amsterdam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
amsterdam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Eylül 2018 Pazartesi

Okulun İlk Günü

Eylül 03, 2018 4 Comments
Hollanda’nın yaşadığımız bölgesinde okulların ilk günüydü bugün. Evet bazı yerlerde 1 hafta önce/sonra farkı oluyor, neden bilmem, tatillerde trafik olmasın diye birşeyler duydum ama emin değilim.

Kızım, daha önce yazdığım gibi üçüncü gruba başladı. Gece heyecandan zor uyudu, ben çok az uyudum. Sabah erkenden maille gittik sınıfa. Herşey çok hızlı olup bitti, öğretmenle tokalaştık, sırasını bulduk, alelacele bir poz aldık tamam. Hayallerindeki instagramlık pozları yakalayamadım. Olsun. Eve gelince oyuncu annenin şu paylaşımını gördüm, onun da kızı okula başlamış. Ne yazık ki benim aklıma böyle güzel cümleler gelmiyor ama, onun o sırasına ilk oturuşunu, soru dolu gözlerle etrafı inceleyişini, heyecanını beynime kazıdım. Unutur muyum? Belki. Belki de bu yazıyı tekrar okuduğumda hatırlarım. 




Sonra oğlumun okuluna geçtik biraz yürüyerek. Erken gittiğimiz için boştu. Birkaç arkadaşı geldi ama yüzü hala asıktı. Sonra ben ne olduğunu anlayamadan fırlayıp kapıya koştu. Sevdiği arkadaşı gelmiş, yüzünde güller açtı. Gerçekten o güllerin açtığını ruhumla gördüm 💗

Okuldan sonra tam 1,5 saat arkadaşıyla bahçede oynadı kızım. Yetmedi bizim sokaktaki parkta 1 saat oynadılar. Bahçede kuş gibi sekerek uzaklaşmalarını, kuytularda fısır fısır konuşmalarını, hayali oyunlarında ettikleri danslarını, kıkır kıkır gülüşlerini uzaktan izlediiiim izledim. Gönül defterime yazdım 💗

Bu aralar kızım da oğlum da beni çok sevdiklerini hiç olmadıkları kadar çok dile getiriyor. Kızım bana bir şarkı yazdı, hem de İngilizce. Tek seferde ağzından çıktı ve onu söylerken kaydettik. Defalarca dinleyip ezberledik, her akşam uykudan önce söylüyor bize 

Mama
I love your hug, I love your kiss
And this is what your love in the wrist
No time for yes, no time for ear
Let’s go like for a little big boom bim bom

(Son iki satırı melodiye uysun diye uydurduğunu söyledi, ama mecazi anlamlara da yorulabilir tabi 🙈)

Herhalde hayatım bundan daha mükemmel olamazdı 🙏🏼

Bir gün sonra edit: şarkıyı yeniden söyledi ve üçüncü satır aslında şöyleymiş
No time for rest, no time for year


30 Mayıs 2018 Çarşamba

Nihayet Ehliyet

Mayıs 30, 2018 5 Comments
Uzun uzun yazdığım ehliyet al(ama)ma sürecimin sonuna geldik nihayet. Dün sınava girdim ve geçtim, pheeew. Nasıl rahatladığımı anlatamam.



Fakat tabi ki arkadaşımın da dediği gibi, illa trajikomik bir olay yaşanmadan işlerim hallolmayacaktı. Kaderim midir nedir, son anda yine bir kalp çarpıntısı yaşattı. 

Son iki haftadır yoğunlaştırılmış ders almaya karar vermiştim. Her derste artık tecrübeli olduğum halde hatalar yapmaya devam ediyor, moralim bir gün iniyor bir gün çıkıyordu. Son hafta ardarda üç sabah derslerime çok az uykuyla girdim. Oğlum hastalandı, her gece ateşler içinde kaldı. Tabi ki dersler verimsiz geçti ve üstüne içime tuhaf bir korku düştü. Kaderime küsmüş, yaradana kızmıştım. Neden işlerimi kolaylaştırmıyor, hep ekstra zorluk çıkarıyordu. Gerçekten sınavdan bir önceki güne kadar derin bir çöküntü içindeydim.

Sınavım pazartesi sabahı olacaktı. Pazar sabahı son dersimi yaptım, dersten sonra hava çok güzel olduğu için göl kenarına gittik birkaç aile hep beraber. Orada aklımda hep sınav vardı, ne yaptıysam kendimi bir türlü rahatlatmadım. Çocuklar yüzdü eğlendi, büyükler girmedi. Gitmeye yakın içimi ateş basmış ruhum daralmıştı. Eşime dedim ben bir dalacağım. 

Buz gibi su öyle iyi geldi ki. Tüm sıkıntımı alıp götürdü. Hiç üşümedim, çıkmak bile istemedim. Ama tabi döndük. 

Çocuklar uyuduktan sonra uydu görüntülerinden hep hata yaptığım yolları inceledim. Aklıma koymaya çalıştım bir nebze rahatladım. Fakat o gece neredeyse hiç uyumadım. Heyecandan ziyade, hani kafan çok dolu olur da gözüne hep o görüntüler gelir ya, sürekli beynimde yollar, sürüş sırasındaki konuşmalarımız, püf noktalar vs geliyordu.

Sabah erkenden (hatta çocuklar uyanmamıştı) evden çıktım. Hocam aldı sınav merkezine yola çıktık. Yolda kimliğini aldın mı diye sordu. Evet dedim ama eşim şu mektubu da verdi diye gösterdim. 

