1 Ağustos 2019 Perşembe

Yas

Ağustos 01, 2019 4 Comments
Daha önce kayıplarım olmuştu ama ilk defa bir “çok yakınımı” kaybettiğim için, yaşadığım süreci de ilk defa yaşıyorum. Duygularımı sık sık gözlemliyor, nedenlerini anlamaya çalışıyorum. İçinde bulunduğum “hal” kalıcı değil biliyorum ama bir yanım da bu hali -çok iç açıcı olmasa da- yazarak ölümsüzleştirmek istiyor. Belki ilerde okur, o hali daha iyi anlarım.

Önceden birinin ardından tutulan yasın, karara bağlı bir şey olduğunu düşünürdüm. Mesela, şimdi yastayım şunu yapmamalıyım gibi, insanın kendine telkinler vererek hayattan biraz geri çekilmesi şeklinde. Fakat işin aslı öyle değilmiş. En azından benim için. Önceden hetecanlandığım şeylere heyecan duymuyorum, içimde bir çiçeği, bulutu, güneşi görünce coşan çılgın sevinç ortalıkta yok. Sanki arabaların hızla gittiği bir otobanın kenarında durmuş bekliyorum, karşıya geçme gibi bir amacım yok, hayat hızla akıyorken, geçen arabaları görüyor ama rengini modelini vs farketmiyorum. Sadece akıyor gidiyor, benden uzaktalar ve ben onları sadece seyrediyorum.

Bu his biraz, ilk annelikte günlerce uykusuz kaldıktan sonra geçirdiğim gündüzlere de benziyor. Aptal gibi oluyor insan, sadece günü kurtarmaya bakıyorsun. Bir şey yapayım, değer katayım, üreteyim gibi bir derdin olmuyor. Tek farkı var sadece o zaman günü bitirmek için dayanmalıyım şeklinde kendine yaptığın zorlamalar. Bu olumlu bir telkin değil ama sonuçta kendine dair bir gayret, işte yas durumunda bu gayret bile yok.

Aslında sürekli kaybı ve yoksunluğunu düşünmüyorum. Sonuçta uzakta yaşayan biri olarak seyrek görüyordum. Fakat iyi olduğunu bilme ve şimdi yok olduğunu bilme hali farklıymış. Her an hatırlamıyor insan bu gerçeği ama olmadık zamanda olmadık şekilde su yüzüne çıkıyor. Kafam dağılsın diye yaptığın bir işte, okuduğun kitapta veya gittiğin bir yerde, minicik bir detay oluyor mesela onu hatırlatan. Hüzünlü olması gerekmiyor ama burnunu sızlatıyor, gözlerini yaşartıyor.

Normalde içimde duyduğum yaşam sevinci ve enerjisi uykuya yatmış sanki. Gün içinde hayran olup kaydetmeliyim diye fotoğraflarını çektiğim detayları görmüyor, elime telefon bile almıyorum. Çocukların bu anılarını kaçırmayayım diye zoraki çektiğim fotoğraflar da hiç güzel çıkmıyor. Kocam fotoğrafımıçekerken gülümse dediğinde, dudaklarım gerginleşmiş bir lastik gibi, hiç esnemiyor.

İçimde ne sevinç var ne hüzün, daha çok kayıtsızlık. Nefes alırken aldığım nefes sanki ta aşağıya inmiyor da yarıya gelince duruyor. Derin derin nefesler alıyorum ama rahatlatmıyor. Önceden içimi kıpırdatan şeyleri yapıp o hissi yeniden alayım diyorum, olmuyor. Minik coşkularımı yeniden duyumsamayı dört gözle bekliyorum. Çünkü meğer hayatı anlamlı kılan onlarmış.

Bu hal’in tam olarak kaybın yokluğundan kaynaklandığını söyleyemem sanırım. Özlem fazla, eksikliği az buz değil elbette. Fakat ölümün ardından insanın maruz kaldığı büyük bir mücadele var. Hayata, ölüme, yaşam amacına dair sorgulamalar, kaybettiğin kişiyle olan hesaplaşmalar (babama layık oldum mu, benim için ne isterdi, bundan sonra ne yapayım, yapmalı mıyım ...), çocukların olmadık zamanlara gelen cevaplaması zor soruları, kalp titreten yorumları (oğlum öyle yapıştı ki anne sen hiç ölme diyor durup durup, yemek masasında yanımda değil karşımda oturduğu için beni özlüyor) gibi. Bütün bunların sebep olduğu sersemliğin toplamı gibi birşey.

Buna rağmen geçeceğini biliyorum, daha doğrusu inanıyorum. Herkes öyle söylüyor çünkü. Belki o zaman yine farklı olan birşeyler daha kalır hayatımda ama minik sevinçlerim en azından geri gelecek. Umuyorum yani. Bu yüzden kendimi akışa bıraktım. Normale gelmek için kendimi zorlamıyorum. Böyleyse böyle, yaşayıp göreceğim.

24 Temmuz 2019 Çarşamba

Her Yerde Hatıran Var

Temmuz 24, 2019 20 Comments
Bu akşam geç saatlerde Tekirdağ’dan İstanbul’a baba evine geldik. Yol boyunca eve giriş anı nasıl olacak diye kafamda dönüp duruyordu. Aslında nispeten iyi idare ettik annemle, annem kendini işe vurdu. Su bekleyen çiçekler, dolaba konması gereken yiyecekler diye diye evin içinde pire olmuş uçuyordu. Bense yıkanacak çamaşırları ayırıp salona gittim ki, kızım üçlü kanepenin ortasında oturmuş, gözleri yaşlı kıpırtısız duruyordu. Ne oldu annecim dedim, özledim dedi. Baksana terliği orada, her zaman giydiği gömleği şurada duruyor dedi. Dedemi özledim anne. Sonra sarılıp usulca ağladık...

