19 Mayıs 2017 Cuma

Günün Özeti-19 mayıs 2017 cuma


 
Her günümüz bu kadar yoğun değil ama bugün gerçekten çılgın bir gündü. Üstelik daha bitmedi. Biraz önce eşim geldi çocukların akşam yemeği işini ona devrettim (normalde hep beraber yeriz ama ayakta duramıyorum uzanmam lazım) ben odama kaçtım. Biraz soluklanıp gideceğim. Bu saatten sonra yemek ve uyutma faslı oluyor tabi ki ancak en azından onlarda eşimin desteği oluyor. 

Sabah, gece uykum kaçtığı için 7 yerine 7,30 kadar uyudum ve uyanınca hızlı bir duş alıp 7.45 de çocukların yanına gittim. Kahvaltıya oturmuşlardı. Hemen Helo'nun beslenmesini hazırlayıp kendim de birşeyler yedim ve 8 de okul için hazırlanmaya başladık. Kıyafet ve saç faslı 15 dakika sürüyor ama bu sabah oğlumun da gelmek istemesiyle (normalde onu almayıp bir koşu bırakıp geliyorum) onu hazırlayıp çıkmak 8.20 yi buldu. 8.28 de çalan zili okulun bahçesinde karşıladık ve aceleyle içeri gönderdim. Kapıda öğrendim ki kızımın haftaya salı olacak olan okul gösterisinin bir provası bugün herkese açık halde saat 10.30 da olacakmış. Tabi ki gitmeliydim. 

Okuldan çıkınca oğlum ne yöne yürüyeceğine karar verir ve bu sabahki rotası, son dönemdeki takıntısı tavuskuşuna bakmak için çiftlik oldu . Çiftlik 9.30 da açılıyor, tabi ki açık değildi ama civarında dolanıp tavuskuşunu aradık. Bulamadık. Ağır ağır eve döndüğümüzde saat 9 u biraz geçiyordu. Eve dönerken yüzme havuzunun yanından geçiyoruz ve bugün yüzmeye gitmek ister misin diye sordum oğluma (tamam ben kaşındım biliyorum fakat onun yaşındayken ablası o kadar çok aktiviteye gitmişti ki bu konuda biraz vicdan azabım var, bu yüzden fırsatları kaçırmamaya çalışıyorum). İsterim dedi. Birkaç kez gitmiştik daha önce, sonra da uzun bir ara vermiştik. Her hafta soruyordum istemiyordu hiç. En son geçen hafta ablasının dersinde o da havuza atlamak isteyince yeniden başlamalı dedim. Bebek ve toddler saati saat 9-10.30 arası. Hemen gerekli malzemeleri çantaya attım ve 9.20 gibi havuza vardık. Nova bugün çok cesurdu gerçekten, kendi kendine suda durmayı denedi ve başardı. Defalarca yaptı. Ağzını kapatıp suyun içine sokmayı öğrendi. Artık dudakları morardığında hala çıkmak istememesine rağmen zorla çıkardım, hızlıca giyinip hemen gösteriye gittik. (Bunların hepsi yanyana, bir kare otopark alanının bir tarafında Helonun okul, bir tarafında çiftlik bir tarafında yüzme havuzu diğer tarafında Novanın okulunun ve gösteri yapılacak yerin olduğu bina var). Neyse ki bizimkilere sıra gelmemiş, fakat kalabalıktan kıza kendimi gösteremiyorum. Geldiğimi bilmeli, herkesin anneesi oradayken benimki yok diye üzülmesin. En son artık sahnenin yan tarafına geçip epeyce yaklaşıp gözüne girmeye çalışıyordum ki kızım öğretmeniyle bana yürüdü, çişi gelmiş :) Koşa koşa wc ye gittik, o sırada oğlum da sallanıyor biliyorum çişi geldi ancak inadı tuttu ısrarla yapmak istemedi. Tam kızı bıraktım gösteri başlamak üzere oğlum kucağımda başladı işemeye. Haydi koş yine tuvalete. Neyse ki fazla kaçırmadan yakaladık. Kalabalığı defalarca yardığım için belki küfür yedim ama napıyım. Geldiğimde bizimkiler sahnedeydi, neyse ki müzik başlamamıştı. Oh yetiştim.

Gösteriden sonra bir on dakika kadar durup çıktık. Bu sefer sabah göremediğimiz tavuskuşuna bakmaya yine. Baktık ki çiftliğin çitinden atlayıp dışarı çıkmış (arada geziyor öyle serbest bir kuş bizimki) biraz onu izledik ve yine ağır ağır zorla eve geldik. Oğlum bu sabah erken kalktığı (6 dan beri uyanıktı) ve yüzmede yorulduğu için uykusu gelmişti. 10-15 dak kadar evde oyalandıktan sonra 11.45 gibi uyudu (normalde 13 civarı uyur). Hemen makinaya çamaşır attım, ortalığı topladım. Bir çorba ve yemek koydum, bir yemeğin de malzemelerini hazırladım. Yemekler pişerken dağınık oyuncakları topladım, mutfağı masayı falan sildim. Yerdeki kırıntıları süpürdüm. Birka arkadaşımla WhatsApp dan yazıştım ve 1 saat sonra oğlum pıtır pıtır yanıma geldi. Yorgun diye belki iki saat uyur hayallerim suya düştü. O biraz arabalarıyla oynarken çorbayı blenderdan geçirdim yağını tuzunu ekledim ve beraber bir kase çorba içtik. Saat 2 olmuş ve Helo'yu okuldan almak için evden çıkma vaktimiz gelmişti. 14.15 de çıkış zili çalıyor ama sınıflar sırayla çıktığından 5-10 dakka gecikebiliyor çıkışları. Çıkınca yine okulun bahçesinden ayrılamadılar. Saat 15 te yine zorla eve girebildik.

Bir sonraki dışarı çıkış için yarım saatimiz kalmış. Kızımın üstünü çıkardım, çorbasını verdim ve o bu arada biraz dinlenme videosu seyretti. Ben de önceden hazırladığım yarım yemeği pişmeye bıraktım (allahtan saati ayarlanan ocağım var, kurup bırakıyorum) kurumuş çamaşırları katladım, bu sefer de onun yüzme dersi için çantasını hazırladım ve 3.45 deki ders için 3.35 de evden çıkabildik. Koşa koşa gittik başlamasına 2 dakka kala yetişmiştik ama mayosunu unutmuşum. Normalde çantasına hep fazla mayo koyarım var sanıyordum yokmuş. Bir posta ağladı, öğretmene sordum atlet kilotla yüzmesine izin vermedi. Unutulmuş eşyalardan oluşan bir ihtiyaç dolabı varmış ordan bul giydir dedi. Bir koşu gittim aradım tarafım neyse uygun birşey buldum. Eve de giderim ama çocukla git gel en az 15 dak ve ders zaten 45 dakika geriye ne kalacak. 

Neyse kızı postaladıktan sonra yüzme havuzunun cafesine oturduk (ilk defa oturuyorum) ve bir cappucino içtim nihayet. Oğlum da biraz oturdu sağolsun, arabalarıyla falan oynadı masada. Fakat yarım saat çabucak bitti (45 dakikanın bir kısmı mayo arama bir kısmı kahve sipariş ver bekle ile zaten geçmişti). Hemen havuzun kenarına gittik, kızım çıktı duş aldı, giydirdim ve eve gideceğiz ancak her zamanki gibi cafeden birşey alalım sızlanması başladı. Bu sefer açlar diye patates kızartması ve içecek aldım. Birazcık oturup yediler sonra cafenin bahçesine kaçtılar. (Bir sınıf arkadaşı da bahçedeydi) Bahçe de çok büyük ve göl kenarında. Oturduğum yerden gözümle göremiyorum diye mecburen peşlerine gittim. Bunlar bir oyuna başladılar hadi kızım hadi oğlum yok gelmiyorlar. 5.30 da artık oğlanın kakası gelmiş olduğu için (normalde yüzme dersi 4.30 da bitiyor) ben gidiyorum istersen kal diye blöf yaparak eve geldik. Ayağımda bir tırnağım çatlayıp derinden kopmuştu orası acımaya başladı. Eve gelince baktım şişmiş. Hemen oturmak isterdim ama ne mümkün, bahçedeki çalılıkta onlarca buluna tırtıllardan bir kavanoza koyup okula götürme sözü vermiştim önceden. Tutturdu toplayalım diye. Bir kavanoza birkaç tane topladık, eve girdik, oğlum kaka yaptı, biraz fazla batırdı, onu temizledim, kızın üstünü değiştirdim ve tam oturdum ki kapıdan kocam girdi (saat 17.45). Görünce sanki hep oturuyormuşum gibi oldu. He he ne demezsin. Öyle çok oturdum ki kalçam uyuştu  😂 

 
Neyse o da biliyor tabi ne kadar yorulduğumu, dedim üstünü değiştirir değiştirmez gel ben yatacağım. Evet o evden 9 da çıktı geldi rahat ev kıyafetini giydi. Ben 8 de giydiğim kıyafeti (tamam iş kıyafeti değil benimki ama normal ev kıyafeti de değil) an itibariyle hala çıkarmış değilim😣 

Ve şuan karnım acıktı fakat bu günü yazmayı tercih ettim. Çok yoğundu çok yorucuydu ama böyle çok yoğun günlerde bana bir yaşam enerjisi geliyor, keyfim yerinde hatta. Hayret bişey 😀

Daldan Dala Düşünceler





Ergenlikte fazla sivilce problemi yaşamadım, görenlerin beğendiği ama bence çok kuru olan bir cildim var. Fakat her defasında hayrete düştüğüm bir durum var ki, her ay adet döneminden bir iki gün önce tek bir tane minicik (çoğunlukla farkedilmeyen) bir sivilcem oluyor. Heh diyorum mektup geldi hazır ol Gece. Bundan başka (eskiden böye miydi hatırlamıyorum) son 6-7 aydır tam adet döneminden bir gün önce tüm gün boyunca sinirlerim feci gergin oluyor. Her zamanki tahammüllü anne gidiyor yerine çocuklara her fırsatta kızan anne geliyor. Halbuki biliyorum ertesi gün olacak şeyin habercisi bu fakat kontrol edebilmem çok zor. O gün kendimi çocuklardan uzak tutuyorum resmen, her an burnumdan dumanlar ağzımdan ateşler çıkabilir çünkü. Sonra bir daha hayret ediyorum. Vay be şu hormon denen moleküllerin yaptığı işe bak. Dağ gibi iradeyi yerle bir ediyor (evet iradem fena değil bence) ve kendimi tanıyhamaz hale getiriyor pes. Yine de bu habercilerin varlığından şikayet edemem. Duyduğum diğer pm hikayelerine göre benimki devede kulak :)

Bir de bazen şuna hayret ederim. Bir sabah uyanırsınız, genelde boyunda veya yanakta, bazen kolda ensede falan şöyle 2-3cm uzunluğunda bembeyaz ince bir kıl çıkıvermiştir. Bildiniz mi? Bir gün önce yoktur, nasıl bir gecede bu kadar uzamıştır. Üstelik neden beyazdır (yaş genç olsa dahi). Eline gelince birden bire utanır şaşırırsın. Pıt diye çeker koparırsın, pek acımaz ama tuhaftır. Neden olmuştur? Bir hastalık belirtisi mi yoksa stresin vücuttan atılış şekli mi. Hani stres olunca uçuk çıkar ya, bu da stres kılı mı?

Bazen böyle aklıma cevabı bilinmeyen sorular takılıyor. Mesela şimdi de geldi bir tane. "İnsanlar enginarın yenen birşey olduğunu nasıl anlamışlar acaba?" gibi. Dışardan bakınca gayet dikenli sert birşey, içinde yenen kısmın olduğunu anlamak kolay değil. Yoksa bir nesil her önüne geleni yiyordu da, sağ kalanlar mı bu bilgiyi aktardı. Evet enginar yenir devedikeni yenmez diye...

Yemekle ilgili kafama takılanlar pek bitmez aslında. Hollandaca yemek dergisinde salatalık çorbası tarifi vardı. Bildiğimiz salatalık. Hatta ızgara falan da yapıyorlar. İlk tepkim ıyyy olsa da olay tamamen alışkanlık sanırım. Salatalık pişirerek mi yenir pişirmeyerek mi? Bu gelenek nasıl oluşmuş acaba?

En iyisi ben hayret ediyorum etiketi açayım da aklıma geldikçe yazayım sorularımı. Benim gibi merak eden, edip de çözüme ulaşan vardır belki?

14 Mayıs 2017 Pazar

Damlatmadan Kolay Badana

Geçtiğimiz yıldan beri evin salonunu ve antre gibi bölümleri badana yapmak istiyordum. Hatta bunun için geçen yaz Facebook'ta bir paylaşımdan itibaren görüp aklıma yazdığım badana setini bile almıştım Türkiye'de iken. O zaman hepsi burada sitesinde gayet uygun fiyata bulmuştum. Bu yazıyı yazmak için baktım artık satılmıyormuş. Ama Amazon'da 10 dolar gibi fiyatta satılıyor.

Bugün nihayet niyetimi gerçekleştirdik ve salonun yarısını iki saat gibi bir süreyle boyadık (çocuk faktörünü de ekleyiniz), diğer yarısı bir sonraki teşebbüse kaldı ancak çocuksuz evlerde birkaç saatte tüm odanın duvarlar neredeyse hiç damlama olmadan çabucak bitebilir.

