16 Eylül 2018 Pazar

Sonbahar Hüznü

01:26:00 15 Comments
Bloguma, dün yazdığım gibi yazılar yazmaktan kaçınıyorum aslında. Biliyorum ki yazdığım zaman kafamdan kolay atamayacağım. Nitekim de öyle oldu. O olayı ilk düşündüğümde kalbime bildirdiği ağırlık 1 kg ise, yazdıktan sonra 10 kg oldu. Defalarca andım, 10 dakika üzülüp geçeceğim şeye 2 gün üzüldüm. Hep sonbaharın yüzünden. Gerçekten ilkbaharda nasıl kıpır kıpır olup, yeni heveslere yelken açıyorsa yüreğim, sonbaharda da içine kapanmak istiyor, herşeyden nem kapıp hüzünleniyor.

Başlıyorum anlatmaya hayalimdeki arkadaşıma. Tabi içimden. Vay efendim ben burda neler çekiyorum, aynı anda bin tane şeyle uğraşıyorum, akşamları nasıl yattığımı bilemiyorum, kızımın okulda öğrendiği, yeni okuma alıştırmalarından zorlandıklarına yardım edemiyorum, sen bilmiyorsun anne diyip beni dışlıyor, yapamayınca ağlıyor, yardım etmeme izin vermiyor, yüreğim sıkışıyor, bana nasıl güvenmesini sağlarım? Jimnastikte de ondan sonra başlayan bir kız üst seviyeye alındı, bizimki anne ben niye olmadım diye ağlıyor. Halbuki bizimkinin kondisyonu daha ileride. O kızın anne babası her derste sınıfta bekliyorlar, bizde baba işte, ben kardeşinin peşinde. Acaba yeterli ilgi göstermedik mi, konuşmam mı lazımdı?  Ne yapmam lazım? Herşey yolunda giderken oğlan yine bana düştü, yine birşeye içlendi herhalde, bulup çözmeli. Hayatımız yoğun, hayatımız kolay değil. Sanıyorlar ki yurtdışındayız diye herşey güllük gülistanlık, herkesin yaşamında zorluklar var, benim de var. Ama bak ben bunları anlatıp dertlenmiyorum, anlatsam çözülmez ki, en iyisi akşama Cem’le konuşup ne yapacağımızı düşünelim.....

Gün içinde yeme, içme, ev düzenleme dışında  o kadar çok farklı konuyla meşgul oluyorum ki, çocuklar sağolsun, ah anam garip anam diye içlenecek vaktim olmuyor. Son okuduğum kitaplardan birinde (uçan tabut) şahane bir tespit vardı. Suriye’den göçmüş sokaklarda yaşayan bir çocuğun dilinden yazılmış. Diyor ki “insanlar bana bakıp empati kurduklarını zannediyor ve hayatımın zorluklarından ötürü benim için üzülüp, acı çekiyorlar. Gerçekte ben üzgün değilim. Hayatta kalmak için o kadar çok şey yapmam gerekiyor ki üzülecek, kendime acıyacak vaktim olmuyor.” Ah dedim okuyunca aynı ben, yoğunluktan nelerden yoksun olduğumu (aile, akrabalar ve onların destekleri gibi) ve neleri başarıp başaramadığımı farkında değilim. Bunları değerlendirecek üçüncü bir kişi de yok, kendi kendime değerlendirsem referans alacak kimsem de yok. Burdaki göçmen arkadaşlar hepimiz benzer şartlardayız, yalnız başımıza her şeye yetişmeye çalışıyoruz ve bu durum bizim artık normalimiz haline gelmiş. 

Düşünüyorum da çocuklu iken gurbetçi olmak bu açıdan daha kolay sanırım. Çocuklar için yapılması gereken o kadar çok şey var ki, ben iki hüzünlenip gelicem deme şansın yok. Anneni bile haftada bir arayabiliyorsun o derece. Bu koşturmaca içinde bir bakıyorsun zaman uçmuş gitmiş.

İşte bütün bunlara rağmen bu sonbahar nedense birikmiş hüzünlerimi eteklerimden dökecek fırsatlar arıyorum. Olur da bloğuma dökülürse kızmayın olur mu? Hem bakın ortancalarım bile benimle hemfikir. Onlar da sonbahara direnmiyor...





14 Eylül 2018 Cuma

Ayrımcılık

12:02:00 15 Comments
Başlığa bakılınca, yaşadığımız ülkenin yerel halkı tarafından ayrımcılığa maruz kaldığımız zannedilecek ama asıl durum şu, yaşamadığımız öz ülkemizdeki yerel halk tarafından ayrımcılığa maruz kalıyoruz :/

Başka bir ülkeye göç etmiş olunca geride kalanların kıskançlığı mı, umursamazlığı mı nedir (gerçekten sebebin hangi his olduğunu kestiremiyorum) bir soğukluk, mesafe, boşvermişlik, umursamazlık seziyorum tavırlarında. Oysa biz hala onların akrabası, arkadaşı, yakınıyız ve biz hala onların yaşadıkları hayat mücadelesinin benzerini yaşıyoruz. Üstelik ekstra zorluklar da olabiliyor.

Geçtiğimiz haftalarda bloğuma da yazdığım gibi iki çok önemli olay gerçekleşti ailemiz için; kızımın 3. sınıfa (Türkiye karşılığı 1. sınıf) ve binicilik kursuna başlaması. Benim için doğumgünleri, yıldönümleri, böyle değişik bir döneme atılan adımlar çok önemlidir. Mümkün olduğunca kaçırmamaya, tebriklerimi iletmeye ve kendi ailemiz arasındaki günleri de elimden geldiğince unutulmaz kılmaya çalışırım. Eh tabi herkes bu düşüncede olmayabilir fakat benim için bunlar hayatın rutininden çıkıp biraz renk katma fırsatı demek. Yine geçtiğimiz hafta boyunca okula başlayan yakından uzaktan tanıdığım herkesin miniğini tebrik ettim, güzel niyetlerimi gönderdim, üstelik onlar için heyecanlandım ama gel gelelim ben aynı şekilde karşılığını alamadım. Aslında karşılık verecek durum olmamıştı, yani kızımın okula başlaması, Türkiye’den önce olmuştu ve bizi tebrik etmeyenleri dahi umursamayıp yine tebrik etmiştim. (çoğunlukla ig hesabını kastediyorum) Çünkü bu tip şeylerin hesabını tutacak zamanım ve enerjim yok. Fakat hemen ardından binicilik kursumuza gösterilen yoğun ilgisizlik beni biraz düşündürdü; “ben nerde yanlış yaaaaptım.”

Elbette ki bunu “ay bana yorum yapmadınız çok kızdım” minvalinde yazmıyorum. Sadece kendi kendime düşünüp anlamaya çalışıyorum. Acaba insanlara samimiyetimi yeteri kadar iyi ifade edemiyor muyum? Yoksa bizim zaten dolu dolu olan günlük yaşamımızda bunlar sıradan ayrıntılar olarak mı kalıyor, veya gerçekten kişinin kendisiyle ilgili bir problem mi bu, yoksa aman ben yazsam ne olacak yazmasam ne olacak mı deniyor? 

Hiç fikrim yok doğrusu. Belki burada yaşamayanlar buradaki özel olayların ne kadar zor elde edildiğini anlayamıyor, uzaktan sıradan geliyor. Belki de gerçekten gözden ırak olan gönülden de uzak oluyor. Belki de samimi sevenlerimiz fazla yok bilemiyorum. Her ne sebep olursa olsun, bu durum kalbimi titretse de, ben olduğum gibi olmaya devam edeceğim. Yine herkesi kutlayacağım, yine pozitif enerjimi sunacağım, yaptığım pervasızlıktan (!) da utanmayacağım.

13 Eylül 2018 Perşembe

Binicilik Dersleri

01:27:00 0 Comments


Bugün kızımın hayatında dönüm noktalarından bir diğeri daha gerçekleşti, binicilik kursuna başladı. O kadar uzun zamandır bunu bekliyordu ki (3 yıldan fazla oldu) öncesindeki gece heyecandan, sonrasında ise sevinçten zor uyudu.

Gerçekten atlara olan sevgisi çok fazla. Herhangi bir hayvandan daha fazla ve gelip geçici olmayan bir hevesle seviyor. O kadar çok seviyor ki odasında, tüm kıyafetlerinde at resimleri mevcut. Fakat çoğu çocuğun my little Pony’lerle başlayan at sevdası, kızımda öyle gelişmedi. Direkt kahverengi atlar idi sevdikleri.

Binicilik okullarına genelde 7 yaşından itibaren gidilebiliyor (okuldan okula değişebilir) ve bunlar oldukça yaygın. Mesela bizim eve yürüme mesafesinde bile bir okul var. Ancak çok doluymuş ve uzun bir bekleme listesi varmış. Orada yer bulamayınca birçok okulu aradık, çoğu benzer durumda idi. En son bugün başladığı okulda az kalmış yerlerden birine kayıt yaptırabildik birkaç gün önce. Hiç boş yer olmamasının getirdiği hayal  kırıklığının ardından beklenmedik bir sürpriz oldu onun için.

Hollanda’da kültür/sanat/spor aktiviteleri, hem çocukların hem yetişkinlerin rahatça ulaşabileceği bollukta. Kızım bu yıl da, 2 yıldır aralıksız devam ettiği ritmik jimnastiğe gidecek, yüzme derslerinde B diplomayı tamamlayacak ve bir de binicilik kursunu alacak. İki yıldır gittiği piyano derslerine de bu yıl için ara verdik şimdilik, ileride yine devam edecek, fakat bu sürede babasıyla evde çalışmayı sürdürecek.

Oğlum ise, yüzme derslerinin yanı sıra küçükler için futbol okuluna başladı. Bir de sanatsal bir aktivite arayışındayız. Ocak ayında 4 yaşına girdikten sonra olasılıklar daha da artacak.

Bu yoğun programlar altında, günlerimiz saat saat öyle planlı ki, neredeyse hiç spontane şeyler yapamıyoruz. Sezon başı olduğu için hepimiz bu tatlı telaşı özlemişiz ama sonrasını kestiremiyorum 🙈 Bu süreçte ayaklarımı yerden kesen canım arabama da çok teşekkür ediyorum 😀



3 Eylül 2018 Pazartesi

Okulun İlk Günü

22:12:00 4 Comments
Hollanda’nın yaşadığımız bölgesinde okulların ilk günüydü bugün. Evet bazı yerlerde 1 hafta önce/sonra farkı oluyor, neden bilmem, tatillerde trafik olmasın diye birşeyler duydum ama emin değilim.

Kızım, daha önce yazdığım gibi üçüncü gruba başladı. Gece heyecandan zor uyudu, ben çok az uyudum. Sabah erkenden maille gittik sınıfa. Herşey çok hızlı olup bitti, öğretmenle tokalaştık, sırasını bulduk, alelacele bir poz aldık tamam. Hayallerindeki instagramlık pozları yakalayamadım. Olsun. Eve gelince oyuncu annenin şu paylaşımını gördüm, onun da kızı okula başlamış. Ne yazık ki benim aklıma böyle güzel cümleler gelmiyor ama, onun o sırasına ilk oturuşunu, soru dolu gözlerle etrafı inceleyişini, heyecanını beynime kazıdım. Unutur muyum? Belki. Belki de bu yazıyı tekrar okuduğumda hatırlarım. 




Sonra oğlumun okuluna geçtik biraz yürüyerek. Erken gittiğimiz için boştu. Birkaç arkadaşı geldi ama yüzü hala asıktı. Sonra ben ne olduğunu anlayamadan fırlayıp kapıya koştu. Sevdiği arkadaşı gelmiş, yüzünde güller açtı. Gerçekten o güllerin açtığını ruhumla gördüm 💗

Okuldan sonra tam 1,5 saat arkadaşıyla bahçede oynadı kızım. Yetmedi bizim sokaktaki parkta 1 saat oynadılar. Bahçede kuş gibi sekerek uzaklaşmalarını, kuytularda fısır fısır konuşmalarını, hayali oyunlarında ettikleri danslarını, kıkır kıkır gülüşlerini uzaktan izlediiiim izledim. Gönül defterime yazdım 💗

Bu aralar kızım da oğlum da beni çok sevdiklerini hiç olmadıkları kadar çok dile getiriyor. Kızım bana bir şarkı yazdı, hem de İngilizce. Tek seferde ağzından çıktı ve onu söylerken kaydettik. Defalarca dinleyip ezberledik, her akşam uykudan önce söylüyor bize 

Mama
I love your hug, I love your kiss
And this is what your love in the wrist
No time for yes, no time for ear
Let’s go like for a little big boom bim bom

(Son iki satırı melodiye uysun diye uydurduğunu söyledi, ama mecazi anlamlara da yorulabilir tabi 🙈)

Herhalde hayatım bundan daha mükemmel olamazdı 🙏🏼

Bir gün sonra edit: şarkıyı yeniden söyledi ve üçüncü satır aslında şöyleymiş
No time for rest, no time for year


İnce Hayat Kitap Yorumum

01:12:00 4 Comments
Blog camiası Deli Anne’yi iyi tanır. Ben de tanıyordum. İlk açıldığından beri tüm yazılarını okudum, instagramda takip ettim, ediyorum. İnstagram gönderilerinin de her biri blog yazısından farksızdır. Dolayısıyla sanırım blogun açıldığı 2010 yılından itibaren bizlere aktardığı kadarıyla neler yaşadığını, düşüncelerini, değişimlerini takip ettim. Hatta bu kitabı bana hediye eden arkadaşımla da, ondaki bu dönüşümü farkedip hakkında sohbet ettiğimiz de olmuştu. Ne iyi geldi Deli Anne’ye İskoçya diye.



