28 Şubat 2009 Cumartesi

Baharatlıklarım Bitti

Baharatlık yapacağım deyince aklınıza ilk nasıl birşey geldi merak ediyorum. Bu resim biraz şaşırtmıştır.

Değişik tatları sevdiğimizden 6 lı baharatlıklar bana yetmiyor. Poşetlerde, kavanozlarda baharatlar karmakarışık duruyordu.
Kimya tüplerinden yapılmış bir baharatlığı 10marifette yabancı siteden yapılmış bir alıntıda görmüştüm. Benim de çok hoşuma gitti ve daha üniversite 1 den kalma (tam 12 yıl önce) kimya tüplerimi kullanmak aklıma geldi. Evlenirken evimize başka bir dekor yapacaktım ama bir türlü yapılamamıştı.
Aslında tıpa olarak mantar tıpa olmalıydı ki çevremizdeki dükkanlarda aradım bulamadım. İlk önce yeşil tombul biberleri aldım. 1 milyonculardan (artık 1 liracı oldu mu acaba?) bir paket süs biber aldım. Aslında daha hoş sebze figürleri de var ama bu şekil itibariyle tüplere iyi kapak olur gibi geldi.
Daha sonra mantar da buldum ancak, bugün tüpleri çıkardığımda baktım çok darmış tüpler. Yontup güzelim desenleri bozmak istemedim. Onlara daha büyük tüp alacağım yada başka bişey.
Etiketleri aşağıdaki boyutlarından biraz küçülttüm, tüpler ince olduğu için. Para bantı ile yapıştırdım. Parmak izi olmadığı sürece bant hiç anlaşılmıyor. Böylece yıkanabilir yada silinebilir.
Birine kurdela bağladım, nasıl görünecek diye. ÇOk farklı süslemeler yapılabilir.
Aslında bardağa değil kendir ipinden örmeye başladığım bir sepete koyacağım. Bir an önce yayınlamaya ve resim çekmek için gün ışığını kaçırmamaya heves ettiğimden bardağa koyup fotoğrafladım.
Nasıl buldunuz?

Bilmece: 1. Resimdeki bir yanlışı bulunuz.

Baharat Etiketleri

Bir baharatlık projem var eğer bugün yapabilirsem. Orada kullanmak üzere etiket hazırlayacaktım kendime. Ben de hazır yapmışken tüm aklıma gelen baharatları ve mutfakta kullandığımız diğer gıdaları yaptım ki belki başka kullananlar da olur. Bunlardan çıktı alıp kavanozlarınızın üzerine yapıştırabilirsiniz.

Malesef evde renkli yazıcı olmadığı için siyah beyaz tonlarında yaptım. Renkli etiketler de çok hoş olur.

Çerçeveler için şuradaki fontlardan bunu kullandım. Daha farklı seçenekler de var.

Bittikten sonraki halini de yayınlayacağım, bakalım nasıl olacak.

27 Şubat 2009 Cuma

Birkaç Şey: Eğitim Desteği ve Hex Kodları

Birkaç Şey: Eğitim Desteği ve Hex Kodları
Kitubi'nin bu yazısına göz atmanızı tavsiye ediyorum, ilgilenip yardım etmek isteyenler olabilir. Gerçi kriz hepimizi etkiledi ama.

Bir de şablon tasarımı ile ilgili birkaç yardımcı site. Genelde yazı tipleri ve renkler bölümde seçilebilen renkler sınırlı ve zengin değil. Kodlar içine istediğiniz renklerin hex kodlarını yazarak daha zengin görünümler elde edebilirsiniz. Eğer hex kodlarını veren bir fotoğraf programınız yoksa (photoshop, photo impact gibi) internette bu fırsatı veren sitelerden biri: Colorschemer burada her rengin hex kodunu bulabilirsiniz.
Wikipedia'da da hex kodlarıyla ilgili bilgi ve örnekleri görebilirsiniz.

26 Şubat 2009 Perşembe

Mim: Çocukluğum

Sevgili Ufuk Dünyası'nın çocukluğumla ilgili mimini eski zamanlarda çizdiğim bu resimle anlatayım istedim.

Bir önceki yazımda çok çalışkan ve inek bir çocuk izlenimi vermiş olabilirim. Aksine öyle değildi. Çalışkandım ama bolca oyun oynardım. Çoğunlukla sabahçı olduğum için gelir gelmez ödevlerimi bitirir, ardından doğru sokağa fırlardım. Mahallemizin de oynamaya müsait olması nedeniyle hep dışarılardaydım. Soğuk günlerde ise evde birşeylerle meşgul olurdum. Kitap okumayı, annem dkiş dikerken bende bebeklere birşeyler dikmeyi falan severdim. resim çizmeyi boyamayı vs.

Bunun yanıda eğer ödevim ve dersim yada araştırma konum varsa onları yapmadan da bırakmazdım. Daha ilk okulda tek başıma kütüphanelere giderdim.

Lise 2 ye kadar hep sokakta oyun oynadım diyebilirim. Lise sonda da malum sınav vardı ondan pek oynamadım. Genelde arkadaşlarım benden küçüktü, daha büyüdüğüm zaman ise mahalledeki çocukları oynatırdım. Onlara hakem olurdum. İşte mendil kapmaca, kuka, taşlar dizilip topla vurulurdu bir oyun vardı ondan vs..

Çocukken ince upuzun bir kızdım, atlamayı zıplamayı koşturmayı çok severdim. İp atlayarak bakkala gider gelirdim. Lastik oyununun her çeşidinden türkü japonu çini hepsini oynardık. Birşeyi söylemeden geçemeyeceğim. Uzun ve elastik bir kız olduğumdan lastik oyununda çok başarılıydım. Oyunda iki kişi lastiği geçirir, üçüncü atlardı. Normalde üç seviyeden oluşan lastiği (bilek, diz, kalça yüksekliği) ben beşe çıkarır bel ve koltuk altı yüksekliğinden dahi zıplardım.

Okulda beden derslerinde öğretmen kızlar ve erkekler arasında koşma yarışı yaptırırdı. Ben kızların içinde birinci olur sonra erkeklerin birincisiyle yarışır, onu da geçerdim.