Bu mektup bizim süresi dolmuş olan oturma iznimizin yenilendiğini ve gelip almamızı söyleyen mektuptu. Hocam şaşırdı, ne zaman bitiyor tarihi diye sordu. Hemen çıkarıp baktım14 mayıs son günüymüş (o sırada bakana kadar bir fikrim yoktu, yenilenme işlemini biliyorum ama son tarihten emin değildim). Hocam telaşlandı, vay şimdi ne yaparız, süresi biten kimliği kabul etmezler, bunlar çok katılar, önceden söyleseydin bir çare bakardık, başka kişiye oldu yapmadılar sınavı... vs anlattı. Belki mektubu gösterirsek kabul ederler diyorum, mektup cumartesi geldi daha önce gelseydi almaz mıydım. (2,5 ay önce oturum izni yenilenmesi için başvurduk, 8 Mayıs’ta hazır olmuş ama mektup 26 Mayıs cumartesi eve geldi, sınavım 28 Mayıs paxartesi sabahı. Almaya bile zaman yok). Ne yapalım sınavı yapmazlarsa da her işte bir hayır, sağlık olsun dedim ve bıraktım. (Tabi 300 avro sınav ücreti de yanıyor bu durumda 😣)

O andan itibaren nasılsa sınav iptal diye rahatladım. Demek ki allah tarafından böyle istendi. Hocam yine de bir konuşalım dedi, sınav başlamadan 1 saat önce beni sınav yapacak müfettişi bulup söyledi. Adam da çok sert görünümlü bir tip, başta kem küm etti ama kabul etti. Ve benim hoca şok oldu. İlk defa bu oluyor dedi. Tabi benim paçalar tutuştu, sınav olacağım 🤪 Fakat bir yanım diyor ki allahım madem bu mucize oldu, bir de kalırsam çok ayıp olur, nolur geçeyim allahım.

Neyse sınav başladı, önce motoru açıp içinde bazı şeyleri sordu, bu nedir şu nedir vs. Önceki hocamla çalışmıştım ama bu arabanın kaputunu hiç açmamıştık. Allahtan hatırladım bir şekilde işi kotardık. Sonra yola çıkacağız, anahtarı sokuyorum çalışmıyor araba, meğer hocam diğer arabanın anahtarını koymuş yanlışlıkla 😒 Neyse orda bir gülüşme oldu ortam biraz yumuşadı. Sınav sırasında herşeyi kendimden beklemediğim derecede iyi yaptım. Heyecanlıydım, hatta çok kasılmışım da (inince bacaklarım ağrıdı) fakat son ana kadar geçerim diyemiyordum çünkü bunların sağı solu belli olmuyor.

Sürüş sırasında iki salaklık yaptım. Birinde yön bulma sorusuydu, adam bana uzaktaki binayı gösterip oraya git demiş ama ben tam anlamadım, binayı geçip giderken, hani oraya gidecektin falan dedi. Ay sorry yola odaklanmıştım kaçırdım dediğinizi falan dedim o da bir yerde durdurup navigasyondan bir adres yazdı. O zaman bu adrese git dedi. He iyi tamam giderim dedim ve gidiyorum, bir yerde sola dönüş var, asıl döneceğim yerden değil bir öncekinden dönmüşüm, sonra alakasız bir yere çıkmışım, ordan geri dönüş yapıp ters yönde epey bir yol aldıktan sonra (ortası çimenlikli çok şeritli bir yoldu) u dönüşüyle ters yöne dönüp doğru çıkışı buldum. Kendime bir sürü ek iş çıkardım ama hepsini akıcı yaptım. Fakat adam bu yanlışımı kafaya takar mıydı emin değildim. Aslında önemli olan yanlış gitmek değil, trafikte gösterdiğin tutum derdi hocam ama daha önceki tecrübelerimde gıcık müfettişleri çok görmüştüm hatırlarsanız.

İkinci aptallık bir sokak üzerinde geri dönüş yapma aşamasında oldu. Yolun başlarında bir sürü uygun yer vardı aslında ama bunlar yukarı doğru hafif eğimli park yerleriydi. Ben de geri geri giderken eğim varsa bazen gazı fazla kaçırdığım oluyor diye, gideyim de bir sokak kesişimi bulayım oradan döneyim dedim. Yokmuş. Üstelik daha da kalabalıkmış. Önümde bir kamyon boşaltma yapıyor, heryer araba bariyer vs dolu, minicik yerden döndüm. Evet başardım ama gereksiz zorlaştırdım. Ama adama da yol aradığımı söyledim neyse ki.

Bunların dışında allah yardım etti, yol üzerinde en fazla hata yapılan iki farklı noktada kolaylık oldu. Birinde çok geniş, çok girişi çıkışı, otobüs tramvay yolları falan olan bir kavşakta, hocamın dediğine göre herkes yanlış yola giriyormuş. O yerde benim önümde bir araba varmış ve ben onu takip edince kusursuz yapmışım ( hiç farkında değilim). 

Bir de daha önce hep tam anlamıyla iyi yapamadığım otoban çıkışı vardı. 100km hızdan 30 a düşüp çıkmak gerekiyor ama bir türlü tam ayarlayamıyordum düşüş hızını (ya geç kalıyordum ya erken) bu sefer yoğun trafik nedeniyle otoban akışı 80 idi ve ben 80 den 30 a çok rahat indim, hiç savrulmadan köşeyi döndük 🙈

Sürüş bitince müfettişin masasına gittik ve ayağa kalkıp elimi sıkıp tebrik etti ama ben hala inanamıyordum. Gözlerim de bu habere pek sulu karşılık verdi durduramadım. Fakat Hollandalıların böyle insani duygusal tavırlardan hoşlandıklarını biliyordum daha önceden, bu yüzden hiç umursamadım doğrusu, saldım gitti.

Ve böylece 1,5 yıllık macera sona erdi. Şimdi kazasız belasız sürüşlere inşallah.

29 Mart 2018 Perşembe

Helodünya 6 yaşında !