En başta bunu neden yazdım, kitabı okurken onu bizim gibi takip eden ve etmeyen arasında fark olacağını vurgulamak isterim. Biz zaten uzun zamandır takip ettiğimiz, yazım diline alıştığımız, söylediklerinin bazılarını daha önce duyduğumuz için kitap çok farklı gelmedi. Ama sevdim, hatta okurken o güzel enerjisini içimde hissettim. Elimden düşürmek istemiyor, kalbim de onunla birlikte coşuyordu. Bölümlere ayırıp her bölümde farklı bir vurgu olmasını da çok sevdim. Bazı konulara dikkat çekmekte oldukça başarılı buldum. Daha önce düşünmediğim şeyler de vardı, zaten tecrübe ettiklerim de, fakat sanırım en belirgini okuduğum süre boyunca hallerime etkiyen yavaşlama ve huzurdu. Bu yüzden iyi ki okudum dediklerimden biri olacak kitap.

Diğer yandan iki hususta, acaba farklı şekilde dile getirseydi daha mı iyi olurdu diye düşündüm. Şöyle ki kitapta kendi manevi yolculuğunu anlattığı için ben zamirini kullanıyor. Fakat özellikle kitabın bir bölümünde yoğun olarak şu duyguya kapıldım. Geçtiği merhaleleri anlatırken önce buna eriştim, sonra şuna vardım, kemâle erdim gibi, bir nevi ben şu aşamayı atladım bu kadar ilerledim şeklinde bir gizli kibir seziliyor. Oysa ki tanıdığım kadarıyla bundan oldukça sakınan, haşa kendini asla büyük görmeyen bir insan. Fakat özellikle onun yolculuğunun benzerini yaşamamış olanlar için bir ‘vay be’ algısı oluşabilir. Bu yüzden acaba birinci tekil şahıs yerine bu yolculuk üçüncü tekil şahıs kullanılarak anlatılsaydı daha iyi mi olurdu diye düşündüm. Böylece okur, belki o şahıs yerine kendini de koyabilirdi. Tabi bu benim fikrim belki okurken buna takılmayanlar olabilir.

Bir diğeri de dönüşümü yaşarken bahsettiği yol. Kendinin de söylediği gibi özellikle İskoçya’ya taşındıktan sonra öncelikle ağaçlar, ardından doğadaki tüm diğer unsurlar ve ışık, ona kainatın kitabını okumaya yardımcı olmuş. Onları rehber edinip yaradanın sesini duymuş. Gerçekten instagramdan paylaştığı her foto öyle masalsı ki, onları görenler keşke biz de orada olsak, görsek, hissetsek, yaşasak diyordur. Diyorlar da instagram yorumlarında. Tabi bu durumda şu da akıllara gelecektir; biz de öyle bir yerde yaşasaydık biz de olurduk. Kitapta bir bölümde daha İstanbul’da iken Allah’tan gelen bu mektupları almaya başladığını söylüyor ama bence vurgusu hafif kalmış. Özellikle yazının sonunda bir açıklama bekledim. “Benim yolculuğumun eşlikçisi doğa oldu ama sizde başkası da olabilir. Zira Allah her yerde mucizelerini sergilemektedir. Kimi alimler var ki ne kitap okumuş ne köyünden ayrılmış. Kimi balıkçılar denizlerde pişmiş, mesela Siddhartha nehirle konuşmuş, kimi Erenler çöllerde, kimi dağda kimi ise kalabalıkta ol’muş. Sonuçta hepimizin hayat yolculuğu farklı ve her birimiz bu yolculukta bu mektupları bulabiliriz. “ gibisinden bir mesaj. Kendim için söyleyecek olursam mesela, çocuklarım benim mektuplarımdır. Her yeni doğan gün farklı bir mesajını okurum Yaradanın.

Sonuç olarak kitabın nur’unun daha fazla kişiye ulaşmasını umut ediyor ve kendisini tebrik ediyorum. Kalemine, güzel bakan yüreğine sağlık. Bizleri de nasiplendirene şükürler olsun.


31 Ağustos 2018 Cuma

Helo’ya Mektuplar: 77. Ay

22:49:00 9 Comments
Canım kızım;

İki gün sonra okul açılacak ve sen 3. grup olacaksın. Hollanda’da okuma yazmanın yoğun olarak öğretildiği yıl bu yıl. Türkiye’de olsaydık 1. sınıfa başlayacaktın ki iki ülkede de okuma öğrenme yaşı aynı seneye tekabül ediyor. Tek fark orada ilk öğretimi bitirmek için senin yaşındaki biri 8 yıl okuyacak, sen ise toplam 8 yılın 2 yılını geride bırakmış oldun. 

Bu yıl yeni bir öğretmen, yeni sınıf ve arkadaşlarla başlayacaksın eğitime. Eski sınıfından birkaç arkadaş var ama sevdiğin arkadaşların başka şubeye düştü. Fakat daha önce üçüncü sınıfları tanımak amacıyla şimdi yeni öğretmeninin sınıfına gitmişsiniz ve öğretmenini çok sevmişsin. Şansına bu öğretmen geldi ama arkadaşlar mı öğretmen mi konusunda ikilemde kalmıştın. Belki ısrar edersek şubeni değiştirebilirdik ama istemedin. Arkadaşlarımla yine oynarım dedin. Bunları daha okul kapanmadan konuşmuştuk.

Geçen gün okulun açılmasından korktuğunu, eski öğretmenlerini ve sınıfını istediğini, onları özlediğini söyledin. Ve ağladın. Biliyordum aslında seni korkutan bilmediklerindi. Sınıfın nasıl olacak, arkadaş edinecek misin, öğretmenin seni sevecek mi? Ya iyi yapamazsam dedin, öğretmen bana kızar mı?

Dedim öğretmenin anlamı öğreten kişi demek, o çocuklar yanlış yaptığında onları düzeltsin, öğretsin diye var. Onun işi bu zaten, hiç merak etme. Yanlış yapa yapa öğreneceksin.

Ve öğretmenin de arkadaşların da seni çok sevecek. Bak gör daha ilk günlerde afspraak (playdate randevusu) yapalım mı diyecekler. Çünkü sen çok sevgi dolu bir çocuksun. Herkes seni seviyor, oynamak istiyor. Onlara iyi davranıyorsun.

Gerçekten öyle bir karakterin var, bu sadece benim gözlemim değil. Her tanıyan senin ortama sevgi yayan bir enerjin olduğunu söyler ki bu adının anlamıyla da örtüşüyor. Çok sevdiğim Farsça anlamına göre, gönülden seven demek Dilâ.

Yani zaten olduğun gibi davrandığın zaman işler her zaman yoluna girecek bebeğim, çünkü sevgi her kapının anahtarı.

Biraz önce uyku öncesi sevişmelerimizde konuştuğumuz gibi,
- beni ne kadar sevsen de doymuyorum anne!
- seni ne kadar sevsem de doymuyorum yavrum!

11 Ağustos 2018 Cumartesi

Neyle Beslenirsen O’sun

11:07:00 4 Comments




Bir süredir sosyal medyadan takip ettiğim Kafka Okur dergisini aldım Türkiye’ye gelince. Mest olmuş şekilde okuyorum, eski sayılarına ulaşmak için can atıyorum. Dergi hakkındaki yorumlara bakılırsa, seveni de var sevmeyeni de. Edebi açıdan yetersiz bulanlar, illüstrasyonlarla desteklenmiş yazıları beğenmeyenler... Edebiyatın içinde olanlar için belki zayıf kalıyordur ama benim gibi edebiyatı seven ama gündelik yaşamımda hiç bulamayan insanlar için ilaç gibi bir dergi. Üstelik illustrasyona da ayrıca ilgim var. Her detayına bayılıdım.

Üstüste böyle şeyler okuyunca, kalemim de süslenmeye başladı. Dümdüz cümlelerimin yerine daha dikkat çekici şekilde nasıl söylesem diye düşünür oldum. Bu sebep sonuç ilişkisi gerçekten hayret verici. Beynime günlük hayat akışından bir tık yüksek bir akış geldiğinde şarıl şarıl çağlamaya başlıyor. Aslında aynı şeyi daha önceleri birçok farklı konuda da tecrübe ediyordum. Fizik çalışırken yeni fikirler üretmek istediğimde, bol bol araştırıp okuyordum; yeni bir logo veya Web sitesi tasarlamadan önce o konseptteki diğer çalışmaları inceliyordum. İncelemeden, okumadan, araştırmadan beynimizdeki ilgili kısımları çalıştırmak, düşünceleri harekete geçirmek ve bunların sonucunda da ilham perisini çağırmak söz konusu değil. En azından benim için öyle, sanıyorum ki birçok insanın da aynı.

Pek kötü bir alıntılama olacak, kimin söylediğini (sanırım eski abd başkanlarından biriydi) ve tam cümleyi unuttum ama geleceğin en büyük sorunu vasatlık olacak demiş bu kişi. Okuyunca yürekten katıldım bu fikre. İnsanlar sıradanlaşmaya başladıkça yaratıcı zeka köreliyor. Yukarıda bahsettiğim gibi beynimize, alıştığının üzerinde bir besleme yaptığında daha üretken oluyor.

Tabi işin bir de şu yüzü var. Şimdilerde insanlar neyle besleniyor? Toplumdaki huzursuzluk, stres, kolayca ateş almaya hazır bir gerilim... Çocuklar daha hırçın, insanlar daha sabırsız, yürekler daha hoşgörüsüz. Yazdıkça uzayacak bu örnekler siz de biliyorsunuz. Bu yüzden yazmak istemiyorum.

Çocuklarımız için en azından ev içinde dikkat etmeli. Onlara huzurlu bir yuva sunmalı, mümkünse ufak ufak bilimle, sanatla, kültürle tanıştırmalı. Sorular sormayı, düşünmeyi tetikleyici davranışlarda bulunmalı. Şefkati, affetmeyi, barışı öğretmeli. Sadece bir lokma beslesek yeter, tadını alınca çocuk kendisi de isteyecek, büyük bir iştahla zaten üretecek. Bakın burada çok önemli bir fark var. Bir beyni ve ruhu beslediğimizde, verdiğimiz şeyi tüketmiş olmuyoruz; aksine geri dönüşlerini de göz önüne alınca çoğaltmış oluyoruz. Bu iyilik de olsa kötülük de olsa böyle. Ve eğer hep kötülük ile devam ederse dünyanın sonunun nereye varacağını tahmin etmek zor değil :/

4 Ağustos 2018 Cumartesi

Bekle Beni İstanbul

22:47:00 2 Comments
Yaklaşık 20 gündür yine Türkiyede’yiz. Yurtdışında yaşama süremiz uzadıkça, Türkiye’den ilk yurtdışına çıkanların yaşadığı şaşkınlıklar bize tersine oluyor. Ülkemizdeki yenilikler, ebeveyn yaklaşımları, yeni binalar, toplumdaki yaygın tavır... gibi birçok şey farklı geliyor.

Ben de her gelişimde bunun gibi şaşkınlıklar yaşıyordum ama bu sefer biraz daha farklı, belki de daha ileri seviye bir yabancılık hissettim kendi ülkemde. İlki markete gittiğimde olmuştu. Yıllar önce gözüm kapalı şipşak yaptığım birkaç parça alışveriş tam bir saat sürdü. 1 saat !!! Benim için çok uzun bir süre. Ve annem nerde kaldığımı sorunca markette hangi ürünü alacağımı bilemedim dedim. Çoğunun arkasını okudum, bir sürü tanımadığım markanın hangisi iyiydi, sevdiğim peynir tadı hangi kutuda kalmıştı. Basit bir yüzey temizleyici alacaktım, bir sürü yeni marka vardı. Şampuan bölümünde de epey zaman harcadım, Hollanda’da bildiğim markalar ne kadar pahalıydı. Resmen kendimi yapayalnız hissettim, oysa ben şıp diye karar veren biriydim.

Bir sonraki şaşkınlığı feribotta yaşadım. Yabancı uyruklu biri kantinci ile anlaşamıyordu ve ben İngilizce konuşup yardım ettim. Ama kadının derdini kantinciye İngilizce anlatmak da neyin nesi? Sanki dilim kilitlendi İngilizceyi Türkçeye çeviremiyorum. O kadar yarım yamalak konuştum ki kendime kızdım. Ne olmuştu da böyle olmuştu bugün yaşadığım başka bir olayın sonunda anladım.

Bugün ise çocuklara kitap almak için bir kitapçıya gittim, yere oturdum (bir tabure olsaydı keşke) ve tüm kitapları tarayıp seçtiklerimi yere ayırdım. Ben hafif yana ilerlemiş halde iken görevli gelip yerdeki kitapları rafa koymak istedi, beni farketmemişti. Arkamı dönüp nee (nei diye okunuyor, Hollandaca hayır) diye bağırdım. Görevli şaşırdı tabi fakat birkaç saniye jetonum düşmedi sonra kekeleyerek pardon onları ben alacağım dedim fıslayan bir sesle. Kendimden utanmıştım bu ani acayip çıkışım için. Neden bağrımdan Hollandaca bir çığlık kopmuştu.

Oysa evde annemlerle arkadaşlarla falan hep Türkçe konuşuyorum, hiç duraksama takılma yok. Fakat Hollanda’da iken de durum böyle; benim için ev içi geçerli dil Türkçe. Fakat Hollanda’da dışarda basit tepkilerim Hollandaca ve ilerisi de İngilizce oluyor. Beynim mağazada bu dillere şartlanmış. Hangi ülkede olduğum ayrımına varamamış. Yine tüm kasalarda dilime Hollandaca teşekkür edesim geldi, bu sefer farkedip kendimi durdurdum.