Orta bir ve ikide bolca bisiklet kullandım. Çok istediğim bisikleti zorla aldırtmıştım, kırmızı bir bmx. Tek başıma o kadar uzak yerlere giderdim ki haber vermeden, şimdi düşünüyorum da nasıl da gitmişim, nasıl da haber vermemişim şaşıyorum.

Ama çocukluğuma dair anılarımda yalnız oyunlarım daha fazla yer alıyor. Bazı dönemler arkadaşlarımla okul saatlerimiz tutmadığı için hep tek başıma yollarda koşturur zıplar hoplardım. Böcekleri solucanları vs incelerdim. Öyle korkak kibar bir kız değilim, hala da öyleyim.

Geçenlerde bir oyun geldi aklıma, bir kış boyunca yollarda kanalizasyon döşemesi sebebiyle hep çamurdu. Çamurlarda oynadığımızı hatırlıyorum. Adını bilmiyorum ama ıslak toprağa çivi yada bıçakla saplayarak, birkaç kişi bir noktadan hareketle döne döne çizgiler çizerdik. Çok zevkliydi yine oynamak isterdim. Tam bir zeka ve strateji oyunu.

Bunların dışında tabi evcilik de bolca oynanırdı. Bir arkadaşımın bahçeleri vardı. O bahçeyi bir ay falan kazıp biçerek küçük bir tarla yapmıştık, birşeyler ekmiştik. Küçük yollar oluşturmuştuk ve karıncaları o yollardan gitmeye zorlardık hehe.

Geriye baktığımda herşeyi olması gerektiği gibi yaşamış olduğumu düşünüyorum. Bolca oynadım, gerektiği kadar çalıştım, bolca kitap okudum vs. Arkadaşlarımıza ders yapmaya gider sonra yine oynardık. Ama önce hep dersimiz yapılırdı. Sabahçı olduğumdan günler bolca yeterdi.

Önceki yazıma ilave: sonradan neden mühendislik kazanamadığımı anlamıştım, yazmayı unutmuşum. Hesaplarıma göre hep 30 puanım eksikti. Neden neden derken 2-3 yıl sonra anladım. O zamanlar rehberlik hizmetleri şimdiki gibi değildi. OÖBP nım 60 iken yarısı gelmişti, çünkü alan dışı tercih yaptım. Ben türünün farklı bir örneği olarak hem fen hem tm alanında dersler almıştım. Bizim hocalar da hangisini yazacaklarına karar verememişler bizi "genel kültür" alanı yapmışlar mezun olurken. İşte bu yüzden az gelen puanım aslında normal olsaydı mühendislikleri çok rahat kazanmıştım. Her işte bir hayır varmış.

Ayy mimlemeyi unutmuşum. Haydi bakalım sizde
Paşa
Mutlu Çocuklar
Ayçanın Dükkanı

24 Şubat 2009 Salı

Bir Önceki Yazımdan Sonra

Bir Önceki Yazımdan Sonra
Arkadaşlar o kadar sevindim ki anlatamam yorumlarınıza. Bugün daha iyi hissediyorum, çünkü işlerin birkaç tanesi bitti. Eşime göre ben kendi kendime sıkıntı yapıyorum. Planladığım işler planladığım zamanda olmayınca beni afakanlar basıyor. Oysa daha rahat olmalıyım.

Çoğu kişi tezini bitir dön demiş, ancak tez öyle şıp diye bitmiyor ki anacım. Keşke bitse. O yüzden hem yapacağım hem de yazacağım, sıklığı değişebilir elbet.

Sevgili Karen Hanım benim tez konumu merak etmiş. Güya ben burada kimliğimi saklayacaktım. Şu ana kadar verdiğim bilgilerle kimliğim kolayca bulunabilir. Özgeçmişim ve (dolayısıyla resmim görülebilir). Ama adımı soyadımı burda yazmayacağım. Çünkü ad-soyad aramalarında öğrencilerimin burayı bulmasını istemiyorum.

Dün Anne Kaz'ın hayat hikayesini okudunuz mu? Annekaz'la bloglar aracılığıyla tanıştık. Çokça her gün e-postalarla birbirimizi anlattık ve arkadaş olduk. Doğrusu onun azmine ve yaptıklarına hayranım. Dün de konuştuk. Genelde anlık beklentiler içinde oluyoruz bir işi yaparken, ancak o işin, iyiliğin ileride bize nasıl dönebileceğini, neler kazandırabileceğini kimse tahmin edemez. Allah büyük.

Yazdığımız bu bloglara epey zaman harcıyoruz. Eminim bunlar bize maddi yada manevi geri dönecek. Manevi geri dönüşümler başladı bile. Arkadaşlık, destek, moral, yardımlaşma...

Ben de biraz hayat hikayemi anlatayım. Uzunca bir yazı olabilir. İsteyen burada bıraksın.

Orta halli (belki daha da altında) bir ailenin 3. kızı olarak dünyaya geldim. İki ablam var: Virgo, büyük olan, Paşa'nın annesi küçük olan. Sıcak bir aile ortamında, çocukluğumu doya doya yaşayarak büyüdüm. Evde şımarık olsam da, dışarda okulda çekingen, konuşmayan utangaç bir kızdım. Annem terzi olarak yıllarca evden çalıştı. Babam ise erken emekli olmuş biraz rahatına düşkün bir adamdır (annem haklı olarak bu durumdan şikayet etse de, ben kıyamıyorum babacığıma). Babam 31 yaşında evlenmiş ben doğduğumda ise 45 yaşında olduğundan ve birkaç sene sonra emekli olduğundan ben babamın sabah işe gidip akşam geldiğini hiç hatırlamıyorum. Babam hep evdeydi. Dolayısıyla eşimle bana göre asıl ideal olan aile ortamı kendiliğinden oluşmuştu. Bizce hem anne hem baba evde olmalı ve çocukla eşit miktarda ilgilenmeli. Tabi ki bu mükemmel durum neredeyse mümkün değil ama benim için mümkün olmuştu şans eseri.

