21 Ocak 2019 Pazartesi

20/2019 XLdenXSye

Ocak 21, 2019 1 Comments
Yıllar önce başlıktaki isimle bir blog açmıştım. İlk doğumumun ardından kilo verme çabalarımı anlatıyor, tarifler paylaşıyordum. Tabi ki öyle kaldı, ben xs hiç olamadım.

Dün arkadaşım çocukları bize bırakıp siz başbaşa çıkın kocanla dedi ve bize böyle bir gün hediye etti. Ne yapsak ne etsek diye düşündükten sonra çocuklarla hiç yapamadığımız bir şey yapmaya karar verdik; alışveriş. Onlarla alışverişe çıktığımızda sadece onların ihtiyaçlarına bakabiliyoruz veya oyuncakçıda sırf oyuncakları incelemek için bir saat harcıyoruz. E Hollanda’da zaten 6 da kapanıyor mağazalar (sadece haftada bir gün geç saate kadar açık ve o da haftaiçi bir gün) biz gittiğimiz zaman öğleden sonra gidiyoruz ve 2-3 saat hiç yetmiyor.

Ben öyle mağaza mağaza gezmeyi seven biri değilim, kalabalıkta kargaşada fenalık geliyor. Alışverişimi de mümkün olduğunca hızlı yaparım zaten fakat bu sefer kıyafet alışverişi yapmam lazımdı çünkü giyecek hiç bir şeyim kalmamış, hepsi üzerimden dökülüyor. Kocam da isteyince, beraber eski günlerdeki gibi dolaşıp, rahat rahat seçip alışveriş yaptık. Bir de tam indirim zamanı tabi gayet hesaplı oldu.

İndirim zamanlarının tek dezavantajı beden sorunu. Çok komik, Slovakya’da yaşarken orada geriye kalan bedenler L ve XL olurdu (genelde zayıf ve minyonlar), bana uyanları çok komik fiyata bulurdum. Hollanda’da böyle olamıyordu (ayakkabı reyonu hariç) maşallah kadınlar deve gibi olunca geriye kalanlar hep small. Önceden tabi onlar da bana uymuyordu.

Fakaaat dün neredeyse aldıklarımın hepsi s ve xs bedenler oldu. Şoklardayım M bile büyük geliyor. Elbette modele göre değişiyor ama iki farklı mont sadece xs bedenleri kaldığı için acayip indirimliydi ve onlar da bana cuk diye oldu. Nasıl mutluyum tahmin edersiniz.






19 Ocak 2019 Cumartesi

18/2019 41

Ocak 19, 2019 4 Comments
19 yaşındayken elini tuttuğum adamı, bugün 41 yaşına getirdim 😊 Yıllar bizi kovaladı, biz onu, nasıl geçti hiç anlamadım.

Çok şey yaptık birlikte, çok dolu yaşadık. Bir çok şeyi de sıfırdan kendimiz yaptık. Hala da öyle... Çocuklardan önceki zamanlar oldukça silik hafızamda nedense, hatta mesela dün akşam bir görüşmesi vardı merak ettiğim tüm gün onu sormayı bile unuttum. Ama hiç unutmadığım birşey var ki o da onu ilk gördüğüm an. Şimdi gibi aklımda. Ve “o kişi” olduğunu ilk gördüğümde anlamıştım. Belki de yıllar önce daha lisedeyken onu rüyamda gördüğüm için hatırladım.

İki cihanda yanımda ol sevgilim 🙏🏼



16 Ocak 2019 Çarşamba

16/2019 Fizik neden zor?

Ocak 16, 2019 9 Comments

Bugün karşıma bir çocukla bir ebeveynin birlikte hazırlayıp sunduğu bir deney videosu çıktı. Fiziksel bir olayı gözlemlemişler. Deney hoşuma gitti, basit eğitici. Fakat hem altında yazan açıklamada hem de videodaki sözel açıklamada bilgi yetersizdi. Zaten çocuk da anlamamış görünüyordu. Sadece olayı görmüş ve aklına yazmış oldu belki.

Fizikle ilgili deneylerde açıklamaları okuyunca, şu şunla orantılıdır, bu böyledir, şu değişirse bu olur, formülde şunu arttırırsan bu artar, şu azalır gibi yorumları görüyorum. Kitaplarda bile böyle. Bunları okuyunca ilk sorulması gereken soru es geçiliyor genelde. Ki neredeyse her fizik olayı için en temel sorudur; "neden"? Eğer cevabını söyleyebilirseniz olayı anlarsınız.

Neden öyle oldu, oluyor? Bütün yorumları unutun, bildiğiniz tüm kitap bilgilerini. Kafanızda düşünün ve nedeni bulmaya çalışın. Fizikle ilgili deneylerin çok büyük bir kısmında tanecikleri düşünürseniz sonuca varıyorsunuz zaten. Çünkü o minik tanecikler birçok olayı üstleniyor.

O videoyu seyrettiğimden beri karnıma ağrılar giriyor. Onları suçlamıyorum çünkü etraftaki tüm bilgiler neredeyse anlaşılmaz şekilde sunulmuş. Bu kadar zorlaştırmanın nedeni ne? Neden sorgulamayı değil, sadece bilgiyi sunmayı seçiyor eğitim sistemi? Hele hele kuantum fiziğinin kuantum düşünce, şifa, evrenden gelen egzotik mesajlar gibi bir çok metafizik olayda kullanılması ve onca insanın gözlerinin bunlarla boyanması. Kuantum fiziğini, kuantum fizikçiler bile çözememişken mediatif tayfa maşallah çözdü bitirdi.

Bundan birkaç ay önce yeni birşeyler yapma hevesi ile yeni bir instagram hesabı ve blog açtım. Physics for kids isminde. Daha ön hazırlıkları bitmedi (boş zamanımın artmasını bekliyorum) ama herkesin kolayca anlayabileceği açıklamalarla, günlük hayatta gördüğümüz olaylar, deneyler yer alacak bu hesaplarda. Olur da başarabilirsem belki videolar bile olacak. Çocuklarım artık bebekliği bitirip, dünyayı anlama dönemine geçtikleri için onlar öğrenirken herkes faydalansın istiyorum. Tek merakım, eğer böyle bir çalışma yaparsam bunu takip etmek isteyen olur mu? Hadi yap şeklinde biraz gaza ihtiyacım var da. Biliyorsunuz bütün bu içeriklerin hazırlanması, sunumu vs epey bir iş yükü demek oluyor. Değer mi değmez mi öngörebilmek iyi olurdu.