Şu anda 23 temmuzu 24’e bağlayan gecenin tam ortasındayım. Bloğuma sabahında yazı yazdığım 8 temmuzun akşamüstü saat 5 sularında, babam kendini iyi hissetmeyerek ambulans istemiş ve ambulansa yürüyerek gitmiş. Hastaneye vardığında fenalaşmış ve yoğun bakıma alınmış. Pazartesi aldığım bu haberden sonra çok önceden aldığım perşembe günü olan uçuşuma kadar günler geçmek bilmedi. Ama dualarımız işe yaramış, babam kendine gelmiş, normal odaya çıkacak, tedavisine orda devam edecekti. Çünkü pazartesiden sonraki her gün güzel haberler gelmişti. Perşembe istanbul’a cuma tekirdağa vardım. Cuma günkü görüş saatini kaçırmıştım ama nasılsa yarın normal odaya çıkacaktı, çoluk çocuk ziyaret edecektik.

Cumartesi sabah ablamın telefonunda hastaneden gelmiş kaçırılmış çağrı... Sonra ikinci numara dayıma ulaşılmış, hastanız yine fenalaştı bir gece daha yoğun bakım... İçimiz huzursuzlandı ne oldu neden diye, saatini beklemeden hastaneye vardık. Zar zor yoğun bakım hemşiresinden bilgi aldık, sabaha karşı fenalaşmış, kalbi durmuş masajla gelmiş, şimdi makinaya bağlı, durumu ciddi!!!

Görüş saatini zor bekledik bu sefer önce ben sonra ablam 5 dakikalık görüş iznini paylaştık. Babacım ben geldim, hepimiz burdayız dışarda, seni bekliyoruz, çıkınca çocuklar da gelecek, seni çok özledik, seni çok seviyorum desem de içimden şu da geçti engelsizce; “ babacım eğer beni bekliyorduysan geldim gördüm seni, şimdi uçabilirsin istediğin yere” Fakat bunu içimden geçirdiğim için kendime kızdım, çok kızdım. Neden öyle düşündüm diye. Uyutulmakta olduğu için brni farketmedi, gözleri yarı açık tavana bakıyor, düzenli bir hıçkırık gibi kısa soluklar alıyordu. Bunu boğazından giren hortuma bağladım ama sonradan herkes canı boğazında takılı kalmış diye yorumladı. Başı hariç her yeri beyaz ve soğuktu, hemşirenin kızacağını bile bile eline dokundum. Beni hissetsin istedim, muhtemel ki beni ve sonra da ablamı duydu.

Görüş bitince doktordan bilgi aldık, solunum yetmezliği ve kalp sorunu yormuş babamı. Ciğerleri bitikmiş, ne olacağını söyleyemezmiş ama iyi olsa bile işi zormuş.

Hastaneden eve geldik, azıcık oturduk, ben yeğenimle akşam yemeği alışverişi için markete gittim, eve varmamıza çok az kalmıştı ki diğer yeğenim yolda bizi buldu, hastaneden haber vardı. Biz gittikten sonra babam yine fenalaşmış, üç kere kalbi durayazmış, üçüncüde artık kurtarılamamış. Tarih 13 temmuz, tam da 13 ocak doğumlu oğlumun 4,5 yaşını doldurduğu gün. Çünkü daha hollandada iken ananemlere gidince orda doğum günümü yapalım diye sayıklamalarının ardından, tamam 13 temmuz senin yarı yaşın, o gün yaparız dediğim gün.

14 temmuz pazar, günlerdir sıcak olan tekirdağ havasının ağlaması eşliğinde babamı hep istediği topraklara gömdüğümüz gün. Bu günden sadece iki hafta önce, rahmetli amcamın torununun düğünü için tekirdağa gelmişlerdi. Biz hollanda’dan gelene kadar orada kalacaklar sonra istanbul’a geçeceklerdi. Açık havada olan düğünde biraz üşütmüş, zaten çabuk üşürdü, öksürmeye başlamış. Ablamın ve annemin tüm ısrarlarına rağmen doktora gitmemiş (ki bu çok anormal bir durum onun için, normalde beni götürmüyorsunuz diye kızardı). Sonra ambulansı kendi istemiş, ambulansa doğru annemle yürürken, allah bilir demiş. Yoğun bakımda ilk gün ve son gün hariç hep kendindeymiş ve hatta şakalar yapmış. Ama demek ki vakti saati böyleymiş, 5 günde gidiverdi 😔

Şimdi düşününce bizi ne yordu ne de fazla üzdü babacığım. 5 gün boyunca biz kötü ihtimalleri de düşündük tabi. Umudumuz hep vardı ama kaybetme fikrini de göz ardı edemedik. Aniden kalp krizi kayıpları gibi şok yaşamadık mesela. Ne de uzun zaman hasta yatıp acısına dertlenmedik. Hepimiz bir şekilde veda edebildik. Hayatta olduğu kadar naif bir veda yaşattı bize yine. Ve babam bu dünyadaki en iyi babalardan biriydi. Üç kızını gözünden sakınırcasına, ne varsa onlar için harcayarak,  ne fiziken ne de sözle bize bir fiske dahi vurmayarak büyüttü. Gözlerimize bakarken gözleri titrerdi. O kadar çok seveni vardı ki, tüm mahallenin dedesi, babası, komşu amcasıydı. 85 yaşında  öldü ama gören 60 sanırdı, çocuklar tepesinden, kucağından hiç inmezdi.

Kızıma dediğim gibi, sana veda etmiyorum, zaten hatıran her yerde, anılarımız hep içimde.İnanıyorum ki bir gün yine buluşacağız.