Evde okula giden ablalarım olduğundan okula gitmeye hevesli ve meraklı bir çocuktum. Tüm okul dönemimde çok başarılıydım. İlkokulda tüm notlarım 5 (o zamanlar normaldi) ortaokulda yine tüm notlarım 5 (yoksa 10 muydu bir ara 10 luktu notlar ama neyse) ve okul birinciliği, lisede de çoğu notlarım 5 ve dereceli mezuniyet aldım. Hatta o yıllardaki kredili sistem nedeniyle liseyi 2,5 yılda bitirdim. Üniversiteyi ilk yılımda kazandım ancak hayal kırıklığı ile.

Neden derseniz bizim gibi çalışkanların mühendislik yada tıp kazanması gerekiyordu ben fen fakültesi kazandım. ÖYS'nin son kurbanlarından olarak (eskiden sınavdan önce tercihler yapılıyordu, puanı bilmeden) Fen Fakültesi Fizik Bölümü'nü kazandım. İstanbul dışı tercih maddi durumumuz nedeniyle hiç yapılmadı (belki başka şehirlerin tıbbı olurdu ama ben tıp istemiyordum, hayalim endüstri mühendisliği, mimarlık yada çevre mühendisliği idi)

Fiziği kazanmam ise tam bir kader bence. Çünkü onun üstündeki tercihlerim o yıl birkaç puan artması nedeniyle kaçırılmış, hemen üstündeki Biyoloji'nin de kodunu yanlış yazmıştım. Dolayısıyla fizik beni çağırmış zaten.

İlk yıl pek sevmeyerek girdim, çünkü hala çevreye karşı mahçuptum, daha iyi bir bölüm olmalıydı. Tekrar sınava girdim öss yi geçtim öys'ye geldiğimde fikrim değişti. Girmedim.

Gitgide sevmeye aşladım. İkinci sınıfta da vasat bir öğrenci olarak devam ettim. Üçüncü sınıfın başında eşimle tanıştık, çıkmaya başladık. O da okula bir süre ara vermiş sonra büyük bir dönüş yapmıştı. Bir sürü ders aldı hepsini başardı. Tüm okulu resmi olarak 5 yılda gözükse de (bir süre devam etmemişti) devam ettiği süre 2,5 yılda bitirdi. Ben de onun hızıyla daha da çalıştım ve 4 senede bitirdim fiziği, tüm derslerimi bütünlemeye dahi bırakmamıştım. Bu arada söyleyeyim bu bölümden 4 yılda mezun olmak büyüüüük başarıdır.

Ardından Ce ile yüksek lisans yapmaya ve hayatımızı bilime adamaya karar verdik. Yüksek lisansımın 2. yılında ben kadroya girdim. Onun bölümü farklı Astronomi ve Uzay Bilimleri, o da kadroya girecekti ama bir sürü haksızlıklar, olumsuzluklar oldu. 5 yıl kadro bekledi. Olmayınca şimdiki işine girdi. Şimdi doktorası bitecek ama bilim dünyası (ve özellikle de onların bölümü) bir daha zor bulacakları bir beyni kaybetti.

Neyse kendimden bahsediyordum. Ben kadroya girdim ama bizim bölümde biraz farklı işler. Fizik Bölümü Anabilim Dallarına ayrılmış ve her anabilim dalı kendi öğrencisini alıyor. Benim Anabilim Dalımda bana rakip olacak kişiler yoktu o yıllarda. Bir tek ben vardım. Dolayısıyla girmem sorun olmadı.

Eşimle 8 yıl sonra evlenebildik, sırf bu yüzden. O işini bulduktan 9 ay sonra, tüm masrafları kendimiz üstlenerek (sadece eşya ve düğün değil komple ev tadilatı da) başardık çok şükür.

Çalışma konuma gelince, teorik kozmoloji diyeyim. Ce'nin astronom olması nedeniyle evrene olan ilgim daha da canlanmıştı. Çünkü konuşuyorduk ve tartışıyorduk bol bol. Bizim bölümde ise bu konuda çalışan birkaç hoca vardı. Einstein'ın teorileri, Genel Rölativite Teorisi, evren modelleri, kozmoloji ... vs konularında dersler aldım. Yüksek lisans tezi özel bir kozmolojik modelin inşası üzerine idi. Şimdiki tezim ise ekstra boyutları içeren bir model.

Çalışmalarım matematiksel ve hesap ağırlıklı. Şunu söylesem daha iyi anlaşılabilir. Yüksek lisans tezimin hesapları için, paketli satılan A4 kağıtları var ya, onların iki paketi kadar kağıdı sadece hesap yapmak için harcadığımı söyleyeyim. Sonuçta ortaya çıkan tez 100-120 sayfa civarı.

Tezimin insanlığa doğrudan faydası yok. Kabul etmesi zor ama malesef öyle. Bizim çalışmalarımız biraz fantastik ve ileriki bilimsel araştırmalara ışık olmasını umuyoruz. Diğer yandan bir deney aletine bağlı değilim. Tüm çalışma beynime ve benim hevesime bağlı ilerliyor. Yaparsam olur, yapmazsam olmaz. Bolca kitap, makale okumam, biraz hayal kurmam ve oturup hesap yapmam gerekiyor.

Hesaplarda kullandığım matematiğin lise yada üniversite matematiği ile alakası yok fazla. Tansörler ağırlıklı olarak yer alıyor. Hesaplar sayılardan değil harfler ve simgelerden oluşuyor.

Tezimin şu anda en can alıcı ama en önemli noktasındayım. Bir miktar hesap yapıcağım ama tezin asıl özgün kısmını oluşturacak. O yüzden korkuyorum biraz da olumsuz olursa diye. İnşallah bu yıl içinde bitirip vermek istiyorum, ancak iş problemleri de var daha önce bahsetmiştim.

Yıllar sonra en iyi öğrendiğim şey, bir problemi çözmek. Artık ezberlemek veya bilmek değil önemli olan, nasıl bulabileceğini öğrenmek. Tek bir denklemin ne anlama geldiğini bulmak için iki ay araştırdığımı biliyorum. Ancak bir şekilde bulunuyor. Püf nokta ise zihnine o problemi yüklemek. Başka meşguliyetler olsa da bir şekilde zihin arkaplanda o problemi araştırıyor, çözmeye çalışıyor ve bir sabah bakmışsın boom cevap aklına geliyor.

