31 Ekim 2009 Cumartesi

30 Ekim 2009 Cuma

Oysa Güzel Bir Bayram Yazısı Yazacaktım

10:59:00 11 Comments
Ne oldu bana bilemiyorum, hiç yazasım yok ama buralardayım. Zaten eğer Bir Yastıkta güncelleniyorsa ben burdayım demektir. Ona yazı yazma konusundaki hevesim hiç bitmeden devam ediyor ama burası kendimi anlattığım için daha farklı.

Bir önceki yazımda yazdığınız tüm iyi dileklere gönülden teşekkür ediyorum. İyiyim mutluyum, hatta Ce ile beraber olmak iyi geldi dün. Çarşamba yarım gün olmasının ardından bu pazar günü olacak Gün'üm sebebiyle alışveriş yapmak üzere yağmur çamur dinlmedim, Kapalıçarşı'dan Eminönü'ne kadar gittim.

Kapalıçarşıyı öyle güzel süslemişlerdi ki bayraklar, balonlar heryer cıvıl cıvıldı. Resmini de çektim ama makinemin şarjı bitmiş cep telefonu ile. Fakat herşeyi öğrenen ben bazı konularda ısrarla öğrenmemeyi seçiyorum. Bluetoothla  resimleri aktarmayı öğrenmekten kaçıyorum. Artık Ce ne zaman aktarırsa.

Çektiğim resimlerden bir karede kırmızı bayrak temalı balonlarla tavanda yer alan mavi çini işlemeli desenler bir aradaydı. İnsan düşünüyor koskoca Osmanlı'dan günümüze olan dönüşümü, ama ikisi de yan yana birlikte. Keşke hep böyle olsa. Bu aralar Yaşar Kemal'in röpörtajlarından oluşan bir kitabı okuyorum, kürt açılımına destek veriyor zaten aslen de kürtmüş. Sürekli onlara yapılan ayrımcılıktan ırkçılıktan bahsetmiş, şaşıyorum. Onlar da bunlardan bahsederken ırkçılık yapmıyorlar mı? Yine geçen gün Blah Blah bir yazısında yazmış aşağıdakileri, doğru söylemiyor mu?


Biz size ne istediniz de vermedik?
Bu ülkenin okulunda okudunuz, üniversitesine gittiniz, doktoru ayağınıza geldi, adalet için hâkimine gittiniz, fakirdiniz sizin için yeşil kart çıkarıldı, iş imkânı için milyonlarca dolarlık gap yatırımı yapıldı, çiftçiliğiniz desteklendi, hayvancılığınız desteklendi.
Kendi dilinizi yasak yüzünden konuşamadığınız iddia edildi, eğitim istediniz, kanal bile açıldı, kurslar açıldı.
Daha ne istiyorsunuz? Allahtan belanızı mı?
Hangi Türk açız, işsiziz diye eline silah alıp halkını öldürdü?
Hangi Çerkez ben dilimi konuşamıyorum diye isyan bayrağı açtı?
Hangi Laz vatan toprağından parça istedi?
Hangi Boşnak ezildik biz dedi?
Hangi Abazha oraya yatırılan paralarla uyuşturucu ticareti yapıp gençleri zehirledi?
Hiçbiri.
Ama kimin yaptığını hepimiz çok iyi biliyoruz.


Geçen gün yine bir gazete yazısında okumuştum. Kürt harfleriyle yazılmış ilk nüfus cüzdanı çıkmış. Diyor ki yazar, bizim Avrupada yaşayan Türklerin hangisinin nüfus kağıdında türkçe harfler var?

Bu yazımdan sonra ayrımcılık yaptığım düşünülebilir, kesilikle öyle değil, herkes gerçekleri görsün yıllardır bu toprakta beraber yaşamış insanların (belki de dış etkilerle) bu hale gelmesi çok üzücü. Yine Yaşar Kemal o kitapta diyor ki, savaş yıllarında Kürtler Rusların yanında yer alabilecekken, Türkleri tercih etmişler, Atatürk'ün yanında yer almışlar. Çünkü biliyorlarmış ki, yıllardır kardeş gibi yaşadıkları bu insanların safında yer almak, gelecekte onlar için daha rahat bir yaşam demek. Şimdi herşey nasıl bu hale geldi. Omuz omuza kazanılan bu ülkenin bütünlüğü neden bozuluyor? Bizim tek isteğimiz Atamızın emanetinin bozulmadan devam etmesi. 