8 Temmuz 2019 Pazartesi

Finaller

Temmuz 08, 2019 5 Comments
Öyle uzun zamandır yazmıyorum ki, bir eşiğe ulaştıktan sonra, yazmayı planladığın şeyler artık yazmaya değmezmiş gibi geliyor. Oysa kaç kez denemiştim, olmadı. 

Bu süre içinde neler neler yaptık ben bile zor hatırlıyorum. En kaba tabirle artık okul sezonu sona erdiği için (bu hafta kapanıyor), tüm etkinliklerin birer birer finallerini yaptık. Oğlumun futbol dersleri bitti bir diploma aldı; kızımın dans dersleri bitti, bir dans gösterisi oldu; jimsatik dersleri bugün son ama yıl sonu turnuvasını yaptık bir haftasonu; okul biteceği için bir veda partisi; hava güzelleştiği için okulda bir summerparty; bir türlü yapamadığımız gecikmiş bayram pikniği; kız arkadaşlarımla tatil öncesi bir girl night out; son yoga dersim; hollandaca konuşma dersinin sezon sonu son ders partisi; doğum günü partileri; uzun süren soğukların ardından birden bire güzelleşen havalar sebebiyle ihmal ettiğimiz bahçeyi adama döndürmek için ot yolma partisi :) gibi...

Gerçekten çok yoğun birkaç hafta geçirdik ve şimdi ise tatil alışverişi ve valiz hazırlama telaşıyla çok yoğunum. Bu perşembe çocuklarla birlikte İstanbul’a uçuyorum inşallah. 

O kadar uzun bir yıldı ki bizim için, özellikle bu yılın başında, kızım okuma yazmayı öğrenmeye başladığı için ekstra zordu benim için. Akademik özelliğim sebebiyle edindiğim beceriden olsa gerek, bana herhangi bir seviyede, herhangi bir dersi anlat deseler, anlatırım. Uzmanlığım olmasa dahi. Nasıl öğreneceğimi ve öğreteceğimi biliyorum. Bu nedenle çocuklarımın okul hayatıyla ilgili pek huzursuz değildim, çünkü ne sorsalar yardım ederim diye düşünüyordum. Fakat Allah’ın hikmeti işte, belki de tek bilmediğim konudan geldi sınavım, o da yeni bir dil. Kızım okuma yazmayı öğrenecek ama ben o dili bilmiyorum, nasıl yardım edeyim? Tabi bir yandan öğrenmeye çalışıyorum ama o zaten şu anda benden çok daha ileri bir seviyede.  Bu durum bende saçma bir panik yaratıyordu itiraf edeyim. Onu destekleyemeyeceğim, nasıl yapacağız, nasıl öğrenecek gibi bir endişe. Oysa böylesi çok daha iyi oldu. Tabi tamamen kayıtsız değildik ama sene sonunda performans grafiklerinde gösterdiği çılgın pikler, tamamen kendi eseri. Ne kadar gurur duysam az. Ve belki de ona yardım etmeye çalışırken, katı mükemmelliyetçiliğimle kim bilir nasıl da baskı kuracak, ruhunda yaralar açacaktım. Çok teşekkürler Allah’ım.

Bazı hollandalı çocuklar, sene başında, daha önce okuma yazmaya başlamış durumdaydılar. Biz bilmediğimiz bir dil olduğu için çaba göstermemiştik. Diğer yandan yine hollandalı olup kızım gibi sonradan öğrenenler de oldu. Fakat onlar için de elbette evde destek söz konusuydu. Öğretmeni toplantıda, Dila çok ciddi bir gelişme gösterdi ve sınavda tam da ona öğrettiğim gibi yaptı demiş (senede iki kez merkezi bir sınava giriyorlar). Bu onun da çok hoşuna gitmiş çünkü kızım, tam olarak onun öğretmenliğinin performansını temsil etmiş oldu. Harici faktörler, hollandalı çocuklara göre çok daha azdı çünkü.

Şimdi oğlum 3. sınıfa geldiğinde, okuma yazma sürecinde ne yapacağımızı az çok biliyoruz. Tabi o şimdiden duyduğu kelimelerin harflerini hecelemeye başladı. Belki daha farklı bir sürecimiz olur bilemiyorum. Ocak ayında okula başladığından beri geçirdiği 6 ayda, çok olumlu gelişmeler katetti. Yazma, resim yapma, el becerileri çok daha iyi. Matematik ise onu çok cezbediyor. Fakat her geçen gün daha çok öyle olduğuna inandığım birşey var ki, oğlum Hassas Çocuk kategorisinde. Bu yüzden, özellikle yeni ortamlarda ve öğretmenlerine karşı aşırı çekingen. Evde çenesi hiç kapanmayan çocuk dışarda sus pus. Tabi bu da dil gelişimini etkiliyor. Onun testinde de kavramlar, sayılar gibi mantık konuları en üst seviyedeyken, sosyal becerileri orta seviyede çıktı. Önümüzdeki dönemde bu konuya yoğunlaşmamız gerekecek gibi görünüyor. Yine de bence çok iyi durumdalar, beni o teste soksalar en düşük notları alırdım herhalde. Yabancı bir dilde büyük başarı.

