18 Haziran 2018 Pazartesi

Evde okul öncesi eğitim - VVE Thuis

22:55:00 2 Comments
Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Bölgelere göre başlangıç yaşı değişse de, Hollanda’da çocuklar 2-4 yaş arasında oyun okulu diyebileceğimiz, okul öncesi eğitim veren okullara gidiyorlar. 4 yaşından itibaren de basisschool, yani ilkokula başlıyorlar. Bu oyun okullarında, yine bağlı olduğunuz belediyeye göre değişse de, bir çok yerde sadece expat çocuklara yönelik bir uygulama var: VVE programı. Bu programa dahil olan çocuklar ayrıca özel öğretmenler tarafından özel eğitime maruz kalıp Hollandacasını geliştiriyor.

Kızım ile oğlum aynı oyun okuluna gittikleri için, ikisi de bu hizmetten yararlandı/yararlanıyor. Aslında dil eğitimi olarak lanse edilse de eğitimin ağırlığı dil değil, pedagodların liderliğinde zengin konulu bir eğitim diyebiliriz. Zira her ayın ilk pazartesi günü bu çocukların velileri ve uzmanlar bir araya gelip 3 saat süren toplantılar yapıyoruz. Bu toplantıda, çocukların önceki temanın aktivitelerinden itibaren neler yaptıklarını, nasıl geliştiklerini ve ya geliştirilebileceğini, neler yapacağımızı vs tartışıyoruz.

Burada okullarda, her ay belli bir tema doğrultusunda eğitim veriliyor. Şu an ilkokula giden kızımın okulunda da öyle. VVE Programı da bizlere, oyun okulunun o ayki teması ne ise (bu tema expat olsun olmasın tüm çocuklara öğretiliyor), ekstra metaryel veriyor. Bize verdikleri dökümanları paylaşmak istiyorum bugün. Çünkü ne kadar çok seviyor olduğumuz bir yana, böyle üzerinde düşünülmüş, güzel fikirler içeren bir çalışmaya hayranlık da duyuyor, paylaşmak istiyorum.

Bu program 2,5 yaşından itibaren başlıyor. İlk başladığında bir çanta içiminde klasör ve ileride lazım olacak (makas, yapıştırıcı, boyalar gibi) şeylerden oluşan ve hediyeleri de olan bir paket. 

Bu klasörümüz. Her ay ilgili 15-20 sayfalık bir döküman veriliyor ve bu klasöre koyuyoruz. 


Bugün yine toplantımız vardı ve aşağıdaki fotoğrafta bu ayın yeni teması için metaryeller görülüyor. Her ay sert kapaklı bir kitap ve döküman veriliyor. Bu ayın teması “su” imiş.


İşin en güzel yanı, hem kitap hem dökümanlar evde hangi dilde konuşuyorsanız o dilde hazırlanmış. Türkçe, İngilizce, İspanyolca... ne isterseniz. Ben kızımda Türkçe aldım ama oğlumda Hollandaca olmasını talep ettik. Hem olayı bildiğimiz için zor gelmiyor hem de bizim Hollandacamıza katkıda bulunuyor. Ayrıca kitabı ve oyunları babysitter ile de okuyabiliyorlar böylece.

Bu ayki kitabın çizimlerine ayrıca bayıldım.

Bunlar da daha önceki aylarda verilmiş kitapların bir kısmı. Elimin altında bunlar vardı fotoğraf çekerken. Güzel bir kütüphane oluşuyor.

Şimdi sırayla dökümandaki içeriği anlatmak istiyorum. İlk sayfada her ay verdikleri dökümanların içinde olan açıklayıcı bir bilgi var. Çocuğumuzla nasıl iletişim kuracağımız konusunda.

Aşağıda soldaki sayfa yine iletişim konusunda açıklamalar ile devam ediyor. Sağda ilk etkinlik olan kitabın tanıtımı. Bu kitapta neler vurgulanmış, kazanımlar neler olacak bunları listelemişler.

Aşağıda solda kitap okurken nasıl davranmalıyız (yukarıdaki sağ sayfanın arkası bu sayfa, onun devamı) anlatılmış ve sağdakinde evde su ile yapılabilecek oyun önerileri var.

Yine bir önceki sayfanın devamı sağdaki, ve solda evde suyla ilgili aktiviteler sunuyor. En başında çocuklara nasıl yaklaşmamız gerektiğiyle ilgili bir hatırlatma. Ne oldu, nasıl oldu gibi sorularla onun kavramasını sağlamaya çalışın diyor. Bu sayfadaki öneriler çok hoş, dilim döndüğünce yazayım.
- wc sifonunu çekin. (Ne olduğunu ses, görüntü vs çocuk açıklayacak)
-benzer şekildeki üç bardağa sıcak, ılık ve soğuk su koyun. Birer küp şeker atsın çocuk ve karıştırsın. Ne gözleyecek anlatmasını isteyin.
- banyoya gidip diş fırçasıyla dişini fırçalasın
- çiçekleri sulasın
- bir bardağa konsantre meyve suyu ve su koyup karıştırsın (burda çok içiyor çocuklar karışırken güzel renkler oluyor)
- musluğun altına bir sünger koyup çeşmeyi azıcık açın (süngerin üzerine) su nereye gitti, süngeri sıksın be oldu vs.
-bardağa su koyun, bir pipet ile üflesin suya ne oluyor?
- bir karton bardağa su doldurun, sonra delikler açın ne oluyor?

Bu oyunlardan sonra bazı kes yapıştır oyunları da oluyor. Aşağıda üç farklı resim var, bunları kesip oluş sırasına göre başka bir kağıda yapıştırması bekleniyor. (Maymun boya yapmış kirlenmiş, banyo yapıyor, temiz giysiler giyiyor)

Bu sayfada yine su ile ilgili deneyler önerilmiş.

Bir diğer oyun da puzzle. Aynı resmin bir tam hali, bir bazı bölümleri eksik hali, bir de parçaları var. Parçaları anne baba düzgün kesecek ve çocuk boşluklarda uygun yeri bulup yapıştıracak. Bazı aylarda hafıza kartları oyunu da oluyor.


Bu oyunda kocaman akvaryumun içindeki balıkları boyayabilir, boş sayfadaki balıkları kesip akvaryuma yapıştırabilir.

Suluboya yapmayı önermiş, çocuk bu aktiviteden neler öğrenir açıklamış.

Bu fotoğrafta da yukarıdaki ilk sol, suluboya sayfasının devamı, sonraki üç sayfa da yeni bir oyun gösteriyor. Resim içinden ufak parçalar ayrı bir sayfada gösterilmiş bunları çocuğun resimde bulup göstermesi bekleniyor.





Her ay böyle farklı oyunlar ve aktiviteler ile okul öncesi eğitimin ev adımını gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Aslında çok basit şeyler olsa da, kimi zaman zamansızlıktan, kimi zaman da ne yapsak diye bilememekten fazla birşey yapılamıyor. Böyle hazır bir paket olunca, doğrusu benim için çok rahat oluyor. Ayrıca okula götürüp bunu yaptım diye sergilemeyi de teşvik ediyorlar. Hem kendi çocuklarımdan hem de arkadaşlarımınkinden gördüğüm kadarıyla gerçekten çocuklar zevk alarak oyunla öğreniyorlar. 



11 Haziran 2018 Pazartesi

Birikim

23:06:00 11 Comments
Öyle uzun zamandır yorgunum ki, artık kendimi bir robot hissetmeme ramak kalmıştı. Her gün aynı işleri yapmaktan, durmadan birşeylere yetişmekten, günde milyon kez hadi demekten, geceleri az uyumaktan (çocuklar daha iyi uyuyor ama ben uyumuyorum), sadece fiziksel işler yapıp beynimi otomatiğe bağlamaktan artık düşünme yetimi kaybettiğimi zannediyor, bir fikir üretme, yeni bir şey geliştirme, mantıksal konulara kafa yorma gibi yönlerimin bu süreçte tamamen köreldiğini hissediyordum. Tüm bu yoğunluktan kaçmak için bulduğum her fırsatta kitap okuyordum ama bir önceki gün okuduğum bölümü bile hatırlamıyordum. Kendime ayırdığım birkaç zaman parçası da yine hep telaşla geçiyordu, çünkü bir sonraki program beni bekliyordu.

 Geçmiş zamanda yazdım ama bu durum hala değişmedi tabi, sadece bugün bazı şeylerin farkına vardım da sanki bu yüzden geçmişte kaldı.

 Son birkaç haftadır Ablam bana fizikte yaptığım çalışmalarla ilgili bazı şeyler soruyor, açıklama bekliyordu. Bunları kafasındaki bazı soru işaretleriyle (dinle ilgili) birleştirmek istiyordu. Ve ben her talebini geri çevirdim çünkü kendim hazırladığım bilgilerin dahi üstesinden geçecek,şöyle toparlayıp açıklayacak kafam yoktu. Sanki onları ben yapmamıştım, beynim samana mı dönmüştü, bana n’olmuştu?

 Bu sabah yine aynı cevabı verdim, çok uykusuzum, sabah yine okula geç kaldık, başım çatlıyor ve beynim dumanlı. Sonra biraz dinlenip birkaç şey okudum ve ona yazdım yazdım... Yazdıkça sanki kontrolümün dışında fikirler ardı ardına patlak veriyordu. Bir çoğu ufak tefek bilgiler ve deneyimler şeklinde yıllar içinde bünyeme doluşan ama sonra her nasılsa ahenkle birbirini kuşatan fikirler olarak su yüzüne çıkıyordu. Pek bir hoşuma gitti o ayrı ama en çok da şaşırdım. Çok ama çok şaşırdım. Yazılarım bittikten sonra ben yine günlük koşuşturmacamın içindeyken bile beynim işlemeye devam ediyordu.

 Şu an huzur dolu bir tatmin ile uzanıyorum (hala çok yorgunum). Bu tatminimin başlıca iki sebebi var.

 1- Artık samana döndüğünü sandığım beynim aslında hala iyi iş çıkarıyormuş. Ve üstelik kısa sürede, yani uzun uzun hazırlanmam gerekmeden yapıyormuş. Sadece bir kıvılcım yetiyormuş.

 2- Bunca zamandır pul değeri biçtiğim işler bile (yemek yap, getir götür, bekle, koştur, yetiş, oyna, topla, süpür, telaş et....) hepsi bana birşey katıyormuş. Hiç alakasız romanlardan edindiğim bilgi kırıntıları alakasız bir işi kolaylaştırıyormuş. Gün boyunca gözümden, kulağımdan, ruhumdan giren her bilgi beni dönüştürüyormuş ve bu dönüşümden daha boş birşey değil, daha dolu birşey meydana geliyormuş. Aslında bunu her yerden duyar okuruz ama, bu gün nasıl desem, şu anda sahip olduğum bütün donanımın büyüklüğünü iliklerime kadar hissettim. Apaçık gördüm, biraz da ürktüm. Çünkü bu, muhakkak ayrıca başka bir sorumluluğu da beraberinde getirecek. Fakat belki de zaten o sorumluluğu üstlenmek üzere ben donatılmaya başladım ve devam ediyorum. Rabbim utandırmasın.

30 Mayıs 2018 Çarşamba

Nihayet Ehliyet

00:40:00 5 Comments
Uzun uzun yazdığım ehliyet al(ama)ma sürecimin sonuna geldik nihayet. Dün sınava girdim ve geçtim, pheeew. Nasıl rahatladığımı anlatamam.



Fakat tabi ki arkadaşımın da dediği gibi, illa trajikomik bir olay yaşanmadan işlerim hallolmayacaktı. Kaderim midir nedir, son anda yine bir kalp çarpıntısı yaşattı. 

Son iki haftadır yoğunlaştırılmış ders almaya karar vermiştim. Her derste artık tecrübeli olduğum halde hatalar yapmaya devam ediyor, moralim bir gün iniyor bir gün çıkıyordu. Son hafta ardarda üç sabah derslerime çok az uykuyla girdim. Oğlum hastalandı, her gece ateşler içinde kaldı. Tabi ki dersler verimsiz geçti ve üstüne içime tuhaf bir korku düştü. Kaderime küsmüş, yaradana kızmıştım. Neden işlerimi kolaylaştırmıyor, hep ekstra zorluk çıkarıyordu. Gerçekten sınavdan bir önceki güne kadar derin bir çöküntü içindeydim.

Sınavım pazartesi sabahı olacaktı. Pazar sabahı son dersimi yaptım, dersten sonra hava çok güzel olduğu için göl kenarına gittik birkaç aile hep beraber. Orada aklımda hep sınav vardı, ne yaptıysam kendimi bir türlü rahatlatmadım. Çocuklar yüzdü eğlendi, büyükler girmedi. Gitmeye yakın içimi ateş basmış ruhum daralmıştı. Eşime dedim ben bir dalacağım. 

Buz gibi su öyle iyi geldi ki. Tüm sıkıntımı alıp götürdü. Hiç üşümedim, çıkmak bile istemedim. Ama tabi döndük. 

Çocuklar uyuduktan sonra uydu görüntülerinden hep hata yaptığım yolları inceledim. Aklıma koymaya çalıştım bir nebze rahatladım. Fakat o gece neredeyse hiç uyumadım. Heyecandan ziyade, hani kafan çok dolu olur da gözüne hep o görüntüler gelir ya, sürekli beynimde yollar, sürüş sırasındaki konuşmalarımız, püf noktalar vs geliyordu.

