benden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
benden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Kasım 2018 Salı

Yaprak Dokumu

Kasım 06, 2018 3 Comments

Babannem oldugunde 100 yasinin uzerindeydi. Su an tam emin degilim ama sanirim 103 ya da 104 yasindaydi. Belki oncesinde kaybettigi bebekler de olmustu ama galiba yakinlari icinden en erken olarak once kocasini, sonra evine aldigi gelinini ve 10 yaslarindaki torununu, ardindan bazi cocuklarini ve damatlarini kaybetti. Son 10-15 yilini cocuklarinda sirayla gezerek yasadi fakat son zamanlarda 6 cocugundan gidebilecegi 2 cocugu kalmisti. Babam ve halam. Bunun disinda akrabalarindan , komsularindan bir cok kisiyi birer birer kaybetti. Koyden haber gelirdi mesala, babannem derdi ' o da mi olmus' , durgunlasirdi ve 'bir ben kaldim' derdi. 

Onun o huznu bana cok aci verirdi. Bu yuzden uzun yasamayi guzel birsey olarak goremiyorum. Bense bu yasima kadar bir cok olume sahit oldum. Annem ve babam hala saglikli ve hayattalar ama dedem, ananem, babannem, halalarim, enistelerim ve komsularimizdan bir cok kisinin cenazesinde, cenaze evlerinde, dualarinda bulundum. Olumun hayatin dogal akislarindan biri oldugunu kabullendim.

Gectigimiz bir kac hafta boyunca sarsici haberler aldim. Once yukarida bahsettigim halamin, benden sadece 2 yas buyuk olan kizi aniden kalp rahatsizligi gecirdi ve kalbine stent takildi. Operasyon basarili ve simdi iyi ama su gercek yuzume carpti. Artik ben de o yaslara geldim iste! Hani yavas yavas tanidiklarimizin yaprak dokumlerine sahit olacagimiz yaslar... Onceden cevremdeki goclerin icinde cocuktum ve genctim, artik degilim. Evet hep diyoruz olumun yasi yok diye ama biraz da var sanki... Yaslandikca ihtimaller cogaliyor.

Bu haberin ardindan teyzemin kocasi ciddi bir rahatsizlik gecirdi ve hastaneye kaldirildi (sonra cikti iyi simdi) Evet o nispeten yasliydi ama babamdan gencti. Babam da babannemin ruh haline coktan girmisti zaten, onun da arkadaslari birer birer gocuyordu. Enisteme de cok uzulmus fakat uzuntusunun ardindaki bir diger gercegin bu his olduguna yuzde yuz eminim. Onu taniyorum.

Uc gun once de ayni halamin Berlin'de yasayan buyuk kizinin esinin olum haberi geldi. Son birkac yildir kanserle mucadele ediyordu. Belki kurtuldu ama o da benden sadece 10 yas buyuktu, 50 yasinda.

Butun bu yakinlarima tek tek uzulmemin haricinde ayni babannem gibi, babam gibi hazan mevsimine girmis olma dusuncesi bana agir geldi sanirim. O yuzden bir suredir ortalikta yoktum. Icimde hala bu duyguyla nasil basedebilecegime dair cozemedigim sorular var.  Karistim. Altust oldum. Yeniden cozulunce gelecegim.


5 Temmuz 2018 Perşembe

Yoga

Temmuz 05, 2018 2 Comments

 (Yogadan önce çok yorgunum, yogadan sonra ben ben değilim)

Eski yazılarımdan birinde kısaca yogaya başladığımı yazmıştım. O zamandan bu zamana hep detaylı bir yazı yazmak istedim ama duygu ve düşüncelerimi nasıl aktarabileceğimi bilemedim. Şimdi de bilemiyorum aslında. Sadece anlatmaya çalışacağım.

Yogaya başlamam bilinçli ve istekli bir seçim değildi. Evime yakın mesafede ve boş olduğum kısıtlı zaman aralığında bir tek bu dersler vardı. İlle de bir spor yapmak istediğim için denemeye karar verdim. Şimdi yaklaşık 7-8 ayın sonunda yoga için bir spor diyemem, spordan daha fazlası, hatta spor bile değil belki.