Kızımın hollandalı bir sınıf arkadaşı var, okuma yazmayı önce öğrenenlerden. Bir gün başka bir çocukla olan ilişkilerini bana şöyle tanımlamıştı annesi. “İkisi de annı seviyede olduklarından iyi anlaşıyorlar. “ Ben ilk etapta bunu aynı şeylerden hoşlanıyorlar diye yorumlamıştım ama meğer bu iki çocuk sınıfta en çalışkan olan iki çocukmuş (ama kız yine de Dila’yı seviyor beraber oturuyorlar hatta). Sonradan bu velinin yaklaşımı beni öyle huzursuz etti ki anlatamam. Senin kızın çalışkan değil demek istemiş meğerse. Yüzüne söylemedim tabi ama elimi belime koyup şöyle diyesim geldi. Hanııım hanııım sen git başka bir ülkede yaşa, bakalım o çocuk orada aynı olacak mı? Benim kızım şu an üç dil birden konuşuyor, profesyonel jimnastik yapıyor, piyano çalıyor, yüzmede hollandalılarla yarışıyor. Senin kızın daha ingilizce bile bilmiyor (ki o yaşta ingilizce konuşan çok hollandalı çocuk var), bir tek onunla konuşamıyorum. Bi de kalkmış benim kızımın seviyesini eleştiriyorsun.

Ya biliyorum, çocuklarımı çok övdüm ama inanın sizin türkiyede ayak üstü çocuklarınızı anlattığınız ortamların hiç birine sahip değilim burada. Hatta hiç kimseye anlatamadım, bloguna azıcık yazıp rahatlamış bu anneyi affediverin.

Oh be bu yılı da bitirdik yarabbi şükür.

Bekle bizi tatil....




19 Haziran 2019 Çarşamba

19/06 Lily

Haziran 19, 2019 4 Comments

Bu sabah uzun bir aradan sonra blogları okudum, yazmak istediğim konuları düşündüm ve artık kuşumuzu alalı neredeyse üç ay olduğu için, çocuklarla ilişkisini bloğa yazmalıyım diye iç geçirdim. Tüm bunlar olurken yine Lily etrafımda uçuyor, kah telefonuma kah omzuma konuyordu. Üç ayda biz ona o bize öyle alıştı ki, hiç bir korkusu kalmamıştı, bazı komutlarımızı anlamaya başlamıştı ve bazı tanıdık sesler bile çıkarmaya başlamıştı.

Geçmiş zamandan bahsediyorum çünkü şimdi artık yok😭 Kendi kendime nazar değdirdim belki, ama her ne zaman böyle düşünsem bir terslik oluyor, bir keresinde arabama binince icim mutlulukla dolmuş, ne çok seviyorum seni ne güzelsin diye içimden konuşmuş hemen ardından kaza yapıp çizdirmiştim :(

Bahçe kapısı açık fakat sineklik kapalı haldeyken, sineklikte Spiderman gibi geziniyor ben de onun komikliğini izleyip eğleniyordum. Birden en üstte sinekliğin bağlantı yerinde bir yırtık olduğu aklıma geldi, koşup az açılmış olan kapıyı çekmeye çalıştım, yaptım da ama bir anda ne olduysa anlamadan kendini boşlukta buluverdi. Gördüm o da afalladı, düşmemek için bir tur uçtu, çağırdım ama farklı bir yöne uçuverdi ve gitti.

O anda evde kıyamet koptu. Kızım panik krizine girdi , oğlum sızlanma. Biraz sakinleşince aramaya çıktık ama bulamadık. Kafesi bahçede yüksek bir yere koyduk belki döner umuduyla. Gözümüz hep kafeste aklımız onda ama çocukların halleri beni kuştan daha çok düşündürüyor. İlk kez bir hayvanları olmuştu ve gerçekten çok sevmişlerdi. Hani bu yazımda olmasını istediğim bir ilişki vardı ya, tam da o olmuştu aslında. Bir yanım çok minnettar bu güzellikleri tattıkları için, bir yanım ise hiç olmasaydı bu acıyı da yaşamayacaklardı diyor. Fakat belki de öyle böyle kayıplarla baş etmeyi öğrenecekler ve güçlenecekler.

Lily kaçtıktan sonra yağmur yağdı. Acaba sığınacak bir yer buldu mu? Karnı acıktı mı? Onu gruplarına alacak arkadaş bulabilir mi? Yoksa bir köşede ağlayıp duruyor mu şimdi? Canım kuşum sen en çok bana arkadaşlık etmiştin :( Çok dua ediyoruz belki dönersin.




7 Haziran 2019 Cuma

7/6 Sabir Katsayisi

Haziran 07, 2019 6 Comments
Cocuklar buyudukce dertleri buyur derler ya, tam da bu aralar bu turde "challenge"larini yasiyorum hayatimin. Bu gune kadar kizim evin zillisi, oglum evin uslusuydu. Simdi roller degisti, oglumun icindeki karanlik gucler, benim o masum minik bebegimi eline gecirdi :) Kizimi ise sanki daha az goruyorum, oyle cok ozluyorum ki... Buyudukce cocuklar anneden uzaklasiyormus ya, bir kac sene sonrasini dusunemiyorum.

Bunlar bebekken gunde 12 saat uyuduklarini varsayarsak, 12 saat dipdibe idik her gun. Sonra oyun okuluna gittiklerinde (2-4 yas) sadece gunde 3 saat yoktular ve bu da haftanin her gunu degildi zaten. Yani ben iki cocugu gunde 12 ser saat cok rahat idare edebiliyordum. Simdi ikisi de gunde 6 saat okulda ve okuldan sonra uyku saatine kadar 5 veya 6 saat evdeler (bazen aktiviteler dolayisiyla daha az) ve ben resmen zorlaniyorum. Inanin anneligimde son bir kac aya kadar hic bu kadar yetersizlik hissiyle dolmamistim. Ozellikle oglum remen bir huysuz ihtiyar gibi oldu, hep sikayet hem memnuniyetsizlik, ne yapsam yaranamiyorum.

