biz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
biz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Yapraklı Enginar

Temmuz 29, 2013 11 Comments

Babam sevmediginden annem kereviz, enginar, brokoli gibi yemekler pisirmez, dolayisiyla evlenene kadar nadiren yedigim bu yiyecekleri evlendikten sonra duzenli olarak pisirmeye basladim. Ancak slovakya ile baslayan yurt disi maceramizda tum yemek duzenimiz altust oldu. Kimi yiyecekleri hala bulamiyorum. Enginari ise cok sevmeme ve onceden epey pisirmeme ragmen bulamadigimdan nerden baksaniz en az uc yildir hic yememistim. Gecenlerde markette sapli,yaprakli halini gorunce nasil pisirecegimi bilemesem de ozledigim bir yiyecege kavusma askiyla sepete ativerdim. Daha once hep soyulmus ve temizlenmis olanlardan aliyordum ama yaptigim arastirmalar sonucunda artik sadece yaprakli alacagim. Hem de artik nasil pisirecegimi cozdum :)

Bu yazida okudugum bilgileri kisaca paylasayim.

Oncelikle soyulmus enginarlar pek tavsiye edilmiyormus. Soyuldugu zaman hemen karardigi icin limonlu suda bekletilmesi gerekirmis. Ozellikle pazarlarda satilan ve tum gun suda bekletilip satilan enginarlar, o kadar cok miktar icin limon kullanilmasi hesapli olmadigindan bir cesit kimyasal suyun icinde bekletiliyormus. Ve bu da hic saglikli degil takdir edersiniz.

Yaprakli enginar satin alinirken sapindan tutup sallanarak tazeligi anlasilirmis. Eger taze ise sallanir, kart ise sallanmazmis. Ve genelde yaprakli halde tuketmek enginar taze oldugunada yapilmaliymis. Kart ise ayiklanmaliymis.

Benim aldigim enginarlarin sapi cok kisaydi, sallamayi denedigimde pek ise yaramadi belki de kartti bilmiyorum ama nasil ayiklayacagimi bilemedim. Oldukca zahmetli bir ismis ve internette bir cok bilgi var ama ben Dila'dan vakit bulamam diye, once haslayayim boylece kolayca soyarim diye dusundum.

Iki enginari duduklu tencereye koyup sadece su ilavesiyle hasladim. Pistiginde ise yapraklari soymadan once yemeyi denedim ve sahaneydi. Kartsa da yedik gitti.

Pistikten sonra yapraklar kolayca ayriliyor. Yapragin govdeye birlestigi yerde beyaz etli bir kisim oluyor. O kismi dislerinizle siyiriyorsunuz. Tabi oncesinde limon+zeytin yagi+tuz dan olusan bir sosa batirmaniz cok lezzet katiyor. Boyle tum yapraklar bitince ustte sac gibi tuylu bir bolge oluyor ve haslandigi icin kolayca siyriliyor (haslanmamis halde zormus) ve nihayet sonunda soyulmus satilan canak seklindeki enginar kalbi kaliyor, onu da sosla yiyoruz biz tamam.

Iki hafta ustuste alip yedik, Dila da bayildi. Resimde goruldugu gibi yapraklarini kendi basina gayet dogru sekilde yedi. Gecen hafta markette goremedim gorur gormez alacagim yine.

Enginarin dolmasi falan yapiliyormus yaprakli halde, dogrusu onunla ugrasamadim, bu sekilde cok cabuk oluyor ve lezzeti de guzel. Turkiye'de simdi zamani gecmis olabilir ama gorurseniz almanizi tavsiye ederim.

14 Eylül 2012 Cuma

Coştum Yine Dalgalanıyorum Ben

Eylül 14, 2012 11 Comments
Hamileyken hormonlardan olsa gerek insan şapşallaşıyor. Mantıksız cümleler kurabiliyorsun, saçma sapan hareketler yapıp olmadık zamanlarda kikirdiyorsun. Ben de bundan bolca nasibimi almıştım. Bu günlerde ise artık  bebekli hayata iyice alıştığımızdan, az buçuk da olsa düzenimizi kurduğumuzdan hamilelikteki gibi keyifli coşkulu günler geri geldi.

