29 Nisan 2009 Çarşamba

.stats.

10:35:00 43 Comments
Bundan 3 hafta önce diyetisyene gittiğimden bahsetmiştim. Dün akşam da tekrar kontrole gittim. Sonuç ise harika :)

Öncelikle o yazımda da merak eden arkadaşlarım olmuş beni. Aslında Facebook'u fazla kullanmasam da orada Gece Fezaneverd diye ararsanız beni bulacaksınız. En azından yüzümü. Neyse efendim ben 2000 yılında üniversiteden mezun olduğumda 1,65 boya 49 kilo ile ince sayılabilecek bir kız iken, her yıl 1,5-2 kilo alarak yavş yavaş 65 küsür kiloya ulaşmıştım. Tabi tekrar aynı kiloya dönmem mümkün değil çünkü yüksek lisans sırasında bir süre deli gibi spor yapıp günde yarım liter süt içiyordum ki, kemiklerim ve kaslarım eskisine göre daha gelişmiş durumda şuan.

Aslında beni görenler o kadar kilonu nereye sakladın diyor ki kilo fazla ama görüntüde fazla belirgin değil. Neyse ben çok hareketli ve uyuşuk olamayan bir insan olduğumdan son aldığım birkaç kilo beni engellemeye başlamıştı. Özellikle kilom karın ve mide bölgemde toplanmıştı diğer yerlerim fazla değildi. Birde neden bilmiyorum ama benim yağlı bölgelerim bile çok serttir, herkes şaşırır. Sanırım birden değil de uzun zamanda kilo almamdan kaynaklanıyor.

Bablam (büyük ablam-virgo) geçen yıl diyetisyene gidip 83 kilodan 65 kiloya düşüp de, benim yanımda bile zayıf kalınca (kablam: küçük ablam paşanın annesi, zaten kendisi harika şekilde zayıftır) ben en küçük kız ama en büyük gibi göstermeye başlamıştım irilik olarak.

Ve karar verdim bir de bu yolu deneyeyim. Aslında şok diyetler hiç yapmadım, neredeyse herşeyi araştırıp öğrendiğimden neler yapmam gerektiğini de biliyordum. Bir süre deneyip sonuç da almıştım. Sadece bunu sürdüremedim kendimi ihmal etmemden dolayı.

Üç hafta önce diyetisyene gittiğimde oradaki tartıda 67 kilo (kıyafetli olarak) çıktım. Dün ise 64 e düşmüşüm, üç haftada 3 kilo ki bir kısmına hastalandığım için uyamamıştım.

Çevremizde ayda 7 kilo zayıflayın gibi reklamlar görüyoruz. Eğer kilonuz 100 kilo ise 7 kilo zayıflamak gayet normal ama 60 kilo birininin ayda verebileceği kilo maksimum 3 dür, fazlası gerçek zayıflama olamaz. Ben de öyle düşünüyordum ki olmuş.

Diyetisyene gitmeden önce fazla birşey yemiyordum zaten, dikkat edeyim diye. Sadece sabahları bir dilim ekmek, diğer öğünlerde hiç yemezdim. Çikolata ayda bir kere falan (severim ama düşkün değilim), cips kuruyemiş falan da neredeyse hiç yemem çok nadir. Tek fazlalık diyebileceğim dışarıda yemek yediğimiz zamanlar olabilir, pizza yada diğer fast foodlar ki bunlar da haftada bir kere olsun. O kadar yani.

Diyetisyene gittiğimde, bir bakışta karın bölgemde bulunan yağların yeme düzensizliğinden kaynaklandığını söyledi. Bazı öğünleri geçiştiriyorsun bazılarını fazla kaçırıyorsun dedi. Ben şok oldum tabi. Aslında genel olarak fazla birşey yemediğimi, ablama daha önce vermiş olduğu listedeki yemeklerin, benim bir günde yediklerimden fazla olduğunu söyledim.

Bana da benzer bir liste verdi. Gün boyu bir sürü şey yemeye başladım. Tabi öncesinde bir ilaç kullanıp kullanmadığımı, rahatsızlıklarım var mı falan diye sordu. Benim hiçbir sorunum yoktu.

1.Listem şöyle idi:
***********
Kahvaltı: 1 dilim ekmek, 1 t.k bal, 1 dilim peynir, 1 meyve, sınırsız şekersiz çay. (ben 1 meyve yerine bazen 1 domates yada 1 salatalık yedim çünkü gün içinde daha çook meyve var)

Öğlen: 3-4 köfte kadar et (herhangi bir yemek) , 5-6 kaşık sebze yemeği , 5-6 kaşık salata , 1 kase yoğurt. (diğer seçenek 1 kaşarlı tost+1ayran)

İkindi: 2 tane meyve

Akşam: 1 kepçe çorba, 3-4 köfte kadar et , 5-6 kaşık sebze, 1 dilim ekmek.

Akşam 10: 1 meyve
****************
Diyetisyenimiz meyvelerin neler olacağı (muz bile yedim) , ekmeğin nasıl olacağı, yemeklerin nasıl olacağı ile ilgili bir sınırlama getirmedi. Sadece pilav, makarna, kızartma ve tatlı yemeyeceksin dedi.

