20 Temmuz 2018 Cuma

Kalp Terazisi

00:41:00 6 Comments
Bir önceki yazımda demiştim ya hani, iltifatları kabul etmekte çok kötüyüz, bu yüzden abartabildiğin kadar abart ki, kişi biraz daha faydalanmış olsun. İşte bunun aksine bazı sözlerden ise kendi gerçek boyutundan çok daha fazla etkileniriz, onun bize verileninden daha fazlasını alırız. Neler mi bunlar; tabi ki olumsuz sözler, mutsuzluklar, olumsuz eleştiriler...

Şimdi burada biraz düşünelim, bize söylenen bazı şeylerden mutlu, bazı şeylerden mutsuz oluyoruz. Bunların da seviyeleri var, bazıları çok ya da az mutlu ediyor bazıları çok ya da az mutsuz. Biraz daha ileri gideceğim bizi çok mutlu eden kişileri çok seviyoruz, mutsuz edenleri ise hiç sevmiyoruz.

Peki gerçekten bizi mutlu ya da mutsuz eden şey karşımızdaki kişi mi, söylediği söz mü, yoksa o kişinin söylediklerinin bizde yarattığı tesir mi? Mesela birisi size birşey söyledi, nedense size çok dokundu o lafı, sonra sürekli ağladınız, sürekli ağladığınız için sizi böyle üzdüğü için o kişiye çok kızdınız. Hiç kimsenin sizi bu kadar üzmeye hakkı olamazdı. Sonra o kişi aynı lafları başkasına söyledi, fakat onun bam teline tesir etmedi o laf, normal bir tepki verdi. Ve o kişinin gözünde sizin düşman bellediğiniz kişi sıradan bir insan olarak kaldı.

Duygularımızı belirleyen şey, insanların bize söyledikleri değil, bizim onlardan ne derece etkilendiğimizdir. Yani kalbimizin terazisi belirliyor neyi ne kadar alacağımızı. Üzgünüm ama çok fazla etkilenen kişiler terazisinin standartlarını tek tek elden geçirmemiş, gayet akışına bırakmış kişiler oluyor ve böylece terazi de kendiliğinden keyfi bir ayara geliyor. Bu durumda terazinin ayarlarını yeniden tek tek yapmak gerekiyor. Olmayacak şey değil ama zaman alabilir, her karşılaştığımız durumda bu beni neden bu şekilde etkiledi/nasıl etkilemeliydi diye düşünmek ve önceliklerin belirlenmesi gerekebilir.

Kendimi bildiğim için kendimi örnek vereceğim; bu yüzden duygusuz veya soğukkanlı olarak görülsem de kalbimin kriterleri önceden belirlidir. Çok yakınım olmayan kişilerin yargılarından etkilenmem, kolayca boşveririm çünkü benim hakkımdaki yargıları sınırlıdır bu da gerçekçi değildir. O eleştiri beni değil beni gördüğü andaki davranışımın onun algıladığı versiyonunu temsil ediyor. Yakından tanıyanların yargıları beni üzebilir, çünkü onların görüşlerine değer veririm ancak bu durumda da açık açık duygularımı, neden böyle dediğini vs konuşurum. Yapılması gereken birşey varsa yaparım. Mutluluğuma gelince yine onun terazisi içimdedir, zaten içten gelen bir mutluluğum vardır (sağlıklı oluşumuz, çocuklarım ve sahip olduklarımın varlığı benim mutluluğumdur), gün içinde ortaya çıkan ani sevinçler de mutluluğumu arttırır.

Tabi burada mutluluk ve mutsuzluk şeklinde özetlesem de her türlü duygu için sözkonusu bu kalp terazisi. Aslında kapı farkındalık konusuna çıkıyor fakat ben bu yazıda sadece insanların bizi üzmesinin veya mutlu etmesinin yüzde yüz o insanın elinde olmadığını, bilakis kontrolün bizim elimizde olduğunu vurgulamak istedim. O zaman durum şu hale geliyor. Başkasını suçluyoruz ama asıl kendimizi bu kadar üzen yine kendimiziz. Fakat kendi kendimizi mutlu etmekte üzmek kadar başarılı değiliz.

