30 Kasım 2018 Cuma

Bulutlar Dağılsın

Kasım 30, 2018 7 Comments

Geçtiğimiz hafta kızımın okuluyla ilgili yaşadığımız sıkıntının üzerine, hafta sonu oğlumun hastalanması tuz biber ekti. Günler sonra ilk defa bugün biraz olsun kendime gelebildim.

Çok şükür kızım için tuttuğumuz yol işe yaramaya başladı. Tabi istediğimiz şey bir anda şıp diye olmuyor, yavaş yavaş ufak adımlarla. Fakat değişim var mı var. Biraz daha sabretmemiz gerekecek.

O meseleye belki gereğinden fazla takılınca, hemen ardından oğlumun hastalanması bana tokat gibi geldi. Sonuçta hiç birşey sağlıktan daha önemli değil. Oğlum üç gün üç gece paracetomolun etki etmediği, ateşli ve yapışık günlerin ardından, Pazartesi bir umut gittiğimiz doktor iki kulağının da enfeksiyon olduğunu söyledi ve hiç ilaç vermedi. 5 gün ateş sürmesi normalmiş ve vücudu iyileştirecekmiş. Tabi yorgunluktan ve sinirden bayılmış halde bu hiç hoşuma gitmedi. Neyse ki ertesi gece sabaha karşı ateş düştü de biraz rahatladık. Bugün de tekrar kontrole gittik kulakları iyileşmiş çok şükür. Biraz burun akıntısı ve öksürük devam ediyor ama daha iyi en azından.

Çevremde öyle çok hikaye duyuyorum ki kulak iltihabı/antibiyotik ile ilgili, antibiyotiksiz geçmez diye bir korkum oluşmadı değil. Hala emin değilim ama güvenmeyi seçiyorum. Burada çocuklara ilaç vermekten kaçınıyorlar ama sık yaşayan çocuklara da veriyorlar. Oğlumun arkadaşı Eva, neredeyse her seferinde antibiyotik alıyor. Fark şu ki bu hastalığı oğlum ilk defa geçirdi ve kronik değil onun için. Tabi umarım bir daha tekrarlamaz.

Kış döneminde çocukların burunları hep akıyor zaten, eğer iyi temizlenmezse kulaklara doluyor ve enfeksiyon oluyor. Her zaman temizlemeye gayret ediyordum ama bu sefer gözden kaçırmışım demek ki.

Dile kolay Ocak doğumlu oğlum 15 günlükten 3 aylık oluncaya kadar sürekli burun akıntılı şekilde hastaydı. İlk üç ay her gece kucakta dik şekilde uyuttuk babasıyla sırayla uyuyarak. Sonra bir kaç ay iyiydi fakat kış yine hastaydı. Öyle ki ilk yılının 9 ayı falan böyle geçmişti. Haliyle burnunu sürekli aspiratör ile temizliyordum.

Şimdi neredeyse 4 yaşına geliyor ve ilk yılları düşündükçe kendime hayret ediyorum. Nasıl yapmışım, nasıl idare etmişim diye. İçimde gururla karışık bir hüzün de doluyor. Yalnızlığımızın, desteksizliğimizin hüznü.

Neyse konuyu dağıtmayalım, bu günlerimize şükür çok şükür. Mutlu ve sağlıklı çocuklarım var, kahkahaları eksik olmuyor, neşemiz yerinde daha ne olsun.



24 Kasım 2018 Cumartesi

Hadi Yavrum Hadi Kızım

Kasım 24, 2018 11 Comments

Başlıktan da anlaşılacağı gibi çağın annelerinin en büyük problemlerinden biriyle ben de boğuşuyorum. Ne zaman başladığını hiç hatırlamıyorum ama özellikle kızımı çokça uyarmak zorunda kalıyorum.

Bu bir dikkat dağınıklığı belirtisi midir bilemiyorum. Çünkü sevdiği ve isteyerek yaptığı konularda dikkat sorunu yok. Böyle, işte okula gitmek için evden çıkmalarımız, okuldaki sorumlulukları konusunda falan, hep kaytarma hali söz konusu. Son iki gündür de duygusal olarak beni çok yordu.

Daha önce kızımın Dalton okuluna gittiğini söylemiştim. Diğer okullardan farklı olarak, haftalık görevler bir panoya asılıyor, çocuk, hangi gün hangisini ve ne kadarını isterse yapıp panosuna bir işaret koyuyor. Bunun takibini kendi yapıyor. İlk iki yıl daha az görevleri vardı ve çoğunlukla haftanın ilk günlerinde çabucak bitirip bırakıyordu. Şimdi okuma yazmayı öğreniyorlar ve haftada 5-6 görevleri oluyor, fakat ben takip etmezsem zamanını planlayıp da bitiremiyor. Bu hafta mesela 6 taneden 3,5 tanesini Perşembe günü bitirmişti ve geri kalan 2,5 taneyi cuma bitirip tamamlama sözü vermesine rağmen, (dediğine göre öğretmen kağıtları kaldırmış, yokmuş) yapamamış. Neden istemedin dedim aklına gelmemiş :) Kitap okuması vardı neden yapmadın fırsat olmamışmış 🤦🏼‍♀️

Okulda 6 saat kalıyorlar, hadi yemek saatleri bahçe oyun vs epey zaman alıyor ama bu görevlerin yapımı en uzun 10 dakkalık kitap okuma, diğerleri 1-5 dakkada bitebilecek şeyler. Öyle ki bazı sabahlar sınıfa 5 dakika erken gittiğimizde beraber yapıyoruz, yanımda 1 dakikada bitirebiliyor. Yapabilmesi konusunda bir sıkıntısı yok, sadece biraz fazla keyifçi. Mesela çalışma kağıtlarının kenarlarında minik resimler, süslemeler, yazıp da beğendiği yazıları kalp içine almalar , güneş yapmalar. Bir yandan içimden diyorum, bak ne güzel keyif alarak yapmış, diğer yandan da evhamlanıyorum, hedefe odaklanmamış amaçtan sapmış. Kimi çocuklar ilk günde 6 sını birden yapıyor. Bu haftanın panosunda ise, çoğu çocuğun Salı gününde 6 işareti de bitirdiğini, bizimkinin bazı günleri boş geçip 3 işareti görünce cinlerim tepeme çıktı. Okulda gün boyunca neler yaptığını soruyorum, hatırlamıyormuş cicim.

Nasılsa zamanı var diye yayıyor da yayıyor. Görevlerden birinde bir yüzünde mandala boyaması bir yüzünde matematik işlemleri olan bir kağıt vardı ve iki gün boyunca sadece boyamayı yaptı. Elbette boyama yapmanın da motor becerilerine katkısı var ama her çocuk yapıyor o boyamayı zaten :(
Bir yanım işte çocukları karşılaştırma bla bla diye uyarıyor, bir yanım bak çoğu çocuk bitirdi ekstra görevler yapıyor bizimki bu halde vah vah diye ciğerimi yiyiyor. İki gündür daraldım azıcık yazıyorum ki rahatlayayım. Öğretmen birşey yapmanıza gerek yok, yeterli bunlar diyor ama neden diğer çocuklar öyle? Onlar zaman planlamasını biliyor da mı yapıyor, yoksa aileler mi teşvik ediyor, biz çok mu boş bıraktık, e bize çocuk kendi sorumluluklarını öğrenecek demişlerdi vs vs.
Babasıyla düşünüp taşınmalarımızdan sonra, haftalık programı tam bilemediği için planlama yapmayı beceremediğini (iki gün spor var, bazen ek etkinlikler oluyor, mesela sinterklaas dönemindeler şimdi ziyaretler aktiviteler vs oluyor) bu yüzden bir süre takip ederek bunu öğretmemiz gerektiğine karar verdik. Bu yaşlarda çocuklar anlık yaşıyor ve sonra yaparım diyebiliyor, ama o sonra olur mu olmaz mı ne zaman olur kafasında bir fikri yok tabi ki. Pazartesi gününden itibaren başlıyoruz bakalım iyi olacak mı?
Dalton okulunda çocuğun kendi tercihine kalıyor ya görevler, eğer yıl sonunda yeterli aşamayı kaydetmemiş ise sene tekrarı yapılıyor. Fakat işte bizim sorunumuzda olduğu gibi yetersiz bir çocuğun yetersizliğinin nedeni, zamanı doğru kullanmayı bilmemesi mi, yoksa  henüz bilişsel olarak o kapasitede olmaması mı? Yoksa bilişsel olarak hazır olmadığı için mi zamanını programlamıyor, hazır olduğunda tıkır tıkır hepsini yapacak mı, veya bu öğrenilen birşey mi, öyleyse çocuk kendi mi öğrenecek biz mi öğreteceğiz... kafamda milyon sorular.
Ben hiç böyle bir çocuk değildim. Okula koşa koşa gider, tüm ödevlerimi fazlasıyla gelir gelmez yapar, kimse bana hadi kızım demezdi. Hatta öğretmenlerime, diğer arkadaşlarımın karnelerine bol kitap oku, bana bol bol oyun yazdıkları için kızardım. Neden bana da kitap yazmadı diye. Bu yüzden şimdi kızımı anlamakta çok zorlanıyorum :(
Sanırım biraz daha zamana ihtiyacı var. Okul açılalı 2,5 ay oldu ve bir sürü şey öğrendi, öğrenmeye de devam ediyor. Plan yapmayı da öğrenebilirse tamamdır.
Not: bu arada evde yapılmak için ödev yok, sadece istenirse okuma alıştırması yapın diyorlar. Okulda da bizde olduğu gibi sayfalarca yazmıyorlar fakat nasıl oluyorsa çok güzel öğreniyorlar❤️
Not 2. Bari bir ara öğrenme/öğretme metotları nasıl onu da yazayım.




19 Kasım 2018 Pazartesi

At Aşkı

Kasım 19, 2018 7 Comments

Daha önce Burada kızımın binicilik derslerine başladığını yazmıştım. Günler öyle hızlı geçti ki 10 haftayı geride bıraktık. Ödemeleri en az 10 haftalık paketler halinde yapmamız gerekiyor ve şimdi süremiz dolduğu için tamam mı devam mı sorusunu cevaplamamız. Tabi ki devam, daha hiç doyamadı.

Bu on hafta boyunca her hafta farklı bir atı sürdü, aynı atı iki kere üstüste sürdüğü de oldu tabi ama genelde değişiyordu. Kurstaki bütün atların ismini öğrendik neredeyse, Ambar, Bambi, Falkor, Mistiral, Nico, Lucas, Max... Bunlardan başka daha onlarca at var, sanırım kimi şahsa ait, kimi de kursa. Her seviye için de kurslar mevcut. Ben de bir ara gitmek istiyorum.

Kızım beginner rijd ile başladı. Bir süre daha devam edecek, sonrasında beginner + ve daha ileri seviyeler, diplomalar vs varmış. Şimdilik daha ne kadar devam edeceğini bilemiyorum ama oyun ablamız çocukluğunda 4 sene gitmiş, arkadaşıma gelen başka bir oyun ablası 8 sene, kızımın şimdiki öğretmeni (oldukça genç) neredeyse hayatı boyunca (öyle ki kendi atı varmış), böyle uzun veya kısa vade devam eden kişileri görmek meğerse çok yaygınmış.

Zaten daha önce de belirttiğim gibi kızım için , asıl hevesi, biniciliğin spor kısmı değil, hayvanla ilişki kısmı. Fakat elbette birşeyler de öğreniyor. Zaten spor aşamasına geçmeden önce illa ki hayvanla aranda bir ilişki kurulması gerekiyor. Hatta çok sevdiğim bir bölüm var derslerde. En sonunda öğretmen bir komut veriyor ve at üstündeki tüm çocuklar öne doğru yatıp atın boynuna sarılıyorlar. Bir nevi teşekkür. Çok duygusal görünüyor ❤️

Kızım bu zamana kadar, atı harekete geçirmeyi/ durdurmayı, yönlendirmeyi, tırıs koşturmayı, atı sürerken bir eliyle de vücudunun farklı yerlerine dokunmayı (kaskı düzeltmek, bacağı kaşımak vs..), inmeyi/binmeyi gibi hareketleri öğrendi. Tabi sürüş haricinde de, nasıl davranmak lazım, eyer, dizgin takıp çıkarılması (kendi yapamıyor henüz ama yardımcı oluyor), saçlarının ve tüylerinin taranması gibi şeyler de var.

Her hafta, binicilik dersinin olduğu günü heyecanla bekliyor, koşa koşa gidiyor ve hiç ayrılmak istemiyor. Bu birkaç saatin ona getirdiği şifa bir yana, her hafta atları görmekten, sevmekten oğlumla ben de fevkalade memnunuz. Umarım hep böyle devam eder 🙏🏼

13 Kasım 2018 Salı

Şarkıcı

Kasım 13, 2018 10 Comments
Geçenlerde Hollandaca dersinde bir soru cevaplamıştım, şimdiki işi yapmasaydınız ne olmak isterdiniz gibi birşey. Şarkıcı demiştim, canım hocam kızcağız da aaa profosyonel olarak söylüyor musun diye cevap verdi. Evet dedim son 6,5 yıldır her akşam söylüyorum :))

Çocukken şarkı söylemeye bayılırdım. Saatlerce aynanın karşısında avazım çıktığı kadar. Görenler bir garip aşık sanabilirlerdi söylediğim aşk şarkılarını duyunca... Fakat beni asıl ilgilendiren ses ve melodiyi çıkarabilmekti. Yüzde elli duyma kaybı olan birinin şarkı söylemesi biraz ironik aslında. Hep merak etmişimdir acaba başkaları da benim duyduğum gibi mi duyuyor şarkılarımı diye. Şahsen kendimi fena bulmuyorum aslında.