Bundan başka bazı şeyleri daha farklı bir gözle görüyorum. Hani yaşadığınız yerde hep yanından geçtiğiniz birşeyi farketmezsiniz ama olraya yabancı biri farkeder ya işte öyle. İstanbul’dan taksi, metro ve bilimum taşıtlarla yol alırken tüm detaylar beni ilk kez görmüşçesine etkiliyor. Mutlaka içinde yeniler de var zira İstanbul durmadan değişen bir şehir ama değişmeyenler de var. Mesela ulu ağaçlar, köprüler, deniz, bazı evler... Herkes önüne bakarken ben başım geride yürüyorum. Ve bu farkettiklerim beni duygulandırıyor. Hem de çok.

Yine bugün metroda bir yaşlı adam sanırım kemane idi çaldığı alet, çalıp para topluyordu. Şimdi unuttum ama çalarken şarkıyı tanıyıp mırıldandım, çocuklarla durduk biraz dinledik ve para verdiler ikisi de. Ve biz onu dinliyoruz diye melodiyi değiştirip küçük kurbağa şarkısını çaldı. Ben tanımamıştım melodiyi çünkü kafam bir önceki mırıldandığım eski şarkıda kalmıştı ama kızım tanıdı ve babası da doğruladı. Sonra içimden teşekkür ettim adama, ne tatlı bir jestti ve bu belki de sadece ülkemizde olan birşeydi.

İstanbul’da doğdum, büyüdüm, birçok yerini gezdim, yaşadım ve artık doydum sanırdım. Fakat içinde yol aldıkça içime bir yol uzanıyor. Bu sevdiklerimin burada yaşıyor olmasından ayrı bir his, bu şehirle aramda yarım kalan birşeyler var sanki. Daha tüm sırrını çözmemişim, her detayını özümsememişim gibi. Ne olduğunu bilmiyorum ama hissediyorum. Buraya da yazıyorum ki unutmayayım. Bakalım gün gelecek de ben o sırrı bulacak mıyım?












25 Temmuz 2018 Çarşamba

Anane Evi

22:52:00 5 Comments
Annemin 9-10 yaşlarındayken inşa edilip taşındığı, şimdi yaklaşık 63 yıllık olan evde tatildeyiz bir haftadır. Evde ara sıra gelip kalan birkaç aile dışında kimse yaşamıyor. Elbette biraz tadilat yapılmış, ilk haline göre bazı değişiklikler geçirmiş ama asıl yapısını da koruyor. İki katlı ama üst katının zemininin tahta olması nedeniyle üst katta yürürken titreşmesi, tüm seslerin her yerden duyulması, tahta merdivenleri, içine oturulacak kadar geniş alt kat pencere pervazları, bahçede yer alan tuvalet ve banyosu gibi....

Ben de çocukluğumda çok severdim bu evi, şimdi benim çocuklarıma da çok ilginç geliyor. Kızım anne yaşasın ben de ayakta çişimi yapıyorum diye seviniyor alaturka tuvaleti kullanırken 😀 Oğlum anne bu evde banyo yok mu hani nerde diye şaşırıyor, her gün Deniz sonrası, bahçedeki ağacın altında kova ve maşrapayla yapılan banyosunu alırken... Üst kattaki odanın içinde bulunan gömme banyoyu da ilginç buluyorlar ama biraz ürkütücü geldiğinden girmek hoş değil(miş). Giriş kattaki odada, nispeten alçakta bulunan taştan lavaboya ise hiç bir tabureye çıkmadan yetişmek oğlum için büyük sevinç. Teyze ve kuzenleriyle hepimiz bir arada uyuyalım diye yattığımız, üç yataklı odanın ortasına attığımız yer yatağında üçümüz bir arada uyumamız büyük keyif. İlk gece çok yadırgadıkları halde, sabah dinlenmiş olarak uyandıklarında sonraki gecelerde başka hiç bir yerde yatmayı istemediler (babaları henüz aramıza katılmadı Hollanda’dan ).

Denize giderken, anne bu ev denize çok yakın di mi bak hemen geldik deyip sevine sevine gitmeleri, ayaklarımızı sokmaya gidip dayanamayıp mayosuz havlusuz donla denize girmeleri.... Zaten evin arkasındaki bahçeden çeşit çeşit meyve ve sebze toplama işi de maceraya gitmek aslında, yok onun adı bahçeye gitmek değil(miş), böğürtlen gibi meyvelerden toplasak da hep yesek, ne güzelmiş. (Kırmızı Dut)

Hava karanlık oldu, aydede çıktı, dün çok yağmur yağıp şimşekler çaktı, evet aynı şimşek mcqueen gibi işte onun şimşek lakabı bu şimşekten geliyor, karıncalar duvarda sıra sıra olmuş düğüne gidiyor, bahçedeki erik ağacından kafamıza, omzumuza durmadan erik bombası düşüyor, evin içinde yemek yemek yok karıncalar doluyor, denizdeki yengeçler ayağımızı ısırır mı, yok onlar bizi görünce kaçıyor, dalgalar nasıl oluyor, yosunları kim yiyiyor, köpek balığı gelir mi, biz de balık tutmaya gidelim mi? (Eren) Anne ben hiç kayığa binmedim, binelim mi?

İşte hala devam eden anane evi tatilimizin özeti.




20 Temmuz 2018 Cuma

Kalp Terazisi

00:41:00 7 Comments
Bir önceki yazımda demiştim ya hani, iltifatları kabul etmekte çok kötüyüz, bu yüzden abartabildiğin kadar abart ki, kişi biraz daha faydalanmış olsun. İşte bunun aksine bazı sözlerden ise kendi gerçek boyutundan çok daha fazla etkileniriz, onun bize verileninden daha fazlasını alırız. Neler mi bunlar; tabi ki olumsuz sözler, mutsuzluklar, olumsuz eleştiriler...

Şimdi burada biraz düşünelim, bize söylenen bazı şeylerden mutlu, bazı şeylerden mutsuz oluyoruz. Bunların da seviyeleri var, bazıları çok ya da az mutlu ediyor bazıları çok ya da az mutsuz. Biraz daha ileri gideceğim bizi çok mutlu eden kişileri çok seviyoruz, mutsuz edenleri ise hiç sevmiyoruz.

Peki gerçekten bizi mutlu ya da mutsuz eden şey karşımızdaki kişi mi, söylediği söz mü, yoksa o kişinin söylediklerinin bizde yarattığı tesir mi? Mesela birisi size birşey söyledi, nedense size çok dokundu o lafı, sonra sürekli ağladınız, sürekli ağladığınız için sizi böyle üzdüğü için o kişiye çok kızdınız. Hiç kimsenin sizi bu kadar üzmeye hakkı olamazdı. Sonra o kişi aynı lafları başkasına söyledi, fakat onun bam teline tesir etmedi o laf, normal bir tepki verdi. Ve o kişinin gözünde sizin düşman bellediğiniz kişi sıradan bir insan olarak kaldı.

Duygularımızı belirleyen şey, insanların bize söyledikleri değil, bizim onlardan ne derece etkilendiğimizdir. Yani kalbimizin terazisi belirliyor neyi ne kadar alacağımızı. Üzgünüm ama çok fazla etkilenen kişiler terazisinin standartlarını tek tek elden geçirmemiş, gayet akışına bırakmış kişiler oluyor ve böylece terazi de kendiliğinden keyfi bir ayara geliyor. Bu durumda terazinin ayarlarını yeniden tek tek yapmak gerekiyor. Olmayacak şey değil ama zaman alabilir, her karşılaştığımız durumda bu beni neden bu şekilde etkiledi/nasıl etkilemeliydi diye düşünmek ve önceliklerin belirlenmesi gerekebilir.

Kendimi bildiğim için kendimi örnek vereceğim; bu yüzden duygusuz veya soğukkanlı olarak görülsem de kalbimin kriterleri önceden belirlidir. Çok yakınım olmayan kişilerin yargılarından etkilenmem, kolayca boşveririm çünkü benim hakkımdaki yargıları sınırlıdır bu da gerçekçi değildir. O eleştiri beni değil beni gördüğü andaki davranışımın onun algıladığı versiyonunu temsil ediyor. Yakından tanıyanların yargıları beni üzebilir, çünkü onların görüşlerine değer veririm ancak bu durumda da açık açık duygularımı, neden böyle dediğini vs konuşurum. Yapılması gereken birşey varsa yaparım. Mutluluğuma gelince yine onun terazisi içimdedir, zaten içten gelen bir mutluluğum vardır (sağlıklı oluşumuz, çocuklarım ve sahip olduklarımın varlığı benim mutluluğumdur), gün içinde ortaya çıkan ani sevinçler de mutluluğumu arttırır.

Tabi burada mutluluk ve mutsuzluk şeklinde özetlesem de her türlü duygu için sözkonusu bu kalp terazisi. Aslında kapı farkındalık konusuna çıkıyor fakat ben bu yazıda sadece insanların bizi üzmesinin veya mutlu etmesinin yüzde yüz o insanın elinde olmadığını, bilakis kontrolün bizim elimizde olduğunu vurgulamak istedim. O zaman durum şu hale geliyor. Başkasını suçluyoruz ama asıl kendimizi bu kadar üzen yine kendimiziz. Fakat kendi kendimizi mutlu etmekte üzmek kadar başarılı değiliz.

Hiç bir fark yok aslında. Ve bu gücümüzü doğru kullanabilsek hayat çok daha kolay olacak.

14 Temmuz 2018 Cumartesi

İltifatını Kendine Saklama

08:07:00 5 Comments


Yukarıdaki şemayı geçenlerde arkadaşım paylaşmıştı. En dış halkada senin düşündüğün, daha içteki düşündüklerini kelimeye nasıl döktüğün, bir içteki diğer insanlara bunu nasıl aktardığın, en içte de bu aktardıklarından insanların ne anladığı. Gerçekten doğru bir gösterim olmuş. Çoğunlukla insanların bizi tam anlamadığından şikayet ederiz sebebi bu. Mutlaka düşündüğünü etkin söyleme, insanları etkileme gibi kitaplar/ yazılar vardır ama bu yazıda asıl değinmek istediğim bu değil.

Madem birbirimizi bu kadar az anlıyoruz, o zaman konuşmalarımızda ekstra nazik, empati yaparak ve iltifatlarla süsleyerek konuşalım diyorum ben. Tabi bu samimi konuşmaları aşırı derecede canım, şekerim gibi sözcüklerle süslemek değil kastım. Daha doğrusu bunları kullanıyor olsak bile, ağızda sakız olmuş halleriyle değil. Zaten bir insanın canııııım derken şımarık ve yapmacık mı, yoksa samimi mi söylediğini derhal anlarız. 

İltifat etmenin iki kişiye de faydası var. Elbette ki karşındaki insana öncelikle, mutlu olacaktır, kendine güveni gelecektir. Fakat söyleyen kişiye de var. Sürekli iyiyi söylersen kendini de “iyi oluş”a yönlendirmiş olursun. Aynı yoga yazısında bahsettiğim gibi, orada bedenin iyiliği mental iyiliği tetikliyor demiştim. Bu durumda da kelamın iyiliği, tatlı dillilik yine mental iyiliği doğuruyor. Bir şeyi kırk kere söylersen olur derler ya, işte kırk kere güzelliği görsün gözlerimiz ve onu söylesin dillerimiz.

Şahsen ben bu konuda biraz tutuktum. Ama buradaki arkadaş gurubumda bir arkadaşım var ki her daim neşeli, cıvıl cıvıl ve tatlı dilli birisi. Artık hangisi sebep hangisi sonuç ayırmak zor ama biliyorum ki ikisi birbirine çok bağlı ve farkettiğimden beridir ben de “güzel sözlerimi” bol keseden dağıtıyorum. Gel abla gel taze taze iltifatlarım var.

- Ne kadar şıksın, ışık saçıyorsun bugün.
- Saçının bu modeli yüzüne çok yakışmış.
- Seni daha zayıflamış gördüm bugün bravo (diyettekilere) 
- Evin ne kadar huzur dolu, çok güzel dekore etmişsin.
- Hepsi nefis olmuş ellerine sağlık.
- Ne güzel bakıyorsun çocuklarına, maşallah hepinize.

Ve daha niceleri, şimdi aklıma gelmiyor. Doğrusu konuşmanın gidişatına göre şekilleniyor.

Şimdi bunları yazınca söylediklerimin gerçekçi olmadığı düşünülmesin. Nedense iltifat deyince gerçek olmayan şeylerin tersini söyleme gibi bir ima oluyor. Fakat hayır, iltifat gerçeği vurgulayarak, abartarak söylemektir benim gözümde. Bir de dikkat edin iltifat edince cevap çoğunlukla “yok canııım” şeklinde ret olur. İşte bu da yukarıdaki şemayı doğruluyor aslında. O zaman ; ver coşkuyu. Nasılsa söylediğinin çok çok azı kabul görecek.

9 Temmuz 2018 Pazartesi

Çile Değil, Çile Değil

22:20:00 3 Comments


İki gün önce, İstanbul’da yeğenim doğum yaptı. 12 yaşında teyze olmuştum, şimdi 39 yaşında büyük teyze oldum. Çok mutluyum.

Tabi yakınım olsun veya olmasın etrafımda bir hamilelik/ doğum vakası olunca hemen kendi süreçlerime dönüyor beynim. Şimdi yeğenim hastane odasında kalabalık bir destek ekibi ile bulunurken gözlerim doluveriyor. Ben her ikisinde de kocam bile neredeyse yanımda olmadan, yapayalnız günler geçirmiştim hastanede. Eve geldim yine yalnızdık. Yapılacak işler bir yana, duygusal olarak yalnızlığın zorladığı zamanlar olmuştu. Malum lohusa kafası.

Fakat aradan zaman geçtikten sonra düşününce aslında ciddi sıkıntılarımın olmadığını, her zorlandığım dönemde Allah’ın bir şekilde işimi kolaylaştırdığını farkediyordum. Hatta iki çocuklu hayata dair ilk yazılarımda bunu sık sık söylüyordum.