Mart 29, 2018 3 Comments


23 Mart Cuma günü ilk göz ağrım, biricik kızım 6 yaşını doldurdu. Zaman su misali akıp gidiyor, bebeklik fotoğraflarına şaşkınlıkla bakıyoruz. İnce ve narin yapısını hala korusa da boyu uzadı, yüzüne daha bir genç kız ifadesi geldi. Bıcır bıcır konuşması, nazı, kaprisleri ise hiç bitmedi :))

Tabi ki bir ay önceden doğumgünü ile ilgili hazırlıklara başladık. Hollanda’da her çocuğun sınıfında ufak bir kutlama oluyor. On gün kadar önceden, öğretmen çocuğun seçtiği kağıtlardan (aşağıdaki fotoda görüldüğü gibi) kocaman bir şapka hazırlıyor. Bu şapka bir nevi taç, gurur kaynağı. Çocuklar günlerce o şapkayla bile dolaşabiliyor :)


Önceki sene sınıfta dağıtılmak üzere, karton kaplara özenle yerleştirilmiş ve şeffaf kağıtlarla bağlanıp süslenmiş meyva salatası hazırlamıştım. En son sınıfta yerlerden rafya ve parça pinçik olmuş paketleri toplarken yoooook dedim, seneye yenmesi kolay birşey olacak. Bir arkadaş da benzer tecrübeyi patlamış  mısır ikram ettiğinde yaşadı. Bir daha asla patlamış mısır gitmeyecek ☺️

Bu sene kendimi fazla yormayacağım dedim ve cupcake yapmaya karar verdim. Çocuklarla güle oynaya yaptık. Çok süslü karton kalıplar almıştım , yağlı kağıt koyup onların içinde pişirmeye karar verdim. İlk seferde 20 tane çıktı (en az 25 lazımdı) hadi bir posta daha yaptık. Ondan da 30 tane çıktı fakat ilk pişenler ile ikinci pişenlerin alakası yok. Bir de bunlar kalıplardan çıkmıyor 😱 çıkarken parçalanıyor, eyvah bunlar yiyemez, her yeri batırır 😖

Ne yapsam ne yapsam, artık akşam olmuş, sabah okula birşey götürmem lazım, en iyisi bunları popkek yapayım dedim. Çok da nefis oldular.



Ertesi sabah okula gittik, şapka takıldı, şarkılar söylendi, parti kızımız tebrikleri kabul etti falan sıra yiyecekleri dağıtmaya geldi. Kızım iki arkadaşıyla servis yapıyor, diğer çocuklar ellerini açtı gözlerini kapadı bekliyor. Çocuklar bu popkekleri sapından tutup arkadaşlarının eline şap diye bıraktı elleri çikolata oldu. Hepsi bir ıyyk oldu ben elimde mendil çocukları silip sapından tutturuyorum. O kadar sap yapmıştım elleri batmasın diye😫

Neyse bir şekilde günü tamamladık fakat evde daha bir sürü cupcake vardı. Onları da ertesi günkü başka bir aktivitede dağıtmak üzere Popkeke çevirdik.

Okuldaki mini kutlamadan sonra asıl parti pazar günü oldu. Yine haftalar öncesinden ne yapsak da güzel birşey yapsak araştırmalarına başlamıştık. Hollanda’da çocuk aktivitelerinin yayınlandığı bir Web sitesi var, orada doğumgünleri için mekan önerileri. Bir gün kızımla oturup hepsini tek tek incelemiştik. İşte o zaman bir dans atölyesinde dans partisine karar verdik.

Bir kaç dans stüdyosu araştırması ardından biriyle zaman ve fiyat konusunda anlaştık. İki saat boyunca çocuklara kareografi öğretecekler, arada molalarda pasta ve başka aktiviteler yapabilecekler en sonunda çocuklar öğrendiğini anne babalara gösteri şeklinde sunacak. Fikir güzel, iki saat az gibi görünüyor ama genelde hep böyle oluyor burada, harika deyip rezervasyon yaptık.




Çocuklar katılacak, anne babalar bekleyebilir bekleme salonunda ama fazla ikramda bulunmayacağım, kahve kurabiye yeter dedim ve hazırlığımı ona göre yaptım. Çocuklara çubuğa dizdiğim peynir salatalık salam gibi şeyler, kraker, domates, kurabiye, ekmek, meyve suyu ve pasta ikram edecektim. Stüdyodan da renkli şekerler ve cipsler ilave edildi, gayet yeterli oldu.



Hazırlıklarda hep kızım yardım etti, çubukları ve pasta süslemesini de o yaptı...




İlk fotoğrafta görülen pastayı ben yaptım, çok beğenildi. Böyle bebek koyup süslemek, bu güne kadar yaptığım pastalar içinde en kolayıydı doğrusu. Bu pastadan sonra sen bunu ile dönüştür diye çok öneri aldım ama yok ben şimdilik böyle iyiyim.

Genelde her doğumgününde doğumgünü çocuğu arkadaşlarına bir hediye veriyor ya, bu sefer aklıma değişik bir fikir geldi. Onların kendi tasarlayacakları şapkaları hediye etmek. Her renkten şapkalar aldım, bir de çeşit çeşit kendinden yapışkanlı parlak süsler. Molalardan birinde çocuklar şapkalarını seçip süslediler ve en son gösteride hepsi onları taktı. Çok güzeldi ve oldukça kokoş 😍 Hatta onlarca partiye tanıklık etmiş olan stüdyo sahipleri şapka fikrine bayıldılar. Hiç görmemişler daha önce 😉




Ta taaaa, şapkaları bitmiş gösteriye hazır fıstıklar. Çoğu pembeyi seçti tabi ki 😜



Dans gösterisinin YouTube videosu burada, biraz karanlık olduğu için pek seçilmiyor ama fikir verecektir. https://youtu.be/2bJfkhU61F0

Partiden tüm çocuklar epey mutlu ayrıldı, hatta ayrılmak istemediler. Böylece bir parti dönemini de başarıyla atlattık.



Nice yaşlara canımın içi, gözlerinin ışığı hiç solmasın.

Bir sonraki yazılarda ise yoğun günlerimizin diğer sebepleri yer alacak 😘

16 Kasım 2017 Perşembe

Toplumla Uyumlu Çocuklar Yetiştirmek

Kasım 16, 2017 5 Comments

Çocuk sahibi olunca, gözümüzde öyle değerli ve biricik varlıklar olduklarını hissediyoruz ki, en güzel, en akıllı, en becerikli bizim çocuğumuz olsun, onu tüm diğer çocuklardan daha donanımlı yetiştirelim, farklı olsun, kalitesiz müziklere ve dizilere maruz kalmasın, çevresinde bayağı insanlar olmasın... diye uzayıp giden umutlara kapılıyoruz.

Her ne kadar, insan özünde önce birey olsa da, bu birey toplum içinde var oluyor ve toplumla olan ilişkileri tüm hayatını etkiliyor. Toplum içinde ne derece yer edindiğine bağlı olarak psikolojisi de etkileniyor. Çok aykırı yetişmiş bir insan, çevresinıode benzer zevklere sahip bir topluluk bulamayınca kendini yalnız ve mutsuz hissediyor.