Kızımı doğduğundan beri her akşam şarkıyla uyuttum. Sadece ninni ve çocuk şarkıları değil, türkü, TSM, slow pop, arabesk, alaturka, yabancı slow (genelde slow şarkıları seçiyordum tabi) çeşit çeşit söyledim. Oğlum da uzun zamandır şarkıyla uyumaya alıştı. Fakat onun olmazsa olması ten teması, kızımızla de şarkı. 

Dün akşam yine üçümüz koyun koyuna yattık ve şarkılara başladık. Bazı şarkıları beraber söylüyoruz. Oğlum Gülpembe’yi söylerken baştan sona eşlik eder, kızım Mirkelam’dan Hatıralar’ı. Üçümüz birlikte ise Yıldızların Altında’yı söylüyoruz fakat Kargo’nun tarzında :))

Anne bu şarkının en çok neresini seviyorum biliyor musun diyor kızım. Yoksun yanımdaaaaaa derken o daaa hecesinin yükselip alçalan volumle uzatılmasını seviyormuş. Ben de “bir sey istemem neye yarar hatiralar” kısmını seviyorum diyorum. Ne de olsa yıllardır hatıralarım, uzaktaki yakınlarıma dair en değerli varlığım.

Çocuklar büyüyor, hayatı bir roman misali yaşıyorken...
Amsterdam 


6 Kasım 2018 Salı

Yaprak Dokumu

Kasım 06, 2018 3 Comments

Babannem oldugunde 100 yasinin uzerindeydi. Su an tam emin degilim ama sanirim 103 ya da 104 yasindaydi. Belki oncesinde kaybettigi bebekler de olmustu ama galiba yakinlari icinden en erken olarak once kocasini, sonra evine aldigi gelinini ve 10 yaslarindaki torununu, ardindan bazi cocuklarini ve damatlarini kaybetti. Son 10-15 yilini cocuklarinda sirayla gezerek yasadi fakat son zamanlarda 6 cocugundan gidebilecegi 2 cocugu kalmisti. Babam ve halam. Bunun disinda akrabalarindan , komsularindan bir cok kisiyi birer birer kaybetti. Koyden haber gelirdi mesala, babannem derdi ' o da mi olmus' , durgunlasirdi ve 'bir ben kaldim' derdi. 

Onun o huznu bana cok aci verirdi. Bu yuzden uzun yasamayi guzel birsey olarak goremiyorum. Bense bu yasima kadar bir cok olume sahit oldum. Annem ve babam hala saglikli ve hayattalar ama dedem, ananem, babannem, halalarim, enistelerim ve komsularimizdan bir cok kisinin cenazesinde, cenaze evlerinde, dualarinda bulundum. Olumun hayatin dogal akislarindan biri oldugunu kabullendim.

Gectigimiz bir kac hafta boyunca sarsici haberler aldim. Once yukarida bahsettigim halamin, benden sadece 2 yas buyuk olan kizi aniden kalp rahatsizligi gecirdi ve kalbine stent takildi. Operasyon basarili ve simdi iyi ama su gercek yuzume carpti. Artik ben de o yaslara geldim iste! Hani yavas yavas tanidiklarimizin yaprak dokumlerine sahit olacagimiz yaslar... Onceden cevremdeki goclerin icinde cocuktum ve genctim, artik degilim. Evet hep diyoruz olumun yasi yok diye ama biraz da var sanki... Yaslandikca ihtimaller cogaliyor.

Bu haberin ardindan teyzemin kocasi ciddi bir rahatsizlik gecirdi ve hastaneye kaldirildi (sonra cikti iyi simdi) Evet o nispeten yasliydi ama babamdan gencti. Babam da babannemin ruh haline coktan girmisti zaten, onun da arkadaslari birer birer gocuyordu. Enisteme de cok uzulmus fakat uzuntusunun ardindaki bir diger gercegin bu his olduguna yuzde yuz eminim. Onu taniyorum.

Uc gun once de ayni halamin Berlin'de yasayan buyuk kizinin esinin olum haberi geldi. Son birkac yildir kanserle mucadele ediyordu. Belki kurtuldu ama o da benden sadece 10 yas buyuktu, 50 yasinda.

Butun bu yakinlarima tek tek uzulmemin haricinde ayni babannem gibi, babam gibi hazan mevsimine girmis olma dusuncesi bana agir geldi sanirim. O yuzden bir suredir ortalikta yoktum. Icimde hala bu duyguyla nasil basedebilecegime dair cozemedigim sorular var.  Karistim. Altust oldum. Yeniden cozulunce gelecegim.


12 Ekim 2018 Cuma

Eski Düğün Fotoğraflarımızı Ne Zaman Çok Güzel Bulacağız?

Ekim 12, 2018 7 Comments


9 Eylül evlilik yıldönümümüzdü. O gün basit bir şekilde kutlamıştık ama zaten ikimiz için de her zaman birlikteliğimizin başlangıç tarihi çok daha önemlidir, asıl kutlamaları o güne saklarız hep. Fakat aklıma geldi eşime sordum, bizim hiç o güne dair videolarımız var mı burda, bari onu seyredelim (böyle bir geleneğimiz yok, zaten doğru düzgün medya da yok). Hem çocuklar da görmüş olur?

Varmış bir iki dvd, buldu çıkardı. Fakat izlemek bu güne kaldı. Oğlum görünce sanırım hoşlanmadı ve kaçtı. Biz kızımla biraz hızlı hızlı izledik. Ve ne kendimi, ne video kalitesini, hiç birşeyi beğenmedim. Kızım babasını çok komik buldu, saçları çok uzunmuş, beni beğendi ama neden saçlarımı kıvırcık yaptırmışım o düz severmiş 😅

Kısa bir zaman önce pinterestte yukarıdaki fotoyu görüp vurulmuştum. Kocama dedim hiç güzel fotoğraflarımız yok, böyle fotoğraflarımız olsun istiyorum. Evlendikten 12 yıl sonra, beraberliğimizin başlangıcından 20 yıl sonra, böyle şık giyinip fotoğraf çektireceğiz tamam mı? Üstelik karede çocuklarımız da olacak. Söz verdi, tamam dedi. Hadi bakalım evren duy sesimizi. 


10 Ekim 2018 Çarşamba

Bilimadami Yetistirmek

Ekim 10, 2018 2 Comments
Bilim eğitimi almış biri olarak, son zamanlarda nedense üstüste karşıma çıkan “bilim ne kadar gerekli, çocukların öğrenmesi şart mı?” gibi konularda biraz ahkam kesmek istiyorum izninizle. Tabi bunlar benim düşüncelerim olacak, bir iddiam olmadığını önceden belirteyim.

İlk olarak Hollanda’daki anne gruplarında karşıma çıkmıştı. Duymuşsunuzdur Hollandalı çocuklar dünyanın en mutlularıymış. Bununla birlikte, yüksek öğrenimin özellikle tıp, bilim, mühendislik gibi kısımlarına gitgide azalan bir eğilim varmış. Bu kimi anneleri endişelendirdi, kimisini de aman canım bilim adamı olmayıversin, sporcu olsun, sanatçı olsun gibi yorumlara meylettirdi. Doğrudur çocuk mutlu olduğu şeyi elbette yapsın ama bir dönem var ki, ergenlik öncesi geç çocukluk diyeceğimiz dönem, belki 4-11 yaş gibi bir aralık bu, o dönemde çocuklar müthiş açık oluyorlar ve herşeyi hızlıca ve kolayca öğrenmeye yatkınlar. Ve bu yaşlardaki çocuklar evlerinde/ etraflarında ne türde meteryaller varsa onlarla ilgilenip gelişiyorlar. Mesela en ünlü müzisyenlere, sanatçılara ve bilim adamlarının hayat hikayelerine bakın, doğduklarından itibaren ilgili ortama maruz kalmışlar. Bu durumda şu soru ortaya çıkıyor, bu yaş aralığındaki çocuğun iştahlı merakını yeterince doyurabilecek miyiz, doyurmak için ne yapmalıyız?

Günümüzde genel aile bireylerine bakacak olursak, çoğunlukla anne babaların bilim ve matematiğe karşı mesafelerinden ötürü, çocukların ilgisinin yeterince beslenmediğini düşünüyorum ben. İlk çocukluk dönemini hatırlayın. Nasıl da nesneleri öğretmek kadar sayıları da öğretmeye önem veriyoruz ama sonra birden bire belli konulardaki eğilimler doyumsuz kalıyor. Yani aslında muhtemelen anne babanın yaklaşımı, çocukların eğilimlerini şekillendirip yön veriyor. Bu durumda bilim adamı yetiştirme zorluğu dediğimiz şey, aslında, her çocukta olduğuna inandığım merak duygusunun bilimle ilgili olanlarının sürdürülebilir olmasının zorluğu. 

Tabi bu tek şekilde ele alınacak bir konu değil. Çocukların yaklaşımına göre, sordukları sorulara cevap verme tarzımızdan, onları düşünmeye yönlendirme becerilerimize, evde ilgili meteryaller bulundurmaktan, etraftaki bilimle ilgili aktivitelere özendirmeye, doğada zaman geçirip gözlemlemeye kadar içinde çocuktan çocuğa, aileden aileye, ortamdan ortama değişiklikler içeren çok değişkenli bir konu. Sadece bilim öğretmek açısından değil, hayat tecrübesi olarak, düşünmeyi, soru sormayı, araştırmayı öğretmek çocuklara kazandırabileceğimiz en önemli değerlerden birkaçı.

Bu becerileri edindikten sonra, çocuk, merakı doğrultusunda kendi kendine öğrenmeyi gerçekleştirecektir. Bu kazanımları edinmiş çocukların, bilim adamı olabilmesi için bence hiç bir engel yoktur. Biraz daha büyüdüklerinde, okuyarak, araştırarak, inceleyerek, deneyerek, gözlemleyerek,  meraklarını geliştireceklerdir. İşte bu süreçte başlıca iki farklı yöntem ortaya çıkıyor:

1- Asla karışma, çocuk kendi kendine öğrenebilme becerisine sahiptir, bırak herşeyi en baştan keşfetsin.

2- bir öğretmen/ eğitmen bulmalıyım ki çocuğumun sorularını cevaplayıp tatmin etsin.

Bunlar hakkında düşüncelerim de bir sonraki yazıya...

9 Ekim 2018 Salı

Dünyanın En Kısa Romanı

Ekim 09, 2018 5 Comments

Biraz önce instagramda bir arkadaşıma yorum yapacakken aklıma geldi, daha önce okuduğum ve unuttuğum bu alıntı. Buraya da yazayım unutmayayım.

Roman aslında ne okuduğumuzdan çok ne hissettiğimizdir. İşte yukarıdaki tek cümle bizi sayfalarca anlatabilecek kadar çok duyguya boğuyor. İyi bir yazarın farkı da burada ortaya çıkıyor. Şimdi farkediyorum ki, ben de okuduklarımı benim için iyi-kötü diye kıyaslarken, en çok bu duygu yoğunluğunu dikkate alıyorum.

Bazi Anlar Bogazda Dugum Olur

Ekim 09, 2018 5 Comments
Sanirim bir ay olacak, evimize yakin bir halk evinde, ucretsiz Hollandaca konusma dersleri veren bir bayanin derslerine katiliyoruz bir kac arkadasla. Hic konusamayan benim gibi biri icin bile oldukca gelisme sagliyor. Diger yandan hepimiz bayaniz ve birbirimizden cok sey ogrenip, cok seye guluyoruz. Iki Turk, bir Bulgar, bir Arnavut ve bir Taylandli, bir de Hollandali hocamiz ile, kulturler, aliskanliklar, yaklasimlar... Gercekten cok sevdim.


Bu sabahki konusmalarimizda konu yemeklerden hagelslag'a oradan da dogum hediyeliklerine geldi. Hagelslag hollandanin en meshur kahvaltiliklarindan biri. Ekmegin uzerine tereyag (veya margarin) suruyorlar,  uzerine de hagelslag denen cikolata parcaciklari serpiyorlar. Bunlarin farkli renklerde ve sekillerde olanlari mevcut ve ozellikle pembe ve mavi olanlari (asagidaki resim) bebek hediyesi olarak dagitiliyor. Bunlarin tadi biraz daha degisik ve neden bilmem icinde anason tadi var. Biz yiyemiyoruz. 
Kulturlerden bahsederken, cocuklar dogdugunda sen ne verdin? Sizin ulkenizde neler ikram edilir sorusuna geldi konu. Herkes soyledi bana sordugunda tutuldum kaldim. Bogazimda bir dugum olmustu. Simdi yazarken buna takilmiyorum cunku kabullendim ama yillaaar sonra hala bende bu etkiyi yaptigini gorunce sasirdim dogrusu.



Ben dedim hic bir sey vermedim. Cunku verebilecegim kimse yoktu. Kizimda slovakyada iken bir heves asagidaki kutulari hazirlamis ve hastaneye gotormustum. Hic olmazsa hemsirelere veririm diye. Olmadi. Galiba esim bir iki is arkadasina goturmustu o kadar. Kalanini biz turkiyeye gidince annemlere falan vermistim. Tabi daha sonra baska sekillerde benzer hediyeler dagittik ama hagelslag gibi ilk anda verilen (ki hazirlamasi cok basit, eve aniden gelen misafire kolayca ikram edilir) bir hediyemiz olamadi.