Fakat şöyle de bir durum var. Her ne zaman uzaktaki tanıdıklarımla benim nasıl olduğumla ilgili konuşmalar geçse konu aynı yere geliyordu. Ben burada bu destekle çok zorlanıyorum, sen nasıl yaptın ah, vah... Bunları o kadar çok duyunca, arkadaşlarımın desteklerini görünce kendime şöyle diyordum. Ah ben be çileler çekmişim meğer, nasıl da bahtsızmışım, sevenlerimiz bizi yeteri kadar sevmiyormuş ki kimse gelmedi, gelmiyor. Demek ki değerimiz çok azmış.... şeklinde girdap gibi büyüyen karanlık düşünceler doğuruyordu. Eh zaman zaman bu girdaba katılıp koyverdiğim de olmuştu.

Şimdi ne zaman bu girdap başlayacak gibi olsa kendime diyorum ki: çile değil, çile değiiiiil. Çile dediğin böyle mi olur. Ne hastalar var, mülteciler, savaş içinde kalanlar, amansız hastalıklarla boğuşanlar, haksızlıklara uğrayıp evsiz barksız kalanlar neler neler. Çok şükür sağlığımız da keyfimiz de yerinde. Azıcık zorlanmaktan birşey olmaz. Dağına göre kar, gücüne göre sıkıntı. Geçer gider elbet.

Geçti de. Ve daha niceleri de gelip gelecek belki... Dermansız derdimiz olmasın yeter ki, üstesinden geliriz alimallah.

6 Temmuz 2018 Cuma

Çocuk Odasına Kitap Kutusu

00:32:00 0 Comments


Uzun zaman önce bir arkadaşımla çocuk odasında nasıl bir kitaplık olsa diye konuşmuştuk. Yabancı evlerde çok gördüğümüz yukarıdaki fotoğraftaki gibi olan kitabın yüzü görünecek şeklinde konan kitaplıklardan mı başka mı? Bu tip bir görüntü sanırım hepimizi çok cezbediyor. Ona demiştim ki tavana kadar bu raflardan değil de sadece bir yada iki sıra yap, altına da kutu koy, kitaplar onda dursun. Sadece vurgulamak istediğin kitaplar açık rafta olsun, ara sıra değiştir. Hepsi raflarda olunca çocuk zaten üst katlara ulaşamıyor, hem de karışık bir görüntü oluyor. Bizim çocuk odaları yabancılarınkiler kadar boş değil, odayı boğabilir.

Bu fikri ona söylerken kendim de yapmak istiyordum ama bir türlü sıra gelmedi. Dün akşamdan beri de resmen kafayı taktım. Tüm gün nasıl yapacağımı düşündüm. Evde bazı mobilyalar var onları dönüştürmek istiyorum. 



Kitapların kutuya konması fikri şöyle. Bizim kütüphanede çocuk kitapları da aynı böyle dizili kutularda. Çocuklar tek tek arkadan öne doğru kaydırıp bakıyorlar. Standart bir kitap rafından çekip almak sonra da onu yerine takmaya göre çok daha kolay çocuklar için.



Eğer yerden yüksek olursa altına oyuncak kutuları da konabilir. Marangoza özel yaptırırsanız altına çekmece, kapaklı dolap veya tekerlekli kutu bile olabilir.



Tabi fikirler çoğaltılabilir. Mesela tekerlekli/tekerleksiz  2-3 kutu da kitap kutusu olabilir. Tamamen size kalmış. Sabahtan beri araştırdığım için ebatlarına dair şöyle bir fikrim oluştu. Yan duvarlar çok alçak olmamalı ki kitaplar devrilmesin, fakat çok derin de olursa kitap zor görülebilir (azıcık taşınca daha hoş duruyor). Bu durumda ortalama 20-25 cm arası bir yükseklikte duvarlara sahip olmalı. Uzunluk tabi ki koyacağınız yere bağlı ancak derinlik de maksimum 30-35 cm olursa yeterli olur diye düşünüyorum.

Ben şimdi nasıl yapacağımı kafamda çözdüm. Umarım yakın zamanda hayata geçirebilirim. 

Fotoğraflar pinterestten alıntıdır.

5 Temmuz 2018 Perşembe

Yoga

01:33:00 2 Comments

 (Yogadan önce çok yorgunum, yogadan sonra ben ben değilim)

Eski yazılarımdan birinde kısaca yogaya başladığımı yazmıştım. O zamandan bu zamana hep detaylı bir yazı yazmak istedim ama duygu ve düşüncelerimi nasıl aktarabileceğimi bilemedim. Şimdi de bilemiyorum aslında. Sadece anlatmaya çalışacağım.

Yogaya başlamam bilinçli ve istekli bir seçim değildi. Evime yakın mesafede ve boş olduğum kısıtlı zaman aralığında bir tek bu dersler vardı. İlle de bir spor yapmak istediğim için denemeye karar verdim. Şimdi yaklaşık 7-8 ayın sonunda yoga için bir spor diyemem, spordan daha fazlası, hatta spor bile değil belki.

Yanlış anlaşılmasın en zor bedensel hareketler yapılıyor, bedene bir spor olarak katkısı çok fazla. Tüm vücudu esnetiyor, denge ve dayanıklılığı arttırıyor. Fakat ben şimdi daha farklı bir açıdan beni şaşırtan deneyimleri paylaşmak istiyorum.

- yoga yaparken, bedeninde daha önce varlığını dahi hiç farketmediğin bölgeleri, kasları keşfediyorsun. Sanki bedenimi yeniden öğreniyor gibiyim.

- spor yaparken ihtiyaç duyduğumuz bütğn spor aletleri ve malzemelerine hiç ihtiyaç yokmuş aslında. Bacağını çalıştırırken kolun, belini çalıştırırken kalçan vs yardımcı malzeme olarak kullanılabilirmiş. 

- bazı pozlara geçerken de o pozda dururken de çok zorlanırsınız. Fakat bir süre sonra (mesela diyelim bir dakika sonra) vücut o poza uyumlu hale gelir ve bu sefer o poz normalmiş gibi gelir. Tekrar eski duruşa geçerken de yine ağrır. Yani kolay duruş zor, zor duruş kolay olmuş olur. Vücudumuzun bu kadar kısa sürede uyum sağlaması beni çok şaşırtıyor.

- fakat beni en çok hayret ettiren şey beden rahatlığından mental rahatlığa geçiş kısmı. Yani hep şöyle düşünürüz. İnsanın kafası rahat ise vücudu da gevşer, kafası karışık ve yoğun ise vücut gerilir, ağrılar başgösterir. Öyle değil mi? Evet hep bunu duyduk ve tecrübe ettik. Peki neden tersi doğru olmasın? Bunu hiç düşünmemiştim. Fakat yaşayarak gördüm ki tersi de mümkün. Yoga bedeni nefes egzersizleri ve esnemeler ile rahatlattığında, kafan da rahatlıyor. Ruhun hafifliyor. Hatta daha da ileri gideceğim, bir nevi üçüncü göz açılıyor. Başka bir boyuta geçiyorsun sanki. Bunu tarif etmem zor, tek söyleyebileceğim beni yogaya bağlayan bu his oldu. Diğer tüm yararlarını göz ardı edebilirim ama bunu başka birşeyde bulabileceğimi zannetmiyorum. 

Ve yogaya başlama konusunda ikilemde kalanlara sırf bu tecrübeyi yaşasınlar diye tavsiye ediyorum.


3 Temmuz 2018 Salı

Bok Böceği

22:41:00 1 Comments





Bir süredir akşamları yatmadan önce kızıma kitap okuyorum. Bazı ilginç özelliklere sahip hayvanları anlatıyor. Neredeyse hepsini paylaşasım var ama bu böceği ayrıca sevdim. Ne faydalı bir hayvanmış. Bu özelliklerinden ötürü Mısır’da kutsal sayılırmış.

Kitapta hemen bu bölümden önce Mirket’leri anlatıyordu. Mirketler yuvalarında bir tuvalet oluştururlarmış. Hep aynı yerde bir çukura yaparlarmış ve onların tuvaletlerini temizleyen de bok böceği olurmuş.

Kitabı e-kitap olarak bulmuştum. Çok sevdim tavsiye ederim. Şimdi gelelim hikayeye;

******


“Bok böceği”

Sanki çikolatalı badem şekeri... Öyle, öyle!

Yerde emekleyerek gittiğim görsen, şeker sanıp ağzına atasın gelir. Kendisi parlak siyah renkli, bacakları bile pırıl pırıl parlar. Kadifeyle ovulup parlatılmış gibi gıcır gıcır, yepyenigörünürler. Mmmmmmmmmmmm! Çikolatalı badem şekeri, fabrikasından taze geldi.”

“Ama dur! Ağzına atıp emmeden bilmen gereken bir şey var: Bu emekleyen şeker, bokun içinde yaşar. İnek bokunun, at bokunun, mirket bokunun içinde. Hem bokun içinde yaşayıp hem de nasıl böyle pırıl pırıl kalabildiğini anlamak kolay değil tabii.

Boktan bir parça alır, ön ayaklarıyla yoğurup yuvarlayarak minik toplar yapar. Sonra bu topları kendi yumurtalarıyla birlikte top“toprağa gömer. Yeni doğacak larvalar için nefis şeyler.

Boklan yuvarlarken arada sırada da iştahla atıştmr bu sevimli tosbağa. İşine gelir, sonuçta boklar önceden çiğnenmiş gıdalar. Hem bunun neresi iğrenç ki.

Bok böceği sadece etrafı boklardan temizlemez. Yere gömdüğü için, toprağı da besler. Bok, hem bok böceği, hem onun çocukları, hem de bitki ve çiçekler için önemli bir besin kaynağı olur.

Sanki bütün bu yaptığı yetmezmiş gibi, ek bir iş daha yapar bok böceği: Bahçıvanlık. Toprağa gömdüğü bok toplarının içi çiçek tohumlarıyla dolu olur. Böylece her yıl, yeni yeni çiçek bahçelerinin oluşmasını sağlar.

Bok böceği: Hem aşçı, hem bahçıvan hem de temizlikçi.

Bok böceği: Harikalar yaratan çikolatalı badem şekeri.

Alıntı Şuradan

Bibi Dumon Tak - Kır Kurdu Kitap Kurdu

İlgi Deposu

00:23:00 0 Comments


Özellikle kızımda daha belirgin şekilde kendini belli eden inişli çıkışlı bir ilişkimiz var. Bazen can ciğer kuzu sarmasıyız, bazen kedi köpek. Oğlumla da muhtemelen benzer süreçleri yaşayacağız ama şimdi fazla hissedilmiyor. Belki de daha uzun saatler boyunca okulda kaldığında onda da başgösterecek.

Zaman zaman günün özeti yazılarında da paylaştığım gibi günlerimiz çok yoğun. Yine de bu yoğunluk içinde nefes alabilecek zamanlar bırakmaya özen gösteriyorum. Fakat bazen elimde olmuyor. Üstüste programlar, playdate’ler derken hafta içi hafta sonu hep dışarılarda oluyor ve birlikte zaman geçiremiyoruz çocuklarla.

10 gün kadar önce yine böyle haftalar süren yoğunluğun ardından kızım bir başka forma dönüşmüştü. Böyle diyorum çünkü gerçekten kendi karakterinden çok farklı davranışlar sergiliyordu. Kızgın, memnuniyetsiz, herşeye kolayca ağlayan, ufacık olayları aşırı büyüten, her an patlamaya hazır bir bomba. Bu durum tabi ki benim de sabrımı zorluyordu zaman zaman, durmadan kavga ediyorduk.

Sonra, bir hafta, okul iki gün tatil oldu. Öğretmenlerin çalışması vardı. O iki gün evde kaldık, haftasonu da ailece birşeyler yaptık. Huysuz kızım pamuğa döndü, yeniden cıvıl cıvıl güler yüzlü bir çocuk oldu.

Biliyordum beni özlemişti, beraber zaman geçirmeyi, beraber alışverişe gitmeyi, yan yana oturmayı, sohbet etmeyi. Günlük telaşlarda birlikte illa ki birşeyler yapıyoruz ama muhtemelen ona telaşsız zamanlardakinin tatminini vermiyor. İlgiye de sevgiye de doyunca çocuktaki fark çok bariz görülüyor.

Oğlum daha çok evde olduğundan onun depolarını hergün tazeliyorum ama kızımın pek düzenli olmuyordu, fakat muhakkak bunu hep hatırlamalıyım, zamanımızı dengeli programlamalıyım.

Bir anne olarak, tüm diğer anneler gibi, çocuğumun sağlığından güvenliğine, duygusal dünyasındaki dengeleri korumaya kadar o kadar hassas bir şekilde çalışıyor, sevgimizle büyütüyor, hayat yolunda yürürken her aşamada, her can kırığında yanında olmaya çalışıyoruz ki, ilgi ve sevgi depoları dolmamış biri tarafından en ufak bir zarar görmesini bile istemem. Kıyamam. 

Eminim Leyla’nın annesi de ona hiç kıyamazdı. Öyle üzgünüm ki bunu ifade edebilecek kelimelerim bitti. 


2 Temmuz 2018 Pazartesi

Deniz Havası

00:44:00 2 Comments


Hollanda’da yaz şaşırtıcı derecede iyi seyrededururken, biz güzel havada yapılabilecek çoğu şeyi yapmış ve doymuştuk. Bu haftasonu hava yine ortalamanın üstünde sıcak olunca (28-30) göl kenarında yüzmeli piknik mi, yoksa deniz kenarı mı diye ikilemde kalmıştık.