Sevgiler

15 Ocak 2019 Salı

15/2019 Duygusal Yaşlılık

Ocak 15, 2019 8 Comments
Haftasonu hem oğlumun doğumgünü hem de kızımın jimnastiğinin ardından, son bir haftadır devam eden okul heyecanı, alışacak mı kaygıları, ne çabuk büyüdü şeklinde gelişen duygusallıklar vs derken dün pazartesi günü kendimi çok yorgun ve bitkin hissettim. Öyle ki kalp atışlarım hızlandığında kendimi sakinleştiremiyordum ve böyle gün içinde birkaç kere çarpıntım oldu, beni epey korkuttu. Yine günlük telaşlarımız oldu her zamanki gibi (işte okula geç kalmayalım, şunu bunu kaçırmayalım gibi) çok sakin bir gün değildi ama bunlar tüm diğer günlerde de oluyordu zaten ve ben bu değişikliği son bir haftadır içinde bulunduğum "aşırı duygusal yoğunluğa" verdim. Bugün özellikle kendimi nötrlemeye çalıştım ve daha iyiyim.

Şurası bir gerçek ki, ergenlikte ve yirmili yaşlarda aradığımız heyecanlar, aksiyonlar artık bu yaşlarda azalıyor. Kendimize, rutinlere sadık günler vermek istiyoruz. Gün içinde ortaya çıkan beklenmedik haller eskisinden biraz daha fazla yorucu gelebiliyor. Ve sanırım ben de böyle hissediyorum.

Mesela eşim oğlumla inatlaşıyor ve onu çığlık çığlığa bağırtıyor. Lütfen diyorum nolur inatlaşma artık kaldıramıyorum (gün içinde zaten en az on kere yaşamışım) veya çocukların tablet veya şeker taleplerine karşı daha dirençsizim. Böyle azar azar kendime duygusal olarak stabil bir ortam yaratmaya çalıştığımı farkediyorum.

Bu konuda yazmayı düşünürken biraz önce instagramda perihangürer’in 30 ve 40 yaş fotoğraflarını koyduğu bir gönderisini gördüm. Hangisi daha iyi diye sormuş ve kendisi, 30  yaşındaki kaygılı yüz ifadesine rağmen 40 yaşının iç huzuru yüze yansımış olgunluğunu tercih ettiğini söylemiş.

Bence yaş aldıkça kazanılan şeyler çok güzel (olgunluk, kişisel gelişim, sakinlik, dinginlik gibi) ama yukarıda belirttiğim gibi kayıp giden şeyler de var. İşte gençlikteki kıpır kıpırlık, heyecan arayışı, aklına ettiğini yapma cesareti gibi. Bunlar yaş aldıkça azalıyor ve daha durağan bir hayata eğilimli olunuyor (elbette istisnalar vardır). Yine de o yaş daha iyi bu yaş daha iyi diyemezdim sanırım. Şimdiki yaşa ait vasıflar ne kadar özelse (bizim için şu anda bunlar gerekli), geçmişimizdeki yaşa ait vasıflar da o zaman gerekliydi. Bu hayat oyununun bir parçası. Doya doya her bir duyguyu tecrübe etmek ise, elzem olanı. Bu yüzden ergenlikteki yeğenlerime hep derim git, gez, dolaş, şunu dene, bunu yap vs gibi. Tabi bakalım kendi çocuklarımın ergenliğinde böyle diyebilecek miyim. Ama yok bence derim ya, derim değil mi? 😏

14 Ocak 2019 Pazartesi

13/2019 Üçlü Mutluluk

Ocak 14, 2019 8 Comments
1) Çok uzun ve duygusal olarak çok yoğun bir günün ardından uykuma yenik düşmeden önce yazmalıyım. Bugün oğlumun doğumgünü. Canımın içi, hiç bebekliğine doyamadan büyüyen oğluşum. Ama bugün sen 4 yaşındasın artık büyüdün dediğimde, hayır anne büyümedim ben ufağım dedin. Hay hay buna can kurban, gel buraya minik bebeğim deyip bolca sarıldım.

4 yaşında Novadünya, merhametli, yumuşacık yanaklı (öyke ki uyurken yanağını yanağımın üstüne koyar kollarını boynuma dolar), gün içinde sık sık sarılıp seni çok seviyorum diyen, ruhunun bir yanı bir balet gibi naif ve nazik iken bir yanı da dövüş sporlarına meraklı, yeni bilgileri sünger gibi emen, önce bir düşüneyim lafını bolca kullanan ve bununla beni çok şaşırtan, sebzeye düşkün, anne ben mübver istiyordum neden yapmadın diyen, bensiz hiiiiç bir yere gitme beni hiç bırakma sözleriyle boynuma yapışan ama ben de spor yapayım sağlıklı olayım diye gitmeme izin veren, saç topuzuma düşkün, onu tutmaktan zevk alan, şarkı söylemeyi dans etmeyi çok seven, mutfak işlerine bayılan, müthiş güzel kekler yapan, dağıtsa da sonra toplayan, legoları çok seven, ablasına düşkün, arkadaş canlısı, uyumlu, mutlu, kibar bir çocuk.

Bu sabah kendi aramızda minik bir parti ile kutladık yeni yaşını ve çok mutlu oldu bebeğim. Dostlarımızla yapacağımız parti de daha plan aşamasında.


2) Bugün bizim için ayrıca başka bir konuda önemli bir gündü. 2 yıl gittiği ritmik jimnastik derslerinin ardından geçtiğimiz eylül ayında sıradan derslerden hariç, turnuvalara hazırlanan bir başka grubun çalışmalarına katılıyordu Helodünya. Ve bu gün aylardır hazırlandıktan sonra ilk kez turnuvaya katıldı. Hollanda içinde bölgesel bir yarışma idi ancak çok sayıda okul katılmış ve çok sayıda jüri karşısında yarışacaklardı.

Son bir aydır haftalık derslerinden hariç her gün evde çalıştı. Hem kareografiyi unutmadan yapmak, hem de müzikle uyumlu ve estetik açıdan iyi yapmak pek kolay değil bu yaş grubu için. Fakat hepsi çok güzel öğrendiler ve başarıyla performanslarını sergilediler. Helo’cum bir yerde biraz duraksadı ama puanı hiç de fena değildi. Olimpiyatlardaki gibi gayet ciddi bir jüri (20 kadar kişiden oluşuyordu) gayet ciddi değerlendirmeler yaptılar.