Sabah erkenden (hatta çocuklar uyanmamıştı) evden çıktım. Hocam aldı sınav merkezine yola çıktık. Yolda kimliğini aldın mı diye sordu. Evet dedim ama eşim şu mektubu da verdi diye gösterdim. 

Bu mektup bizim süresi dolmuş olan oturma iznimizin yenilendiğini ve gelip almamızı söyleyen mektuptu. Hocam şaşırdı, ne zaman bitiyor tarihi diye sordu. Hemen çıkarıp baktım14 mayıs son günüymüş (o sırada bakana kadar bir fikrim yoktu, yenilenme işlemini biliyorum ama son tarihten emin değildim). Hocam telaşlandı, vay şimdi ne yaparız, süresi biten kimliği kabul etmezler, bunlar çok katılar, önceden söyleseydin bir çare bakardık, başka kişiye oldu yapmadılar sınavı... vs anlattı. Belki mektubu gösterirsek kabul ederler diyorum, mektup cumartesi geldi daha önce gelseydi almaz mıydım. (2,5 ay önce oturum izni yenilenmesi için başvurduk, 8 Mayıs’ta hazır olmuş ama mektup 26 Mayıs cumartesi eve geldi, sınavım 28 Mayıs paxartesi sabahı. Almaya bile zaman yok). Ne yapalım sınavı yapmazlarsa da her işte bir hayır, sağlık olsun dedim ve bıraktım. (Tabi 300 avro sınav ücreti de yanıyor bu durumda 😣)

O andan itibaren nasılsa sınav iptal diye rahatladım. Demek ki allah tarafından böyle istendi. Hocam yine de bir konuşalım dedi, sınav başlamadan 1 saat önce beni sınav yapacak müfettişi bulup söyledi. Adam da çok sert görünümlü bir tip, başta kem küm etti ama kabul etti. Ve benim hoca şok oldu. İlk defa bu oluyor dedi. Tabi benim paçalar tutuştu, sınav olacağım 🤪 Fakat bir yanım diyor ki allahım madem bu mucize oldu, bir de kalırsam çok ayıp olur, nolur geçeyim allahım.

Neyse sınav başladı, önce motoru açıp içinde bazı şeyleri sordu, bu nedir şu nedir vs. Önceki hocamla çalışmıştım ama bu arabanın kaputunu hiç açmamıştık. Allahtan hatırladım bir şekilde işi kotardık. Sonra yola çıkacağız, anahtarı sokuyorum çalışmıyor araba, meğer hocam diğer arabanın anahtarını koymuş yanlışlıkla 😒 Neyse orda bir gülüşme oldu ortam biraz yumuşadı. Sınav sırasında herşeyi kendimden beklemediğim derecede iyi yaptım. Heyecanlıydım, hatta çok kasılmışım da (inince bacaklarım ağrıdı) fakat son ana kadar geçerim diyemiyordum çünkü bunların sağı solu belli olmuyor.

Sürüş sırasında iki salaklık yaptım. Birinde yön bulma sorusuydu, adam bana uzaktaki binayı gösterip oraya git demiş ama ben tam anlamadım, binayı geçip giderken, hani oraya gidecektin falan dedi. Ay sorry yola odaklanmıştım kaçırdım dediğinizi falan dedim o da bir yerde durdurup navigasyondan bir adres yazdı. O zaman bu adrese git dedi. He iyi tamam giderim dedim ve gidiyorum, bir yerde sola dönüş var, asıl döneceğim yerden değil bir öncekinden dönmüşüm, sonra alakasız bir yere çıkmışım, ordan geri dönüş yapıp ters yönde epey bir yol aldıktan sonra (ortası çimenlikli çok şeritli bir yoldu) u dönüşüyle ters yöne dönüp doğru çıkışı buldum. Kendime bir sürü ek iş çıkardım ama hepsini akıcı yaptım. Fakat adam bu yanlışımı kafaya takar mıydı emin değildim. Aslında önemli olan yanlış gitmek değil, trafikte gösterdiğin tutum derdi hocam ama daha önceki tecrübelerimde gıcık müfettişleri çok görmüştüm hatırlarsanız.

İkinci aptallık bir sokak üzerinde geri dönüş yapma aşamasında oldu. Yolun başlarında bir sürü uygun yer vardı aslında ama bunlar yukarı doğru hafif eğimli park yerleriydi. Ben de geri geri giderken eğim varsa bazen gazı fazla kaçırdığım oluyor diye, gideyim de bir sokak kesişimi bulayım oradan döneyim dedim. Yokmuş. Üstelik daha da kalabalıkmış. Önümde bir kamyon boşaltma yapıyor, heryer araba bariyer vs dolu, minicik yerden döndüm. Evet başardım ama gereksiz zorlaştırdım. Ama adama da yol aradığımı söyledim neyse ki.

Bunların dışında allah yardım etti, yol üzerinde en fazla hata yapılan iki farklı noktada kolaylık oldu. Birinde çok geniş, çok girişi çıkışı, otobüs tramvay yolları falan olan bir kavşakta, hocamın dediğine göre herkes yanlış yola giriyormuş. O yerde benim önümde bir araba varmış ve ben onu takip edince kusursuz yapmışım ( hiç farkında değilim). 

Bir de daha önce hep tam anlamıyla iyi yapamadığım otoban çıkışı vardı. 100km hızdan 30 a düşüp çıkmak gerekiyor ama bir türlü tam ayarlayamıyordum düşüş hızını (ya geç kalıyordum ya erken) bu sefer yoğun trafik nedeniyle otoban akışı 80 idi ve ben 80 den 30 a çok rahat indim, hiç savrulmadan köşeyi döndük 🙈

Sürüş bitince müfettişin masasına gittik ve ayağa kalkıp elimi sıkıp tebrik etti ama ben hala inanamıyordum. Gözlerim de bu habere pek sulu karşılık verdi durduramadım. Fakat Hollandalıların böyle insani duygusal tavırlardan hoşlandıklarını biliyordum daha önceden, bu yüzden hiç umursamadım doğrusu, saldım gitti.

Ve böylece 1,5 yıllık macera sona erdi. Şimdi kazasız belasız sürüşlere inşallah.

18 Mayıs 2018 Cuma

Bugün ayın kaçı yarim, nerelerdesin?

02:31:00 7 Comments
Ne ayın kaçı olduğunu takip edebiliyorum ne de en som ne zaman yazdığımı. Ama günleri sor bilirim ve hatta gün içinde şimdi saat kaç diye sor bakmadan söylerim. Çünkü öyle planlı ki her saatimiz, sözgelimi bir polis soruşturması olsa ve şu şu saatler arasında nerede ne yapıyorsun diye sorsa, şak diye söylerim alimallah.

Dün biraz deli bir gündü, yazınca anlayacaksınız nasıl planlı analık yaptığımı. Resmen kendimden ürküyorum artık, nerde doğal anneliğim, nerde kaldı yavaş ebeveynliğim 😰

Çarşamba günleri kızımın okuldan erken çıktığı tek gün diye genelde gezmeyle geçer. Ama bu sefer Amerikalı baba, büyük çocuğunu almamı rica etti ve bizim evde playdate yapacaktık. İki gün önceden planlandığı için gezme yok, evde kalacağız hay hay.

Sabah 8.20 de kızımı okula bırak gel, ardından evde ufak tefek işler (kahvaltı masası oyuncaklar vs), 9 da oğlumu ve babasını yolcu et, aynı anda temizlikçi ablayı buyur et ve mesaimiz başladı.

Sanırım 5 hafta oldu haftada bir 3 saat yardımcı almaya başladım. Birlikte hızlıca tüm evi temizliyoruz. Ben daha çok onun gireceği odaları toplama, yerleştirme, ortalıktaki eşyaları kaldırma, oyuncakları oradan oraya, aşağıdan yukarı, yukardan aşağı her şeyi yerli yerine koyma işlerini yapıyorum. Dün de bunlara ilave bir makina çamaşır katladım ve yerleştirdim, çöpleri boşaltıp ayırdım (iki wc bir mutfak bir plastik bir karton bir cam ) ve saat 10.10 da arkadaşım geldi. Amacımız geçen yaz çarşamba sabahları bizim çiçekçinin yaptığı 1+1 kampanyası var mı yok mu bakmak, varsa arabasını doldurup gelmek. Zira bu ara resmen mahallemiz “bahçeler yarışıyor” havasında. Bizim bahçe ise sondan birinci :( 



Çok şükür ki kampanya varmış ve aldık. Bu çiçekçi de az değil. Hemen yakınında haftada bir pazar kuruluyor ve bu minicik pazarda (toplam 5-6 tezgah var) kocaman bir tezgah çiçekçi. Herkes özellikle bu çiçekçiye gidiyor. Oysa kasabamızda bir sürü çiçekçi var neden böyle diye merak edip ben de aldıydım önceden, farkı vazo çiçeklerinin dükkandan alınanlardan iki kat daha uzun ömürlü olması. Taze taze getiriyorlar herhalde. İşte bu çiçeklide pazarın çiçekçisinin müşterilerini kapmak için kampanya yapınca ben de önceden göz koyduklarımı aldım. Çoğu saksı çiçeği zaten.

Ardından pazarı gezdik, biraz markete uğradık ve koşa koşa eve döndük. Temizlikçiye para verip göndermem ve oğlumu okuldan almam lazımdı ve saat 11.40 olmuştu.

11.45 deki okul çıkışına yetiştik ve arkadaşım ile çocukları (onun kızı da eren ile aynı sınıfta)  aldık. O yorgun olduğu için eve döndü ben Eren ve Ava ile kalakaldım. Ava, Amerikalı babanın küçük kızı, o da yakında Eren’in okuluna başladı. Babası küçüğünü okuldan alacağını ama büyüğünü benim alacağımı söylemişti. Fakat gelmedi. Ava çiftliğe kaçtı, biz peşinden. Zaten zaptetmesi zor bir minik yaramaz. Babasına mesaj attım ama haber yok. 45 dakka sonra ablaları okuldan almıştık ve babası geldi. Küçüğünü alıp gitti (evde uyuyacakmış ufaklık) biz de büyüğü ile eve döndük.

Saat 1 civarı evdeydik. Babası 15.30 da almaya gelecekti çünkü 15.45 de yüzme dersine gitmeleri gerekiyordu. Yemek hazırladım yediler, oyun oynadılar, sonra sıkılıp  birkaç ev ötede bizim sokağın parkına gittiler, peşlerinden ben de oğlanla gittim ve 15.30 da hala kimse yoktu. Babası, 5-10 dakika gecikmeli geldi ve gittiler, böylelikle azıcık oturabildim diyemeyeceğim çünkü bir yandan da akşam için yemek hazırlıyordum.

Şimdi olumsuz yazdım diye kötülemiş olmak da istemem, normalde çok dakiktir Jon ama galiba önceki gece bir işi varmış gündüz uyuyacakmış falan. No problem dedim çünkü zaten bahar tatili yeni bitti ve kızlar da birbirini çok özlemişti.

Onlar gittikten sonra,  benim hızımla 8 çocukların hızıyla 20-30 dakika uzaklıktaki otobüs durağına gidip 16.39 otobüsüne binmem gerekiyordu. Neden çünkü piyano dersi var kızımın. Genelde bebek arabasını alıp gidiyorum ama o da ne? Bebek arabası eşimin arabasında kalmış. Arkadaştan alayım dedim çocuklar yürürüz dediler ve maşallah da yürüdüler ama yarım saatte. Neyse ki evden 4’te çıkabilmiştik. 

Salkım söğütlerde sallanmaca, arada yollarda oturup dinlenmece derken durağa 10 dakika erken geldik. Otobüse binip kısa bir süre gittikten sonra başka bir otobüse daha bineceğiz ve 15 dakka sonra ordayız. Normalde yani. Bu sefer ikinci otobüse bineceğim yerde (ki kocaman bir istasyon bir sürü otobüs geliyor gidiyor vs) kafam hangi dünyalarda geziyordu hiç bilmiyorum, aynı yere giden ama uzun yoldan giden otobüse bindim :( Bu yüzden 17.30 da başlayıp sadece yarım saat süren piyano dersine 15 dakka geç kaldık. Kızım geç kaldık diye otobüste bir sinir krizi geçirdi (beklenmedik durumlarda sakin kalamıyor pek, aşırı endişeleniyor). Bir de oğlum yolda uyumasın mı? İnince kucağımda oğlum, elimde kızım koşturmayayım mı? (Google Maps e göre durak bina arası 500 mt 7 dakka) Allahım neydi günahım. Fazlasıyla yoruldum. 

Derse geç başlayınca uzatma şansı olmuyor çünkü biz çıkar çıkmaz başka çocuk giriyor. Neyse ki 5 dakika uzattı ve 20 dakka yapabildik. 20 dakka ders için evden çıkma saati olan 16 dan itibaren 1sa45 dak yol gittim. 15 dak da döndüm (eşin duraktan alıyor dönüşte) toplam 2 saat. İşte analık diyeceğim ama tamamen duygusal 💶 çünkü gitmeyince parası yanıyor ve birebir özel ders diye pek de ihmal edilebilir bir tutar değil 😫

Kocacım bizi alınca, çocuklar evdeki menüyü beğenmeyince, fast food yemeye gittik fakat ben evden salatamı götürdüm (söylemesi ayıp kısır yapmıştım, ne zamandır canım çekiyordu yememiştik). Sonra eve gel, süt- diş -çiş haydi yatağa. Gece uyanınca farkettim ki ben de onlarla uyumuşum ve o akşam yapacağım Hollandaca ödevlerimi yapamamıştım. Sabaha da dersim var halbuki 🤷🏻‍♀️

Neyse ki ders iptal oldu.