Oglumda ise hic bir dogum hediyesi hazirlamadim, zaten kimsenin olmayacagini biliyordum. Nitekim oyle de oldu. Fakat yine de yapmayi, dagitmayi arzu ederdim.

Aslinda canimi acitan sey, elbette, birsey verememek degil, verecek kimsenin olmayisiydi. Gurbette olsun veya olmasin (biliyorum kendi vataninda da yakinlarindan uzakta olanlar var) boyle gunlerde yalnizlik hic kolay degil. Eger cevrenizde varsa, yeni dogum yapanlar, yalniz yasayanlar, inanin kan baglarinin hicbir onemi yok, arkadaslik, komsuluk ederek buyuk sevaba gireceksiniz. Dusunuyorum da keske sokaga cikip tanimadigim insanlara, cocuklara dagitsaymisim cikolatalarimi. Duyduk duymadik demeyin, biz anne baba olduk, iste bu da size hediyemiz deyip kutlasaydik. Bu bile yeterdi belki...


27 Eylül 2018 Perşembe

Zengin Görünümlü Ev İçin Tüyolar

Eylül 27, 2018 14 Comments


Boş zamanlarımda rahatlamak amacıyla dekorasyon fotoğraflarına bakmaktan, imkanım olduğu mühletçe evime minik dokunuşlar katmaktan hoşlanıyorum. Bir de yıllardır bu konuya ilgi duyduğum için olsa gerek biraz bilgilendim sanırım. Bir eve baktığımda şöyle şöyle yerleşirse, bu renkler kullanılırsa, şöyle yapılırsa daha ferah ve kullanışlı olur gibisinden şeyler söyleyebiliyorum. 

Instagramda ara sıra hikayelerde bununla ilgili ipuçları paylaşmaya karar verdim. Elbette orada paylaştıklarım nispeten kolay yapılabilecek, fazla bütçeye ihtiyaç duymayan değişiklikler. Bunlardan birincisi ve bence en önemlisi evin kokusu. 

Bilmem başınıza geldi mi mesela lüks bir restoranın tuvaletine gidersiniz ve oradan çıkmak bile istemezsiniz. Harika kokuyordur, acaba bu koku nedir, nerden alınmıştır. Kokular çok önemli. Bir evin derli topluluğu kadar temiz kokması da çok büyük fark yaratıyor. Bu yüzden her zaman aldığınız banyo tuvalet kokularının bir tık pahalısını ve daha kalıcı, hoş kokulusunu almayı, bunu da alışkanlık haline getirmeyi düşünmekte fayda var. Şık evler her zaman güzel kokar. 



Bir diğer öneri de salon bitkileri. Moda olması bir yana ortamın havasını birden bire değiştiriyor bitkiler. Fakat onları köşelere sıkıştırılmış şekilde değil de salonunuzda güzel bir bölüme koyun, ona yer açın. Ve lütfen şık bir dış saksı kullanın. Genelde Türkiye’de saksılara fazla önem verilmediğini görüyorum. İç mekan salon bitkileri küçük büyük farketmez, mutlaka ayrıca bir saksı içinde olsun. Bunlar hasır, metal, seramik olabilir. Çok karışık desenlerden kaçınıp, pastel ve düz renkleri seçerseniz, uzun yıllar kullanabilirsiniz. 













Bir sonraki ipucu ise mutfaklara dair. Mutfaklarda tezgah ve rafları renkli renkli, çiçekli, puantiyeli çeşit çeşit kavanoz ve dekorlarla süslemeye bayılıyoruz. Ama hayır hepsini dolaplardaki münasip yerlere kaldırın ve tezgahı boşaltın. Birkaç şık ve değişik obje yeterli. Böyle mutfaklar daha lüks görünecektir.










Devam edecek...


26 Eylül 2018 Çarşamba

Cocuklara Kolayca Bisiklet Surmeyi Ogretmek

Eylül 26, 2018 4 Comments
Hollanda’nın dünyada en çok bisiklet kullanan nüfusuna sahip olduğunu bilmeyen yoktur herhalde. Bunda coğrafi yapısının uygun olmasının payı elbette çok fazla. Dümdüz bir ülke ne de olsa. Fakat adamlar bu işi de geliştirmişler. En iyi bisiklet üreticileri olmuşlar.

Çocuklar da bu ortamda büyürken haliyle bisikletler favori oyuncaklar arasında yer alıyor. Daha yürümeye başlamamış çocuklar (tutunup kalkmaya başlamış ana denge kurup yürüyemeyen) aşağıdaki tip bisikletleri ev içinde veya bahçelerde kullanmaya başlıyorlar. 



Bu bisikletler oldukça ucuz ve ayrıca ikinci el olanı da oldukça yaygın. Bazıları ahşap, bazıları kuzu, at gibi şekilli. Çok basit bir oyuncak olsa da çocuklara öğrettiği çok önemli iki husus var. Birincisi ayaklarını hareket ettirdiğinde gidiyor oluşu (yani etki-tepkiyi öğreniyor), ardından da bacaklarını belli ritimde nasıl hareket ettireceğini. Yukarıdaki bu tarz bir oyuncak değil ama bazılarında direksiyon işlevi yok ve sadece öne arkaya gitmeyi öğretiyor.

Bir sonraki aşama ise yönlendirme. Gidonu sağa sola çevirdiğinde döneceğini, ne zaman nerede çevirmesi gerektiğini (çarpmamak için vs) öğreniyorlar. Gördüğüm kadarıyla bisikleti yönlendirmeyi öğrenmesi, bisiklette dengeyi kurmayı öğrenmekten önce geliyor Hollandalılar arasında. Çünkü kızımın ve oğlumun gittiği (2-4 yaş) oyun okulunda çocukların karnelerinde, bahçede kullandıkları 3 tekerlekli bisikletleri sağa sola döndürme konusundaki becerileri de değerlendirme kapsamında. İlk gördüğümde çok şaşırmıştım.

Bu ayakla sürülen denge sorunu olmayan bisikletlerin bir sonraki aşaması pedallı üç tekerlekli bisikletler de olabiliyor aşağıdaki fotoğrafta görülen denge bisikletleri de. Pedallı üç tekerlekli bisiklette çocuk denge sorunu olmadan pedal çevirmeyi öğreniyor. Fakat bu çok elzem bir durum değil. Sonuçta bir iki denemeyle pedal çevirmek kolayça kapılan bir eylem. Fakat asıl sorun denge. Şimdi ona geliyorum.

Bu bisikletlerin bir de ahşap olanları var.


Her iki türü de denemiş biri olarak farkının sadece ağırlıkta olduğunu söyleyebilirim. Ahşap olanları çocuk daha iyi taşıyabiliyor. Fakat denge bisikleti alıp ardından pedallı bisiklet almak ekstra masraf derseniz, pedallı bisikleti alıp pedallarını çıkararak denge bisikletine dönüştürebilirsiniz. Sonra da takarsınız. Ancak bu konuda bazı dikkat edilmesi gereken hususlar var.

Denge bisikletinin ardından çocuğunuz kolayca iki tekerlekli bisiklete geçebilir fakat ne zaman ve nasıl olacak bu ona da değineceğim.

Öncelikle denge bisikleti çocuğun boyuna uygun olmalı. Bu çok önemli, selesine oturduğunda alçak olmayacak (bacakları kırılmayacak) ve yüksek olmayacak (ayak tabanları yere tam değecek). Sanki bisikleti bacaklarının arasında tuttuğunda ayakta duruyormuş gibi olmalı, sadece dizler çok az kırık (hareket etme payı kalmalı dümdüz hgergin durmamalı bacağı) olmalı. Aksi takdirde çocuk bu bisikleti süremez. Koltuk seviyesi ayarlanabilir olduğu için çocuk büyüdükçe sele yüksekliği ayarlanmalı. İnternette bulduğum aşağıdaki fotoğrafta çocuğun duruşu ideal duruş. Dizler hafif kırık.



Gidon yüksekliği de ideal, çocuk hafif öne eğik durmalı yani gidon çok yüksek olmamalı.

Denge bisikletini kullanmaya başladığında çocuk bacaklarını ritmik hareket ettirerek hızlanacak ve önce hıza alışacak. Ardından zaman zaman bacaklarını kaldırıp, hızlı giderken düşmeden yol alabildiğini yani dengede durabildiğini farkedecek. Denge bisikletini sürüşü sürekli ayakla yürütme şeklinden birkaç kez ayakla ittirme bir miktar ayaklar havada süzülme şekline dönüştüğünde (yine ritmik şekilde) iki tekerlekli pedallı bisiklet sürmeye hazır demektir.

Tabi denge bisikletinden çok önce yönleri öğrenmiş olabilirler ama denge bisikletinde de hareket halinde bisikleti döndürmeyi bu süreçte zaten daha iyi öğrenecektir.

Gelelim iki tekerlekli pedallı bisiklete. 

Denge bisikletinden gelen çocuk, dengeyi, yönleri ve hızı zaten çözmüştür. Pedallı bisiklette tek öğrenmesi gereken ilk hızı verip ayağını pedala kaldırmak ve ritmik şekilde pedalı çevirmek. Pedalı ritm bozmadan çevirmek çok da hafife alınacak bir konu değil çocuklar için. Tabi bu bisikletin yine çocuğun boyuna uygun olması tavsiye edilir. Tekerlekler daha büyük olabilir ama sele ve gidon yüksekliği vücuduna uymalı. 

Kızımın geçiş sürecinde onu tuttum, ilk hızı verdim ve gitti, gidiş o gidiş. Sonra ilk kalkış anında kendini öne doğru ittirmesi gerektiğini zaten denge bisikletinden bildiği için, pedal becerisi ile onu birleştirdi.

Oğlumda biraz daha farklı oldu, aynı ritimde pedal çevirmeyi sıkıcı buldu uzun süre. Haliyle sık sık duruyor tekrar kalkış yapması gerekiyordu. Bir süre sonra kendi kendine kalkmayı da öğrendi ama hala uzun süre pedal çevirme konusunda sıkıntılı.

Dönüşler konusunda ise, çocuk bunlar zaten biliyor olsa bile, yeni bisikletinin huyunu suyunu anlamak için biraz çalışması lazım. Önce geniş açılı dönüşlerle dönmesini yönlendirirseniz daha iyi olur. Bisiklete alıştığında küçük açılı dönüşleri de yapabilir. 

İki çocuğuma da bisiklet sürmeyi ben öğrettim, onları tutmuyor olsam dahi düşerlerse diye yanlarından koştum. Kızım okula ilk bisikletle gitmeye başladığında (şimdi Yanyana ikimiz de bisikletle gidiyoruz ama) ilk zamanlarda düşerse diye hep yanında koştum haftalar boyunca. Biliyorum dışarıdan çok çılgınca gözüküyor ama deneyip yapabildiğini görmesi için teşvik etmek her zaman benim için öncelikli mevzu. Şimdi sırf o bisiklet sürmeye devam etsin diye, daha kolay yapabileceğimiz halde bir çok yere bisikletle gitmeyi göze alıyorum. Çünkü ne demişler annelik deliliktir 😊 

25 Eylül 2018 Salı

Çok Sinirliyken Yazılmış Yazı

Eylül 25, 2018 7 Comments
Okullar açıldıktan sonra 4. haftaya girdik ve nihayet kızımın sınıfının whatsapp grubu kuruldu bu sabah. Grubu açar açmaz, sınıf anaları bir brief oluşturmuşlar, grup kurallarını madde madde yazmışlar. Maddelerden biri, foto paylaşımı ile ilgiliydi. Eski gruplarda, okula ait fotoğraflar grupta paylaşılır, isteyen indirirdi. Şimdi demişler ki, paylaşılmasını istemiyoruz, sadece ilgili çocukların fotoları, ilgili annelere gönderilecek. Ok pekala.

Gruplarda yazım dili Hollandaca ama ben İngilizce yazıyorum. Tabi hemen atladım, ilk ben yazdım. Geçen hafta gidilen okul gezisindeki fotoları istiyorum diye. İster aleni, ister özelden gönderilsin umrum değil ama foto gönderilsin idi derdim. Normalde, grubun kurulması, gezi gününe yetiştirilmeye çalışılır, geziye giden veliler tarafından canlı canlı paylaşılırdı. Sonuçta okulda kaç yıldır bildiğim bir durum bu.

Sonra sınıf analarından biri benim soruma cevaben yeniden bir brief yazmış. Resmî mesmi dilli, sonra da işte çocuklar korumak için vs eklemiş. Yani aslında kızım sana söylüyorum gelinim sen anla deyip, bana taşı atıyor.

Yetmemiş direk şahsıma özelden İngilizce döşemiş aynı metni, ben anlamıyorum ya o misal. Tavrına kibarca teşekkür ettim, gerek olmadığını kendim çevirisini yapabildiğimi söyledim. Ama kaşınmadan edemedim. Belki de kara listedeyim şu an kim bilir? 

Dedim ki tamam paylaşmıyoruz ama şu an okul gezisinde görev yapmış anaların telefonunda, benim çocuğumun resimleri var? Ona nasıl güveneceğiz. Madem gruba güvenmiyoruz, onlar da grubun bir parçası. Sonuçta o kişi, ne kadar kendi çocuğunu kolluyorsa, ben de o kadar kolluyorum. Demek ki bir şekilde birbirinize güven duymak zorundayız.