Ben de çoğunlukla uydum ama özel pişirimli yemekler değil, normal nasıl yapıyorsam öyle yaptım. Öğlenleri ise yemekhanede yedim (normal yemekler yani) ama tatlları falan almadım.

Zaten ilk sürecin sonunda hafif çıkıntılı olan göbeğimin büyük ölçüde düzeleceğini söylemişti ki öyle oldu. Bel kısmım inceldi. Ve en azından kendimi şişkin hissetmiyorum.

Şimdi ikinci listemde ise ekmek sayıları fazlalaşmış biraz meyve sayıları azalmış. Bunu da 3 hafta uygulayacağım bakalım ne olacak.

Diyetisyene gitmeden çok önceleri, bunun biraz masraflı ve sosyete işi birşey olacağını düşünürdüm. Oysa listedeki yiyecekler tamamen normal şeyler ve özel muaynehanesi olduğu halde haftada birkaç gün Kızılay'a geliyor ve muayne ücreti 40 lira, 3 haftada bir tek verdiğim bu yani.

Perşembe akşamı eşimle tatile gideceğiz ve pazar döneceğiz (Cuma tatil olduğu için). Bu sürede gelemeyeceğim ama bugün herkesi bir dolaşmak istiyorum aksilik çıkmazsa. Artık wordless sunday'im de gittiğimiz yerdeki resimlerden oluşabilir .

İnşallah Pazartesi daha iyi hisssederek karşınızda olacağım, sevgiler

A bu arada sitemin page rankı 4 olmuş, çok şaşırdım ve sevindim. Annekaz'la rekabet halinde değilim ama ona yetişmişim :))

28 Nisan 2009 Salı

Yeni Bir Tema Daha

13:25:00 31 Comments
Kaldera ve Volkan kardeşlerin annesi Nazan Hanım'a ne zamandır verilmiş sözüm vardı. Kaç ay önceydi hatırlamıyorum. Birkaç gün önce aldığım bu kağıtlar o kadar hoşuma gitti ki hemen aklıma birşeyler geldi. Bazen günler, haftalar sürerken bazen de birkaç saatte bitiveriyor. Bu da çabucak bitenlerden ama baştan savma değil. Gayet özendim ve çok beğendim. Buradan tamamına bakabilirsiniz.

Siparişler dışında sırada bekleyen paşam, prensesim, ablam ve kendi blogum olmasına rağmen daha onlara ne zaman sıra gelecek bilemiyorum.

Geçenlerde de belirttiğim gibi bu aralar çok fazla işim olmasına rağmen sanki hiç birşeye yetişemiyorum. Yapıyorum ama bitmiyor, ya da hiç birşey planladığım gibi gitmiyor. Kimi zaman o kadar daralıyorum ki, en çok üzüldüğüm de verdiğim sözlerin sürekli erteleniyor olması. Benden şablon bekleyenlere karşı o kadar mahcubum ki...

Sevgiler.

24 Nisan 2009 Cuma

Kısa Kısa

17:14:00 21 Comments
Bu hafta ne doğru düzgün yazdım ne de dolaştım sizleri, bu gün başladım dolaşmaya ama eskilerden başladığım için son güncellenenlere yetişemedim. Birazdan işten çıkacağım ve hafta sonu koşuşturmasına başlayacağım.

Bu aralar hiç birşeye yetişemiyor gibi hissediyorum, hayatı doya doya yaşayamadan zaman geçiyor.

Bir önceki yazıdaki Türk Çocuğu'nu şiir diye bilmiyorum ben, ama acaba şiir diye mi öğretiyorlar çocuklara diye düşündüm yorumlardan. Çok dokunaklı bir şarkı. Aslında hafızamda olan ama etrafta bulmakta zorlandığım çocuk şarkılarını söyleyip kaydetsem buraya koysam mı diye düşünüyorum zaman zaman, sesim çok iyi değil ama... Ben arayıp bulamayınca başka arayanlar da vardır belki diye düşünüyorum.

Ve geçen haftanın Wordless Sunday'indeki kaplumbağlardan da bahsedeyim biraz. Yaklaşık iki yıldır bizdeler ve küçücükken şu an elimden büyükler. Bu kış hep uyudular. Hiç birşey yemediler. Benim de canım sıkıldı oynamak istedim ev duş kabinini sıcak suyla doldurup onları uyandırdım :))

Bir süre şaşırdılar ama sonra ayıldılar. İşte o sırada resimlerini çektim. Şimdi ise artık uyanıklar her sabah neredeyse akvaryumdan çıkacak kadar tepki verip yemek istiyorlar.

Kaplumbağlarımız küçükken çok sevimliydi ama şimdi biraz çirkinleştiler. Buna rağmen şimdi o kadar hayranlık duyuyorum ki onlara, renklerine, dinginliklerine, bana verdikleri tepkilere... saygı duyuyorum yani, asiller.

Bu pazar yine wordless sunday olacak bakalım nasıl resimler koyacağım?