Bizim gibi anavatanından başka ülkede çocuk büyütenler için bu durum ilave bir çelişkiye daha yol açıyor. Anne baba kendi kültüründe büyümüş ve çocuğunu o şekilde yetiştirmeye eğilimli ancak, çocuk başka kültürle büyümüş bir toplumun içine girecek. Bu iki farkı düzgün bir şekilde birleştirenler, kültürel olarak zengin, ekstra özelliklere sahip çocuklar yetiştirmiş oluyorlar. Bizim de kendi çocuklarımız için gayretimiz bu yönde. 

Üye olduğum Facebook grubunda açıkça olmasa da özünde bu çatışmayı işaret eden sorunlarla karşılaşmış anneler fikir danışıyorlar. Bir yanda alışılagelmiş beklentiler, diğer yanda yeni ülkenin standartları. Bazen eskisinden vazgeçilemiyor, yenisi için fırsat doğmuyor ve bu durumda insan bocalıyor.

Bunlardan biri şöyleydi. Haftanın 5 günü sabahtan akşama kadar çalışan annebabanının çocuğu için, okul, anneye çalışma saatlerini düşürme önerisinde bulunuyor. Çünkü çocuk haftanın 5 günü okuldan sonra da afterschool denen merkezlere gidiyor ve Hollanda’da çok yaygın olan arkadaşlara gidip gelmeleri (playdate) pek yapamıyor (anne haftasonu yapmaya çalıştıklarını söylüyor ama çoğu Hollandalı aile haftasonu farklı programlar yapıyor). Dolayısıyla çocuk da bu playdate’lere özeniyor.

Grupta okul size karışamaz şeklinde yaklaşımlardan tutun daha iyimser yorumlara, farklı önerilere kadar çeşitli fikirler sunuldu. Bir yorum da Hollandalıların kariyerleri düşük olduğu için sizin kariyer yapmanızı çekemiyorlar şeklindeydi. İçimden güldüm. Biz neden kariyer kariyer diye tutturmuştuk acaba? İşsizler ordusunda kendimize iş bulmak için olmasın. Burada ise, çiçekçi de tamirci de çöpçü de yaptığı işten hayatını sürdüreceği ölçüde kazanıyor ve mutlulukla çalışıyor. İşsiz kalma sıkıntısı yok ise neden hem çalışıp hem çocuğuna zaman ayırmasın? Genelde ufak çocuklu anneler 3-4 gün çalışıyor ve zamanlarını çocukla geçiriyor. Bu o kadar olağan bir durum ki, çok çalışıp çocuğuna vakit ayırmamak anormal karşılanıyor.

Yine de bu yazıda asıl bahsetmek istediğim bu aile ve tutumu değil elbette. Onlar kendi doğrularına kendileri karar verecekler, seçimlerinin çocuklarına olan artı eksi getirilerini kendileri dengeleyecekler. Yalnızca o çocuk açısından bakınca içim biraz buruluyor, çünkü, çocuk sanki herkes böyleyken neden ben böyleyim diye düşünüyor gibime geliyor.

Aslında, ben de bu zamana kadar çocuklarımda böyle kültür farklılıklarından doğan çelişkilere maruz kaldım. Şimdi de onlardan bahsetmek istiyorum aklıma geldiğince.

Birincisi yemek mevzusu. Kızım zaten zor yiyen bir çocuk ama bir de ben onu Türk mutfağına alıştırınca olan oldu. Okula başladığı 4 yaşına kadar öğle yemeklerimiz sıcak yemeklerdi. Fakat Hollandalılar öğlen sandviç yiyor ve kızım hiç yemez. Beslenmeye sıcak yemek koyamıyorum elbette. Zengin sandviçler onun için fazla karışık, şimdilik arasına tahin pekmez sürdüğümüz ekmek (soran arkadaşlarına fıstık ezmesi diyormuş bu arada) ve yanına bazen salatalık bazen zeytin bazen salam gibi ilavelerle 1,5 yıldır aynı menüye ısrarla devam ediyoruz. Ben saat 2,5ta eve geldiğinde normal bir öğle yemeği ile açığı kapatmaya çalışıyorum, sanki ara öğün ile öğle yemeği yer değiştirmiş gibi oluyor ama yeme içme sıkıntısı partilerde, okul yemeklerinde falan kendini gösteriyor. Genelde aç kalıyor.

Bir diğer farklılık yüzme derslerinde ortaya çıktı. Buradaki bütün çocuklar 4 yaşından itibaren yüzme derslerine gider ve diploma alırlar. Bu diplomalar olmadan tatillerde bile derin havuzlara giremezler. İlk diplomanın alınması ortalama 1 yıl sürüyor ancak kızımınki biraz daha uzun oldu (daha bitmediği için tam süre veremiyorum). Çünkü 4 yaşında başladığında öncesinde bireysel olarak gittiğimiz havuz eğlenceleri, tatillerdeki yüzmelerden öte bir tecrübesi yoktu. Sudan da korkuyordu, alışması zaman aldı derken haliyle uzadı. Fakat şimdi de onunla başlayıp bir üst seviyeye geçen çocukları görünce, benim ne zaman, neden ben de geçmiyorum şeklinde sıkıntıları başladı. Neyse ki yakında bir level atlayacak da bu ara yine hevesli.

Oysa Hollandalılar 1-2 aylıktan itibaren yüzme derslerine başlıyorlarmış. Kızım gibi olmasın erken başlayalım deyip de, Eylül ayından beri düzenli olarak oğlumu götürdüğüm bebek ve toddler yüzme derslerinde oğluma yine geç kaldığımı gördüm. Onun yaşındakiler almış başını gidiyor. Bizimki suya dalmakta pek gönüllü değil. Oysa, şu akıllarının başına gelmediği kör cahillik döneminde (ortalama 2 yaş öncesi) çocuklar daha kolay alışıyor. Umarım 4 yaşına geldiğinde diğer Hollandalı arkadaşlarına yetişmiş olacak ama şu yüzme olayında Hollandalılara yetişemedim malesef.