Kadın biraz ılımlı olmaya yaklaştı, haklısın falan geveledi. Ama hala bir çözüm önerisi yok tabi ki. Ben sana fotoları iletmeye çalışacağım dedi. Onlarca kişiden oluşan bir whatsapp grubunda, hangi çocuğun annesinin kim olduğunu bulmak (kimi zaman bilgi kısmında sadece annenin adı yazar, soyadı yoktur, üstelik profil fotosunda çocuğun fotoğrafı yoktur) hiç kolay değil. Ben de zaten fotoğrafları güvenli şekilde nasıl paylaşmalı sorusunun,  ne kendi grup bazımızda ne de dünya çapında bir çözümü olabileceğine inanmıyorum. Şifreli bir yere koysan yine aynı insanlar aynı yere erişip bakmak istetecek. Herşey kişinin niyetinde bitiyor. İnsanların iyi niyetli olup olmadığını bilmek de ne yazık ki çok zor. Velhasıl bu konunun çözümsüz olduğunu daha önce hiç akıl edemeyip, sırf havalı görünmek için madde madde yazılmasına da ayrıca sinirliyim. Sınıftaki yirmi küsür veliden biriyken, birden bire kendini müdür havasına sokma psikolojisini de çok komik buluyorum. Bir anda ne değişti? Ne oldu da böyle oldun (bu ayrı bir yazı konusu olmalı, sorumluluk verilen insanın değişen psikolojisi şeklinde). Hadi bakalım yeni grubumuz hayırlı olsun. Geçen yılki sınıf anaları çok daha samimiydi, belli ki bu yıl pek şenlikli geçecek. 

Omuza İki Pat Pat

Eylül 25, 2018 5 Comments
Yüksek lisansa yeni başladığımda aldığımız derslerin katılımcıları değişken olurdu. O yıl aldığım dersin tek öğrencisi bendim. Bağlı olduğum anabilim dalından aldığım derslerde hocam beni aynı zamanda yetiştirmek amacıyla, dersleri benim anlatmamı isterdi. Sanki karşımda bir dinleyici grubu varmış gibi hazırlanır, tahtayı kullanır, metinleri hazırlardım.

Elbette düzelttiği noktalar oluyordu ama sanırım ilk derslerden birinin sonunda idi, hocam dersi sunuşumu beğenmiş, beni kapıdan geçirirken omzuma hafifçe iki kere vurmuştu. Pat pat!

Hani bazı anlar vardır, hiç unutulmaz, gözlerimizi kapayınca herşeyiyle yeniden hatırlarız. Daha önce kimse omzuma o manada vurmamıştı ve o küçücük hareketin çok ama çok büyük bir mesajı vardı: Aferin, yola devam, hadi !! O anda hissettiğim duyguyu ve rahatlamayı anlatmam kolay değil. O zamana kadar çok gergin olduğum bir konuda kendime güvenmemi sağlamıştı.

Bugün şu yazıya yorum yaparken hatırladım bu hatıramı. O kadar basit bir hareket ama neredeyse toplumca unutmuş gitmişiz. Sanki daha çok eski zamanlarda bilge dedeleri yaraşır bir hareket bu. Omuza vurmalar yine var ama arkadaşlar arasında naber lan deyip itekleme haline gelmiş. Bazen de uzun zamandır ilk defa karşılaştığımız kişiye sıkı sıkı sarılıp kucaklaşırken çok özlediğini göstermek için. Ama hadi başarabilirsin şeklinde olanı ise pek az.

Oysa hem kendi hem çocuklarımızın omuzlarının ihtiyacı var bu iki pat pat vuruşa. Hiç birimiz kendi kişisel tarihimizde bir önceki dönemden daha kötü durumda değiliz. İyileşiyor, öğreniyor, gelişiyor, büyüyoruz. Hepimize kocaman bir aferin. Hadi, durmak yok, yapabilirsin!


24 Eylül 2018 Pazartesi

Depoları Boşaltıyoruz, Stokları Eritiyoruz

Eylül 24, 2018 1 Comments


Yıllardır kararlar alıp başladığınız noktaya geri mi dönüyorsunuz? O zaman yeni bloğumuza bekleriz !!!!

 Kahve Hanım kendisinde dönüştürmek istediği kalemler için yeni bir blog açmıştı. Sonra fikir gelişti, konuk yazarlarla çok dolu dolu bir blog haline geldi. Yeni yıla kadar 100 günde hayatımıza dahil etmek / atmak / dönüştürmek / yenilemek istediklerimizi yazacağız. E tabi ben de oradayım. İlk yazım burada : https://depolari-bosaltiyoruz.blogspot.com/2018/09/gece-her-isin-bas-planlama.html

Blogun genel linki ise burada : https://depolari-bosaltiyoruz.blogspot.com/

Keyifli okumalar :)

16 Eylül 2018 Pazar

Sonbahar Hüznü

Eylül 16, 2018 15 Comments
Bloguma, dün yazdığım gibi yazılar yazmaktan kaçınıyorum aslında. Biliyorum ki yazdığım zaman kafamdan kolay atamayacağım. Nitekim de öyle oldu. O olayı ilk düşündüğümde kalbime bildirdiği ağırlık 1 kg ise, yazdıktan sonra 10 kg oldu. Defalarca andım, 10 dakika üzülüp geçeceğim şeye 2 gün üzüldüm. Hep sonbaharın yüzünden. Gerçekten ilkbaharda nasıl kıpır kıpır olup, yeni heveslere yelken açıyorsa yüreğim, sonbaharda da içine kapanmak istiyor, herşeyden nem kapıp hüzünleniyor.

Başlıyorum anlatmaya hayalimdeki arkadaşıma. Tabi içimden. Vay efendim ben burda neler çekiyorum, aynı anda bin tane şeyle uğraşıyorum, akşamları nasıl yattığımı bilemiyorum, kızımın okulda öğrendiği, yeni okuma alıştırmalarından zorlandıklarına yardım edemiyorum, sen bilmiyorsun anne diyip beni dışlıyor, yapamayınca ağlıyor, yardım etmeme izin vermiyor, yüreğim sıkışıyor, bana nasıl güvenmesini sağlarım? Jimnastikte de ondan sonra başlayan bir kız üst seviyeye alındı, bizimki anne ben niye olmadım diye ağlıyor. Halbuki bizimkinin kondisyonu daha ileride. O kızın anne babası her derste sınıfta bekliyorlar, bizde baba işte, ben kardeşinin peşinde. Acaba yeterli ilgi göstermedik mi, konuşmam mı lazımdı?  Ne yapmam lazım? Herşey yolunda giderken oğlan yine bana düştü, yine birşeye içlendi herhalde, bulup çözmeli. Hayatımız yoğun, hayatımız kolay değil. Sanıyorlar ki yurtdışındayız diye herşey güllük gülistanlık, herkesin yaşamında zorluklar var, benim de var. Ama bak ben bunları anlatıp dertlenmiyorum, anlatsam çözülmez ki, en iyisi akşama Cem’le konuşup ne yapacağımızı düşünelim.....

Gün içinde yeme, içme, ev düzenleme dışında  o kadar çok farklı konuyla meşgul oluyorum ki, çocuklar sağolsun, ah anam garip anam diye içlenecek vaktim olmuyor. Son okuduğum kitaplardan birinde (uçan tabut) şahane bir tespit vardı. Suriye’den göçmüş sokaklarda yaşayan bir çocuğun dilinden yazılmış. Diyor ki “insanlar bana bakıp empati kurduklarını zannediyor ve hayatımın zorluklarından ötürü benim için üzülüp, acı çekiyorlar. Gerçekte ben üzgün değilim. Hayatta kalmak için o kadar çok şey yapmam gerekiyor ki üzülecek, kendime acıyacak vaktim olmuyor.” Ah dedim okuyunca aynı ben, yoğunluktan nelerden yoksun olduğumu (aile, akrabalar ve onların destekleri gibi) ve neleri başarıp başaramadığımı farkında değilim. Bunları değerlendirecek üçüncü bir kişi de yok, kendi kendime değerlendirsem referans alacak kimsem de yok. Burdaki göçmen arkadaşlar hepimiz benzer şartlardayız, yalnız başımıza her şeye yetişmeye çalışıyoruz ve bu durum bizim artık normalimiz haline gelmiş. 

Düşünüyorum da çocuklu iken gurbetçi olmak bu açıdan daha kolay sanırım. Çocuklar için yapılması gereken o kadar çok şey var ki, ben iki hüzünlenip gelicem deme şansın yok. Anneni bile haftada bir arayabiliyorsun o derece. Bu koşturmaca içinde bir bakıyorsun zaman uçmuş gitmiş.

İşte bütün bunlara rağmen bu sonbahar nedense birikmiş hüzünlerimi eteklerimden dökecek fırsatlar arıyorum. Olur da bloğuma dökülürse kızmayın olur mu? Hem bakın ortancalarım bile benimle hemfikir. Onlar da sonbahara direnmiyor...





14 Eylül 2018 Cuma

Ayrımcılık

Eylül 14, 2018 18 Comments
Başlığa bakılınca, yaşadığımız ülkenin yerel halkı tarafından ayrımcılığa maruz kaldığımız zannedilecek ama asıl durum şu, yaşamadığımız öz ülkemizdeki yerel halk tarafından ayrımcılığa maruz kalıyoruz :/

Başka bir ülkeye göç etmiş olunca geride kalanların kıskançlığı mı, umursamazlığı mı nedir (gerçekten sebebin hangi his olduğunu kestiremiyorum) bir soğukluk, mesafe, boşvermişlik, umursamazlık seziyorum tavırlarında. Oysa biz hala onların akrabası, arkadaşı, yakınıyız ve biz hala onların yaşadıkları hayat mücadelesinin benzerini yaşıyoruz. Üstelik ekstra zorluklar da olabiliyor.

Geçtiğimiz haftalarda bloğuma da yazdığım gibi iki çok önemli olay gerçekleşti ailemiz için; kızımın 3. sınıfa (Türkiye karşılığı 1. sınıf) ve binicilik kursuna başlaması. Benim için doğumgünleri, yıldönümleri, böyle değişik bir döneme atılan adımlar çok önemlidir. Mümkün olduğunca kaçırmamaya, tebriklerimi iletmeye ve kendi ailemiz arasındaki günleri de elimden geldiğince unutulmaz kılmaya çalışırım. Eh tabi herkes bu düşüncede olmayabilir fakat benim için bunlar hayatın rutininden çıkıp biraz renk katma fırsatı demek. Yine geçtiğimiz hafta boyunca okula başlayan yakından uzaktan tanıdığım herkesin miniğini tebrik ettim, güzel niyetlerimi gönderdim, üstelik onlar için heyecanlandım ama gel gelelim ben aynı şekilde karşılığını alamadım. Aslında karşılık verecek durum olmamıştı, yani kızımın okula başlaması, Türkiye’den önce olmuştu ve bizi tebrik etmeyenleri dahi umursamayıp yine tebrik etmiştim. (çoğunlukla ig hesabını kastediyorum) Çünkü bu tip şeylerin hesabını tutacak zamanım ve enerjim yok. Fakat hemen ardından binicilik kursumuza gösterilen yoğun ilgisizlik beni biraz düşündürdü; “ben nerde yanlış yaaaaptım.”

Elbette ki bunu “ay bana yorum yapmadınız çok kızdım” minvalinde yazmıyorum. Sadece kendi kendime düşünüp anlamaya çalışıyorum. Acaba insanlara samimiyetimi yeteri kadar iyi ifade edemiyor muyum? Yoksa bizim zaten dolu dolu olan günlük yaşamımızda bunlar sıradan ayrıntılar olarak mı kalıyor, veya gerçekten kişinin kendisiyle ilgili bir problem mi bu, yoksa aman ben yazsam ne olacak yazmasam ne olacak mı deniyor? 

Hiç fikrim yok doğrusu. Belki burada yaşamayanlar buradaki özel olayların ne kadar zor elde edildiğini anlayamıyor, uzaktan sıradan geliyor. Belki de gerçekten gözden ırak olan gönülden de uzak oluyor. Belki de samimi sevenlerimiz fazla yok bilemiyorum. Her ne sebep olursa olsun, bu durum kalbimi titretse de, ben olduğum gibi olmaya devam edeceğim. Yine herkesi kutlayacağım, yine pozitif enerjimi sunacağım, yaptığım pervasızlıktan (!) da utanmayacağım.

13 Eylül 2018 Perşembe

Binicilik Dersleri

Eylül 13, 2018 2 Comments


Bugün kızımın hayatında dönüm noktalarından bir diğeri daha gerçekleşti, binicilik kursuna başladı. O kadar uzun zamandır bunu bekliyordu ki (3 yıldan fazla oldu) öncesindeki gece heyecandan, sonrasında ise sevinçten zor uyudu.

Gerçekten atlara olan sevgisi çok fazla. Herhangi bir hayvandan daha fazla ve gelip geçici olmayan bir hevesle seviyor. O kadar çok seviyor ki odasında, tüm kıyafetlerinde at resimleri mevcut. Fakat çoğu çocuğun my little Pony’lerle başlayan at sevdası, kızımda öyle gelişmedi. Direkt kahverengi atlar idi sevdikleri.