10 Mayıs 2018 Perşembe

Her Çocuk Başka

19:18:00 4 Comments
Anne olmadan önce de çocukları çok severdim ama çocukların hepsini (bazı kişilerin yaptığı gibi) mıncıra mıncıra değil, farklı şekillerde severdim. Hala da aynıyım. Fakat ne yalan söyleyeyim böyle samimi sevenleri gördükçe -ki kendi çocuklarımı bile öyle sevdiğimi söyleyemem- acaba bende bir sorun mu var diye düşünürdüm. Neden her çocuğu mıncırasım gelmiyor?

Dün cevabını buldum. Hepsinin bizimkilere yakın yaşlarda çocukları olan birkaç arkadaşımla piknik yaptık dün. Çocuklar çok güzel oynadılar. Ben de arada onlarla etkileştim ve akşam uyumadan önce bu güzel günü düşünürken hepsini farklı farklı sevdiğimi farkettim.

Doğa; 2,5 yaşında göbüşlü, tontiş yanaklı, öndeki kocaman iki dişi ile güldüğünde dünyanı unutturacak kadar tatlı. Annesine de her gördüğümde söylüyorum, daha uzaktan görünce ısırasım geliyor onu. Dişlerimi sıkıyorum resmen. Ve başka hiçbir çocuğa karşı bu derece mıncırma isteği yaşamıyorum.

Ablası Defne; 5,5 yaşında. Masmavi gözleri bembeyaz duru bir cildi var. Düz İpek gibi saçları. Fakat en sevdiğim yeri minicik sivri çenesi. Her baktığımda o sivri çenesini tutma, saçlarını nazikçe okşama hissi geliyor. Porselen bir bebek gibi. Asla mıncıramam. Ben de her yakaladığımda çenesini sıkıyor, kucağıma oturtup başını okşuyorum.

Arda 2,5 yaşında ufacık tefecik ama çok güçlü, bitirim bir çocuk. Çok hareketli. Fakat bana en tatlı gelen yönü konuşması. O kadar güzel konuşuyor ki ve konuşurken elini ve başını politikacılar gibi öyle bir sallıyor ki sanki büyümüş de küçülmüş. Onunla en çok konuşmayı seviyorum. Konuşurken kızdırmayı, kızgın kızgın konuşurken elini sallayışını... Tüm tavırlarını gönlüme kazıyorum. Düşününce bile gülümsetiyor şimdi. Yavrum..

Arda’nın ablası Damla 3,5 yaşında. Açık kumral kıvır kıvır saçları var. Tam lüle lüle, parmağını içine sokarsın o derece. Gözleri hafif baygın bakar ve her zaman (ağlarken bile) dişleri görünürcesine gülen bir ağzı var. Bu herşeye gülümseyen bakışı ona öyle bir masum ifade veriyor ki. Onun da en çok saçını okşamayı, elini tutup konuşa konuşa yürümeyi seviyorum. Seviyorum diyorum ama bunlar bilinçli tercihlerim değil aslında. Yani onunla karşılaşınca kendiliğinden böyle gelişiyor iletişim şeklimiz. Biraz ondan biraz benden belki. Anlatması güç.

Atlas 4 yaşına yaklaşıyor. Yakışıklı bir Tazmanya canavarı düşünün aynen öyle. Çapkın muzır bir ifadenin sonsuz enerji ile birleşmiş hali. Onu görünce gıdıklamak, boks yapıp kovalamaca oynamak istiyor insan. Oturup sohbet ediyor elbet daha çok vakit geçirdiği kişilerle ama benim sınırlı zamanlı etkileşimlerimde daha çok böyleydi.

Atlas’ın ablası Melis 7 yaşına basacak Temmuz’da. Çok güzel bir kız ama canın istediği zaman dokunamazsın. Nasıl desem kendine ait çizdiği bir güvenli alanı var. O alana istediğini istediği zaman sokuyor, istemediği zaman en yakın arkadaşlarını dahi almıyor. Onunla en güzel iletişimi sevdiği şeyler hakkında soru sorarak yaşadım. Hamster’ı hakkında, çok sevdiği parfüm yapımcılığı hakkında soru sorun, bırakın gözleri ışıl ışıl parlayarak, sevinç içinde size anlatsın. Sonra da herhangi bir konuda oyun oynayabilirsiniz.

Alin 2,5 yaşında, minik çenesinin iki yanından hala tombik bebek yanakları sarkan, süslenmeyi çok seven tam bir tini mini hanım. Ama o da bu yanakların öpülmesinden pek hoşlanmıyor. Başını veya kolunu okşamaktan öteye geçemiyor temasım. Yanaklarını sıkma isteğimi hep içime atıyorum. 

Alin’in ablası Melis 6,5 yaşında. Tam bir hanımefendi. Giyimine çok özen gösterir, popüler kültürü iyi bilir. Onu ilk görünce iki elinden tutup kıyafetini göstermek için şöyle bir etrafında döndürüp, beraber dans etme isteği uyanır içinizde. Aslında zevkleri kızımınkilerle çok benzediği için konuşacak çok şey var. Minik erkenlerin glitterlı dünyası dersem herhalde anlarsınız.

Küçük Atlas, 2,5 yaşında. Yumuş yumuş bir yüzü, elleri, poğaça ayakları var. Gülerken kafasını yana yatırır. Öyle tatlı olur ki sımsıkı sarılıp içime sokasım gelir. Ona da genelde nazik davranma eğiliminde oluyorum.

Oğlum Eren, 3,5 yaşında. Topluluğumuzun cool bebeği. Öptürmez, dokundurtmaz (bana bile) ancak uykudan önce kendisi boynuma sarıldığı zaman boynunu yanaklarını ölebiliyorum. Mıncırma isteğimi de beraber süper kahramancılık oynarken dövüş esnasında gideriyorum. Yoksa dövüş oyunları oynamaya hiç bayılmıyorum yani.

Kızım Dila, mıncırılmayı çok seviyor ama onu da ben yapamıyorum. İncecik heryeri çünkü sanki acıtacakmışım gibi geliyor. En çok uyurken başını okşamayı, parmağımı o narin yüz hatlarında gezdirmeyi seviyorum. O sevişmek istediğinde kollarını bacaklarını çok fazla sıkmadan sıkıştırıyorum. Top gibi yapıp kucağımda sıkıyorum, yüzünde her noktasını, kirpiklerini, ellerinin parmak uçlarını öpmelere doyamıyorum.

29 Mart 2018 Perşembe

Helodünya 6 yaşında !

11:39:00 3 Comments


23 Mart Cuma günü ilk göz ağrım, biricik kızım 6 yaşını doldurdu. Zaman su misali akıp gidiyor, bebeklik fotoğraflarına şaşkınlıkla bakıyoruz. İnce ve narin yapısını hala korusa da boyu uzadı, yüzüne daha bir genç kız ifadesi geldi. Bıcır bıcır konuşması, nazı, kaprisleri ise hiç bitmedi :))

Tabi ki bir ay önceden doğumgünü ile ilgili hazırlıklara başladık. Hollanda’da her çocuğun sınıfında ufak bir kutlama oluyor. On gün kadar önceden, öğretmen çocuğun seçtiği kağıtlardan (aşağıdaki fotoda görüldüğü gibi) kocaman bir şapka hazırlıyor. Bu şapka bir nevi taç, gurur kaynağı. Çocuklar günlerce o şapkayla bile dolaşabiliyor :)


Önceki sene sınıfta dağıtılmak üzere, karton kaplara özenle yerleştirilmiş ve şeffaf kağıtlarla bağlanıp süslenmiş meyva salatası hazırlamıştım. En son sınıfta yerlerden rafya ve parça pinçik olmuş paketleri toplarken yoooook dedim, seneye yenmesi kolay birşey olacak. Bir arkadaş da benzer tecrübeyi patlamış  mısır ikram ettiğinde yaşadı. Bir daha asla patlamış mısır gitmeyecek ☺️

Bu sene kendimi fazla yormayacağım dedim ve cupcake yapmaya karar verdim. Çocuklarla güle oynaya yaptık. Çok süslü karton kalıplar almıştım , yağlı kağıt koyup onların içinde pişirmeye karar verdim. İlk seferde 20 tane çıktı (en az 25 lazımdı) hadi bir posta daha yaptık. Ondan da 30 tane çıktı fakat ilk pişenler ile ikinci pişenlerin alakası yok. Bir de bunlar kalıplardan çıkmıyor 😱 çıkarken parçalanıyor, eyvah bunlar yiyemez, her yeri batırır 😖

Ne yapsam ne yapsam, artık akşam olmuş, sabah okula birşey götürmem lazım, en iyisi bunları popkek yapayım dedim. Çok da nefis oldular.



Ertesi sabah okula gittik, şapka takıldı, şarkılar söylendi, parti kızımız tebrikleri kabul etti falan sıra yiyecekleri dağıtmaya geldi. Kızım iki arkadaşıyla servis yapıyor, diğer çocuklar ellerini açtı gözlerini kapadı bekliyor. Çocuklar bu popkekleri sapından tutup arkadaşlarının eline şap diye bıraktı elleri çikolata oldu. Hepsi bir ıyyk oldu ben elimde mendil çocukları silip sapından tutturuyorum. O kadar sap yapmıştım elleri batmasın diye😫

Neyse bir şekilde günü tamamladık fakat evde daha bir sürü cupcake vardı. Onları da ertesi günkü başka bir aktivitede dağıtmak üzere Popkeke çevirdik.

Okuldaki mini kutlamadan sonra asıl parti pazar günü oldu. Yine haftalar öncesinden ne yapsak da güzel birşey yapsak araştırmalarına başlamıştık. Hollanda’da çocuk aktivitelerinin yayınlandığı bir Web sitesi var, orada doğumgünleri için mekan önerileri. Bir gün kızımla oturup hepsini tek tek incelemiştik. İşte o zaman bir dans atölyesinde dans partisine karar verdik.

Bir kaç dans stüdyosu araştırması ardından biriyle zaman ve fiyat konusunda anlaştık. İki saat boyunca çocuklara kareografi öğretecekler, arada molalarda pasta ve başka aktiviteler yapabilecekler en sonunda çocuklar öğrendiğini anne babalara gösteri şeklinde sunacak. Fikir güzel, iki saat az gibi görünüyor ama genelde hep böyle oluyor burada, harika deyip rezervasyon yaptık.




Çocuklar katılacak, anne babalar bekleyebilir bekleme salonunda ama fazla ikramda bulunmayacağım, kahve kurabiye yeter dedim ve hazırlığımı ona göre yaptım. Çocuklara çubuğa dizdiğim peynir salatalık salam gibi şeyler, kraker, domates, kurabiye, ekmek, meyve suyu ve pasta ikram edecektim. Stüdyodan da renkli şekerler ve cipsler ilave edildi, gayet yeterli oldu.



Hazırlıklarda hep kızım yardım etti, çubukları ve pasta süslemesini de o yaptı...




İlk fotoğrafta görülen pastayı ben yaptım, çok beğenildi. Böyle bebek koyup süslemek, bu güne kadar yaptığım pastalar içinde en kolayıydı doğrusu. Bu pastadan sonra sen bunu ile dönüştür diye çok öneri aldım ama yok ben şimdilik böyle iyiyim.

Genelde her doğumgününde doğumgünü çocuğu arkadaşlarına bir hediye veriyor ya, bu sefer aklıma değişik bir fikir geldi. Onların kendi tasarlayacakları şapkaları hediye etmek. Her renkten şapkalar aldım, bir de çeşit çeşit kendinden yapışkanlı parlak süsler. Molalardan birinde çocuklar şapkalarını seçip süslediler ve en son gösteride hepsi onları taktı. Çok güzeldi ve oldukça kokoş 😍 Hatta onlarca partiye tanıklık etmiş olan stüdyo sahipleri şapka fikrine bayıldılar. Hiç görmemişler daha önce 😉




Ta taaaa, şapkaları bitmiş gösteriye hazır fıstıklar. Çoğu pembeyi seçti tabi ki 😜



Dans gösterisinin YouTube videosu burada, biraz karanlık olduğu için pek seçilmiyor ama fikir verecektir. https://youtu.be/2bJfkhU61F0

Partiden tüm çocuklar epey mutlu ayrıldı, hatta ayrılmak istemediler. Böylece bir parti dönemini de başarıyla atlattık.



Nice yaşlara canımın içi, gözlerinin ışığı hiç solmasın.

Bir sonraki yazılarda ise yoğun günlerimizin diğer sebepleri yer alacak 😘

28 Mart 2018 Çarşamba

Günün Özeti 28 mart 2018 çarşamba

23:00:00 7 Comments
Yazmaya uzun bir ara verince ne yazacağımı şaşırıyorum. Aranın nedeni konu sıkıntısı değildi bilakis baş döndürücü hızda geçti günlerimiz. Ne ara nisana eriştik hiç fikrim yok. Bu gün de delicesine günlerden biri şeklinde seyredince, bari günün özetini yazayım da buzları kırayım istedim.

 Geçtiğimiz hafta sonu yaz saati uygulamasına geçip saatleri ileriye aldık. Nihayet Türkiye ile saat farkımız yine 1’e düştü ama çocukların yatma/ uyanma saatleri yeni düzene adapte olamadığından pazartesiden beri her sabahımız pek şenlikli. Üstüne küçük bey yine ateşli, hasta, geceleri az uykulu olunca okullara yetişme telaşı feci bir hal aldı. Bu sabah da 8.15 de evden çıkmamız gereken okula 15 dakka önce uyanınca epey bir koşturma oldu.