Daha önce iki kez gittiğimiz bir bölge var Hollanda’nın güneyinde: adı Zeeland. Ülkenin batısı boydan boya okyanusa bakan plajlara sahip olmasına rağmen, Zeeland’da okyanus haliçler şeklinde girintili çıkıntılı bir yapı oluşturuyor ve deniz bambaşka bir hale bürünüyor. Sakin, sıcak ve sığ. Üstelik bu civardaki kasabalarda hemen bir yazlıkçı havası seziliyor. Marinadaki yelkenliler, çiçekli evler, caddelere taşmış cafeler, tatil yerlerine özgü o atmosfer. İşte bu ortamı çok özlemiştim, birlikte gitmeye niyet ettiğimiz kararsız kalan arkadaşlara da ısrarla buraya gidelim demiştim.

Evle arası 1 saat 10 dakika, bence uzak değil ama burası için uzak denilebilecek bir mesafe. Elbette bu kadar yol gidince değecek mi endişesi oluşuyor. Ben ise artık bu ufak değişikliği çok ama çok istediğimden herşeyi göze almıştım.

Okyanus ve yosun kokusu, denizden esen meltem altında güneşin yakıcılığı, sahilde ayakları suda sürerek taş, kabuk toplayış, limanda yürüyüş, güzel evleri seyrederek hayallere dalış....

Şimdi bu yazıyı yazdığım dönüş yolunda, çocuklar arabada uyuyakalmış, fonda hoş bir müzik eşliğinde gözlerimi kapatıyor ve bunların hepsini yapabilmiş, gözümü gönlümü ferahlatmış olduğum için şükrediyorum.











30 Haziran 2018 Cumartesi

Gönül Dili

23:32:00 0 Comments


Bugün çocuklarımızın etkinliklerinden uzun zamandır tanışıklığımız olan bir ailenin evine gittik. Baba Türk, anne Hollandalı, çocuklar da iki dili birden öğreniyor. 

Biz karı koca henüz Hollanda’ca konuşamadığımızdan İngilizce konuşuyoruz. Fakat bazen diller karman çorman oluyor. Çocuklar Türkçe ve Hollandaca birşeyler istiyor, biz bazı yerlerde Türkçeye dönüyoruz, olmuyor hop İngilizce’ye geçiliyor, zaman zaman İngilizce yetersiz kalıyor (veya tam söylemek istediğimizi ifade edemiyoruz) oradan anadillerimize geçiyoruz derken karışık ama bir o kadar da zengin bir sohbet geçirdik. Dildeki bu kaosa rağmen, uzun zamandır kesintisiz bu kadar güzel sohbet etmemiştim. Bizim kız ve oğlanla yaşıt kız ve erkek çocukları olduğundan, kimi zaman ikili kimi zaman dörtlü oyunlar kurdular ve şahane oynadılar (vur tahtaya). Ortam keyifli ve gönüllerimiz de bir olunca dillerin karışıklığının bir önemi kalmıyor.

Tabi şimdi düşününce bu akıcı sohbetin oluşmasında Hollandalı eşin nispeten Türk kültürüne olan aşinalığının da etkisi var. Yoksa genelde hep birbirimizi anlamaya çalışmakla geçiyor böyle ilk buluşmalar.

Tipik Amsterdam mimarisine sahip evlerinde çok güzel bir yuva kurmuşlar. Hem terası hem balkonu vardı evin ama balkonda oturmayı çok özlemiştik. Hafif esintili sıcak bir yaz gününde, balkonda keyifli bir sohbet ne iyi geldi. Şimdi bu keyfin getirdiği tatlı huzuru heybeme atıp uykuya gideceğim. 

Dün Facebook grubunda da konusu geçmişti. İnsan başka bir yere taşındığında neden zorlanır biliyor musunuz? Çünkü oraya dair hiç bir anısı yoktur. Günler geçip tatlı anılar biriktikçe gurbet-vatan farkı günden güne azalıyor. Biz de son beş yılda buraya dair çok güzel anılar biriktirdik ve çoğaltmaya da devam ediyoruz. Elbette 30 yılın yanında 5 yıl nispeten az kalıyor ama insan zaten hep geçmişi düşünerek de yaşamıyor. Hayat bu, acı tatlı telaşlarla hızla akıp gitmekten başla yapacağı birşey yok.

Erik

00:52:00 1 Comments


Hergün kısa kısa da olsa yazmaya karar verdim. Artık o günün kısmetine ne çıkarsa. Bugün beni son derece heyecanlandıran bir olaydan bahsedeceğim: erik ağacı. Burada ağacı çok nadir görülür ve meyvesi Türk marketlerinde de zor bulunur. 

Çarşamba günü kızımı piyano dersine götürmek için yola çıkmış ama otobüslerin grevi dolayısıyla gidememiştik. Dönüşte her zaman yanından geçtiğimiz ama bir türlü içine girmediğimiz parka uğradık. 

Girer girmez yerlerde ayaklarımın altında ezilen erikleri farkettim. İpuçlarını takip ede ede ağaca ulaştım. Ne görkemli bir ağaçtı. Ağaçların çadır gibi olup da altına girenleri sıcaktan, yağmurdan koruyan şekilde olanlarını çok seviyorum. Nedense aklıma altına bir kilim serip evcilik oynanabileceği geliyor. Demek ki hafızamda çocukluğumdaki oyunlarım hoş bir anı olarak kalmış.



Bu ağacın dipleri erik dolu olmasına rağmen dallarında hiç yoktu. Nasıl üzüldüm. Yine de yerden birkaç tanesini çantama attım. 

Çocuklar parkta biraz oynadılar. Tüm oyuncakları deneyip sıkılmaya başladıklarında çalıların arkasında kalmış biraz ilerdeki ağacın altına girip keşif yapmayı teklif ettim. Dalları yerlere kadar eğilip tüneller oluşmuş ağaçların altında gezinmek çok eğlencelidir hepimiz için. O bölgeye doğru yürüdüğümde yerlerdeki erik oranı daha da artmıştı. Bir de baktım ki ağaçlar meyve dolu, dallar yerlere eğilmiş. Çocukların boyları bile yetiyor. Tadı ise tam ekşi can eriği. Heyecanla toplamaya başladık.

Onlara oyun gibi gelen toplamanın sonunda ilk fotoğrafta görülen erikleri topladık. Daha da var çok var. 

Hollandalılar böyle yeşil erik meyvesini bilmiyor. Bu ağaç(lar) mahalle parkında kendiliğinden büyüyen, hiç bakım (ilaçlama vs) yapılmayan ağaçlar. Buna rağmen meyveleri oldukça büyük. Bütün meyveler yerlerde, muhtemelen yıllardır kimse toplamıyor.

Bu keşfi yaptığım için çok sevindim. Hala mutluluğunun etkisi altındayım. Bedava erik bulduğum için falan değil (zaten marketten alıp yemiştim, hevesimi almıştım, üstelik çok düşkün değilim), ülkeme ait bir şey bulduğum için. Canı erik isteyip de bulamayan arkadaşlarıma verebileceğim için, o ağacın yıllarca verdiği meyvelerin bu yıl sadece toprağa değil insanlara da gidebileceği için. Çocukluğuma ait birşey bulabildiğim için.

Şimdi artık yerini asla unutmayacağım ve bir sonraki baharda çiçeklerini de kaçırmayacağım. Mevcut eriklerini de toplayabildiğim kadar toplayıp herkese dağıtacağım.

Teşekkür ederim güzel ağaç.

18 Haziran 2018 Pazartesi

Evde okul öncesi eğitim - VVE Thuis

22:55:00 2 Comments
Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Bölgelere göre başlangıç yaşı değişse de, Hollanda’da çocuklar 2-4 yaş arasında oyun okulu diyebileceğimiz, okul öncesi eğitim veren okullara gidiyorlar. 4 yaşından itibaren de basisschool, yani ilkokula başlıyorlar. Bu oyun okullarında, yine bağlı olduğunuz belediyeye göre değişse de, bir çok yerde sadece expat çocuklara yönelik bir uygulama var: VVE programı. Bu programa dahil olan çocuklar ayrıca özel öğretmenler tarafından özel eğitime maruz kalıp Hollandacasını geliştiriyor.

Kızım ile oğlum aynı oyun okuluna gittikleri için, ikisi de bu hizmetten yararlandı/yararlanıyor. Aslında dil eğitimi olarak lanse edilse de eğitimin ağırlığı dil değil, pedagodların liderliğinde zengin konulu bir eğitim diyebiliriz. Zira her ayın ilk pazartesi günü bu çocukların velileri ve uzmanlar bir araya gelip 3 saat süren toplantılar yapıyoruz. Bu toplantıda, çocukların önceki temanın aktivitelerinden itibaren neler yaptıklarını, nasıl geliştiklerini ve ya geliştirilebileceğini, neler yapacağımızı vs tartışıyoruz.

Burada okullarda, her ay belli bir tema doğrultusunda eğitim veriliyor. Şu an ilkokula giden kızımın okulunda da öyle. VVE Programı da bizlere, oyun okulunun o ayki teması ne ise (bu tema expat olsun olmasın tüm çocuklara öğretiliyor), ekstra metaryel veriyor. Bize verdikleri dökümanları paylaşmak istiyorum bugün. Çünkü ne kadar çok seviyor olduğumuz bir yana, böyle üzerinde düşünülmüş, güzel fikirler içeren bir çalışmaya hayranlık da duyuyor, paylaşmak istiyorum.

Bu program 2,5 yaşından itibaren başlıyor. İlk başladığında bir çanta içiminde klasör ve ileride lazım olacak (makas, yapıştırıcı, boyalar gibi) şeylerden oluşan ve hediyeleri de olan bir paket. 

Bu klasörümüz. Her ay ilgili 15-20 sayfalık bir döküman veriliyor ve bu klasöre koyuyoruz. 


Bugün yine toplantımız vardı ve aşağıdaki fotoğrafta bu ayın yeni teması için metaryeller görülüyor. Her ay sert kapaklı bir kitap ve döküman veriliyor. Bu ayın teması “su” imiş.


İşin en güzel yanı, hem kitap hem dökümanlar evde hangi dilde konuşuyorsanız o dilde hazırlanmış. Türkçe, İngilizce, İspanyolca... ne isterseniz. Ben kızımda Türkçe aldım ama oğlumda Hollandaca olmasını talep ettik. Hem olayı bildiğimiz için zor gelmiyor hem de bizim Hollandacamıza katkıda bulunuyor. Ayrıca kitabı ve oyunları babysitter ile de okuyabiliyorlar böylece.

Bu ayki kitabın çizimlerine ayrıca bayıldım.

Bunlar da daha önceki aylarda verilmiş kitapların bir kısmı. Elimin altında bunlar vardı fotoğraf çekerken. Güzel bir kütüphane oluşuyor.

Şimdi sırayla dökümandaki içeriği anlatmak istiyorum. İlk sayfada her ay verdikleri dökümanların içinde olan açıklayıcı bir bilgi var. Çocuğumuzla nasıl iletişim kuracağımız konusunda.

Aşağıda soldaki sayfa yine iletişim konusunda açıklamalar ile devam ediyor. Sağda ilk etkinlik olan kitabın tanıtımı. Bu kitapta neler vurgulanmış, kazanımlar neler olacak bunları listelemişler.

Aşağıda solda kitap okurken nasıl davranmalıyız (yukarıdaki sağ sayfanın arkası bu sayfa, onun devamı) anlatılmış ve sağdakinde evde su ile yapılabilecek oyun önerileri var.

Yine bir önceki sayfanın devamı sağdaki, ve solda evde suyla ilgili aktiviteler sunuyor. En başında çocuklara nasıl yaklaşmamız gerektiğiyle ilgili bir hatırlatma. Ne oldu, nasıl oldu gibi sorularla onun kavramasını sağlamaya çalışın diyor. Bu sayfadaki öneriler çok hoş, dilim döndüğünce yazayım.
- wc sifonunu çekin. (Ne olduğunu ses, görüntü vs çocuk açıklayacak)
-benzer şekildeki üç bardağa sıcak, ılık ve soğuk su koyun. Birer küp şeker atsın çocuk ve karıştırsın. Ne gözleyecek anlatmasını isteyin.
- banyoya gidip diş fırçasıyla dişini fırçalasın
- çiçekleri sulasın
- bir bardağa konsantre meyve suyu ve su koyup karıştırsın (burda çok içiyor çocuklar karışırken güzel renkler oluyor)
- musluğun altına bir sünger koyup çeşmeyi azıcık açın (süngerin üzerine) su nereye gitti, süngeri sıksın be oldu vs.
-bardağa su koyun, bir pipet ile üflesin suya ne oluyor?
- bir karton bardağa su doldurun, sonra delikler açın ne oluyor?

Bu oyunlardan sonra bazı kes yapıştır oyunları da oluyor. Aşağıda üç farklı resim var, bunları kesip oluş sırasına göre başka bir kağıda yapıştırması bekleniyor. (Maymun boya yapmış kirlenmiş, banyo yapıyor, temiz giysiler giyiyor)

Bu sayfada yine su ile ilgili deneyler önerilmiş.

Bir diğer oyun da puzzle. Aynı resmin bir tam hali, bir bazı bölümleri eksik hali, bir de parçaları var. Parçaları anne baba düzgün kesecek ve çocuk boşluklarda uygun yeri bulup yapıştıracak. Bazı aylarda hafıza kartları oyunu da oluyor.


Bu oyunda kocaman akvaryumun içindeki balıkları boyayabilir, boş sayfadaki balıkları kesip akvaryuma yapıştırabilir.

Suluboya yapmayı önermiş, çocuk bu aktiviteden neler öğrenir açıklamış.

Bu fotoğrafta da yukarıdaki ilk sol, suluboya sayfasının devamı, sonraki üç sayfa da yeni bir oyun gösteriyor. Resim içinden ufak parçalar ayrı bir sayfada gösterilmiş bunları çocuğun resimde bulup göstermesi bekleniyor.