Bu zamana kadar her türlü boya (tavan, duvar, pencere) yapmış biri olarak öyle pratik buldum ki yazmadan edemedim. Doğrusu çok da hoşuma gitti her yeri boyamak istiyorum. 

Benim aldığımın ismi point n paint ama benzer özellikte paint pad gibi başka markalar da var. Zemini sünger olan bir aparat bu. Sanki duvarları siliyormuş gibi (ama bastırıp yorulma yok tabi) gezdiriyorsunuz aparatı. Fırça izi, dalgalı boya görüntüsü gibi sorunlar olmuyor. Üstelik boya hiç ziyan olmadığı için çok ekonomik. 

Eğer badana yapmayı düşünüyorsanız  bu ürüne bakın derim. YouTube da ismini arayınca çıkan videolardan nasıl çalıştığını anlamak mümkün.

Ben tavanı boyamadım ama tavan eğer pütürlüyse biraz zorlayabilir gibime geliyor. Fakat duvarlar pütürlüyse sorun değil (çünkü benim duvarlarım da çok pütürlü boyanabilir duvar kağıdı) çok zorlanmadım. Tek dezavantajı sünger pedler bir boyamada yıpranıyor veya yapışkanı çıkıp zeminden ayrılabiliyor ama yedek pedler satılıyormuş. Bir de hangi badana fırçası tek kullanımlık değil ki?

Görseli şöyle
 

Tanıtım filmi de burada https://youtu.be/sg7sa_ML434

Ben gerçekten memnun kaldım. Aklınızda olsun.



Sonradan ilave, gitti gidiyorsa satılıyormuş, bu adreste http://urun.gittigidiyor.com/ev-bahce/point-and-paint-duvar-boyama-seti-281050704

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Blog Yazmayı Özledim

Yoğunluğum hiç bitmiyor ama asıl sorun, kendimi belli konular için sınırlamam. Bazen yazmayı düşündüklerim bir paragraftan öteye gitmiyor, yazmaya değmez diyorum. Bazılarının ise fotoğraflarla bol bol desteklenmesi gerekiyor, fotoğrafları düzenlemeye üşeniyorum. Sonuç; hiç yazamamak. Şöyle çalakalem hayatımızda neler oluyor notlar almak istiyorum bugün.

20-30 Nisan tarihleri arasında İstanbul'a gidip döndük. En son geçen yaz gittiğimiz için çok özlemiştik. Referandumdan çok önce biletleri aldığımız içim doğrusu biraz gergindik ama neyse ki birşey olmadı. Yetmedi tabi on gün ama çok güzel geçti. Çocuklar eğlendiler, tabi bizimkilerin ne kadar büyüdüklerine şaşırdılar. Özellikle Nova'cım bebeklikten çocukluğa terfi ettiği için çok değişmiş oldu. Artık bıcır gıcır konuşuyor ne de olsa. İstanbul bize iyi geldi, ileriki günler için hayaller umutlar... Helo'cum ayrılmak istemedi ve sessiz gözyaşları döktü. Her zaman hassas bir çocuktu ama bu dönem empati duygusunun biraz daha geliştiğini gözlemliyoruz. Filmlerde ağlıyor, birşeyler düşünüp ağlıyor, okuldan bir arkadaşı ayrılacağı için ağlıyor. Eşimle bu kadar hassas olması iyi mi kötü mü diye tartıştığımızda, bunun da öğreneceği bir süreç olduğuna karar verdik. Ve bizce duyarlı olması her ne kadar kendini yıpratsa da duyarsız olmasından daha iyi.

Oğlana gelince o yaşadı doydu ve olayı bitirdi. Tamam dönelim dedi. Burayı da özlemiş. Bazen onların buralı olduğunu düşünmek tuhafıma gidiyor. Ben orda doğdum büyüdüm okudum yaşadım 30 yaşıma kadar. Hayatımın yüzde sekseni falan orada geçti. Ama onların hayatının neredeyse yüzde yüzü Hollanda'da. Tabi ki onlar da burayı isteyecek, benim kalbimin Türkiye'de olması gibi. 

Evde günlerimiz çok yoğun geçiyor. Gerçekten günün özeti yazılarını yazsam anlarsınız. Ablamın deyişiyle maraton. Gerçekten bu maraton bana yaşam enerjisi veriyor. Bir de mesela Türkiye'deki tanıdıklarımla şöyle bir fark var buradaki yaşamımızda. Burda hayat programlı. Önümüzdeki iki hafta falan (bazen bir ay bile oluyor) neler yapacağımız belli oluyor genelde. Orda öyle değil. Sabah uyanıyorlar bugün onu mu yapsak bunu mu yapsak diye kararsızlığın ardından üşenilmezse dışarı çıkılıyor. Bizdeki bu programlanmış hayat elbette ki yüzde yüz kontrolümüzde değil, yani topluluk içinde öyle süregeldiği için biz de ona uymak zorunda kalıyoruz. Tabi kendim de programlar yapıyorum ama ne diyim böyle yaşamaya gerçekten alıştık. Üstelik çocuklar da fena alıştı, ufaklık hele hergün bugün nereye gideceğiz diye soruyor :) 

Çocukların aylık yazıları kaç ay oldu ertelendi yazamadım ama hayatımızdaki değişiklikleri ufak ufak not edeyim. Helo'cum geçtiğimiz sonbaharda başladığı yüzme ve ritmik jimnastiğe devam ediyor, yılbaşında biten müzik okulundan sonra özel piyano dersleri almaya başladı. Çok hevesli ve ilgili şimdilik piyanoda iyi gidiyor. Hatta geçen gün evde amuda kalkmış şekilde dururken bir eliyle de piyano çalıyordu, gülmekten öldük. Jimnastikçi piyanist böyle olur dedik :))

Oğluşumun hayatı ablasının kadar yoğun değil ama iki sabah oyun okuluna gitmeye başladı ve nihayet artık ağlamadan severek gidiyor. Haftasonu da bir sabah müzik okuluna gidiyorlardı babasıyla ancak tek dersi kaldı, bitince yeni birşeyler bulmamız gerekecek. Aslında bir jimnastik dersine ihtiyacı var çünkü enerjisini atması gerek. Bazen gittiğimiz kapalı eğlence mekanlarında (buralarda hep bedensel hareketler yapılıyor, tırmanma kayma vs) kendi yaş grubunun bölümünde değil ablasının bölümünde takılıyor. Geçen gün ablasının jimnastik dersini beklerken hemen öncesinde aynı salonda yetişkin adamların oynadığı futbolu büyük bir ilgiyle izledi, gerçekten şaşırdım. Bunun dışında öyle bıcır bıcır konuşuyor ki tüm zamanları doğru kullanıyor, şartlı edatlı cümleler kuruyor, üstelik gönül alma şaka yapma, kekleme gibi cümleleri de gayet iyi kullanıyor. Hızı müthiş. Uzun zamandır tuvalet olayını da çözmüştü, istanbuldayken (tamamen kendi isteğiyle) bezi bıraktı. Geceleri bağlıyoruz ama kimi zaman yapmıyor, kimi zaman çişim geldi diye uyanıyor, kimi zaman da çok süt içiyor ve yapıyor. Onu da zamanı gelince yaparız. Herşeyi kendi yapmak istediği için (tuvaletini yapma pantolonunu indirme kaldırma) salonun ortasındaki lazımlık pek hoş görünmese de şimdilik en iyisi bu. Tuvaleti geldiğinde bana bile söylemez gider yapar ve kalkar. Doğrusu gerçekten hiç ama hiç uğraşmadım bu konuda, herşeyi kendi yaptı canım oğlum.

Bana gelirsek hayatım çocuklardan arta kalan zamanda baharın tadını çıkarmakla geçiyor. Bol bol çiçek fotosu çekiyorum. Doğayı inceliyorum, çocuklarla doğada vakit geçiriyorum. Güzel yemekler pişirmek evimi düzenlemek istiyorum. Bir de bu ara daha çok dizi izledim, geçen ay This is Us izlemiştim, Big Little Lies da bitirdim, şimdi yeni arayışlardayım. Bir de dün ehliyet teori sınavını geçtim çok sevinçliyim.



25 Nisan 2017 Salı

Hollanda'da Lale Tarlaları




Hollanda'ya ilk kez giden herkes gibi biz de geldiğimiz yılın ilk lale mevsiminde Keukenhof'a gitmiştik. Elbette muhteşem bir yer herkes görmeli ancak diğer yıllarda zaten bir kere gitmiş olduğumuz için pek de ucuz olmayan giriş ücretini vermek istemedik. Onun yerine geldiğimizden beri hep istediğim ama yanından hızlıca geçmekten öte göremediğim uçsuz bucaksız Lale tarlalarına gitmekti hedefim. Bu yıl eşimden doğumgünü hediyesi olarak bunu istedim, beni Lale tarlasına götür yeter 😀

Gittiğimizde henüz laleler açmamıştı ama sümbül ve Nergis tarlaları için tam zamanıydı (Nisanın ilk haftası), daha sonra 22 Nisan'dan sonraki bir hafta için tarlalarda Lale festivali olduğunu öğrendik. Demek ki şuan açmış olmalılar ve sümbül tarlalarını gördükten (ve kokusunda sarhoş olduktan) sonra mutlaka yeniden geleceğiz diye karar verdik.

Gittiğimiz bölge bizim evimize yarım saat uzaklıktaki Keukenhof'un civarındaki tarlalar bölgesi. Bu tarlalar Lisse (bizim gittiğimiz), Hillegom ve Noordwijkerhout bölgelerine yayılmış. Bunlardan başka Hollanda'nın kuzeyinde de lale tarlaları bölgesi var. Bunlar ve diğer çiçek tarlaları/festivalleri hakkında kesin bilgileri bu Web sitesinde bulabilirsiniz. 

 
Bir çok Türk gibi Hollanda'nın lalelerinin meşhur olmasına kızıyordum. Gelmişler bizim lalelerimizi almışlar, dünyaya bizim diyorlar. Oysa Lale'nin kökeni Anadolu'dur, Osmanlı zamanında Avrupa'ya gitmiştir. Üstelik adını bile doğru almamışlar, bir adam bir köylü kadının başörtüsündeki lale oyalarının ne olduğunu sormuş, o da anlamamış tülbent demiş, adamcağız da dilinin döndüğünce laleye tulip adını vermiş peh...

 

Fakat Keukenhof'daki müzeyi görünce fikrim değişmiş ve yaşadığım yıllar boyunca da adamlara şapka çıkarır hale gelmiştim. Lale Hollanda'nın olmayı hakediyor, bu kadar ilgi olur, bu kadar ileri görüşlülük bu kadar çalışkanlık olur pes!



Bir kere kökenini inkar etmiyorlar, müzede Osmanlılar'dan alındığı yazıyor, ayrıca neler yaptıkları da. Lale aslında dağların çiçeğiymiş Anadolu'da. Soğuğu sever dağlarda açarmış. Akıllı insanın hali başka tabi. İklimi dolayısıyla tarımın pek mümkün olmadığı memleketi tarım devi haline getirmişler. Bu iklimde ne yetişir, lale. Hem de nasıl güzel yetişir. Yetmemiş yüzlerce yeni tür yaratmışlar, festivaller düzenlemiş, tüm dünyaya lale soğanı ihraç eder hale gelmişler. Bu gri ülkeyi lalelerle renklendirmişler. 

 

Ülkemizde de son 15 yıldır falan bolca ekiliyor laleler, özellikle İstambul'da cadde süslemelerini, Gülhane parkını ve Emirgan korusunu defalarca gezdim. Üstelik şuan da Lale mevsiminde istanbulda'yım fakat itiraf etmeliyim ki Hollanda laleleri daha güzel. 

Bir kere İstanbul sıcağında, ekzosunda dumanında çok kısa ömürleri, 15 gün zor dayanır toprağında olduğu halde fakat Hollanda'da daha uzundur bu süre. Tabi İstsnbul'da Hollanda'daki kadar yoğun değil çevre süslemelerinde kullanılan lale, genelde papatya ve diğer çiçeklerle destekliyorlar. Tabi bu girişimden de memnunum ama ne yazık ki Hollanda laleleri, daha canlı, daha parlak görünüyorlar. 

 

Eğer Lale mevsiminde Hollanda'ya gelirseniz mutlaka tarlaları da gezin. Dümdüz bir ülke olduğu için ufka kadar uzanan yüzlerce tarlanın rengarenk çiçekler açtığını hayal edin. Öyle bir manzara ki akıllara durgunluk veriyor. Üstelik hiç ücret ödemeden gezebiliyorsunuz tarlaların arasında. Bazı bölgelerde bisiklet kiralayıp onunla da gezmek mümkün. Fakat koparmak yasak. Bazı tarlalar, yanıbaşına hazırlanmış buketler ve kumbara koymuştur. Oraya çiçekçilerdeki Buket fiyatlarına göre oldukça az bir para atıp Lale alabilirsiniz.

Lale fotoları eşliğinde başka bir yazıyla yeniden görüşmek üzere. 

Google görsellerde tulip fields Holland  yazıp bir de oradan seyreyleyin.