 Helo’yu bir koşu okula bırakıp geldim, gelince kahvaltıma oturdum. Normalde hep beraber yapıyoruz ama geç kalkınca olmadı. Geldiğimde oğlum ile babası hazırlanıyordu. Onlar evden çıktılar, kahvaltıyı topladım, hemen çatı katına koştum bir makine çamaşır attım. Gece oğlum kusmuştu, yorgan çarşaf hepsi battı. İlk makinada yorgan ve yastıkları yıkadım, günün ilerleyen saatlerinde diğer parçalar olmak üzere toplam üçer kez çamaşır ve kurutma makinası çalıştırdım. Makinadan sonra yatakların toplanması, fazlalıkların kaldırılması derken bir duş almam gerekiyordu, hızlıca girip çıktım.

 Saat 10’da kızımın okulunda yardımcı veli olarak bir göreve gidecektim. Grote rekenendag imiş bugün. Dün veli aranıyor listesinin önünde adımı yazsam mı yazmasam mı diye düşünürken internetten baktım. Tüm Hollanda genelinde kutlanan sayılar/matematik ile ilgili bir gün. Hah dedim tam bana göre, matematiksel fizikçiyim ya! fakat bir sorun var dili zor anlıyor ve konuşamıyorum. Olsun dedim, belki de fazla konuşmam gerekmez. Saat 10 da gittiğimde meğer yanlış saati kaydettiğimi farkettim, 10.30 da başlıyormuş. Tüh yarım saat daha evdeki işleri yapardım diye hayıflandım ama eve gidip gelmek 15 dakika hiç değmez diyip hemen okulun karşısındaki Nova’nın okuluna yürüdüm. Bugün onların sınıfında Paskalya kahvaltısı olacaktı ve kahvaltıdan sonra bahçede yumurta şeklindeki çikolatalardan arama oyunu oynuyorlardı. Biraz onları seyrettim gizlice, sonra içerisindeki kafede beklemeye karar verdim. Baktım iki arkadaşım da orda onlarla oturduk. Arkadaşlarımdan biri oğlumu alıp evine götürecekti çünkü bugün kahvaltı var diye okulu 11.45 yerine 10.30 da bitecekti. Tam diğer görev zamanı 😥

 Oğlumun çıkışını görmeden, okuldaki kahvaltı nasıl geçmiş soramadan kızımın okuluna gittim. Sınıfta benimle birlikte 4 veli vardı. Her birini bir grup masasına yönlendirdi öğretmen. Meğer her masada farklı bir aktivite olacakmış ve ben çocuklara onu yaptıracakmışım. Kızım benim masamda yardım eder sandım ama meğer gruplar sırayla dolaşacakmış masaları ve kızım da tabi hep yanımda olamayacakmış sonradan anladım. 😖

 Fakat süper geçti. Valla kendimle gurur duyuyorum şu an çünkü sıfır Hollandaca ile 25 çocuğa ikişer kez aynı oyunu oynattım ya kim tutsun beni :)) Neyse oyun çok zor değildi biraz tek tük bildiğim kelimeleri salladım, biraz da aklımı ve vücut dilimi kullandım. Benim oyunum şöyleydi. Yaklaşık 10 tane kadar farklı nesne var, çocuklar sırayla göz bandı takacaklar, bu sırada birini kutuya saklayacağız sonra soracağız kutunun içinde ne var. Nesnelerin hepsinin adlarını da bilmiyorum aslında. Önce hepsini tek tek kaldırıp wat is dit diye sordum, biraz İngilizce gibi telaffuz etmiş de olabilirim. Neyse tek tek söylediler (ben bu arada kafama yazmaya çalışıyorum neydi) sonra el işaretleriyle çocuklara gözünü kapamasını ve diğerinin kutuya saklamasını falan anlattım. Sonra klaar, open dedim gözlerini açtı çocuk ve wat is in de bak (what is in the box) dedim onlar da söylediler. Yalnız çok hoşlarına gitti her çocuk iki tur yaptı, sanırım arada abartılı hareketler yapıp komik göründüğüm için olabilir 😜 

Neyse iş bitince eve gittim saat 11.45 idi, önce oğlumu arkadaşımdan sonra kızımı okuldan almalıydım saat 12.30 da. Bir çamaşır makinası boşalt doldur işi, öğle yemeği için köfte malzemelerini hazırlanması derken bırakıp çıktım. Bu arada akşama kadar hiç dinmeyecek olan yağmur başlamıştı, yağmurda bisikletle gittim. Öncesinde yanıma havlu (bisiklet ıslanınca silmek için) ve arkadaşımın bende kalan kaplarını aldım. Eren beyimiz gelmeyecekmiş ok deyip bir hışımla okula pedalladım, yağmur altında 10 dakika bekleyip kızı alıp kaçtım. Eve geldikten kısa bir süre sonra eşim de geldi, öğleden sonra gitmemiz gereken bir yer var. Onlar çorbalarını içerken köfteleri pişirdim. Bir kaç tane de ben yedim. Bu arada sabah çalıştırdığım bulaşık makinasını boşalttım, masayı topladım, çamaşırların diğer postasını ayarladım, sonra hazırlanıp evden çıktık.

Önce oğlumu arkadaşımdan aldık sonra gideceğimiz yere vardık. Oturum kartlarımız için yenilenme zamanı gelmişti, hepimizin biyometrik fotoğrafları çekilip parmak izi alınacaktı. Artık gündüzleri hiç uyumayan oğlum arabada uyuyakaldı. Binaya geldik, bekledik, üçümüzün işlemleri bitti uyumaya devam etti. Onun da fotoğrafı çekilsin diye uyandırdım, kızdı ağlamaya başladı. Kucağıma aldım sarıldım birden bir ıslaklık, oğlum üstümüze işedi. Artık çiş sorunu olmadığından yanımda yedek kıyafet yok ve bluzum berbat durumda. Maalesef onun fotoğrafını çektiremedik (durmadı) ve oradan çıkıp yakındaki bir süpermarketten pijama takımı aldım. Altını değiştirip pakladık ve eve dönüş yoluna koyulduk.

 Amacımız oradan kızımın saat 5.30 daki piyano dersine gitmekti fakat iş çıkışı trafik feci. Eşim bizi otobüs durağına bıraktı, biz kızımla otobüsle gittik (çok şükür yetiştik ve hatta haftasonu arkadaşının doğumgünü için hızlıca bir hediye ayarladık), oğlumla babası eve gittiler çünkü oğlanım sabahtan beri doğru düzgün birşey yememiş, açlıktan huysuz. Eve gidip karnını doyursa iyi olacaktı.

Piyano dersinin bitmesini beklerken bu yazıya başladım, yarım saat boyunca yazdım. Ders bitince bitmemişti şimdi çocuklar uyuduktan sonra devam ediyorum. Piyanodan çıkıp hızlıca markete uğradık, otobüse binip geldik. Eşim bizi duraktan aldı arabayla çünkü feci soğuk ve yağmurlu hava çok üşüdük. Buralara hala bahar uğramadı :(( Öğleden kalma yemeklere ilave bir salata yapıp sofraya oturduk. Yedir içir kaldır pakla derken uyku saatleri çoktan gelmişti. Biraz kudurmacanın ardından uyuttuk çok şükür. Ardından biraz hesaplarıma baktım, mesajlarımı cevapladım ve bu yazının son cümlelerini bir çay ve kurabiye (normalde yemem ama malum dönem yaklaşıyor canım tatlı istedi) eşliğinde tamamlıyorum. Bu arada eşim günlerdir izleyemediğimiz diziyi açtı ve nihayet keyif saati başladı. (21.55)

12 Mart 2018 Pazartesi

Amsterdam’da Ehliyet Almak 3

12:01:00 1 Comments
Diğer yazıları okurken içinize fenalıklar basmadıysa yılan hikayesine devam edeyim. Umuyorum ki bu yazıda konuyu toparlayacağım. Ben daha hikayenin sonuna varamadım ama az çok durumu anladım, bundan sonrakiler için enteresan gelen birşey olacağını sanmıyorum.

En son yola çıktığım hocadan hariç iki hoca ile deneme dersi yapıp memnun kalmadığımdan bahsetmiştim. O kadar yılgındım ki başka birini deneyecek halim yoktu. Ve hatta bu işi tümden bırakmayı bile düşündüm. Eşim uzun bir ara ver sonra denersin dedi ama teori sınavının geçerlilik süresi 1,5 yıl olduğundan, uzun aranın ardından bu işi tamamen rafa kaldırmam daha olası görünüyordu benim için. Tekrar kim uğraşacak o kadar şeyi boşver.

Aradan birkaç gün zaman geçince insanın düşünceleri değişiyor. Benim de ilk dellenme hallerim geçince oturup düşündüm. İlk hocam o kadar da kötü değilmiş aslında, sonuçta adam beni sıfırdan bu hale getirdi. Sonra artıları eksileriyle oturup yazdım. Ne yapmadım, ne yapmalı? Tekrar aynı adam ile devam etmeye ama haftada bir ders almak yerine sınavın olduğu son hafta, ard arda her sabah ders almaya karar verdim. Sınav tarihini şubat ayında yine bir cumartesi sabahı bulduk. Son hafta pazt-Perş her sabah sürdüm (cuma oğlum okula gitmiyor diye evdeydin) sınavdan önce de biraz sürdüm ve öyle girdim. Gerçekten bu sık ders almaların farkı çok oldu benim için. Araba hakimiyeti konusunda epey ilerledim. Sürekli trafikte olunca her gün denediğim ve unutmamam şeyleri sonrasında not ettim, hergün onları çalıştım, gayet verimli bir haftaydı.

Sınav günü gelince bu sefer hocamın da gelmesi konusunda ısrarcıydım. Examinator (bu arada Türkçesi tabi ki müfettiş, Başak yazana kadar unutmuşum) bir erkekti, şakacı, neşeli biriydi. Sınav iyi başladı. Yolda hocamla sohbet edip gülüyorlardı. Arada da bana ingilizce komut veriyordu. Tek tereddütüm yola dikkat ederken, onlar da aralıksız konuştuğu için söylediklerini bana mı söylüyor yoksa arkadaki hocama mı diye anlamakta tereddüt edişim oldu. Çünkü bazen unutup Hollandaca da konuşuyorlardı benimle 😒

Bu sınavdan da kaldım malesef. Bu güne kadar çok iyi yaptığım paralel park etmeyi yaparken, akan trafikteki araçlara yol verdim, geri viteste ayağım zaten frende, tam geri gidip yerime gireceğim, gerizekalı bir araç tam dibime gelmiş ve durmuş. Ayağım zaten frende görüp basmam an meselesi bile değildi fakat müfettiş bey benden önce bastı. O basınca “ahanda kaldın gece” 😡 Ya bi sn izin ver di mi, yok. Benzer bir fren vakası başka bir yerde daha oldu ve yine ben zaten duruyor halden harekete geçecektim, azıcık burnumu ilerletmiştim daha iyi göreyim diye. Ama yok olduğum yerden görmeliymişim. Yani bu iki hata da aslında o kadar eften püften hata ki bu sınav sonucunda hep duyduğum şu fikre şiddetle inandım. Bu müfettişlerin belli bir kotası oluyormuş (sanırım haftalık) ve o kotadan fazla insanı geçirdiklerinde, amirleri soruyormuş neden, rüşvet mi alıyorsun yoksa diye? Hatta böyle olup görevden uzaklaştırılmalar varmış. Şimdi ben genelde cts girdiğimde muhtemelen kotası dolmuş adamların ne etsek de bunu bıraksak şeklindeki aşırı incelemelerine maruz kalıyorum ve geçemiyorum. Hatta yine önceki yazıda bahsettiğim arkadaşım da bu süreçte 4. sınavına girdi ve kaldı. Söylediğine göre sınav 30 dakika olmasına rağmen tam 50 dakika boyunca müfettiş onu tekrar tekrar zorlamış ve sudan bir sebepten bırakmış. Resmen hatamı bulana kadar uğraştı diyor. İtiraz edip karşı çıkmış ama yapılacak bir şey yok. Üstelik o da son sınav öncesi hocamızı değiştirmiş ve Hollandalı bir hoca bulmuştu. Ben itiraz ederken bu Hollandalı hoca hiç ses çıkarmadı dedi 😖

Bunca acı tecrübeden sonra ne yapmaya karar verdim onu yazayım. 

-Artık battı balık yan gider diyerek, ne kadar daha ders sınav vs gerekirse alacağız mecbur. Bu iş elbet olacak.

-Evime eşit uzaklıkta başka yerler olmasına rağmen, sırf en başta bulduğum hoca oraya bağlı diye, sınavlara hep Amsterdam CBR (sınav merkezi)’nde girmiştim. Oysa bu merkezden her şehirde var. Mesela Rotterdam’da yaşayıp orada ehliyet alan komşum, orası daha kolay ben şimdi Amsterdam’da araba sürmeye çok korkuyorum diyor. Bu yüzden evime aynı uzaklıktaki Haarlem şehrine bakmaya karar verdik. Ve web sitesindeki istatistiklere bakınca, başvuran aday sayısının yarı yarıya daha az, başarı oranlarının çok daha yüksek olduğunu, yorumlarda sınavın yapıldığı alanın trafiğinin daha kolay olduğunu falan okuduk.

