevusu olunca bize gelemedi, ama çiböreklerden ona da gönderdim tabi ki.

Böyle etkinliklerde hep beraber olduğumuz 10 kadar aileyiz. Ben de hepsini çağırdım tabi ki. Çoğunun iki çocuğu olduğunu düşününce epey bir nüfus ediyor tabi :) Kayınvalidesinden bahsettiğim arkadaşım daha önce bize gelmemişti ve çağırdığım kişileri duyunca biraz panik oldu. Nasıl yapacaksın iki çocukla, sığar mıyız, kendini yorma, zahmet etme falan filan. Yok dedim herşey kafamda planlandı, siz gelin çok güzel olacak. Sadece size biraz iş yaptırabilirim. Seve seve dediler.

Akşamdan böreğin hamurunu hazırladım. Normalde bize yaptığımda bekletmeden pişiriyorum. Herhalde olur dedim ve bol una bulayarak tepsiye dizdim ve buzdolabına koydum 100 adet hamuru.


Hamuru un, tuz, su, biraz sıvıyağ, kabartma tozu (veya tozmaya) ile hazırlıyorum. Annem büyük yufkalar açıp keserek içinden bir sürü börek çıkarır ama benim oklavam yok. Merdaneyle açacağım ve aslında başka işler peşinde olduğumdan böyle minik olması daha kolay olacak. Yumurta büyüklüğünde hazırladım bu yüzden. 100 den biraz fazla  hamur için 2,5 kg un kullandım.

Bir de iç malzemeyi hazırladım tabi, 6-7 soğan, 1,5 kg kıyma (ben kuzu dana karıştırdım), bol maydanoz, tuz, karabiber ile çiğ bir harç hazırlıyorum.

Ertesi gün misafirlerden ilk iki aile önce geldi (biri mevzubahis olan arkadaşım). Masada hamurlar, un ve malzemeler hazır bekliyordu. Nasıl yardım edelim dediler, ben dedim çocuklar yapacak. Nasıl yani, onlar batırır, dağıtmasın falan derken yok dedim merak etmeyin, Helo bile yapıyor, sizinkiler daha büyük çok güzel olacak. Evet onlara söylememiştim ama planım çocukları dahil etmekti :) Üç kız çocuğuna birer merdane ve minik mutfak önlüğü verdim, güle oynaya işe koyuldular. Annelerine dedim siz sadece malzemeyi koyup kapatın. Ben de iki büyük tava hazırladım pişirmek için. Aynı anda 8 çibörek kızartabiliyordum ve yarım saatte 50 çibörek bitmişti bile.

Çocuklar öyle keyif aldılar ki, güle oynaya,  sohbet ede ede gayet güzel hamurlar açtılar. Sonra bir yandan pişenleri yemeye başladık. Çocuklar hem yediler hem çalıştılar, kocaman sürahilerde ayran yapmıştım, bol bol yiyip içtiler.

Baktık biz hızlı gidiyoruz, kalan hamurları pişirmeden beklettik ki diğer gelenler sıcak sıcak yesin. Daha sonra gelen bir arkadaşımızın kızı da yaptı biraz ama çoğunu bitirmiştik zaten, diğer gelenlere pek iş düşmedi.

Davet ettiğim 10 ailenin 7 si katılabildi: 14 yetişkin 10 çocuk vardı ama eve sığdık yine de. Gerçi o haftasonu hava öyle güzeldi ki tüm yaz ilk defa bahçede oturduk (montsuz durabiliyorduk), orada bulunanlar içinde o hafta doğum gümü olan üç arkadaşımıza sürpriz pasta üflettik ve çok eğlendik.


Harika fotoğraflarımız var ama onlardan izin almam gerektiği için koyamıyorum malesef. O gün çocuklar (hamur açma dışında) tüm oyunlarda çok güzel oynadılar, hiç bağrışma, paylaşamama veya kavga yaşanmadı. Giderken özellikle hamur açanlar çok eğlendiklerini harika bir gün geçirdiklerini söylediler.

Herkes aralıksız yemişti ama yine de bir sürü börek arttı, evlerine gönderdim, çocukların bazıları yolda yemişler ve akşam yemeği zahmeti olmadan uykuya gitmişler :)

Tabi ki arkadaşımın kayınvalidesine de göndermiştim. Çok beğenmiş o ayrı ama arkadaşım günü fotoğraflar eşliğinde anlattığında çok şaşırmış. Neden bunca zahmete katlanıyor, sebebi neydi diye sormuş. O da hiç bir sebep yok, sadecd beraber olalım, sohbet edip keyifli vakit geçirelim diye dedikçe hayret etmiş. Gerçekten de toplanmamızın sebebi buydu, evimde misafir ağırlamayı, hep beraber yiyip içmeyi seviyorum.

Tabi evimde yeteri kadar tabak bardağım olmadığı için, kağıt tabak bardaklar kullandım, sofram instagramda gördüğüm o özenli sofraların yanına yaklaşamazdı ama gerçekten çok doğal, herkesin keyif aldığı bir gündü. Şimdi bile düşünürken o günün neşesini içinde hissedebiliyorum. 

Bunca yazıyı niye yazdım, unutmak istemiyorum o ayrı ama formalitelerden sıyrılınca, davetler toplantılar doğal olunca, ne kaç kişi olduğu farkediyor ne de ne kadar yorucu olabileceği. Kesinlikle hiç yorgunluk hissetmiyordum sonrasında ve o günün evime ve içime doldurduğu güzel enerji günlerce sürdü..