Hiç ödül almasa da zaten gurur duyuyorduk ama minikler grubunun ödül töreni başladığında ilk onun adı söylenip sahneye çıkınca hem şaşırdık hem sevindik. İlk yarışmasında bronz madalya kazandı canım kızım ❤️


Sanırım bundan sonra bu tip turnuvalarda bulunmaya alışmamız gerecek zira önümüzde daha iki turnuva varmış yakın zamanda. Bakalım orada neler olacak.

3) Gün içinde hem doğumgünü fotoğraflarımızı hem de kızımın gösterisini sosyal medyada paylaştım. O kadar çok tebrik mesajı aldım ki, çok duygulandım. Hepsine tek tek cevap yazdım, dualarını aldım, dualarımı verdim böyle 200’e yakın şifalı söz okuyup yazdım. Öyle güzel bir enerji doldu ki içim, sebep olana,  vesile olana, üşenmeyip selam edene, dua gönderene sonsuz teşekkür. Çok şükür 🤲🏻

12 Ocak 2019 Cumartesi

11/2019 Elmalı Kurabiye 

Ocak 12, 2019 6 Comments


Perşembe günü oğlumun oyun okulunda son günü idi. Doğumgünü ile karışık bir nevi veda partisi yapılıyor. Bu partide de çocuklara birşey ikram ediliyor. Kimi evde yaptığı cupcake, kurabiye gibi şeyleri;  kimi basitçe bisküvi, kuru meyve falan gibi şeyleri dağıtıyor. Bizim okulda açıkça bir yasak olmasa da (bazı okullar sadece meyveye izin veriyor mesela) yine de Hollanda genelinde, çocuklar söz konusu olunca şeker ve nut (fındık fıstık) içeren şeylerde rahat olamıyorsunuz. Çocukların alerjileri olabilir veya anneleri şeker vermiyor olabilir.


Kızımdan dolayı bu etkinliklere yıllar önce başladığım için tecrübeliyim. Çocuklar bazı şeyleri de beğenmeyebiliyor. Genelde tatlıyı seviyorlar ama meyveyi orijinal bulmuyorlar (zaten okulda meyve saati var). Bir diğer dikkat edilmese gereken şey ise çocukların bunu döküp saçmadan, öğretmenlere iş çıkarmadan, kendi başlarına kolayca yiyebilecek şekilde olması.


Günlerce ne yapsam diye düşünmenin ardından Elmalı kurabiyeye karar verdim. İçinde çok az şeker var ve Hollanda’nın Elmalı tartı meşhurdur. Herhalde çocuklar sever dedim.


Yaşıtlarım hatırlayacaktır biz çocukken piyasaya çıkmıştı bu tarif. Büyük ablam evde hep yapardı. Bu tarif onun çok yıllık defterinden. Mutlaka internette daha farklıları da vardır ama ben hem bu hamuru hem bu şekil kurabiye için hem de turta için kullanıyorum.


Hamuru için malzemeler:
-125 gr oda sıcaklığında tereyağ veya margarin (yarım paket)
- yarım su bardağı sıvıyağ
- yarım su bardağı yoğurt
- 1 çorba kaşığı pudra şekeri
- 1 paket vanilya, 1 paket kabartma tozu
- yarım kiloya yakın un ( dikkat: unu birden değil yavaş yavaş ekliyoruz. Eğer kurabiye yapılacaksa hamur merdane ile açılacak ve şekil verecek yumuşaklıkta olmalı, kulak memesi kıvamı. Eğer turta yapılacaksa biraz daha sert olabilir.)
Bu malzemelerle bir tepsi çıkıyor, malzemeleri iki katına çıkarıp çoğaltabilirsiniz.


İç harcı için malzemeler:
- rendelenmiş veya minik doğranmış elma ( elmanın büyüklüğüne göre değişir ama 4 orta boy yeterli bu hamur miktarı için)
-tarçın
- eğer elmalar ekşi ise biraz şeker (ben genelde kullanmıyorum)
Hepsini bir tencereye alıp elmalar eriyip püre kıvamına gelinceye kadar pişiriyoruz.
İç harcını evde hazırlamak yerine markette kavanozda satılan elma pürelerinden de kullanılabilirsiniz. Bu kurabiye için ben öyle yaptım.

Hazırlanışı
Önce elmaları pişirip soğumaya bırakmakta fayda var. Hamuru hazırlarken onlar yeterince soğuyacaktır. Hamuru yoğurduktan sonra sıra şekil vermeye geliyor. Elde inceltip de yapılabilir ama her zaman merdane ile açıyorum ben. Çünkü elle yapıldığında bazı yerler kalın oluyor ve içindeki elma da her yere eşit yayılmadığından kalın ve kuru gelebiliyor.

Ben çocukların tek kurabiye ile doyabilmesi için çaydanlığın üst parçasının kapağını kullanarak yuvarlak hamurlar elde ettim. Hamuru açabildiğim kadar büyük açıp kapakla aynı anda bir sürü yuvarlak çıkardım. Açarken hamurun altına üstüne biraz un serpmekte fayda var.  İçlerine harcı koyup yağlı kağıda diziyoruz ve 200 derece fırında 15-20 dakka rengi dönünceye kadar pişiriyoruz.

Sadece bu kurabiyeler için değil fırında her ne pişirirsem pişireyim kokuyu takip ediyorum ben. Kurabiyenin kokusunu ilk duyduktan sonra fırından fazla uzaklaşmayın. Kısa bir süre daha geçince hazır olacak çünkü.

Çıkarınca soğumaya bırakıyoruz ve pudra şekerini soğuduktan sonra döküyoruz. Sıcakken dökülürse hepsi içine çekiliyor.

Farklı şekil olarak açılan hamur üçgen şeklinde kesilip rulo da yapılabilir. Fakat ben onu, hamur çok ince açılmadığı takdirde kalın buluyorum. Hamuru az iç malzemesi çok kurabiyeler daha hoşuma gidiyor. Bir de dikkat,  eğer iç harcınız çok yumuşak ise (püre mesela) rulonun açık yanlarından akıp gidebiliyor.  Benim yaptığım gibi kapalı daha iyi olacaktır.