Sevgili Tomurcuk yazmıştı, bebekle kaliteli zaman geçirmek hakkında. Ben de demiştim ki yorumda, bebekle ne yaptığın değil ne kadar etkileştiğin önemli bence. İlla ki oyun olması gerekmiyor, ev işleri, günlük yaşama dair eylemler hepsi onun için öğrenecek, keşfedecek unsurlar içeriyor ve bunları bebekle etkileşerek, iletişim kurarak yapmak onu da dahil etmek gerekiyor. Tabi bu durumda ise en normal günlük eylemler karnaval havasına bürünüyor, şarkılar, abidik gubidik sesler eşliğinde geçiyor gün. En azından bizim evde öyle.

Ben bu şekilde çocuk yetiştirmeyi ablamdan öğrendim. Normalde çok hareketli ve eğlencelidir kendisi. Şekilden şekile girer çeşit çeşit oyunlar yapardı yeğenlerime. Normalde ona göre çok daha ağırbaşlı olsam da şimdi aynen onun gibi oldum. Dışardan nasıl göründüğümü çok merak ediyorum doğrusu, ablama çok yakışıyordu bu deli dolu haller ama kendimi pek bilemiyorum.

Bazı anneler böyle olmayı tercih etmiyor, görüyorum. Misal çocukla aynı odadalar ama ya tv izliyor ya tek başına oyuncaklarıyla oynuyor. Anne de kendi işine bakıyor. Çocuğun tek başına oynamayı öğrenmesi için fırsat da tanınmalı ama bence bu tüm gün olmamalı.

Biz gün içinde neler mi yapıyoruz? Sabah kalkınca acayip sesler eşliğinde biraz gıdıklanma kikirdeşme, havalara uçurma aktivitesinden sonra beraber kahvaltı ediyoruz. Bu arada bir de kaka faslımız oluyor ki ben de kızımla ıkınarak ona yardım ediyorum sözde :)

Uyuyup uyandıktan sonra dışarda bir gezi yapıyoruz, salıncakta beraber sallanıyoruz, kuşları kovalıyoruz. Evde biraz oyuncaklarla oynama, muhtemelen çamaşır asma-katlama, karın doyurmacadan sonra yine uyuyoruz. Bu uykudan sonra bir de banyo faslımız oluyor bazen banyodan sonra kısa bir uyku daha yapıyor bazen yapmıyor.

Bir sonraki uyanmada ise müzik ve dans zamanı. Helo kucağımda havalara uçup zıplıyor, beraber dans ediyoruz. Tüm gün boyunca oyun oynarken ve uyurken bolca şarkı söylüyorum: çocuk şarkıları ve türküler (bir ara söylediğim şarkıları da yazacağım). Hatta artık Helocum onu uyutma sırasında şarkı isteğinde bile bulunuyor. İstediği şarkıyı bulana kadar hepsini deniyorum, beğenmediğinde ayaklarını tepiyor ve ıııı diye sesler çıkarıyor. Beğendiğinde ise gülüyor :)

Bu dans faslında babası da gelmiş oluyor. Bu arada babası gelmeden önce ya da sonra bir uyku daha oluyor. Sonra babayla oynama, kikirdeşme sevişme faslı başlıyor. Sonra hep beraber akşam yemeği yiyoruz, yatağa geçip karşımıza bilgisayarı alıyoruz dizi seyretmek için. Bazen hep beraber seyrediyoruz, bazen başlamadan bazen yarısında uykusu geliyor ve gece uykusuna geçiyor kızım.