Bu yönteme hem benim hem de eşimin kullandığı birşey, her konuda kullanabilirsiniz, tavsiye ederim.

Ufuk beni mimlemişti ancak yazı çok uzadı. Madem kendimi tanıtmaya başladım onu da yarın yazarım.

Son olarak şunu söylemeliyim. Bu yazıyı okuyunca beni gözünüzde büyütmüş, biraz çekingenlik hissine kapılmış olabilirsiniz. Üniversite çalışanları toplumda böyle karşılansa da bu benim en sevmediğim ve kaçındığım şey. Zira biz de insanız sadece fazla yaygın olmayan birşeyle meşgulüz. Ancak burada sürekli aynı türde insanlar bir arada ve bunun övünülecek, abartılacak bir yanı yok. Ben bu işi bir statü için değil heves ettiğim için yapıyorum. Sıfatını toplumda çıkar amacıyla kullananlar olsa da, buna hep karşı oldum ve hiç öncelik kazanmak için bunu kullanmadım. Zira sadece bizde bu tutum var, yurt dışında insanlar kapılarına ünvanlarını dahi yazmıyorlar, sadece adları ve soyadları.

Görüşmek üzere.

23 Şubat 2009 Pazartesi

Dönsem mi Dönmesem mi?

Dönsem mi Dönmesem mi?
Bloğumu, yazmayı paylaşmayı seviyorum her blog sahibi gibi. Geçtiğimiz hafta çok yoğun geçmişti, bu hafta da böyle başladı. İçim o kadar sıkıldı ki patlayacağım sanki.

Sınav kağıtları bitti, ama en zoru ilan etmek. Geçenler geçemeyenler, durumu kritik olanlar, not ortalaması tutmaz BB yada CB gelsin diyenler. Off of. Ne yapsam bilemiyorum. Sanki hiç sınava girmesinler, ben hepsine kafama göre not vereyim. İş buraya varıyor.

Bir hafta fazla meşgul olamadım blogumla. Kafamdaki bir sürü projeyi yapamadım. Yapamadıkça da soğumaya başladım desem doğrudur.

Diğer yandan söz verdiğim işler var, öncelikle onları tamamlayacağım tabi. Bir de tez. Tezime bile bakamıyorum günlerdir. Kağıtlar bana bakıyor ben onlara uzaktan merhabalaşıyoruz sadece.

Hazır seyrek yazmaya başlamışken, böyle devam etsem, tezime çalışsam bitirince dönsem, kafamda binbir düşünce. Ama ne yaparım belli olmaz yine. Aklıma ne eserse.

Şimdi yine kaçayım. Sıradaki işlere yavaş yavaş bir check atayım.

20 Şubat 2009 Cuma

Yedi Tepe Anadolu

Bu yazımda hayran kaldığım bir kitabı tanıtmak istiyorum. Genelde elimde sürekli okuduğum bir kitap vardır ve şu ana kadar o kadar çok kitap okudum ki herhalde sayamam. Kimi zaman haftada iki kitap bitiriyorum, bu kitabı bir haftada bitirdim ama oldukça kalındı. Daha hızlı da okunabilir elbette. Yalnız kitaplarımı sadece işe gelip giderken okuduğumu düşünürseniz (ortalama 35 dakkalık yolum bir kısmı yürümeyle geçiyor) normal bir süre.

Bu kitap ilk çağlardan itibaren Anadolu'nun medeniyetlerini anlatıyor. Anadolu efsaneleri, Anadolu felsefesi ve Anadolu mimarisini ele alıyor. O kadar çok bilmediğim şey varmış ki şaştım şaştım ve tabi gurur duydum.

Kitaptan örnekler vermek istiyorum, ama o kadar çok ilginç mevzu var ki hepsini yazamayacağım. Bazı aklımda kalanlar şöyle.

İlk çağ medeniyetlerinde Anadolu devletlerinde yaşayanlar kültürel ve yaşam standartları olarak çok ileriymişler. Hatta filozoflar tek tanrı düşüncesinde birleşmiş ki, yunanistanda çok tanrıların olduğu döneme (zeus, eros, ...) denk geliyor. Halk entellektüel anlamda gelişmiş, bilimsel çalışmalar yapılıyormuş. Bu çağlarda yunanistan sefalet ve cehalet içindeymiş.

İlk bilimsel fikirler anadoludan yayılmış, Thales, Heraklitos gibi önemli düşünürler yetişmiş. Ancak nedense bunlar Yunanlıların Sokrates ve Platonu kadar ünlenmemiş. Kitapta bu düşünürlerin fikirleri karşılaştırılıyor ki bunlar Anadolulu düşünürlerin oldukça gerisindeymiş.

Yine ünlü düşünür Diojen Sinop'luymuş. Şu cümleleri aynen yazıyorum " Doğup büyüdüğü Sinop'ta tek mal varlığı olan elinde tası ile dolaşan Diojen günlerden bir gün bir çeşmenin başına gelir. Kendisinden önce bir çocuğun ağzını çeşmenin kurnasına dayayıp su içtiğine şahit olunca elindeki tasını, buna ihtiyacım yok diyerek atıp uzun seyahatlere çıkan bir Anadoluludur..... Atina'ya vardığında sükutu hayale uğrar. Kendi memleketinde bulamadığı kimi şeyleri bulma ümidiyle geldiği bu çorak şehirde konuşabileceği tek bir adam bile yoktur......Yaşlı Diojen yurduna, güzelim evine ve dostlarına sabırsızlıkla kavuşmayı beklerken bir gün elinde fenerle kendisini hiç anlayamamış olan Atina halkının arasına girer. Gündüz vakti elinde fenerle dolaşan bu Anadolulu garip adamın davranışının manasını soran Atinalı'lara Diojen'in cevabı "adam arıyorum adam " şeklinde olur....

Kitapta paylaşmak istediğim o kadar çok bilgi var ki, yazının çok uzamasını da istemiyorum. Mimari zenginliklerimiz, kültürel zenginliklerimiz ne kadar da çokmuş ve hiç kıymet bilmemişiz. Yazar da insanların bu konuda duyarlı olmasını istiyor haklı olarak, ancak bence yeteri kadar tanıtmak devletin işi. Hangi mimari eserin önünde ayrıntılı bilgi yazıyor ya da medyada yer alıyor. Yakın tarihimizde o kadar çok eser katledilmiş ki...