11 Ocak 2019 Cuma

#10/2019 Her Anne Aynı

Ocak 11, 2019 5 Comments

Dün yaşadığım ve yazmak istediğim olay akşam yoga sonrası uyuya kalınca bu güne kaldı. Yine de tarihi değiştirmeyeceğim çünkü bugün için ayrıca yazacağım.

Sabah Hollandaca konuşma dersimiz vardı. Çok keyifli geçiyor, işaret dilini bolca kullandığımız için de oldukça komik. Dersten önce oğlumun okulunda parti yaptığımız için konu tabi ki çocukların yaşlarına geldi. Herkes çocuklarını ve yaşlarını anlattı.

Sıra Aranya’ya geldi. Kısaca Ya diyorlarmış ona ama ben Aranya’yı daha melodik buluyorum. Kendisi Tayland’lı. İki çocuğunun yaş farkı 8 olunca hoca meraklandı. Neden bu kadar uzun diye. Hollanda’da 4 yaştan fazlasına pek rastlanmaz. Kız uzun hikaye derken gözleri dolmaya başlamıştı bile. Ben aslında merak etmiyordum, sonuçta Türkiye için oldukça normal ama hoca ısrar edince anlattı.

İki çocuğunun arasında bir bebeği daha varmış aslında. Hamileyken bazı terslikler farkedilmiş, iğneyle testler yapılmış. Onun da Hollandacası tam iyi olmadığı için çok detaylı anlatamadı ama galiba down sendromu olabilir. Sonra testlerde birşey çıkmamış mı ne olduysa, hamilelik normal devam etmiş ve çocuk doğmuş. Sanırım 2,5 aylık kadarken yeniden sorun farkedilmiş ve tam nedenini anlayamasam da bebeğini kaybetmiş. Ağlamamak için çok zor durdu. Sonra biraz zamana ihtiyaç duymuş vs.

Hepimiz anneyiz ve çok üzüldük tabi. Bir anne için yaşanabilecek en acı şey evlat acısı. Allah güç kuvvet versin. Hayatta olanlara da sağlık. Konuşma sona erdikten sonra, farklı şeyler daha konuştuk ve bitmeden önce ise, bir sonraki toplantıyı başka bir mekanda kahvaltı eşliğinde falan yapsak mı diye öneri geldi. Fakat bir türlü günleri ayarlayamıyorduk çünkü orada bulunan 6 kişi hepsinin çocuklarının programına uyan bir gün bulmak çok zordu. Hoca dedi kaç çocuk var sayalım (sayılar bize tekrar ettirmek için tabi), biz diyoruz 13 hayır diyor 14 yanlış saydınız. Sayıyoruz 13 çıkıyor, baya bir tartışma yaşandıktan sonra dedi ki

- Aranya’nın iki değil üç çocuğu var onu saymadınız."

Hoca Aranya’ya sarıldı ve hepimizin gözler şelale...

10 Ocak 2019 Perşembe

#9/2019 Oryantasyon

Ocak 10, 2019 2 Comments
Bu Pazar oğlum 4 yaşını dolduruyor. Hemen ertesi günü Pazartesi, ilkokula (basisschool) başlayacak. Bu zamana kadar 4 sabah üç saat için gittiği oyun okulu yerine, ablası gibi haftanın 5 günü 6 saat okulda olacak. Bu hafta oryantasyon için 2 farklı güne randevu almıştık. Biri dündü.

Tabi ben öncesinde müthiş gergindim. Aylardır yeni okula geçeceğini biliyor ve hevesli de sayılır. Ama mevcut okulunda son zamanlarda adını ağzından düşürmediği Jin’den de ayrılacak. O, Mart’ta 4 yaşında olacakmış ve başka okula gidecekmiş. Kış tatili boyunca neredeyse her gün okulun açılmasını sabırsızlıkla bekledi Jin için. Fakat o, okula sadece 2 gün geliyor ve onlar da Salı ve Perşembe.

Pazartesi okula gitmeden önce soruyor Jin gelecek mi? Gelmeyecek desek okula bile gitmez, bir bakalım belki gelir diyoruz. Dolayısıyla tatilden sonraki ilk gün olan geçtiğimiz Pazartesi de göremedi oğlum arkadaşını. Salı sabahı ise Jin okula gelecek ama , oğlum da yeni sınıfında kalacak iki saat, olmadı alır hemen diğerine götürürüm, biraz Jin’le oynar diyordum ki beni çok şaşırttı.

Almaya gittim, çok mutlu. Bir arkadaş edinmiş hemen bana onu gösterdi. Birlikte neler oynamışlar onları anlattı, sınıfını gezdirdi. Eski okuluna gidelim mi dedim, hayır eve gidelimmiş. Yarın yine yeni okula gelsinmiş, hep yeni arkadaşla oynasınmış. Dedim iki gün daha küçük okul, sonra hep büyük okul, hiiii dedi heyecanlandı.

Birisinin surat ifademi çekmesini isterdim. Oğlum sen değil miydin Jin Jin diye zırlayan. Jin olmazsa okula gitmek istemeyen, Jin saçına jöle sürüyor diye hergün sürmek isteyen, sürünce de ben Jin oldum diye evde gezinen. Resmen içimi yemişti, eyvah nasıl bırakacak diye karalar bağlamıştım.

Elbette okul bitince de görüşmeyi sürdürebiliriz ama Jin’in tavırlarından hoşlanmıyordum, yani zaten görüşmesini istemiyordum. Şimdi birkaç saatlik yeni okul macerasında Jin’le ilgili her şeyin yoluna girdiğine inanamıyorum.

Ve tabi inanamadığım daha bir sürü şey var. Benim minik oğlum, sen ne ara okullu oldun 😢



8 Ocak 2019 Salı

#8/2019 Bilişsel Kol

Ocak 08, 2019 10 Comments
Klinik psikolog blog arkadaşım Öğrenen Anne’yi takip ediyorsanız, onun yazılarında bolca bahsettiği dört kollu teraziden haberiniz olmuştur. Her insanın psikolojik olarak dengede olması için bu dört kollu terazinin dengede olmasından bahseder. Bunlar, duygusal denge, fiziksel denge, sosyal denge ve bilişsel dengedir. Her bir kola olan ihtiyaç miktarı kişiden kişiye değişse de, hepsinin doyurulması gerekir.

Fiziksel kol; bedenimizin ihtiyacı olan fiziksel hareketleri, sosyal kol; insan sosyal bir varlık olduğu için diğer insanlarla sosyalleşmeyi, duygusal kol; kendimize, ailemize zaman ayırıp duygusal olarak tatmin olmayı, bilişsel kol da bize verilmiş aklı kullanarak birşeyler üretmeyi ifade eder.