23 Nisan 2017 Pazar

13 Nisan 2017 Perşembe

Bir Ehliyet Meselesi 2

Daha önce ehliyet almak için giriştiğimi yazmıştım, o yazıyı yazdığımda 30 saatlik sürüş dersini tamamlamış ve teori sınavına girmek için ders çalışmaya başlamıştım. Teori sınavını en geç bir ay içinde verip hemen ardından pratik sınavına girmeyi amaçlıyordum.

Hayat planladığımız gibi seyretse ne güzel olurdu ama tabi olmadı. Şu an Nisan ayının sonuna gelmiş ve ben hala başladığım yerdeyim.

Önce çalışmam düşündüğümden uzun sürdü, şubat ayı boyunca nedense sürekli bir yorgunluk. Tek çalışma fırsatım akşam çocuklar uyuduktan sonra olmasına rağmen bir ayın belki bir haftası hariç her akşam onlarla sızıp kaldım. Mart geldiğinde gecenin 3ünde uyanıp çalıştığım kitabı bitirmiş test kitabına henüz başlamıştım. Sınava başvurmak için Web sitesine bakınca gördük ki her canının istediği gün giremiyormuşsun sınava. 10 gün de bir bazen ayda birkaç gün ardarda falan. Bu sebeple sınava iki gün kala telaşla sınav aldık 10 mart için. Kitap testlerindeki başarı oranım fena değildi ama sınav daha farklı işliyordu. Herbir soru için belli bir saniye süre vardı (soru tipine göre 8sn, 15sn ve 22sn) ve kitapta gevşektim. Gerçek sınava birebir benzeyen sınavlar veren online siteler vardı, parayla üye olup deneme yapıyorsun. Hemen denedim ama bir türlü minimum hatayı sağlayamıyordum. Üstelik bu Web sitesinin sorular ciddi oranda Hollandaca trafik terimleri içeriyordu, ben İngilizce çalıştığım için hiçbirini bilmiyordum. Biraz panik oldum.

Sınavı geçemedim ama sonuç fena değildi. 25 sorudan oluşan 22 sn de cevaplanması gereken sorulardan maksimum 12 yanlış yapma hakkımız varken ben 5 yapıp geçmiştim. İkinci bölümde ise 40 sorudan en fazla 5 yanlış yapmalıydım ama bu aşamada biraz panikledim. Çünkü çalışabileceğim tek İngilizce site olan üye olduğum Web sitesi 40 soruya teker teker süre biçmiyor toplam 30 dak süre veriyordu. Gerçek sınavda ise meğer her soru sınırlı saniyede cevaplanmalıymış. Yine de 7 (yada 8) hata yaptım ancak tabi ki 5 den fazlaydı.

Bir sonraki sınav için Nisan başı sınav tarihi var görünüyordu fakat bitmiş. En erken 3 Nisana gün alabildik ve ben aynı siteden bu sefer süreyi kendim kronometre tutarak çalıştım. Ancak zalim kader sınavdan önceki son iki gece oğlum ateşlendi (el ağız ayak hastalığı oldu yine) ve kocam da ben de hiç uyumadık. Sınav sabahı sınavı ertelemeyi düşündük sma olmuyormuş, belki şansım güler deyip girdim. Yaklaşık aynı sayıda hata yaparak yine kaldım. 

 

Şimdi buraya kadar mazeretlerimi sıraladım ancak düşündüklerime değinmedim. Sonuçların böyle olmasına gerçekten çok üzüldüm, hatta her psikolojik çöküntümde olduğu gibi yine faranjit oldum hala iyileşemedim. Beni asıl üzen insanların hakkımda ne düşüneceğinden çok kendi başarısızlığımı hazmetmekte zorlanmam oldu. Kafamda biçtiğim planın böyle uzun vadeye yayılması, bu süreyi geçmek için göstermek zorunda kaldığım sabır, çalışmak için ihtiyacım olan şartlara bir türlü kavuşamamak, kavuşamadığım için yanıp tutuşmak, yardım edecek kimsenin olmaması, evet hastalık yorgunluk her zaman olabilir bunlar hayatın parçası buna rağmen yapabilmeliydim düşüncesi, kısacası çok istediğin birşeyin kontrol edemediğin şekilde bir türlü yolunda gitmemesi, kısmet olmaması... İşte buna sabır gösterebilmek çok zor. Sadece ehliyet için demiyorum benzer şeyler farklı durumlar için de söz konusu olabilir ve bunu kabul edip hayırlı zamanı beklemekten başka çaremiz yok.

Fotoğraftaki yazıyı çok sevdim, sabır; bekleme becerisi değil, beklerken iyi bir tutum sergileyebilme becerisidir. Ve ben sınavdan ikinci kez kaldığım günün akşamında eşimin omzunda ağlayıp iç dökene kadar bu beceriyi yapamamıştım. Şimdiiyiyim ve ne zaman olursa olsun beklemeye hazırım.

11 Nisan 2017 Salı

Oyuncak Kütüphanesi



Bir süredir yazmayı istediğim yazıları yazamadığım için hızlıca yayınlamak istiyorum. Bunlardan biri tesadüfen keşfettiğimiz oyuncak kütüphanesi.

Hollanda'da çocuklar toplumda öncelikli konumdadır. Mutlaka yolda selam verilir, doktora veya onunla ilgili olmayan bir mekana bile gidilse çocukla el sıkışılır mutlaka bir göz kontağı kurulur. Böyle bir yerde elbette ki yeterli çoklukta parklar ve oyun alanları var. Her mekanda çocuklar için bir oyun köşesi illa ki var, okullar oyuncak dolu olmasına rağmen ayrıca oyun odaları var falan. Gerçekten internette dolaşan En Mutlu Çocuklar Hollanda'da haberleri boş değil. 

Bunun dışında ikinci el kavramı çok yaygın olduğu için oyuncaklar ikinci el rahatça bulunuyor. Fakat buradaki ikinci el olayı Türkiye'den farklı gördüğüm kadarıyla. Orada gerçek fiyatından biraz daha ucuza belki en fazla yarı fiyatına satılır, burda ise elden çıkarma amaçlı, bedava verir gibi 50cent 1eu, çok pahalı oyuncaklar 5 eu en fazla. Mesela kızıma ses çıkarıp kafasını kulağını falan oynatan bir oyuncak atı (orijinali 100eu civarı) 3 eu ya almıştık. Yani her çocuk oyuncağa kolayca ulaşabilir.

Oyuncak bulmak kolay ama bir süre sonra ev oyuncaktan geçilmiyor. Ucuz bulunca herşey almak istiyorlar. Bir de itiraf edeyim ben bu duruma yabancı olduğum için olsa gerek onlardan çok ben almak istiyordum gördükçe. Ay bununla da oynar, ilerde bunu sever diye diye :) Elbette ki sonra buna alıştım ve kendimi durdurdum. Oyuncakların yeniden evden gönderilmesi için çaba göstermeye başladım. Şimdilik denge sağlandı diyebilirim  ama bunları ayıkla veya satmak için foto çek yazışmaları yürüt falan hep ekstra iş. Tabi çevremizdeki bizden küçük çocuklara çok verdim ve vermeye devam ediyorum.

5-6 ay önce oyuncakları kısmen ayıklamış, gruplandırmış ve evde daha ferah bir ortam hazırlanıştım. Hatta bu işe giriştikten sonra bir uzman yazısı okumuştum. Çocuklara çok oyuncak gerekli değil belli başlı oyuncaklar yeterli diyordu -ki bu aslında hep duyduğumuz şey- bir de oyun alanının karışık olmaması önemli diyordu. Karışık oyuncaklar arasında çocuk birkaç dakka oynuyorken, toplanmış ve gruplanmış oyuncaklarla saatlerce oynayabilirmiş. Ben de bunu gözlemledim. Şimdi belli başlı vazgeçilmeyen oyuncaklarımızın her biri farklı yerde ve istediklerinde alıp oynuyorlar. Diğer öbür cıvırlar ise hep attım.

Konuyu bir türlü oyuncak kütüphanesine getiremedim ama az kaldı :) Tüm anneler iyi biliyor ki oyuncakların oynanma ömrü çok uzun değildir. Özellikle belli başlı oyuncaklar dışında (legolar, bloklar, arabalar falan) fakat bir yerlerde mağazalarda falan görüp de illa ki istiyorlar. Yine kızım puzzle yapmayı çok sever ama bir süre sonra sürekli yeni puzzle almak gerekiyor ve evde kutulardan dağ oluyor. İşte oyuncak kütüphanesi bu açıdan çok cazip.

Pencereden oyuncakları görünce bir oyun alanı zannettiğimiz, içine girince oyuncak kütüphanesi olduğunu anladığımız Speel-o-theek adlı mağazalar var Hollanda'nın çeşitli yerlerinde (speel oyun demek otheek ekini de bibliotheek benzemesi için eklemişler) . Çeşitli üyelik seçenekleri var. Bunlar belediye ve gönüllülerden oluşan kurumlar olduğun için ücretler az. Her üç haftada bir çocuk başına üç oyuncak alıp götürebiliyorsunuz. Ve oyuncak başına 30cent gibi bir depozito ödüyorsunuz. Neler yok ki çok çeşitli oyuncaklar, bisikletler, arabalar... Aşağıdaki görselde neler bulabileceğimiz yazıyor.



 

Puzzle ve yaratıcı oyuncaklar açısından kızım için tam bir cennet. Oğlum da eve almadığımız kocaman kamyonlar, üzerine binip sürebileceği arabalar, yaşına uygun puzzlelardan hoşlanıyor. Şimdiye kadar üç kez oyuncak aldık, artık her gidişimizi sabırsızlıkla bekliyorlar ve işin bir diğer artısı onları geri vereceğimizi bildikleri için zarar vermeden oynamayı, oyuncağa aşırı bağlanmamayı (geri verecek ama başka alacak), bu döngünün farkında olmayı, paylaşmayı ve belki henüz farketmediğimiz bir sürü şeyi öğreniyorlar. İnstagram'da bu olaydan bahsettiğimde birkaç girişimci anne bu fikre sıcak baktı. Belki yakında ülkemizde de görürüz kim bilir?

10 Nisan 2017 Pazartesi

Flamingo Partisi

 

Kızım 5 yaş doğumgünü partisinin temasını flamingo istemişti. Hemen pintereste daldım tabi. Gerçekten çok güzel ama bence abartılı dekorlar vardı. Bu tarz süslemeler her ne kadar göze hoş gelse de çocukların ilgisini çeken şey, nasıl göründüğü değil aslında. Ne yedikleri içtikleri, ne oynadıkları nasıl eğlendikleri onların mevzusu. Bu yüzden abartmamaya gayret ettim ancak çok sevdiğim dekorasyon mağazası xenos'ta da flamingo temalı parti ürünleri bulunca biraz zor olduğunu itiraf etmeliyim. 

Flamingo söz konusu olunca haliyle herşey pembe tonlarında oldu. İki tane flamingolu banner astım, fotoğrafını çekmediğim bir flamingolu pinyata. Diğerleri pembe tonlarında balonlar ve dekorlardan oluşuyordu. Pembeli kağıt tabaklar, bardaklar falan aldım ama hiç kullanılmadı bile. Çocuklar hiç oturmadı gelip gidip yediler.

Hollanda'lı çocuklar bizim alıştığımız türde börek poğaça çeşitleri yada mezelerimizi yemiyorlar. Defalarca deneyip yemediklerini görünce, Doğumgünü için fazla zorlamadım ben de şansımı. Onların seveceği şeyler hazırladım. Tereyağ sürülmüş mini ekmek dilimlerine batırılmış özel bir renkli şeker (hagelslag diye geçiyor), bir de peynir sürüp üzerine bir dilim avokado koyduğum kanepeler hazırladım. Tavuk nugget ve gülen surat şeklindeki dondurulmuş patatesleri kızarttım. Mini pankekleri arasına çilek koyup çubuklara dizdim ve pudra şekeri serptim (bu da geleneksel bir yemek poffertjes deniyor). Küp kesilmiş peynirler, salatalık, bebek havuçlar ve çeri domatesler taze atıştırmalıklardı. Tam birkaç gün öncesinde fırınım bozulduğu için mini cupcakeleri hazır aldım ( palm yağı olmayanı bulmak epey zordu) yine sağlıklı krakerler buldum bu kadar. Bol bol yediler ve genelde çoğunu bitirdiler, pasta hariç.