Yanlış anlaşılmasın en zor bedensel hareketler yapılıyor, bedene bir spor olarak katkısı çok fazla. Tüm vücudu esnetiyor, denge ve dayanıklılığı arttırıyor. Fakat ben şimdi daha farklı bir açıdan beni şaşırtan deneyimleri paylaşmak istiyorum.

- yoga yaparken, bedeninde daha önce varlığını dahi hiç farketmediğin bölgeleri, kasları keşfediyorsun. Sanki bedenimi yeniden öğreniyor gibiyim.

- spor yaparken ihtiyaç duyduğumuz bütğn spor aletleri ve malzemelerine hiç ihtiyaç yokmuş aslında. Bacağını çalıştırırken kolun, belini çalıştırırken kalçan vs yardımcı malzeme olarak kullanılabilirmiş. 

- bazı pozlara geçerken de o pozda dururken de çok zorlanırsınız. Fakat bir süre sonra (mesela diyelim bir dakika sonra) vücut o poza uyumlu hale gelir ve bu sefer o poz normalmiş gibi gelir. Tekrar eski duruşa geçerken de yine ağrır. Yani kolay duruş zor, zor duruş kolay olmuş olur. Vücudumuzun bu kadar kısa sürede uyum sağlaması beni çok şaşırtıyor.

- fakat beni en çok hayret ettiren şey beden rahatlığından mental rahatlığa geçiş kısmı. Yani hep şöyle düşünürüz. İnsanın kafası rahat ise vücudu da gevşer, kafası karışık ve yoğun ise vücut gerilir, ağrılar başgösterir. Öyle değil mi? Evet hep bunu duyduk ve tecrübe ettik. Peki neden tersi doğru olmasın? Bunu hiç düşünmemiştim. Fakat yaşayarak gördüm ki tersi de mümkün. Yoga bedeni nefes egzersizleri ve esnemeler ile rahatlattığında, kafan da rahatlıyor. Ruhun hafifliyor. Hatta daha da ileri gideceğim, bir nevi üçüncü göz açılıyor. Başka bir boyuta geçiyorsun sanki. Bunu tarif etmem zor, tek söyleyebileceğim beni yogaya bağlayan bu his oldu. Diğer tüm yararlarını göz ardı edebilirim ama bunu başka birşeyde bulabileceğimi zannetmiyorum. 

Ve yogaya başlama konusunda ikilemde kalanlara sırf bu tecrübeyi yaşasınlar diye tavsiye ediyorum.


10 Mayıs 2018 Perşembe

Her Çocuk Başka

Mayıs 10, 2018 4 Comments
Anne olmadan önce de çocukları çok severdim ama çocukların hepsini (bazı kişilerin yaptığı gibi) mıncıra mıncıra değil, farklı şekillerde severdim. Hala da aynıyım. Fakat ne yalan söyleyeyim böyle samimi sevenleri gördükçe -ki kendi çocuklarımı bile öyle sevdiğimi söyleyemem- acaba bende bir sorun mu var diye düşünürdüm. Neden her çocuğu mıncırasım gelmiyor?

Dün cevabını buldum. Hepsinin bizimkilere yakın yaşlarda çocukları olan birkaç arkadaşımla piknik yaptık dün. Çocuklar çok güzel oynadılar. Ben de arada onlarla etkileştim ve akşam uyumadan önce bu güzel günü düşünürken hepsini farklı farklı sevdiğimi farkettim.

Doğa; 2,5 yaşında göbüşlü, tontiş yanaklı, öndeki kocaman iki dişi ile güldüğünde dünyanı unutturacak kadar tatlı. Annesine de her gördüğümde söylüyorum, daha uzaktan görünce ısırasım geliyor onu. Dişlerimi sıkıyorum resmen. Ve başka hiçbir çocuğa karşı bu derece mıncırma isteği yaşamıyorum.

Ablası Defne; 5,5 yaşında. Masmavi gözleri bembeyaz duru bir cildi var. Düz İpek gibi saçları. Fakat en sevdiğim yeri minicik sivri çenesi. Her baktığımda o sivri çenesini tutma, saçlarını nazikçe okşama hissi geliyor. Porselen bir bebek gibi. Asla mıncıramam. Ben de her yakaladığımda çenesini sıkıyor, kucağıma oturtup başını okşuyorum.