Hiç bir fark yok aslında. Ve bu gücümüzü doğru kullanabilsek hayat çok daha kolay olacak.

14 Temmuz 2018 Cumartesi

İltifatını Kendine Saklama

08:07:00 5 Comments


Yukarıdaki şemayı geçenlerde arkadaşım paylaşmıştı. En dış halkada senin düşündüğün, daha içteki düşündüklerini kelimeye nasıl döktüğün, bir içteki diğer insanlara bunu nasıl aktardığın, en içte de bu aktardıklarından insanların ne anladığı. Gerçekten doğru bir gösterim olmuş. Çoğunlukla insanların bizi tam anlamadığından şikayet ederiz sebebi bu. Mutlaka düşündüğünü etkin söyleme, insanları etkileme gibi kitaplar/ yazılar vardır ama bu yazıda asıl değinmek istediğim bu değil.

Madem birbirimizi bu kadar az anlıyoruz, o zaman konuşmalarımızda ekstra nazik, empati yaparak ve iltifatlarla süsleyerek konuşalım diyorum ben. Tabi bu samimi konuşmaları aşırı derecede canım, şekerim gibi sözcüklerle süslemek değil kastım. Daha doğrusu bunları kullanıyor olsak bile, ağızda sakız olmuş halleriyle değil. Zaten bir insanın canııııım derken şımarık ve yapmacık mı, yoksa samimi mi söylediğini derhal anlarız. 

İltifat etmenin iki kişiye de faydası var. Elbette ki karşındaki insana öncelikle, mutlu olacaktır, kendine güveni gelecektir. Fakat söyleyen kişiye de var. Sürekli iyiyi söylersen kendini de “iyi oluş”a yönlendirmiş olursun. Aynı yoga yazısında bahsettiğim gibi, orada bedenin iyiliği mental iyiliği tetikliyor demiştim. Bu durumda da kelamın iyiliği, tatlı dillilik yine mental iyiliği doğuruyor. Bir şeyi kırk kere söylersen olur derler ya, işte kırk kere güzelliği görsün gözlerimiz ve onu söylesin dillerimiz.

Şahsen ben bu konuda biraz tutuktum. Ama buradaki arkadaş gurubumda bir arkadaşım var ki her daim neşeli, cıvıl cıvıl ve tatlı dilli birisi. Artık hangisi sebep hangisi sonuç ayırmak zor ama biliyorum ki ikisi birbirine çok bağlı ve farkettiğimden beridir ben de “güzel sözlerimi” bol keseden dağıtıyorum. Gel abla gel taze taze iltifatlarım var.

- Ne kadar şıksın, ışık saçıyorsun bugün.
- Saçının bu modeli yüzüne çok yakışmış.
- Seni daha zayıflamış gördüm bugün bravo (diyettekilere) 
- Evin ne kadar huzur dolu, çok güzel dekore etmişsin.
- Hepsi nefis olmuş ellerine sağlık.
- Ne güzel bakıyorsun çocuklarına, maşallah hepinize.

Ve daha niceleri, şimdi aklıma gelmiyor. Doğrusu konuşmanın gidişatına göre şekilleniyor.

Şimdi bunları yazınca söylediklerimin gerçekçi olmadığı düşünülmesin. Nedense iltifat deyince gerçek olmayan şeylerin tersini söyleme gibi bir ima oluyor. Fakat hayır, iltifat gerçeği vurgulayarak, abartarak söylemektir benim gözümde. Bir de dikkat edin iltifat edince cevap çoğunlukla “yok canııım” şeklinde ret olur. İşte bu da yukarıdaki şemayı doğruluyor aslında. O zaman ; ver coşkuyu. Nasılsa söylediğinin çok çok azı kabul görecek.

9 Temmuz 2018 Pazartesi

Çile Değil, Çile Değil

22:20:00 2 Comments


İki gün önce, İstanbul’da yeğenim doğum yaptı. 12 yaşında teyze olmuştum, şimdi 39 yaşında büyük teyze oldum. Çok mutluyum.