Pastayı yine kendim yaptım, o kadar da özenmeme rağmen ilgileri sadece üzerindeki şekerleri yemek içindi. Sanırım pastayı sona sakladığımız için yenmedi, baştan kesseydim açlıktan yerlerdi. Pasta da tabi ki flamingolu olacaktı. Daha önceki pastalarda hep iki boyutlu figürler yapmış olmama rağmen, bu ilk üç boyutlu denemeydi. Şahane olmadı ama fena da görünmüyordu :) Modelleme de bana ait tamamen doğaçlama gelişti :))

Ha sahi bir de doğumgününden çok önce davetiyeleri yapmıştık flamingo temalı. Onlarda da çoğu emek Helo'ya ait. Ben ne kadar organizasyon yapmayı seviyorsam o da içinde olmayı o kadar seviyor. Biraz daha büyüdüğünde kafa kafaya verip organizatör bile olabiliriz ☺️
 


26 Mart 2017 Pazar

Tarihe not:26 mart 2017 gecesi

Tarihe not:26 mart 2017 gecesi
Şarjım az ama bu günü unutmak istemiyorum bu gece ağlayarak uyandı Dila. Kötü bir rüya görmüş belki ilk değildi ams ilk defa böyle etkilendiğine şahit oluyorum. Yanına uzandım sarıldım hadi biraz güzel şeyler düşünelim dedim. Maldivler'den bahsetmek ister misin evet dedi çok seviyormuş. Okşaya koklaya şöyle anlattım. Arada kıkırdadı sonra uyuya kaldı:

Hatırlıyor musun bebeğim burdan uçağa binip bütün gece uçmuştuk sen uçakta uyudun inince birden bire çok sıcak bir yere geldik. Hemen montlarımızı çıkardık sen külotlu çorabını çıkardın. Önce havaalanında biraz bekledik sonra bir tekneye bindik masmavi kocaman bir deniz vardı, içinde yüzden balıklar görülüyordu. Tekne hoplaya hoplaya götürdü bizi yolda bir sürü ufak ada gördük. Bizim adaya vardığımızda baban formları doldururken siz erenle dayanamadınız koşa koşa suya gittiniz ayaklarınızı soktunuz. Kumlarla oynadınız. Sonra odamıza gittik odanın kapısının dışında minik kertenkeleler vardı (bu sırada hafifçe gıdıkladım kikirdedin) içeri girip hemen mayolarımızı giydik denize gittik

Deniz çok güzeldi sen dalmaktan korkuyordum orda daldın bir sürü balık gördün köpekbalığından önce korkmuştuk ama sonra alıştık, o hep kıyıdaydı ama diğer balıklara gidiyordu dedin sen. Deniz'in ortasında salıncak vardı sen orda sallandın. kumlarla oynadın bir keresinde babanla çok uzun bir tünel yaptınız. Yağmur yağıyordu dedin, evet dedim ben de yağmur başlayınca koşarak Cafeye gidiyorduk bazen de siz yağmurun altında dans ediyordunuz erenle. Yağmur suları kumda denize doğru yollar yapıyordu dedin. Evet dedim. Yağmuru çok sevdiğini söyledin

Bazen karnımız acıkır ama restoran açılmamış olurdu kapısında beklerdik koşa koşa giderdik. Hep birlikte yürüyüş yapardık değişik ağaçlar gördük sen iplerinde sallandın, bazılarına tırmandın. Kocaman palmiye ağaçlarındaki Hindistan cevizleri kafamıza düşerse diye korktum ben. Sen ben korkmadım dedin. Değişik şeyler topladık kabuklar taşlar. Birsürü yengeç gördük minicik de kocaman da. Hatırlıyor musun değişik öten bir kuş vardı. Değişik çiçekler vardı

Odamızda yatakları birleştirmiştik kocaman bir yatak yapmıştık hepimiz o yatakta beraber uyuyorduk çok güzeldi.

Bu gece yanımda uyu anne dedin ve ben Eren doğduğundan beri ilk defa yanında uyuyorum. Öyle özlemişim ki hamileyken beraber uyuduğumuzda zor uyuduğum için ayaklarımı yatağının kenar tahtasına kaldırırdım. Şimdi de öyle yaptım ama uyuyamadım henüz. Seni ve Ereni öyle çok seviyorum ki iyi ki varsınız bebeğim. Size güzel anılar bırakmak en büyük gayretim oldu ve hep olacak da. Anılarımızı hatırlatmaya yardımcı olsun diye böyle notlar alıyorum ve umarım sonsuza kadar kalır...

24 Mart 2017 Cuma

Kızlar Partisi



Dün Helo'cuğumun 5. yaşını kutladık evde. Yaş dönümü yazısını ve yazabilirsem fotoğraflarla partiyi daha sonra paylaşacağım ama, önce şöyle sohbet eder gibi ne oldu ne bitti yazmak istiyorum.

Helodünya, 5. yaşını doldurmasıyla birlikte ilkokulda bir yılını geride bırakmış oldu (tam 4 yaş gününün ertesi günü başlamıştı). Okulda her çocuk için uygulanan bir gelenek var. Doğumgünü olduğu gün, sınıfta mini bir kutlama yapılır, doğumgünü şarkısı söylenir, model pastanın mumları üflenir (üzerinde 6 mum var yaşı kadar yakılıyor, çocuk kendisi sayıyor vs), evden götürülen atıştırmalık ve mini hediyeler dağıtılır o kadar. Bundan başka evde veya özel yerlerde doğumgünleri de yapılır ve buna genelde sınıfından yaşı kadar çocuk eşlik edermiş. Yani Hollanda geleneği bu şekilde.

Daha önce farklı mekanlarda yapmamıza rağmen, bu yıl evde, ebeveynlerin olmadığı sadece çocukların katıldığı bir parti düzenlemeye karar verdik. Biraz daha hesaplı olmasını umdum ama yine ipin ucunu kaçırdık ya neyse ;)) Sınıfında toplam 15-16 (tam sayıdan emin olamıyorum dün geldiklerinde de sayamadım) kız vardı, biri hariç hepsini davet etmek istiyorum dedi kızanım. Ben de olmaz dedim o tek kalan üzülür ama sonra da o benimle pek oynamıyor belki gelmez diye düşünerek davetiyeyi verdik. Fakat o da ne, yaklaşık 3 hafta önce davetiyeleri dağıtmamıza rağmen bize ilk dönüş yapan ve geleceğini de söyleyen o olmasın mı :) Ekstra hediye alacağı için sorun çıkarmadı neyse ki.

Böylece sınıfındaki tüm kızları, sınıfında üç tane ikiz kız olduğu için onların diğer sınıflardaki kız kardeşlerini ve yan sınıftan sevdiği iki kız arkadaşını davet ettik. İkizlerden ikisinin eşleri gelmedi, yan sınıftaki kızlardan biri gelmedi toplam ne kadar oldu inanın bilmiyorum bir dolu kız çocuğunu aldım geldim. Tabi bana bu süreçte oyun ablamız yardım etti yoksa çocukların ne dediğini de  ne istediğini de hiç anlamıyorum.

Davetiyeleri dağıttıktan doğumgününe kadar olan süreçte, diğer annelerle bugüne kadar hiç yapmadığım derecede çok iletişim kurdum. Genelde sabahları geç kaldığımızdan, okuldan alırken de oğlanın peşinde dolanmaktan fazla sohbet etme fırsatım olmuyordu. Şimdi birçoğu ile yakınlaştık, aramızdaki o yabancılık buzları kırıldı, bence çok iyi bir getirisi oldu.

Çoğunun ilk söylediği aman allahım bütün kızlar mı, nasıl yapacaksın? Parti ardından da çok yorucu oldu mu gibi sorulardı. Valla bana deli gözüyle bile bakmış olabilirler. Zira hem sabahki okul kutlamasında çok orijinal hediyeler hazırladık (çoğunu Helo yaptı), ev partisinde de sınırları zorladım. (Aşağıda okul hediyelikleri görülüyor, ev partisine gelenlere ayrıca hediye verdik)


Evdeki parti için düşündüğüm bazı şeyler vardı. Çocuklar toplam üç saat kalacaklardı ve ben herhalde bu aktiviteler yeter diye düşünmüştüm. Fakat 1,5 saatin sonunda neredeyse tüm oyunları bitirmiş ay şimdi napıcaz derken bulduk birbirimizi Chantalla. 

Hava güzel olacağı için arka bahçeye üzerinde zıplanan şişme evlerden kiraladık. Oldukça rağbet gördü tabi, kapıdan girer girmez hurra diye koştular. Bununla epey oyalanacaklarını düşünmüştüm ama yetmedi tabi ki 😒

Bir sürü yiyecek hazırladım, onların yenmesi, şişme evde zıplama, mini disco dansları, balonlarla oynama, pasta kesimi, hediyelerin açılması, epey zaman götürür sanmıştım. Bir buçuk saatin sonunda geriye sadece pasta ve pinyata kalmıştı. 

Hiç oturup yemediler, hatta tabak ve çatal kullanmadılar. Alıp alıp dışarı koşuyorlardı. İlk bir saatin sonunda neye uğradığımı şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Pasta kestikten sonra masayı boşaltıp serdiğim düz beyaz kağıt masa örtüsünü boyatmayı akıl ettim, keçeli kalemlerle resimler kalpler yaptılar, çok güzel süslediler, onu anı olarak saklayacağım ve bu en uzun oynadıkları şey oldu.

 
Pinyataya bayıldılar. Sıraya dizip her çocuk sopayla üç kere vuracak şekilde üç dört döngü yaptık. Pek Bi sağlammış zor patladı ama iyi oldu bir 20 dakkamızı yemiştir 😅 Tek oturdukları zaman pinyatadan dökülen şekerleri yemek için oldu 🙃

Hiç oyuncak dökmeyecektim  ama baktım sıkılıyorlar oyuncakların bazılarını çıkardım, gruplar halinde oynadılar o da iyi geldi. Bir de chantal odasını göstermesini akıl etti, merdivenlerin başında kuyruk olup ikişer ikişer yukarı götürüp getirdi kızım, müze gibiydi çok komik fakat hayret hiç itiraz etmediler. 

Bu hengamede önceden aldığım altın ve gümüş renklerdeki geçici dövmeleri yapmayı unuttum, onu da bir aktivite olarak düşünmüştüm aslında. Bir de confettiyi patlatmayı. Çok seviyorlar onu çocuklar.

Bir diğer oyun daha vardı aklımda fakat ne yazık ki yetiştiremedim hazırlığını. Tavana koli bandını birkaç uzun şerit halinde yapıştıracaktım (yapışkan tarafı dışa bakacak şekilde) ve balonları tavana atıp banta yapıştırma oyunu oynatacaktım. Yapışır mıydı  bilmiyorum ama çok eğlenceli olurdu eminim. Başka bir gün bizim çocuklar için deneyeceğim. Sizin de aklınızda olsun.

Pastayı hiç yemediler diyebilirim ama pastanın üstündeki şeker hamuru süslerini yemek istediler. Onun dışında hazırladığım çoğu şeyi silip süpürdüler. Sürekli gidip gelip yedikleri için enerjileri hiç bitmiyordu 😅

Fakat son bir buçuk saat ben biraz daha alıştığım için olsa gerek çok güzel geçti. Çocuklar çok keyif aldılar belliydi. Bitiş saati geldiğinde veliler geldiler, hepsi eve girip sohbet ettiler biraz kalanlardan yediler, teşekkür edip memnun şekilde döndüler. Bu partiye katılan çocukların kimisinin kızımın partisine gelmiş olmaktan çok, işte çocuklara değişik birşey olsun veya veliye dinlenme olsun diye gönderilmiş olduğunu düşünüyorum. Fakat çocuğun kendisi de dahil bu fikrini değiştirdiğini farkettim. Gerçekten çok memnun kaldılar, şu an Dila kimi çağırırsa çağırsın koşa koşa geleceklerinden eminim. Ve aslında benim de hedefim biraz da buydu, önyargıyı kırmak böyle bir yakınlaşmaya sebep olmak.

Yetmedi gün boyu deli gibi fotoğraf ve video çektim. Partinin hemen öncesinde sınıfın WhatsApp grubuna instagram hesabımı verdim ve hikayeler bölümünde yayın yapacağımı söyledim. Bir grup veli hemen takibe aldı ve izledi. Bu yüzden biraz fazla video koymuş olabilirim ☺️ Yorgunluktan gebermeme rağmen üşenmedim akşam da fotoğrafları bir yere yükledim, 150 civarı fotoğrafın olduğu linki paylaştım, çocukların portreleri de vardı, isterseniz kaydedin dedim 😉 Gerçekten güzel fotoğraflardı.

Ertesi gün yani bugün güzel geri dönüşler aldım ama birçok kişiyi de şaşırttık sanırım, herkes great party deyip durdu :) Fıtoğrafları da beğenmişler 😉

Helo'ya gelince tüm bu süreçten öyle keyif aldı ki başka doğumgünleri de yapmak istiyormuş. Benim için de çok eğlenceli geçmesine rağmen şimdilik yeter, darısı bundan sonraki partilerin başına. 😅








14 Mart 2017 Salı

Nova'ya Mektuplar: 26. Ay



 Canim oglum;

En son yazdigim 21-22 ay mektubundan sonra ancak yazabiliyorum. 2. yasini yazarken ilk firsatta bosluklari dolduracagim demistim ama olmadi. Simdi ise hatirlamakta zorlaniyorum. Umarim bu donemde cektigim video ve fotograflar anilardaki bosluklari doldurur. Bu mektubunda bu ana kadar yaptigin seylerden bahsetmek istiyorum.