Hadi diyelim ki, yaslandikca tahammul seviyem azaldi, sinirlerim lackalasti fakat 7 kusur yillik anneligimde kazandigim bir sabir artisi da var. Demek ki

     bu sabir artisi < yaslilik etkisi+ cocuklarin dertlerinin buyumesi

ile olusan toplam etkiye yetmiyor, az kaliyor. Simdi onumuzdeki 5 yil icin bir plan yapacak olursam, cocuklarin dertleri belki bir kac kat daha fazla artacak ve tabi ki yasliligin getirdigi "kafa kaldirmiyor" etkisi daha da artacak ve sonunda sanirim ben cildiracagim. Cidden buyuk cocuklari olanlar nasil yapiyorsunuz merak ediyorum?

Tabi o zaman su faktoru de isin icine eklemek lazim. Buyudukce evden uzaklasiyorlar ya, belki simdiki gibi 5-6 saat degil de belki sadece aksam yemegi sirasinda 1-2 saat gorecegim, bu da dengeyi koruyacak ama ama...

Ben onlari gormeden, ozlemeden nasil duracagim😭



4 Haziran 2019 Salı

Iyi Bayramlar

Haziran 04, 2019 1 Comments

Iyice bosladigim blogumu, bu guzel bayram sabahinda bos birakmak istemedim. Hepinize mutlu, huzurlu bir bayram diliyorum.

Hollanda'dan kocaman sevgiler.

photocredit:sarahgardnerphotograpy

27 Mayıs 2019 Pazartesi

27:5 Ramazan Ruhu

Mayıs 27, 2019 3 Comments

Her halde hepimizin hemfikir olduğu bir konu var ki, o da insanın fiziksel olarak zor koşullarda iken psikolojik olarak kendini yüksekte tutmasının zor olmasıdır. Hasta olunca, pozitif şeyler düşünmenin zorlaşması, açken daha sinirli olmamız, ağrılarımız varken daha karamsar olmamız gibi.

Bu gerçeğe dayanarak Ramazan ayı ve oruç meselesini yeniden gözden geçirirsek, bence üzerinde düşünülmesi ve dikkat edilmesi gereken bazı detaylar ortaya çıkıyor. Şimdi elimden geldiğince düşündüklerimi yazmaya çalışacağım.

Ramazan ayı mübarek ay, bereketin ve rahmetin bol olduğu bir ay diye söylenir. Tabi buna karşılık bir o kadar da kaygan zeminli bir ay. Belki de o yüzden ödülü daha büyük. Şöyle ki normal zamanlarda ayaklarımız yere daha sağlam basıyorken (yani daha dengeliyken) ramazan ayında sanki bir bataklık üzerinde yürümek durumundayız. Bakalım kim batacak kim çıkacak? Sınav daha büyük, çünkü en başta yazdığım gibi başta açlık, sonra açlığın tetiklediği irade zayıflığı ile mücadele edip bataklığın sonuna ulaşmak gerekiyor. Normal zamanda etkilemeyen olaylara karşı daha hassas, daha sinirli veya daha alıngan olunabiliyor.

Diğer yandan sınavın soruları sadece içerden gelmiyor. Dışardan da bu aya özel ekstra çomaklar oluyor mesela. Normal zamanda kim ne yapmış umrumuzda olmazken, Ramazan ayı oruç tutanlar tutmayanlar şeklinde bir ayrımı alenihale getiriyor. Oruç tutuyorsanız ve oruç tutmayan birini görünce aklınızdan “a bak bu oruç tutmuyormuş 😒) fikri geçiyorsa işte size hiç yoktan bir nefsi sınav. Halbuki bize ne deyip geçmemiz gerekir veya ramazan dışındaki zamanlarda nasıl umursamıyorsak o kadar umursamaz olmamız. Fakat elbette kolay değil.

Sanırım bu bir ayın (oruç tutan veya tutmayanlar dahi) insanlarda bir çeşit ayrıştırma, irade zayıflığı, iyi niyeti korumada güçlük gibi etkenlerin arttığı bir ay olduğunu söylemek yanlış olmaz. İşte bu sebeple sağlam olmayan bir zeminde yürümeye benzer olduğunu ima etmiştim.

Buna karşılık, Allah tarafından verilmiş kolaylaştırıcı bazı şeyler de var Ramazan ayında. Fakat her oruç tutan kişinin bunu alıp almadığından emin değilim. Yani bataklıkta yürürken sanki bazı insanlar, daha da batsın diye böyle ayarlanmış. Bazılarını ise kollarından tutup üzerinden atlatmış. Engeli uçarcasına geçen kişiler, ne içten ne de dıştan gelen çomaklara aldırış ediyor, enerji azlığı nedeniyle belki de mecburi olarak hayatını yavaşlatıyor, yavaşlığın getirdiği anda kalma ve içe dönme eylemlerini gerçekleştiriyor, bu bir ay boyunca ise, içindeki benlikle, yaşamla, ahiretle hesaplaşıp değerlendirmeler yapıyor ve ayın sonunda erdemlerini geliştirmiş olarak bataklıktan çıkıyor.

Ve bu açıdan bakınca ne kadar önemli bir ay, ne kadar büyük bir sınav olduğu benim içimi ürpertiyor.

Bakalım bu sınavı nasıl geçeceğiz?

15 Mayıs 2019 Çarşamba

15:5 Cekingen Cocuk

Mayıs 15, 2019 3 Comments
Uzun zamandir kafamda donup duran bir konu var, simdi dile getirmeye calisacagim. Bir arkadasimin kizi ev disi ortamlarda (okul, baska evler vs) oldukca cekingen davraniyor ve arkadasim da bir gun bana sormustu " Sen de cocukken cekingendin degil mi, ne zaman nasil atlattin? "

Ben cocuklugumda gorup gorebileceginiz belki de en cekingen cocuktum. Akrabalarimin dahi sorularina (nasilsin kizim?, -iyiyim seklinde) cevap veremezdim. Yabancilarin yaninda hic kipirdamadan oturur, okulda 5. sinifta dahi (hep ayni ogretmen ve arkadaslar dusunun) bildigim sorularin cevaplarini parmagimi kaldirip da soyleyemezdim.