Diğer yandan bu kitabın üzerinde yazan fiyat 17.5 tl (ben orjinalini bir yerde tesadüfen gördüm ve 3 tl ye aldım) bana göre pahalı. İnsanların haberdar olması için okuması, okuyabilmesi için de alabilmesi gerekir.

Son olarak şuna değinmeden geçemeyeceğim. Gazanfer Özcan'ın vefatı beni de üzdü ve etkiledi. Bugün gazetede tören sırasında diğer ünlülerin (!) borcu olduğu için hasta hasta çalışmak zorunda kaldığına dair demeçleri yazıyordu. Sözde devlete sitem ediyorlar. Devlet de üzerine düşeni yapmalı ama bence şu anda birçok ünlümüz o masrafları birkaç geceyle öderdi. Ya da bir yardım organizasyonu düzenleyebilirlerdi. Birşeyler yapabilirlerdi işte. Malesef sonradan konuşmak daha kolay.

Tabi çalışıp kazanmak varken karşılıksız böyle bir yardımı kabul eder miydi bilinmez ama ... Allah rahmet eylesin.

19 Şubat 2009 Perşembe

Ben Burdayım

Ben Burdayım
Biliyorum yine kayboldum bazı dönemler olduğu gibi. Birkaç satır yazıp selam edeyim dedim. İstediğim gibi düzenli olmasa da ara sıra sizleri ziyaret ettim. Bazen yorum yazdım bazen yazamadım.

Bunun dışında Bir Yastıkta'ya ve Tarifsiz Bir Gece'ye yazılarım devam ediyor.

Sebebine gelince herhalde anlaşılmıştır. Bütünleme dönemi ve benim derslerimin sınavları vardı. Soru hazırla, diğer sınav görevlerini yap ve bir de kağıt oku (af ve tek ders sınavları olaacak diye hızlıca okumam gerekiyor), işleri arasında kaybolmuş durumdayım.

Sınav sorusu hazırlama olayına ayrıca değinmek istiyorum. Fizik sözkonusu olduğunda sınav sorusu hazırlarken bir çok noktaya dikkat etmek gerekiyor. Kendi içinde tutarlı olmalı, bir fiziksel durumu yansıtmalı, bu fiziksel durum matematiksel olarak çözülebilir olmalı ve en önemlisi değişik orjinal bir soru olmalı.

Orjinal soru üretme konusunda oldukça yol katettim. Hatta son sınavda öğrenciler bana nefret dolu gözlerle baktılar, soruları görünce. Ancak çalışan kişinin yapamayacağı sorular değiller , buna çok dikkat ediyorum. Fakat öğrenciler defterdekinden azıcık da farklı olsa afallıyorlar.

İki üç sınav sorusu hazırlamak belki 7-8 saatimi alıyor. Onlarca kitap inceliyorum, dünyanın ünlü üniversitelerin arşivlerini inceliyorum. Bunları bizimkilere ilişkilendirip değiştiriyorum. bazen ise tamamen kafamdan uyduruyorum. Bu kadar zaman harcadıktan sonra 1,5 saatlik sınav süresine en fazla 4 yada 5 soru soruyoruz.

Hafta başından ortasına kadar sınav sorusu hazırladım, yaklaşık 10 yada daha fazla soru. İçinden bazılarını hoca seçiyor. Bazen ise o kadar çaba harcadığınız sorular uygun bulunmuyor. İşte o zaman anlayın benim halimi.

Şimdi ise yetişecek kağıtlar, geçirilmeye uğraşılacak öğrenciler...

Bir de bittiğim birşey var ki sınav kağıdı mektupları. x'inci yıldayım şu notu almam gerekiyor, lütfen yardım edin. Geçmek için en az 40 alınmalı ama kağıt 10 etmiyor. Ne yapacağımı şaşırıyorum. İnsanı baskı altında bırakıyorlar. Bunun dışında durumlarının kritikliğini dile getirmek için kapıyı çalanlar ise cabası.

Şahsen ben öğrenciyken, not istemeye tenezzül etmeyecek kadar gururluydum. Hatta saçma ama soru bile sormazdım (cevabı kendim bulabileceğimi düşünürdüm). Sınavın sonunda her öğrenci ne alacağını az çok bilmesine rağmen, bu tavırlar içine girmelerine şaşıyorum.

Ayh çok uzattım, görüşmek üzere, Sevgiler.

15 Şubat 2009 Pazar

Gel Gel Kampanyaya Gel

Blogumda kampanya yapıyorum efem. Yorum yazanlar arasından yapılan çekilişle örgülerimden hediye olarak gönderiyorum. Daha çok yazın şansınızı arttırın :)
Bu babetler İstanbul'dan Selma Hanım'a gidiyor. İyi günlerde kullanmasını diliyorum.
İşin aslı çekiliş falan olmasa da hayalimde hep böyle birşey var. Başka bir zaman için neden olmasın diye düşünüyorum. Ancak bu babetleri Selma hanım çekilişle kazanmadı. Yeni yıl babetlerimi yayınladığım zaman kendisi çok beğenmiş ve örmemi rica etmişti. Parası neyse vermeye razıydı. Bu kadar içten yazması ve ona parayla değil hediye olarak öreceğimi söylediğim zamanki sevinci hemen harekete geçirdi beni. Bir hafta dolmadan bitirdim ama neden bu güne kadar sürdü diyeceksiniz.

Bilek kısmını çok dar yapmışım, tekrar sökmek gerektiği zaman hevesim kaçıyor. Haftalar geçti bir sürü iş bitirdim, bu kalmıştı. Neyse ki bugün bitirdim ve kendisine kargo ile göndereceğim.

Herhalde verdiğim sözü tutmayan biri olduğumu düşünmüştür. Ancak umarım görünce sevinir ve de beğenir.