Bir diğer mesele de aktiviteler. Her çocuk en az bir spor, bir sanat, bir de yüzme derslerine gider okul dışında. Daha fazlasını yapan da var elbet. Kızım bu yıl ritmik jimnastik ve piyano dersleri alıyor, yüzme de var. Bunlar düzenli olanlar. Oğlum sadece yüzme olarak kaldı ona da birşey bulmam lazım. Lazım diyorum neden çünkü diğer çocuklar böyle donanımlı yetişirken benim de elimden geleni yapmam gerekir. Zaten kurslara erişim ve fiyatlar çok makul olunca, yapmamak çocuğu bir nevi mahrum etmek anlamına geliyor. Evde yemek var ama sadece ekmek veriyormuşsun gibi.

Sonra mesela daha ufak çaplı farklılıklar da var. Havalar güzelken tüm işi gücü bırakıp parklara götürürler çocukları. Anne evde işim var evde oynayın demez mesela. Güneşi alması, tırmanıp koşması, taklalar atması lazımdır. Okulda demir çubuklarda takla atamayan çocuk yoktur hiç, hepsi fır fır döner. Okul çıkışında çocuğu takla atsın diye sabırla bekler.

Çocuklara karşı gösterdikleri sabır da ciddi oranda farklı ayrıca. Çocuğa dikkatini vermeleri, büyük insan gibi dinlemeleri, söz hakkı vermeleri. Sen çocuğuna böyle yapmasan olmaz, olmuyor. Neden benim annem öyle değil diyor.

Bu liste uzar gider ve elbette her zaman iyi örnekler yok, kötü örnekler de var çocukların karşılaştığı. Fakat çocukların saf kalbi, iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı ayırt etmede ve farketmede çok başarılı. Dolayısıyla, toplumda bizden daha iyi örnekleri gördüğünde bunları talep etmeye daha yatkın çocuklar. Ne diyelim biz de onlar sayesinde daha iyi insan oluyoruz.




Bazen düşünüyorum da acaba çocuklarım büyüdüklerinde nasıl olacaklar? Bu farklılıklar onları nasıl etkileyecek, nasıl bir insan olacaklar, iki kültürden hangisine yakın, hangisine yatkın olacaklar? Umarım keşkelerinin çok olmadığı bir çocukluk verebiliriz onlara. Mutlu, huzurlu ve sağlıklı yetiştirebiliriz...






10 Ekim 2017 Salı

Hollanda Usulu Dip Soslar

Ekim 10, 2017 2 Comments
Hollandali'lar ogle yemeklerinde sicak yemek yerine sandvic yerlermis. ilk basta elbette ki yadirgadik, ustelik sicak yemek yemeye alismis esim icin tam bir problem bu. Yemegini evden goturuyor orasi ayri ama bazen icinde ogle yemegi olan toplantilardan geldiginde, bugun yine ac kaldim diye isyan ediyor.

Onlara gore de bizim tam tesekkulu yemek yememiz tuhaf geliyor. Ama bir de isin su tarafi var, biz de kahvaltilarini sicak yiyen uzak dogululari yadirgiyoruz. Hepimizin kulturu aliskanliklari farkli iste.

Ben ise sandvici cok severim, hergun yesem bikmam ama zaman gectikce goruyorum ki, Hollandalilarin sandvic anlayisi oyle cok da sagliksiz degil. Evet belki sadece peynir ekmek yiyen de vardir ancak, marketlerin sandvic ile ilgili urunlerin oldugu reyonlarda cesit cesit dipsoslar var. Bunlarin basinda humus, tavuklu sos, balikli sos, patatesli sos, rus salatasi gibi minik kaselerde satilan, raf omru 1-2 gun olan, taze mezeler bunlar. Genelde bu mezelerden alip suruyorlar ve bir dilim peynir, salam veya fume balik gibi seyler ekliyorlar. Bir meze duskunu olarak hepsini ilgiyle inceliyorum (hepsini alip denemedim ama bazilarinda uygun olmayan seyler olabiliyor) ve evde yapmaya calisiyorum. Aslinda mantigi kapinca kendi kendimize de uydurmak mumkun. Ekmege surebilmek icin bulamac kivaminda olmali ve birbirine yakisan tatlar katilmali. Asagida cok sevdigim tarif sitesinden sectigim ornekler var. Sadece cesitlilik icin fikir vermesi acisindan ekliyorum, fotograflarina bakinca bile ufkum genisliyor. Aaa bak bu malzeme hic aklima gelmemisti diye. Buradan bu sitedeki tum soslara ve tariflerine erisebilirsiniz. Hollandaca ama translate ile cevrilebilir.

kecipeynirli patlican dipsosu

mascarpone peynirli salatalik dipsosu

somon baligi dipsosu

yogurtlu avokado dipsosu

domates ve kapari soslu fava 

narli ve cevizli biber sosu

enginar, roka ve beyaz (feta) peynirli dipsos

humus

turp sosu

ispanak ve enginarli sos

salatalik sosu

peynirli ispanak sosu

susamli patlican sosu

cevizli patlican sosu

zeytinli dipsos

bezelye ve keci peynirli dipsos
Web sitesinde daha o kadar cok cesit var ki, aslinda dusununce neredeyse her sebzeyi boyle sos haline getirebiliriz. Bu sekilde hem yemeklerin yanina hem de sandviclerin icine konuldugunda, tek basina hic yenilmeyen sebzeler bile tuketilmis olur.

Simdi sadece fotograflara bile bakinca o kadar canim istedi ki simdi hemen bir sos yapacagim. Sizin de boyle favori soslariniz varsa duymayi cok isterim.

sevgiler.