Orta okulda (ozellikle 7 ve 8. siniflarda) bana verilen ekstra sorumluluklar nedeniyle cekingenligim azaldi diyebilirim ama farkli ortamlarda yine devam ediyordu. Lise ve universitede bile mecbur kalmadikca soru sormayan, alisverislerde minumum konusmayla isini tamamlayan, mesela bir gorevliye aradigim seyi bulamayinca, nerede diye bile soramayan biriydim. Evet neden bu kadar zorlamisim veya neden duzeltilmemisim bilmiyorum. Bu surecin benden aldiklari gibi kazandirdiklari da oldu elbette. Daha cok kendi kendine yetebilen biri oldum.

Insanin sosyal cevreye ihtiyaci var, insanlarla iletisimde kalmanin bir yolunu bulmak zorundayiz. Cocuklarda bu yonde bir egilim varsa duzeltmek, orta yolu bulmak iyi olur mutlaka. Ve bence bunun yolu onun zorlandigi konularin ustune gitmesine yardim edecek ufak sorumluluklar vermek, azar azar baslayip, arttirmak iyi olabilir diye dusunuyorum.

Fakat bu yazida asil deginmek istedigim farkli bir konu var. Ozellikle okuldaki cekingenliklerimde isin baska bir boyutu daha vardi. Bildigim sorulara parmak kaldirip cevap vermek gibi bir ihtiyac duymuyordum. Arkadasim bana, kizi, ogretmeni ile konusmadiginda, ogretmeninin onun neyi ne kadar bildigini nasil anlayacagindan endise duydugunu soylemisti. Ben de merak etme ogretmenler bunu anlar dedim, gerek siniftaki tavirlarindan, gerek sinavlardan, gerek okulda yaptigi islerden. Kendim icin konusacak olursam, butun okul hayatim boyunca iyi bir ogrenci oldugumu tum ogretmenlerim gayet iyi biliyordu.

Peki neden konusma ihtiyaci duymuyorum diye kendime sordugumda su cevabi aliyorum. Evet cekingenligim beni durduruyordu ama kendimi ispatlama seklinde bir hirsim olmadigi icin, bu duvari gecme gayretinde degildim. Ispatlamak zorunda degilim. Ben hayatimin her doneminde ogrenmeyi cok seven bir cocuk oldum. Okul kitaplari yetmez, ansiklopedilerden calisirdim, kutuphanelerden cikmazdim. Ve buyuk bir aclikla tum detaylari ogrenirdim. Ogrenmis olmak bana yeterdi, bu beni tatmin ediyordu. Bildigimi ogretmene veya baskalarina gostermek, onlardan aferini duymak gibi bir beklentim kalmiyordu bu durumda. Bildigimi biliyordum. Baskalarinin aferini, yuksek notlar (tamam yuksek alinca sevinirdim ama almadigimda ise hic aglayan cocuklardan olmadim) hedefim degildi. Kendi kendime koydugum hedefler vardi ve onlari yapinca tatmin oluyordum. Yani dis dunyanin kurallarindan ziyade kendi kurallarim icinde yasiyordum. Ve hayatimdan da oldukca memnundum. Mutsuz degildim yani.

Bunlari kendimi ovmek icin yazmiyorum elbette, sadece eger boyle bir cocugunuz var ise, boyle bir olasilik da olabilecegini hatirlatmak istedim. Ben nasil boyle oldum hic fikrim yok fakat hala bu yasimda, tum hedefleri kendi kendime koyup, planlayip, hedefe ulasan, bu konuda ilham almaya acik ama bire bir baskasinin koydugu adimlari uygulamaktan hoslanmayan bir yapim var. Cok basit bir ornek vereyim, diyet yaparken bile diyetisyenime onca para doktugum halde listelerine bire bir uymadim. Bu disardan bakinca zor olani secmek gibi gorunebilir belki ama 40 yil insan bir seye alisinca o artik kolay geliyor :))




11 Mayıs 2019 Cumartesi

11:5 FotoŞok

Mayıs 11, 2019 16 Comments
Paris’teki fotoğraf çekiminin hemen ertesi günü hastalandım ve oldukça ağır geçirdim. Şimdi bugün tamamen iyileşmiş durumdayım ama biliyorum ki o hastalığımın da nedeni üşütme, mikrop vs den ziyade benim üzüntülerimdi. Daha doğrusu üzülüp hastalığı bedenime buyur etmem belki. Her ne zaman duygusal çöküş yaşasam hasta oluyorum çünkü.

Diyeceksiniz ki bak ne güzel, herkese nasip olmaz, böyle bir an yaşamışsınız vs vs. Şu anda ben de böyle düşünüyorum ama fotoğrafları ilk gördüğümde (çekerken bize gösteriyordu) tam bir şok yaşadım. Nasıl anlatsam. Pinterestteki benzer fotoğraflara bakıp hayallere dalmışım ama o fotoğraflarda ya hep mankenler ya da ideal görseller vardı. Onların yerine kendimi koymamışım veya koyduğum hep gençlik hallerimmiş. Oysa fotoğrafta gördüğüm yaşlanmış, kırışmış, daha şişman bir kadın. Bir an kendimi komik bile buldum. Nasıl aysel gürel’in giydiği yaşına uygun olmayan kıyafetler absürt görünüyorsa, kendimi dışardan öyle gördüm. Bu pozları 20 li yaşlarımda evlendiğim zaman vermeliydim, şimdi hiç yakışık alıyor mu? Kim bilir sokakta öyle yürürken ne komik görünüyordum, insanlar bize gülüyordu belki. O zamanlar yapmadığım için pişmanlıklar, şimdi düştüğüm komik duruma acımalar... Zamanında olmadığı için kaderime küsmeler, kocama darılmalar...Tamam bu düşüncelerin bazıları abartı olabilir ama gerçeklik payı olan da var, sonuçta her şey zamanında güzel-miş!