Arda 2,5 yaşında ufacık tefecik ama çok güçlü, bitirim bir çocuk. Çok hareketli. Fakat bana en tatlı gelen yönü konuşması. O kadar güzel konuşuyor ki ve konuşurken elini ve başını politikacılar gibi öyle bir sallıyor ki sanki büyümüş de küçülmüş. Onunla en çok konuşmayı seviyorum. Konuşurken kızdırmayı, kızgın kızgın konuşurken elini sallayışını... Tüm tavırlarını gönlüme kazıyorum. Düşününce bile gülümsetiyor şimdi. Yavrum..

Arda’nın ablası Damla 3,5 yaşında. Açık kumral kıvır kıvır saçları var. Tam lüle lüle, parmağını içine sokarsın o derece. Gözleri hafif baygın bakar ve her zaman (ağlarken bile) dişleri görünürcesine gülen bir ağzı var. Bu herşeye gülümseyen bakışı ona öyle bir masum ifade veriyor ki. Onun da en çok saçını okşamayı, elini tutup konuşa konuşa yürümeyi seviyorum. Seviyorum diyorum ama bunlar bilinçli tercihlerim değil aslında. Yani onunla karşılaşınca kendiliğinden böyle gelişiyor iletişim şeklimiz. Biraz ondan biraz benden belki. Anlatması güç.

Atlas 4 yaşına yaklaşıyor. Yakışıklı bir Tazmanya canavarı düşünün aynen öyle. Çapkın muzır bir ifadenin sonsuz enerji ile birleşmiş hali. Onu görünce gıdıklamak, boks yapıp kovalamaca oynamak istiyor insan. Oturup sohbet ediyor elbet daha çok vakit geçirdiği kişilerle ama benim sınırlı zamanlı etkileşimlerimde daha çok böyleydi.

Atlas’ın ablası Melis 7 yaşına basacak Temmuz’da. Çok güzel bir kız ama canın istediği zaman dokunamazsın. Nasıl desem kendine ait çizdiği bir güvenli alanı var. O alana istediğini istediği zaman sokuyor, istemediği zaman en yakın arkadaşlarını dahi almıyor. Onunla en güzel iletişimi sevdiği şeyler hakkında soru sorarak yaşadım. Hamster’ı hakkında, çok sevdiği parfüm yapımcılığı hakkında soru sorun, bırakın gözleri ışıl ışıl parlayarak, sevinç içinde size anlatsın. Sonra da herhangi bir konuda oyun oynayabilirsiniz.

Alin 2,5 yaşında, minik çenesinin iki yanından hala tombik bebek yanakları sarkan, süslenmeyi çok seven tam bir tini mini hanım. Ama o da bu yanakların öpülmesinden pek hoşlanmıyor. Başını veya kolunu okşamaktan öteye geçemiyor temasım. Yanaklarını sıkma isteğimi hep içime atıyorum. 

Alin’in ablası Melis 6,5 yaşında. Tam bir hanımefendi. Giyimine çok özen gösterir, popüler kültürü iyi bilir. Onu ilk görünce iki elinden tutup kıyafetini göstermek için şöyle bir etrafında döndürüp, beraber dans etme isteği uyanır içinizde. Aslında zevkleri kızımınkilerle çok benzediği için konuşacak çok şey var. Minik erkenlerin glitterlı dünyası dersem herhalde anlarsınız.

Küçük Atlas, 2,5 yaşında. Yumuş yumuş bir yüzü, elleri, poğaça ayakları var. Gülerken kafasını yana yatırır. Öyle tatlı olur ki sımsıkı sarılıp içime sokasım gelir. Ona da genelde nazik davranma eğiliminde oluyorum.

Oğlum Eren, 3,5 yaşında. Topluluğumuzun cool bebeği. Öptürmez, dokundurtmaz (bana bile) ancak uykudan önce kendisi boynuma sarıldığı zaman boynunu yanaklarını ölebiliyorum. Mıncırma isteğimi de beraber süper kahramancılık oynarken dövüş esnasında gideriyorum. Yoksa dövüş oyunları oynamaya hiç bayılmıyorum yani.