Cumle kurmaya basladigin andan itibaren iki ay gecmis oldu bile. ve bu iki ay nasil hizli gelisme kaydettin hergun sasiriyorum. Su an herseyi ama herseyi konusabiliyorsun. Baglacli edatli cumleler kuruyorsun, hatta espri bile yapmaya basladin. onceden de sarki soylemeyi severdin (daha cok uydururdun o zaman kelimleri) simdi epey iyi sekilde soyluyor, eslik ediyorsun. hatta ben sarki soylerken hayiy döyleme diyip beni susturuyorsun. Bazi anlar o kadar cok konusuyorsunuz ki ablanla resmen basim sisiyor. dakikada 50 kere anne deme potansiyelin var. Gerci bu ara "annea" nidalarin "annem" e donustugu icin, icim gidiyor seslenislerine ama biraz daha az anne lafini duymayi tercih ederdim dogrusu :)

Renklerin neredeyse tamamini, bazen arada sayi atlayarak bazense hic atlamadan tamamen dogru sekilde ona kadar sayabiliyorsun. temel yonelim kavramlarini dogru biliyor ve dogru kullaniyorsun (yukarida asagida icerde disarda vs), kucuk buyuk kocaman gibi kavramlari da... Hayvanlarin cogunu da ogrendin, ciflik hayvanlarini ve hayvanat bahcesi hayvanlarindan bir cogunu biliyorsun. Hatta bazilarinin hollandacalarini bile. Gecen ay hollandaca tek tuk kelimelerden olusan konusmani bir adim ileriye tasidin ve basit cumleler kurmaya basladin. Simdilik cok fazla degil ama beni sasirmaya devam ediyorsun. Gecen hafta twittera yazdigim su not, sadece soyledigin sey acisindan degil ayni zamanda zamanlama acisindan da sasirtmisti. cunku daha chantal kapidan girer girmez soyledin (onceden hep bir sure onunla oynadiktan sonra konustugunu duymustum, herhalde beynin bu sekilde aciliyor saniyordum),  demek ki onu gordugun an beynin hemen hollandaca moduna gecti, ilginc.



Yilbasi doneminde yasadigimiz ogle uykusu krizlerini atlattik sayilir. Artik daha farkinda oldugun icin sanirim, oglen uyumaya ihtiyacin oldugunu anliyorsun ve fazla diretmiyorsun. simdilik duzenli sekilde gidiyor 1-1,5 saat olmak uzere. Aksam uykularin da 8,30 civari olmus oluyor ama biraz daha erkene alabilmeyi isterdim. Sanirim ogle uykulari kalkarsa ancak biraz daha erken olabilir. Meme emmeye hala devam ediyorsun, bu aralar biraz zorlanmaya basladim, azaltma isine giristik. Ayrica son iki haftadir falan aksam uykularini babana devrettik, meme uyku iliskisini kirdik denebilir.

Bu arada hayatinda bir yenilik oldu ve oyun okuluna basladin. Subat ayinin basinda haftada bir sabah 3 saat olmak uzere okula gittin. Sinifin en kucugu oldugunu soylememe gerek yok sanirim (2-4 yas arasi cocuklar var) Yarindan (14 mart) itibaren haftada iki gun gitmeye baslayacaksin. Ilk birkac gidisin cok zordu dogrusu. Istemedin agladin fakat ogretmenlerine bakilirsa, benden ayrildiktan sonraki zamanda cok iyi durmussun. Bu tavrina gore ogretmenlerin kolay alisacagini soylediler. Gercekten de son iki seferde, bastan ayrilmamak icin mizirdansan da cok iyi vakit gecirmissin ve okuldan ciktiktan sonra daha farkli bir havaya girmistin. Kendinden emin tavirlar, arkadaslarina el sallamalar, benim okulum demeler... Gecen haftaki gidisinde okuldaki cocuklardan birinin dogum gunune denk geldik (haftada bir gun gittigin icin denk gelmesi zor olasilik) ve sana verdikleri hediyeye bayildin. Ablanla paylasmadin, iki gece onunla uyudun. Yani sana ozel ilk okul hediyendi. 

En son mektupta da belirtmisim bez kullanmamaya basladigini. Hala birakmadik ama bu aralar hic istemiyorsun. Onceden kaka sinyalini iyi biliyor ve cis sinyalini tam anlayamiyordun ama artik cis sinyalini yakaliyorsun ve benim yardim etmeme asla izin vermeden, pantalonunu indirip salondaki oturaga yapiyor, temizliyor ve kalkiyorsun. Yine pantalonunu cekmek de sana ait. Bugun ilk defa disari bezsiz ciktin ve hatta suan bezsiz uyuyorsun. Fakat sanirim baglayacagim henuz hazir degilim :) Hic birsey yapmadan herseyi kendin halletin bu tuvalet egitimi konusunda.

Son birkac haftadir ise yeni favorin kek yada pasta yapmak. Malzemeleri tek tek koyup karistirmayi cok seviyor ve neredeyse hergun talep ediyorsun. Bugun de yine kek yaptik. Bazen karisimi kurabiyeye donusturuyorum, bazen pogacaya. bazen de yapacak bir seyim yoksa brokoli falan kizartmak icin yumurtali unlu bir sosa. Napiyim illa tutturuyorsun.

oyunlardan arabalar hala favorin, araba nufusu hizla artiyor. Onun disinda kitap okumak, puzzle yapmak, hoplamak ziplamak, dans etmek, boya yapmak yazi yazmak, kagitlari kesmek gibi gunde milyon tane aktivite yapiyoruz. Birkac hafta once oyuncak kutuphanesi kesfettik, oradan yeni oyuncaklar odunc aliyoruz ve onlarla oynamaktan da cok hoslaniyorsun.

yazmadigim 4 ay icinde yuzme derslerine basladik ama iki haftadan sonra gitmek istemedin, simdilik ara verdik. zaten bu dersler yuzme havuzunda hep var, istersen o gun katiliyorsun, istemezsen katilmiyorsun. Bundan baska muzik okuluna basladik haftada bir gun olmak uzere. iki yada uc kere birlikte katildik, sonra babanla gitmeye basladin ve simdi benden cok babani tercih ediyorsun onun icin.

Bundan sonra bir daha bu kadar ara vermeden yazacagim mektuplarini. İyi ki varsin, nice aylara bebeğim.

Annen
Amsterdam







8 Mart 2017 Çarşamba

Icimizdeki Mahalle Baskisi

yine arayi uzattim, yine yazacaklarim birikti ama mazeretim var demeyecegim. zira her daim mazeretim var, sayarsam simdi de var, saymazsam yok oyle birsey annelik :) Bu yaziyi oglum uyurken kizim da okul sonrasi video izleme molasindayken yaziyorum, aceleden pek kurallara uyamayabilirim pesinen affola.

bir suredir oglumun hala meme emiyor olmasi (yakinda 26 ayi dolacak) buna bagli oldugunu dusundugum gece uykularinin duzene girmemis olmasi beni geriyordu. bunun icin bir adim attik iyiye de gidiyor ama kendi kendime dusundugumde, bu gerginligimin tamamen kendimden kaynaklandigini farkettim. insanlardan nispeten uzak yasadigimiz icin 'aa hala emiyor mu', 'a hala gece cok mu kalkiyor' , 'ay bunu yapmiyor mu daha' gibi soylemleri fazla duymuyorum. fakat icimde beynimde bir ses virvir otuyor. iki yasinda kesintisiz uymasi lazim, memeyi kesmem lazim, sunu boyle yapmam lazim, onu soyle yapmam lazim.... diye durmadan. 

bir sekilde, ordan burdan, okuduklarimizdan. onceki cocuk tecrubelerinden, duyduklarimizdan gorduklerimizden kafamizda olusmus bir liste var. su ayda bu olacak, su yasta bu olacak. inanin bu basitce dile getirdigimiz "ay sekerim ben cocugumu kimseyle kiyaslamiyorum" olgusundan daha derin ve buyuk. kiyaslamiyoruz ama beklenti icine giriyoruz. bu beklentiye uysun istiyoruz, uymayinca stres basiyor ve kimi zaman bu stresin sebebini dahi goremiyoruz.

elbette kastettigim tamamen bir bosvermislik degil. cocugun gelisimini takip edecegiz, bilecegiz ki gerekirse destek alabilelim ancak bazi konular gercekten kitaba uymak zorunda degil. ustelik aslinda bu sartlanmalar olmasa sorun olarak bile bakmayacagimiz seyler var bu listenin icinde. oyle bilincsizce olusmus ki bu liste, tamamen kontrolumuzun disinda bilincimize dolusmus ve icten ice mahalle baskisi kurmus.

iste bunu farkettigimden beri bir rahatladim ki sormayin gitsin. ustelik oglum da daha olumlu tavirlar sergilemeye basladi, evet cocuklar gerilimi hissediyor ve daha cok ariza cikartmaya bayiliyor. uyku ve meme konusunda ciddi farklar olustu ve ben simdilik boyle devam edip onun keyfini beklemeye kararliyim.

uyku ve meme en bariz iki ornek ama dusununce siz de icinizdeki mahalle karilarinin seslerini isiteceksiniz. sadece cocuk buyutmek konusunda degil, ev idaresi, is hayati, arkadaslik iliskileri, ne aldin nasil davrandin ne yaptin her konuda kafamizin icinde sesler var. yillar boyunca birikmis birikmis ve oraya girerken kapida hic sorgulanmamis fikirler. sen dogru musun, degil misin diye suzulmeden hop bilincimize buyur edilmis... elbette hepsini bir anda suzmek ve ayiklamak kolay degil ama, birsey yapacakken bir sormali kendimize. gercekten dogru musun, istedigim bu mu veya benim icin uygun musun diye?

hepimize ferah gonul, huzurlu gunler diliyorum.

Dunya emekci kadinlar gunu kutlu olsun.

27 Şubat 2017 Pazartesi

59. Ay Mektubu





Canım kızım, 

Bir ay daha büyüdün ve 5 yaşına son bir ay kaldı. Bu da demek oluyor ki doğumgünü hazırlıklarına derhal başlamalıyım. Ayrıca geçen yıl doğumgünü ertesinde ilkokula başladığın için, okulda tam bir yılın dolmuş olacak. İnanamıyorum.

Bu ay sendeki en büyük değişiklik saçlarında oldu. Bilen biliyor, bu yaşına kadar tokalardan nefret ettin. Toplaşan 10-20 kez anca saçına toka takmışızdır. Üstelik okulda çoğu kız arkadaşın çeşit çeşit modellerle geliyorken senin hep açık ve tokasızdı. Tam nasıl başladı hatırlamıyorum. Önce tek kuyruk yaptık bir hafta on gün falan hep aynı. Sonra iki kuyruk istedin. Bazen de ördük. Şimdilik sadece kuyruk ve örgü olsa da modellerimiz (klipsli toka takmıyorsun henüz) büyük gelişme bu. Fotoğrafta yüzme havuzunun düzenlediği partide, yüzünde (sözde) prenses boyamasıyla görünüyorsun. Ve saçların da örgülü 😍

Bu ay ayrıca bir değişiklik daha var hayatında. Bir sezon gittiğin (eylül-ocak) müzik okulunu bıraktık ve baban sana piyano dersleri buldu. Haftada bir gün birebir dersle piyano öğreniyorsun. Gayet iyi gidiyor, özel bir kitap aldık bunun için. Bazen babanla çalışıyorsunuz evdeki oyuncak piyanolarda. Öğretmenin Çin asıllı bir İtalyan, ondan biraz çekiniyorsun ama gitmek için heveslisin.

Bir de hepimiz için çok değişik bir olay oldu bu ay içinde: Amsterdam'a kar yağdı ve birkaç gün kaldı. Burada bulunduğumuz sürece gördüğümüz ilk ciddi kardı bu. Genelde yağmur gibi sulu yağar ve hiç tutmazdı. Hepimiz çok eğlendik ve kara doyduk. Bu senin yaşadığımız yerde, bilinçli gördüğün ve bu kadar çok olan ilk kardı. Geçen yıl kayak tatilinde görmüştün (ama orası dağ) ve bebekken Slovakya hep karlıydı (tabi ki hatırlamıyorsun), bu sefer kalıcı hatıralar bıraktı sanırım.

 

Nice aylara gülyüzlüm
Annen
Amsterdam

22 Şubat 2017 Çarşamba

Self Challenge 1- cilt bakımı

Anne olduktan sonra kendime ayırdığım zaman miktarı oldukça az. Fakat ikinci çocuktan sonra biraz daha dikkat etmeye başladım ve bence oldukça iyi gidiyorum. Kendi ihtiyaçlarını kişisel bakımını ertelememeye çalışıyorum ama bir mevzu var ki bunu bir rutine oturtamadım. Cilt bakımı.

 
Aslında bu ihmalkarlığımın nedeni çocuktan önce de böyle bir alışkanlığımın olmaması. Aldığım kozmetik ürünlerinin atılma sebebi genelde şişeler bitmeden tarihinin geçmesi nedeniyle olurdu. Bitirdiklerim de oldu elbet ama bir gün kullanıp beş gün unutma şeklinde ilerliyordu.

Bir süredir buna bir düzen getirmeyi düşünüyordum, dün başladım. Şimdi 40 gün süreyle hiç aksatmada  hergün yüz kremimi sürmekle başlayacağım self challenge serisine. 

Yüz kremi olarak özel bir arayışa girmedim. Ne yazık ki çok kuru olan cildime tam tatmin olduğum ürünü bulamadım. Elbette yeni çıkan ve hiç denemediğim ürünler vardır ama arayıp uğraşmak istemiyorum. Saf Hindistan cevizi yağı aldım, onunla başladım ve kuru cildime gerçekten çok iyi geldi. Fakat asıl yapmak istediğim şey şu:

- krem sürme süresi ortalama 30sn sürüyor diyelim. Bu süre boyunca niyet içinde olmak. Yani krem sürüyorum, iyi gelecek, cildim güzelleşecek... gibi düşüncelerle eylemimi beslemek.
- krem sürerken yüzüme masaj yapmak, aynı zamanda dokunduğum için bir nevi kendini sevmek
- işlem bitince aynaya bakıp iyi hissetmek. 