Herkese iyi haftasonları kaçtım ben.

23 Nisan 2009 Perşembe

Türk Çocuğu

12:43:00 18 Comments
Bu özel günde yine çocukluğumda öğrendiğim ama hala söylediğim şu şarkıyı yazmak istiyorum.

Türk Çocuğu

İzmir benim, Van benim
Şeref benim , şan benim
Kars Erzurum Erzincan
Konya Ardahan benim

Seneler kutlu bana
Aylar umutlu bana
Her an haykırıyorum
TÜRK'üm ne mutlu bana


Cesaretim candadır
Şöhretim dört yandadır
Benim bütün cevherim
Nabzımdaki kandadır

Seneler kutlu bana
Aylar umutlu bana
Her an haykırıyorum
TÜRK'üm ne mutlu bana

22 Nisan 2009 Çarşamba

Helloooo

10:58:00 13 Comments
Günlerdir giremiyorum ne kendi bloguma ne de başkalarına. Kusura bakmayın bugün işlerimi yoluna koyayım geleceğim.

Bilgisayarım bozuktu biliyorsunuz. Ben uğraşıp çözemeyince, okuldaki ilgililere gönderdim onlar da çözemediler. İlk defa böyle bir sorunla karşılaşmışlar :p

Yıllardır kardeş kardeş yaşayan anakartımla işlemcim birbirlerine küsmüş, bir arada çalışmıyorlar. İkisi de başka bilgisayarlarda çalışıyor, bozuk değiller ama yanyana gelince nazlanıyorlar. Varılan sonuç bu. İkisinden birini ayırıp yeni bir eş alacakmışım. Neyse dün akşam yeni bir işlemci (yeni dediğime bakmayın ikinci el) aldım bu sabahtan beri uğraşıyorum. Taktım takıştırdım, yeni xp yükledim şimdi bazı sürücüleri yüklemem lazım ki ekranım berbat görünüyor çizgili pijama gibi. Bu yazıyı da böyle yazıyorum.

Yani bilgisayarıma kavuşmama az kaldı. Bu süre içinde bilgisayar vardı ama çok zor ya başka bilgisayarı kullanmak, programlarım yok dosyalarım yok. Her işim iki kat zahmetli.

Dün de benim dersimin sınavını yaptık okunacak kağıtlar var üçte biri bitti sayılır.

Bu arada bilgisayarım öyle çok üstün özelliklere sahip bir bilgisayar değil. Donanım konusunda bilinçli olduğumuzdan elimizdekileri iyi şeklde kullanmayı biliyoruz eşimle. Bu bilgisayarı alırken (bir projeden almıştık okulda) hoca o zaman son model olan P4 3.0 Ghz işlemcili bir bilgisayar almıştı. Ben de Celeron olsun dedim 2,4 GHz geldi. Şu anda benim bilgisayarım onunkinden daha hızlı çalışıyor ve ben bu bilgisayarla neler yapıyorum neler. Şablon ve grafik tasarımlarımın çoğu bu bilgisayarda yapılıyor.

Elimizdeki imkanları küçümsüyor ve hep son modellere dünya parayı bayılıyoruz ama eşim hep der ki Nasa'nın uzaya gönderdiği roketlerdeki blgisayarların işlemcileri 50-200 Mhz civarı. Yani bizim 15 yıl önce kullandığımız şimdi piyasada bulunmayan bilgisayarlar uzaydaki veriyi toplamaya bile yetiyor ama bizlere yetmiyor :?

Not: 3 GHz=3000 MHz ( diğerinini 50 Mhz olduğuna dikkat)

Tekrar geleceğim :)))

18 Nisan 2009 Cumartesi

Delfinam'dan Zeytinyağı

11:20:00 22 Comments
Delfinam bu yazısında babasının kendileri için yaptıkları zeytinyağlarından isteyene satabileceğini söylemişti. Doğrusu hiç düşünmeden almak istedim.
Çarşamba siparişimi verdim, Perşembe elime ulaşmıştı bile. Ancak işten dün eve getirebildim ve bugün resimlerini çektim. Paket geldiğinde "bir köyden erzak gelmesi" mutluluğunu hiç yaşamadığım için çok sevinmiştim.
Doğrusu yağın teknik özelliklerini sormak aklıma gelmedi, normalde çok ağır zeytinyağlarını tüketemiyoruz. Ancak bu sabah parmak ucumla tadına baktım çok hafif ve lezetli, zaten resmini çekmek üzere sosluğa koyduğumda da anlamıştım. Rengi çok güzel ve o kadar şeffaf ki...

Delfina'ya ve ailesine çok teşekkür ediyorum. Böyle doğal sağlıklı bir ürünü tüketeceğimizi bilmem çok hoşuma gidiyor. Sanırım bundan sonra sürekli müşterileri olabilirim :)

17 Nisan 2009 Cuma

Bir Selam Edeyim Dedim

15:50:00 33 Comments
Oleyyy hastalandıktan sonra sekteye uğrayan blog okuma işim bitti. Okumadığım blog sayısı sıfır, diyeceğim ama maşallah bazı arkadaşlarım çok üretken günde birkaç yazı giriyorlar, haliyle an be an yetişmek zor oluyor onlara.