Kampanya fikrini hala düşünüyorum, zira elimdeki örgü oyuncaklar zamanla birikiyor. Çok yorum yazın şansınızı arttırın hehe :))))

14 Şubat 2009 Cumartesi

Eşref Armağan, Blog Bağımlılık Testi ve Sevgililer Günü

Eşref Armağan, Blog Bağımlılık Testi ve Sevgililer Günü
Bu sabah bloglarımı gezmeye çıktım zira dün bakamamıştım, hepsine tek tek yorumlarımı bıraktım. Sevgili Zuzuların Annesi bilmediğim bir konuda yazı yazmış ve ben de yazmak istedim. Ce ile birlikte seyrettik, hem gurur duyduk hem şaşırdık, hem de ülkemizin böyle sanatçılara sahip çıkmamasına üzüldük. Bu adresteki video ingilizce ama az çok anlaşılıyor. Doğuştan kör Eşref Armağan isimli ressamımızı Toronto üniversitesinden bir bilim adamı incelemiş. Hiç ışık, gölge, derinlik, perspektif konularında görsel bilgisi olmamasına rağmen beynin bu konudan sorumlu bölgesini (gözden gelen bilgileri işleme ve yorumlama işini yapan) dokunma ile birleştirmiş ve mükemmel şekilde çalışır hale getirmiş. Üstelik renkli, derinliği olan, gölgeli resimler yapıyor. Floransa'da cephesi farklı bir binayı çizmesini istiyorlar ve onu da başarıyor. Muhakkak seyretmenizi tavsiye ediyorum.

Bir biber çekirdeğinin hayata tutunma hikayesi adlı blogda da ne kadar blog hastası olduğumuzu ölçen bir teste rasladım. İngilizce test ama benim sonucum böyle çıktı. Aslında %90 ın üzerinde çıkmasından korkuyordum ohh iyi çıkmadı.
82%

This quiz was provided by - Wholesale Clothing

Günün anlam ve önemi için de birşeyler yazmalıyım. Sevgililer gününün ticari boyutunu saçma bulsam da sevgimizi dile getirme, sevdiğin kişi için planlar yapma gibi, her zaman vakit ayırmadığımız davranışları bizlere hatırlattığından ve hayata geçirme imkanı bulduğumuzdan seviyorum. Sevgililer günü sevgilinizin ne kadar önemli olduğunu hatırlamak için bir fırsat ama sevgilisi olmayanlar için kesinlikle üzülünecek bir mevzu değil bence.

Bu gün için daha önce de yazdığım en sevdiğim şiiri yazacağım. Beni çok duygulandırıyor.
SEVGİLERDE

Sevgileri yarınlara bıraktınız,
Çekingen tutuk saygılı
Bütün yakınlarınız sizi yanlış tanıdı;
Bitmeyen işler yüzünden
Siz böyle olsun istemezdiniz
Bir bakış bile yeterken anlatmaya herşeyi
Kalbinizi dolduran duygular kalbinizde kaldı
Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitte bir sevgiyi söylemek
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk

Geçeceği aklınıza gelmezdi.
Gizli bahçenizde açan çiçekler vardı
Gecelerde ve yalnız
Vermeye az buldunuz yahut
Vakit olmadı.

Behçet Necatigil.

Ve bir de çok sevdiğim lise öğretmenim Ahmet Hacıoğlu'nun derslerinden birinde bize okuduğu kendi yazdığı şiiri paylaşmak istiyorum, öz ama anlamlı ve hep ezberimde olan bir şiir.

Gerçeğin hayalden en bariz farkı
Uzağa atarsın yakına düşer
Öyle olaylar simalar var ki
Unutmak istersin aklına düşer.

Sevgi dolu nice günler dileğimle.

13 Şubat 2009 Cuma

Örgü çizme ve Blog Ödülü

Geçenlerde bir tekini bitirip gösterdiğim çizme nihayet bitti. Aslında söylediğim gibi çok çabuk oluyordu ancak yünüm bitince ve aldığım yerde kalmamış olunca, bir süre yeniden gelmesini beklemek zorunda kaldım. Toplamda 2,5 kadar yün gitti (100 gr lıklardan).Kendisine hediye edeceğim yeğenime de dün akşam verdim ve onun üzerinde görüntüledim. Aslında aklımda harika pozlar vardı, sokakta gün ışığında ancak yetişemedi. Çünkü düğmeleri dikerken farkettim ki birini ters dikmişim. Düğme kısmı bacağın içinde kalmıştı. Söküp tekrar dikmek zaman aldı ve hava da zaten çoktan karardı. (İşten geldikten sonra havanın kararmasına biraz daha vardı) Yeğenimin de gecikme üzerine giyinip süslenecek modellik yapacak hevesi kalmadı.
Siyah düğme mi resimdeki bakır düğme mi diksek diye düşündük bunlara karar kıldık, çok daha gösterişli oldu.Örgüyü 6 nolu şişle (ipi iki kat yaparak ) ördüm. Benim ayakkabımın modeline göre 11 ilmekle başladım belli bir miktar arttırdım. Daha sonra şekildeki gibi devam ettim. Aşağıda görülen 1 nolu parça bütün halinde örüldü. Ayakkabı burnundan başlayıp gitgide arttırdım sonra bileğe gelince sağ ve soldan eşit miktarda kestim ortada bir miktar bıraktım. Daha sonra ortadakine devam ederken yanlardan ilmek çıkarıp arttırdım. Bacak kalınlığı kadar arttırılacak. Ancak arttırmaları eşit yapmadım çünkü dikiş kısmının bacağin iç tarafına gelmesini istedim.
Bir de 2 no ile gösterilen dikdötrgen parça ördüm. Bu kısım ise ayakkabının arka topuk kısmını oluşturuyor. Resmini çizmeye çalıştım ama bilmem anlaşılıyor mu?Daha sonra da ayakkabının lastik kısmının hemen kenarından diktim.
embir, ufuk dünyası, çocukça fikirler beni "bloğunu seviyorum" ödülüne layık görmüşler. Her birine teşekkürlerimi ve sevgilerimi gönderiyorum. Bu blog ödülünü paylaşmak için 7 kişiyi seçmem gerekiyormuş. Ancak sanırım neredeyse herkes bu ödülü aldı. Klasikleşmiş gibi olacak ancak ben de takip listelerimdeki kişilere gönderiyorum çünkü takip ettiklerim= okumayı sevdiklerim = her gün muhakkak okuduklarım.