Binicilik okullarına genelde 7 yaşından itibaren gidilebiliyor (okuldan okula değişebilir) ve bunlar oldukça yaygın. Mesela bizim eve yürüme mesafesinde bile bir okul var. Ancak çok doluymuş ve uzun bir bekleme listesi varmış. Orada yer bulamayınca birçok okulu aradık, çoğu benzer durumda idi. En son bugün başladığı okulda az kalmış yerlerden birine kayıt yaptırabildik birkaç gün önce. Hiç boş yer olmamasının getirdiği hayal  kırıklığının ardından beklenmedik bir sürpriz oldu onun için.

Hollanda’da kültür/sanat/spor aktiviteleri, hem çocukların hem yetişkinlerin rahatça ulaşabileceği bollukta. Kızım bu yıl da, 2 yıldır aralıksız devam ettiği ritmik jimnastiğe gidecek, yüzme derslerinde B diplomayı tamamlayacak ve bir de binicilik kursunu alacak. İki yıldır gittiği piyano derslerine de bu yıl için ara verdik şimdilik, ileride yine devam edecek, fakat bu sürede babasıyla evde çalışmayı sürdürecek.

Oğlum ise, yüzme derslerinin yanı sıra küçükler için futbol okuluna başladı. Bir de sanatsal bir aktivite arayışındayız. Ocak ayında 4 yaşına girdikten sonra olasılıklar daha da artacak.

Bu yoğun programlar altında, günlerimiz saat saat öyle planlı ki, neredeyse hiç spontane şeyler yapamıyoruz. Sezon başı olduğu için hepimiz bu tatlı telaşı özlemişiz ama sonrasını kestiremiyorum 🙈 Bu süreçte ayaklarımı yerden kesen canım arabama da çok teşekkür ediyorum 😀



3 Eylül 2018 Pazartesi

Okulun İlk Günü

Eylül 03, 2018 4 Comments
Hollanda’nın yaşadığımız bölgesinde okulların ilk günüydü bugün. Evet bazı yerlerde 1 hafta önce/sonra farkı oluyor, neden bilmem, tatillerde trafik olmasın diye birşeyler duydum ama emin değilim.

Kızım, daha önce yazdığım gibi üçüncü gruba başladı. Gece heyecandan zor uyudu, ben çok az uyudum. Sabah erkenden maille gittik sınıfa. Herşey çok hızlı olup bitti, öğretmenle tokalaştık, sırasını bulduk, alelacele bir poz aldık tamam. Hayallerindeki instagramlık pozları yakalayamadım. Olsun. Eve gelince oyuncu annenin şu paylaşımını gördüm, onun da kızı okula başlamış. Ne yazık ki benim aklıma böyle güzel cümleler gelmiyor ama, onun o sırasına ilk oturuşunu, soru dolu gözlerle etrafı inceleyişini, heyecanını beynime kazıdım. Unutur muyum? Belki. Belki de bu yazıyı tekrar okuduğumda hatırlarım. 




Sonra oğlumun okuluna geçtik biraz yürüyerek. Erken gittiğimiz için boştu. Birkaç arkadaşı geldi ama yüzü hala asıktı. Sonra ben ne olduğunu anlayamadan fırlayıp kapıya koştu. Sevdiği arkadaşı gelmiş, yüzünde güller açtı. Gerçekten o güllerin açtığını ruhumla gördüm 💗

Okuldan sonra tam 1,5 saat arkadaşıyla bahçede oynadı kızım. Yetmedi bizim sokaktaki parkta 1 saat oynadılar. Bahçede kuş gibi sekerek uzaklaşmalarını, kuytularda fısır fısır konuşmalarını, hayali oyunlarında ettikleri danslarını, kıkır kıkır gülüşlerini uzaktan izlediiiim izledim. Gönül defterime yazdım 💗

Bu aralar kızım da oğlum da beni çok sevdiklerini hiç olmadıkları kadar çok dile getiriyor. Kızım bana bir şarkı yazdı, hem de İngilizce. Tek seferde ağzından çıktı ve onu söylerken kaydettik. Defalarca dinleyip ezberledik, her akşam uykudan önce söylüyor bize 

Mama
I love your hug, I love your kiss
And this is what your love in the wrist
No time for yes, no time for ear
Let’s go like for a little big boom bim bom

(Son iki satırı melodiye uysun diye uydurduğunu söyledi, ama mecazi anlamlara da yorulabilir tabi 🙈)

Herhalde hayatım bundan daha mükemmel olamazdı 🙏🏼

Bir gün sonra edit: şarkıyı yeniden söyledi ve üçüncü satır aslında şöyleymiş
No time for rest, no time for year


İnce Hayat Kitap Yorumum

Eylül 03, 2018 4 Comments
Blog camiası Deli Anne’yi iyi tanır. Ben de tanıyordum. İlk açıldığından beri tüm yazılarını okudum, instagramda takip ettim, ediyorum. İnstagram gönderilerinin de her biri blog yazısından farksızdır. Dolayısıyla sanırım blogun açıldığı 2010 yılından itibaren bizlere aktardığı kadarıyla neler yaşadığını, düşüncelerini, değişimlerini takip ettim. Hatta bu kitabı bana hediye eden arkadaşımla da, ondaki bu dönüşümü farkedip hakkında sohbet ettiğimiz de olmuştu. Ne iyi geldi Deli Anne’ye İskoçya diye.



En başta bunu neden yazdım, kitabı okurken onu bizim gibi takip eden ve etmeyen arasında fark olacağını vurgulamak isterim. Biz zaten uzun zamandır takip ettiğimiz, yazım diline alıştığımız, söylediklerinin bazılarını daha önce duyduğumuz için kitap çok farklı gelmedi. Ama sevdim, hatta okurken o güzel enerjisini içimde hissettim. Elimden düşürmek istemiyor, kalbim de onunla birlikte coşuyordu. Bölümlere ayırıp her bölümde farklı bir vurgu olmasını da çok sevdim. Bazı konulara dikkat çekmekte oldukça başarılı buldum. Daha önce düşünmediğim şeyler de vardı, zaten tecrübe ettiklerim de, fakat sanırım en belirgini okuduğum süre boyunca hallerime etkiyen yavaşlama ve huzurdu. Bu yüzden iyi ki okudum dediklerimden biri olacak kitap.

Diğer yandan iki hususta, acaba farklı şekilde dile getirseydi daha mı iyi olurdu diye düşündüm. Şöyle ki kitapta kendi manevi yolculuğunu anlattığı için ben zamirini kullanıyor. Fakat özellikle kitabın bir bölümünde yoğun olarak şu duyguya kapıldım. Geçtiği merhaleleri anlatırken önce buna eriştim, sonra şuna vardım, kemâle erdim gibi, bir nevi ben şu aşamayı atladım bu kadar ilerledim şeklinde bir gizli kibir seziliyor. Oysa ki tanıdığım kadarıyla bundan oldukça sakınan, haşa kendini asla büyük görmeyen bir insan. Fakat özellikle onun yolculuğunun benzerini yaşamamış olanlar için bir ‘vay be’ algısı oluşabilir. Bu yüzden acaba birinci tekil şahıs yerine bu yolculuk üçüncü tekil şahıs kullanılarak anlatılsaydı daha iyi mi olurdu diye düşündüm. Böylece okur, belki o şahıs yerine kendini de koyabilirdi. Tabi bu benim fikrim belki okurken buna takılmayanlar olabilir.

Bir diğeri de dönüşümü yaşarken bahsettiği yol. Kendinin de söylediği gibi özellikle İskoçya’ya taşındıktan sonra öncelikle ağaçlar, ardından doğadaki tüm diğer unsurlar ve ışık, ona kainatın kitabını okumaya yardımcı olmuş. Onları rehber edinip yaradanın sesini duymuş. Gerçekten instagramdan paylaştığı her foto öyle masalsı ki, onları görenler keşke biz de orada olsak, görsek, hissetsek, yaşasak diyordur. Diyorlar da instagram yorumlarında. Tabi bu durumda şu da akıllara gelecektir; biz de öyle bir yerde yaşasaydık biz de olurduk. Kitapta bir bölümde daha İstanbul’da iken Allah’tan gelen bu mektupları almaya başladığını söylüyor ama bence vurgusu hafif kalmış. Özellikle yazının sonunda bir açıklama bekledim. “Benim yolculuğumun eşlikçisi doğa oldu ama sizde başkası da olabilir. Zira Allah her yerde mucizelerini sergilemektedir. Kimi alimler var ki ne kitap okumuş ne köyünden ayrılmış. Kimi balıkçılar denizlerde pişmiş, mesela Siddhartha nehirle konuşmuş, kimi Erenler çöllerde, kimi dağda kimi ise kalabalıkta ol’muş. Sonuçta hepimizin hayat yolculuğu farklı ve her birimiz bu yolculukta bu mektupları bulabiliriz. “ gibisinden bir mesaj. Kendim için söyleyecek olursam mesela, çocuklarım benim mektuplarımdır. Her yeni doğan gün farklı bir mesajını okurum Yaradanın.

Sonuç olarak kitabın nur’unun daha fazla kişiye ulaşmasını umut ediyor ve kendisini tebrik ediyorum. Kalemine, güzel bakan yüreğine sağlık. Bizleri de nasiplendirene şükürler olsun.


31 Ağustos 2018 Cuma

Helo’ya Mektuplar: 77. Ay

Ağustos 31, 2018 9 Comments
Canım kızım;

İki gün sonra okul açılacak ve sen 3. grup olacaksın. Hollanda’da okuma yazmanın yoğun olarak öğretildiği yıl bu yıl. Türkiye’de olsaydık 1. sınıfa başlayacaktın ki iki ülkede de okuma öğrenme yaşı aynı seneye tekabül ediyor. Tek fark orada ilk öğretimi bitirmek için senin yaşındaki biri 8 yıl okuyacak, sen ise toplam 8 yılın 2 yılını geride bırakmış oldun. 

Bu yıl yeni bir öğretmen, yeni sınıf ve arkadaşlarla başlayacaksın eğitime. Eski sınıfından birkaç arkadaş var ama sevdiğin arkadaşların başka şubeye düştü. Fakat daha önce üçüncü sınıfları tanımak amacıyla şimdi yeni öğretmeninin sınıfına gitmişsiniz ve öğretmenini çok sevmişsin. Şansına bu öğretmen geldi ama arkadaşlar mı öğretmen mi konusunda ikilemde kalmıştın. Belki ısrar edersek şubeni değiştirebilirdik ama istemedin. Arkadaşlarımla yine oynarım dedin. Bunları daha okul kapanmadan konuşmuştuk.

Geçen gün okulun açılmasından korktuğunu, eski öğretmenlerini ve sınıfını istediğini, onları özlediğini söyledin. Ve ağladın. Biliyordum aslında seni korkutan bilmediklerindi. Sınıfın nasıl olacak, arkadaş edinecek misin, öğretmenin seni sevecek mi? Ya iyi yapamazsam dedin, öğretmen bana kızar mı?

Dedim öğretmenin anlamı öğreten kişi demek, o çocuklar yanlış yaptığında onları düzeltsin, öğretsin diye var. Onun işi bu zaten, hiç merak etme. Yanlış yapa yapa öğreneceksin.

Ve öğretmenin de arkadaşların da seni çok sevecek. Bak gör daha ilk günlerde afspraak (playdate randevusu) yapalım mı diyecekler. Çünkü sen çok sevgi dolu bir çocuksun. Herkes seni seviyor, oynamak istiyor. Onlara iyi davranıyorsun.

Gerçekten öyle bir karakterin var, bu sadece benim gözlemim değil. Her tanıyan senin ortama sevgi yayan bir enerjin olduğunu söyler ki bu adının anlamıyla da örtüşüyor. Çok sevdiğim Farsça anlamına göre, gönülden seven demek Dilâ.

Yani zaten olduğun gibi davrandığın zaman işler her zaman yoluna girecek bebeğim, çünkü sevgi her kapının anahtarı.

Biraz önce uyku öncesi sevişmelerimizde konuştuğumuz gibi,
- beni ne kadar sevsen de doymuyorum anne!
- seni ne kadar sevsem de doymuyorum yavrum!

11 Ağustos 2018 Cumartesi

Neyle Beslenirsen O’sun

Ağustos 11, 2018 4 Comments




Bir süredir sosyal medyadan takip ettiğim Kafka Okur dergisini aldım Türkiye’ye gelince. Mest olmuş şekilde okuyorum, eski sayılarına ulaşmak için can atıyorum. Dergi hakkındaki yorumlara bakılırsa, seveni de var sevmeyeni de. Edebi açıdan yetersiz bulanlar, illüstrasyonlarla desteklenmiş yazıları beğenmeyenler... Edebiyatın içinde olanlar için belki zayıf kalıyordur ama benim gibi edebiyatı seven ama gündelik yaşamımda hiç bulamayan insanlar için ilaç gibi bir dergi. Üstelik illustrasyona da ayrıca ilgim var. Her detayına bayılıdım.

Üstüste böyle şeyler okuyunca, kalemim de süslenmeye başladı. Dümdüz cümlelerimin yerine daha dikkat çekici şekilde nasıl söylesem diye düşünür oldum. Bu sebep sonuç ilişkisi gerçekten hayret verici. Beynime günlük hayat akışından bir tık yüksek bir akış geldiğinde şarıl şarıl çağlamaya başlıyor. Aslında aynı şeyi daha önceleri birçok farklı konuda da tecrübe ediyordum. Fizik çalışırken yeni fikirler üretmek istediğimde, bol bol araştırıp okuyordum; yeni bir logo veya Web sitesi tasarlamadan önce o konseptteki diğer çalışmaları inceliyordum. İncelemeden, okumadan, araştırmadan beynimizdeki ilgili kısımları çalıştırmak, düşünceleri harekete geçirmek ve bunların sonucunda da ilham perisini çağırmak söz konusu değil. En azından benim için öyle, sanıyorum ki birçok insanın da aynı.