Dünkü yazımda açıkça bahsetmediğim ihtiyaç, anne olduktan sonra dengesi bozulmuş olan bilişsel kolumun, artık yana yakıla tedavi istemesi anlamını taşıyor. Kişisel tarihime baktığımda, çocukluğumdan beri belki diğer insanlardan biraz daha fazla olarak üretmeye yatkın olduğumu görüyorum (ve bunu çevremdekiler de dile getirir). İş hayatını bırakmam, ülke değiştirme ve anneliğimle eş zamanlı olarak başladı. İlk başlarda bilinçli olarak farkında olmadığım ama içten içe beni dürten bilişsel kolu, evde yaptığım hobilerle nispeten gidermeye çalıştım. Yetmedi kızım bebekken tamamen kendi kendime öğrendiğim blog/Web ve logo tasarımcılığına başladım ve hiç de az sayılmayacak (yüzden fazla) iş yaptım. Kızım uyuduktan sonra başlıyor ve gece 2-3 lere kadar çalışıp sabah 7 de uyanıyordum. Herkes deli misin 4 saat uyunur mu uyusana diyordu (eşim de dahil) ama bu bilişsel kolum öyle açtı ki, onu tatmin etmek uykudan daha ağır basıyordu benim için. İkinci çocuktan sonra tasarımı bıraktım (biraz da sıkıldım çünkü kendini tekrarlayan işler beni sıkıyor) ama bu bilişsel kolumu hep ufak ufak beslemeye devam ettim.

Bugün geldiğim nokta ise, artık mevcut potansiyelimi kullanarak bu ihtiyacımı gidermek. Konu para kazanmanın ötesinde benim için. Bazen arkadaşlarla konuşuyoruz, istesem para kazanma yolları bulurum. Bir iki ay sıkı çalışıp 5-10 tema yapar bir tema satış sitesine koyarım, insanlar indirdikçe otomatik para kazanırım. Veya Web tasarımı ile ilgili maaşlı bir işe girebilirim. Veya mevcut IT bilgimi bir sertifika ile taçlandırıp iş bulabilirim. Olmadı bazı sitelere içerik üretecek işler bulabilirim veya sıfırdan bir Web sitesi açıp (Bir Yastıkta sitesini hatırlayanlar vardır) onu zengin bir içerikle donatıp reklamlardan kazanabilirim. Ve ya bana ara sıra tavsiye edildiği gibi vlogger olabilirim ve para kazanabilirim. Bunlar hep cepte ama asıl yapmak istediğim şeyler değil. Asıl istediğim, fizikle ilgili mevcut bilgilerimi gençlere aktarmak ve mevcut bilgilerimin devamı niteliğindeki bilgileri öğrenmek. Diyelim ki apartmanın 5. katına kadar inşa etmiş durumdayım, o ilk beş katı diğer nasıl çıkacağını, oraya gelmek isteyenlere gösterebilirim ama daha inşaat bitmedi tabi, kendim için diğer 5 katı da eklemeliyim. Uzun lafın kısası kanayan bilişsel kolumu tedavi etmeliyim.

Tabi bunu tedavi ederken hayatımın merkezine alıp diğer kolları ihmal etmeyeceğim. Şimdiki hedefim sadece çocuklar okuldayken bunu yapmak, diğer kollar şu anda mükemmel işliyor, aynen devam edecek. Dünkü yazıma bir yorum gelmişti: “hayat ne tuhaf ben işten çıkmak istiyorum siz çalışmak” diyordu. Eminim bu isteğinde çok haklı çünkü Türkiye’de ne çalışan anne için ne de evde çocuk bakan anne içim bu dört kollu terazi dengede değil.

Hollanda’da doğum izni sanıyorum tüm ülkeler içinde en kısa olanlardan biri. Doğum öncesi ve sonrası toplam 3 ay. İlk başlarda yadırgadığım bu durum şimdi beni hayran bırakıyor. Çalıştığı halde çok sayıda çocuk yapıyorlar ve mutlular. Yalnız şu var çocuklu anneler 2,3 gün çalışma hakkına sahip ve çoğu da öyle yapıyor. Bu bilişsel kolu beslemek için harika bir fırsat. Hatta çocuklu olup da haftanın 5 günü 8 saat çalışıyorsan bu biraz anormal karşılanır. Çocuklarına zaman ayırmayan anne olursun. Anne üç gün çalıştığında bebeğe bir gün anane, bir gün babaanne, bir gün de baba (o da 4 gün çalışır) bakar genelde. Bunlardan biri ikisi olmadığında 1 yada 2 gün kreşe gider bebek (ama asla 5 full gün olmaz). Hatta istatistiklere göre Hollandalılar kendilerine haftada 6 saat kişisel zaman ayırırlarmış. Ve annenin 4 kollu terazisi hep dengededir, belki bu yüzden aileler ve çocuklar çok mutludur.

Türkiye’ye bakacak olursak, işveren resmen çalışanı sömürüyor. Bir patronun 5 tam gün çalışmamalısın çocuğuna vakit ayırmalısın dediğini düşünebiliyor musunuz? Haliyle çalışan anne için diğer kolların beslenmesi duruyor. Sonuç depresyona girmiş çalışan anneler.

Diğer taraftan 7/24 çocuk bakmak da insanın diğer kollarının dengesini bozuyor. Çalışmayan bir annenin, çocuğu bir gün büyükanneye bırakıp (tabi düzenli olarak, mesela haftada bir) , diğer kollarını dengelemesine izin vermesi (sosyslleşmek, spor -yürüyüş, veya üretmek) mümkün müdür? Resmen toplum tarafından linç edilir. Ne münasebet hem çalışmıyor hem de çocuğa bakmıyor. Sonuç depresyona girmiş çalışmayan anne.