25 Nisan 2017 Salı

Hollanda'da Lale Tarlaları

Nisan 25, 2017 8 Comments



Hollanda'ya ilk kez giden herkes gibi biz de geldiğimiz yılın ilk lale mevsiminde Keukenhof'a gitmiştik. Elbette muhteşem bir yer herkes görmeli ancak diğer yıllarda zaten bir kere gitmiş olduğumuz için pek de ucuz olmayan giriş ücretini vermek istemedik. Onun yerine geldiğimizden beri hep istediğim ama yanından hızlıca geçmekten öte göremediğim uçsuz bucaksız Lale tarlalarına gitmekti hedefim. Bu yıl eşimden doğumgünü hediyesi olarak bunu istedim, beni Lale tarlasına götür yeter 😀

Gittiğimizde henüz laleler açmamıştı ama sümbül ve Nergis tarlaları için tam zamanıydı (Nisanın ilk haftası), daha sonra 22 Nisan'dan sonraki bir hafta için tarlalarda Lale festivali olduğunu öğrendik. Demek ki şuan açmış olmalılar ve sümbül tarlalarını gördükten (ve kokusunda sarhoş olduktan) sonra mutlaka yeniden geleceğiz diye karar verdik.

Gittiğimiz bölge bizim evimize yarım saat uzaklıktaki Keukenhof'un civarındaki tarlalar bölgesi. Bu tarlalar Lisse (bizim gittiğimiz), Hillegom ve Noordwijkerhout bölgelerine yayılmış. Bunlardan başka Hollanda'nın kuzeyinde de lale tarlaları bölgesi var. Bunlar ve diğer çiçek tarlaları/festivalleri hakkında kesin bilgileri bu Web sitesinde bulabilirsiniz. 

 
Bir çok Türk gibi Hollanda'nın lalelerinin meşhur olmasına kızıyordum. Gelmişler bizim lalelerimizi almışlar, dünyaya bizim diyorlar. Oysa Lale'nin kökeni Anadolu'dur, Osmanlı zamanında Avrupa'ya gitmiştir. Üstelik adını bile doğru almamışlar, bir adam bir köylü kadının başörtüsündeki lale oyalarının ne olduğunu sormuş, o da anlamamış tülbent demiş, adamcağız da dilinin döndüğünce laleye tulip adını vermiş peh...

 

Fakat Keukenhof'daki müzeyi görünce fikrim değişmiş ve yaşadığım yıllar boyunca da adamlara şapka çıkarır hale gelmiştim. Lale Hollanda'nın olmayı hakediyor, bu kadar ilgi olur, bu kadar ileri görüşlülük bu kadar çalışkanlık olur pes!



Bir kere kökenini inkar etmiyorlar, müzede Osmanlılar'dan alındığı yazıyor, ayrıca neler yaptıkları da. Lale aslında dağların çiçeğiymiş Anadolu'da. Soğuğu sever dağlarda açarmış. Akıllı insanın hali başka tabi. İklimi dolayısıyla tarımın pek mümkün olmadığı memleketi tarım devi haline getirmişler. Bu iklimde ne yetişir, lale. Hem de nasıl güzel yetişir. Yetmemiş yüzlerce yeni tür yaratmışlar, festivaller düzenlemiş, tüm dünyaya lale soğanı ihraç eder hale gelmişler. Bu gri ülkeyi lalelerle renklendirmişler. 

 

Ülkemizde de son 15 yıldır falan bolca ekiliyor laleler, özellikle İstambul'da cadde süslemelerini, Gülhane parkını ve Emirgan korusunu defalarca gezdim. Üstelik şuan da Lale mevsiminde istanbulda'yım fakat itiraf etmeliyim ki Hollanda laleleri daha güzel. 

Bir kere İstanbul sıcağında, ekzosunda dumanında çok kısa ömürleri, 15 gün zor dayanır toprağında olduğu halde fakat Hollanda'da daha uzundur bu süre. Tabi İstsnbul'da Hollanda'daki kadar yoğun değil çevre süslemelerinde kullanılan lale, genelde papatya ve diğer çiçeklerle destekliyorlar. Tabi bu girişimden de memnunum ama ne yazık ki Hollanda laleleri, daha canlı, daha parlak görünüyorlar. 

 

Eğer Lale mevsiminde Hollanda'ya gelirseniz mutlaka tarlaları da gezin. Dümdüz bir ülke olduğu için ufka kadar uzanan yüzlerce tarlanın rengarenk çiçekler açtığını hayal edin. Öyle bir manzara ki akıllara durgunluk veriyor. Üstelik hiç ücret ödemeden gezebiliyorsunuz tarlaların arasında. Bazı bölgelerde bisiklet kiralayıp onunla da gezmek mümkün. Fakat koparmak yasak. Bazı tarlalar, yanıbaşına hazırlanmış buketler ve kumbara koymuştur. Oraya çiçekçilerdeki Buket fiyatlarına göre oldukça az bir para atıp Lale alabilirsiniz.

Lale fotoları eşliğinde başka bir yazıyla yeniden görüşmek üzere. 

Google görsellerde tulip fields Holland  yazıp bir de oradan seyreyleyin.

11 Haziran 2016 Cumartesi

Hollandalılar Bisiklet Sürerken Neden Kask Takmazlar?

Haziran 11, 2016 2 Comments

Dünyada en yaygın bisiklet kullanımının Hollanda'da olduğu bir gerçek. Genç yaşlı farketmez neredeyse herkesin bir bisikleti var ve bisiklet gündelik hayatın önemli bir kısmında yer ediyor. Bakkala, okula, işe, otobüs durağına her yere bisikletle gidiyorlar ve bisiklet gerçekten amacına uygun kullanılıyor; yani bir ulaşım aracı.


Bulunduğum diğer ülkelerde gördüğüm kadarıyla (bisiklet kullanımı ülkemize göre nispeten yaygın olsa bile) kullanım amacı çoğunlukla spor veya keyif yapmak. Ve hepsinde de kask kullanıldığını görüyordum, özellikle çocuklar kasksız bisiklet sürmüyorlardı.


Amsterdam'a gelen her insanın yaşadığı şoku ben de yaşadım ilk başta. Ne kadar çok bisiklet, ne kadar farklı bisiklet, hiç kimse kask takmıyor, küçücük çocuklar öyle korunaksız taşınıyor aman Allahım 🙀

Fakat şimdi hem alıştım hem de dönüştüm. Çocuklara ve kendime aldığım kaskları neredeyse hiç kullanmadık. Kullanmam demiyorum elbette ama zor geliyor doğrusu. Acaba neden kask kullanılmıyor diye araştırdığımda bazı yazılar bulup okumuştum, şimdi bunları toparlamak istiyorum.