Böyle düşününce, bu pozitif eylemi krem değil su ile bile yapsanız ciltte olumlu bir değişim olacağına inanıyorum ben. Asıl derdim bunu rutine oturtmak tabi, bakalım ne kadar başarılı olabileceğim.

Hadi bana kolay gelsin :)

21 Şubat 2017 Salı

Kapasite Meselesi



Ablamlarla olan WhatsApp grubumuzda çok güzel sohbetler ediyoruz. Doğrusu yüzyüze olan konuşmalarımızda bu derece açılmaya sıra gelmiyor. Akşam uyku öncesi hesaplaşma saatlerinde yaptığımız sohbetler, iç dökmeler hepimize iyi geliyor. Bu açıdan whatsapp sohbetlerini çok seviyorum.

Son konuşmalarımız genelde bizi kıran insanlara olan tepkilerimiz konusunda yoğunlaşmıştı. Çevremizde bizimle aynı hassasiyete sahip olmayan kişilerin bilerek veya bilmeyerek takındıkları tavırlar, duyarsızlıkları, ayrımcı davranışları gibi. Eğer hassas bir insansanız bu tip detaylar kalbinizi kırabilir, onun anlamasını sağlamak için  imalarda bulunmak üzere harekete geçirebilir, ne zaman özür dileyeceğini beklemekle zaman geçirebilirsiniz. Fakat genelde sonunda hiç bir değişiklik olmaz, incinen kişi yine incindiği ile kalır.

Evet ne yazık ki böyle. Ben bu tarz konularda neyi kafama takıp neyi takmayacağımı kolay ayırabiliyorum ancak ablalarımdan biri çok hassas. Dolayısıyla ne kadar çok boşvermesini söylesek de fayda etmiyor.

Fakat muhabbette katılan herkesin hemfikir olduğu bir konu var. Bu haksız davranan kişi gerçekten dengesiz biridir veya ince düşünen biri değildir veya umursamaz biridir...  gibi bir karakteristik özelliğe sahip olduğunu itiraf ediyoruz. İşte bu kanaate vardıktan sonra gerisi boş aslında. Bu kişiye değil imada bulunmak, açık açık anlatsan bile değişmeyecektir. Onda bunu idrak edecek kapasite yoktur. Zaten olsaydı bu olay vuku bulmayacaktı bile. Bu durumda haksızlığa uğrayan kişi, haklı olsa da gerçekten kendini boşu boşuna üzmüş oluyor.

Yazıya uygun görsel ararken bulduğum resim ne güzelmiş: "i'm broken" değil "i'm ok"


16 Şubat 2017 Perşembe

Bazı Şeyler Elimizde

Dün Blogcu Anne Fide Okulları'dan canlı yayın yapmıştı. Okulun işleyişini, kurucusu Ali Bey'in fikirlerini çok beğeniyor ve haklı buluyorum. Dünkü canlı yayına bir yorum yaptım, ilk bakışta Ali Bey'in kılık kıyafeti ve görünümü bana lakayt geldi. Kot pantolon ve kazak (tı sanırım) giymiş ve uzun sakallı /kuyruk saçlı (ki bence bakımsızdı- benim için uzun olması hiç mühim değil) bir görünümde ekranların karşısına çıkmıştı. Pek tabi ki bu yorumum üzerine cevap geldi, birisi anlattıklarına bak, kılık kıyafetine değil gibi bir yorum yaptı.
 
Haklı olabilir tabi. O andan itibaren düşünüyorum. Gerçekten işini iyi yapıyorsan nasıl göründüğünü boşvermeli misin yoksa özenmeli mi? Neden özenli giyiniyoruz? Ne zaman özenli giyinme ihtiyacı hissediyoruz ve bunu kimin için yapıyoruz gibi sorular beynimde dönüyor.

Benim o an onun için düşündüğüm şuydu. Bir adam düşünün, harika bir okul kurmuş, çocuklar okulunu seviyor ve bu adamı hergün görüyor. Bilinçli veya bilinçsiz örnek alıyor. Nasıl göründüğüne dikkat etmeli mi? Bu çocuklar onun görüntüsünden nasıl etkilenir? Sıradan giyinmesi çocukların onun karşısında rahat olmalarını mı sağlar, yoksa azıcık otorite hissettirmek iyi mi? Ya da her ikisi birden olabilir mi? Dahası bu kadar eğitimli bir adamın buna dikkat etmemesi  normal mi, boşvermişlik mi, bilinçli tercih mi? Bir ilave daha, bir canlı yayın yapılacağı önceden belli ve okuluna birsürü sanal misafir gelecek. O misafirler için (aynı zamanda muhtemel müşteri) biraz özenli olmak onlara değer verdiğini gösterir mi? Yoksa bana değil siz işe bakın demenin bir yolu mu? Veya ben de sizden biriyim bakın aynen sizin gibiyim demek mi istedi? İşini iyi yapıyor bu eksik kalsın diye düşünenler olabilir. İşini de iyi yapsın onu da ikisi birden olmuyor mu? 

Doğrusu bilmiyorum, hangisi doğrudur, hangisi uygundur ve herkes farklı algılayacağı için kim ne düşünür bilmiyorum. 

Ben ne düşünürüm ne isterim onu yazacağım buraya. Ben özenli kişileri severim. Ama bu abartı bir zenginlik yada gösteriş şeklinde değil, temiz, senin için hazırlanıldığını gösteren, mümkünse evde yalnız geçirdiğin zamanda giyeceğin türden olmayan. Evime misafir gelince ev kıyafetlerimi çıkarırım ben. Senin için hazırlandım sana değer verdim demenin bir yolu gibi gelir, aynı zamanda kendimi daha iyi hissettirir. Çalışırken bir dönem iyi giyinmiyordum kabul (şimdi o dönemin kişisel olarak sıkıntılı günlerimde olduğunu farkediyorum) ama insanlarla çalışırken onların gözünü tırmalamayacak şeyler giymeye çalışırdım. Özellikle de ders anlatırken (hatta beyaz önlük giyerdik) odak noktası kaymasın diye. Yani ne kadar "kişinin kendi giydiğinin seçimi kişiye ait olsa" da aslında yüzde yüz bağımsız değil. Giyim/görünüş bir mesaj taşır ve bu mesajı nasıl vereceğimiz bize bağlı.

Atatürk'ü düşünüyorum mesela. Tabi o lider olduğu için daha farklı bir imajı var ama hiç lakayt görüntüsü yok fotoğraflarda. Yine bu özeni birçok ünlü kişide görmek mümkün.

Hayat kolay değil. Ekonomi, eğitim sistemindeki sorunlar, iş hayatının getirdiği sıkıntılar bir sürü derdimiz var, işim başımdan aşkın, bunca dert içinde bir de onla mı uğraşacağım deriz. Evet aslında uğraşabileceğimiz nadir birkaç şeyden biri bu. Birçok meselede kontrol yüzde yüz bizde değil. Fakat nasıl göründüğümüz, yüzümüze takınacağımız ifadenin şekli ise yüzde yüz elimizde. Kendimize özen gösterdiğimizde bu önce bize iyi gelecek. Yüzümüze bir gülüş kondurduğumuzda o önce bizi gülümsetecek. Çocukların karşısına böyle çıktığımızda inanın onlara da yansıyacak.

Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz çok merak ediyorum. 

8 Şubat 2017 Çarşamba

Bir Ehliyet Meselesi

Bir Ehliyet Meselesi
Geçen yıl ilkbahar aylarından beri ehliyet almayı kafama koydum, yaz tatili falan derken ancak sonbahara kaldı girişimlerimiz. Eh bir süre de hoca aradık, başlamam Ekim ayını buldu.

Aaa bu yaşa gelmişsin senin ehliyetin yok muydu diyeceksiniz. Evet yoktu. İstanbul'da sürekli toplu taşıma kullanıyorduk ve işlerimiz karşı yakadaydı. Yani trafiğe girmek delilik olurdu vapurlar varken. Ayrıca hep çevremde ehliyeti olan ama kullanamayan kişileri gördükçe, ne zaman araba almaya ve sürekli kullanmaya karar verirsem ehliyetimi o zaman alıcam derdim.

Hollanda'ya taşındığınızdan beri de çok ihtiyaç duymadım aslında. Ama ikinci çocuktan sonra kullanırsam hayatımın biraz daha kolaylaşacağını düşünüyorum. Zaten bu güne kadar toplu taşıma ile idare ettik (eşimin arabası var ama işe gidip geliyor ve tabi olsa bile ehliyetim olmadığı için kullanamam), yine de yapardım ama artık böyle bir heves de geldi. Arabam olsun süreyim istiyorum, hele de kullanmanın zevkine varınca.

Hollanda'da ehliyet almak biraz meşekatliymiş. Seviyenize göre 20-30-40 saatlik ders paketlerinden oluşan sürüş dersi alıyorsunuz. Deneme dersi sonucu hiç bilgim olmadığı için bana tavsiye edilen paket 30 saatlikti. İstediğiniz sıklıkta olabilir dersler ancak öğretilenleri sindirmek için haftada bir kere 2 saatlik paketler halinde aldım ben. Birkaç hafta, haftada 4 saat de yaptım fakat çoğunlukla haftada bir kezdi. Hocanın tatili bizim tatillerimiz falan derken 10 gün önce sürüş derslerini bitirdim.

Gerçekten öğrendiğimi hissediyorum tabi. Hoca iyiydi fakat dersler dışında pratik yapma imkanım yoktu. Çünkü otomatik vites ehliyeti alacağım ve eşimin arabası normal vitesli. Burada iki araba türü için iki cins ehliyet veriyorlar ve normal vitesliler her ikisini de sürebilirken, otomatik vitesliler sadece otomatik kullanabiliyor. Doğrusu ay normal olsun garanti olsun vs diye hiç düşünmedim çünkü arkada çeneleri hiç durmayan iki çocukla, etrafta vızır vızır bisikletler varken ve en ufak falsoda cezalar yağmur gibi yağarken, mümkün olan en kolay yolu seçmeliydim. Nitekim 30 dersin sonunda kuralları iyice öğrenmiş, trafiğe çıkma özgüveni gelmiş biri olarak karşınızdayım şu an. Ancak tek eksiğim var ehliyet :))

Ben zamanlamayı pek tutturamadım. Normalde dersler devam ederken teori sınavına hazırlanıp onu geçmek, ve ardından ortalama bir ay sonrasına verilecek olan sürüş sınavını, derslerin sonuna denk getirmek iyi olurmuş. Şuan teori sınavına çalışıyorum. Ne yazık ki zaman ayırmak çok zor oldu. Akşamları çocuklarla sızıp kaldığım sonra da gecenin ortasında uyandığımda azar azar çalıştım. Biraz önce teori kitabının son chapterını bitirdim, deneme sınavlarının olduğu bir kitap var sırada. Hedefim on gün içinde bitirip sınavı almak. Umarım.

Hollandaca bilmediğim için sınavları İngilizce alacağım. Çalışırken de bu yüzden biraz daha dikkat etmem gerekti çünkü teknik bszı terimleri bilmiyormuşum onu da öğrenmiş olduk. Çok önceden Türkçe sınav da olunabiliyormuş ama kaldırılmış, çeviriler çok hata içeriyormuş çünkü.

Evet şimdi önümüzde sınavlar var, gelişmeleri ve inşallah ehliyet alınca müjdeli haberi yazarım. Bahar gelene kadar alsam çok iyi olacak 💃🏼

7 Şubat 2017 Salı

Palmiye Yağının Ettiği

Mutlaka haberiniz olmuştur, nutellanın içindeki palmiye yağının kanserojen etkisi varmış. Biz zaten Nutella almıyorduk (benzer ürünler de almıyoruz çok nadirdir) ama bu meret neredeyse herşeyin içinde var. Hiç ummadığımız ürünlerde bile.

Bizim çocuklar az yiyen türden oldukları için abur cuburlardan da az yiyorlar. Yani mesela önlerine bir paket bisküvi koysam, bir iki tane yer bırakırlar. Bir paket çikolata koysam bitiremezler ama illa ki arada sırada biraz şeker biraz çikolata isterler. 

Ben eh o kadar da olsun diyerek veriyordum. Bence tamamen yasaklandığında çocuk daha hırslı oluyor ve bulduğu ilk fırsatta saldırıyor. Ve ne yazık ki etrafta böyle fırsatlar oluyor, bir yerlerde şeker dağıtılıyor mesela, okuldaki partilerde ya da ne bilim illa ki çıkıyor bir yerden işte. Böyle durumlarda ben yanında olmasam bile kızım oldukça seçicidir (abur cuburun da  her çeşidini yemez, çikolatalı kremalı büskivi yemez mesela, pasta yemez, kek hayatta yemez, bazı gofret/çikolataları beğenmez falan), dolayısıyla içim rahat. Fakat eşim çok katıdır. Benim gösteremediğim direnci gösterir ve evde olduğunda hayatta vermez. 
 