Kızım Dila, mıncırılmayı çok seviyor ama onu da ben yapamıyorum. İncecik heryeri çünkü sanki acıtacakmışım gibi geliyor. En çok uyurken başını okşamayı, parmağımı o narin yüz hatlarında gezdirmeyi seviyorum. O sevişmek istediğinde kollarını bacaklarını çok fazla sıkmadan sıkıştırıyorum. Top gibi yapıp kucağımda sıkıyorum, yüzünde her noktasını, kirpiklerini, ellerinin parmak uçlarını öpmelere doyamıyorum.

2 Mart 2018 Cuma

Bir Ay

Mart 02, 2018 4 Comments
Tam bir aydır yazamıyorum. Şimdi erken biten akşam yemeğinin ardından bulaşıkları yıkamadan odama kaçtım. Çocuklar babasıyla top oynuyor. Bulaşıkları yıkamadım dedim çünkü bir haftadır makinem bozuk, yenisi haftaya salı gelecekmiş. Bulaşık yıkamaktan şikayetim yok da onun yediği zamandan şikayetçiyim.

Bir haftadır okullar yarıyıl tatilinde. Ve hava feci soğuk. 40 larda mı 50 lerde mi ne bir soğuk olmuş Hollanda’da, bütün kanallar donmuş. İşte o kıştan sonra en soğuk kış yine bu yılmış. Bütün kanallar yine dondu. Hava sıcaklığı -7,-8 lerde ama hissedilen sıcaklık -18 leri gördü. Yüksek nem oranı ve rüzgar soğuğu çekilmez kılıyor. Biz de iki gündür evdeyiz. Bu soğuğa rağmen pazt, salı ve çarş dışarı çıkmıştık ama evde olduğumuz zamanlar çok daha yorucu. Artık kardeş kavgalarına başladılar. Birbirlerini şikayet edip duruyorlar. Yattıkları yerden birbirlerini tekmeliyorlar (hafifçe tabi çünkü kızıyorum). Durmadan anne diya/Eren bunu yaptı diye birbirlerini şikayet. Kızıyorum ama içimden de gülüyorum.

En son yazımdan (31 ocak) sonraki hafta ehliyet sınavım vardı ve hergün sürüş dersim. Yine geçemedim malesef. (Bununla ilgili uzun bir yazı gelecek, ben ettim siz etmeyin anlamında). Sonraki hafta oğlumun doğumgünü sebebiyle hazırlıklarla geçti. Ondan sonraki haftada doğumgünü yorgunluğu ile yaklaşan haftasonu için yaptığımız tatilin hazırlıkları, sonraki hafta da (yani bu hafta) okul tatili sebebiyle evde olan bızdıklar yüzünden aşşırı yoğun. Her akşam başımı yastığa koyunca bugün de bloğuma yazamadım diye suçluluk duydum. Bir mecburiyetim yok elbette yazmak için ama yazmayınca hayatımda bir eksiklik hissediyorum.

Bu süreçte ailecek kusmalı, ishalli bir hastalık olan mide gribi de geçirdik. Evde her işin ucu kaçtı. Hala normal düzene geçemedik. Haftaya okul başlayınca yılbaşı için aldığım kararları iki ay gecikmeyle başlayacağım inşallah. Zira ocak ayının tamamı da hastalıkla geçmişti.

İlk defa kış mevsimi beni bu kadar bunalttı ve baharı sabırsızlıkla bekliyorum. Genelde her baharda yeniden enerji dolarım ve bu bahar buna çifte kat ihtiyacım var. gerçi telefonun gösterebildiği 11 mart tarihine kadar yine karlı ve 0 derece civarında olan soğuk günler varmış :/ Artık havalar ısınınca acısını fena çıkaracağız napalım :)

Yılbaşı tatilinden döndüğümüz 8 ocaktan itibaren diyete başlamıştım. Sözde tabi doğru düzgün hiç uygulayamazsınız hastalıktan. Yogaya gitmek dışında düşündüğüm egzersizleri de yapmadım. Sadece yediklerimi azalttım ve 4 kg a yakın vermişim. Diyetisyen 6-7 kg demişti ama 10kg versem süper olacak. Bir de erimesi gereken mummy tummy var bakalım başarabilecek miyim. Baharla birlikte yürüyüş , bisiklet ne olursa sporu arttırmalı ve artık bu işi çözmeliyim. 