Tüm gün boyunca kucağımda keşif turları yapmak istiyor artık. Dolapları karıştırıyoruz, balkondan bakıyoruz, neredeyse her şeyi tadıyoruz. Yaptığım her işe onu da dahil ediyorum. Çamaşır asarken heyecanlı sesler eşliğinde tek tek  çamaşırları tanıtıyor, sallıyor ve asıyorum. Katlarken ve bulaşık yıkarken de öyle. Bakınız aşağıda kızım çamaşır katlamaya yardım ediyor.

İşte böyle gün boyunca bir atraksiyon, bir heyecan gidiyor bizim evde. Öyle ki benden bile ciddi olan kocacım artık cıvıdı :) (ki bu büyük bir değişimdir, bilenler bilir) Helo ile günlerimiz çok keyifli, onun kahkahaları dünyalara bedel, tüm sıkıntılarımızı yorgunluğumuzu alıyor. Umarım hep böyle sürer ve tüm çocuklar daima gülerler.

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Anne Sendromu

Ağustos 06, 2012 15 Comments
Helo'nun gündüz uykuları sıkıntılı. Sanki alarm kurmuş gibi tam tamına yarım saat uyuyor ve günde 4-5 kez oluyor bu.  Toplamda günlük yeterli uykuyu alıyor ama bu kısa sürelerde hiç bir iş yapamıyorum. Herbirinde kahvaltı, öğle yemeği, bulaşık, biraz ev toplama derken akşam oluyor. Uyanık olduğu saatlerde ise onunla sürekli beraberim. Oyunlar oynatmaktan, hoplatıp zıplatmaktan bitap düşüyorum. Bazen eşim işten geldiğinde diyor ki

- Sen banyoya gir bir saat dilediğince dinlen, ben Dila'ya bakarım. Sonra da yemeğe dışarı çıkarız.

Ayyy, canım kocacım benim, ne de düşüncelidir. Ohh biraz dinleneyim bari.

Banyoya giderken antrenin aynasına gözüm takılır. Zira gün boyunca, sabah yüzümü yıkamaktan başka bir şey yapmamış ve aynaya bakmamışımdır. Kendimi gören içses konuşmaya başlar.

-Şu halime bak, berbat görünüyorum. Neden kocacım bir saat dilediğin gibi dinlen demedi de banyoya gir dedi. Kesin kendine çeki düzen ver demek istedi, aaaah ah demek ki artık beni beğenmiyor :(
- Yok yok, öyle değildir. Hani sırtım ağrıyor ya biliyor küvete su doldurup yatmayı sevdiğimi, iyi geleceğini, ondandır.
- Uff neyse, öyle ya da böyle, gideyim de kendime geleyim bari, hem bakımlı olunca ben de kendimi iyi hissediyorum, güzelce yıkanayım, süsleneyim bari...

Banyoda 15 dak sonra
-Yıkandım dinlendim, yat yat canım sıkıldı, en iyisi ben çıkayım da onlarla beraber oynayayım, zaten kızımı da çok özledim :p



22 Şubat 2012 Çarşamba

Ne Tesadüf !

Şubat 22, 2012 2 Comments
Bugün Google da hepimizin karşısına yukarıdaki görsel çıktı. Hertz'in doğum günüymüş. Fizikçi olarak ben de eşim de yakından tanıyoruz kendisini :)

Sabah eşim işe gitmeden önce şu bizim plaka işini yapmaya gitti. Dolayısıyla Google'da yukarıdaki resmi görmemişti. Plaka işi bitince telefon etti plakayı aldım diye.

Burada plakalar önce şehrin kodu ile başlıyor ama kod rakam değil harflerden oluşuyor. Ardından bir miktar rakam ve birkaç harf geliyor. Telefonda bana plakayı söylüyor 644 HZ diye ama ben HZ yi anlamıyorum kodlasana diyorum. O da diyor ki "hertzin birimi var ya o işte".