Bloglarda Atam'ızı anmaya yönelik yazılar okudum, hepsi de çok güzel tabi. Ben şimdi değinmeyeceğim ama, aman Atatürkçü olmadığım düşünülmesin, ben onun düşüncelerini anlamaya çalışanlardanım. Mustafa Kemal'i Anlamak şiirinde geçen bir dizede olduğu gibi,

Labaratuvarlarda sabahlayın, kahvelerde değil

sözünü kendime ilke edindim. Bazen bir dalga gelir çok yazılır çizilir ama sonra unutulur. Mesela Filistin katliamını unutmadık mı, unuttuk, onca yardımlar yaptık. Ama en kötüsü de o yardımların yakın bir zamana kadar Flistine ulaşmamış olması biliyor muydunuz. Malesef yardımları denetleyen İsrail, izin vermemiş gönderilmesine. Ve çok merak ediyorum şimdi o paralar kimin ceplerinde.

Atamızı da unutuyoruz, unutmasak bu günleri yaşamazdık. Neyse ki özel günlerde hatırlıyoruz, kendimize gelmemizi, düşünmemizi sağlıyor. Silkelenip hedef koymamızı hayata. Acaba Atatürk bunu da düşünmüş müdür? Mümkün bence düşündü, belki de bir çok bayramı o yüzden koydu, sık sık hatırlayalım diye.

İnsan kelimesinin anlamı unutan demekmiş. Biz geçmişi, kırgınlıkları, olayları, hataları, ve güzellikleri unutuyoruz. Bu da bizi kusurlu yapıyor. Durmadan daha iyisini istiyoruz ve şükretmiyoruz unuttuğumuz için.

Tabi bazen de geçmişte yoksul ama özgür (tamamen bağımsız, hiç dış borcu olmayan) olduğumuzu da unutuyoruz. Savaştan çıkmış bir millet ama kalkınmanın tek yolu üretimdir, toprak satmak değil diyen bir lider. Keşke yine o kadar yoksul olsaydık da vicdanlarımız hür olsaydı.

15 Nisan 2009 Çarşamba

Coca Cola Depozitolu Şişe Kampanyası

12:01:00 34 Comments
Merhabalar, yine kayboldum biliyorum. Hastalığım sırasında sekteye uğrayan işleri hala yoluna koyamadım. Okunacak blogları bir türlü sıfırlayamadım ama az kaldı diyelim.

Ev işleri, yemek işler, blog tasarımı herşey her düzenim bozuldu. Bir de ilave işler olunca, planımın bozulmasından işte bu yüzden nefret ediyorum.

Neyse uzun zamandır bahsetmek istediğim bir konu vardı, afişleri de aradım ama bulamadım. Bu post resimsiz bu yüzden.

Çok oldu bir gün yürürken bir bakkalın önünden geçiyorum baktım Coca Cola depozitolu şişe çıkarmış, boş şişeyi getirin, ikincisini daha ucuza alın diyor. O ne güzel dedim içimden fazla içmesem de içenler var ve biliyorsunuz her bir plastik şişenin geri dönüşümü binlerce yıl alıyor. En azından biraz bu sayı azalır. 

Birkaç adım attım. Aynı dükkanın aynı penceresinde bir de Cola Turka afişi, diyor ki " bizde depozito falan yok, geri getirmenize gerek yok daima ucuz" demiş, iyi halt etmiş.

Sinirlerim tepeme çıktı bu nasıl bir reklamcılık anlayışıdır. Bir iyi niyet hareketini destekleyeceği yerde, bunu kâra çevirmeyi düşünüyorlar aklı sıra. Oysa o da aynı kampanyayı başlatsa hatta hepsi tamamen depozitolu olsa daha iyi olmaz mıydı. Bence daha da olumlu bir duruma gelirdi.

Üstelik bu fark çok az bir fark. Depozitoyu kullanan insanlar bu fark için değil, çevreci kişilikleri yüzünden tercih ediyor ama bu ayrıntıyı gözden kaçırmış rakip firma.

Tabi Coca Cola'ya da aferin çok iyi yaptın diyemiyorum. Çünkü hala diğer pet şişede satışları devam ediyor, sen de bir iş yapacaksan tam yap, ama yok, bu yolla çevreci kişilikleri de tüketici grubuma dahil edeyim, diğer tüketicileri de kaçırmayayım mantığı güdüyor.

Yaz yaklaşıp da soğuk içeceklerin ve özellikle suyun tüketimi çok fazla arttığından, etrafta görülen pet şişe denizinin bu yaz yaşanmamasını diliyorum.