Öncelikle Hollanda'da bisiklet kullanırken kask takma mecburiyeti yok. Yani bir yasal yaptırım yok. Wikipedia burada hangi ülkelerin yasal izin verip vermediğini açıklıyor. https://en.m.wikipedia.org/wiki/Bicycle_helmet_laws_by_country

Hollanda'da bisiklet kullanımı öyle yaygın ve yoğun ki; kask zorunluluğu bunu kısıtlayıcı bir etki yapıyormuş. Yani insanlar kask takmak istemedikleri için bisiklet sürmeyebiliyorlarmış. Toplumsal açıdan bakıldığında ise, bisiklet kullanımının azalması sağlığı da etkileyeceği için (obezitenin artması, kalp hastalıkları vs) devlet kasksız kullanımın getireceği mümkün zararların, bisiklet kullanılmadığında oluşacak zararlar yanında hafif buluyormuş. Bu nedenle resmi bir yasak getirmiyorlarmış.

Gerçekten bisiklet çok yoğun kullanıldığı için her çeşit kıyafetle, günün her saati ve bisiklet süren insanlar görmek mümkün. Gayet formal bir kıyafetle işe gidenler kask takmak istemezler. Diğer yandan bisikletle eşya taşımak da sıkıntı. Yani işe gitmek için otobüs durağına kaskla gittiniz diyelim. Duraktaki bisiklet bırakma yerlerine bisikleti bırakıyorsunuz ama kaskı napıcaksınoz. Mecburen bütün gün onun için de bir çanta taşımak lazım. Zor iş!

Okuduğum yazılarda bir diğer çarpıcı iddia da bisiklet kazalarında kafa üstü düşmenin aslında çok küçük bir olasılık olduğuydu. Gerçekten bisiklet kazalarından kafa fazla etkilenmez.

Peki çocuklar neden takmıyor onlar iyi süremez falan diye düşünebilirsiniz. Aslında onlar da çok iyi sürüyor. Çocuklar çok erken yaşta başlıyorlar ve küçük bisikletlerde zaten yere yakın bir şekilde öğrendikleri için düşmeler pek tehlikeli değil. Büyük bisiklete geçtiklerinde zaten profesyonel olmuş oldukları için sorun yok.

Tabi kasksız bisiklet kullanımının yaygın olmasında ülkenin neredeyse dümdüz olmasının ve bisiklet için mutlaka her sokakta her caddede bisiklet yollarının olmasının da etkisi büyük. Yollarda yoğun bir bisiklet trafiği olmasına rağmen, motorlu araç ve yaya trafiği de göz önüne alındığında, bisikletler öncelikli konumdalardır. Hakları daha fazladır ve bu yüzden de bisiklet kazalarının oranı nispeten azdır.

Bisiklet konulu diğer yazılarım







1 Mart 2016 Salı

Çocuklarla Nasıl Geziyorum(z)?

Mart 01, 2016 4 Comments
Eski yazılarımdan birinde çocuklarla nasıl gezdiğimizi merak etmişti bir arkadaşım. Bu konuyu yazmam ayrıca ilerde benim için bir hatıra olacak, o zaman hadi bakalım :)

Gezmelerimizi birkaç kategoride sınıflandırmam gerek. 

1- çocuklarla tek başıma kasabamız içinde yaptığımız geziler

Kasaba içinde yaptığımız geziler çoğunlukla, okula, markete, kütüphaneye, ormana ve içindeki çifliğe, parklara oluyor ve süresi 3 saati pek geçmiyor. Bunlar genelde bisikletle oluyor, ön koltukta oğlum arka koltukta kızım şeklinde. Bazen oğlum bebek arabasında kızım da yürüyerek gideriz. Evden çıkış faslımız tam bir curcuna olsa da dışarda olmayı çok seviyorlar. Hazırlığımız, genelde tüm montları ayakkabıları kapının yakınına koymamla başlıyor, yakalayıp yakalayıp giydiriyorum ve çıkıyoruz. Kızım oyununu bırakıp hazırlanma konusunda tembel hayvandan farksız. Oğlum da gezmeye gideceğini anlarsa daha düzgün davranabiliyor. Bunun için bay bay yapıp gezmeye gideceğimizi anlamasını sağlıyorum. Kapıdan çıkıp kapıyı kapatınca rahatız. Genelde yanıma hiç oyuncak almam (bebek arabasına da bir oyuncak takmam, gerek yok etrafa kuşlara doğaya bakıversin) durmazsa sopalar taşlar yapraklar ile desteklerim ki zaten kızım dışardan böyle şeyler toplamaya bayılır, o eline alınca illa kardeşi de ben de isterim diye tutturur. Evde ve kapının girişinde bir biriktirme köşemiz var, topladıklarını dönüşte buraya bırakırız. Bu gezilerde çantamda bir meyve veya bisküvi, su, ıslak mendil, 1-2 bez (kızıma da bazen gerekiyor) oğlana bir takım kıyafet bulunur. Eğer okula gidiyorsak bir anahtar ve telefon ile çıkarım.


2- çocuklarla tek başıma kasaba dışı yaptığım geziler
Araba kullanmadığım için eşim yokken yaptığımız gezilerde toplu taşıtları kullanıyoruz. Genelde otobüsle başka ilçeye ya da Amsterdam merkeze gidiyoruz (çoğunlukla alışveriş, bazen arkadaş toplantısı). Hazırlanma faslımız bu durumda biraz daha kritik bir hal alır çünkü pek de sık olmayan otobüsleri kaçırmamak için acele etmem gerekir. Kendimi, çantayı ve gerekenleri önce hazırlarım çocukları da otobüs saatinden yaklaşık yarım saat önce giydemeye çalışırım. Genelde kızımı "hadi"lerle zorla hazırladıktan sonra, oğlanı bebek arabasına, kızı da bebek arabasının arkasına takılan ayakta durma aparatına koyup (bizim tabirimizle rokete, çünkü rokete binip pırrr diye havalanıyoruz) yaklaşık on dakika uzaklıktaki durağa (evet ne yazık ki epey uzak) adeta koşarak gidiyorum. Kan ter içinde otobüse yetiştikten sonra koltuklara oturuyoruz ve etrafı izleyip konuşarak gidiyoruz. Bu geziler de maksimum 4 saat sürer. Yanıma aldıklarım bir öncekiyle aynıdır. İlave bir tatlı yiyecek daha alırım (küçük kutuda kuru üzüm, şeker yada minik bir çikolata) çünkü kızım, gittiğimiz yerlerde muhtemelen dükkanlarda bu tip şeyler görecek ve isteyecektir. Yanımda bulunması daha kontrollü oluyor. Gezerken oğlum bebek arabasında durur (önceden böyleydi ama on gün kadar önceki benzer gezide hiç durmadı anam ağladı resmen, yürüyüp kaçmak istiyor). Gerçi ben sürekli saatlerce oturtmam mutlaka hevesini alsın diye uygun yerlerde durup yürümesine izin veririm. Dolaşırken uygun yerlerde kızım elimi tutmadan yürüyebilir ama araba ve bisiklet yollarının yakınlarında, kalabalık yerlerde mutlaka elimi tutmak zorundadır. 