Hertz'in doğum gününde alınan plakamız Hertz biriminde oldu yani :))

17 Şubat 2012 Cuma

Arabaya Oturma Ziyareti

Şubat 17, 2012 13 Comments

Geçen Pazartesi günü çok şükür arabamızı aldık, ikinci el olduğu için devir teslim işlemi o gün yapılmıştı. Ancak burada arabalara plaka verilmesi farklı işliyormuş. Her arabaya özel plaka değil, kişiye özel plaka alınmakta. Bu durumda arabanın sahibinin plaka iptali için başvurması, ardından bizim de yeni plaka almak için bazı işlemler yapmamız gerekiyor. Normalde çok uzun süren işler değilmiş ama arabanın sahibi başka şehirde olduğundan, plakanın iptali, ardından buraya iletilmesi falan vakit aldı.

Nitekim eşim arabayı alınca, iş yerine yakın bir yere parketmiş pazartesi günü. Günlerden beri ben arabayı hiç görmedim, eşim de her akşam işten çıkınca arabayı şöyle bir ziyaret edip, bakıp geliyordu.

Dün aramızda şu konuşma geçti
-Aşkım ben ne zaman görcem arabayı, bari oturmaya geleyim
-Tamam iş çıkışına gel madem, biraz oturur döneriz, gelirken arabaya bir dantel yastık getirirsin hediye olarak
-Aa olur bak hatta termosa çay da koyayım, kurabiye de getiririm oturur yeriz, romantik romantik

İşte bugün çıkıp bir araba ziyareti yapayım dedim. Hediyelerim ve çay keyfi bir sonraki ziyarete kaldı ama, üşendim :) Biraz içinde oturduk, sonra karları temizleyip döndük. Şimdi kendilerini bizim kapı önüne iade-i ziyarete bekliyorum ama ne zaman gelecek artık bilmiyorum :)

8 Şubat 2011 Salı

Önce Vın Sonra Bıjj

Şubat 08, 2011 4 Comments

Geçen sene hatırlarsanız, Önce Pıtı Pıtı Sonra Bıjj başlıklı bir yazı yazmıştım. Geçen yıl sadece kar görmek, biraz kartopu oynamak amacıyla Uludağ'a gitmiştik. Bu tatil eşim yurt dışına gitmeden önce yapacağımız son tatildi ve uzun bir süre (geçenlerdeki  hafta sonu için gittiğimiz Barcelona tatiline kadar) birdaha tatil yapamadık. Neyse o zaman Uludağ'a gittiğimizde bağımlılık yaratacak bir şekilde kayma tutkunu olacağım hiç aklıma gelmezdi. Otelimiz ücretsiz kayak dersleri veriyordu ve denedik. Sonra da tutulduk. Ardından dönünce bir daha ne zaman kayacağımız meçhul olmasına rağmen kayak dışında (taşımak zor olurdu) bütün kayak malzelerimizi almaya başladık. Kayak montu, pantalonu, iç giysileri, eldivenleri ve kayak çorapları. Tabi şapka ve gözlük de var. Kayak kıyafetlerinin özelliği, su ve rüzgar geçirmez olmaları, aynı zamanda terletmemeleri, haraket özgürlüğü sağlamaları, üşütmeyecek kadar kalın olmaları vs. Tam bir teknoloji ürünü.

Tabi o zamanlar Slovakya'nın en önemli turistik özelliğinin kayak merkezleri olduğunu bilmiyorduk. Evimize yakın mesafede (15 ile 45 dak uzaklıkta) 5-6 kayak merkezi varmış. Biz de hafta sonu için günü birlik gittik. Ve inşallah daha da gideceğiz.