Şimdi palmiye yağı çıkalı beri alabileceğimiz ürün sayısı neredeyse bitti denebilir (bir de glukoz şurubu içerenleri almıyorduk önceden) fakat sevdikleri istedikleri birkaç şeker var. Yerine meyve, kuru meyve, fındık ceviz falan demeyin nolur zaten onlar da günlük menülerinde illa ki var, ben de alternatif arayışlarına giriştim. Önceden deneyip yemediklerini bildiğim için fazla yapmadığım sütlü tatlıları, kurabiyeleri yeniden yapmaya başladım. Ne yazık ki onları da yemediler, geçen gün yaptığım bir kilo sütten sütlacın hepsini kendim yemek zorunda kaldım (kızım öğürerek çıkardı, oğlum dilinin ucunu değdirdi beğenmedi, kocam da yemedi 😒). Beraber yaptığımız, ağızda dağılan tuzlu kurabiyeyi kızım beğenmedi, bir tepsi kurabiyeyi yine benden başka yiyen yok Tiramusu'yu zaten sevmiyormuş diye tadına bakmadı. Ha geçenlerde yaptığım poğaçayı sevdiler bak yine yapayım, bir de tatlı bir kurabiye deneyeyim bakalım. 

Laf çok uzadı ama asıl anlatmak istediğim ne yiyip yemediklerinden çok bu haberden sonra girdiğim ruh halinin bana ettikleri. Gecenin üçünde birden bire kızımı çok özlediğimi farkettim. Çünkü son zamanlarda günümüz onu yiyebilirsin/ bunu yiyemezsin çatışmalaryla, sürekli taleplerini bertaraf etmeye çalışmakla, yesinler diye alternatifler üretmeye çalışmakla geçiyor. Bıktım. Eski neşeli anneliğimi özledim. Kızımla vakit geçirmeyi özledim. Hemen bu sabahtan itibaren bu çatışmalarla boğuşmaya son vereceğim ve yeniden eski halime döneceğim. 

Bizi yenemeyeceksin Palm yağı 😉


4 Şubat 2017 Cumartesi

56,57,58. Ay Mektupları

Önceden ayın 23'ü geldiğinde aklıma direkt sen geliyordun kızım, ne oldu da bu değişti, ben neden yazmayı bıraktım inan bilmiyorum.  Fakat en azından 60 ay boyunca yazmak istiyordum. Yani çok kalmadı aslında fakat belki de yine devam ederim bilmiyorum. Şimdi hatırladığım kadarıyla geçmiş mektupları yazacağım. Telefonumu da değiştirdiğim için geçmiş fotoğraf albümleri işe yaramadı bu sefer, iyi ki instagram var.

Kasım -56. Ay

Kasım ayı Hollanda'da iki aydan fazla sürecek olan festival aylarının başlangıcıdır. Artık sen de bilincinde olduğun için, kasım ayındaki Sint Maartin günü için çok heyecanlıydın. Bu günde çocuklar genelde kendi yaptıkları fenerlerle hava karardıktan sonra kapı kapı dolaşıp, bir şarkı eşliğinde şeker dilenirler :) O gün havanın feci soğuk olmasına rağmen (-2 dereceydi hatırlıyorum), bir saatten fazla dolaşıp bir torba şeker topladın. Ben peşinde dolaşırken soğuktan donmuş eve geldikten bir saat sonra bile hala ısınamamıştım. Sen ise gayet keyifliydin. 

 
Bu ay boyunca okul sonrası aktivitelerin ve haftasonu gittiğimiz (artık sona erdiği için gitmiyoruz) Düşle Yaşa atölyesi tam gaz devam etmişti. Hava da soğuduğu için kapalı oyun alanları ve arkadaş ziyaretleri de yaptık. Bugünlerde kardeşinin inatlarını yaşadığım için düşünüyorum da, gezme konusunda hiç sorun çıkarmadın. Gezmeyi hep sevdin ve çoğunlukla sen talep ettin. Hatta bugünlerde daha fazla etkinliğe gitmeyi talep ediyorsun ancak biraz boş vaktinin kalmasını tercih ediyorum.

Aralık -57. Ay

Aralık ayına damgasını vuran ve daha dün yeniden gidelim dediğin Maldivler seyahatimizdi. Orada nasıl özgür ve mutlu olduğun hala gözümün önünde. Her geçen gün kendinden emin tavırların artıyor ama bence orada bir sıçrama oldu. Bazen gerçekten hayret ediyorum, hayranlıkla seni izliyorum ve sonra sen ka.ka, pi.pi, po.po gibi ayıp kelimelerden oluşan uydurma şarkını söylüyorsun ve ardından klasik kikirdeyişini yapıyorsun ya, tamam diyorum zıpır geri döndü :) Böyle bir hanım hanımcık bir kuduruk hallerin arasında gidip gelirken hayatımın ne kadar renkli olduğunu tahmin edersin.

 
Kardeşinle olan ilişkin hep iyiydi ama o konuşmaya başlayıp da kendini daha iyi ifade ettikçe biraz daha güçlendi sanki. Artık beni işe karıştırmadan birlikte oynuyor, bir çok hain plan yapıyor, evin içinde koşuşup, kikirdeyip, bağrışıp duruyorsunuz. Arkadaşlarınla olan oyunlarında dahi hep oyun kurup kural koyan kişi olduğun için, kardeşinle oynarken kendine iyi bir kurban bulduğunu söylememe gerek yok herhalde. Sen şimdi şurda dur, şunu yap, oldu mu Eren, tamam mı? sesleri yankılandı evde. Kardeşin ise senin oyuncağın olmaktan gayet memnun kafasını sallayıp "damam" derken, ben de sizi gizlice izliyordum... İzlerken çok da normal bulmadığım Sam ve Stella çizgi filmindeki Stella'ya benzetenler oluyor seni (filmde stella kardeşini çok iyi idare eden, oyunlar bulan, güzel yönlendiren bir abla) ki ben de zaman zaman benzediğini düşünüyorum. Aranızın böyle iyi olduğunu gördükçe şükredip duruyorum.

Aralık ayında ayrıca Hollanda'nın gündeminde Sinter Klaas olur. Bir aya takın süreyle sürekli bu temada süslemeler, etkinlikler yapılır, hediyeler dağıtılır. Sen de bunlardan bol bol nasiplendin, her gittiğin yerden hediyeler edindin. Gerçekten bu dönemde Hollanda'da çocuk olmak çok güzeldir ve bu ayrıcalığı sen de hissettin.

Ocak-58.Ay

Aralık'ın son haftasını ve Ocak'ın ilk haftasını kapsayan okul tatili nedeniyle bol bol evdeydik bu ayında. Tabi ki yine kişisel gezmelerimiz oldu ama hava gerçekten çok soğuktu, dışarda fazla kalamadık. Doğrusu sen de ben de eskiden olduğu gibi saatlerce parklarda takılmamızı çok özledik. Tatilden sonra okul başladığında heyecanla gittin, hatta hasta olduğunda bile gitmek isteyecek kadar çok seviyorsun.

Bu ay tamamen kutlamalarla geçti diyebilirim. Okulda Kerst etkinlikleri ve yemeği, ardından yılbaşı, ardından  kardeşinin ve babanın doğumgünleri. Üstelik arkadaş çevremizde de doğum günü olan çok kişi vardı. Üç haftasonu ardarda (bir tanesinde hem cts hem pazar) toplam 4 doğumgünü partisine katıldık. Biri Eren'inkiydi tabiki. Böyle organizasyonlardan çok zevk alıyorsun. Gelen herkese vermek üzere el yapımı kartlar hazırladın, ufak hediyelikleri paketledik, alışverişe çıktık, süslemeler yaptık, yiyecekleri beraber hazırladık... Çok dolu dolu geçti çok eğlendin. 

 

Blogda hiç bahsettim mi hatırlamıyorum belki bir yıldan fazla zamandır atlara hayransın. Eski yazılarda söylemişimdir, bu Spiderman, ninja turtles ve ben10 sevginden daha uzun süren bir dönem oldu. Muhtemelen de kolay geçmeyecek. Şimdiden at sürme hayalleriyle yanıp tutuşuyorsun. At figürlü bir sürü eşyan var. Atların genelde kahverengi olanını seviyorsun ama unicorn'lara da özel bir ilgin var. Bu fotoğrafı kasabamızın çiftliğinde çekmiştim. Bu at orada hep var ama her zaman yakında olmuyor ve kendini sevdirmiyor. Yüzündeki ifadeden ne kadar mutlu olduğun belli oluyor.

Nice aylara Gül yüzlüm ❤️

Annen
Amsterdam

29 Ocak 2017 Pazar

Katlı Servis Tepsilerinin Farklı Kullanımları

Mutfağımda dönem dönem saksı içinde fesleğen nane gibi otlar oluyor ama ben onlara hala yer bulamadım. Hem dekoratif olsun istiyorum hem de kolay ulaşılabilir (şimdi yüksek bir yere koyuyorum ve yemek yaparken unutuyorum kullanmayı). İşte bunun için fikir ararken aşağıdaki ilk fotoğrafı gördüm çok sevdim. Sonra diğerlerini de görünce bir ilham geldi ki sormayın gitsin :))


Meyvelerin de konması fikri çok güzel, hem çocuklar da kolayca alabilir. 


Yine bitkilerce kavanozlarla süslenmiş aşağıdaki ama bence burda fincanlar anlamsız olmuş.



Bu tamamen dekoratif olmuş hoş görünüyor.

İşte buna da bayıldım, tematik servis seti gibi.
 



 

 

 

 


 

 

 
 

27 Ocak 2017 Cuma

Çocuklarla Telepatik İletişim

Çocuklarla Telepatik İletişim
Daha önce bu konuyu yazmaya birkaç kez niyet ettim ama vazgeçtim. Sonuçta biraz özel alanımı ihlal ediyormuşum hissine kapıldım. Bilmem telepatiye ilginiz var mı? Dahası inanır mısınız? Eşimle ilk tanıştığımızda (18 yıl önce) bu konuya ve benzerlerine ilgimiz vardı (hala da var ama artık fazla tartışamıyoruz). Bir fizikçi nasıl olur da metafiziğe inanır derseniz, yaptığımız uzun araştırmalar sonucu (biyofizik alanında bu konuda çok ciddi çalışmalar var ve hatta yakın zamanda Japon'lar kuantum telekinezi deneyleri başardılar) metafiziğin henüz açıklanamamış bir bilim olduğuna karar verdik. Muhtemelen herkeste bu tip yetenekler var ancak nasıl kullanacağımızı bilmiyoruz ve bu yüzden henüz tesadüfen keşfedip nasıl yapacağını öğrenenler dışında yapabilen insan sayısı çok değil. Bir örnek verecek olursam kolumuzu kaldırma işini düşünelim. Kolu kaldırmak için beynimize bir komut veriyoruz ve kol harekete geçiyor fakat bunu bir diğer kişiye anlat, senin anlattığından itibaren o da yapsın desem kimse anlatamaz. Çünkü kolumuzu bir şekilde kaldırabildiğimizi keşfetmişizdir ve bu arada vücudumuzda olan şeyleri bir düzen içinde tanımlayamıyoruz. Ne olduğunu da bilmiyoruz nasıl anlatacağımızı da. İşte telepati ve diğer benzer yetenekler de böyle olmalı. Nasıl yapıldığı anlatılmaya çalışıldığında bile (çünkü filmlerde falan görüyoruz işte gözünü kapa odaklan vs) bu, her kişide aynı şekilde işe yarayacak mı ve asıl önemlisi beyinde o sırada neler olacak bunu betimlemesi zor.

Herkeste var olduğu kanısına ise nerden vardım derseniz mutlaka hayatınızda şöyle şeyler yaşamışsınızdır. Birini düşünürsün mesela, çok geçmeden onu görür veya telefonunu alırsın; toplulukta iki kişi aynı anda ağzını açıp aynı şeyi söyler; veya çok başımıza gelen dejavu halleri, ben bu anı daha önce yaşamıştım dersiniz. Bütün bunlar metafizik yeteneklerin bizdevar olduğunun ufak belirtileri. Kimilei bunlara önem verip daha çok gelişmesine sebep olmuştur, kimileri ise görmezden gelmiştir.

Kendimden bahsedecek olursam, elbette ki iddialı olamam ama bulduğum her fırsatta telepati yapmaya, altıncı hissimi geliştirmeye, kendime küçük deneyler türetmeye devam ettim. Tam 18 yıl boyunca hep yaptım yapıyorum. Ve anne olduktan sonra çocuklarımda sık sık uyguladım.

Yine araştırmalarıma ve deneyimlerime göre en iyi telepati iletişimi birbiriyle yakın bağ olan kişiler arasında oluyor. Şart değil ama birbirini çok gören çok vakit geçiren kişiler arasında daha yoğun. Kan bağı olması gerekmez fakat çocuklarımız en çok vakit geçirdiğimiz kişiler olduğu için ideal. Bir de telepatiyi düşünce ve duygu telepatisi olarak ikiye ayırabiliriz ki duygu telepatisi kısmen empati olarak da adlandırılabilir fakat bir farkla. Ne hissettiğini anlıyorum (yani idrak ediyorum, düşünce olarak ne anlama geldiğini biliyorum değil), ne hissettiğini hissediyorum şeklinde olanı. Zira açıdan kıvranan birinin acısını kendin yaşamışçasına hissedersin duygu telepatisinde.