Ancak Blah Blah'ın da dediği gibi neden diğer azınlıklar dillerini, kültürlerini korumak için onlar kadar baskıcı değil, neden bu kadar öfke dolu ve yıllardır yıkıcı tavırlar içinde bulundular.

İçimizde yer alan vatan ve millet aşkıyla, dinimizin söylediği kardeşlik tutumuyla, canlar yanmadan, gözyaşları akmadan tekrar aynı toprakta kardeşçe yaşamayı başarabiliriz.

26 Ekim 2009 Pazartesi

Benden Biraz

10:12:00 23 Comments


Merhabalar, biliyorum çok uzattım arayı. Nedense hiç yazasım yok. Çok iyiyim ama çok şükür, bir derdim yok sebepsiz sıkıntılardan başka. Biliyorum çok daha fazla ve GERÇEK sıkıntılar var ülkemde. Bense geleceğin bana neler getireceğindeki belirsizliğe kafamı takmış durumdayım.

Çok çalışmam lazım çok, kendimi aşıp kariyerimde sağlam bir yere gelmeliyim. Bu olurken hayatta ertelediğimiz diğer şeyler ne zaman olacak bilmiyorum. Beklemedeyiz Ce ile birlikte.

İşte sıkıntılar var demiştim. Emekli olan hocamızla birlikte anabilim dalımızda bazı değişiklikler oluyor. Her değişiklik öncesindeki karşı duruş gibi şimdi de belirsizliğin getireceği endişelerle doluyuz, hep birlikte. Hayırlısı olur inşallah. Başka çaremiz yok.

Hafta sonu yine ev işleriyle geçti, bir gün de gezmeyle tabi. Önümüzdeki hafta sonu meşhur GÜN'üm var, özenli sofralar, vitrin gibi bir ev hayal etsem de galiba olmayacak. Evdeki kitap, dergi  ve cdlerin görüntüsünün yarattığı karışıklıkla yaşamaya alışmam, başka evlere gittiğimde hayran olduğum muntazamlıktan vazgeçmem lazım anladım. Tabi bunun sebebi evimin gerçekten minik bir ev olması, m2 başına düşen performans kapasitesi de oldukça iyi minik evimin. Başka evlerde inşallah.

2 hafta önce bugün eşim doktora savunmasına girmişti, malesef çok bilmiş (!) komite düzeltme verdi. Şimdi bu seçeneğin daha iyi olduğunu anlıyoruz ama çok üzülmüştük. Tezinin bitiminde yaşayacağımız ayrılık bir süre daha ertelenmiş oldu böylece ve tabi beraberindeki birçok şey. Ancak en azından aklımız başımıza öyle bir geldi ki (en azından benim) tüm beraber olduğumuz anların tadını çıkarmamız gerektiğini anladım. Zaten hep öyleydi, hep birbirimize karşı sevgi dolu ve kontrollü zaman ayıran bir çiftiz ama daha daha dolu olmalı. Ce'siz bir günümü bile düşünemiyorum ve umarım fazla ayrı kalmamız gerekmez.

Kafam bunlarla meşgulken, ama bir yanda da salgınlar, teröristler dört bir yanda kol gezerken pek de yazasım yoktu. İnşallah bundan sonra...

Görüşeceğiz.

23 Ekim 2009 Cuma

İşte Bizim Öykümüz'e Yeni Yüz

13:56:00 16 Comments


Öykü'nün annesi benden blog şablonu isteyince aslında yapamayacağımı söylemiştim, çünkü bir süredir artık sipariş almıyorum. Ancak eskiden verilmiş hala birkaç sözüm olduğu için onları yapmaya devam ediyorum. Bu şablonun ise çoğunu başka bir pasta sitesi içni yapmıştım. Ancak sahibi ağır bir görünüm değil de neşeli bir stil isteyince bu tasarım elimde kalmıştı. (Yakında o tasarımı da bitirip sizlere sunacağım, çok sevimli oluyor) Doğrusu o kadar hoşuma gitmişti ki renkleri, her gün kaç defa açıp açıp bakıyordum.