Gittiğimiz yer 40 dakka uzaklıkta Krompachy isimli bir kasaba. Burayı tercih etmemizin nedeni pistinde yapay kar oluşu. Yerlerde şu an kar var ama kayacak kadar değil, burası ise her daim kaymaya hazır. İlk resimde solda bir buğulu görüntü göreceksiniz. O kar püskürtme makinasından püsküren karlar. Her gece sabaha kadar o makine püskürtüyor ardından gün içinde durup, insanlar kaymaya başlıyor. İkinci resimde ise ağaçların hemen önünde ise makinalar çalışmıyor halde iken görülüyor.  İkinci resimde görülen telesiej başlangıç seviyesindekiler için, resmin ilerisinde yer alan dumanlı dağlar gibi görünen pist ise daha ileri seviye pistler. Biz başlangıç seviyesini kullandık, çünkü o tepeler gözümüzü korkuttu. Ama gün bitince diğer seferlerde onları denemeye karşı daha cesaretli hissediyorduk.


Resimlerde gördüğünüz tüm karlar, yapay kar,  normal kardan farkı yok sadece gökten değil makineden yağıyor. Ancak tüm o geniş alanı nasıl doldurduklarını aklım almıyor.


Evet bu da benim kayağım. Uludağ'da beyaz kayak pantalonlu kızlara imrenmiştim ve ben de beyaz aldım. Ancak burda bakıyorum ki neredeyse hiç bir kızda beyaz pantalon yok. Bu insanlar güvenliğe çok dikkat ediyorlar. Kar ile konstrast olması ve insanların sana çarpmaması için koyu renkler giymek gerekiyor aslında. Neyse ki montum mor idi.


Geçen yıl telesiej benim gözümü korkutmuştu. Bacakların titriyordu resmen, bu yıl öyle kolay geldi ki, hiç düşmeden (tama itiraf edyorum ilk seferde inerken panik yapıp düştüm) gayet iyi yaptım. Ellerimle tutunmadan, çalan müziğe eşlik ederek, keyifle... Ve hatta fotoğraf çekerek, aşağıdaki resimde önümde giden eşimin fotoğrafı.


Ama bu telesiejin geçen senekinden farkı tek kişilik olması ki bence daha kolay olmasının sebebi o, çünkü diğerinde iki kişilikti ve denge sorunu vardı. En ufak bir harekette iki kişinin de kontrol edebilmesi zor.

havalı koca



Burda herkes kayıyor. Resimde gördüğünüz küçük eleman sanıyorum 2 yaşında (gün içinde bolca inceledim). Büyükler iki küçüğe kayma öğretiyorardı. En küçük elemanı telesiejde tek başına giderken görünce zaten bana cesaret gelmişti. O yapıyor da ben yapamıyorsam....


Kendimi telesiejde giderken bu kadar çekebildim.


Bu da başka bir küçük eleman, 3 yaşında falandır, harika kayıyorlar. sadece çocuklar değil 60 yaşından büyük yaşlılar da gördüm.

Ve o günden sonra kayağa gerçekten tutkun olduğumu anladım. O kadar güzel ki keşke herkes zevkini tadabilse. Kendimi kuş gibi hissediyorum, zaman zaman hız yapıyorum. Müthiş zevkli.

Geçen yıl ders aldığımız hoca bize bir püf noktası vermişti. Bunu daha önce başka kayanlara sormuştum, farkında değildiler ve burda da öğretenleri inceledim kimse öyle yapmıyordu. Normalde kayak öğretilirken eller belde başlanır. Sağa gitmek istersen sağ kolunu yana uzat, sola gitmek istersen sol kolunu... Bu şekilde yönlendirilir. Ancak bizim hoca, nereye gitmek istiyorsan gözünü oraya odakla demişti ve inanılmaz! Gerçekten yarıyor. Defalarca yine denedim, kendimi inceledim (bu sırada vücudumda bir hareket oluyor mu diye- hayır yok) , fizikçi olarak açıklayamıyorum ama gerçekten oluyor. En imkansız görülen noktalara gözümü diktim (mesela genelde aşağı doğru kayılır ya aşağı değil yana, ve hatta tepeye) o noktaya kadar gidiyor. Tabi bu aşamanın biraz daha ilerisi, her yere bakabilirken istediğin yönde gitmek ve artık sorunsuz keyifle kayabiliyorum, kayarken dans bile edebilirim, diğer kayanları seyrediyorum, tam sınırlarından geçiyorum ve ikinci resimde görülen çitten mükemmelce geçip tam turnikenin önünde duruyorum. Bir tek ters kaymayı öğrenmem lazım birkaç denememde biraz oldu sonra düştüm. İlerde snowboard ile kaymayı hayal ediyorum, o kayağa göre biraz daha zordur, dönüşlerde sağa sola bel kıvırmak gerekiyor ( basenler için harika :) biraz daha esneklik gerektiriyor.