12 Şubat 2009 Perşembe

Blog Ödülü

Önce sevgili Suzy daha sonra Ayça, ve Yelda bana bu ödülü layık görmüşler. Kendilerine çok teşekkür ediyorum. Ben de bu ödülü devredeceğim ancak biraz yazmak istiyorum.

Blog dünyasını gerçek anlamda keşfim Crebro ile oldu diyebilirim. Crebronun linklerinden ise Anne ve Bebişi başta olmak üzere birçok blog keşfetmiştim. Crebro'nun çizer olması ayrıca hoşuma gidiyordu çünkü bu blogumu başlangıçta çizimlerimi yayınlamak amacıyla açmıştım. Bu iki blogun da bir çırpıda tüm arşivini okudum ve sürekli takip eder hala geldim. Anne ve Bebişine hiç yorum yazmadım uzaktan takip ediyorum ama Crebro'ya birkaç kez yazmıştım.

Blogumun eski yazılarına bakarsanız neredeyse hiç yorumun olmadığı günde birkaç kişinin girdiği (ablalarım arkadaşım falan) bir blogdu. Aslında sesimi nasıl duyuracağımı biliyordum ama keşfedilmekten de korkuyordum. Bir gün cesaretimi topladım ve açıldım. Sonrasında ise aldı başını gitti. Birçok kişi tanıdım çokça ziyaret ve yorum aldım. Sanal bir ünüm oldu.

Bu çok hoşuma gidiyor elbette ancak bir o kadar da zaman gerektiriyor. Günde en az 1,5 saat diğer blogları okuyorum, ki okumadan da duramıyorum, merak ediyorum. Dünyanın ve Türkiyenin her yerinde merak ettiğim insanlar oluştu çok garip bir duygu.

Diğer yandan blogumu hep faydalı olsun amacıyla kullandım. İnsanlara öğretmek, keşfettirmek, ya da düşündürmek istedim. Hiç bir yazımı sırf keyif olsun diye yazmadım ve yazmayacağım da. Bu nedense kendimi kastığım ama vazgeçmek istemediğim bir hırs.

Blog yazarlığının getirdiği ün sayesinde sipariş almaya da başladım, hobim işe dönüşmeye başlamış oldu. Buna inanamıyorum çünkü bir yıl daha olmadığı halde böyle bir gelişme sağlanabiliyormuş. Bence her insan bu yönde de düşünmeli. Eğer üniversiteden atılırsam mesleğim dışında yapabileceğim bu tip işler de var ve bu blog benim en güçlü referansım.

Bu blog ödülünü eğer cesaret edip de iletebilirsem önce Crebro'ya sonra Anne ve Bebişi'ne vermek istiyorum. Diğer ödüle layık gördüklerim yine keşfettiğimde tüm yazılarını okuduğum Ayşe Gelin, dün daha yakından tanışıp konuştuğumuz Dreamland ve eski yazılarımda neredeyse tek yorumcum olan arkadaşım Nes .

10 Şubat 2009 Salı

Dido Butik Pasta İçin Şablon Tasarımı

Geçenlerde jasmin için şablon tasarladıktan sonra sevgili Didem Hanım'dan pasta blogu için tasarım teklifi aldım. Birbirinden güzel pasta ve kurabiyeleri doğrusu daha iyi sunulmayı hakediyordu.

Çokça mailleşerek nasıl bir şey istediği ve renkler doğrultusunda karar verdik. Kendim bazı taslaklar oluşturarak ona sundum, istediği değişiklikleri yaparak son haline getirdik.

Bugün onun için ayrıca önemliydi, blogunun 1. yılı olması sebebiyle. Ben de ufak tefek kalan kısımları tamamlayıp bu güne yetiştirdim.

Çok sevimli bir şablon oldu, site adı krema ve kurabiye efektli fontlarla yazıldı. Yanlardaki kurdelalı resimler de ayrıca sevimlilik kattı.

Bu çalışma benim açımdan ilk ücretli çalışma oldu, normalde pek ücret almadan yardımcı oluyorum. Ancak bu sefer ve bundan sonra kabul edeceğim çünkü bu aldıklarımı eşi işten çıkarılmış olan ablama vereceğim, Paşa'nın eğitimine az biraz katkım olsun diye. Ce de bu amaçla yapmamdan memnun oldu ve beni destekledi.

Didem Hanım ve biz sitenin bu halini çok beğendik, umarım Dido Butik Pasta'nın güzel ziyaretçileri de siteyi keyifle gezerler.

9 Şubat 2009 Pazartesi

Haftasonundan Kareler

Hafta içi tadını çıkaramadığımız havanın keyfini Cumartesi günü çıkardık. Baştan hafif yağmurlu ve kapalı olsa da sonra açtı.
Kadıköy'den yürümeye başladık. Kalamış'tan sahil yoluna çıktıktan sonra yürüyerek Suadiye'ye kadar geldik. Oradan Bağdat caddesine çıkp bir araçla geri döndük.
Uzun yeşil alanlar ve deniz görmek iyi geldi. Bir çok insan yürüyüşe çıkmış, köpeğini gezdirenler, bisiklet sürenler. Spor yapan eğlenen gençler...
Bu sahil şeridi bambaşka bir dünya sanki, daha sık gelmeye karar verdik.
Fenerbahçe marinası karşısında açık havadaki kafelerde oturduk, yemek yedik. Bir teknemiz olsa ne yapardık hayallerine daldık.
Bazı çiçeklerin açtığını görünce bahar geliyor diye sevindik.
Karabatak da kanatlarını kurutuyor, martı ne de güzel yüzüyordu.
Ara sıra yeşili görmek lazım. Yalnız o gün o kadar çok yürümüştük ki ayaklarım durmuyordu. Akşam uyumak üzere yattığımda hala zihnimde yürüyordum.