13 Nisan 2009 Pazartesi

Dario Moreno ve Müzik

18:30:00 19 Comments
Dün bahsettiğim kişi wordless olacak biri değil söylenecek çok sözü hakediyor. Sanırım yorumlarda da hastalığıma yoğunlaşıldı bu gözden kaçtı (tabi buna çok memnun oldum o ayrı, bugün iyileştim ve işime gittim çok şükür)

Ancak bu müzisyen hakkında daha fazla sözler edilmeli. Verdiğim vikipedia linkinde hayatı anlatılıyor ama bence önemi eksik. Ben de bu konudaki düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

Öncelikle bizim evde sürekli radyo oxi-gen dinlenir, başkası dinlenmez. Orada normalde pek alışıldık olmayan yabancı parçalar çalar ve kalitesiz müziğe yer yoktur. Eşim Moreno'yu orda dinlemiş ve haberi olmuş. Sonra ben severim diye indirip bana verdi albümünü.

Türkiye aşığı demiştim bir önceki yazımın yorumunda, İzmir'de doğup büyümüş ve Türk olarak görüyordu herhalde kendini bilemiyorum. Ülkemizde yaşayan azınlıkların hepsi Türk'üm demiyor malesef. 50 li 60 lı yıllarda çok meşhurmuş, anne babalarımız kesin tanıyor ama biz tanımıyoruz.

Şarkıya dikkat ettiniz mi bilmiyorum sözler tanıdık ama müzik çok farklı ve biraz da söyleyiş farklı. Bizim türkülerimizi samba, latin jazz tarzında yorumlamış. Kullandığı ensturmanlar farklı ve oldukça kaliteli bir müzik altyapısı var. Eğer şarkıyı bilmiyor olsaydınız, anlamazdınız bizim olduğunu.

Yurt dışında bizim şarkılarımızı bazen farklı dilde bazen karışık söylediğini varsayarsanız, harika bir tanıtım ama neden bizim ensturmanlarla değil diyebilirsiniz.

Bence çok akıllık etmiş müziklerini değiştirmekle. Bu iki açıdan çok önemli.Birincisi batı kulağına uygun hale getirerek onların dinlemesini sağlamış, ikincisi ise ülkemizde bu tarz bir müzik türünün dinlenebilir olmasını sağlamış. Ve halkımızın o yıllarda bu kadar kaliteli bir müzik dinlerken şimdi düştüğü durum ise acı.

Bizim kültürümüzdeki sesler (notalar) batı kültüründen tamamen farklıdır. Bu kısmı bir kitaptan alıntı yapacağım, Türk köylüsü üzerine araştırma yapan Amerikalı bir antropoloğun kitabından. (Bir Türk Köyünde Yaşam-J.E. Pierce)

"Bir arkadaşım, bir Türk'le duyduğu bir nota hakkında konuşurken, o notanın Fa mı Fa diyez mi olduğunu sormuş. İkisi arasında bir nota olduğu cevabını almış. Her zaman kendi kültürünün etnolojik özelliklerine öncelik veren arkadaşım bunu kabul etmemiş ve 'fa ile fa diyez arasında nota yoktur' demiş. Buna karşılık Türk, 'Yok mu?' diyerek sazını almış, Önce fa sonra fa diyez sesi vermiş. Daha sonra parmağını bu iki nota arasındaki bir noktaya götürüp sazın tellerine vurmuş. Amerikalı ' Ama bu nota değil ki' demiş. Türk yanıtlamış. 'Nedir o halde?'

Aradaki fark bu müzik için kullandıkları skalada, Batı skalasına hiç uymayan , icat edilmiş aralıklar kullanmalarıdır. Sonuç olarak bu müzik batılılara ilk başta kulak tırmalayıcı ve melodisiz gibi gelir."

Nasıl biz bize yabancı müziklere hemen ısınamıyorsak, onlar da öyle ki daha da zor. Türk müziği daha yeni yeni dünyada keşfedilmeye başlandı ki o yıllarda Moreno'nun yaptığının ne kadar doğru olduğunu ispatlıyor.

Şu şarkı ise ne kadar güzel bir sesi olduğunu ortaya çıkarıyor, resmen bu şarkıya bayıldım.

Dario Moreno- Mesut Ol Sen

9 Nisan 2009 Perşembe

Kitchen O'clock İçin Site Tasarımı

10:30:00 42 Comments
Sevgili Nilay Hanım'ın sitesi benim ilk keşfettiğim ve çalışmalarına bayıldığım bir pasta sitesiydi. Uzun zamandır kendilerini sessiz sessiz takip ediyordum. Bir gün bana şablon siparişi için başvurdu Nilay hanım. Doğrusu kendisinden biraz çekindim çünkü, tasarımlarına bakılırsa mükemmelliyetçi biriydi. 

Beğendiği renkler ve tarzdan yola çıkarak birşeyler oluşturmuştum. Malesef onun siparişini bitirmem çok uzun sürdü çünkü tıkandım diyebilirim. Herşey tamamdı ama bir tek banner olmuyordu. Çok denedim uğraştım, hiçbirini beğenmedim.

En sonunda bir hafta kadar önce ilham geldi ve bir banner oluşrurdum. Kendisi o banner üzerinden bazı değişiklikler istedi ve sonuçta ortaya bu çıktı. Şimdiki hali o kadar hoşuma gitti ki, doğrusu biraz kendimle gurur duydum. 