Arayı çok uzatmadan yine geleceğim doğumgünü ve ehliyet yazılarıyla. Bir de okuduğum kitaplar, yürüdüğüm yollar, aldığım notlar var. Düşününce yazacak öyle çok şey var ki artık ig paylaşımlarım da oldukça azaldı. Bloğumun yerini hiç biri tutmuyor ❤️


4 Ocak 2018 Perşembe

Özleyecektim

Ocak 04, 2018 4 Comments
Bir önceki yazımdaki karamsar havanın tam tersine, İstanbul bana güzel geldi, kendimi iyi hissettirdi bugün. Eskiden çalıştığım fakülteye gittim, çok sevdiğim hocamla birkaç saat sohbet ettim. Sonra biraz dolaştım, sahaflara gidip arkalarını okuya okuya, dükkanları geze geze kitaplar aldım. Böyle bir özgürlüğü uzun zamandır yaşamamıştım. Diğer yandan böyle bir özgürlüğe sahip olup da uzun zamandır yapmadığım, özlediğim şeyleri yapma imkanı bulamamıştım.

Tabi ki hatıralarım canlandı. 2011 yılına kadar her gün bulunduğum yerlerde olmak, yaptığım şeyleri hatırlamak, yürüdüğüm taşları, seyrettiğim binaları görmek... O zamanlar İstanbul şimdikinden belki biraz daha iyi durumdaydı ama gerçekçi bakarsam yine de çok iyi değildi. Fakat ben o zamanlarda da hayatımın iyi ve kötü taraflarını yaşamış, acı tatlı hatıralar biriktirmiş, tatlı olanları özlemle anar olmuşum.

Oysa göçmen anneler arasındaki sohbetlerimizde İstanbul’a dair en özlediğimiz şeyleri konuştuğumuzda, şimdiki İstanbul’u değil çocukluğumun İstanbul’unu özlüyorum derdim ben de bir çok diğer kişi gibi. Fakat 2011 aslında çok da eski bir zaman değil ve ben onu da özlüyormuşum. Burada yaşamaya devam etseydim, yine olumlu olumsuz yaşanmışlıklarım içinde, yine, yeni özlemler biriktirmiş olacaktım. Çünkü biliyorum ki, ülkenin hali ne olursa olsun, ben yine kendime, aileme keyifli anlar yaşatmak için uğraşacaktım. Kendi içimizde mutluluklarımız olacaktı, kendi hayatlarımıza, ailelerimizle dair ilerde önleyeceğimiz anılar biriktirecektim. Nitekim gün gelecek Hollanda’da geçmişte kalmış günlerimi de özleyeceğim. Yani nerede olursak olalım özlem hep geçmişe yönelik olacak ve her koşulda özlenecek birşey mutlaka olacaktı.

O zaman diyorum çektiğim şey gurbet özlemi değil aslında, çocukluk özlemi, gençlik özlemi, iki gün önceye dair yaşanmış bitmiş zamanın özlemi... Bu özlemlere takılıp kalmak iyi değil derler, ileri bakacaksın, hayatını yaşayacaksın.... Ama ben ara sıra özlemlerimin kollarına kendimi bırakmayı seviyorum. Şöyle sarsınlar beni, azıcık sıksınlar bedenimi, gözlerindeki yaşları akıtsınlar ve sonra, hadi bu kadar yeter, bak ne güzel şeyler yaşamıştın deyip omzumu sıvazlasınlar. 

Özlem hep (ve iyi ki) var olacak....

2 Ocak 2018 Salı

Kültür Şoku

Ocak 02, 2018 8 Comments
Bugün alışveriş yaptığım adam paketimi hiç yüzüme bakmadan fırlatırcasına verdi, paramın üstünü de öyle. Ne bir “buyrun/iyi günler/ iyi akşamlar/ bereket versin” gibi bir söz, ne de bir bakış! Hayırlı işler lafım ağzımda kaldı, çıktım gittim.