Fakat dikkat ederseniz, özellikle evdeki kadınlar boş durmuyor. Hatta günümüzde  instagram fenomenlerinin bir çoğu bu tipte kadınlar. Bilişsel kolun açlığını doyurmak için kendilerine yemek, temizlik,sunum hesapları açan kadınlar. Hiç yadırgamıyorum, bilakis destekliyorum. Kendini ve takipçilerini bu şekilde şifalandırıyor. Sosyal medya öncesi döneme bakarsak, yine çalışmayan kadın hiç boş durmamış. Evde üretip satmış, onca yorgunluğa rağmen gecenin karanlığında bazen mum ışığında,  zor modelli danteller örüp, nakış işleyip evinin baş köşesine sermiş. Baktıkça ürettiği şeyi görmüş tatmin olmuş, bilişsel kolunu beslemiş. Köylerde sabahın köründe kalkıp tarlada çalışan, ekmek pişiren, ev işleri yapan kadınlar onca fiziksel yorgunluğa rağmen(fiziksel), öğleden sonraları bahçelerde toplaşıp (sosyal) konuşup şakalaşarak (duygusal) örgülerini örmüşler (bilişsel). Basit bir köy hayatında bile bu denge korunuyormuş çünkü bu içten gelen en doğal dürtümüz.

Eğer ruhunuzu daraltan bir sıkıntı varsa, kendi hayatınızı bu dört kol açısı dan bir inceleyin bakalım ne çıkacak. Belki de eksik kalan kola ağırlık vererek kendinizi şifalandırabilirsiniz.








7 Ocak 2019 Pazartesi

#7/2019 Denemeye İhtiyacım Var

Ocak 07, 2019 8 Comments
Geçen gün tatile gittiğimiz arkadaşımın eşi ile sohbet ederken konu iş hayatına geldi. Fiziğe geri dönmek istediğimi söyledim ve gerekçe olarak içimde kaldığını. O da benzer şeyler yaşamış. Hayat onu yapmak istediği şeylerden farklı bir yola sürüklemiş ve yıllar sonra o içinde kalan ukdeyi gerçekleştirmek amacıyla harekete geçmiş. Ve başarmaya çok yakın bir noktada şu an. Dedi ki sadece bir sınava gireceğim ve olacak ama şimdi istediğimden emin değilim. Hayatın gerçekleri daha ağır basıyor. Para kazanma gerekliliği. Sen de o içinde kalmışlığa fazla bel bağlama anlamına gelen bir şeyler söyledi.

Dedim evet, belki de öyle olur sonuçta. Denemelerim boşa gider ve belki başka rüzgarlarla savrulurum. Ama bunu deneyip görmeye ihtiyacım var. Kendi kendime bunun olup olamayacağını görmeye ihtiyacım var. Hem ne kaybederim ki. Vardığım nokta da bir kazanç olur. Denemem lazım...

Bu gece bir an geldi, hüngür hüngür ağladım. Onunla konuşurken takındığım güçlü duygularımın yerini korku almıştı. Ya olmazsa, ya olmazsa... Allahım ne olur yardım et. Çok istiyorum çünkü o konuşma sırasında dillendirmediğim çok güçlü başka bir gerekçe daha var:

Babam şu an 85 yaşında ve sağlıklı. Ve ben ona kariyerimi bırakmayacağıma dair söz verdim!


6 Ocak 2019 Pazar

#6/2019 Sosyal Deney

Ocak 06, 2019 4 Comments

Bir hafta kadar önce, kızımın çok sevdiği bir kitabın tüm sayfalarını çekip instagram hikayede paylaşmıştım. Konusu benim için de çok özel. İlk paylaştığımda amacım, yılbaşı öncesi görenlere hoş bir tebessüm hediye etmek ve biraz da düşündürmekti. Fakat sonradan olay birdenbire bir sosyal deneye dönüştü.   Hikayede paylaştıktan sonra zaman geçtikçe görüntülenme sayıları çok ilginçti (ki normal günlük hikaye paylaşımlarımda sayı aşağı yukarı aynı çizgide devam eder). Fakat bu kitap görsellerinde, ilk paylaştığım andan son ana kadar (24 saat görüntüleniyor) ilk sayfadan itibaren görüntülenme sayısı giderek azalıyor ve oranı üçte bire düşüyordu.

Süre sonlanıp bittiğinde fark yarı yarıya olmuştu ama (yukarıdaki görsel) bunda kitap sayfalarından sonra normal hikaye koymamın etkisi olduğunu düşünüyorum. Diğer görseli görmek için hızlıca atlanmış olmalı. Yine de yarı yarıya fark oldukça düşündürücü.

Tahminime göre bu görüntülenme sayısı okunma sayısını da göstermiyor. İlk sayfadan sonra bunun uzun bir iş olduğu anlaşılınca bir kısım kişi hızlı hızlı atlamış, bir kısım da bakmaktan bile vazgeçmişti.

Yine de okuyan ve beğenen bir çok kişiden yorum aldım, sanıyorum onlar da bu kitabı gönüllerine yazdılar. Ve bu da bana yetti. Okumak da okumamak da insanın kendi bileceği iş. Bazen şeytan dürtüp de “ay okumadılar kendileri kaybettiler” şeklinde bir düşünce zihnimi yoklasa da hayır aslında öyle değil. Hangi bilgiyi hangi kanaldan, ne zaman aldığımız kişiden kişiye değişiyor ve şimdi olan, benim hikayemi izleyen kişiler içinde bazıları o bilgiyi o anda ve benim kanalımdan almaya yöneltilmiş kişiler oldular. Belki diğer kişiler için doğru zaman değildi veya gerekli bilgi değildi. O kadar geniş bir çerçeve ki bu, sınırlı aklımız bunu anlamaya muktedir değil.

5 Ocak 2019 Cumartesi

#4/2019 Vakantiepark

Ocak 05, 2019 5 Comments

Hollanda’ya taşındıktan sonra tanıştığımız vakantiepark olayına hayranız. Tatil köyü olarak çevirebiliriz ama bizdeki tatil köyleri biraz daha otel havasında. Burada ise genelllikle orman içinde çok geniş bir alana yayılmış farklı özellikte evler, bungalowlar, çadır kampı ve karavan için alanlar gibi çok çeşitli konaklama seçenekleri içeriyor. Mesela aşağıdaki harita bir vakantipark haritası ve küçük kareler evleri gösteriyor. Ne kadar büyük olduğunu tahmin edersiniz.


Bu tip tatil köyleri Avrupa’nın birçok ülkesine yayılmış. Hollanda sınırları içinde de bolca var. Bu güne kadar sayamayacağım kadar çok gittik. Genelde uzun haftasonu tatili şeklinde planlıyoruz, iki üç gece kalıp dönüyoruz.