Aradan on gün geçince, fotoğraflara tekrar tekrar bakınca kabullendim. Bazılarını beğenmeğe bile başladım (ama hala beğenmediklerim var). Aslında gün içinde aynaya çok az baktığım için ve tabi bir de eskiden daha sık katıldığım düğünler dolayısıyla daha fazla kendimi şık kıyafetlerde gördüğüm için; yeni halimin şık kıyafetlerde, makyajlarda nasıl göründüğüne dair fikrim yokmuş. Meğer eskiden katıldığım düğünlerdeki orta yaşlı çocuklu kadınların yerini almışım ben de.

Görüldüğü gibi konu yine başa döndü ve 40 yaş’ın depresyonu asıl neden çıktı. Meğer hala beni vurmaya devam ediyormuş. Bugün fotoğraftaki görüntümü, abiye içindeki duruşumu kabullendim ama bilmiyorum yarın başka bir hal içindeki kendi halimi görüp sarsılmadan geçebilecek miyim? Sanırım her bir farklı için yeni GeCe böyle diye beynime bir ön yükleme yapmam lazım. Sonra da bunu kabullenip yoluma devam etmem.

Belki de daha çok selfie çekip fotoğraflarla kendimi şoklamam...

Evet evet.

10 Mayıs 2019 Cuma

10:5 Hayaldi Gerçek Oldu

Mayıs 10, 2019 7 Comments
Ekim ayında yazdığım bu yazıda (   https://ge-ce.blogspot.com/2018/10/eski-dugun-fotograflarmza-ne-zaman-cok.html?m=1) birlikteliğimizin 20 yılı şerefine özel bir fotoğraf çekimi istediğimi yazmıştım. O günlerde bu işi ciddiye alıp araştırmalar yapmış epey bi heveslenmiştim. İlk hedefim ise, bu fotoğraf çekimi için kilo vermekti, o azimle kolayca vermiştim ☺️ Noel ve yılbaşı tatilinde birkaç günlük paris ziyareti yapıp çekilecektik.

Fakat olmadı. Paris hayalinin yerine Amsterdam’da çok beğendiğim bir botanik bahçesini koydum ben de. Fakat orası da giriş ücretlerinden hariç bir de fotoğraf çekim izni gibi bir amaçla epey ciddi para istiyordu. Hem fotoğrafçı hem bu izin cretleri fazla gelince vazgeçtik. Tabi ben de bu hayalimi belki bir gün klasörüne çoktan atmıştım.

19 Nisan’da okullar iki haftalık bahar tatiline girdi. İlk haftasını evde geçirdik ve ikinci haftası için de geçen yıl gittiğimiz kuzey fransa’daki bir campingde tatil ayarladık. Tatile 15 gün kala, eşim hadi pariste fotoğraf çektirelim dedi. Tabi ki heyecanlandım ama bu emrivakiden de pek hoşlanmadım. Zira yapmam gereken bir sürü hazırlık vardı ve benim için hazırlık süreci de olayın kendisi kadar önemliydi. İkinci el vintage butikleri dolaşıp eski model bir gelinlik/elbise bulacaktım mesela. Çocuklara da keza böyle nostaljik kıyafetler istiyordum. Saç aksesuarları bakacaktım, makyajımı saçımı düşünecektim. Ve bunların hepsi benim için önemliydi. Bir ara hatta eşime kızıp teklifini reddettim. O da deneriz beğenmezsen bir daha yaparız bu kadar büyütülecek bir olay değil dedi, (içses: bak hala büyütülecek olay değil diyor!).

Neyse ben de inat ettim madem öyle beğenmezsem yine yapacağım dedim ve olduğu kadar hazırlığa başladım. Çocuklara bilindik mağazalardan kıyafet ayarladık. Ben de internetten gelinlik abiye tarzı kıyafetler taradım. Tabi ki denemeden iki elbise sipariş verdim. Üstelik paskalya tatiline denk geliyor diye teslimatı hızlı kargo için para ödeyip yaptık ve ancak bu şekilde yetişti. Bir haftasonu ise eşimin kıyafetlerini aldık ve tabi fotoğrafçı da bulmak gerekiyordu.. Paris’te fotoğrafçıların ilan verdiği bir web sitesinden araştırıp stilini beğendiğim bir kız ile anlaştık. Malesef hava durumu ise çoğunlukla kapalı gösteriyordu, açık olarak görülen 1 veya 2 mayıs tarihinden biri için sözleştik.