- Sonra Haarlem’de hizmet veren okulları araştırdık. Çok sayıda öğrenciyi sınava sokup ilk sınavda başarı oranının yüzde 80 lerde olduğu bir okul bulduk. (Amsterdam’da bu kadar yüksek olan yoktu ve benim hocamın yüzde otuzlarda idi). Üstelik bu okul da Türk çıkmasın mı? Ben şok 😱 Eşim sonradan hatırladı, ilk başlarda bazı Hollandalı arkadaşları bile bu okulu tavsiye etmiş.

-Bu okuldan hoca ile iki kez sürdüm deneme amaçlı. Hocanın yaklaşımı ve daha önce hiç duymadığım (hatta eşime de anlattım o da usta sürücü olmasına rağmen bilmiyormuş) püf noktaları anlattı bana. O kadar kafasında çözmüş ki adam bu işi hayran kaldım.

-şimdi bu adamla o bana tamam sınava gir diyene kadar biraz daha ders yapacağım. Görülüyor ki bazı şeyleri yanlış öğrenmiş ve gereksiz kasmışım. Umarım sonuçları iyi olur.

Üç yazının sonunda tavsiyelerime gelecek olursak.

1-) Öncelikle sınava nerede gireceğiniz kısmına eğilin derim, yakın olması her zaman iyi sonuçlar doğurmayabilir.
2-) O bölgeden birkaç farklı sürüş okuluyla deneme dersi yapın, seviyeniz hakkındaki değerlendirmeleri karşılaştırın.
3-) Farklı hocaların öğretme yöntemlerini, onlardan aldığımız elektriği vs karşılaştırıp size en uygun olanını bulun. Başta belki bunun için bir bütçe gidecek ama toplamda çok ama çok farkedecek.
4-)Derslerin sıklığı hakkında şöyle bir öneride bulunabilirim. Eğer benim gibi sıfırdan başlıyorsanız, ilk dersleri haftada bir yapmakta fayda var. Çünkü yeni öğrenilen şeylerin beyinde oturması zaman alıyor. Fakat çoğu yeni şey öğrenilip bittikten sonra, sınava hazırlık kısmına geldiğinizde biraz daha sıklaştırabilirsiniz. Bu pratiklik sağlayacak.
5-) Teori sınavına kendiniz çalışın ama kendi çalıştığınıza güvenip sınava girmeyin. Tek günlük hızlı teori kursları oluyor. Çok da pahalı değil. O kursu alıp sınava öyle gitmek çok farkediyor. Yoksa birkaç defa tekrarlama derken aynı para zaten harcanıyor olan morale oluyor.
6-) Pratik sınavlarında hocanızın yanında olup olmaması konusunu düşünün, hangisi sizin için daha iyi olacak?
7-) Ve en önemlisi, bunun uzun vadeli bir süreç olduğunu baştan kabul edin. Defalarca sınava girmek gayet olağan ve kendimizi strese sokup hasta etmeye hiç gerek yok(muş).

Sevgiler
The end 😃


4 Mart 2018 Pazar

Amsterdam’da Ehliyet Almak 2

23:34:00 8 Comments
Bir önceki yazımdan devam edeyim.

İlk sürüş sınavından kalınca (ki ağustos başındaydı) araya giren yaz tatili sonrasında bulabildiğimiz en erken sınav tarihi ekim ayındaydı. Bu kadar uzun ara verince, arabaya dair becerileri unutuyor insan. Pedallar, direksiyon herşey farklı geliyor. E tabi kullanmayınca trafik kuralları da unutuluyor. Bu yüzden sınav öncesi yine birkaç ders alıp hatırlamak gerekiyor.

Ehliyet olmadan araba sürüp kendi arabamızla falan pratik yapmak sözkonusu değil ne yazık ki. Eşimin arabası normal vites olduğu için (bense otomatik öğrendim) onu hiç kullanmadım. Zaten yakalandığında cezası çok büyük diye yapmazdım da. Böyle haftada bir başkasının arabasını kullanınca, uzun bir süre her dersin ilk yarım saati arabaya alışmakla geçiyordu. Şimdilerde farklı arabalar konusunda daha rahatım ama hocam dizel motorlu araba gibi olduğum esprisini yapardı. Kullandıkça açılıyormuşum 🙄

İkinci sınav geldi çattı ve tabi acayip gerginim. Bir yandan herkes geçmemi bekliyor diye sürekli geçmem lazım diyorum kendime; diğer yandan ise, bu sınavlarda kendi kontrolün dışında gelişen öngörülemeyen olasılıkların olumsuz etkisi olabileceğini, bu işin sadece şans işi olduğunu düşünüyor, şansım yaver gitsin diye dualar ediyorum. İlk sınav hafta içi öğleden önce idi ( sınavı seçerken her saatte olan sınavlardan trafik açısından daha kolay saatleri seçmeye çalışıyoruz) şimdiki öğleden sonra 14.45’te. Harika bir zaman diyorum kendime, iş trafiği yoktur, examinator öğle yemeğini yemiş sakinleşmiştir falan. Sınav merkezine gidince şansımın yine yaver gitmediğini anlayacaktım çünkü yine bir kadın examinator yazıyor adımın karşısında. 

Kadınla tanışma, ön konuşma ardından arabaya gidiyoruz. Benimle gelecek sandığım hocam yine beni son anda ekiyor. Kalakalıyorum. Anahtarım düşmedi, sürüş iyi başladı, hiç hatam yok gayet güzel gittim ve saat 3 civarı, mahalle içi sürüşü için beni bir okulun sokağına doğru yönlendirdi. Bir anda kendimi çift taraflı parkedilmiş araba dolu, sürekli araba ve bisikletin geçtiği, çocukların okuldan çıkıp yürüdüğü sokaklarda buldum. Kadın bu sokakta arabayı geri döndürmemi istedi. Yandaki bir sokağa geri geri girip dönmeye karar verdim ama o sokağa girmek için çok uzun süre bekledim. Belki on araba/bisiklet geçti yanımdan. Geri vitesteyim (otomatik araba olunca ayağını frenden çektiğimde kayıyor) tam azıcık gidicem bir araç gelmiş duruyorum, tam deneyeceğim yaya çıkmış vs derken zor da olsa dönüş yapmayı başardım. Yani dönüşü iyi yaptım aslında, uzun sürdü ama başardım. Fakat burda başarmak yetmiyormuş, sonucunda bana söylediği trafiği çok fazla meşgul etmiş olduğum. Muhtemelen orda dönmeye itiraz edip başka yerde yapmayı teklif etmem gerekirdi. Ama ben o zaman bunu illa ki yapılması gereken bir söz olarak algılamıştım. Evet bu sınavdan da kaldım, ayrıca başka hata olarak söylenen şey de şuydu. O okulun civarındaki iki tarafı full park edilmiş araç dolu dar sokakta giderken (zaten 15-20km ile gidiyorum) karşımdan bir araba gelince, sağ taraftaki park eden arabalara çok yaklaşmışım. Aynaları değecekmiş neredeyse (ki hiç değmedi). Sürdüğüm arabayı haftada bir kullandığımdan genişliğini kafamda oturtmakta zorlanıyordum. Bazı yerlerden geçerken girer mi, değer mi endişesi yaşadığım doğru. Bu yüzden karşıdan araba gelince sanki ona çarpacakmışım gibi geliyor ve mümkün olduğunca kenara gidiyordum. Hayır geçemeyeceğimi düşündüğüm zaman durup diğerinin geçmesini bekleyecekmişim. Tamam şimdi artık öyle yapıyorum.

Bu sınavda öncekinde bahsettiğim examinatorün frene basması veya direksiyonu tutması gibi bir olay hiç olmadı. Yakın gittiğimde eliyle dikkat anlamında işaret etti sadece ve ben masasına geri dönene kadar kalacağımı düşünmemiştim. Şimdi çok rahat yazıyorum ama o zaman çok üzülmüş ve çok kızmıştım.


Bu sınavdan da kalınca, bu sefer hocam tatile gitti geldi derken bir sonraki sınav tarihini aralıkta bulduk. Hatta öyle tesadüf ki, aynı hocadan ders aldığımız başka bir arkadaşım aynı gün, o da üçüncü kez sürüş sınavına girecekti. Benim sabah onun öğleden sonra, hem de cumartesi günü, trafik olmaz inşallah geçeriz. Ve şansımıza (sonradan öğreniyoruz) ikimize de aynı erkek examinator. Yuppi değil mi, fakat ikimiz de yine kaldık. Üstelik bu adam bizim hocayı seven bir adammış. Tam sınava giderken hocam geleyim mi gelmeyeyim mi diye sordu ben de farketmez dedim artık hem kendimden eminim hem de ilk sınavda bile yalnız kalmışım şimdi her prosedürü bilyorum ne farkeder diye umursamadım. Yine gelmedi. 

Bu seferki sürüş sırasında son ana kadar kalacağım şüphesini uyandıran hiçbirşey olmadı. Adam hiç uyarı yapmadı, hiç müdahale etmedi. Hatta şimdi kendime gülüyorum, sınav bitip de adamın ofisine nasıl da kendimden emin yürümüştüm geçtim zannedip. Peh. Bana hata olarak söylediği bakışlarımı düzgün yapmadığım ve ilerdeki trafik bilgisini almakta geciktiğim (normalde 20 sn önceden geçeceğin yolların bilgisini kafanda işlemen gerekirmiş). Ben bunu tabi ki yapmaya çalışıyorum ama söylediğine göre eksikmiş, bazı şeyleri görmüyormuşum. İşte bu sınavda keşke hoca arabada olsaydı da tanık olsaydı, adam gerçekten doğru mu söylüyor diye merak ettim. 

Aslında bakışlarımın hepsini yaptım, adım gibi eminim hiç atlamadım, çünkü çok çalışmıştım unutmamak için. Fakat sonradan farkettim ki, ben onların istediği belli bir ritimden daha hızlı şekilde bakıyordum. Ki bu da boş baktığım algısını doğuruyordu. “İç ayna-sağ ayna- sağ omuz” yazısını normal hızda okurken başınızı da bu hızda hareket ettirmeniz gerekiyor. Sadece gözlerle değil boyun da dönmeli (bunu bekliyorlar) ve ben hızlıca bakarken sanki dış aynalara bakmıyormuşum gibi oluyordu. Şimdi bu bakışları onların istediği ritimde yapmaya alıştım, evde ve sokakta, aklıma gelen her yerde bu ritimde durmadan kafamı oynatırken kimbilir nasıl görünüyordum 😬

Üçüncü sınavdan sonra hem arkadaşım hem de ben bu işin artık farklı bir boyutu da olabileceğini hissetmeye başladık. Acaba bizim hoca Türk olduğu için bir ayrımcılığa maruz mu kalıyorduk, veya hocamız orda sevilmeyen biri miydi? Çünkü o da son iki sınavında hakkının yendiğini düşünüyordu ki forumlarda şu hatayı yaptım ama yine de geçtim diyenleri okumuştum.

Bu sınavdan sonra biraz daha detaylı araştırma yaptık. CBR ( sınavı yapan ehliyet veren merkez) web sitesinde, her bölge için hizmet veren okulların listeleri ve başarı oranları vardı. Bir okuldan giren adayların ilk sınavda geçme oranı, daha sonraki sınavlarda geçme oranı, sınava soktuğu aday sayısı gibi ( sınavlara sürücü adayı bireysel başvuramıyor, okul onun için başvuruyor). Gördük ki bizim hocanın başarısı öyle çok da yüksek değilmiş. Bu işe ilk başladığımızda bunların hiç birini bilmiyorduk ve bulabildiğimiz otomatik vitesli tek Türk hoca oydu 😢 En yüksek oranlara sahip iki okuldan deneme dersi talep ettik. Eğer anlaşırsak değiştirecektim.

İlk deneme dersimde okulun bana verdiği hoca Arap asıllı çıktı. Buluşmamız tam fiyaskoydu. Park ettiği aracı bulamıyorum diye konum bilgisi istedim, gönderemedi. 20 dakika dön dolaş adamı aradım. Sürüşüm sonunda deneyimli olduğumu experienced paketi ile sınava sokabileceğini söyledi. Adamla ingilizce konuşmuştuk fakat yol boyunca o kadar çok telefonla oynadı ki sinirimi bozdu. Asla onunla çalışmak istemedim.

İkinci okuldan bana gönderilen ise bir Türk hoca çıktı 😮. Allah allah demek başka da bulunuyormuş. Deneme dersinin sonunda bana çok zayıf olduğumu söyledi, “ben olsam seni asla sınava sokmazdım. 20 derslik paket al seni mükemmel hazırlayayım tek girişte geçersin, bak bu da benim özel kartım” deyip bağlı olduğu okuldan hariç şahsi kartını verdi. Hem üzüldüm hem kızdım. Belki doğruydu söyledikleri ama bir nevi müşteri kapma arzusundaymış gibi geldi ve araba da çok külüstürdü istemedim. 

Ve bir süre ne yapacağımı bilemez halde bekledim.

Devamı gelecek.

2 Mart 2018 Cuma

Amsterdam’da Ehliyet Almak

23:59:00 2 Comments
Yazının başığına bakılınca daha çok nasıl yapılır konusunda bilgi veren bir yazı gibi olacak ama bu bilgileri yazının sonuna saklıyorum. Öncesinde kendi sürecimi anlatıp çıkarımlarımla birlikte genel bilgiyi yazacağım.