Sevgiyle...

21 Ekim 2016 Cuma

Ozledim

bu postu yaz basinda aldigimiz ancak henuz neredeyse hic kullanamadigim masaustu bilgisayarimdan yaziyorum. tabi ki klavyem turkce degil, bu yuzden turkce karakterlerle simdi ugrasamayacagim ama yillardir hep telefondan yazdiktan sonra, klavye ile seri bir sekilde yazmayi cok ozlemisim. hatta acaba hala hizli yazabilir miyim diye merak ediyordum, yaziyormusum :)

en son postu yazali on gun olmus. o zamandan beri her aksam yeni yazi yaziyorum. ama tabi ki beynimden, bir turlu gercege donusemedi. diger yandan ulkemizden gelen her konudaki karamsar haberler yuzunden bir yanim benim siradan hayatimi yazsam ne olacak, yazmasam ne olacak deyip duruyor. diger yandan biliyorum ki ben nasil her aksam yana yakila okunacak gundem disi blog yazilari ariyorsam, bizi okumak isteyenler de olabilir diye dusunuyorum. hepsini gectim, nedendir bilinmez icimde bir yazma arzusu var (yok kendimi yazar kefesine koymuyorum, sadece blog yazmak hayatimin parcasi haline gelmis, yazmayinca eksikligini hissediyorum). neyse iste bu hissimi tatmin etmek icin buradayim suan. oysa ne yazacagima dair bir planim da yok.

aslinda yazacagim konular var, yok degil. fakat onlar icin yine kafami toparlayamiyorum. Biraz once kizimi uyuttum, oglum asagida babasiyla oynuyor. bugun de dahil bu hafta cok mizmizdi, kafa daginikligim biraz da bundan.

burada okullar her 1,5 ayda bir tatil yapmak zorundaymis, bu yuzden yilda 4 kere tatil oluyor. gectigimiz pazartesi gununden itibaren bir haftalik sonbahar tatiline girdi Helo'cum. bizim okul sonbahar tatilini 1 hafta tutmus, bazilari 2 hafta yapiyormus. fakat toplamda esit oluyorlar tabi. dogrusu bu tatil icin pek organize olmadim. haliyle evde sikildilar. yine hergun disariya ciktik falan ama hava ciddi derecede soguk ve cogu gunler de yagisli olunca alistiklari tempoda yogun gecemedi. bu da sabahtan aksama kadar bana yapistiklari ve birak ev islerini yapmayi neredeyse yemekleri bile zor hazirladigim anlamina geliyor. bir haftadir her aksam onlarla sizip kaliyorum, azimliyim bu aksam uyumayacagim, onlar uyuduktan sonra kendime ayirdigim zamani yasamayinca, bir seyler eksik kaliyormus hayatimda. bir haftadir soyle boyleyim.

gerci simdi dusununce cok da bos gecirdik sayilmaz tatili. gecen hafta sonunu bir turlu gidemedigimiz Brugge'de gecirdik. onu ayri bir post olarak yazmak istiyorum. yazabilirsem yani...

Hollanda'da uc yili geride birakirken bazi seyleri elbette kaniksamaya basladik. gecenlerde daha 1 yillik olan arkadasim birsey dedi, hollanda'da adet boyleymis seklinde. ben de o zaman farkettim evet dedim zaten ben de oyle yapiyorum :) Mevzu ise suydu:

Sabah cocuklari okula birakmaya giden anneleri, sabahin korunde markete gidenleri (kadin erkek farketmez) incelerseniz hepsinin ise veya bizim tabirimizle dugune gider gibi sIk sIkIdIm giyinmis, saclar makyajlar yapilmis, kokular surunulmus oldugunu gorursunuz. hatta her sabah 9 da iyi giyinmis sekilde cikan ve arabasiyla  bir yere giden komsumun, aslinda ise degil de sadece markete gidip geldigini anlamam uzun zaman alsa da, olayi anladiktan sonra benim de esofmanli paspal halimle buna anlam verememeyi birakip onlara donusmem zor olmadi. sabah ilk is uyaninca o gunu tum gun boyunca gecireceginiz iyi bir kiyafet giyiyor, sacinizi makyajinizi yapip asagiya iniyorsunuz. sonra da cocugu okula gotur-al, markete git-gel veya kapi caldi ne giysem dertleri olmadan hep gayet duzgun halde gunu geciriyorsunuz. tabi ben evde de surekli hareket halinde oldugum icin yine nispeten rahat ama esofman olmayan kiyafetler giyiyorum, ve boyle bakimli olunca insan kendini daha iyi hissediyor ve tabi ki gunde bin kere giyin soyun olmuyor. yemegimi de oyle yapiyorum evi de onlarla temizliyorum ama napiyim, zaten yillardir disar kiyafetlerim dolapta bekliyordu biraz da onlar eskisin. esofmanla pijamayla yillar gecmesin.

boyle minik bir hazirlik gune iyi baslamaya yardimci oluyor, ve ayrica gecenlerde twitterda not ettigim gibi ne kadar inkar etsem de kadinlik ruhumuzun da beslenmeye ihtiyaci var. yeniden giyim kusam konularina ilgi duyacagim, pinterestte stil fotograflarini da begenecegimi hiz ummuyordum. evet sanirim artik annelik-disi hayatim / heyecanlarim yeniden boy gosteriyor :)