Sonra Öykünün annesine isterse bu şablonu kendisine uyarlayabileceğimi söyledim. Beraberce böyle birşeye karar verdik. Aslında yandaki kuşlu etiketlerden haberi yok isterse kullanmayabilir. Birkaç ufak ayarlamadan sonra kendisine göndereceğim bu şablonu.

Bitmeden yazmamın sebebi yazmak için bir bahane aramamdı. Aslında malesef hala okuyamadığım blogları okumayı tamamlayamadım ve ara gün geçtikçe büyüyor. Ve her ne zaman niyet etsem bir aksilik çıkıyor. Biraz iş sıkıntıları dışında iyiyim merak etmeyin.

Bloga daha yakından bakmak isterseniz (bir süreliğine) bu link geçerli olacaktır. Zaten ondan sonra da Tuğçe'nin sitesinde karşınıza çıkacak.

Bu arada Blogger'ın yeni kayıt düzenleme panelini kullanıyorum. Galiba bugünden itibaren kumanda panelinden eklenen resimler çok büyük boyutta da (eskiden küçük, orta geniş vardı, şimdi çok geniş de eklenmiş) yayınlanabilecek. Doğrusu geçen başıma gelen aksilikten sonra buna çok sevindim.

19 Ekim 2009 Pazartesi

Görüntülenme Sorunu

15:39:00 17 Comments
Hah gecenin hiç işi yokmuş gibi şimdi de hosting firmamızda sorun çıktı. Ben ortalığı toparlayana kadar böyle bozuk bir site karşılayacak sizi malesef.

Allaaaaam sen bana sabır ver.

18 Ekim 2009 Pazar

Vintage Bardak Altlıkları Yaptım

12:29:00 34 Comments


Günaydın diyeceğim ama öğlen oldu bile, dünkü yazımda darmadağın olmuş olan evimi toplayacağımı söylemiştim. Sadece temizlik değil alınmış biryerlere tıkılmış bir sürü şeye de yer bulacaktım. El işi çalışmalarım için almış olduğum yünler, incik boncuk gibi şeyleri de toparladım atılacak kalacak ayırdım. Bu arada elime geçmiş olan miktar açısından hiç bir işe yaramayacak ama atmaya da kıyamadığım ipler vardı.



Yukarıdaki resimde görüldüğü üzere artık iplerden renkli motifler ördüm. Aslında bu fikir aklıma çok daha önceden gelmişti. Venedikten almış olduğum venedik danteli masa örtümle uyumlu olacak vintage görünümlü amerikan servisleri yapmak istiyordum. Aklıma renkli iple örülmüş dantelin hoş duracağı fikri gelmişti ve bir tane de örmüştüm hatta. Ancak ördüğüm şeyi ütüleyince tepsi kadar büyüdü :) Malesef hayallerim suya düşmüştü.



Bende bu ipleri görünce aynı fikirden hala vazgeçmediğim için deneme olsun diye bardak altlıklarından başlayayım dedim. kafama göre farklı motifler uydurdum. Dün bir yandan temizlik yaptım bir yandan da gelip iki sıra örgü ördüm :))



Yukarıdaki resimde görüldüğü üzere bunun için şeffaf masa örtüsü ve yapışkanlı kağıt kullandım. Şeffaf masa örtüsünden amerikan servis yapıcam diye bir sürü almıştım.




Önce motifleri ütüledim sonra kare kestiğim yapışkanlı kağıda yapıştırdım. Diğer yüzeyine de şeffaf masa örtüsü yapıştırdım böylece hazır oldu. Sonrasında da yuvarlak kestim. Yapışkan oldukça sağlamdı. Tek kusur kalın ipler varsa biraz kabarık durması. Mesela aşağıdaki resimdeki arka taraftaki siyah motif daha kalın ipli hatta tüylüydü. Ancak diğerleri neredeyse hiç kabarmadı. Zaten ütü de oldukça inceltiyor.



Böylece altı tane farklı renkte sevimli bardak altlığım oldu, Ce de çok beğendi.