İstanbul’da doğup büyüdüm ve babam da araba sürmediği için olsa gerek (kendisi daha çok Deniz adamıdır trafiğe tahammüledemez) araba sürme hevesim hiç olmadı. Yapılacak her zaman daha önemli işlerim vardı. Çevremde de ehliyet alıp trafiğe çıkamayan kadınlar olduğu için, ne zaman araba alıp tam zamanlı kullanmaya karar verirsem ehliyetimi o zaman alacağım derdim. Büyük konuşmuşum, nerden bilirdim ki o yerin başka bir ülke olacağını. Her işte bir hayır mutlaka var ama şimdi, ehliyetimi orda alıp burdaki sınav stresini hiç yaşamamayı dilerdim. Zira expat olarak gelenlerin kendi ülkesine ait ehliyetini doğrudan Hollanda ehliyetine çevirme şansı oluyor. Tabi ki trafik kuralları daha yoğun diye (çünkü bisiklet yolları ve başka ülkelerde pek olmayan shark teeth denilen işaretleri var) üzerine tekrar ders almak mümkün. Böyle yapan bir çok kişi tanıyorum. Fakat ehliyetleri olduğu için sınav stresi olmuyor, hazır hissettiklerinde trafiğe çıkıyorlar.

Benim için Türkiye’den ehliyet alma imkanım da kalmamıştı. Çünkü artık orada ikametgahım yok. Diğer yandan Hollanda’da neredeyse 5 yıldır yaşıyoruz ama son 1 yıla kadar böyle bir hevesim yine yoktu. Nerden geldi bu heves keşke hiç gelmez olaymış diyesim var ama napalım bu yola baş koyduk, epey de ilerledik, mecburen sonuçlandıracağız. O kadar anam ağladı çünkü.

Birazdan yazacağım süreci daha anlaşılır kılmak için başlangıç noktamı belirtmekte fayda var. Ben ki hiç direksiyon tutmamış, trafik kurallarını genel kültür ötesinde bilmeyen (şimdi düşünüyorum da belki bildiklerim sadece yüzde on falanmış), arabalara falan ilgisi olmayan bir insandım. Araba sürmeye karar verdiğimde ise 2 ufak çocuklu neredeyse 40 yaşına yaklaşmış bir anne. Anne olunca insanın biraz daha evhamlı olduğunu (trafik kurallarında kaza ve ilk yardım konularını çalışırken baygınlıklar geçiriyordum çünkü kafamda hep iki çocuğumla arabada oluşum canlanıyordu) ve sonraki güne dair belirsizliklerin bu süreci olumsuz yönde baltalayacağını (uykusuz girilen sınavlar, tam önemli tarihlerde çocukların hastalanması gibi) görecektim. Elbette bu kişiden kişiye değişir ama benim yalnız ve yardımsız anneliğimden ötürü, sanki anne olmadan önce alsaymışım daha kolay olacakmış gibi hissettim hep.

İki çocuğu taşıyacağım için trafikte işimi kolaylaştırmak adına otomatik vitesli araç ehliyeti almaya, kuralları kendi dilimde daha iyi öğrenirim diye de bir Türk hoca bulmaya karar verdim. Otomatik vitesli ders veren Türk hoca bulmak zor oldu ilk aradığımız dönemde (sonradan aslında birçok başka hoca olduğunu da malesef çok geç öğrendim ve sürüş dersine başlamadan 2-3 farklı hoca deneyip en iyisini seçmek gerektiğini). Bulduğum hoca ile deneme dersinin ardından 30 saatlik bir paket almaya karar verdik. Bu süreçte teori sınavına girip verecektim. Dersleri genelde 2 saatlik paket halinde haftada bir yaptık. Araya tatiller falan da girdi tabi. Sürüş dersleri türkiyedekinden farklı olarak doğrudan trafiğin içinde yapılıyor ve ilk andan itibaren otobanlar da dahil her yerde sürüyor, her koşulu öğreniyorsunuz. Pratik sınavında öğrencinin 40 yıllık usta sürücü gibi tereddütsüz ve hatasız trafikte olması bekleniyor. Sınavda şu konulara dikkat ediliyor:
- elbette ki araç hakimiyeti. Aracı tanıma, çalıştırma, sürme, sürüş sırasında güvenli mesafelerde tutma, sürüş sırasında hızını doğru ayarlama ( mesela Işık’lara yaklaşırken aniden değil yavaşça fren yapma, tümseklere yaklaşırken hızı azaltma.. vs)
- trafik içindeki tutum. Kurallara uyum, trafik akışına uyum, trafikte duraksamamak veya engel olmamak, güvenliği tehdit etmemek, öncelikler, hız sınırlarına düzgün şekilde itaat...
- trafikte insanın şahsi tutumu. Duygularını kontrol edebilme, hatalarda sakin kalabilme, diğer sürücülere karşı hoşgörü gibi...

Bütün bunlardan sıfır hata ile mükellef olmanız bekleniyor. Hollanda ehliyet verdiği kişinin hiç bir eksiği olmadan tamamen hazır şekilde çıkmasını şart koşuyor. 

Teori sınavını sürüş dersleri devam ederken almayı planlıyordum ama kendim çalıştığım için yetiştiremedim ve dersler bittikten sonra girdim. Bir bakıma faydası oldu tabi, çünkü sürerken de kuralları öğreniyorsun. Fakat bu sürecin uzamasına sebep oldu diye gerilmiştim. Oysa ki gerçekten herkes için ehliyet alma süreci 1 yıl veya daha fazla süren bir olaymış. 

Teori sınavından daha önce burada bahsetmiştim. Bu sınavı öngörülemeyen aksilikler yüzünden üçüncü girişimde geçtim. Sınava ingilizce girmiştim ve bu benim için ekstra yük olmuştu çünkü tüm kavramları bir de ingilizce öğrenmem gerekti. Fakat ne talihsizlik ki çok sonradan öğrendiğime göre bu sınava, bir Türkçe çevirmen ile girmek ve bu çevirmenden ötürü 20-25 sn olan soru cevaplama sürelerinin sınırsız oluşu gibi bir hak varmış. Gerçi yakın zamanda sınav sisteminin değişeceğini ve bu süre sınırının herkes için kalkacağını söylemişti hocam ama şimdiki son durumu bilemiyorum tabi. Yine de olasılıklar içinden herhalde en zorlarını yaşamak gibi bir yazgım olduğunu hep söylüyorum zaten :( Sonraki aşamalarda da bunu hep yaşadım :(

Teori sınavını verdikten sonra hemen pratik sınavına gireyim derseniz giremiyorsunuz. Özellikle Amsterdam için. Çok kalabalık olduğundan sınav tarihi bulmak güç oluyor. Genelde ortalama 1-2 ay sonrasına tarih alınabiliyor. Sınava ders aldığınız arabada giriyorsunuz, merkezden bir examinator önde yanınıza oturuyor, isterseniz hocanız da arkada eşlik ediyor. Benim üç sınavımda hocam girmedi. Girse daha farklı olur muydu bilmiyorum ama examinatorler de çoğunlukla masum değil (buna ayrıca değineceğim). Yani üçüncü bir kişi olması itiraz etme hakkı doğurabilir. Fakat tabi yapabilirseniz. Çünkü ya daha da fazla kafaya takarlarsa? Yarım saat boyunca trafikte olup, tüm farklı hız sınırına sahip yollarda sürüp, araba park etme, geri döndürme, adres takibi gibi işleri de yapıp başlangıç noktasına dönüyorsunuz. Bu süreçte eğer examinator sizin yerinize frene basarsa veya direksiyonu tutarsa anlamı direkt kaldınız demek. Gerçi hiç bunları yaşamayıp gayet de iyi sürdüm zannedip, kaldın dedikleri de oldu ya neyse. Hepsini birer birer anlatacağım şimdi.

1. pratik sınavım öğleden önce idi. Şansıma kadın çıktı (hemcinslerine karşı daha acımasız olduklarını söylüyor hocam da). Çok aşırı heyecanlıydım ama o gün başka acayip şeyler de oldu. Sınav başlamadan önce yaptığımız bir saatlik sürüş dersinde gayet iyiydim. Hatta hocam geçebileceğimi düşünüyordu. Arabadan indik binaya girdik ve hocamın cep telefonu cebinden kayıp paçasından inerken yakaladı. Durup dururken delinmiş. Nasıl olduysa hem de koca telefon geçecek kadar (sonradan bunu o günün alametlerinden biri olarak konuşmuştuk da ondan yazdım). Sonra kadını aldık arabaya gittik ve ben kapıyı açıp anahtarı koltuğun yanındaki bölmeye koyarken anahtar kenardan kaydı gitti. Her yere bakıyoruz yok. Koltuğun altında da hiç bir yerde. 5 dakka arayıp bulamadık ama yine de yola devam ettik. Tabi nasıl stres olduğumu anlatamam. Allahtan araba power düğmesiyle çalışan otomatik bir araba. Sınav başladı, gayet iyi gidiyordum ilk başta. Bir kavşaktan geçeceğim ama geldiğim yol tali yol, ana yolu aşıp karşıdaki bir diğer tali yola gireceğim. Ana yol da dümdüz değil eğri şekilde, yolun ucunu göremiyorsunuz. Bakışlarımı yaptım, yol boş tam yola çıkacağım bir araba bir anda jet gibi çıktı ve ben frene basıp zınk diye durdum. Aslında şimdi düşününce, bu hatamı hoşgörebilirdi diye düşünüyorum çünkü gerçekten görülmeyecek kadar hızlı geldi. Tam zamanında frene bastım kurtardım ama dersler sırasında hocam frene bastığımda azıcık dahi öne doğru kaysak, şimdi sınavdan kaldın derdi. Frenler öyle smooth olmalıymış ki kimse rahatsız olmamalıymış. O ani frenin sonrasında ben çok etkilendim hatta kontrolsüzce ağladım. Sürekli beynim kaldığımı söylüyordu ve sakinleşemiyordu. Kadın kenara çekip dinlenmeme izin verdi ama süreyi harcayacağım için tedirgin oldum ve hazır olmadığım halde iyiyim deyip devam ettim. Fakat konsantrasyonum tamamen bozulmuştu. Sonrasında birkaç hata yaptım ve sınavdan kaldım ama burda en büyük hatam duygularımı kontrol edememek olmuştu. Kadını bıraktıktan sonra arabaya dönüp anahtarı aradık. Ve sürücü koltuğunun altında kapaklı bir bölmenin içinde bulduk. Oraya nasıl girdi hiç fikrimiz yok ve hocam o gün bana 20 yıldır ilk defa telefonum böyle aniden cebimden kaydı ve bir öğrenci anahtarımı kaybetti dedi. Sınavın olduğu günün gecesinde de dolunay vardı :/

Devam edecek...


Bir Ay

21:01:00 4 Comments
Tam bir aydır yazamıyorum. Şimdi erken biten akşam yemeğinin ardından bulaşıkları yıkamadan odama kaçtım. Çocuklar babasıyla top oynuyor. Bulaşıkları yıkamadım dedim çünkü bir haftadır makinem bozuk, yenisi haftaya salı gelecekmiş. Bulaşık yıkamaktan şikayetim yok da onun yediği zamandan şikayetçiyim.

Bir haftadır okullar yarıyıl tatilinde. Ve hava feci soğuk. 40 larda mı 50 lerde mi ne bir soğuk olmuş Hollanda’da, bütün kanallar donmuş. İşte o kıştan sonra en soğuk kış yine bu yılmış. Bütün kanallar yine dondu. Hava sıcaklığı -7,-8 lerde ama hissedilen sıcaklık -18 leri gördü. Yüksek nem oranı ve rüzgar soğuğu çekilmez kılıyor. Biz de iki gündür evdeyiz. Bu soğuğa rağmen pazt, salı ve çarş dışarı çıkmıştık ama evde olduğumuz zamanlar çok daha yorucu. Artık kardeş kavgalarına başladılar. Birbirlerini şikayet edip duruyorlar. Yattıkları yerden birbirlerini tekmeliyorlar (hafifçe tabi çünkü kızıyorum). Durmadan anne diya/Eren bunu yaptı diye birbirlerini şikayet. Kızıyorum ama içimden de gülüyorum.

En son yazımdan (31 ocak) sonraki hafta ehliyet sınavım vardı ve hergün sürüş dersim. Yine geçemedim malesef. (Bununla ilgili uzun bir yazı gelecek, ben ettim siz etmeyin anlamında). Sonraki hafta oğlumun doğumgünü sebebiyle hazırlıklarla geçti. Ondan sonraki haftada doğumgünü yorgunluğu ile yaklaşan haftasonu için yaptığımız tatilin hazırlıkları, sonraki hafta da (yani bu hafta) okul tatili sebebiyle evde olan bızdıklar yüzünden aşşırı yoğun. Her akşam başımı yastığa koyunca bugün de bloğuma yazamadım diye suçluluk duydum. Bir mecburiyetim yok elbette yazmak için ama yazmayınca hayatımda bir eksiklik hissediyorum.

Bu süreçte ailecek kusmalı, ishalli bir hastalık olan mide gribi de geçirdik. Evde her işin ucu kaçtı. Hala normal düzene geçemedik. Haftaya okul başlayınca yılbaşı için aldığım kararları iki ay gecikmeyle başlayacağım inşallah. Zira ocak ayının tamamı da hastalıkla geçmişti.