Tabi yakınım olsun veya olmasın etrafımda bir hamilelik/ doğum vakası olunca hemen kendi süreçlerime dönüyor beynim. Şimdi yeğenim hastane odasında kalabalık bir destek ekibi ile bulunurken gözlerim doluveriyor. Ben her ikisinde de kocam bile neredeyse yanımda olmadan, yapayalnız günler geçirmiştim hastanede. Eve geldim yine yalnızdık. Yapılacak işler bir yana, duygusal olarak yalnızlığın zorladığı zamanlar olmuştu. Malum lohusa kafası.

Fakat aradan zaman geçtikten sonra düşününce aslında ciddi sıkıntılarımın olmadığını, her zorlandığım dönemde Allah’ın bir şekilde işimi kolaylaştırdığını farkediyordum. Hatta iki çocuklu hayata dair ilk yazılarımda bunu sık sık söylüyordum.

Fakat şöyle de bir durum var. Her ne zaman uzaktaki tanıdıklarımla benim nasıl olduğumla ilgili konuşmalar geçse konu aynı yere geliyordu. Ben burada bu destekle çok zorlanıyorum, sen nasıl yaptın ah, vah... Bunları o kadar çok duyunca, arkadaşlarımın desteklerini görünce kendime şöyle diyordum. Ah ben be çileler çekmişim meğer, nasıl da bahtsızmışım, sevenlerimiz bizi yeteri kadar sevmiyormuş ki kimse gelmedi, gelmiyor. Demek ki değerimiz çok azmış.... şeklinde girdap gibi büyüyen karanlık düşünceler doğuruyordu. Eh zaman zaman bu girdaba katılıp koyverdiğim de olmuştu.

Şimdi ne zaman bu girdap başlayacak gibi olsa kendime diyorum ki: çile değil, çile değiiiiil. Çile dediğin böyle mi olur. Ne hastalar var, mülteciler, savaş içinde kalanlar, amansız hastalıklarla boğuşanlar, haksızlıklara uğrayıp evsiz barksız kalanlar neler neler. Çok şükür sağlığımız da keyfimiz de yerinde. Azıcık zorlanmaktan birşey olmaz. Dağına göre kar, gücüne göre sıkıntı. Geçer gider elbet.

Geçti de. Ve daha niceleri de gelip gelecek belki... Dermansız derdimiz olmasın yeter ki, üstesinden geliriz alimallah.

6 Temmuz 2018 Cuma

Çocuk Odasına Kitap Kutusu

00:32:00 0 Comments


Uzun zaman önce bir arkadaşımla çocuk odasında nasıl bir kitaplık olsa diye konuşmuştuk. Yabancı evlerde çok gördüğümüz yukarıdaki fotoğraftaki gibi olan kitabın yüzü görünecek şeklinde konan kitaplıklardan mı başka mı? Bu tip bir görüntü sanırım hepimizi çok cezbediyor. Ona demiştim ki tavana kadar bu raflardan değil de sadece bir yada iki sıra yap, altına da kutu koy, kitaplar onda dursun. Sadece vurgulamak istediğin kitaplar açık rafta olsun, ara sıra değiştir. Hepsi raflarda olunca çocuk zaten üst katlara ulaşamıyor, hem de karışık bir görüntü oluyor. Bizim çocuk odaları yabancılarınkiler kadar boş değil, odayı boğabilir.

Bu fikri ona söylerken kendim de yapmak istiyordum ama bir türlü sıra gelmedi. Dün akşamdan beri de resmen kafayı taktım. Tüm gün nasıl yapacağımı düşündüm. Evde bazı mobilyalar var onları dönüştürmek istiyorum. 



Kitapların kutuya konması fikri şöyle. Bizim kütüphanede çocuk kitapları da aynı böyle dizili kutularda. Çocuklar tek tek arkadan öne doğru kaydırıp bakıyorlar. Standart bir kitap rafından çekip almak sonra da onu yerine takmaya göre çok daha kolay çocuklar için.



Eğer yerden yüksek olursa altına oyuncak kutuları da konabilir. Marangoza özel yaptırırsanız altına çekmece, kapaklı dolap veya tekerlekli kutu bile olabilir.