Limonlu sularımız ve çanağımız model olarak çok yoruldular e biraz onları koyalım di mi :p



Ce diyor ki, hafta için gayet bilimsel şeylerle uğraşan bir fizikçi nasıl oluyor da böyle dantellerle uğraşıyor anlayamıyorum.



Ben de anlayamıyorum, ama tek hissettiğim böyle şeylerle uğraşmak beni rahatlatıyor.

17 Ekim 2009 Cumartesi

Ayh Ben Geldim

09:32:00 15 Comments
Günaydınlar efedim neyse ki işlerimi bitirdim geldim. Bu hafta öyle uzun geldi ki bana hala inanamıyorum hafta sonu oldu mu diye. Ancak bu sefer de ihmal edilmiş dağınık pis br ev bekliyor beni.

Hani geçenlerde sunum yapmıştım ve bunun için Bodrum'a gitmiştim ya, oradaki sunumun dergide yayınlanması için latex formatında yazı hazırlamam gerekiyordu. Bilimle uğraşan her kişinin latex bilmesi gerekiyor ama benim bu ana kadar ihtiyacım olmamıştı word ve converting programları işimi görmüştü. Ancak şimdi öğrenmem gerekti ve belgeyi tamamen kodlarla oluşturuyorsunuz bu programda. Allahtan olayı çözmem uzun sürmedi ve 3 günde hem çözdüm hem bitirdim. Benim çalışmalarım matematiksel ağırlıklı olduğu için bolca denklem içeriyor. 8 sayfada 36 denklem yazdım. En sonunda pdf e çevirdim, acaba GeCe hangi konularda çalışıyordiye merak edenler pdf formatına da buradan bakabilir.

Yaklaşık bir haftadır doğru düzgün hiç kimseyi okuyamadım. Dün işim perşembe bittiği için boştum ama, dün ayrıca anabilim dalımdaki hocalardan birinin okuldaki son günüydü. Hepimiz çok üzgündük tabi , genelde onunla vakit geçirdik. Hocamız kendi isteğiyle 1 yıl önceden emekli odu, normalde üniversitelerde yaş haddinden emekli olma yaşı 67 dir ve o da şuan 66 yaşında. 45 yıldan fazla süredir hocalık yapıyor. Biz ne kadar bencil düşünsek de o kadar uzun süre çalıştıktan sonra biraz dinlenmek, hobilerle uğraşmak onun da hakkı. Düşünsenize onca yıl, dile kolay.

Şimdi onun için bir veda partisi düzenleyeceğiz, geniş katılımlı bir parti olacak. Ben davet kartı tasarımlarını yaptım dün, menüler oluşturduk, program planladık. İnşallah güzel bir hatırayla hocamızı odasıdan uğurlayacağız.

Bu hafta sonu hepinizi ziyaret eedicem, iyi tatiller herkese.

13 Ekim 2009 Salı

Hayaaat Beni Neden Yoruyorsun?

12:15:00 27 Comments


Çok yorgunum çok, ama sorsanız hiç bir fiziksel aktivite yapmadım her zamankinden farklı olarak. Umarım hastalığın belirtisi değildir.

Bu resimleri geçenlerde çekmiştim, hep uçan martıları çekmek hayalindeydim, nihayet biraz yakaladım.




Uzun zamandır evdeki işlere, işteki işlere kişisel işlere hiç bir işe yetişemiyorum, dağ gibi biriktiler uff. Kendimi bir sahil kenarında sonu gelmeyen yürüyüşlere kaptırmak istiyorum.




Birkaç gün daha ortalarda görünemeyebilirim. Perşembe gününe yetişmesi gereken ama bir programı baştan sona öğrenmem gerekip, kullanıp da bitirmem gereken bir iş var. Dün gece rüyamda hep programla uğraştım durdum.




Bu arada hayatımda ilk kez pazar günü bir kadınlar gününün üyesi oldum. Paralı şu klasik günlere evlendiğimden beri özenmekteydim. Ancak ilk defa fırsat oldu. Sürekliliğini sağlayabilecek miyim bilmiyorum ama ilk sıradaki davet bende olacak. Herkes için çok normal olan bu şey benim için şu an en heyecanlı olaylardan biri, ne tuhaf değil mi?