Pazar günü de evi derleme toplama temizleme çalışmaları yaptım yine. Mutfağı ne zamandır istediğim ama yapamadığım şekilde temizledim dip bucak. Daha önce sipariş verdiğim, hafta içi alabildiğim tülümü taktım.
Bu tülü Unkapanı'nda İMÇ çarşısında yaptırdım. Öyle harika şeyler var ki. Benim seçimim ise son zamanlarda moda olan anneannelerimizin dantel tüllerinden yana oldu. Çeşitli kalitede ürünler var ancak ben yıkanınca hiç buruşmayacak olan, ve uzun süre dayanıklı bu tülü seçtim. Önceki tülüm organze idi inanılmaz ütü istiyordu. Yine onu kullanacağım tabi ancak arada değişiklik olsun diye yaptırdım.

Böyle pileli büzgülü tülleri daha çok seviyorum, katlamalı tüller benim evim için pek kullanışlı olmadı. Çünkü sürekli camı açık kullanmayı seviyoruz eşimle. Rüzgarda tüllerin uçuşması çok hoşuma gidiyor

7 Şubat 2009 Cumartesi

Paten Çetesi'ne Giriş Anahtarı

10marifette Embir'in bulup yayınladığı gümüş patenler hepimizin çok hoşuna gitmişti. Herkes yapmak istediği için de yapanlar bir paten çetesi oluşturacaklardı. Bir çok kişi ördü denedi. Üç boyutlu olarak ilk Nedret Abla, çeteye girdi. Benim de çok hoşuma gitmişti hemen ördüm. Ancak bir resmini çekip de yayınlayamamıştım. Bu sabah patenime modellik yaptırdım bol bol.
Benimki gerçekten gümüş oldu, daha da süslenebilirdi ama uğraşmadım. Ben anahtarlık olarak kullanacağım zira, Annekaz'da yine gördüğüm bir anahtarlıktan da esinlendim.

Sadece süs amaçlı değil, anahtarlar içine konabiliyor, böylelikle masaya anahtarlığı fırlattığınızda çizilme, çatlama vs ihtimaller ortadan kalkıyor.

6 Şubat 2009 Cuma

Bahar Çarpması

Koskoca kış geçti bir şey olmadı, ama bu bahar havaları ben mahfetti galiba. Pazartesi'den beri hastaydım neyse ki bugün daha iyiyim. Hastaydım ama evde yatmadım tabi, her gün işime gittim geldim üstelik yüzlerce sınav kağıdı okudum bitirdim. En sonuncusu da bugün bitti ama pazartesi günü yine bütünlemeler başlıyor.

Yukardaki fotoyu bu akşam dönerken, aşağıdakini de sabah işe giderken çekmiştim. Gün boyunca bloga yazı yazmak istedim ama fırsat olmadı. Havalar böyle güzel olduğunda çalışıyor olmak insana zor geliyor. Benim için bir günün gündüzleri daha değerlidir, yani ben gündüz insanıyım. Malesef güne penceresi olmayan odamda, günler akıp akıp giderken içimde de fırtınalar kopuyor, kaçırdığım güneş, ağaç çiçek böcek için.

Bir hafta sadece 2 gün bana, Cumartesi ve Pazar. O da birgün ev işleri bir gün dinlenme günü. Çalışmak elbette bir nimet ama sabit saatler uygulaması hoşuma gitmiyor. Bana deseler keşke günde 8 saat çalış ama istediğin saatlerde olsun, 15-23 arasını seçerdim herhalde.

Hasta oldum ama çok da önemli bir şey değildi, grip ya da soğuk algınlığı ya da nezle. Bu üçünün farkını tama olarak çözebilmiş değilim. Aksırık, burun akması, boğaz yanması, hapşırık hepsi vardı bende. Övünerek söylüyorum aspirin dahi içmedim. İlaç kullanmaktan kaçınıyorum.

Ancak uzun zamandır hasta olmuyormuşum herhalde unutmuşum. Allahıma şükürler olsun, hastalandım da sağlığımın kıymetini, verdiği nimeti tekrar hatırladım. Bu ufacık şeyde bile insanın bütün düzeni altüst oluyor. Sürekli bir tedavi ihtiyacı olan, daha ağır hasta olan herkese Allah acil şifalar versin inşallah. Sürekli düşündüm düşündüm, ne kadar zordur bu insanlar için herhalde. Allah yardım etsin.
Bir haftadır örgüler, yemekler hepsi beklemede. Şimdi hamsili günden sonra ilk yemeğimi yağacağım. Mutfağıma kaçayım. Hepinizi ziyarete geleceğim.

1 Şubat 2009 Pazar

Ta Taaaaa

10 marifette eski bir ayakkabıyı yenileyip bot yaptıklarını görünce ben de hazırlarda gördüğüm örgü çizme yapmaya heveslendim. Ancak şu an yaptığım düşündüğüm değil, denemek için yaptığım model.

Asıl yapacağım topuklu ayakkabıyı saç örgülü örülmüş bir modelle çizme haline getirip kurdelalarla süslemek. İnşallah onu da yapınca yayınlarım. Ancak şimdiki deneme amaçlı yapıldı ve gerçekten iyi bir geri dönüşüm oldu.

Bu örgüyü çok kısa sürede bitirdim gelgelelim, dikmek zaman aldı. Nubuk ayakkabı olduğu için dikerim sanıyordum ancak iğne işlemiyor. Yabancı sitede matkapla delmişlerdi, ben öyle yapmak istemiyordum. Ben de lastik kısmında yer alan dikişlerden ve lastikten dikerek birleştirdim.

Nası yapsam diye düşünürken bir kızın ayağında yaptığımın aynısını gördüm, siyah lastik örülmüş ve yanında iki tane kocaman düğme vardı. Düğme yerini de yaptım ama daha alıp dikemedim.

Şu an bir tanesi bitmiş durumda ikincisini de yaptıktan sonra daha şık sunumlarla ve yapım aşamalarıyla fotoğraflayacağım. Nasıl bir şekil ördüğümü de şema olarak göstereceğim.

Ayakkabının eski hali atmaya kıyamıyor ama giymiyordum da, şimdi ise yeğenime hediye edeceğim zira o da çok beğendi. Üstelik şimdi çok moda.


Bu da piyasada olan, ben bunun siyahını görmüştüm. Benim ördüğüm de büzüldüğünde aynı böyle duruyor.