İlk defa kış mevsimi beni bu kadar bunalttı ve baharı sabırsızlıkla bekliyorum. Genelde her baharda yeniden enerji dolarım ve bu bahar buna çifte kat ihtiyacım var. gerçi telefonun gösterebildiği 11 mart tarihine kadar yine karlı ve 0 derece civarında olan soğuk günler varmış :/ Artık havalar ısınınca acısını fena çıkaracağız napalım :)

Yılbaşı tatilinden döndüğümüz 8 ocaktan itibaren diyete başlamıştım. Sözde tabi doğru düzgün hiç uygulayamazsınız hastalıktan. Yogaya gitmek dışında düşündüğüm egzersizleri de yapmadım. Sadece yediklerimi azalttım ve 4 kg a yakın vermişim. Diyetisyen 6-7 kg demişti ama 10kg versem süper olacak. Bir de erimesi gereken mummy tummy var bakalım başarabilecek miyim. Baharla birlikte yürüyüş , bisiklet ne olursa sporu arttırmalı ve artık bu işi çözmeliyim. 

Arayı çok uzatmadan yine geleceğim doğumgünü ve ehliyet yazılarıyla. Bir de okuduğum kitaplar, yürüdüğüm yollar, aldığım notlar var. Düşününce yazacak öyle çok şey var ki artık ig paylaşımlarım da oldukça azaldı. Bloğumun yerini hiç biri tutmuyor ❤️


31 Ocak 2018 Çarşamba

Önce Ben’cilik

11:49:00 4 Comments
Bir süredir kafamda bazı düşünceler dolaşıyor ara ara gördüklerimden, duyduklarımdan. Bu sabah da bir tane olunca içimden yazmak geldi.

Sosyal medyada özlü sözler paylaşmaya pek yatkın biri değilim. Aklımda tutamıyorum, tutsam da herkesin dersi kendine diyorum ve kendime saklıyorum. Fakat bazen öyle özlü sözler (!) görüyorum ki beni rahatsız ediyor. İlk okuyuşta hoş geliyor, hııım mantıklı diyorsun. Ama bir dakka bunda bir tutarsızlık var, bir uyumsuzluk, büyük beden halleri. İşte o zaman üzülüyorum. Ve ne yazık ki böyle şeyleri insanlar okuya okuya bunları doğru kabul etmeye başlıyorlar. Gün gelecek toplumumuz bu yeni değerleri kabul etmiş bambaşka bir kimliğe bürünecek.

Beni rahatsız eden bu özlü sözlerin başında ‘önce ben diyen’ler geliyor. Şimdi arayıp bulamayacağım, siz de görmüşsünüzdür. Sana yamuk yapanı hayatından çıkart, kimse için uğraşmaya değmez, kimse iyilikten anlamıyor bir daha yapma, minvalde sözlerden bahsediyorum. 

Bunları söylemek kolay da yapmak kolay mı? Kimi insanlar var hayatımızdan çıkarmamız mümkün değil, eşimizin akrabaları, kardeşler, iş arkadaşları... Nasıl çıkaracaksın? Ne oldu bizim tatlı sözle yılanı deliğinden çıkaran insanlara, sana bin kötülük yapana zeytin dalı uzatanlara? Hep duyardık kayınvalidesinin kötülüklerine hiç karşılık vermeyip sonunda ah kızım ben çok ettim sana denilen sabırlı gelinler nerde? Kötü sözleri Allah’a havale edip kendi kendine yaşayanlar, sonunda haklı çıkanlar? Kendisine kötü davransa dahi darda kaldığında yardıma koşanlar? Şimdi diyeceksiniz ki insanlar artık daha kötü, zayıf biri buldukça tepene çıkıyorlar. Bu yazdıklarım zayıflık değil aksine güçlülük. Bu hayatta en güçlü insan kimdir biliyor musunuz? (Bence tabi) Kendisine kötü davranan bir insana bağırıp çağırmadan, sakince “benimle bir sorunun varsa konuşup çözmek isterim” diyebilen insandır. Çünkü bu sorunun karşısında hiç bir kötü insan cevap veremez. Bu soruyu göğüsleyecek cesareti yoktur, çünkü aslında yarası kendi içindedir ve onunla yüzleşemeyecek kadar zayıftır. Zaten bu yüzden kötüdür. Kendi içinde barışı bulmuş insandan kötülük gelmez.

Evet bu özlü sözleri yazarken asıl yapılması gereken çözüm es geçiliyor. Hayattan çıkarmadan önce konuşmak, sorunu çözmeye çalışmak. Neden çözüm varken çözülmesin. Diğer yol daha mı kolay? Sonuçları daha mı güzel? 

Kimse için uğraşmaya değmez meselesine gelelim. Bazen sevmediğimiz kişiler için çaba göstermek zor geliyor, gerçekten zor. Ama hayat hep istediğimiz şekilde geçmiyor. Günün yüzde kaçında istediğimiz şeyi yapıyoruz. Bazı şeyleri yapıp bırakacağız. Kimse görmese de Allah görür, karma bilir diyeceğiz. Ben yaptım denize attım, bundan sonrası Evren’in işi deyip bırakacağız. Sen kimseyle uğraşmazsan, gün gelecek başkası da senle uğraşmayacak. Sen de bazı kişilerin önemsizleri listesindesin çünkü.

İyilikten anlamıyor insanlar, anlamasın. İyilik onlar anlasın diye yapılmıyor zaten. İnsanın içinden gelen birşeydir iyilik, huzurlu, kendiyle barışık, iyi niyetli insan iyilik yapmadan duramaz. Kim olursa olsun. Sen iyilik yapmak istemiyorsan acaba kendinle çözemediğin bir mesele mi var? Ona bakmalı. İyilik yaptıktan sonra duyulan haz, bu dünyadaki en büyük hazlardan biridir. Sanıyorum ki bu haz, karşılığında bana da iyilik yapsınlar fikrinin güzelliğinden daha fazla. İşte bu yüzden iyiliği karşılık için yapmanın bir gereği yok. İster karşılık olsun ister olmasın, ne farkeder? Ben alacağımı aldım.

Yazarken sen diye yazdım kolayıma geldi ama buradaki sen; sen, ben, o, hepimiz. Lütfen özlü sözleri okurken ve ben de öyle yapıcam demeden önce iki kere düşünün.

Hürmetler.

29 Ocak 2018 Pazartesi

İki haftadır

13:40:00 3 Comments
Ben kolay kolay hasta olamazdım, iki haftadır hastayım. Hatta sırayla hepimiz olduk ama en uzun benimki sürdü. Muhtemelen hiç dinlenemediğim için. En ağır zamanlarında gün içinde en fazla yarım saat yatabiliyordum, sonra tepemde iki kuduruk. Ama eşimde öyle olmuyor bak, o daha uzun süre yattı.

Sanırım biraz farklı bir gripti. Doktora gitmeye direndiğim için tam teşhisi bilmiyorum. Benzer belirtilere sahip arkadaşım domuz gribi dedi. Belki. Bildiğim birşey varsa da hayatımda ilk defa böyle bir grip oldum. İyileşmiş gibi uyanıyorsun sonra iki saat geçiyor yere çakıyor seni. Kafam düşük zorla işlerimi yaptım bütün gün. Akşamları da çocuklarla yatıp çocuklarla kalktım. Kimi uyuyamadığım zamanlar oldu tabi. Baş ağrısından, ateşten... Ve iki haftadır gece uyanmalarımda uykum gelsin diye okuduğum kitaplardan başka kendim için hiç birşey yapamadım. Normalde çocuklar uyuyunca film veya dizi seyreder, bazen arkadaşlarımla buluşur, yogaya gider vs. keyifli şeyler yapardım. Vücudu besleyelim derken ruhum ihmal edilmiş oldu, sonra ben daha depresif oldum, gündüzleri daha sinirli oldum, kocamı bir kaşık suda boğacak kıvama geldim, hepimiz perişan olduk :(

Haftasonu yetsin bu ruh daralması deyip güzel aktiviteler planladık ama bedenimin isyanı keyif almama izin vermedi. Ruhum dinlenemediği gibi bedenim de ekstra yoruldu pfff :/

Ve cumartesi gecesi kulağım ağrımaya başladı. Pazar günü tüm gün dışarda kulak sancısıyla dolaştım, kucak isteyen Nova’yı taşıdım, bir sürü yol yürüdüm. Bu sabah artık doktora gitmek farz olmuştu kadın direkt antibiyotik yazdı kulak enfeksiyonu. Bilenler bilir Hollanda’da antibiyotik çok zor verilir :(

Neyse bu hafta artık zinciri kırıp şu çukurdan çıkacağım, zira ajandalardaki programlar hastalık dinlemiyor. İş bu vesileyle bloğuma neden yazmadığımı beyan eder, sevgiler sunarım. ( galiba deliriyorum, bunda şu an okuduğum Şebnem işigüzel’in sarmaşık isimli kitabının da etkisi olabilir) ( ha sahi nihayet Goodreads’ta hesabımı açtım ve #2018bookchallenge için 50 kitap attım. Hastalık sebebiyle 5’ i bitti bile, 4-5 tane de yarım var hadi bakalım)

18 Ocak 2018 Perşembe

Küçük Ağaç’ın Eğitimi

12:02:00 0 Comments
Henüz bitirdiğim bu kitabı çok ama çok beğendim, isterim ki herkes okusun, ruhunu zenginleştirsin. Kitabı İstanbul’da satın alıp okumadan arkadaşıma hediye etmiştim. Baktım e-kitap versiyonu da varmış, çok sevindim. E kitap olarak okuyunca, içindeki sevdiğim bölümleri alıntılamak kolay oluyor. Ancak bir süre sonra kitabın büyüsünden unuttum gitti. Zaten tüm sayfaları koyasım geldi. E bu da mümkün olmadığına göre indirin okuyun lütfen.



******
Doğa hakkında her şeyi bildiğini ve Doğa' nın ayrı bir ruha sahip olmadığını söyleyenler, bir dağın bahar fırtınasında hiç bulunmamışlardır. Man-o-lah (doğa ana) baharı doğurur­ken, doğum yapan bir kadın yatak çarşaflarını parçala­ması gibi dağları parçalayarak işe başlar. Bir ağaç, kış rüzgarlarından yorulmuş da eğilmişse, Man-a-lah onun temizlenmeye ihtiyacı olduğunu tahmin eder. Yerden onu kamçılar ve dağa fırlatır. Her çalının, her ağacın dallarının arasından geçer ve rüzgardan par­maklarıyla çevresini  hissettikten sonra onları temizler ve zayıf olanları düzeltir. Bir ağacın yok edilmeye ihtiyacı olduğunu ve rüzgarla doğrulamayacağını tahmin ederse, yalnızca vurur! Ağaç­tan geriye bir şimşek çarpmasından yanan bir meşale ka­lır. Man-a-lah canlıdır ve acı çekiyordur. Siz de buna ina­nacaksınız. Büyükbaba dedi Mon-o-lah -diğer şeylerin yanı sıra­ geçen yıldan kalan doğum hasarını düzeltiyormuş; bu yüzden ye doğumu temiz ve güçlü olacakmış. Fırtına bittiği zaman , küçük ve hafif yeni sürgünler, mahcup yeşiller çalıların kenarında ve ağaç dallarında büyümeye başlar. Sonra Doğa, Nisan  yağmurunu getirir. Yumuşak ve yalnız fısıldar o. Çukurlarda ve ağaçların   yere eğilmiş dallarından damlayan yağmurun altında yürüye­ bileceğin patikalarda sis yaratır.. Sonra, sanki en sıcak zamana erişince, birden soğuk seni çarpar. Dört beş gün soğuk kalır. Bu, böğürtlenlerin tomurcuklanması içindir ve bu soğuğa "böğürtlen kışı" adı verilir. Böğürtlenler onsuz tomurcuklanamaz.. Bu ne­denle bazı yıllar hiç böğürtlen olmaz. Soğuk sona erdiği zaman, asla orada yetişeceğinden kuşku duymadığın  yer­lerde, dağın üstünde kar topları gibi kızılcık tomurcuklanır.

********

Büyükbaba dedi ki verdiğin bir şeyi nasıl yaptığını ona  anlatmak, yalnızca "bir şey" vermekten daha iyiymiş. De­di ki, "Bir adama kendi başına yapmasını öğretirsen, o za­man adam iyi olur. Oysa yalnızca bir şey verip hiçbir şey öğretmezsen, o zaman adama geri kalan yaşamı boyunca, sürekli veriyor olursun." Büyükbaba dedi ki, "O adama yanlış hizmet yapmış olursun , çünkü sana bağ olursa, o zaman onun kişiliğini alır ve çalarsın ." Büyükbaba dedi ki bazı insanlar yalnızca sürekli vermeyi severmiş, çünkü bu onlan kibirli, verdiği kişiden da­ha iyi yaparmış. Yapmalan gereken tek şey , kişiye kendisine bağımlı olmamasını sağlayacak küçük bir şey öğret­mek olduğu halde...

Büyükbaba dedi insan doğası, olduğu gibi olduğun­dan, bazı kişiler bazı insların kibir hissetmekten hoşlan­dıklarını keşfetmişler. Dedi ki bu kişiler o kadar üzgün in­salarmış ki onları avlayacak herhangi birinin köpeğiy­mişler. Kendi kendilerinin insanı olmak yerine Bay Kibir­lilerin köpeği olmayı tercih edecek kadar alçalmışlar. De­di ki ihtiyaçları olan şey, sırtlarında sert bir bot tekmesiy­le yapılan eğitimken, ihtiyaç duydukları şeyler konusun­da sürekli sızlanırlarmış. Büyükbaba dedi ki bazı uluslar aynı şekilde kibirliy­miş, dolayısıyla kendilerine büyükbaşlar denilebilirmiş. Yürekler doğru yerde olsa, verdikleri insanlara nasıl yapı­lacağını öğretirlermiş. Büyükbaba dedi bu uluslar bunu yapmazlarmış çünkü o zaman  diğer insanlar onlara ba­ğımlı olmazmış ve ilk ağızda peşinde oldukları şey de buymuş.