Tabi fikirler çoğaltılabilir. Mesela tekerlekli/tekerleksiz  2-3 kutu da kitap kutusu olabilir. Tamamen size kalmış. Sabahtan beri araştırdığım için ebatlarına dair şöyle bir fikrim oluştu. Yan duvarlar çok alçak olmamalı ki kitaplar devrilmesin, fakat çok derin de olursa kitap zor görülebilir (azıcık taşınca daha hoş duruyor). Bu durumda ortalama 20-25 cm arası bir yükseklikte duvarlara sahip olmalı. Uzunluk tabi ki koyacağınız yere bağlı ancak derinlik de maksimum 30-35 cm olursa yeterli olur diye düşünüyorum.

Ben şimdi nasıl yapacağımı kafamda çözdüm. Umarım yakın zamanda hayata geçirebilirim. 

Fotoğraflar pinterestten alıntıdır.

5 Temmuz 2018 Perşembe

Yoga

01:33:00 2 Comments

 (Yogadan önce çok yorgunum, yogadan sonra ben ben değilim)

Eski yazılarımdan birinde kısaca yogaya başladığımı yazmıştım. O zamandan bu zamana hep detaylı bir yazı yazmak istedim ama duygu ve düşüncelerimi nasıl aktarabileceğimi bilemedim. Şimdi de bilemiyorum aslında. Sadece anlatmaya çalışacağım.

Yogaya başlamam bilinçli ve istekli bir seçim değildi. Evime yakın mesafede ve boş olduğum kısıtlı zaman aralığında bir tek bu dersler vardı. İlle de bir spor yapmak istediğim için denemeye karar verdim. Şimdi yaklaşık 7-8 ayın sonunda yoga için bir spor diyemem, spordan daha fazlası, hatta spor bile değil belki.

Yanlış anlaşılmasın en zor bedensel hareketler yapılıyor, bedene bir spor olarak katkısı çok fazla. Tüm vücudu esnetiyor, denge ve dayanıklılığı arttırıyor. Fakat ben şimdi daha farklı bir açıdan beni şaşırtan deneyimleri paylaşmak istiyorum.

- yoga yaparken, bedeninde daha önce varlığını dahi hiç farketmediğin bölgeleri, kasları keşfediyorsun. Sanki bedenimi yeniden öğreniyor gibiyim.

- spor yaparken ihtiyaç duyduğumuz bütğn spor aletleri ve malzemelerine hiç ihtiyaç yokmuş aslında. Bacağını çalıştırırken kolun, belini çalıştırırken kalçan vs yardımcı malzeme olarak kullanılabilirmiş. 

- bazı pozlara geçerken de o pozda dururken de çok zorlanırsınız. Fakat bir süre sonra (mesela diyelim bir dakika sonra) vücut o poza uyumlu hale gelir ve bu sefer o poz normalmiş gibi gelir. Tekrar eski duruşa geçerken de yine ağrır. Yani kolay duruş zor, zor duruş kolay olmuş olur. Vücudumuzun bu kadar kısa sürede uyum sağlaması beni çok şaşırtıyor.

- fakat beni en çok hayret ettiren şey beden rahatlığından mental rahatlığa geçiş kısmı. Yani hep şöyle düşünürüz. İnsanın kafası rahat ise vücudu da gevşer, kafası karışık ve yoğun ise vücut gerilir, ağrılar başgösterir. Öyle değil mi? Evet hep bunu duyduk ve tecrübe ettik. Peki neden tersi doğru olmasın? Bunu hiç düşünmemiştim. Fakat yaşayarak gördüm ki tersi de mümkün. Yoga bedeni nefes egzersizleri ve esnemeler ile rahatlattığında, kafan da rahatlıyor. Ruhun hafifliyor. Hatta daha da ileri gideceğim, bir nevi üçüncü göz açılıyor. Başka bir boyuta geçiyorsun sanki. Bunu tarif etmem zor, tek söyleyebileceğim beni yogaya bağlayan bu his oldu. Diğer tüm yararlarını göz ardı edebilirim ama bunu başka birşeyde bulabileceğimi zannetmiyorum. 

Ve yogaya başlama konusunda ikilemde kalanlara sırf bu tecrübeyi yaşasınlar diye tavsiye ediyorum.