Her ay böyle farklı oyunlar ve aktiviteler ile okul öncesi eğitimin ev adımını gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Aslında çok basit şeyler olsa da, kimi zaman zamansızlıktan, kimi zaman da ne yapsak diye bilememekten fazla birşey yapılamıyor. Böyle hazır bir paket olunca, doğrusu benim için çok rahat oluyor. Ayrıca okula götürüp bunu yaptım diye sergilemeyi de teşvik ediyorlar. Hem kendi çocuklarımdan hem de arkadaşlarımınkinden gördüğüm kadarıyla gerçekten çocuklar zevk alarak oyunla öğreniyorlar. 



11 Haziran 2018 Pazartesi

Birikim

23:06:00 11 Comments
Öyle uzun zamandır yorgunum ki, artık kendimi bir robot hissetmeme ramak kalmıştı. Her gün aynı işleri yapmaktan, durmadan birşeylere yetişmekten, günde milyon kez hadi demekten, geceleri az uyumaktan (çocuklar daha iyi uyuyor ama ben uyumuyorum), sadece fiziksel işler yapıp beynimi otomatiğe bağlamaktan artık düşünme yetimi kaybettiğimi zannediyor, bir fikir üretme, yeni bir şey geliştirme, mantıksal konulara kafa yorma gibi yönlerimin bu süreçte tamamen köreldiğini hissediyordum. Tüm bu yoğunluktan kaçmak için bulduğum her fırsatta kitap okuyordum ama bir önceki gün okuduğum bölümü bile hatırlamıyordum. Kendime ayırdığım birkaç zaman parçası da yine hep telaşla geçiyordu, çünkü bir sonraki program beni bekliyordu.

 Geçmiş zamanda yazdım ama bu durum hala değişmedi tabi, sadece bugün bazı şeylerin farkına vardım da sanki bu yüzden geçmişte kaldı.

 Son birkaç haftadır Ablam bana fizikte yaptığım çalışmalarla ilgili bazı şeyler soruyor, açıklama bekliyordu. Bunları kafasındaki bazı soru işaretleriyle (dinle ilgili) birleştirmek istiyordu. Ve ben her talebini geri çevirdim çünkü kendim hazırladığım bilgilerin dahi üstesinden geçecek,şöyle toparlayıp açıklayacak kafam yoktu. Sanki onları ben yapmamıştım, beynim samana mı dönmüştü, bana n’olmuştu?

 Bu sabah yine aynı cevabı verdim, çok uykusuzum, sabah yine okula geç kaldık, başım çatlıyor ve beynim dumanlı. Sonra biraz dinlenip birkaç şey okudum ve ona yazdım yazdım... Yazdıkça sanki kontrolümün dışında fikirler ardı ardına patlak veriyordu. Bir çoğu ufak tefek bilgiler ve deneyimler şeklinde yıllar içinde bünyeme doluşan ama sonra her nasılsa ahenkle birbirini kuşatan fikirler olarak su yüzüne çıkıyordu. Pek bir hoşuma gitti o ayrı ama en çok da şaşırdım. Çok ama çok şaşırdım. Yazılarım bittikten sonra ben yine günlük koşuşturmacamın içindeyken bile beynim işlemeye devam ediyordu.

 Şu an huzur dolu bir tatmin ile uzanıyorum (hala çok yorgunum). Bu tatminimin başlıca iki sebebi var.

 1- Artık samana döndüğünü sandığım beynim aslında hala iyi iş çıkarıyormuş. Ve üstelik kısa sürede, yani uzun uzun hazırlanmam gerekmeden yapıyormuş. Sadece bir kıvılcım yetiyormuş.

 2- Bunca zamandır pul değeri biçtiğim işler bile (yemek yap, getir götür, bekle, koştur, yetiş, oyna, topla, süpür, telaş et....) hepsi bana birşey katıyormuş. Hiç alakasız romanlardan edindiğim bilgi kırıntıları alakasız bir işi kolaylaştırıyormuş. Gün boyunca gözümden, kulağımdan, ruhumdan giren her bilgi beni dönüştürüyormuş ve bu dönüşümden daha boş birşey değil, daha dolu birşey meydana geliyormuş. Aslında bunu her yerden duyar okuruz ama, bu gün nasıl desem, şu anda sahip olduğum bütün donanımın büyüklüğünü iliklerime kadar hissettim. Apaçık gördüm, biraz da ürktüm. Çünkü bu, muhakkak ayrıca başka bir sorumluluğu da beraberinde getirecek. Fakat belki de zaten o sorumluluğu üstlenmek üzere ben donatılmaya başladım ve devam ediyorum. Rabbim utandırmasın.

30 Mayıs 2018 Çarşamba

Nihayet Ehliyet

00:40:00 5 Comments
Uzun uzun yazdığım ehliyet al(ama)ma sürecimin sonuna geldik nihayet. Dün sınava girdim ve geçtim, pheeew. Nasıl rahatladığımı anlatamam.



Fakat tabi ki arkadaşımın da dediği gibi, illa trajikomik bir olay yaşanmadan işlerim hallolmayacaktı. Kaderim midir nedir, son anda yine bir kalp çarpıntısı yaşattı. 

Son iki haftadır yoğunlaştırılmış ders almaya karar vermiştim. Her derste artık tecrübeli olduğum halde hatalar yapmaya devam ediyor, moralim bir gün iniyor bir gün çıkıyordu. Son hafta ardarda üç sabah derslerime çok az uykuyla girdim. Oğlum hastalandı, her gece ateşler içinde kaldı. Tabi ki dersler verimsiz geçti ve üstüne içime tuhaf bir korku düştü. Kaderime küsmüş, yaradana kızmıştım. Neden işlerimi kolaylaştırmıyor, hep ekstra zorluk çıkarıyordu. Gerçekten sınavdan bir önceki güne kadar derin bir çöküntü içindeydim.

Sınavım pazartesi sabahı olacaktı. Pazar sabahı son dersimi yaptım, dersten sonra hava çok güzel olduğu için göl kenarına gittik birkaç aile hep beraber. Orada aklımda hep sınav vardı, ne yaptıysam kendimi bir türlü rahatlatmadım. Çocuklar yüzdü eğlendi, büyükler girmedi. Gitmeye yakın içimi ateş basmış ruhum daralmıştı. Eşime dedim ben bir dalacağım. 

Buz gibi su öyle iyi geldi ki. Tüm sıkıntımı alıp götürdü. Hiç üşümedim, çıkmak bile istemedim. Ama tabi döndük. 

Çocuklar uyuduktan sonra uydu görüntülerinden hep hata yaptığım yolları inceledim. Aklıma koymaya çalıştım bir nebze rahatladım. Fakat o gece neredeyse hiç uyumadım. Heyecandan ziyade, hani kafan çok dolu olur da gözüne hep o görüntüler gelir ya, sürekli beynimde yollar, sürüş sırasındaki konuşmalarımız, püf noktalar vs geliyordu.

Sabah erkenden (hatta çocuklar uyanmamıştı) evden çıktım. Hocam aldı sınav merkezine yola çıktık. Yolda kimliğini aldın mı diye sordu. Evet dedim ama eşim şu mektubu da verdi diye gösterdim. 

Bu mektup bizim süresi dolmuş olan oturma iznimizin yenilendiğini ve gelip almamızı söyleyen mektuptu. Hocam şaşırdı, ne zaman bitiyor tarihi diye sordu. Hemen çıkarıp baktım14 mayıs son günüymüş (o sırada bakana kadar bir fikrim yoktu, yenilenme işlemini biliyorum ama son tarihten emin değildim). Hocam telaşlandı, vay şimdi ne yaparız, süresi biten kimliği kabul etmezler, bunlar çok katılar, önceden söyleseydin bir çare bakardık, başka kişiye oldu yapmadılar sınavı... vs anlattı. Belki mektubu gösterirsek kabul ederler diyorum, mektup cumartesi geldi daha önce gelseydi almaz mıydım. (2,5 ay önce oturum izni yenilenmesi için başvurduk, 8 Mayıs’ta hazır olmuş ama mektup 26 Mayıs cumartesi eve geldi, sınavım 28 Mayıs paxartesi sabahı. Almaya bile zaman yok). Ne yapalım sınavı yapmazlarsa da her işte bir hayır, sağlık olsun dedim ve bıraktım. (Tabi 300 avro sınav ücreti de yanıyor bu durumda 😣)

O andan itibaren nasılsa sınav iptal diye rahatladım. Demek ki allah tarafından böyle istendi. Hocam yine de bir konuşalım dedi, sınav başlamadan 1 saat önce beni sınav yapacak müfettişi bulup söyledi. Adam da çok sert görünümlü bir tip, başta kem küm etti ama kabul etti. Ve benim hoca şok oldu. İlk defa bu oluyor dedi. Tabi benim paçalar tutuştu, sınav olacağım 🤪 Fakat bir yanım diyor ki allahım madem bu mucize oldu, bir de kalırsam çok ayıp olur, nolur geçeyim allahım.

Neyse sınav başladı, önce motoru açıp içinde bazı şeyleri sordu, bu nedir şu nedir vs. Önceki hocamla çalışmıştım ama bu arabanın kaputunu hiç açmamıştık. Allahtan hatırladım bir şekilde işi kotardık. Sonra yola çıkacağız, anahtarı sokuyorum çalışmıyor araba, meğer hocam diğer arabanın anahtarını koymuş yanlışlıkla 😒 Neyse orda bir gülüşme oldu ortam biraz yumuşadı. Sınav sırasında herşeyi kendimden beklemediğim derecede iyi yaptım. Heyecanlıydım, hatta çok kasılmışım da (inince bacaklarım ağrıdı) fakat son ana kadar geçerim diyemiyordum çünkü bunların sağı solu belli olmuyor.

Sürüş sırasında iki salaklık yaptım. Birinde yön bulma sorusuydu, adam bana uzaktaki binayı gösterip oraya git demiş ama ben tam anlamadım, binayı geçip giderken, hani oraya gidecektin falan dedi. Ay sorry yola odaklanmıştım kaçırdım dediğinizi falan dedim o da bir yerde durdurup navigasyondan bir adres yazdı. O zaman bu adrese git dedi. He iyi tamam giderim dedim ve gidiyorum, bir yerde sola dönüş var, asıl döneceğim yerden değil bir öncekinden dönmüşüm, sonra alakasız bir yere çıkmışım, ordan geri dönüş yapıp ters yönde epey bir yol aldıktan sonra (ortası çimenlikli çok şeritli bir yoldu) u dönüşüyle ters yöne dönüp doğru çıkışı buldum. Kendime bir sürü ek iş çıkardım ama hepsini akıcı yaptım. Fakat adam bu yanlışımı kafaya takar mıydı emin değildim. Aslında önemli olan yanlış gitmek değil, trafikte gösterdiğin tutum derdi hocam ama daha önceki tecrübelerimde gıcık müfettişleri çok görmüştüm hatırlarsanız.

İkinci aptallık bir sokak üzerinde geri dönüş yapma aşamasında oldu. Yolun başlarında bir sürü uygun yer vardı aslında ama bunlar yukarı doğru hafif eğimli park yerleriydi. Ben de geri geri giderken eğim varsa bazen gazı fazla kaçırdığım oluyor diye, gideyim de bir sokak kesişimi bulayım oradan döneyim dedim. Yokmuş. Üstelik daha da kalabalıkmış. Önümde bir kamyon boşaltma yapıyor, heryer araba bariyer vs dolu, minicik yerden döndüm. Evet başardım ama gereksiz zorlaştırdım. Ama adama da yol aradığımı söyledim neyse ki.

Bunların dışında allah yardım etti, yol üzerinde en fazla hata yapılan iki farklı noktada kolaylık oldu. Birinde çok geniş, çok girişi çıkışı, otobüs tramvay yolları falan olan bir kavşakta, hocamın dediğine göre herkes yanlış yola giriyormuş. O yerde benim önümde bir araba varmış ve ben onu takip edince kusursuz yapmışım ( hiç farkında değilim). 

Bir de daha önce hep tam anlamıyla iyi yapamadığım otoban çıkışı vardı. 100km hızdan 30 a düşüp çıkmak gerekiyor ama bir türlü tam ayarlayamıyordum düşüş hızını (ya geç kalıyordum ya erken) bu sefer yoğun trafik nedeniyle otoban akışı 80 idi ve ben 80 den 30 a çok rahat indim, hiç savrulmadan köşeyi döndük 🙈

Sürüş bitince müfettişin masasına gittik ve ayağa kalkıp elimi sıkıp tebrik etti ama ben hala inanamıyordum. Gözlerim de bu habere pek sulu karşılık verdi durduramadım. Fakat Hollandalıların böyle insani duygusal tavırlardan hoşlandıklarını biliyordum daha önceden, bu yüzden hiç umursamadım doğrusu, saldım gitti.

Ve böylece 1,5 yıllık macera sona erdi. Şimdi kazasız belasız sürüşlere inşallah.

18 Mayıs 2018 Cuma

Bugün ayın kaçı yarim, nerelerdesin?

02:31:00 7 Comments
Ne ayın kaçı olduğunu takip edebiliyorum ne de en som ne zaman yazdığımı. Ama günleri sor bilirim ve hatta gün içinde şimdi saat kaç diye sor bakmadan söylerim. Çünkü öyle planlı ki her saatimiz, sözgelimi bir polis soruşturması olsa ve şu şu saatler arasında nerede ne yapıyorsun diye sorsa, şak diye söylerim alimallah.

Dün biraz deli bir gündü, yazınca anlayacaksınız nasıl planlı analık yaptığımı. Resmen kendimden ürküyorum artık, nerde doğal anneliğim, nerde kaldı yavaş ebeveynliğim 😰

Çarşamba günleri kızımın okuldan erken çıktığı tek gün diye genelde gezmeyle geçer. Ama bu sefer Amerikalı baba, büyük çocuğunu almamı rica etti ve bizim evde playdate yapacaktık. İki gün önceden planlandığı için gezme yok, evde kalacağız hay hay.