12 Ocak 2018 Cuma

Huzur..

23:36:00 5 Comments
Canım yazmak istiyor...

Biraz önce çocuklarla hep beraber yattık, biri sağımda biri solumda. Konuşa konuşa, öpe koklaya, şarkı söyleye söyleye uyudular. Kalbim huzurla doldu. 

Kızıma iki gün önce yeni bir çarşaf takımı aldım indirimden. İstediği unicornlu bir takımdı ama üzerinde taç resimleri vardı ve “glow in the dark” yazıyordu. Bir süredir glow in the dark eşyaları çok ilgisini çekiyor. Dün hemen yıkadım kuruttum, uyumadan önce pek parlamadı. Sonra babası keşfetmiş telefonun ışığını bir süre tutup bekleyince ışıldamaya başlıyor. Bu akşam yorganın her yerine ışık tuttuk, lambaları kapatınca parıl parıl parlarken sevincini anlatamam. Anne keşke bu Doğum günü hediyem olsaydı, sonra alsaydın dedi. Canım kızım.

Onlar kollarıma sarılmış halde ben birer elimle ayaklarına masaj yaparken uydurduğum bir şarkıyı söylüyoruz hep beraber. Aslında birkaç farklı şarkı var söylediğimiz ama içerikleri zamanla değişiyor. Şimdi uyku zamanı isimli şarkımızın şimdiki versiyonu şöyle:

Şimdi uyku zamanı
Bütün hayvanlar yattı
Kelebekler uyudu
Kuşlar da yuvasında
Minik kedi uyuyor
Annesinin koynunda

Atlar girdi ahıra
Yattılar samanlara
Daldılar rüyalara
Şimdi uyku zamanı.
Şimdi uyku zamanı
Bütün hayvanlar yattı
Sabah olunca yine
Gelir oyun zamanı

Tavuskuşu kümeste
Yatacak yer arıyor
Devekuşu kocaman
Ona yer bırakmıyor
Haydi kavga etmeyin
Beraberce uyuyun
Sabah olunca yine
Oyunları oynayın

Yıldızlar gökyüzünde
Pırıl pırıl parlıyor
Aydede çocuklara
İyi geceler diliyor
Haydi yatın çocuklar
Şimdi uyku zamanı
Sabah olunca yine 
Gelir oyun zamanı

Novacım bu şarkıyı başından sonuna eksiksiz söyleyebiliyor. Helocum ufakken türetmiştim ve sözlerini dönemin ilgi duyulan hayvanına göre değiştiriyordum. Yukarıdaki halinde giriş dörtlüğü eskiden beri aynı; atlı kısım, kızımın zamanından; tavuskuşu ve devekuşu oğlumun isteği üzerine yaratıldı; son kısım da yine eskiden kalma. Melodisi “Twinkle twinkle little star” ile aynı. Onun gibi söyleyebilirsiniz ☺️ Kendim uydurdum diye demiyorum ama ben bile seviyorum, uykuyu getirdiği ise defalarca ispatlandı :))

Bir diğer not etmek istediğim uyku rutinimiz daha var. Kızımın uykuya gitmeden önce hep söylediği birşey var. “Annecim seni pembe yıldızlara kadar seviyorum”. elimi 5 kere öper ve sarılırken gece yanıma gel der. Genelde ben kardeşini uyuturum çünkü. Bunu duyan oğlum ise hemen araya girer. Annecim seni mor ve de mavi yıldızlara kadar seviyorum. Hızlıca söylemeye çalışırken bazı heceler kaybolur, çok ama çok tatlı olur. Öpmeden duramam.

Bu gece birkaç saat sonra oğlum doğacak. Tam üç yıl önce. İnanması güç, nasıl geçmiş üç yıl daha dün gibi. Öyle güzeldi ki bu yılımız birlikte, sonrakileri heyecanla bekliyorum.

Geçende arkadaşımla konuşurken üçüncü çocuk mevzusu geçti. Dedim, bu güne kadar çocuklar hep ufaktı, biz daha çok fiziksel ihtiyaçlarını gideriyorduk, büyütmek için yedir, uyut, oynat, getir götür...Şimdi büyüyorlar ve onların beynini ve ruhunu besleyeceğimiz döneme giriyoruz. İşte bu dönemi sabırsızlıkla bekliyorum. Onlara güzel ahlakı öğretmeyi, aç beyinlerine doğru bilgiler ekmeyi, kültürü, coğrafyayı, tarihi anlatmayı, birlikte yapacağımız gezileri, kısaca bu yeni dönemi merak ediyor ve yaşamak istiyorum (Allah’ın izniyle tabi) Bir bebek daha olursa, onun ihtiyaçlarını gidermekle meşgul olurken, diğerlerinin bu dönemlerini kaçırabilirim, bu yüzden istemiyorum dedim. Bebek sevmek çok güzel ama, bunlar da çok çok güzel.

Sevgiyle...

4 Ocak 2018 Perşembe

Özleyecektim

22:57:00 4 Comments
Bir önceki yazımdaki karamsar havanın tam tersine, İstanbul bana güzel geldi, kendimi iyi hissettirdi bugün. Eskiden çalıştığım fakülteye gittim, çok sevdiğim hocamla birkaç saat sohbet ettim. Sonra biraz dolaştım, sahaflara gidip arkalarını okuya okuya, dükkanları geze geze kitaplar aldım. Böyle bir özgürlüğü uzun zamandır yaşamamıştım. Diğer yandan böyle bir özgürlüğe sahip olup da uzun zamandır yapmadığım, özlediğim şeyleri yapma imkanı bulamamıştım.

Tabi ki hatıralarım canlandı. 2011 yılına kadar her gün bulunduğum yerlerde olmak, yaptığım şeyleri hatırlamak, yürüdüğüm taşları, seyrettiğim binaları görmek... O zamanlar İstanbul şimdikinden belki biraz daha iyi durumdaydı ama gerçekçi bakarsam yine de çok iyi değildi. Fakat ben o zamanlarda da hayatımın iyi ve kötü taraflarını yaşamış, acı tatlı hatıralar biriktirmiş, tatlı olanları özlemle anar olmuşum.

Oysa göçmen anneler arasındaki sohbetlerimizde İstanbul’a dair en özlediğimiz şeyleri konuştuğumuzda, şimdiki İstanbul’u değil çocukluğumun İstanbul’unu özlüyorum derdim ben de bir çok diğer kişi gibi. Fakat 2011 aslında çok da eski bir zaman değil ve ben onu da özlüyormuşum. Burada yaşamaya devam etseydim, yine olumlu olumsuz yaşanmışlıklarım içinde, yine, yeni özlemler biriktirmiş olacaktım. Çünkü biliyorum ki, ülkenin hali ne olursa olsun, ben yine kendime, aileme keyifli anlar yaşatmak için uğraşacaktım. Kendi içimizde mutluluklarımız olacaktı, kendi hayatlarımıza, ailelerimizle dair ilerde önleyeceğimiz anılar biriktirecektim. Nitekim gün gelecek Hollanda’da geçmişte kalmış günlerimi de özleyeceğim. Yani nerede olursak olalım özlem hep geçmişe yönelik olacak ve her koşulda özlenecek birşey mutlaka olacaktı.

O zaman diyorum çektiğim şey gurbet özlemi değil aslında, çocukluk özlemi, gençlik özlemi, iki gün önceye dair yaşanmış bitmiş zamanın özlemi... Bu özlemlere takılıp kalmak iyi değil derler, ileri bakacaksın, hayatını yaşayacaksın.... Ama ben ara sıra özlemlerimin kollarına kendimi bırakmayı seviyorum. Şöyle sarsınlar beni, azıcık sıksınlar bedenimi, gözlerindeki yaşları akıtsınlar ve sonra, hadi bu kadar yeter, bak ne güzel şeyler yaşamıştın deyip omzumu sıvazlasınlar. 

Özlem hep (ve iyi ki) var olacak....

2 Ocak 2018 Salı

Kültür Şoku

22:34:00 8 Comments
Bugün alışveriş yaptığım adam paketimi hiç yüzüme bakmadan fırlatırcasına verdi, paramın üstünü de öyle. Ne bir “buyrun/iyi günler/ iyi akşamlar/ bereket versin” gibi bir söz, ne de bir bakış! Hayırlı işler lafım ağzımda kaldı, çıktım gittim.

Tabi bunu çok çok yadırgadım. Belki adamın ters anıydı, canı sıkkındı falan ama, bu yaşadığım ilk tecrübe değil İstanbul’da. Bu yüzden başlıktaki şok kelimesini abarttım biliyorum ama şaşkınım.

Sonra düşündüm. Yurt dışına ilk çıktığım zamanlar ben de insanlarla konuşurken (özellikle erkeklerle) göz teması kuramıyordum. Çok iyi hatırlıyorum eşim beni uyarmıştı. Burada insanlarla konuşurken yüzüne bakman lazım yoksa şüphe çekersin, ayrıca onlara dikkatini verdiğini göstermen gerekir aksi saygısızlık kabul edilir demişti. O günden beri uğraştım büyük ölçüde düzelttim bu huyumu. Fakat şimdi düşünüyorum da ben o alışkanlığı nasıl edinmiştim, neden yapmıyordum, neden çekiniyordum? Yanıtı çok basitmiş, gerçekten Türk toplumunda böyle bir kabul var. Karşı cinsler birbirlerine; günah diye, hocalar öğrencilerine; yüz bulmasınlar diye, yöneticiler çalışanlarına; otoriteleri sarsılmasın diye, sokaktaki vatandaş mahallenin çöpçüsüne; ikinci sınıf diye yüzüne bakmaya, göz teması kurmaya tenezzül etmiyor. Edeceği birkaç kelamı varsa da, yarım ağızla söylemiş olmak için söylüyor, yürekten söylemiyor. 

Oysa ne büyük bir fark yarattığını görüyorum yıllardır Hollanda’da. Hem bana hem karşımdakibe daha iyi geliyor bu. Gerçekten çok alışmışım da. Minibüsten, taksiden inerken/ binerken selamımı veriyorum. Marketten çıkarken yüksek sesle kasiyerlere ve önümde arkamda bekleyenlere iyi günler diliyorum. Bunu yapınca başlar bir dikleşiyor, ağızlar açık kalıyor, kimi karşılık veriyor kimi vermiyor ama şaşırıyorum. Bu da mı bitti ülkemizde? 

Oysa yurt dışında yaşayıp da ülkesine çok sık gelenlerden biriyim. Senede en az iki kez bazen 3-4. En son eylül başında geri döndükten sonra Hollanda’ya, şimdi yine gelince teyzem telefonda anneme demiş. E daha biz görüşemedik buradayken (evleri yürüyerek yarım saat mesafede) ne çok geliyor bu kızın diye :) Annem de onlar gezmeyi seviyor demiş naapsın.

Ne diyecektim geçen yaz geldiğimizde, deniz tatilinde bir dede benimkilerle yaşıt iki torununu denize soktu. Büyüğünü havaya attı ve hiç yakalamadan suya bıraktı. Hazırlıksız yakalanan çocuk su yuttu, korktu ve ağlamaya başladı. Dede ağlama, alışıcan birşey yok diye diye ufağı attı bu sefer. Ufak olan öyle korktu ki bir daha annesinin kucağından denize inmedi. Ben de 5mt öteden adamı içimden pataklıyorum ama birşey yapamıyorum. Çocuklara hiç yoktan çocukluk travması yarattı dedeleri. Tabi bu belki de yaşadıklarının benim şahit olduğum ufacık bir kesiti. Ve bu adam gibi olan binlercesi. Şok üstüne şok yaşıyorum gördükçe. Ne kadar da çocukların tercihlerini dinlemeyen, saygı duymayan bir ülkeymişiz. Burada yaşarken gözüme batmıyordu hiç (gerçi o zaman anne olmadığım için onun da etkisi olabilir) Hollanda’da özgür ve değerli çocukları gördükten sonra farkı daha çok farkediyorum. 

Biraz önce de kız çocukları 9 yaşında evlenebilir haberi ortaya çıktı. Gerçi diyanet sonra yalanlayıp asılsız haber demiş ama böyle düşünen ve buna olur veren yetişkinler yoktur diyemeyiz. Biliyoruz ki önceden de vardı hala da vardır, hiç yakıştırmadığımız tipler bile bu kafalarda olabiliyor. :( Neden çünkü çocuğu sayan, birey olarak gören yok.

Yurt dışına ilk çıkışta her insan bir yıl kadar bir kültür şoku yaşar, bir çok şey farklıdır, hayret edilecek çok şey vardır. Ben artık hollanda için bu tip bir hissi yaşamıyorum ama ömrümün 30 yılını geçirdiğim ülke için yaşıyorum ne garip. Üstelik dediğim gibi bu kadar sık geliyorken. Fakat biliyorum ki burada yaşadığı halde her geçen gün oluşan yeni şeylere karşı aynı benim gibi hisler besleyenler de var. Yaşadığın ülkede kültür şoku :/

Ne diyeyim umarım bundan sonraki şaşkınlıklarım iyi şeyler için olur ve “yazık çok yazık” yerine ben “vay be, bravo” gibi hislere bürürünürüm.