3- çocukları eşimle birlikte götürdüğümüz şehir içi (veya günü birlik ülke içi) geziler

Eşim olduğu için bu gezilerimiz genelde arabayla yapılır ve içeriği dışarıda kalacağımız saate göre, yapacağımız aktiviteye göre değişir. Genelde bu gezilerimiz çocuk odaklı geziler olsa da, son yarım yıldır gelişen sosyal çevremizle birlikte arkadaş ziyaretleri de olabiliyor. Her cumartesi sabahı da 915 de kızımın balesi için evden çıkmamız gerekiyor. Aslında bizden başka hiç bir çocuğun hem annesi hem babası gelmiyor aynı anda (genelde babalar götürüyor) ama benim canım gezmek istediğinden gidiyorum. Bitişinde hep beraber pazara (Albert Cuyp markt yakınında) veya alışverişe gidiyoruz çoğunlukla. Eşim olduğunda dışarıda çocuklara dikkat ederken görev dağılımı yaparız, ikimiz de birer çocuğa dikkat kesiliyoruz. Yanımızda bebek arabası, arabada oyalamak için oyuncak ( günden güne iyiye gidiyor ama genelde Nova arabada bağlı durmaktan hoşlanmıyor, bir de eşref saatine denk gelirse oturtmak çok zor), o gün yapacağımız aktiviteye göre kıyafet (açık hava ise yedek kıyafet, havuz ise mayo vs), bol yiyecek (ekmek, peynir, galate, meyve, tatlı, bazen biberonla süt, su, eğer restoran bulamayacaksak kendimize sandviç, su) hazırlarım. Evden çıkmamız yine öncekilerle benzerdir, bol hadili bir diğer çıkış hikayesi :)

4- konaklamalı şehirler arası veya ülkeler arası geziler.

Çocuklarımız uzun süren araba yolculuklarına tahammül edemediklerinden uzak yerlere seyahatlerimiz genelde uçakla oluyor. Araba yolculukları ise 1,5-2 saatten uzun olmadı henüz iki çocuklu hayatta. Genelde bu yolculukları uyku saatlerine denk getirmeye çalışırız (tabi büyüğü artık gündüz uyumuyor, eskiden öyle yapardık ona da). Bazen denk gelir bazen gelmez ama seyahat öncesi aman denk geldi/gelmedi, durmayacak kaygısı yaşamıyorum artık (evet ilk anneliğimde 2-3 uçuşta yaşamıştım). Şimdi kızımın uçuşlarının sayısını bilmiyorum herhalde 30 dan fazladır, oğlumun da şuan bulunduğumuz tatilden dönünce 10 olacak daha 1 yaşında. Uçuş öncesi özel bir hazırlık yapmıyorum artık. Kızıma boyama veya sticker kitabı (gerçi uçakta verilenleri yapıyor artık veya uçaktaki ekrandan birşey izliyor ancak kulaklıklar uymadığı için pek başarılı olamıyor, camdan dışarıyı izliyor, bazen kendi kendine şarkı söylüyor) oğluma da sevdiği bir kitap bir minik araba o kadar. Son uçuşta ikisini de kullanmadı kumandayla plastik bardaklarla falan oynadı :) Genelde bu yolculuklarda bir bebek arabası (daha önceden bir de sling) alırız, kıyafet olarak eskiden fazla fazla alıp boşuna taşıyıp akıllandıktan sonra çok az miktarda.  4 kişi bir büyük boy bavula sığabiliyoruz. 

Çocukların kıyafetlerini alırken dikkat ettiğim birkaç ayrıntı var fazla olmaması için. Mesela soğuk ve ılık havalar için aynı anda kullanabileceğim şeyler alırım. Şimdiki seyahat için konuşursam, çocukların birer montu ve birer polar hırkası (oğlumun ekstra bir ince yağmurluğu) var. Eğer hava ılık olursa dışarı çıkarken hırka yeterli, soğuk olursa uzun kollu penye tişört ve mont. Çok soğuk olursa diye örgü kazak almadım, bunun yerine mont içine örgü kazak yerine penye ve polar hırka yeterli, çok kalın pantalon almadım gerekirse içine ince pijama ve normal pantalon yeterli. Bu şekilde her sıcaklığa ayrı kıyafet değil de kombine edilebilir şekilde ayarlıyorum. Genelde çocuklar için kıyafet sayısını (yıkama imkanım yoksa) her gün için bir takım +2-3 fazlası şeklinde ayarlarım. Kendimize de minimum sayıda alırız.

Yol çantamda yine benzer şeyler bulunur ama bu yemek temin edip edemeyeceğimize göre değişir. Kalacağımız yerde tüketmek üzere özel bir hazırlık yapmıyorum, sadece kızım sevdiği için çiğ badem ( genelde kavrulmuş bulunuyor) ceviz fındık gibi yemişleri, ne olur ne olmaz diye hüp diye çekilen meyve pürelerini yedek olarak alıyorum. Bunun dışında acil sağlık ihtiyaçları olarak yara bantı, mor kremimiz (lansinosh), paracetamol, kansuk fitil, mini boy pişik kremi hep çantamda bulunur.

Şimdilik aklıma gelenler bu kadar, yazı da epey uzun oldu zaten. Okuduğunuz için teşekkür ederim :)