Bir sipariş tasarım yaparken, kendi başıma yaptığımdan daha titiz oluyorum. Kolay beğenmiyorum farklı olsun istiyorum. Şimdi yaptığım şablonlar birer birer artarken o sitelere girdiğimde karşılaşmak, başkaların beğenmesi o kadar hoşuma gidiyor ki. Çok güzel bir duyguymuş.

Şimdi sırada 3 siparişim daha var, kafamda taslakları hazır ancak daha fazla ilerleyemedim. Malum bilgisayar halleri. Ancak biraz daha değişik birşeyler yapacağım bu sefer. Tabi bu siteler için tasarıma başlamadan önce dünya üzerindeki neredeyse tüm pasta, cupcake blog ve sitelerini taradım. Ancak gördüm ki bizim siteler kadar renkli ve süslüsü pek yok. Diğer yandan bizler bu konuda daha da üretkenmişiz. Pastacı arkadaşlar bence dış dünyaya açılmalısınız en azından tasarımlarınızı fikir olarak sergilemelisiniz.

Bir de son gelişme dün akşam bir süredir ertelediğim diyetisyene gittim. Büyük ablam kısa sürede çok iyi bir forma kavuşmuştu. Ben çok kilolu olmasamda, beden kitle indeksim 25 ki bu değer normal aralığının son değeri, kilolu aralığının da ilk değeri. Nitekim artık biraz zayıflasam iyi olacak. Ancak aldığım diyet listesinde benim günlük yediğimden çok daha fazla yemek var, nasıl yiyeceğim bakalım? Galiba benim sorunum az yemekten dolayı metabolizma yavaşlaması ki şimdi çok yiyerek hızlandıracağım. Neler olacak göreceğiz?

8 Nisan 2009 Çarşamba

Blog Ödülü

11:50:00 21 Comments
Sevgili Dün Bugün , Dikiş Sepeti , Dido Butik Pasta, Yemek Kokusu, Liz Kurabiye Evi, Moda Tasatım Stil, NesTal, Pretty Cool , Boncuk Takı Tasarım , Çocukça Fikirler, Kujular, bana Smart Blogger ödülünü paslamışlar, kendilerine çok teşekkür ediyorum. Eğer ödül verip de gözden kaçırdığım varsa af diliyorum çünkü bir saattir kim almış kim vermiş muhasebesini yapıyorum. Almamışlardan şunları listeledim ve ben de onlara göndereceğim.

Elbetteki blog listemdeki herkesi severek okuyorum ve elimden geldiğince yorum yazıyorum. Birkaç gün okuyamamışsam tüm yazıları sırayla okuyup birer birer yorum yazıyorum.

Benim de bu ödülü verdiğim kişiler şunlar olsun. Linkleri yazamayacağım.

Paşa
Virgo
Voodoo Bird
Uçuk Beyaz
Sezgi
Huysuz Balığın Önerileri
Mutluluk Oyunu
Ufuk Dünyası
Piti Piti
Ful Yaprakları
Egemenli Hayat
Türkiye ve Dünya Mutfağından Seçmeler
Taze Nane
Zuzuların Annesi ve Babası

7 Nisan 2009 Salı

Ayçanın Dükkanı'ndan Bir Mim Aldım

10:55:00 31 Comments
Tavsiye ederim hem çok ucuz hem de kullanışlı.

Mime geçmeden önce son günlerden bahsetmek istiyorum ki 3 gündür acayip yorgundum. Cts günü Wordless Sunday resimlerinde görmüş olduğunuz üzere, gezdik. Sabah kahvaltıdan sonra çıktık akşam eve geldik. Güya erken gelip temizlik yapacaktım, yapamadım. Kadıköy'den yürüyerek (çoğunlukla sahilden) Suadiye'den Bağdat caddesine çıktık, ordan dolmuş ile Kadıköy'e döndük. Obama'nın gelişini protesto edenler nedeniyle Altıyol'un çok aşağılarında indik. Tepe NAtilus'a yürüdük bir de Carrefour'u gezdik. Sanırım bir 15 km yürümüşümdür o gün.

Ertesi gün öncelerden planlanmış bir gezmeğe gittim, hamile kuzenime. Oraya gitmek gelmek için de bayağı bir yürüdüm.

Dün ise okulda bozuk olan bilgisayarımı bütün gün ayakta tamir etmeye uğraştım. Anakartı değiştirdim ama sorun devam ediyor başka bir sebeb var galiba artık pes ettim.

Üç gün inanılmaz yoruldum bacaklarım hala ağrıyor ama evin temizliği de yattı, dün akşam gelince yapacaktım yorgunluktan yapamadım bu akşam bakalım. Sabah akşam hangi odaya girsem ıyy diyerek çıkıyorum of of.

Dün bilgisayarı yapamadığım için (kafama koyduğum için yapmam gerekiyordu yapamayınca acayip sinirleniyorum) eve gelince harıl harıl örgü ördüm yakında bitecek bir şey yapıyorum.