Geçen yıl kayak botları çok acıtmıştı ayağımı, bu yıl çorap ve sanıyorum botların daha iyi olması nedeniyle sorunsuz şekilde kaydım. Bir sonraki gidişimizi iple çekiyorum ve çocuğum olursa kesinlikle yürümeyi öğrenir öğrenmez başlatacağım. Aşağıdaki videoda önce yukarda resimleri olan ufak çocuklar arkalarından da ben geliyorum:) Beyaz pantalon hakikaten farkedilmiyor.


6 Temmuz 2010 Salı

Ce'nin Kaleminden

Temmuz 06, 2010 5 Comments
Selammm

Blogumu boşladım biliyorum malum iş açısından  yoğun dönemlerim. Annemler ablamlarla yazlığa gittiler ben evime döndüm. Evimi özlemişim ama iki günden sonra yine yalnızlık başıma vurdu galiba :)

Hafta sonu PuCCa'nın kitabını alıp bitrdim, uzun zamandır kendisini takip ediyordum. Kitap öyle akıcı ki kalemi gerçekten çok güçlü, eminim çok iyi yerlere gelecek. Ama kitabı okuyunca biraz üzüldüm, çünkü kız gerçekten çok sıkıntılar çekmiş, inşallah bundan sonra herşey gönlünce olur PuCCa'cığım.

Bir diğer haber de (aslında başlık bu konuyla ilgili) nihayet ve nihayet yani en sonunda kocacım bloguna yazı yazmaya başladı. Aslında yaklaşık 1,5 senedir sadece gönlüne uyan bir blog ismi bulamadığı için işle ilgili teknik konularda yardımcı bilgiler yazacağı blogunu açamamıştı.

Şimdi ise Slovakya'daki hayatını anlatan, oradaki tecrübelerini paylaşan bir blog açtı, adı : slovakyada.blogspot.com

Kendisi o şehirdeki ikinci Türk oluşundan dolayı biraz garip bir halde. Bizim de hiç tanımadığımız bu ülkeyi, okuyup keşfettikçe sempatimiz artmaya başladı.

Hele ben oradaki arkadaşlarının facebook resimlerini görünce ağzım açık kaldı, gerçekten gece gündüz eğleniyor bu insanlar. Biz neredeyse eğlenmeyi unutmuş bir milletiz.

Neyse efenim düzenli olarak yazabilecek mi bilmiyorum, göreceğiz ama Slovakya'yı (şimdilik Kosice'yi tabi) merak ederseniz sitesine bakabilirsiniz.

27 Haziran 2010 Pazar

25 Mayıs 2010 Salı

Bake My Day Blogu İçin Yaptığım Tema

Mayıs 25, 2010 12 Comments

Karşınızda cıvıl cıvıl sevimli bir blog, ismi de çok hoş Bake my day.

Blogu kısa sürede yaptım ama Ce'nin gidişi sebebiyle tamamlanıp yüklenmesi zaman aldı, belki de iyi oldu sahibi Deniz hanımın doğumgünü olan bugüne yetişti.

Tasarım yaptıkça görüyorum ki, ne kadar çok pasta kurabiye blogu varmış ve nekadar başarılı çalışmalar yapıyorlar, artık dünya standartlarını yakalamışız bu alanda.