Sabah 8.20 de kızımı okula bırak gel, ardından evde ufak tefek işler (kahvaltı masası oyuncaklar vs), 9 da oğlumu ve babasını yolcu et, aynı anda temizlikçi ablayı buyur et ve mesaimiz başladı.

Sanırım 5 hafta oldu haftada bir 3 saat yardımcı almaya başladım. Birlikte hızlıca tüm evi temizliyoruz. Ben daha çok onun gireceği odaları toplama, yerleştirme, ortalıktaki eşyaları kaldırma, oyuncakları oradan oraya, aşağıdan yukarı, yukardan aşağı her şeyi yerli yerine koyma işlerini yapıyorum. Dün de bunlara ilave bir makina çamaşır katladım ve yerleştirdim, çöpleri boşaltıp ayırdım (iki wc bir mutfak bir plastik bir karton bir cam ) ve saat 10.10 da arkadaşım geldi. Amacımız geçen yaz çarşamba sabahları bizim çiçekçinin yaptığı 1+1 kampanyası var mı yok mu bakmak, varsa arabasını doldurup gelmek. Zira bu ara resmen mahallemiz “bahçeler yarışıyor” havasında. Bizim bahçe ise sondan birinci :( 



Çok şükür ki kampanya varmış ve aldık. Bu çiçekçi de az değil. Hemen yakınında haftada bir pazar kuruluyor ve bu minicik pazarda (toplam 5-6 tezgah var) kocaman bir tezgah çiçekçi. Herkes özellikle bu çiçekçiye gidiyor. Oysa kasabamızda bir sürü çiçekçi var neden böyle diye merak edip ben de aldıydım önceden, farkı vazo çiçeklerinin dükkandan alınanlardan iki kat daha uzun ömürlü olması. Taze taze getiriyorlar herhalde. İşte bu çiçeklide pazarın çiçekçisinin müşterilerini kapmak için kampanya yapınca ben de önceden göz koyduklarımı aldım. Çoğu saksı çiçeği zaten.

Ardından pazarı gezdik, biraz markete uğradık ve koşa koşa eve döndük. Temizlikçiye para verip göndermem ve oğlumu okuldan almam lazımdı ve saat 11.40 olmuştu.

11.45 deki okul çıkışına yetiştik ve arkadaşım ile çocukları (onun kızı da eren ile aynı sınıfta)  aldık. O yorgun olduğu için eve döndü ben Eren ve Ava ile kalakaldım. Ava, Amerikalı babanın küçük kızı, o da yakında Eren’in okuluna başladı. Babası küçüğünü okuldan alacağını ama büyüğünü benim alacağımı söylemişti. Fakat gelmedi. Ava çiftliğe kaçtı, biz peşinden. Zaten zaptetmesi zor bir minik yaramaz. Babasına mesaj attım ama haber yok. 45 dakka sonra ablaları okuldan almıştık ve babası geldi. Küçüğünü alıp gitti (evde uyuyacakmış ufaklık) biz de büyüğü ile eve döndük.

Saat 1 civarı evdeydik. Babası 15.30 da almaya gelecekti çünkü 15.45 de yüzme dersine gitmeleri gerekiyordu. Yemek hazırladım yediler, oyun oynadılar, sonra sıkılıp  birkaç ev ötede bizim sokağın parkına gittiler, peşlerinden ben de oğlanla gittim ve 15.30 da hala kimse yoktu. Babası, 5-10 dakika gecikmeli geldi ve gittiler, böylelikle azıcık oturabildim diyemeyeceğim çünkü bir yandan da akşam için yemek hazırlıyordum.

Şimdi olumsuz yazdım diye kötülemiş olmak da istemem, normalde çok dakiktir Jon ama galiba önceki gece bir işi varmış gündüz uyuyacakmış falan. No problem dedim çünkü zaten bahar tatili yeni bitti ve kızlar da birbirini çok özlemişti.

Onlar gittikten sonra,  benim hızımla 8 çocukların hızıyla 20-30 dakika uzaklıktaki otobüs durağına gidip 16.39 otobüsüne binmem gerekiyordu. Neden çünkü piyano dersi var kızımın. Genelde bebek arabasını alıp gidiyorum ama o da ne? Bebek arabası eşimin arabasında kalmış. Arkadaştan alayım dedim çocuklar yürürüz dediler ve maşallah da yürüdüler ama yarım saatte. Neyse ki evden 4’te çıkabilmiştik. 

Salkım söğütlerde sallanmaca, arada yollarda oturup dinlenmece derken durağa 10 dakika erken geldik. Otobüse binip kısa bir süre gittikten sonra başka bir otobüse daha bineceğiz ve 15 dakka sonra ordayız. Normalde yani. Bu sefer ikinci otobüse bineceğim yerde (ki kocaman bir istasyon bir sürü otobüs geliyor gidiyor vs) kafam hangi dünyalarda geziyordu hiç bilmiyorum, aynı yere giden ama uzun yoldan giden otobüse bindim :( Bu yüzden 17.30 da başlayıp sadece yarım saat süren piyano dersine 15 dakka geç kaldık. Kızım geç kaldık diye otobüste bir sinir krizi geçirdi (beklenmedik durumlarda sakin kalamıyor pek, aşırı endişeleniyor). Bir de oğlum yolda uyumasın mı? İnince kucağımda oğlum, elimde kızım koşturmayayım mı? (Google Maps e göre durak bina arası 500 mt 7 dakka) Allahım neydi günahım. Fazlasıyla yoruldum. 

Derse geç başlayınca uzatma şansı olmuyor çünkü biz çıkar çıkmaz başka çocuk giriyor. Neyse ki 5 dakika uzattı ve 20 dakka yapabildik. 20 dakka ders için evden çıkma saati olan 16 dan itibaren 1sa45 dak yol gittim. 15 dak da döndüm (eşin duraktan alıyor dönüşte) toplam 2 saat. İşte analık diyeceğim ama tamamen duygusal 💶 çünkü gitmeyince parası yanıyor ve birebir özel ders diye pek de ihmal edilebilir bir tutar değil 😫

Kocacım bizi alınca, çocuklar evdeki menüyü beğenmeyince, fast food yemeye gittik fakat ben evden salatamı götürdüm (söylemesi ayıp kısır yapmıştım, ne zamandır canım çekiyordu yememiştik). Sonra eve gel, süt- diş -çiş haydi yatağa. Gece uyanınca farkettim ki ben de onlarla uyumuşum ve o akşam yapacağım Hollandaca ödevlerimi yapamamıştım. Sabaha da dersim var halbuki 🤷🏻‍♀️

Neyse ki ders iptal oldu.

10 Mayıs 2018 Perşembe

Her Çocuk Başka

19:18:00 4 Comments
Anne olmadan önce de çocukları çok severdim ama çocukların hepsini (bazı kişilerin yaptığı gibi) mıncıra mıncıra değil, farklı şekillerde severdim. Hala da aynıyım. Fakat ne yalan söyleyeyim böyle samimi sevenleri gördükçe -ki kendi çocuklarımı bile öyle sevdiğimi söyleyemem- acaba bende bir sorun mu var diye düşünürdüm. Neden her çocuğu mıncırasım gelmiyor?

Dün cevabını buldum. Hepsinin bizimkilere yakın yaşlarda çocukları olan birkaç arkadaşımla piknik yaptık dün. Çocuklar çok güzel oynadılar. Ben de arada onlarla etkileştim ve akşam uyumadan önce bu güzel günü düşünürken hepsini farklı farklı sevdiğimi farkettim.

Doğa; 2,5 yaşında göbüşlü, tontiş yanaklı, öndeki kocaman iki dişi ile güldüğünde dünyanı unutturacak kadar tatlı. Annesine de her gördüğümde söylüyorum, daha uzaktan görünce ısırasım geliyor onu. Dişlerimi sıkıyorum resmen. Ve başka hiçbir çocuğa karşı bu derece mıncırma isteği yaşamıyorum.

Ablası Defne; 5,5 yaşında. Masmavi gözleri bembeyaz duru bir cildi var. Düz İpek gibi saçları. Fakat en sevdiğim yeri minicik sivri çenesi. Her baktığımda o sivri çenesini tutma, saçlarını nazikçe okşama hissi geliyor. Porselen bir bebek gibi. Asla mıncıramam. Ben de her yakaladığımda çenesini sıkıyor, kucağıma oturtup başını okşuyorum.

Arda 2,5 yaşında ufacık tefecik ama çok güçlü, bitirim bir çocuk. Çok hareketli. Fakat bana en tatlı gelen yönü konuşması. O kadar güzel konuşuyor ki ve konuşurken elini ve başını politikacılar gibi öyle bir sallıyor ki sanki büyümüş de küçülmüş. Onunla en çok konuşmayı seviyorum. Konuşurken kızdırmayı, kızgın kızgın konuşurken elini sallayışını... Tüm tavırlarını gönlüme kazıyorum. Düşününce bile gülümsetiyor şimdi. Yavrum..

Arda’nın ablası Damla 3,5 yaşında. Açık kumral kıvır kıvır saçları var. Tam lüle lüle, parmağını içine sokarsın o derece. Gözleri hafif baygın bakar ve her zaman (ağlarken bile) dişleri görünürcesine gülen bir ağzı var. Bu herşeye gülümseyen bakışı ona öyle bir masum ifade veriyor ki. Onun da en çok saçını okşamayı, elini tutup konuşa konuşa yürümeyi seviyorum. Seviyorum diyorum ama bunlar bilinçli tercihlerim değil aslında. Yani onunla karşılaşınca kendiliğinden böyle gelişiyor iletişim şeklimiz. Biraz ondan biraz benden belki. Anlatması güç.

Atlas 4 yaşına yaklaşıyor. Yakışıklı bir Tazmanya canavarı düşünün aynen öyle. Çapkın muzır bir ifadenin sonsuz enerji ile birleşmiş hali. Onu görünce gıdıklamak, boks yapıp kovalamaca oynamak istiyor insan. Oturup sohbet ediyor elbet daha çok vakit geçirdiği kişilerle ama benim sınırlı zamanlı etkileşimlerimde daha çok böyleydi.

Atlas’ın ablası Melis 7 yaşına basacak Temmuz’da. Çok güzel bir kız ama canın istediği zaman dokunamazsın. Nasıl desem kendine ait çizdiği bir güvenli alanı var. O alana istediğini istediği zaman sokuyor, istemediği zaman en yakın arkadaşlarını dahi almıyor. Onunla en güzel iletişimi sevdiği şeyler hakkında soru sorarak yaşadım. Hamster’ı hakkında, çok sevdiği parfüm yapımcılığı hakkında soru sorun, bırakın gözleri ışıl ışıl parlayarak, sevinç içinde size anlatsın. Sonra da herhangi bir konuda oyun oynayabilirsiniz.

Alin 2,5 yaşında, minik çenesinin iki yanından hala tombik bebek yanakları sarkan, süslenmeyi çok seven tam bir tini mini hanım. Ama o da bu yanakların öpülmesinden pek hoşlanmıyor. Başını veya kolunu okşamaktan öteye geçemiyor temasım. Yanaklarını sıkma isteğimi hep içime atıyorum. 

Alin’in ablası Melis 6,5 yaşında. Tam bir hanımefendi. Giyimine çok özen gösterir, popüler kültürü iyi bilir. Onu ilk görünce iki elinden tutup kıyafetini göstermek için şöyle bir etrafında döndürüp, beraber dans etme isteği uyanır içinizde. Aslında zevkleri kızımınkilerle çok benzediği için konuşacak çok şey var. Minik erkenlerin glitterlı dünyası dersem herhalde anlarsınız.

Küçük Atlas, 2,5 yaşında. Yumuş yumuş bir yüzü, elleri, poğaça ayakları var. Gülerken kafasını yana yatırır. Öyle tatlı olur ki sımsıkı sarılıp içime sokasım gelir. Ona da genelde nazik davranma eğiliminde oluyorum.

Oğlum Eren, 3,5 yaşında. Topluluğumuzun cool bebeği. Öptürmez, dokundurtmaz (bana bile) ancak uykudan önce kendisi boynuma sarıldığı zaman boynunu yanaklarını ölebiliyorum. Mıncırma isteğimi de beraber süper kahramancılık oynarken dövüş esnasında gideriyorum. Yoksa dövüş oyunları oynamaya hiç bayılmıyorum yani.

Kızım Dila, mıncırılmayı çok seviyor ama onu da ben yapamıyorum. İncecik heryeri çünkü sanki acıtacakmışım gibi geliyor. En çok uyurken başını okşamayı, parmağımı o narin yüz hatlarında gezdirmeyi seviyorum. O sevişmek istediğinde kollarını bacaklarını çok fazla sıkmadan sıkıştırıyorum. Top gibi yapıp kucağımda sıkıyorum, yüzünde her noktasını, kirpiklerini, ellerinin parmak uçlarını öpmelere doyamıyorum.

29 Mart 2018 Perşembe

Helodünya 6 yaşında !