Bugün odamdaki bilgisayar hala bozuk ama aşkım akşam bana küçücük bir bilgisayar kasası getirmiş. Cd sürücülerden biraz büyük diyeyim ben size onu bağladım. Bilgisayarım düzelene kadar idare edicez. Bu arada bu küçük şey benim kocaman kasamdan daha hızlıymış.

Velhasıl ben günlerdir bloglara giremedim az biraz okudum ama yorum yapamadım, bugün birkaç dersi halledip bütün gün gezicem inşallah.

Gelelim Ayça'nın mimine, aşk hakkında kelam edecekmişiz. Bu konuyu günlerdir düşünüyorum da ya ben romantik değilim ya da herkes aşırı romantik diye düşünmeye başladım. Aslında ben üniversiteden önce çok güzel öyküler şiirler yazardım, edebi yanım vardı ama Fizik beni realist yaptı. Herşey mantıklı, kısa, açıklayıcı olmalı benim için, tabi böyle olunca bazı blogları hayranlıkla okuyorum. Nasıl da güzel yazıyorlar, okurken içimi coşturup, gözyaşı dalgalarına boğuyorlar. (işte yaptım yaptım )

Aşk hakkında da öyle aman aman sözler edemeyeceğim ne yazık ki. Sadece eşimle aramızdaki aşkı tarif edeceğim.

Bunu söylemekten biraz utanıyorum ama eşimle tanışana kadar birçok kişi ile tanıştım, teklif aldım, çıktım. Her birine acaba kısmetim bu mu diye yaklaştım. Bana göre herkesin bir kısmeti (ruh eşi, onun için doğan biri vs) var. Ancak o karşıma çıkana kadar bundan tam emin olamadım. Eşimle ilşkimiz arkadaşlıktan aşka dönüştü ama ben onu ilk gördüğümde anladım "o kişi" olduğunu ve diğer aşk sandıklarımın aslında aşk olmadığını.

Bana göre aşk kendini düşünmeyi bırakıp sadece onu düşünmektir. Ama bu şöyle, bir annenin çocuğun ihtiyaclarını, durumunu düşünmesi gibi. Biz her konuda birbirimizi düşünüyoruz ki bu kişinin tek başına kendini ve biraz da sevgilisini düşünmesinden daha da çok bişey. Çünkü insan kendini ihmal eder, ama sevgilin seni, sen onu düşünüp ilgilenirsen bu daha zengin bir olgudur tek başına olandan. İkisinin toplamı daha da fazladır.

Ne kadar haksız olsa da seni üzdüğünde yine de onu düşünmektir. Tavır yapınca ne kadar üzüleceğini düşünmek, kıyamamaktır.

Beraberken bazen zamanın çok hızlı bazen de çok yavaş (doyumlu) geçmesidir. Beraberken hiç sıkılmamaktır. (Bizi gören bir çok kişi sıkıcı bulur ancak biz hiç sıkılmıyoruz beraberken)

Her sabah günaydın derken sadece günaydın demeyip, kucaklaşmaktır.

Veeee sırtında neresinin kaşındığını hiç söylemeden tamamen kendiliğinden bulup orayı kaşımaktır.

(Komik ama gerçek, biz eşimle telepati yapabiliyoruz çoğu zaman, düşündüklerimizi iletiyoruz ancak bu telepatinin biraz daha ileriki durumudur ki alınan bilgiyi harekete dönüştürmektir olan. Bunu da yapıyoruz ne diyeyim.)

Ben de Dido Butik Pasta'yı Ella'yı, Mutlu Çocuklar'ı yazmadıysa Renginle Renkli Hayat'ı mimliyorum. Aşkı birde sizden duyalım :)

Sevgilerimle.

3 Nisan 2009 Cuma

Blogger'da url adresine icon ekleme

10:06:00 30 Comments
Biliyorsunuz url adreslerimizin yanında Blogger'ın simgesi olan bir resim var. Bu resim isterseniz değiştirilebiliyor ve size özel bir hale gelebilir.

Bu konu çok yeni birşey değil ama geçenlerde yaptığım bir şablon için sahibi bir ikon istemişti. Ben de araştırdım ve sonunda ona da yaptım. Simla'nın blogunda adresinin yanında küçük bir cupcake göreceksiniz. Aslında bir çok başka türkçe kaynak da var nasıl yapıldığıyla ilgili.

Önce bu tip bir resmin .ico uzantılı özel bir resim olması gerektiğini söyleyelim. Oraya sığabilecek boyutlar 16*16 pikseldir. Yani çok küçük. Birçok ico dosyası internette bedava bulunabiliyor. Bu resimler ayrıca bilgisayarımızda masaüstü simgeleri olarak da kullanılıyor.

Google'da free icons diye aradığımda bir çok site çıkıyor, bunlardan bazıları şöyle.
Freeiconsweb, Icon archive, Free icons download, ve Bildirgeç'te yer alan icon araştırmalarından çok sayıda ve harika iconlara ulaşabilirsiniz.

Öncelikle 16*16 piksel boyutundaki resmi indirip bir adrese kaydetmemiz lazım. Daha önce resimleri kaydettiğimiz gibi. (Imageshack, photo bucket gibi ya da özel bir domaininiz varsa onun içine) O adresten çağıracağız çünkü bu ikonu.