Benim en çok yaptığım ve başardığım bu duygu telepatisi. Bunda kaynak kişinin yoğunluğunun etkisi var. Diyelim bir gönderici bir de alıcı olsun. Her ikisinin de konuya iyi odaklanması gerekir. Göndericinin bir düşünceye odaklanması çok uğraş gerektiren bir konu, çünkü düşünceler çok hızlı akıyor ve kontrol edilemiyor. Fakat bir duyguya odaklanmak çok kolay, çünkü insan olarak bazı güçlü duygulara yapışıp kalıyoruz. İstesek de kurtulamıyoruz. Bu durumda gönderen kişinin iyi odaklandığı bir duyguyu, telepatik olarak almak daha kolay oluyor. Çocuklar ise saf duygu demek, tertemiz duygu kaynağı. Dolayısıyla telepati için çok uygun adaylar.

Çocuklarımla telepatiyi en çok kullandığım zaman ise uyku zamanı. Ne zaman uyuyacaklarını anlıyorum. Bu çok faydalı oluyor çünkü boşuna zaman kaybetmemiş oluyorum. Aslında yine zaman kaybediyorum çünkü iki çocukla aynı anda uykuya gidiyoruz birinin uykusu geliyor diğerinin gelmiyor bekliyoruz falan ama, tam uyumadan birkaç dakka önce anlıyorum uyuyacaklarını ve bu yüzden bekleme süresi stresli geçmiyor benim için. Bazen eşime diyorum uğraşma daha o hissi almadım, uyumayacak sadece bekle.

Bunu nasıl yaptığımı anlatmaya çalışayım bendeki haliyle. Farketmem kızımın bebekliğine rastlar. Onu uyuturken benim de çokuykum gelir ve esnerdim, sanki uykuya dalacakmış gibi ama o daldıktan sonra birden herşey biterdi. Sanki o çok uykusu olan ben değildim. Sonradan bu uyku sinyalinin bana ait değil kızımınki olduğunu anladım. Hani uykuya dalmadan önce bir ara hal vardır,dünyadan kopmaya başladığın, uyur-uyanık bir hal. İşte bu sırada beyinde bir takım uyulmalar olur. İşte hissettiğim şey kendi başımda bu uyuşmalardı. Fakat sonradan farkettim ki bu his kendim uykuya geçerken hissettiğim yerde değil. Yani başımın farklı bir bölgesinde hissediyorum aynı hissi. Oğlum olunca da benzeri oldu. Hatta çok ilginç ki onun hissi de başımın farklı bir bölümünde. Şimdi bir yanımda kızım bir yanımda oğlum yatarken ben sadece bu histen kimin önce uyuyacağım anlayabiliyorum.

Bunun dışında onların duygularını anlamada, ne demek istediklerini çözmede daha bebekliktentibaren kullanmaya çalıştım telepatiyi. Çoğunlukla işe yaradı,yarıyor. Belki ilerde daha farklı tecrübelerimiz de olur kim bilir.








20 Ocak 2017 Cuma

Türkiye'de Olsan Yapamazdın

Türkiye'de Olsan Yapamazdın
Kimi zaman aleni kimi zaman da içses olarak (yani insanların bakışlarından itibaren) bana bu sözün söylendiğine tanık oluyorum. Ne üzerine derseniz, çocuklarla olan hayatım, gezmelerimiz, onları aktivitelere götürmem ya da onlar için yaptığım herşey için. Hollanda'da gerçekten çocuklar için çok sayıda alternatif var ve bunlar hem konum olarak hem de ücret olarak erişimi kolay fırsatlar. Ancak bunu tercih etmek de etmemek de kişiye kalıyor. Çünkü burada yaşayıp da çocuğunu hiç bir aktiviteye götürmeyen, götürse de sürekliliğini sağlayamayan, boşveren birçok  aile var. Biliyorum, görüyorum.

Dolayısıyla insanın içinden gelen birşey bu. Nitekim İstanbul'a gidip de birkaç ay kaldığımızda sıcak soğuk demeden durmadan gezdirdim çocukları. Üstelik yanıma yoldaş bulamadığımda iki çocuğu da bebek arabasına attım öyle gittim. Anneler bilirler çocukla biryere gitmenin aslında ne menem bir yorgunluk olduğunu. Gitmeden önce kafanda canlandırmak bile vazgeçme sebebidir ve sanırım çoğu anneyi alıkoyan da budur.

Ben yorulmuyor muyum derseniz yorgunluktan dökülüyorum. Fakat nedendir ben de anlamıyorum, içimde böyle bir heves var. Bir hareket hali, bir merak, onları yeni deneyimlerini yaşarken görme arzusu. Bu yüzden Türkiye'de olsam dahi aynı tempomuz devam ederdi sanıyorum.

Bir de işin maddi boyutu var tabi. Cimri asla değilim ama gereksiz harcayan biri de değilim. Lüks yerlerde yiyip içelim takıntım yoktur. Yanımıza sandviç meyve vs alıp en alakasız yerde yiyip, yedirebilirim. Ya da çocukları evde besler tok götürürüm. Gideceğimiz yerleri önceden araştırırım, ücretli etkinlik ise fiyat/performans analizini iyi yaparım. Ulaşım imkanı çok zorlayacaksa gitmem ama genelde toplu taşımaları kullanırım (gerçi bu ara ülkemizde toplu taşıma olayı çok korkutuyor ama önceden öyle yapardım diyeyim).

Bir de çoğu arkadaşıma da söyledim, ben olsam orada çocuklarımın yaşıtlarından bir oyun grubu kurardım. Her hafta birinin evinde, ya da varsa uygun bir mekanda çocuk toplanmaları. Gerekirse oyun kuruculuğunu da üstlenirdim. Ve ya toplanıp her hafta bir müzeye/ sergiye falan götürürdüm çocukları. Ya da o işi gerçekten yapmıyordur belki ama mesela resim yapan birini bulurdum, haydi bizim çocuklara ders ver masraflar bizden derdim. Haftada bir saat ders veren kişi için zor olmaz ama çocuklar için büyük adımdır. Benzer şekilde başka bir spor veya sanat dalı. Grup olunca fırsat yaratmak daha kolay. Seviyorum böyle şeylerle uğraşmayı.

Şu anda kızım sabah 8.30-14.15 arası okulda. Haftanın üç günü aktivitesi var, ritmik jimnastik, müzik ve yüzme. Bunlar için ödediğimiz rakamlar Türkiye'deki muadillerine göre çok komik. Daha çok aktivite bulunur ama diğer günlerin boş kalması iyi oluyor. Bazen arkadaşlarına gidip geliyor bazen de biz birlikte birşeyler yapıyoruz.

Oğlum için henüz düzenli bir süreklilik sağlayamadık aktivitelerde. Bir dönem müzik okuluna gittik ama bitince başka olmadı. Yakında onun için de düzenli bir sistem başlatıyorum. Bir sabah müzik okulu bir sabah yüzme olacak. İki sabah da oyun ablası ile oyun oynayıp dil öğreniyor zaten. Yakında oyun okuluna da başlıyor haftada bir sabah ile (bir süre sonra iki sabah olacak, 2.5 yaşından sonra dört sabah). Öğleden sonraları ise beraber olacağız. 

Bu yoğun gündemimizden ötürü bazen tüm gün dışarıda geçiyor. Günde kaç kere eve girip çıkıyorum. Bazen sadece çocukları oradan oraya götür işi yapıyormuşum gibi geliyor, dışarda olmaktan yemek bile pişiremediğim günler oluyor. Fakat onlarınyüzündeki  mutluluk ve tatmin olmuş ifadeyi görünce, herşeye değiyor.

16 Ocak 2017 Pazartesi

Bize Düşen

Bize Düşen
Anne olarak hayatta çocuklarımız için yapmayacağımız şey yok ve yine onların iyiliği için çok daha kaygı duyuyoruz. Özellikle de gelecekleri hakkında.

Ülkemizdeki gelişmeleri ben de büyük bir üzüntüyle takip ediyorum. Yönetimdeki muhtemel değişiklikler, eğitim sistemindeki eksiklikler insanda hiç umut bırakmıyor ve ne yazık ki hiçbirşey yapamıyoruz. Elimizden birşey gelmiyor, biz uyurken bazı adamlar bizim adımıza kararlar alıyor :(

Fakat düşünüyorum da gerçekten yapabileceğimiz birşey yok mu? Aslında çözüm hepimizin gözü önünde. Bugün için olmasa da yarın için çocuklarımızı düzgün yetiştirmek bizim elimizde.

Biliyorum annelik hiç kolay değil, çoğu zaman sadece getir götür, pişir yedir, yıka pakla işlerinden çocukları eğitmeye, beraber bilişsel aktiviteler yapmaya zaman kalmıyor. Fakat kısa vadede değil uzun vadede düşünmeli. Haftada bir iki saat yapmak hiç yapmamaktan iyidir, en iyi örnek olan kişi bizler olduğumuz için değiştirmek istediklerimize şimdi başlamak hiç başlamamaktan iyidir. Zaman hızla geçiyor inanın hiç birşey yapmayınca daha hızlı veya daha kolay değil, sadece boşa geçmiş oluyor.

Önce kendimizi toparlayacağız, ahlarla vahlarla ne yapsaklarla zaman kaybetmeyeceğiz. Zamanımızı boşa harcayan şeylerden kurtulacağız. Elbette dinlence zamanlarını boş zaman olarak değerlendirmiyorum, çünkü insan olarak hepsine ihtiyacımız var.

Çocuklarımıza iyi davranışlarımızla örnek olacağız, iyiye güzele teşvik edeceğiz. Bir kereden birşey olmaz diyerek hataları örtbas etmeyeceğiz. Problemlerimizi çözmeyi, sosyalleşmeyi, doğayı, bilimi, sanatı göstereceğiz.

Evet hepimiz herşeyi öğretemeyiz bazı şeyleri okullardan öğrenecekler ama kim tam anlamıyla okulundan tatmin oluyor ki. Tatmin olmadığımız konularda başka destekler, fırsatlar arayacağız. Çocuğun ilgisi olduğu yönleri besleyeceğiz, gerekirse kendimiz araştırıp öğrenip sonra ona öğreteceğiz. Beraber öğrenmeyi öğreneceğiz.

Dil ve bilgisayar. Lütfen İngilizce ve bilgisayar öğretin çocuğunuza. Bilmiyorsanız da bulun araştırın, çok kaynak var yapılabilecek çok şey var. Çocuklar biraz teşvik edildiklerinde kolayca kapıyorlar. Fakat elbette özünde oyun olmalı, zorlama olmamalı. 

Çocuk okuma yazma biliyorsa nasıl araştırma yapacağını, düzgün kaynaklara nasıl ulaşacağını, yabancı sitelerdeki bilgilere nasıl erişeceğini öğretin. Daha ilerleyen yaşlarda farklı bilgileri kıyaslamayı,sorgulamayı, düşünmeyi, araştırmayı...

Artık çağımız daha farklı bir çağ. Eğitimde bazı konular literatürden kaldırılıyor mesela. Elli yıl önce olsaydı, çocuklar eksik bilgiyle büyürdü ama şimdi farklı. Dünyanın her yerinden gelen bilgiler var. Çocuklarımız bunları görür ve farkı farkedebilirlerse sorgulayacaklar. Neden bunlar böyle yazıyor da bizim kitapta böyle, neden? Sorgulamayı bilen merak eden düşünen çocuk yetiştirelim lütfen. O zaman kendileri için doğru olanı da düşünüp seçebilecekler. 

Düşününce yapılacak çok şey bulunabilir. Bilgilerimizi potansiyelimizi boşa harcamadan yeni nesle aktarmak, bizden daha donanımlı, gözü açık, vicdan sahibi, dürüst çocuklar yetiştirmek elimizde. Bu hem bireysel olarak çocuğumuz için, hem de toplumumuz için yapabileceğimiz en iyi şey. Çocuklarımız var oldukça umut her zaman var.




15 Ocak 2017 Pazar

Novacım 2 yaşında !!



Zaman su gibi geçiyor, 13 ocak cuma günü oğlum 2 yaşını doldurdu. Ele avuca sığmayan, tatlı, bıcır bıcır konuşan bir yumurcak oldu.

Son iki aya ait aylık mektuplarını yazamadım. Gerek kişisel gündemimizin yoğunluğundan, gerekse ülke gündeminin. Fakat ne yazık ki unutuluyor. Yazmadığım hergünün hatırası bir sonraki günde bilinmezliğe karışıyor. Onları ilk fırsatta toparlayıp yazacağım.


Kızım kardeşine doğum günü hediyesi olarak bir değil dört tane kart hazırladı. Anne, ben kardeşimi çok çok çok çok seviyorum diyor. Kartlara da yazdı bunu. İki çocuklu hayatın başlarında "nasıl olacak acaba" şeklindeki endişelerimin akibetini izlediğim günlere ulaştık. Çok şükür birbirlerini çok seviyorlar ve iyi anlaşıyorlar. İyi ki doğmuşsun diyoruz Nova'ya sık sık iyi ki doğdun!  :)

Nice güzel yaşlara oğlum. Seni çok seviyoruz.