8 Ekim 2009 Perşembe

Eğitimde Sosyal Faaliyetler

12:30:00 17 Comments
Böyle bir yazıyı uzun zamandır yazmak istiyordum ama ancak fırsatım oluyor. Biliyorsunuz yüksek öğretim kısımında olsam da eğitimle biz de orta öğretim kadar ilişkiliyiz. Üstelik farklı olarak bize gelen öğrencileri gözlemleme ve kıyaslama şansımız oluyor ki, üniversitelerde ülkenin her yanından, farklı türde liselerden, farklı eğitim geçmişinden bir çok öğrenci bir arada bulunuyor. Bu yüzden daha geniş bir yelpaze çıkıyor karşımıza.

Gerek kendi derslerimde öğrencilere, gerekse çevremdeki orta öğretim kısmındaki yakınlarıma eğitimlerinden  maksimum faydalanmasını sağlayacak koşullar üzerinde düşünürüm ve uygulamaya çalışırım.

Bir hikaye vardır, bire bir aynısını anlatamasam da şöyle.

Bir profesör (sanırım psikoloji profesörü) , derste şöyle diyor. Üniversite sonrası hayatınızda başarılı olacak olan insanlar şu arka sırada oturanlar değil, ön sıralarda oturanlar ise hiç değil. Sadece orta sıralarda oturanlar mutlu ve başarılı bir hayat sürecekler.

Ne tuhaf değil mi. Ön sırada oturanlar derslerle aşırı ilgili olan kişilerdir ve tüm zamanlarını ders için ayırırlar. Arka sırada oturanlar derse yeterli ilgiyi hiç bir zaman göstermezler ve biraz tembel, fazla umursamaz kişilerdir. Oysa orta sıralarda oturanlar derslere gerektiği kadar ilgi gösteren, bunun yanında sosyal hayatlarını da sürdüren, onlarla da gerektiği kadar meşgul olan kişilerdir.

İşin sırrı burada yatıyor: DENGE

Çocuklarınıza sürekli ders çalıştırmayın, diğer sosyal etkinliklerle de yeterli miktarda meşgul olmasını sağlayın. Beynimizin şöyle bir çalışma prensibi var. Eğer sürekli aynı konuda aralıksız (atıyorum 5 saat) çalışırsanız son saatlerde veriminiz düşer. Oysa ilk 2 saatten sonra bir saat ara verip biraz hobilerle meşgul olursanız sonra işe geri döndüğünüzde 3 saat daha değil 1 saat yeterlidir bitmesi için. Zihin, hobi zamanında hem dinlenir hem de arkaplanda çalışır.  Böylece hem zamanınızı hem zihninizi daha verimli kullanmış olursunuz.

  • Çocuklara yaptırabileceğiniz etkinliklerin öncelikle onun keyif alabileceği birşey olmasına dikkat etmeli ( anne babanın istediği değil) çünkü ne kadar rahatlarsa o kadar iyi
  • Bu etkinlikler çeşitli açılardan birşeyler öğretici iseler o kadar iyi ( mesela müzik aleti çalan biri notalara bakarak çalar bu da  göz-el koordinasyonunu geliştirir )
  • Etkinliklerin ilerde kendilerine ikinci bir meslek (gelir) sağlayabilecek olması faydalı olabilir. Bu dönemde tek altın bilezik bile yetmiyor. 
Bir sosyal etkinlik bu gibi faydaların yanı sıra planlı çalışma ( belli saatlerde ona gidip uygulaması gerekecek, dolayısıyla günlük yaşamını programlayacak) ,  arkadaşlık gelişimi, özgüven artışı gibi birçok yönden de fayda sağlayacaktır.

Bu günlerde üniversite hayatına alışmaya çalışan yeğenime sürekli etkinlikler öneriyorum. Üniversitede fotoğraf, tiyatro sinema kulüpleri, gezi trekking aktiviteleri, felsefe edebiyat grupları o kadar çok seçenek var ki bana kalsa şimdi hepsini yapardım. Dalış kulübü bile var. Ancak onun gönlü yıllardır gitar çalmakta yatıyordu ve yıllardır sınav hazırlıklarından ona zaman ayırmadı (malesef bir hata yapmış olduk, oysa daha iyi olabilirdi). Şimdi bir kursa başvurdu ve eşimin bir arkadaşının (artık benim de arkadaşım) verdiği özel dersleri de deneyecek. Kendisi yıllardır bu konuda ( sadece gitar değil, diğer telli çalgılar ve piyano) dersler veriyor aynı zamanda kendi müziklerini yapıyor. İnşallah yeğenim bundan sonra , dengeli bir sosyal hayat + ders yöntemiyle daha başarılı işlere imza atacak.