Şu ana kadar hiç bahsetmedim sanıyorum, tasarımlarımı cüzi bir ücret karşılığında yapıyorum en başından beri. Öncelikle insan satın aldığı şeye daha bir sahip çıkıyor, benimsiyor. Ben de kazandığımı çeşitli hayırlı amaçlara kullanıyorum zaten en başından beri. Diğer yandan ortada bir ücret olunca ben de daha titiz çalışıyorum.

Bununla birlikte blog tasarımını adım adım anlattım, internette de çok yerde mevcut, dileyen kendisi de yapabiliyor artık.

Hatta ev hanımlarının sürekli faal üretken olmasından yana olan biri olarak, bunu işe dönüştürmelerini ( yada başka şeyler üretip satmalarını) her zaman desteklerim. Bu amaçla bana çokça mail geliyor takıldıkları veya eksik kalan yönler hakkında. Uzun zamandır bunları "sıkça sorulan sorular" altında toparlamayı planlıyorum ama daha vaktim olmadı, buraya yazayım da yapılacak işler sırama koyayım.

Hepinizin iyi dileklerine teşekkür ediyorum, o kadar iyi geliyor ki bu sözler, bugün az uyuduğum halde çok daha iyiyim, hırslı ve enerji doluyum.

Herşey yoluna girecek ve buradan umuyorum ileride çok güzel yazılar yazacağım.

+Sevgiler+

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Yeni Bir Hayat ...

Mayıs 24, 2010 27 Comments
Merhaba işte geldim, biraz buruk olsam da.

Canım kocacığımı Cuma akşamı yeni yaşamına yolcu ettim, ben şimdilik burda kaldım. Daha önceleri de az da olsa ayrı kalmışlığımız olmuştu ama geride kalan malesef hep oydu. Şimdi geride kalan olarak çok daha zor olduğunu anlıyorum. Eşimle 12 yıllık beraberliğimizde görüşmediğimiz gün sayısı iki ayı geçmez belki toplasam. Şimdi ne kadar süre sonra görüşebileceğimizi bilmiyorum ama ilk fırsatta ziyarete gitmek istiyorum.

Nereye gittiğini soranlar cevaba biraz şaşırıyorlar. Onun gönderdiği az sayıda resimden birini koydum. Slovakya'nın Kosice şehri. Slovakya'yı ben de gitme durumu olana kadar çok tanımıyordum. Oysa tanıdıkça sevdim gayet sempatik gelmeye başladı. Neden Slovakya diyecek olursanız, bir çok dünya devi şirketi genel merkezlerini Slovakya'ya kuruyor. AB üyesi olup da daha ucuz olan bu ülkeyi tercih ediyorlar. Eşim de network alanında çalışanların çok iyi bildiği uluslararası bir firmaya gitti. Her ülkede (Türkiyede dahi) şubesi olan bu firmanın genel merkezi orada. Henüz daha işe başlamadı nasıl olacağını çok merak ediyorum.

Kendisi yeşil gözlü ve açık tenli olduğu için onu Slovak zannediyorlarmış, Türk oluşuna şaşıyorlarmış ki tahmin ediyordum. Slovakça bilmeyen Slovak diyorum kendisine. Slovakçayı da son iki ayda öğrenmeye çalışıyordu, özel ders kurs vs almak istedi ama kimseyi bulamadı ders verecek. İnternette bulduğu iki özel ders için de mailine cevap gelmedi :( O da internetteki eğitici kaynaklardan öğrendi bayağı. Şehirde insanlar çok fazla bilmiyorlarmış İngilizce, ama firmada ingilizce ve almanca konuşulacak zaten Alman firması. İki dili de biliyordu aşkım, şimdi üçüncü dili de oldu.

Ben de tek tük de olsa bazı kelimeler öğrendim size de öğreteyim, çok kolaymış :p Mesela çay istiyorsanız Çai (acaba c miydi ç miydi unuttum) kahve istiyorsanız Kava demeniz yeterli hehe.