Pek kötü bir alıntılama olacak, kimin söylediğini (sanırım eski abd başkanlarından biriydi) ve tam cümleyi unuttum ama geleceğin en büyük sorunu vasatlık olacak demiş bu kişi. Okuyunca yürekten katıldım bu fikre. İnsanlar sıradanlaşmaya başladıkça yaratıcı zeka köreliyor. Yukarıda bahsettiğim gibi beynimize, alıştığının üzerinde bir besleme yaptığında daha üretken oluyor.

Tabi işin bir de şu yüzü var. Şimdilerde insanlar neyle besleniyor? Toplumdaki huzursuzluk, stres, kolayca ateş almaya hazır bir gerilim... Çocuklar daha hırçın, insanlar daha sabırsız, yürekler daha hoşgörüsüz. Yazdıkça uzayacak bu örnekler siz de biliyorsunuz. Bu yüzden yazmak istemiyorum.

Çocuklarımız için en azından ev içinde dikkat etmeli. Onlara huzurlu bir yuva sunmalı, mümkünse ufak ufak bilimle, sanatla, kültürle tanıştırmalı. Sorular sormayı, düşünmeyi tetikleyici davranışlarda bulunmalı. Şefkati, affetmeyi, barışı öğretmeli. Sadece bir lokma beslesek yeter, tadını alınca çocuk kendisi de isteyecek, büyük bir iştahla zaten üretecek. Bakın burada çok önemli bir fark var. Bir beyni ve ruhu beslediğimizde, verdiğimiz şeyi tüketmiş olmuyoruz; aksine geri dönüşlerini de göz önüne alınca çoğaltmış oluyoruz. Bu iyilik de olsa kötülük de olsa böyle. Ve eğer hep kötülük ile devam ederse dünyanın sonunun nereye varacağını tahmin etmek zor değil :/

4 Ağustos 2018 Cumartesi

Bekle Beni İstanbul

Ağustos 04, 2018 2 Comments
Yaklaşık 20 gündür yine Türkiyede’yiz. Yurtdışında yaşama süremiz uzadıkça, Türkiye’den ilk yurtdışına çıkanların yaşadığı şaşkınlıklar bize tersine oluyor. Ülkemizdeki yenilikler, ebeveyn yaklaşımları, yeni binalar, toplumdaki yaygın tavır... gibi birçok şey farklı geliyor.

Ben de her gelişimde bunun gibi şaşkınlıklar yaşıyordum ama bu sefer biraz daha farklı, belki de daha ileri seviye bir yabancılık hissettim kendi ülkemde. İlki markete gittiğimde olmuştu. Yıllar önce gözüm kapalı şipşak yaptığım birkaç parça alışveriş tam bir saat sürdü. 1 saat !!! Benim için çok uzun bir süre. Ve annem nerde kaldığımı sorunca markette hangi ürünü alacağımı bilemedim dedim. Çoğunun arkasını okudum, bir sürü tanımadığım markanın hangisi iyiydi, sevdiğim peynir tadı hangi kutuda kalmıştı. Basit bir yüzey temizleyici alacaktım, bir sürü yeni marka vardı. Şampuan bölümünde de epey zaman harcadım, Hollanda’da bildiğim markalar ne kadar pahalıydı. Resmen kendimi yapayalnız hissettim, oysa ben şıp diye karar veren biriydim.

Bir sonraki şaşkınlığı feribotta yaşadım. Yabancı uyruklu biri kantinci ile anlaşamıyordu ve ben İngilizce konuşup yardım ettim. Ama kadının derdini kantinciye İngilizce anlatmak da neyin nesi? Sanki dilim kilitlendi İngilizceyi Türkçeye çeviremiyorum. O kadar yarım yamalak konuştum ki kendime kızdım. Ne olmuştu da böyle olmuştu bugün yaşadığım başka bir olayın sonunda anladım.

Bugün ise çocuklara kitap almak için bir kitapçıya gittim, yere oturdum (bir tabure olsaydı keşke) ve tüm kitapları tarayıp seçtiklerimi yere ayırdım. Ben hafif yana ilerlemiş halde iken görevli gelip yerdeki kitapları rafa koymak istedi, beni farketmemişti. Arkamı dönüp nee (nei diye okunuyor, Hollandaca hayır) diye bağırdım. Görevli şaşırdı tabi fakat birkaç saniye jetonum düşmedi sonra kekeleyerek pardon onları ben alacağım dedim fıslayan bir sesle. Kendimden utanmıştım bu ani acayip çıkışım için. Neden bağrımdan Hollandaca bir çığlık kopmuştu.

Oysa evde annemlerle arkadaşlarla falan hep Türkçe konuşuyorum, hiç duraksama takılma yok. Fakat Hollanda’da iken de durum böyle; benim için ev içi geçerli dil Türkçe. Fakat Hollanda’da dışarda basit tepkilerim Hollandaca ve ilerisi de İngilizce oluyor. Beynim mağazada bu dillere şartlanmış. Hangi ülkede olduğum ayrımına varamamış. Yine tüm kasalarda dilime Hollandaca teşekkür edesim geldi, bu sefer farkedip kendimi durdurdum.

Bundan başka bazı şeyleri daha farklı bir gözle görüyorum. Hani yaşadığınız yerde hep yanından geçtiğiniz birşeyi farketmezsiniz ama olraya yabancı biri farkeder ya işte öyle. İstanbul’dan taksi, metro ve bilimum taşıtlarla yol alırken tüm detaylar beni ilk kez görmüşçesine etkiliyor. Mutlaka içinde yeniler de var zira İstanbul durmadan değişen bir şehir ama değişmeyenler de var. Mesela ulu ağaçlar, köprüler, deniz, bazı evler... Herkes önüne bakarken ben başım geride yürüyorum. Ve bu farkettiklerim beni duygulandırıyor. Hem de çok.

Yine bugün metroda bir yaşlı adam sanırım kemane idi çaldığı alet, çalıp para topluyordu. Şimdi unuttum ama çalarken şarkıyı tanıyıp mırıldandım, çocuklarla durduk biraz dinledik ve para verdiler ikisi de. Ve biz onu dinliyoruz diye melodiyi değiştirip küçük kurbağa şarkısını çaldı. Ben tanımamıştım melodiyi çünkü kafam bir önceki mırıldandığım eski şarkıda kalmıştı ama kızım tanıdı ve babası da doğruladı. Sonra içimden teşekkür ettim adama, ne tatlı bir jestti ve bu belki de sadece ülkemizde olan birşeydi.

İstanbul’da doğdum, büyüdüm, birçok yerini gezdim, yaşadım ve artık doydum sanırdım. Fakat içinde yol aldıkça içime bir yol uzanıyor. Bu sevdiklerimin burada yaşıyor olmasından ayrı bir his, bu şehirle aramda yarım kalan birşeyler var sanki. Daha tüm sırrını çözmemişim, her detayını özümsememişim gibi. Ne olduğunu bilmiyorum ama hissediyorum. Buraya da yazıyorum ki unutmayayım. Bakalım gün gelecek de ben o sırrı bulacak mıyım?












25 Temmuz 2018 Çarşamba

Anane Evi

Temmuz 25, 2018 5 Comments
Annemin 9-10 yaşlarındayken inşa edilip taşındığı, şimdi yaklaşık 63 yıllık olan evde tatildeyiz bir haftadır. Evde ara sıra gelip kalan birkaç aile dışında kimse yaşamıyor. Elbette biraz tadilat yapılmış, ilk haline göre bazı değişiklikler geçirmiş ama asıl yapısını da koruyor. İki katlı ama üst katının zemininin tahta olması nedeniyle üst katta yürürken titreşmesi, tüm seslerin her yerden duyulması, tahta merdivenleri, içine oturulacak kadar geniş alt kat pencere pervazları, bahçede yer alan tuvalet ve banyosu gibi....

Ben de çocukluğumda çok severdim bu evi, şimdi benim çocuklarıma da çok ilginç geliyor. Kızım anne yaşasın ben de ayakta çişimi yapıyorum diye seviniyor alaturka tuvaleti kullanırken 😀 Oğlum anne bu evde banyo yok mu hani nerde diye şaşırıyor, her gün Deniz sonrası, bahçedeki ağacın altında kova ve maşrapayla yapılan banyosunu alırken... Üst kattaki odanın içinde bulunan gömme banyoyu da ilginç buluyorlar ama biraz ürkütücü geldiğinden girmek hoş değil(miş). Giriş kattaki odada, nispeten alçakta bulunan taştan lavaboya ise hiç bir tabureye çıkmadan yetişmek oğlum için büyük sevinç. Teyze ve kuzenleriyle hepimiz bir arada uyuyalım diye yattığımız, üç yataklı odanın ortasına attığımız yer yatağında üçümüz bir arada uyumamız büyük keyif. İlk gece çok yadırgadıkları halde, sabah dinlenmiş olarak uyandıklarında sonraki gecelerde başka hiç bir yerde yatmayı istemediler (babaları henüz aramıza katılmadı Hollanda’dan ).

Denize giderken, anne bu ev denize çok yakın di mi bak hemen geldik deyip sevine sevine gitmeleri, ayaklarımızı sokmaya gidip dayanamayıp mayosuz havlusuz donla denize girmeleri.... Zaten evin arkasındaki bahçeden çeşit çeşit meyve ve sebze toplama işi de maceraya gitmek aslında, yok onun adı bahçeye gitmek değil(miş), böğürtlen gibi meyvelerden toplasak da hep yesek, ne güzelmiş. (Kırmızı Dut)

Hava karanlık oldu, aydede çıktı, dün çok yağmur yağıp şimşekler çaktı, evet aynı şimşek mcqueen gibi işte onun şimşek lakabı bu şimşekten geliyor, karıncalar duvarda sıra sıra olmuş düğüne gidiyor, bahçedeki erik ağacından kafamıza, omzumuza durmadan erik bombası düşüyor, evin içinde yemek yemek yok karıncalar doluyor, denizdeki yengeçler ayağımızı ısırır mı, yok onlar bizi görünce kaçıyor, dalgalar nasıl oluyor, yosunları kim yiyiyor, köpek balığı gelir mi, biz de balık tutmaya gidelim mi? (Eren) Anne ben hiç kayığa binmedim, binelim mi?

İşte hala devam eden anane evi tatilimizin özeti.




20 Temmuz 2018 Cuma

Kalp Terazisi

Temmuz 20, 2018 7 Comments
Bir önceki yazımda demiştim ya hani, iltifatları kabul etmekte çok kötüyüz, bu yüzden abartabildiğin kadar abart ki, kişi biraz daha faydalanmış olsun. İşte bunun aksine bazı sözlerden ise kendi gerçek boyutundan çok daha fazla etkileniriz, onun bize verileninden daha fazlasını alırız. Neler mi bunlar; tabi ki olumsuz sözler, mutsuzluklar, olumsuz eleştiriler...

Şimdi burada biraz düşünelim, bize söylenen bazı şeylerden mutlu, bazı şeylerden mutsuz oluyoruz. Bunların da seviyeleri var, bazıları çok ya da az mutlu ediyor bazıları çok ya da az mutsuz. Biraz daha ileri gideceğim bizi çok mutlu eden kişileri çok seviyoruz, mutsuz edenleri ise hiç sevmiyoruz.

Peki gerçekten bizi mutlu ya da mutsuz eden şey karşımızdaki kişi mi, söylediği söz mü, yoksa o kişinin söylediklerinin bizde yarattığı tesir mi? Mesela birisi size birşey söyledi, nedense size çok dokundu o lafı, sonra sürekli ağladınız, sürekli ağladığınız için sizi böyle üzdüğü için o kişiye çok kızdınız. Hiç kimsenin sizi bu kadar üzmeye hakkı olamazdı. Sonra o kişi aynı lafları başkasına söyledi, fakat onun bam teline tesir etmedi o laf, normal bir tepki verdi. Ve o kişinin gözünde sizin düşman bellediğiniz kişi sıradan bir insan olarak kaldı.

Duygularımızı belirleyen şey, insanların bize söyledikleri değil, bizim onlardan ne derece etkilendiğimizdir. Yani kalbimizin terazisi belirliyor neyi ne kadar alacağımızı. Üzgünüm ama çok fazla etkilenen kişiler terazisinin standartlarını tek tek elden geçirmemiş, gayet akışına bırakmış kişiler oluyor ve böylece terazi de kendiliğinden keyfi bir ayara geliyor. Bu durumda terazinin ayarlarını yeniden tek tek yapmak gerekiyor. Olmayacak şey değil ama zaman alabilir, her karşılaştığımız durumda bu beni neden bu şekilde etkiledi/nasıl etkilemeliydi diye düşünmek ve önceliklerin belirlenmesi gerekebilir.

Kendimi bildiğim için kendimi örnek vereceğim; bu yüzden duygusuz veya soğukkanlı olarak görülsem de kalbimin kriterleri önceden belirlidir. Çok yakınım olmayan kişilerin yargılarından etkilenmem, kolayca boşveririm çünkü benim hakkımdaki yargıları sınırlıdır bu da gerçekçi değildir. O eleştiri beni değil beni gördüğü andaki davranışımın onun algıladığı versiyonunu temsil ediyor. Yakından tanıyanların yargıları beni üzebilir, çünkü onların görüşlerine değer veririm ancak bu durumda da açık açık duygularımı, neden böyle dediğini vs konuşurum. Yapılması gereken birşey varsa yaparım. Mutluluğuma gelince yine onun terazisi içimdedir, zaten içten gelen bir mutluluğum vardır (sağlıklı oluşumuz, çocuklarım ve sahip olduklarımın varlığı benim mutluluğumdur), gün içinde ortaya çıkan ani sevinçler de mutluluğumu arttırır.