Bu arada yukarıdaki hikayenin doğruluğunu, hem kendimden hem de yeni akademisyen olanları gözlemleyerek anlıyorum, ilk başlarda çok şaşırsam da. Malesef bölümü dereceyle bitirenler o kadar bilgilerine rağmen ilk okul öğretmeni olmayı yada özel sektörde tamamen alakasız bir işte çalışmayı tercih ediyorlar. İlk okul öğretmenliğini başarısızlık olarak algılamıyorum ancak genelde iyi üniversite öğrencilerinin ülkemizin bilimsel kalkınmasına katkıda olması beklenir. Fakat sanıyorum üniversite yıllarındaki aşırı yoğun çalışma onları yıldırıyor ve çoğu bıkmış oluyor. Hep bu cevabı alıyorum.

Çocuklarımızı ülkemizin gelişmesine faydalı ve aynı zamanda işini severek yapan bireyler olarak yetişmesi için sosyal etkinliklerin gerekliliğini umarım anlatabilmişimdir.

6 Ekim 2009 Salı

Leyya'dan Kalbe

16:24:00 29 Comments
Leyya'cığım benden çok zaman önce adresimi istemişti ama ben ona geri dönmedim. Doğrusu bana birşey göndereceğini tahmin etmiştim ve hediyesini almaya utandığım için unutturmaya çalıştım ama unutmamıştı :p



Bu sefer kaçamadım ve adresimi vermek zorunda kaldım. Bugün kargom geldiğinde o kadar mutlu oldum ki anlatamam. Bu postu da kırmızı yanaklarımla mahçup bir gülüşle yazıyorum.

Leyya harika çantalar yapıyor, uzaktan daha çantaların kalitesi anlaşılıyor zaten. Ancak ben şimdi elime alınca bir kere daha hayret ettim.



Annem sebebiyle dikişten anladığım için dikiş dikmenin inceliklerini ve de zorluklarını bilirim. Öncelikle dikiş düzgünlüğü tastamam, ayrıntılar tertemiz. Beni asıl şaşırtan askılarının, ağzını kapatmaya yarayan ipin geçtiği deliklerin kalitesi. Demir halkalarla delikleri çerçevelemiş, askılar çok sağlam ve yine demirle zımbalanmış. Kullandığı malzemeler (keçe düğme halat) çok kaliteli. Valla söylemesi ayıp belki ama her yerini inceledim hiç bir kusur bulamadım, hazır gibi mükemmel. İçine göz bile yapmış.

Bu çantayı çok sevmemin diğer nedenleri ise hiç bu forma sahip bir çantamın olmaması ve renkleri. Çok imrensem de fazla renkli çanta ve aksesuarları kullanamıyorum. Oysa bunun renkleri tam zevkime hitap ediyor. Kahve bordo en sevdiğim renklerden. Bana bunu göndermeye nasıl karar verdi acaba, seçimini yaparken merak ettim.

Kendisine tekrar teşekkürlerimi gönderiyorum. Çok severek kullanacağım bir hediye oldu bu hakkını ödeyemem canım.

Not: resimler üniversitede odamın yanında yer alan mutfak gibi bir yerde çekildi. Aman bu eski yer neresi demeyin :))

5 Ekim 2009 Pazartesi

Yüzde Dört

11:11:00 16 Comments



Bir şeyin yüzde dördü en fazla ne kadar olabilir?

Bu güne kadar fizik hakkında pek yazmadım, yazmamamın sebebi genelde fizikle fazla içli dışlı olmayan insanlarla bu konuyu konuşmaktan kaçınmamdan kaynaklanıyor. Çünkü fiziğin göz boyayıcı tarafı ne kadar açıklayıcı anlatırsanız anlatın bilmeyen kişileri büyülüyor. Bu da insanların kafasında gereksiz bazı yan etkilere sebep oluyor. Oysa hiç de öyle değil.