Aslında ben hüzünlü bir yazı yazacaktım ne olduysa değişti şekli. Ce'yi gönderdikten sonra annemlerde kalmıştım hafta sonu evimde hüzünlenmeyeyim diye. Ama evimizi çok özledim ve bugün geldim. O kadar tuhaf bir duygu ki, her şey onun yokluğunu hatırlattı. Yemek yerken kendi yerime oturdum, kocamı hep oturduğu yerinde hayal ettim. Onunla sofrada hep sohbet ederdik, eksikliğini hissettim bu yüzden ben de yemek yerken kitap okudum. Üzerine son giydiği eşofmanı kokladım. Yere düşmüş saç tellerine hep kızarken şimdi atmaya kıyamadım. Temizlik yaparım diye düşünüyordum ama vazgeçtim. Acaba pasaklı bir kadın olur muyum.

Şimdi ne yapıyor, ne yiyiyor, üşüdü mü, canı sıkılıyor mu beni düşünüyor mu...

Oysa ona söz verdim kendimi bırakmayacağım çünkü daha iyi olsun diye şansımızı deniyoruz. Geleceğimiz ve doğacak çocuklarımız için. Umutlarımız için. ( Bu arada okuduğum kitap Ayşe Kulin'in Umut isimli kitabı, bu kitabın şu sıra elime gelmesi tesadüf mü acaba?)

Dayan yüreğim dayan...

2 Nisan 2010 Cuma

Dr. Ce

Nisan 02, 2010 34 Comments
Merhabalar,

Öncelikle dün fazla belirtmemiş olsam da doğum günümü kutlayanlara çok teşekkür ediyorum. Aslında bu yıl için doğum günümü bugün kutlamaya karar vermiştim. Çünkü eşimin doktora tez savunması bu sabahtı ve ben bu zamana kadar başka bir şey düşünecek durumda değildim.

Evet eşim beni bir "doktor karısı yaparak" ondan beklediğim hediyeyi verdi bugün. 

Doğrusu benim için artık ünvanların çok fazla önemi yok, uzun yıllar üniversitede olunca bu gibi şeyler sıradan gelmeye başlıyor. Eşimin daha önce uzun yıllar kadro için beklediğini ama olmayınca, özel sektörde iş bulup çalıştığını söylemiştim. Akademisyen olamadı ama başlamış olduğu doktora tezini tamamlamayı başardı. Özel sektörde çalışıp sadece hafta sonları ve akşamları tez hazırlamak o kadar kolay bir iş değil, en azından ben buna şahidim.

Şimdi izninizle kocaman bir ohhhhh diyeceğim çünkü gerçekten çok sıkıntılı bir süreçti. Çünkü daha önce tez savunmasına girdiğini ama düzeltme aldığını yazmıştım. O zaman bu duruma o kadar üzülmüş ve kızmıştık ki, Ce'nin motivasyonu da bozulmuştu. Tezi yarıda bırakmayı bile düşündü. Fakat hem hocası hem de ben annemler falan tekrar ikna edip, devam ettirmeyi başardık.

Aslında daha sonra bu uzatma döneminin ne kadar iyi olduğunu anladık, her işte bir hayır vardır sözünü canlı örneklerini yaşadık tekrardan. Eğer o zaman tezi bitmiş olsaydı, öğrenciliği de bitmiş olacağından askere gidecekti. Düzeltmenin alınması ile birlikte öğrenciliği 6 ay uzadı ve askerliği ertelendi. Ve bu süreçte karşımıza öyle fırsatlar çıktı ki, askerde olsaydı onları kaçırmış olacaktı. Şimdi bunun için şükrediyoruz.

Şimdi Ce'yi doktor kocası yapma sırası bende, inşallah ben de bir süre sonra bu sıkıntıyı atlatıp, muradıma erebilirim.

Sevgiler