Şimdi bu yazıyı yukarıdaki şirin evden yazıyorum. Kış tatilinin son üç gününü değerlendirmek üzere bir vakantieparka geldik yine. Bizimkilere yaşıt bir kız bir erkek çocuğu olan çok sevdiğimiz arkadaşlarımızla beraber... Aynı evde kalıyoruz ve evimiz yeteri kadar çok sayıda yatak odası, çifte tuvalet, banyo, bulaşık makinası da olan bir mutfak içeriyor.

Genelde vakantiepark evlerinin oda sayısı değişse de hepsinde salon ve mutfak var. Mutfak olması bizim için çok iyi oluyor. Ayrıca restoranlar da var ama Hollanda restoranlarının hizmeti hem çok yavaştır hem de hep aynı menülerden oluşur. Bizim çocukları uzun süre restoranda oyalamak zor olduğundan evde çabucak pişirilen yemekleri tercih ediyoruz. Zaten market de oluyor illa ki. Genelde arabayla geldiğimizden evden de yiyecek getiriyoruz.

Bu güne kadar her gittiğimiz evden ayrılırken çocuklar gitmeyelim, hep burada kalalım diye ağladılar. Evden çıkıp ormana dalmak çok keyifli onlar için. İç dekorasyonları da öyle güzel ki, evimize almaya bütçe yetiremediğimiz mobilyalar, masalar, sehpalar oluyor. Bak ya biz alamıyoruz onlar almış tatil evine koymuş diyoruz hep. Aslında kazanıyorlar ki alıyorlar denebilir ama Türkiye’deki orta kalitede konaklamalarda hep en ucuz malzemelere kaçılır. Üstelik bu vakantiparkların ücretleri o kadar hesaplı ki. Bir gecelik kişi başı otel fiyatına bir ev kiralanıyor ve içinde bir sürü kişi kalıyor.



Bu sefer arkadaşımın eşinin doğumgününe denk geldi tatilimiz. Benim eşimin de doğumgünü 15 gün sonra olunca, onları bir iş için dışarı yolladık ve çoluk çocuk evi süsleyip sürpriz hazırladık. Yemek için de evden getirdiğimiz mercimek çorbası (arkadaşımdan) ve biber dolması (benden) yanına hemen bir kıymalı makarna, salata ve mezeler, patates kroket ve pirzola yaptık. İki kadın öyle hızlı hazırlıyoruz ki, hem yorucu olmuyor hem de sohbet ederken çok keyifli oluyor. Sofraların bereketi de her nasılsa her zaman planladığımızdan daha fazla oluyor.

Çocuklar için değişik evlerde kalmak tam bir macera. Bazen ranzalı yataklar, bazen değişik oda bölümleri çok cezbediyor. Bir çoğu içinde oyuncak bile barındırıyor. Kış ayında imkanlar kısıtlı ama, açık kapalı havuzlar, bisiklet sürme, macera parklar, göl kenarındaysa Deniz bisikleti, kano gibi aktiviteler, at binme gibi çeşit çeşit imkanlar oluyor. Tabi bizim şimdi yaptığımız gibi civardaki yerleri gezmek için de kullanılabiliyor. Yarın tüm günü büyük bir attractie parkta geçireceğiz ve buraya sadece 15 dakika uzaklıkta.






3 Ocak 2019 Perşembe

#3/2019 Kültür Sanat

Ocak 03, 2019 7 Comments

Hollanda’ya taşınmamız üzerinden 5,5 yıl geçti ama malesef ben hala sıradan bir turistin Amsterdam’a geldiğinde ilk gezdiği müzeleri gezemedim. Hiç gitmedik diyemem, çocukların sıkılmayacağı yerlere gittik veya ciddi yerlere gittiysek de fazla kalamadık. En nihayetinde henüz ülkenin kültür sanat nimetlerinden tam anlamıyla faydalandığımı hissetmiyorum.

Hala devam eden kış tatili sebebiyle bugün gitmek üzere bir müze aktivitesi bulmuştum. Fakat eşimden yılbaşı hediyesi olarak açık açık istediğim müze kartım henüz gelmemişti. Biz de yukarıya görselini eklediğim çocuk tiyatrosuna gittik. Zaten Hollandacam henüz yetişkin tiyatrosuna yetmiyor. Fakat bu bile beni hayran bırakıyor. Bir tiyatro oyuncusunun mimikleri, duruşu, sesini kullanışı, hal ve edası sıradan bir insandan ne kadar farklı. Oyundan çok bu ayrıntıları izliyorum.

Eve geldiğimizde posta kutusunda müze kartım duruyordu. Nasıl sevindim anlatamam. Yıllarca beklediğim an geldi çattı sanki. Çocuklar büyüdü, oğlum 10 gün sonra ilk okula başlayacak ve ben onlar okuldan çıkana kadar haftada bir yada iki gün müze gezeceğim. Bir yarım günde bitmezse ertesi gün devam edeceğim diye hayaller kuruyorum. Tüm müzeleri çekiştiren olmadan, çocukların peşinde koşmadan, bir yere dokunmasınlar, kırmasınlar diye evhamlanmadan, kalabalıkta kaybolacaklar diye korkmadan, üzerinde düşüne düşüne, doya doya inceleyeceğim. Allahım hayali bile güzel.

Aslında geçtiğimiz yıllarda çocukları ara sıra bırakıp da gidebilirdim. Ancak ne sıklıkta gidebileceğimi kestiremediğimden müze kart alsam yanar mı, almadan parasını ödesem (ki bence tek tek müthiş pahalı) değer mi gibi tereddütlerimden ötürü gerçekleştiremedim. Hem şimdi çocuklarla da daha rahat gidebilirim. Genelde giriş ücretleri, çocuklara indirimli yetişkinlere ise epey tuzlu oluyor. Kartım olunca ben bedavayım zaten, onlara da indirimli bilet alırım ara sıra. Böylece hepimiz daha sık müzeye gidebiliriz.

Oyh yazdıkça heyecanlanıyorum. Hele tek gittiğim zamanlarda, bir başıma olacağım düşüncesi... Arada güzel kafelerde oturup kahve de içerim ve belki denk gelirsem sizlere de hoş fotoğraf kareleri çekerim.

Bana iyi şanslar dileyin :)




#2/2019 Diyet

Ocak 03, 2019 9 Comments



2019 Nisan 1’de 40 yaşımı doldurup 41’e basacağım. 20 li yaşlarım 50 li kilolarda, 30 lu yaşlarım 60 lı kilolarda geçmiş doğumlar hamilelikler vs ardından 70 den aşağı zinhar inemez olmuştum. Bir kaç kere indiğim oldu tabi ama kalıcı olmadı.