Fizikte kullandığımız teoriler, aslında kesin değil hiçbir zaman. Yerine daha iyisi daha uygunu geldiği zaman değişebilir. Ama normal insanlar bunu bu şekilde algılamıyor gözlerinde büyütüyorlar. Bir teorinin tutarlılığı önce kendi içinde kuramsal olarak tutarlılığı, neden-sonuç ilişkisine uyması ve gözlemlerle tutarlı olması halinde geçerlidir. Takdir edersiniz ki teknoloji ve imkanlar ilerledikçe bir teorinin geçerliliği kaybolabilir. Buna rağmen teorilere karşıyım gibi bir hava vermek istemem, çok sevdiğim ve inandığım teoriler var. Sadece karşı olduğum "fizik teorisi" deyip de aman aman çok mühim birşey bu kesin doğrudur anlayışına sahip olmayın.

Başka bir yazıda açıkça değinmek istiyorum bu konuya. Mesela kuvantum fiziği ve evrendeki bir çok gizemli olay çeşitli yazarlar tarafından (kuantum düşünceler, bilmem ne teknikleri, paralel evrenler, kozmik enerjiler bla bla ) kullanılıp çoğu zaman çok da doğru olmayan şekilde kullanılıp okuyucuların gözlerini boyamaya bayılıyorlar. Kitabın içinde bu kavramlar geçiyor ya (tabi kimse bilmiyor) sanılıyor ki çok önemli çok değerli şeyler söylüyorlar.

13 yıllık fizikçi olarak hala kuvantum fiziğini biliyorum diyemem, çalışma alanım evren ama birşey söylerken on kere düşünürüm. Ölmeden önce tamamıyla kavrarsam kendimi şanslı sayarım. O kadar geniş kavramlar ve o kadar çok sayıda alt branşları var ki tüm branşları özümseyip birleştiren dünyada sayılı kişiler vardır. Bir de bunlar dine uygulamaya çalışmıyorlar mı kuduruyorum.


Gelelim en baştaki soruya, işte yalansız dolansız bir gerçek. Sorunun cevabı birşeyin yüzde dördü en fazla "görünen evren" kadardır. Yandaki resimde evreni oluşturan maddenin (=enerjinin) oranlarını görüyoruz. Evrende yer alan milyarlarca galaksi ( her birinin içinde milyarlarca yıldız var) evrenin sadece yüzde dördü.

Diğer bileşenler %21 karanlık madde, %75 karanlık enerjidir. Bunların ne olduğunu kimse bilmiyor o yüzden adları karanlık. Tabi bazı teoriler var.

Bu kadar büyük evrenin aslında çok daha büyük bir şeyin çok küçük bir kısmı olduğunu düşünmek insanı ürpertiyor. Karanlık madde bizim Samanyolu galaksimizde bile var, karanlık enerji evrenimizin artan bir hızla genişlemesine sebep oluyor. Bu genişlemeyi anlamak için şişen balon örneği çok kullanılır. Balonu şişirmeden önce üzerine iki işaret koyun kalemle. Sonra şişirince iki nokta arasındaki mesafe artacak, işte bu iki nokta evrendeki iki galaksi (yıldız değil dikkat, galaksi hatta galaksi kümeleri) olarak yorumlanır. Böylece evrenimizin gidişatı eğer bu bilmediğimiz maddeler aniden bir değişiklik yapmazsa sürekli genişleyip araları açılacak, gitgide soğuyacak ve belki de yaşanmaz hale gelecek. Bir sürü teori üretebilirim nasılsa ispatı imkansız.

O kadar büyük bir parçanın çok minik bir üyesiyiz. Kimi zaman kendimizi önemsiz şeylere kaptırmış yaşarken biraz bu kocaman harikayı düşünüp silkinmekte fayda var. Fiziği çok sevmemin nedenlerinden biri de bu aslında. İnsanın acizliğini gözler önüne seriyor. Yaratılışın büyüklüğünü idrak ettiriyor ve sonunda da mütevaziliği getiriyor.

İyi haftalar herkese.