Zaman yaklaştıkça tahmin edersiniz ki hava durumu sürekli değişiyordu ve 2 mayıs yağmurlu 1 mayıs güneşli oldu. 1 mayıs’ı gösteriler nedeniyle çok tercih etmiyordum ama fotoğrafçı çekim saati için golden hours önerince saat 5’te herhalde bitmiş olur diye umduk. Tabi ki bitmemişti ama fazla etkilemedi. Aksilik bu ya kızım da bir gün önce hastalandı. Titreme ve ateşli bademcik iltihabı 🤦🏼‍♀️

Çekimin olacağı günün gecesi saçlarımı sarıp uyudum, sabah kıyafetleri ütüledim, saçımı makyajımı yaptım hazırlandık. Saçım bir türlü istediğim gibi olmadı :/ Bir tek eksiğimiz el çiçeğimdi, kaç yere baktık her yer kapalı yok bulamadık. Aslında 1 Mayıs’larda Fransa’da her yerde çiçek satılır (özellikle müge çiçeği), otobanda yol kenarında bile çiçekçiler gördük fakat tek güle 5 eu gibi bir fiyat söyledi. Üstelik nakitimiz de yoktu. Aksilik. Sonra eşim fotoğrafçıya mesaj attı, o bulmuş getirdi. Çok şık bir buket değildi ama yine de zevkime yakındı çok beğendim.

Bir gün öncesinde çocuklara biraz Paris’i gezdirmek amacıyla yine Paris’e gitmiştik (kaldığımız yerden 1-1,5 saat trafiğe bağlı olarak). O gün biraz da fotoğraf çekimi için spotlar seçmeye çalıştık. Fakat yürümek istemeyen hasta bir çocukla, yürüdüğümüz istikamette hiç bir yeri uygun bulamayınca ertesi gün için elimiz bomboştu. Artık biraz fotoğrafçının bilgisine biraz da şansa kalmıştı işimiz.

Kafamda bir kaç poz vardı. Biri Eyfel kulesini de gören, biraz yeşil ve Sen nehrinin de fonda olduğu bir manzara, diğeri tipik paris cafelerinden birinde kahve içerken, bir diğeri de bayıldığım apartmanların olduğu sokakta yürürken. Sokak fotosu hariç oldu ama olanlarda da eksikler var. Çok beğenerek aldığım ayakkabılar hiç çıkmamış mesela :)) Sonra ikinci elbisemle çok az poz var. Üstelik o kadar zayıfladım ama camping çpk soğuktu üşütüp gazlanmıştım. Karnım davul gibi şişmiş ve ağrıyordu. Nitekim çocukla ve bu kadar hızlı bir planla ancak bu kadar oluyor. Diğer yandan şu gerçekleri de göz ardı etmemek lazım:

1- çok kalabalık çok. İnsansız bir fotoğraf karesi yakalamak çok zor. Fotoğrafçı gelen geçene yol verirken, yüzünde aynı sırıtışla beklemek çok zor, bu sürede çocukları zaptetmek zor.

2- foto çektiğimiz yerlerde boydan fotoğrafımız pek yok. Neden? Çünkü ya arkasında vızır vızır elektrikli scooterların geçtiği bisiklet yolu var, ya araba yolu var (fotoğrafçı geriye gidemiyor), ya da 1 mayıs nedeniyle polis barikatları var (kareye girmesinler), ve ya geniş açıda başka insanlar kareye giriyor. Sonuçta bomboş bir paris bulmak zor.

3- itiraf edeyim önceki günkü gezimizdeki hallerine göre çekim sırasında çok çok iyiydi çocuklar. Korktuğum kadar olmadı. Fotoğrafçıya da dedim bir annenin her zaman b,c, d planları vardır. Bugünü a planıyla bitirdik inanamıyorum çok mutluyum diye :)) Fakat tabi ki çocuksuz çekim gibi değil. Neredeyse 2 saat sürdü ve onlarca pozu sıkılmadan veremediler. Arada kaçmaya çalıştılar, kaybolmasınlar diye dikkat etmekten, onları neşelendirmekten falan herhalde çekim süresinin yarısı boşa gitmiştir.

4- bize eşlik eden olmadı ama pariste hırsızlık olaylarına karşı, siz foto çekilirken çantanızı telefonunuzu tutacak biri lazım. Benim omuz çantamı fotoğrafçı taşıdı ancak, yedeklerin ve ihtiyaçların olduğu sırt çantası bize 2-3 mt uzakta bekledi ki bir gözle de hep ona dikkat etmemiz gerekiyordu. Ayrı bir stres unsuru doğrusu.

Tüm bunlara rağmen çok güzeldi. Benim foto çekilmekten hazzetmeyen kocam bile bayıldı. Ara sıra yapalım diyor şimdi :)) E madem öyle yaparız :))

Çocuklar için de eğlenceli bir hatıra oldu aslında. Arada sıkılsalar da sonrasında boynuma sarılıp anne çok güzeldi değil mi dediler. Ve fotoğrafları görünce çok beğendiler.


Şimdi düşünüyorum da iyi ki inat edip iptal ettirmemişim. Biraz önce instagrama da yazdığım gibi :

Hepimizin düğün konseptli giyindiği böyle bir fotoğraf çekimi, uzun zamandır hayalimdi. Fakat koşturmalardan, hastalıklardan rafa kaldırmıştık. Tatile onbeş gün kala ani bir kararla çekimi yapmak istedik. Tabi ki çoğu şey aceleye geldi. Ben kendimi beğendim mi? Hayır. Poz verebildik mi? Hayır. Karnını çek, dik dur, kolunu kaldır, bacak bacak üstüne at, saçını düzelt, çalıştığın gülümseyişi takın. Oldu mu? Tabi ki hayır.  İkili fotoğraflarda gözlerimiz çocuklarda, onlarla olan fotoğraflarda, ellerimiz onları zaptetmekle meşgul. Bu durumda olabilecek en iyi pozlar böyle oldu. Fakat şu da  bir gerçek ki, siz bu fotoğrafa bakınca sadece o anı görüyorken, biz baktığımızda hani Eren böyle yapmıştı, Dila şöyle demişti, şu olmuştu gibi tüm hatırayı görüyoruz. O yüzden iyi ki yapmışız, iyi ki. Varsın muhteşem olmasın ❤️ “