Sonra blogumuzda html düzenleye gelip head kodunun kapanışından önce şu kodu yerleştirin. Aşağıdaki resimde gösterdim benimkini ama bu link verdiğim adreste biraz eksik varsa da oluyor yinede. Resimde görüldüğü gibi head ifadesinden hemen önce yazılmalı.

Böylece sitenizde size özel bir icon eklemiş olacaksınız. Çok güzel ikonlar olmasına rağmen seçeerken şu acıdan dikkat etmelisiniz. Resim çok ufak olduğu için ayrıntılar pek anlaşılamıyor. Dolayısıyla sınırları belirgin, fazla karışık renkli olmayan, konstrast renkleri içeren basit bir şekil olmalı.

Ella'ya duyuru. Bak canım bu adreste baykuş şeklinde bir icon var onu da sen koyarsın artık.

Ben kendime de bir icon koyacağım ama bilgisayarım bozuk ve bu bilgisayarda kendi domain alanıma resim koymak için ona erişim imkanım yok, akşama koyarım artık evden.

********************

Konuyla ilgisi yok ama Almanya'dan sevgili Ayşe bana bir paket göndermiş. Paket alma furyasına katıldığım için ve tabiki de harika hediyeleri için çok sevindim. Birkez daha kendisine teşekkür ediyorum. Uğur paralarına özellikle bayıldım.

2 Nisan 2009 Perşembe

İstanbul'da Lale Zamanı

09:53:00 36 Comments
Son birkaç yıldır baharda lale festivali düzenleniyor İstanbul'da. Şehrin her bir yanına milyonlarca, renk renk ve farklı türlerde laleler ekiliyor. İstanbul bu zamanlarda en güzel yüzünü sergiliyor sevenlerine.
Daha yeni yeni açmaya başladılar ve çoğunluğu da açmadı aslında. Dün bunlara rasladım hemen resmini çektim, papatyalarla çok hoş bir kombinasyon olmuştu.
Bir hafta falan sonra herhalde çoğu açmış olur, bu zamanlarda Gülhane'yi gezmeli, Emirgan'a gitmeli. Aslında her yerde varlar ama yeşil alanlarda görüntüsü daha güzel, keyfini çıkarmalı.

Hergün Divan Yolu'ndan (Sultanahmet-Beyazıt tramvay yolu) geçerek ünivrsiteye geldiğim için, bolca turist görüyorum. Ve lalelerle süslenmiş güzellikleri gördükleri ve en azından bizim kültürümüz olduğunu anlamalarına vesile olacağı için çok memnun oluyorum.

İngilizce'de tulip kelimesi ile ifade edilen laleye tulip denmesinin sebebi ise şu. Eski yıllarda bir adam köylü bir kadının tülbentinin üzerindeki lale figürünü göstererek ne olduğunu sorar, kadın da laleyi değil tülbenti sorduğunu sanar ve tülbent der. Böylece adam da laleyi tülbent kelimesini dili döndüğü kadar tulip olarak tanımlar ve öyle kalır. Bu bilgileri ve aşağıdakileri daha önce bahsettiğim Yedi Tepe Anadolu kitabında okumuştum.

Diğer yandan Osmanlı döneminde bir çok eserde sembolizm kullanılmış, mesela Mimar Sinan bunu eserlerinde çok kullanmış. Allah'ın 99 ismini temsil etmesi için 99 ayak uzunluğunda kubbe inşa etmiş vs. Lalenin de bu dönemde çok kullanılan bir figür olduğunu biliyoruz. Bunun ise şöyle bir sembolik anlamı varmış ki ben bilmiyordum.

Peygamberimizin (s.a.v) gül ile sembolize edilmesi gibi, lale de Allah'ı anmak amacıyla kullanılmış sembolik bir işaretmiş. Bunun sebebi Arapça'da lale ve Allah kelimelerinin aynı harflerle yazılması ve bu sözcüklerinin sayı değerlerinin toplamının aynı olmasıymış. Birde yanlış hatırlamıyorsam lalenin ters okunuşu Alah'mış ki bundan emin değilim şimdi kitap da yanımda değil.

Bunları öğrendikten sonra o kadar hoşuma gitmişti ki kızım olursa adını Lale koymak istedim (ancak şimdilik eşimi ikna edemedim). Bu durumda kültürümüzde yer alan lale motifleri anlam kazandı benim için, özellikle de cami süslemelerindeki çinilerde, ne kadar anlamlı değil mi?

İstanbul'da lale zamanının tadını çıkarmalı, keyf-î sukûnet içinde yaşamalı.

1 Nisan 2009 Çarşamba

1 Nisan Şakası

10:42:00 55 Comments
Bugün benim doğum günüm desem

Erkek beklenirken kız olmuşum desem

Aslında 20 yim ama 30 oldum desem

Bana inanır mısınız?

Kaç gündür zorlanan bilgisayarım bana şaka yaptı, bu sabah bozuldu. Başka bir yerden yazıyorum :(