4 Ekim 2009 Pazar

ÜDeSe

15:07:00 20 Comments


Bu gün hiç işim yokmuş gibi sabahın köründe kalkıp uzak bir yere üds sınavına girmeye gittim. Daha önce yeterli derecede bir not almama rağmen kaşındım ve kendi kendime iş çıkardım.




Resimler dünden, eskitilmiş resim tekniğini kullanmak istiyordum ne zamandır, eski istanbul hatırası gibi olsun istedim.



Üds sınavı, üniversitede akademisyen olmak, yüksek lisans yada doktora yapmak için ösym nin şart koştuğu yabancı dil sınavı. Üç dil seçeneği ve üç program seçeneği var; sosyal bilimler, fen bilimleri ve sağlık bilimleri. Ben tabiki fen bilimlerinden giriyorum ama o kadar çok biyoloji, çevre, meteoroloji, jeoloji aklınıza gelebilecek her bilim ile ilgili sorular var. Fizik ise birkaç tane çıkıyor o zaman çok seviniyorum. İngilizce konuşulan bir ülkede yaşamak zorunda kalsam bile belki ömrüm boyunca ağzıma almayacağım terimler, kavramlar. Uff o kadar sıkıldım ki başım hala ağrıyor.



Neyse ki çok güzel geçti. Daha önceki notum (2,5 yıl önce girdiğim) 77,5/100 idi, şimdi doksanlı birşeyler alırsam süper olacak. Bu arada doçent olmak için gerekli barajın 65 olduğunu da söyleyeyim.

Bunları neden anlattım. Biraz lafı fazla dolandırdım belki ama İngilizce de geldiğim bu seviyenin nasıl olduğuna değinmek için. Ben ortaokula başladığımda dil için kura çekilmesi adeti devam ediyordu ve şansıma fransızca çıkmıştı. Hem orta okulda hem lisede (her ikisi de devlet okulu olduğundan çok iyi değildi ama) hem de üniversitede ilk yılda fransızca okudum. Üniversite 4. sınıfa gelip de yüksek lisans yapmayı planladığımda dilin eksikliği yüzüme çarptı ama kendi kendime biraz çabalayıp hazırlık okumak için gereken barajı geçtim. 2000-2001 yılınca 1 yıl hazırlık okudum ve o sürede grameri çok iyi öğrendim ve okuduğumu anlar düzeyde idim.

Daha sonraki yıllarda yavaş yavaş dinleme ve konuşma da gelişti. 2003 de girdiğim üds de 57,5 almıştım, demin yazdığım gibi 2007 de 77,5. Şimdi umuyorum daha yüksek olacak. Bu gelişmenin önemli bir etkisi evlendikten sonra neredeyse her akşam yabancı bir dizi/film izlememiz sayesinde oldu.

Aradan geçen 8 yıl sonunda dildeki ilerlememden memnunum, ki genelde fazla kullanılmayan unsurlar körelir, elimden geldiğince korumaya çalıştım. Bir diğer vurgulamak istediğim şey ise ingilizceyi 21 yaşından sonra öğrenmeye başladığım için aslında belli bir yaştan sonra zor olduğunun düşünülmesi çok da doğru değil. İnsan her yaşta yeni bir şey öğrenmeye açık olabilir. Yeter ki isteyin.

1 Ekim 2009 Perşembe

Mutlu Yıllar PrettyCool

10:00:00 10 Comments



Bugün sevgili Pretty Cool'un doğum günü. Buradan doğum gününü en içten dileklerimle kutluyorum.

Anne olanlar hayatını ikiye ayırır anne olmadan önce ve sonra diye. Belki de bebeğini kucağına almasına saylı günler kala yaşadığı bu doğum günü aslında gerçek doğum tarihi olacak bundan böyle. Yeni hayatının anneliğin ilk doğum günü, belki de hiç tadını almadığın bambaşka harika bir yaşam senin olacak.

Bu yüzden bence bu doğum günün ayrı bir anlam taşıyor. Sana bu yeni hayatın başlangıcında söylenebilecek tüm güzel dilekleri diliyorum. Neşeli bir gün, keyifli ve sağlılıklı nice yıllar senin olsun Pretty'ciğim.

Öpüldünüz (göbişten ve yanaklarından).