11:39:00 3 Comments


23 Mart Cuma günü ilk göz ağrım, biricik kızım 6 yaşını doldurdu. Zaman su misali akıp gidiyor, bebeklik fotoğraflarına şaşkınlıkla bakıyoruz. İnce ve narin yapısını hala korusa da boyu uzadı, yüzüne daha bir genç kız ifadesi geldi. Bıcır bıcır konuşması, nazı, kaprisleri ise hiç bitmedi :))

Tabi ki bir ay önceden doğumgünü ile ilgili hazırlıklara başladık. Hollanda’da her çocuğun sınıfında ufak bir kutlama oluyor. On gün kadar önceden, öğretmen çocuğun seçtiği kağıtlardan (aşağıdaki fotoda görüldüğü gibi) kocaman bir şapka hazırlıyor. Bu şapka bir nevi taç, gurur kaynağı. Çocuklar günlerce o şapkayla bile dolaşabiliyor :)


Önceki sene sınıfta dağıtılmak üzere, karton kaplara özenle yerleştirilmiş ve şeffaf kağıtlarla bağlanıp süslenmiş meyva salatası hazırlamıştım. En son sınıfta yerlerden rafya ve parça pinçik olmuş paketleri toplarken yoooook dedim, seneye yenmesi kolay birşey olacak. Bir arkadaş da benzer tecrübeyi patlamış  mısır ikram ettiğinde yaşadı. Bir daha asla patlamış mısır gitmeyecek ☺️

Bu sene kendimi fazla yormayacağım dedim ve cupcake yapmaya karar verdim. Çocuklarla güle oynaya yaptık. Çok süslü karton kalıplar almıştım , yağlı kağıt koyup onların içinde pişirmeye karar verdim. İlk seferde 20 tane çıktı (en az 25 lazımdı) hadi bir posta daha yaptık. Ondan da 30 tane çıktı fakat ilk pişenler ile ikinci pişenlerin alakası yok. Bir de bunlar kalıplardan çıkmıyor 😱 çıkarken parçalanıyor, eyvah bunlar yiyemez, her yeri batırır 😖

Ne yapsam ne yapsam, artık akşam olmuş, sabah okula birşey götürmem lazım, en iyisi bunları popkek yapayım dedim. Çok da nefis oldular.



Ertesi sabah okula gittik, şapka takıldı, şarkılar söylendi, parti kızımız tebrikleri kabul etti falan sıra yiyecekleri dağıtmaya geldi. Kızım iki arkadaşıyla servis yapıyor, diğer çocuklar ellerini açtı gözlerini kapadı bekliyor. Çocuklar bu popkekleri sapından tutup arkadaşlarının eline şap diye bıraktı elleri çikolata oldu. Hepsi bir ıyyk oldu ben elimde mendil çocukları silip sapından tutturuyorum. O kadar sap yapmıştım elleri batmasın diye😫

Neyse bir şekilde günü tamamladık fakat evde daha bir sürü cupcake vardı. Onları da ertesi günkü başka bir aktivitede dağıtmak üzere Popkeke çevirdik.

Okuldaki mini kutlamadan sonra asıl parti pazar günü oldu. Yine haftalar öncesinden ne yapsak da güzel birşey yapsak araştırmalarına başlamıştık. Hollanda’da çocuk aktivitelerinin yayınlandığı bir Web sitesi var, orada doğumgünleri için mekan önerileri. Bir gün kızımla oturup hepsini tek tek incelemiştik. İşte o zaman bir dans atölyesinde dans partisine karar verdik.

Bir kaç dans stüdyosu araştırması ardından biriyle zaman ve fiyat konusunda anlaştık. İki saat boyunca çocuklara kareografi öğretecekler, arada molalarda pasta ve başka aktiviteler yapabilecekler en sonunda çocuklar öğrendiğini anne babalara gösteri şeklinde sunacak. Fikir güzel, iki saat az gibi görünüyor ama genelde hep böyle oluyor burada, harika deyip rezervasyon yaptık.




Çocuklar katılacak, anne babalar bekleyebilir bekleme salonunda ama fazla ikramda bulunmayacağım, kahve kurabiye yeter dedim ve hazırlığımı ona göre yaptım. Çocuklara çubuğa dizdiğim peynir salatalık salam gibi şeyler, kraker, domates, kurabiye, ekmek, meyve suyu ve pasta ikram edecektim. Stüdyodan da renkli şekerler ve cipsler ilave edildi, gayet yeterli oldu.



Hazırlıklarda hep kızım yardım etti, çubukları ve pasta süslemesini de o yaptı...




İlk fotoğrafta görülen pastayı ben yaptım, çok beğenildi. Böyle bebek koyup süslemek, bu güne kadar yaptığım pastalar içinde en kolayıydı doğrusu. Bu pastadan sonra sen bunu ile dönüştür diye çok öneri aldım ama yok ben şimdilik böyle iyiyim.

Genelde her doğumgününde doğumgünü çocuğu arkadaşlarına bir hediye veriyor ya, bu sefer aklıma değişik bir fikir geldi. Onların kendi tasarlayacakları şapkaları hediye etmek. Her renkten şapkalar aldım, bir de çeşit çeşit kendinden yapışkanlı parlak süsler. Molalardan birinde çocuklar şapkalarını seçip süslediler ve en son gösteride hepsi onları taktı. Çok güzeldi ve oldukça kokoş 😍 Hatta onlarca partiye tanıklık etmiş olan stüdyo sahipleri şapka fikrine bayıldılar. Hiç görmemişler daha önce 😉




Ta taaaa, şapkaları bitmiş gösteriye hazır fıstıklar. Çoğu pembeyi seçti tabi ki 😜



Dans gösterisinin YouTube videosu burada, biraz karanlık olduğu için pek seçilmiyor ama fikir verecektir. https://youtu.be/2bJfkhU61F0

Partiden tüm çocuklar epey mutlu ayrıldı, hatta ayrılmak istemediler. Böylece bir parti dönemini de başarıyla atlattık.



Nice yaşlara canımın içi, gözlerinin ışığı hiç solmasın.

Bir sonraki yazılarda ise yoğun günlerimizin diğer sebepleri yer alacak 😘

28 Mart 2018 Çarşamba

Günün Özeti 28 mart 2018 çarşamba

23:00:00 7 Comments
Yazmaya uzun bir ara verince ne yazacağımı şaşırıyorum. Aranın nedeni konu sıkıntısı değildi bilakis baş döndürücü hızda geçti günlerimiz. Ne ara nisana eriştik hiç fikrim yok. Bu gün de delicesine günlerden biri şeklinde seyredince, bari günün özetini yazayım da buzları kırayım istedim.

 Geçtiğimiz hafta sonu yaz saati uygulamasına geçip saatleri ileriye aldık. Nihayet Türkiye ile saat farkımız yine 1’e düştü ama çocukların yatma/ uyanma saatleri yeni düzene adapte olamadığından pazartesiden beri her sabahımız pek şenlikli. Üstüne küçük bey yine ateşli, hasta, geceleri az uykulu olunca okullara yetişme telaşı feci bir hal aldı. Bu sabah da 8.15 de evden çıkmamız gereken okula 15 dakka önce uyanınca epey bir koşturma oldu.

 Helo’yu bir koşu okula bırakıp geldim, gelince kahvaltıma oturdum. Normalde hep beraber yapıyoruz ama geç kalkınca olmadı. Geldiğimde oğlum ile babası hazırlanıyordu. Onlar evden çıktılar, kahvaltıyı topladım, hemen çatı katına koştum bir makine çamaşır attım. Gece oğlum kusmuştu, yorgan çarşaf hepsi battı. İlk makinada yorgan ve yastıkları yıkadım, günün ilerleyen saatlerinde diğer parçalar olmak üzere toplam üçer kez çamaşır ve kurutma makinası çalıştırdım. Makinadan sonra yatakların toplanması, fazlalıkların kaldırılması derken bir duş almam gerekiyordu, hızlıca girip çıktım.

 Saat 10’da kızımın okulunda yardımcı veli olarak bir göreve gidecektim. Grote rekenendag imiş bugün. Dün veli aranıyor listesinin önünde adımı yazsam mı yazmasam mı diye düşünürken internetten baktım. Tüm Hollanda genelinde kutlanan sayılar/matematik ile ilgili bir gün. Hah dedim tam bana göre, matematiksel fizikçiyim ya! fakat bir sorun var dili zor anlıyor ve konuşamıyorum. Olsun dedim, belki de fazla konuşmam gerekmez. Saat 10 da gittiğimde meğer yanlış saati kaydettiğimi farkettim, 10.30 da başlıyormuş. Tüh yarım saat daha evdeki işleri yapardım diye hayıflandım ama eve gidip gelmek 15 dakika hiç değmez diyip hemen okulun karşısındaki Nova’nın okuluna yürüdüm. Bugün onların sınıfında Paskalya kahvaltısı olacaktı ve kahvaltıdan sonra bahçede yumurta şeklindeki çikolatalardan arama oyunu oynuyorlardı. Biraz onları seyrettim gizlice, sonra içerisindeki kafede beklemeye karar verdim. Baktım iki arkadaşım da orda onlarla oturduk. Arkadaşlarımdan biri oğlumu alıp evine götürecekti çünkü bugün kahvaltı var diye okulu 11.45 yerine 10.30 da bitecekti. Tam diğer görev zamanı 😥

 Oğlumun çıkışını görmeden, okuldaki kahvaltı nasıl geçmiş soramadan kızımın okuluna gittim. Sınıfta benimle birlikte 4 veli vardı. Her birini bir grup masasına yönlendirdi öğretmen. Meğer her masada farklı bir aktivite olacakmış ve ben çocuklara onu yaptıracakmışım. Kızım benim masamda yardım eder sandım ama meğer gruplar sırayla dolaşacakmış masaları ve kızım da tabi hep yanımda olamayacakmış sonradan anladım. 😖

 Fakat süper geçti. Valla kendimle gurur duyuyorum şu an çünkü sıfır Hollandaca ile 25 çocuğa ikişer kez aynı oyunu oynattım ya kim tutsun beni :)) Neyse oyun çok zor değildi biraz tek tük bildiğim kelimeleri salladım, biraz da aklımı ve vücut dilimi kullandım. Benim oyunum şöyleydi. Yaklaşık 10 tane kadar farklı nesne var, çocuklar sırayla göz bandı takacaklar, bu sırada birini kutuya saklayacağız sonra soracağız kutunun içinde ne var. Nesnelerin hepsinin adlarını da bilmiyorum aslında. Önce hepsini tek tek kaldırıp wat is dit diye sordum, biraz İngilizce gibi telaffuz etmiş de olabilirim. Neyse tek tek söylediler (ben bu arada kafama yazmaya çalışıyorum neydi) sonra el işaretleriyle çocuklara gözünü kapamasını ve diğerinin kutuya saklamasını falan anlattım. Sonra klaar, open dedim gözlerini açtı çocuk ve wat is in de bak (what is in the box) dedim onlar da söylediler. Yalnız çok hoşlarına gitti her çocuk iki tur yaptı, sanırım arada abartılı hareketler yapıp komik göründüğüm için olabilir 😜 

Neyse iş bitince eve gittim saat 11.45 idi, önce oğlumu arkadaşımdan sonra kızımı okuldan almalıydım saat 12.30 da. Bir çamaşır makinası boşalt doldur işi, öğle yemeği için köfte malzemelerini hazırlanması derken bırakıp çıktım. Bu arada akşama kadar hiç dinmeyecek olan yağmur başlamıştı, yağmurda bisikletle gittim. Öncesinde yanıma havlu (bisiklet ıslanınca silmek için) ve arkadaşımın bende kalan kaplarını aldım. Eren beyimiz gelmeyecekmiş ok deyip bir hışımla okula pedalladım, yağmur altında 10 dakika bekleyip kızı alıp kaçtım. Eve geldikten kısa bir süre sonra eşim de geldi, öğleden sonra gitmemiz gereken bir yer var. Onlar çorbalarını içerken köfteleri pişirdim. Bir kaç tane de ben yedim. Bu arada sabah çalıştırdığım bulaşık makinasını boşalttım, masayı topladım, çamaşırların diğer postasını ayarladım, sonra hazırlanıp evden çıktık.

Önce oğlumu arkadaşımdan aldık sonra gideceğimiz yere vardık. Oturum kartlarımız için yenilenme zamanı gelmişti, hepimizin biyometrik fotoğrafları çekilip parmak izi alınacaktı. Artık gündüzleri hiç uyumayan oğlum arabada uyuyakaldı. Binaya geldik, bekledik, üçümüzün işlemleri bitti uyumaya devam etti. Onun da fotoğrafı çekilsin diye uyandırdım, kızdı ağlamaya başladı. Kucağıma aldım sarıldım birden bir ıslaklık, oğlum üstümüze işedi. Artık çiş sorunu olmadığından yanımda yedek kıyafet yok ve bluzum berbat durumda. Maalesef onun fotoğrafını çektiremedik (durmadı) ve oradan çıkıp yakındaki bir süpermarketten pijama takımı aldım. Altını değiştirip pakladık ve eve dönüş yoluna koyulduk.

 Amacımız oradan kızımın saat 5.30 daki piyano dersine gitmekti fakat iş çıkışı trafik feci. Eşim bizi otobüs durağına bıraktı, biz kızımla otobüsle gittik (çok şükür yetiştik ve hatta haftasonu arkadaşının doğumgünü için hızlıca bir hediye ayarladık), oğlumla babası eve gittiler çünkü oğlanım sabahtan beri doğru düzgün birşey yememiş, açlıktan huysuz. Eve gidip karnını doyursa iyi olacaktı.

Piyano dersinin bitmesini beklerken bu yazıya başladım, yarım saat boyunca yazdım. Ders bitince bitmemişti şimdi çocuklar uyuduktan sonra devam ediyorum. Piyanodan çıkıp hızlıca markete uğradık, otobüse binip geldik. Eşim bizi duraktan aldı arabayla çünkü feci soğuk ve yağmurlu hava çok üşüdük. Buralara hala bahar uğramadı :(( Öğleden kalma yemeklere ilave bir salata yapıp sofraya oturduk. Yedir içir kaldır pakla derken uyku saatleri çoktan gelmişti. Biraz kudurmacanın ardından uyuttuk çok şükür. Ardından biraz hesaplarıma baktım, mesajlarımı cevapladım ve bu yazının son cümlelerini bir çay ve kurabiye (normalde yemem ama malum dönem yaklaşıyor canım tatlı istedi) eşliğinde tamamlıyorum. Bu arada eşim günlerdir izleyemediğimiz diziyi açtı ve nihayet keyif saati başladı. (21.55)