Tabi burada mutluluk ve mutsuzluk şeklinde özetlesem de her türlü duygu için sözkonusu bu kalp terazisi. Aslında kapı farkındalık konusuna çıkıyor fakat ben bu yazıda sadece insanların bizi üzmesinin veya mutlu etmesinin yüzde yüz o insanın elinde olmadığını, bilakis kontrolün bizim elimizde olduğunu vurgulamak istedim. O zaman durum şu hale geliyor. Başkasını suçluyoruz ama asıl kendimizi bu kadar üzen yine kendimiziz. Fakat kendi kendimizi mutlu etmekte üzmek kadar başarılı değiliz.

Hiç bir fark yok aslında. Ve bu gücümüzü doğru kullanabilsek hayat çok daha kolay olacak.

14 Temmuz 2018 Cumartesi

İltifatını Kendine Saklama

Temmuz 14, 2018 5 Comments


Yukarıdaki şemayı geçenlerde arkadaşım paylaşmıştı. En dış halkada senin düşündüğün, daha içteki düşündüklerini kelimeye nasıl döktüğün, bir içteki diğer insanlara bunu nasıl aktardığın, en içte de bu aktardıklarından insanların ne anladığı. Gerçekten doğru bir gösterim olmuş. Çoğunlukla insanların bizi tam anlamadığından şikayet ederiz sebebi bu. Mutlaka düşündüğünü etkin söyleme, insanları etkileme gibi kitaplar/ yazılar vardır ama bu yazıda asıl değinmek istediğim bu değil.

Madem birbirimizi bu kadar az anlıyoruz, o zaman konuşmalarımızda ekstra nazik, empati yaparak ve iltifatlarla süsleyerek konuşalım diyorum ben. Tabi bu samimi konuşmaları aşırı derecede canım, şekerim gibi sözcüklerle süslemek değil kastım. Daha doğrusu bunları kullanıyor olsak bile, ağızda sakız olmuş halleriyle değil. Zaten bir insanın canııııım derken şımarık ve yapmacık mı, yoksa samimi mi söylediğini derhal anlarız. 

İltifat etmenin iki kişiye de faydası var. Elbette ki karşındaki insana öncelikle, mutlu olacaktır, kendine güveni gelecektir. Fakat söyleyen kişiye de var. Sürekli iyiyi söylersen kendini de “iyi oluş”a yönlendirmiş olursun. Aynı yoga yazısında bahsettiğim gibi, orada bedenin iyiliği mental iyiliği tetikliyor demiştim. Bu durumda da kelamın iyiliği, tatlı dillilik yine mental iyiliği doğuruyor. Bir şeyi kırk kere söylersen olur derler ya, işte kırk kere güzelliği görsün gözlerimiz ve onu söylesin dillerimiz.

Şahsen ben bu konuda biraz tutuktum. Ama buradaki arkadaş gurubumda bir arkadaşım var ki her daim neşeli, cıvıl cıvıl ve tatlı dilli birisi. Artık hangisi sebep hangisi sonuç ayırmak zor ama biliyorum ki ikisi birbirine çok bağlı ve farkettiğimden beridir ben de “güzel sözlerimi” bol keseden dağıtıyorum. Gel abla gel taze taze iltifatlarım var.

- Ne kadar şıksın, ışık saçıyorsun bugün.
- Saçının bu modeli yüzüne çok yakışmış.
- Seni daha zayıflamış gördüm bugün bravo (diyettekilere) 
- Evin ne kadar huzur dolu, çok güzel dekore etmişsin.
- Hepsi nefis olmuş ellerine sağlık.
- Ne güzel bakıyorsun çocuklarına, maşallah hepinize.

Ve daha niceleri, şimdi aklıma gelmiyor. Doğrusu konuşmanın gidişatına göre şekilleniyor.

Şimdi bunları yazınca söylediklerimin gerçekçi olmadığı düşünülmesin. Nedense iltifat deyince gerçek olmayan şeylerin tersini söyleme gibi bir ima oluyor. Fakat hayır, iltifat gerçeği vurgulayarak, abartarak söylemektir benim gözümde. Bir de dikkat edin iltifat edince cevap çoğunlukla “yok canııım” şeklinde ret olur. İşte bu da yukarıdaki şemayı doğruluyor aslında. O zaman ; ver coşkuyu. Nasılsa söylediğinin çok çok azı kabul görecek.

9 Temmuz 2018 Pazartesi

Çile Değil, Çile Değil

Temmuz 09, 2018 3 Comments


İki gün önce, İstanbul’da yeğenim doğum yaptı. 12 yaşında teyze olmuştum, şimdi 39 yaşında büyük teyze oldum. Çok mutluyum.

Tabi yakınım olsun veya olmasın etrafımda bir hamilelik/ doğum vakası olunca hemen kendi süreçlerime dönüyor beynim. Şimdi yeğenim hastane odasında kalabalık bir destek ekibi ile bulunurken gözlerim doluveriyor. Ben her ikisinde de kocam bile neredeyse yanımda olmadan, yapayalnız günler geçirmiştim hastanede. Eve geldim yine yalnızdık. Yapılacak işler bir yana, duygusal olarak yalnızlığın zorladığı zamanlar olmuştu. Malum lohusa kafası.

Fakat aradan zaman geçtikten sonra düşününce aslında ciddi sıkıntılarımın olmadığını, her zorlandığım dönemde Allah’ın bir şekilde işimi kolaylaştırdığını farkediyordum. Hatta iki çocuklu hayata dair ilk yazılarımda bunu sık sık söylüyordum.

Fakat şöyle de bir durum var. Her ne zaman uzaktaki tanıdıklarımla benim nasıl olduğumla ilgili konuşmalar geçse konu aynı yere geliyordu. Ben burada bu destekle çok zorlanıyorum, sen nasıl yaptın ah, vah... Bunları o kadar çok duyunca, arkadaşlarımın desteklerini görünce kendime şöyle diyordum. Ah ben be çileler çekmişim meğer, nasıl da bahtsızmışım, sevenlerimiz bizi yeteri kadar sevmiyormuş ki kimse gelmedi, gelmiyor. Demek ki değerimiz çok azmış.... şeklinde girdap gibi büyüyen karanlık düşünceler doğuruyordu. Eh zaman zaman bu girdaba katılıp koyverdiğim de olmuştu.

Şimdi ne zaman bu girdap başlayacak gibi olsa kendime diyorum ki: çile değil, çile değiiiiil. Çile dediğin böyle mi olur. Ne hastalar var, mülteciler, savaş içinde kalanlar, amansız hastalıklarla boğuşanlar, haksızlıklara uğrayıp evsiz barksız kalanlar neler neler. Çok şükür sağlığımız da keyfimiz de yerinde. Azıcık zorlanmaktan birşey olmaz. Dağına göre kar, gücüne göre sıkıntı. Geçer gider elbet.

Geçti de. Ve daha niceleri de gelip gelecek belki... Dermansız derdimiz olmasın yeter ki, üstesinden geliriz alimallah.

6 Temmuz 2018 Cuma

Çocuk Odasına Kitap Kutusu

Temmuz 06, 2018 0 Comments


Uzun zaman önce bir arkadaşımla çocuk odasında nasıl bir kitaplık olsa diye konuşmuştuk. Yabancı evlerde çok gördüğümüz yukarıdaki fotoğraftaki gibi olan kitabın yüzü görünecek şeklinde konan kitaplıklardan mı başka mı? Bu tip bir görüntü sanırım hepimizi çok cezbediyor. Ona demiştim ki tavana kadar bu raflardan değil de sadece bir yada iki sıra yap, altına da kutu koy, kitaplar onda dursun. Sadece vurgulamak istediğin kitaplar açık rafta olsun, ara sıra değiştir. Hepsi raflarda olunca çocuk zaten üst katlara ulaşamıyor, hem de karışık bir görüntü oluyor. Bizim çocuk odaları yabancılarınkiler kadar boş değil, odayı boğabilir.

Bu fikri ona söylerken kendim de yapmak istiyordum ama bir türlü sıra gelmedi. Dün akşamdan beri de resmen kafayı taktım. Tüm gün nasıl yapacağımı düşündüm. Evde bazı mobilyalar var onları dönüştürmek istiyorum. 



Kitapların kutuya konması fikri şöyle. Bizim kütüphanede çocuk kitapları da aynı böyle dizili kutularda. Çocuklar tek tek arkadan öne doğru kaydırıp bakıyorlar. Standart bir kitap rafından çekip almak sonra da onu yerine takmaya göre çok daha kolay çocuklar için.



Eğer yerden yüksek olursa altına oyuncak kutuları da konabilir. Marangoza özel yaptırırsanız altına çekmece, kapaklı dolap veya tekerlekli kutu bile olabilir.



Tabi fikirler çoğaltılabilir. Mesela tekerlekli/tekerleksiz  2-3 kutu da kitap kutusu olabilir. Tamamen size kalmış. Sabahtan beri araştırdığım için ebatlarına dair şöyle bir fikrim oluştu. Yan duvarlar çok alçak olmamalı ki kitaplar devrilmesin, fakat çok derin de olursa kitap zor görülebilir (azıcık taşınca daha hoş duruyor). Bu durumda ortalama 20-25 cm arası bir yükseklikte duvarlara sahip olmalı. Uzunluk tabi ki koyacağınız yere bağlı ancak derinlik de maksimum 30-35 cm olursa yeterli olur diye düşünüyorum.

Ben şimdi nasıl yapacağımı kafamda çözdüm. Umarım yakın zamanda hayata geçirebilirim. 

Fotoğraflar pinterestten alıntıdır.

5 Temmuz 2018 Perşembe

Yoga

Temmuz 05, 2018 2 Comments

 (Yogadan önce çok yorgunum, yogadan sonra ben ben değilim)

Eski yazılarımdan birinde kısaca yogaya başladığımı yazmıştım. O zamandan bu zamana hep detaylı bir yazı yazmak istedim ama duygu ve düşüncelerimi nasıl aktarabileceğimi bilemedim. Şimdi de bilemiyorum aslında. Sadece anlatmaya çalışacağım.

Yogaya başlamam bilinçli ve istekli bir seçim değildi. Evime yakın mesafede ve boş olduğum kısıtlı zaman aralığında bir tek bu dersler vardı. İlle de bir spor yapmak istediğim için denemeye karar verdim. Şimdi yaklaşık 7-8 ayın sonunda yoga için bir spor diyemem, spordan daha fazlası, hatta spor bile değil belki.

Yanlış anlaşılmasın en zor bedensel hareketler yapılıyor, bedene bir spor olarak katkısı çok fazla. Tüm vücudu esnetiyor, denge ve dayanıklılığı arttırıyor. Fakat ben şimdi daha farklı bir açıdan beni şaşırtan deneyimleri paylaşmak istiyorum.

- yoga yaparken, bedeninde daha önce varlığını dahi hiç farketmediğin bölgeleri, kasları keşfediyorsun. Sanki bedenimi yeniden öğreniyor gibiyim.

- spor yaparken ihtiyaç duyduğumuz bütğn spor aletleri ve malzemelerine hiç ihtiyaç yokmuş aslında. Bacağını çalıştırırken kolun, belini çalıştırırken kalçan vs yardımcı malzeme olarak kullanılabilirmiş. 

- bazı pozlara geçerken de o pozda dururken de çok zorlanırsınız. Fakat bir süre sonra (mesela diyelim bir dakika sonra) vücut o poza uyumlu hale gelir ve bu sefer o poz normalmiş gibi gelir. Tekrar eski duruşa geçerken de yine ağrır. Yani kolay duruş zor, zor duruş kolay olmuş olur. Vücudumuzun bu kadar kısa sürede uyum sağlaması beni çok şaşırtıyor.

- fakat beni en çok hayret ettiren şey beden rahatlığından mental rahatlığa geçiş kısmı. Yani hep şöyle düşünürüz. İnsanın kafası rahat ise vücudu da gevşer, kafası karışık ve yoğun ise vücut gerilir, ağrılar başgösterir. Öyle değil mi? Evet hep bunu duyduk ve tecrübe ettik. Peki neden tersi doğru olmasın? Bunu hiç düşünmemiştim. Fakat yaşayarak gördüm ki tersi de mümkün. Yoga bedeni nefes egzersizleri ve esnemeler ile rahatlattığında, kafan da rahatlıyor. Ruhun hafifliyor. Hatta daha da ileri gideceğim, bir nevi üçüncü göz açılıyor. Başka bir boyuta geçiyorsun sanki. Bunu tarif etmem zor, tek söyleyebileceğim beni yogaya bağlayan bu his oldu. Diğer tüm yararlarını göz ardı edebilirim ama bunu başka birşeyde bulabileceğimi zannetmiyorum. 

Ve yogaya başlama konusunda ikilemde kalanlara sırf bu tecrübeyi yaşasınlar diye tavsiye ediyorum.