Ekim ayı başlarında, biraz da tesadüfen bir diyetisyen ile tanıştım ve denemeye karar verdim. O sıradaki kilom 69.4 idi ve ideal kilom 62 çıktı. Sadece 7,5 kilo pek de çok değildi ama insan uzun zaman aynı kiloda olup da boş çabalarla boğuştuğunda inancı kalmıyor. İlk hafta ödem atıcı diyetle hop 1,8 kg verince devam ettim, ilk ayda çoğu gitmişti. Şimdi 2,5 ay bitti ve 7 kilo vermiş durumdayım. (6 haftalık iki paket almıştım, son iki haftam kaldı) Tabi hal böyle olunca hedefi arttırdık 58-59 a çektim varmak istediğim kiloyu ve artık çok rahat inanıyorum ki yapabilirim.

Diyetim aslında bir çok standart diyete benziyor, az kalorili sık beslenme şeklinde. Üç ana üç ara öğünüm var. Saatleri birebir takip etmiyorum çünkü midem kazınmaya başlayınca anlıyorum ki yeme saatim gelmiş. Diyetten önceki durumuma bakınca bana IF iyi gelir sanıyordum ama öyle değilmiş (biraz denemiştim) benim vücudumun ihtiyacı buymuş.

Şöyle ki benim öğünlerim abartılı değildi, paketli gıda ve tatlı neredeyse sıfıra yakındı. Hatta kimi zaman yemek yiyecek fırsatım olamazdı. Çoğunlukla öğün atlar, acıkınca çok yer (çoktan kastım şimdiki diyet porsiyonuma göre çok) ertesi gün öğlene kadar acıkmazdım. Hatta çoğu zaman hiç açlık duymadan yemek saati diye yerdim.

Açlık hissetmek önemliymiş. Metabolizmanın çalıştığının işareti... Benimki çalışmıyormuş. Diyete başladığımdan beri maşallah öyle güzel çalışmaya başladı ki, hiç uygulayamadığım zamanlarda bile kilo vermeye devam ettim. Her öğünümde acıkıyorum. Yeteri kadar yiyiyorum. Şimdi vücudumun bu ritmini hiç bozmamak arzusundayım.

Diyete başlamadan önce mental olarak da hazır hissediyordum. Gözümün arkada kaldığı hiç olmadı. Zaten diyorum soranlara, 40 yıldır her şeyi yedim çok şükür. Bu göz açlığının sonu yok frenlemezsek. Ben doydum, sağlığım için dikkat edeceğim. O yemeği yemezsem kaybedeceğim şey, o yemeği mideme sokmadığımda kazanacağım şeyden daha önemli değil.

Diyet başında tabi ki bir de tahlil yaptırmıştım. Her değerim olmadı gereken aralıktaydı çok şükür. Bazen düşünürüm, 40 yaşında bu kadar enerjik olmamın sırrını. Diyetisyenime göre yüzde 99 ev yemeği yememiz. Bana göre geç anne olmam. İnsanların ikinci bahara geçtiği dönemde sabah akşam koşturmak, onları sağlıklı besleyelim diye mutfağı hep sağlıklı şeylerle doldurmak, örnek olalım diye paketli gıda almamak, spor yapmak, neşeni hep korumaya çalışmak, koyvermemek gibi bir sürü  nedeni var.

Şimdi şöyle hayal ediyorum. 20 li yaşlarda 50’li 30’lu yaşlarda 60’lı kilolardaydım ama artık 40’lı yaşlarda yine 50 li kilolarda olacağım. Bunu söylemek bile öyle mutlu ediyor ki... Darısı tüm isteyenlere...


1 Ocak 2019 Salı

#1/2019 Outside

Ocak 01, 2019 8 Comments


Kış tatilinin ikinci haftasına girerken çocuklar evde can sıkıntısından yapacak şey bulmakta zorlanıyor diye dışarıya çıkıp yürüyüş yapmayı teklif ettim. Hava soğuk ama bu kısa gezinti 1-1,5 saatimizi aldı. Evimizin yakında eskiden içinden çıkmadığımız küçük orman, iki yaz önce yıkılmış, bir kısmı yeni yapılacak olan evlere ayrılmış, gölün etrafı da bir yürüyüş yolu ile yeniden düzenlenmişti. Yine yeşil yine güzel ams eski cangıl havası kalmadı tabi. Geçtiğimiz haftalarda, ilk başta çakıl olan yürüyüş parkuru asfaltlanmıştı ama hiç deneme şansımız olamamıştı. Şimdi bisikletler üzerinde yağ gibi kayıyor. Gerçi beş metrede bir bisiklet üzerinden inip, kah çamura giriyorlar, kah sopa topluyorlar... Yine de günler sonra azıcık parlayan güneş hepimize iyi geldi. Hatta Nova oğlum anne hava çok güzel değil mi, bizi serinletiyor dedi. Üşüten hava ne kadar moral bozucu bir ifade iken, serinleten hava nasıl da pozitif bir ifade diye geçirdim içimden.

Bugün hala lohusa depresyonunda olan yeğenime dedim, daha iyi hissetmek için dışarı çık. O da dedi tabi ki, teyze burda sizin gibi yerler yok. Biliyorum yok ama anneme gidip 1-2 ay kaldığım zamanlarda (aynı yerde oturuyorlar) çocuk(lar)la ben de hergün dışarı çıkardım. Dışarda insan hayatın sadece ev ve bebekten ibaret olmadığını görüyor.

Sonra lohusa depresyonunu yenmek için neler yapılmalı diye konuştuk biraz. Ve aklıma geldi... Son yıllarda sosyal medya, uzman bloglar vs bolca içerik üretiyor doğum sonrası periyodu hakkında. Mutlaka vardır ama orda burda karşımıza çıkan şeyler bunu nasıl atlatacağından ziyade, lohusalık böyledir/şöyledir şeklinde yazılar, anneyi anlayın destek olun minvalindeki quote’lar, merak etme bu geçecek şeklinde teselliler. Geçecek ama nasıl geçecek diyen yok.

Şimdi tavsiyeler yazmayacağım, zaten isteyen arar bulur bu konudaki bilgileri. Ama hem yeni doğum yapanlar için hem de bütün gün evde çocuk bakan anneler için; "dışarıda hayat var" 😉