3 Temmuz 2018 Salı

Bok Böceği

Temmuz 03, 2018 1 Comments





Bir süredir akşamları yatmadan önce kızıma kitap okuyorum. Bazı ilginç özelliklere sahip hayvanları anlatıyor. Neredeyse hepsini paylaşasım var ama bu böceği ayrıca sevdim. Ne faydalı bir hayvanmış. Bu özelliklerinden ötürü Mısır’da kutsal sayılırmış.

Kitapta hemen bu bölümden önce Mirket’leri anlatıyordu. Mirketler yuvalarında bir tuvalet oluştururlarmış. Hep aynı yerde bir çukura yaparlarmış ve onların tuvaletlerini temizleyen de bok böceği olurmuş.

Kitabı e-kitap olarak bulmuştum. Çok sevdim tavsiye ederim. Şimdi gelelim hikayeye;

******


“Bok böceği”

Sanki çikolatalı badem şekeri... Öyle, öyle!

Yerde emekleyerek gittiğim görsen, şeker sanıp ağzına atasın gelir. Kendisi parlak siyah renkli, bacakları bile pırıl pırıl parlar. Kadifeyle ovulup parlatılmış gibi gıcır gıcır, yepyenigörünürler. Mmmmmmmmmmmm! Çikolatalı badem şekeri, fabrikasından taze geldi.”

“Ama dur! Ağzına atıp emmeden bilmen gereken bir şey var: Bu emekleyen şeker, bokun içinde yaşar. İnek bokunun, at bokunun, mirket bokunun içinde. Hem bokun içinde yaşayıp hem de nasıl böyle pırıl pırıl kalabildiğini anlamak kolay değil tabii.

Boktan bir parça alır, ön ayaklarıyla yoğurup yuvarlayarak minik toplar yapar. Sonra bu topları kendi yumurtalarıyla birlikte top“toprağa gömer. Yeni doğacak larvalar için nefis şeyler.

Boklan yuvarlarken arada sırada da iştahla atıştmr bu sevimli tosbağa. İşine gelir, sonuçta boklar önceden çiğnenmiş gıdalar. Hem bunun neresi iğrenç ki.

Bok böceği sadece etrafı boklardan temizlemez. Yere gömdüğü için, toprağı da besler. Bok, hem bok böceği, hem onun çocukları, hem de bitki ve çiçekler için önemli bir besin kaynağı olur.

Sanki bütün bu yaptığı yetmezmiş gibi, ek bir iş daha yapar bok böceği: Bahçıvanlık. Toprağa gömdüğü bok toplarının içi çiçek tohumlarıyla dolu olur. Böylece her yıl, yeni yeni çiçek bahçelerinin oluşmasını sağlar.

Bok böceği: Hem aşçı, hem bahçıvan hem de temizlikçi.

Bok böceği: Harikalar yaratan çikolatalı badem şekeri.

Alıntı Şuradan

Bibi Dumon Tak - Kır Kurdu Kitap Kurdu

İlgi Deposu

Temmuz 03, 2018 0 Comments


Özellikle kızımda daha belirgin şekilde kendini belli eden inişli çıkışlı bir ilişkimiz var. Bazen can ciğer kuzu sarmasıyız, bazen kedi köpek. Oğlumla da muhtemelen benzer süreçleri yaşayacağız ama şimdi fazla hissedilmiyor. Belki de daha uzun saatler boyunca okulda kaldığında onda da başgösterecek.

Zaman zaman günün özeti yazılarında da paylaştığım gibi günlerimiz çok yoğun. Yine de bu yoğunluk içinde nefes alabilecek zamanlar bırakmaya özen gösteriyorum. Fakat bazen elimde olmuyor. Üstüste programlar, playdate’ler derken hafta içi hafta sonu hep dışarılarda oluyor ve birlikte zaman geçiremiyoruz çocuklarla.

10 gün kadar önce yine böyle haftalar süren yoğunluğun ardından kızım bir başka forma dönüşmüştü. Böyle diyorum çünkü gerçekten kendi karakterinden çok farklı davranışlar sergiliyordu. Kızgın, memnuniyetsiz, herşeye kolayca ağlayan, ufacık olayları aşırı büyüten, her an patlamaya hazır bir bomba. Bu durum tabi ki benim de sabrımı zorluyordu zaman zaman, durmadan kavga ediyorduk.

Sonra, bir hafta, okul iki gün tatil oldu. Öğretmenlerin çalışması vardı. O iki gün evde kaldık, haftasonu da ailece birşeyler yaptık. Huysuz kızım pamuğa döndü, yeniden cıvıl cıvıl güler yüzlü bir çocuk oldu.

Biliyordum beni özlemişti, beraber zaman geçirmeyi, beraber alışverişe gitmeyi, yan yana oturmayı, sohbet etmeyi. Günlük telaşlarda birlikte illa ki birşeyler yapıyoruz ama muhtemelen ona telaşsız zamanlardakinin tatminini vermiyor. İlgiye de sevgiye de doyunca çocuktaki fark çok bariz görülüyor.

Oğlum daha çok evde olduğundan onun depolarını hergün tazeliyorum ama kızımın pek düzenli olmuyordu, fakat muhakkak bunu hep hatırlamalıyım, zamanımızı dengeli programlamalıyım.

Bir anne olarak, tüm diğer anneler gibi, çocuğumun sağlığından güvenliğine, duygusal dünyasındaki dengeleri korumaya kadar o kadar hassas bir şekilde çalışıyor, sevgimizle büyütüyor, hayat yolunda yürürken her aşamada, her can kırığında yanında olmaya çalışıyoruz ki, ilgi ve sevgi depoları dolmamış biri tarafından en ufak bir zarar görmesini bile istemem. Kıyamam. 

Eminim Leyla’nın annesi de ona hiç kıyamazdı. Öyle üzgünüm ki bunu ifade edebilecek kelimelerim bitti. 


2 Temmuz 2018 Pazartesi

Deniz Havası

Temmuz 02, 2018 2 Comments


Hollanda’da yaz şaşırtıcı derecede iyi seyrededururken, biz güzel havada yapılabilecek çoğu şeyi yapmış ve doymuştuk. Bu haftasonu hava yine ortalamanın üstünde sıcak olunca (28-30) göl kenarında yüzmeli piknik mi, yoksa deniz kenarı mı diye ikilemde kalmıştık.

Daha önce iki kez gittiğimiz bir bölge var Hollanda’nın güneyinde: adı Zeeland. Ülkenin batısı boydan boya okyanusa bakan plajlara sahip olmasına rağmen, Zeeland’da okyanus haliçler şeklinde girintili çıkıntılı bir yapı oluşturuyor ve deniz bambaşka bir hale bürünüyor. Sakin, sıcak ve sığ. Üstelik bu civardaki kasabalarda hemen bir yazlıkçı havası seziliyor. Marinadaki yelkenliler, çiçekli evler, caddelere taşmış cafeler, tatil yerlerine özgü o atmosfer. İşte bu ortamı çok özlemiştim, birlikte gitmeye niyet ettiğimiz kararsız kalan arkadaşlara da ısrarla buraya gidelim demiştim.

Evle arası 1 saat 10 dakika, bence uzak değil ama burası için uzak denilebilecek bir mesafe. Elbette bu kadar yol gidince değecek mi endişesi oluşuyor. Ben ise artık bu ufak değişikliği çok ama çok istediğimden herşeyi göze almıştım.

Okyanus ve yosun kokusu, denizden esen meltem altında güneşin yakıcılığı, sahilde ayakları suda sürerek taş, kabuk toplayış, limanda yürüyüş, güzel evleri seyrederek hayallere dalış....

Şimdi bu yazıyı yazdığım dönüş yolunda, çocuklar arabada uyuyakalmış, fonda hoş bir müzik eşliğinde gözlerimi kapatıyor ve bunların hepsini yapabilmiş, gözümü gönlümü ferahlatmış olduğum için şükrediyorum.











30 Haziran 2018 Cumartesi

Gönül Dili

Haziran 30, 2018 0 Comments


Bugün çocuklarımızın etkinliklerinden uzun zamandır tanışıklığımız olan bir ailenin evine gittik. Baba Türk, anne Hollandalı, çocuklar da iki dili birden öğreniyor. 

Biz karı koca henüz Hollanda’ca konuşamadığımızdan İngilizce konuşuyoruz. Fakat bazen diller karman çorman oluyor. Çocuklar Türkçe ve Hollandaca birşeyler istiyor, biz bazı yerlerde Türkçeye dönüyoruz, olmuyor hop İngilizce’ye geçiliyor, zaman zaman İngilizce yetersiz kalıyor (veya tam söylemek istediğimizi ifade edemiyoruz) oradan anadillerimize geçiyoruz derken karışık ama bir o kadar da zengin bir sohbet geçirdik. Dildeki bu kaosa rağmen, uzun zamandır kesintisiz bu kadar güzel sohbet etmemiştim. Bizim kız ve oğlanla yaşıt kız ve erkek çocukları olduğundan, kimi zaman ikili kimi zaman dörtlü oyunlar kurdular ve şahane oynadılar (vur tahtaya). Ortam keyifli ve gönüllerimiz de bir olunca dillerin karışıklığının bir önemi kalmıyor.

Tabi şimdi düşününce bu akıcı sohbetin oluşmasında Hollandalı eşin nispeten Türk kültürüne olan aşinalığının da etkisi var. Yoksa genelde hep birbirimizi anlamaya çalışmakla geçiyor böyle ilk buluşmalar.

Tipik Amsterdam mimarisine sahip evlerinde çok güzel bir yuva kurmuşlar. Hem terası hem balkonu vardı evin ama balkonda oturmayı çok özlemiştik. Hafif esintili sıcak bir yaz gününde, balkonda keyifli bir sohbet ne iyi geldi. Şimdi bu keyfin getirdiği tatlı huzuru heybeme atıp uykuya gideceğim. 

Dün Facebook grubunda da konusu geçmişti. İnsan başka bir yere taşındığında neden zorlanır biliyor musunuz? Çünkü oraya dair hiç bir anısı yoktur. Günler geçip tatlı anılar biriktikçe gurbet-vatan farkı günden güne azalıyor. Biz de son beş yılda buraya dair çok güzel anılar biriktirdik ve çoğaltmaya da devam ediyoruz. Elbette 30 yılın yanında 5 yıl nispeten az kalıyor ama insan zaten hep geçmişi düşünerek de yaşamıyor. Hayat bu, acı tatlı telaşlarla hızla akıp gitmekten başla yapacağı birşey yok.

Erik

Haziran 30, 2018 1 Comments


Hergün kısa kısa da olsa yazmaya karar verdim. Artık o günün kısmetine ne çıkarsa. Bugün beni son derece heyecanlandıran bir olaydan bahsedeceğim: erik ağacı. Burada ağacı çok nadir görülür ve meyvesi Türk marketlerinde de zor bulunur. 

Çarşamba günü kızımı piyano dersine götürmek için yola çıkmış ama otobüslerin grevi dolayısıyla gidememiştik. Dönüşte her zaman yanından geçtiğimiz ama bir türlü içine girmediğimiz parka uğradık. 

Girer girmez yerlerde ayaklarımın altında ezilen erikleri farkettim. İpuçlarını takip ede ede ağaca ulaştım. Ne görkemli bir ağaçtı. Ağaçların çadır gibi olup da altına girenleri sıcaktan, yağmurdan koruyan şekilde olanlarını çok seviyorum. Nedense aklıma altına bir kilim serip evcilik oynanabileceği geliyor. Demek ki hafızamda çocukluğumdaki oyunlarım hoş bir anı olarak kalmış.



Bu ağacın dipleri erik dolu olmasına rağmen dallarında hiç yoktu. Nasıl üzüldüm. Yine de yerden birkaç tanesini çantama attım. 

Çocuklar parkta biraz oynadılar. Tüm oyuncakları deneyip sıkılmaya başladıklarında çalıların arkasında kalmış biraz ilerdeki ağacın altına girip keşif yapmayı teklif ettim. Dalları yerlere kadar eğilip tüneller oluşmuş ağaçların altında gezinmek çok eğlencelidir hepimiz için. O bölgeye doğru yürüdüğümde yerlerdeki erik oranı daha da artmıştı. Bir de baktım ki ağaçlar meyve dolu, dallar yerlere eğilmiş. Çocukların boyları bile yetiyor. Tadı ise tam ekşi can eriği. Heyecanla toplamaya başladık.

Onlara oyun gibi gelen toplamanın sonunda ilk fotoğrafta görülen erikleri topladık. Daha da var çok var. 

Hollandalılar böyle yeşil erik meyvesini bilmiyor. Bu ağaç(lar) mahalle parkında kendiliğinden büyüyen, hiç bakım (ilaçlama vs) yapılmayan ağaçlar. Buna rağmen meyveleri oldukça büyük. Bütün meyveler yerlerde, muhtemelen yıllardır kimse toplamıyor.

Bu keşfi yaptığım için çok sevindim. Hala mutluluğunun etkisi altındayım. Bedava erik bulduğum için falan değil (zaten marketten alıp yemiştim, hevesimi almıştım, üstelik çok düşkün değilim), ülkeme ait bir şey bulduğum için. Canı erik isteyip de bulamayan arkadaşlarıma verebileceğim için, o ağacın yıllarca verdiği meyvelerin bu yıl sadece toprağa değil insanlara da gidebileceği için. Çocukluğuma ait birşey bulabildiğim için.

Şimdi artık yerini asla unutmayacağım ve bir sonraki baharda çiçeklerini de kaçırmayacağım. Mevcut eriklerini de toplayabildiğim kadar toplayıp herkese dağıtacağım.

Teşekkür ederim güzel ağaç.