Tabi bunu çok çok yadırgadım. Belki adamın ters anıydı, canı sıkkındı falan ama, bu yaşadığım ilk tecrübe değil İstanbul’da. Bu yüzden başlıktaki şok kelimesini abarttım biliyorum ama şaşkınım.

Sonra düşündüm. Yurt dışına ilk çıktığım zamanlar ben de insanlarla konuşurken (özellikle erkeklerle) göz teması kuramıyordum. Çok iyi hatırlıyorum eşim beni uyarmıştı. Burada insanlarla konuşurken yüzüne bakman lazım yoksa şüphe çekersin, ayrıca onlara dikkatini verdiğini göstermen gerekir aksi saygısızlık kabul edilir demişti. O günden beri uğraştım büyük ölçüde düzelttim bu huyumu. Fakat şimdi düşünüyorum da ben o alışkanlığı nasıl edinmiştim, neden yapmıyordum, neden çekiniyordum? Yanıtı çok basitmiş, gerçekten Türk toplumunda böyle bir kabul var. Karşı cinsler birbirlerine; günah diye, hocalar öğrencilerine; yüz bulmasınlar diye, yöneticiler çalışanlarına; otoriteleri sarsılmasın diye, sokaktaki vatandaş mahallenin çöpçüsüne; ikinci sınıf diye yüzüne bakmaya, göz teması kurmaya tenezzül etmiyor. Edeceği birkaç kelamı varsa da, yarım ağızla söylemiş olmak için söylüyor, yürekten söylemiyor. 

Oysa ne büyük bir fark yarattığını görüyorum yıllardır Hollanda’da. Hem bana hem karşımdakibe daha iyi geliyor bu. Gerçekten çok alışmışım da. Minibüsten, taksiden inerken/ binerken selamımı veriyorum. Marketten çıkarken yüksek sesle kasiyerlere ve önümde arkamda bekleyenlere iyi günler diliyorum. Bunu yapınca başlar bir dikleşiyor, ağızlar açık kalıyor, kimi karşılık veriyor kimi vermiyor ama şaşırıyorum. Bu da mı bitti ülkemizde? 

Oysa yurt dışında yaşayıp da ülkesine çok sık gelenlerden biriyim. Senede en az iki kez bazen 3-4. En son eylül başında geri döndükten sonra Hollanda’ya, şimdi yine gelince teyzem telefonda anneme demiş. E daha biz görüşemedik buradayken (evleri yürüyerek yarım saat mesafede) ne çok geliyor bu kızın diye :) Annem de onlar gezmeyi seviyor demiş naapsın.

Ne diyecektim geçen yaz geldiğimizde, deniz tatilinde bir dede benimkilerle yaşıt iki torununu denize soktu. Büyüğünü havaya attı ve hiç yakalamadan suya bıraktı. Hazırlıksız yakalanan çocuk su yuttu, korktu ve ağlamaya başladı. Dede ağlama, alışıcan birşey yok diye diye ufağı attı bu sefer. Ufak olan öyle korktu ki bir daha annesinin kucağından denize inmedi. Ben de 5mt öteden adamı içimden pataklıyorum ama birşey yapamıyorum. Çocuklara hiç yoktan çocukluk travması yarattı dedeleri. Tabi bu belki de yaşadıklarının benim şahit olduğum ufacık bir kesiti. Ve bu adam gibi olan binlercesi. Şok üstüne şok yaşıyorum gördükçe. Ne kadar da çocukların tercihlerini dinlemeyen, saygı duymayan bir ülkeymişiz. Burada yaşarken gözüme batmıyordu hiç (gerçi o zaman anne olmadığım için onun da etkisi olabilir) Hollanda’da özgür ve değerli çocukları gördükten sonra farkı daha çok farkediyorum. 

Biraz önce de kız çocukları 9 yaşında evlenebilir haberi ortaya çıktı. Gerçi diyanet sonra yalanlayıp asılsız haber demiş ama böyle düşünen ve buna olur veren yetişkinler yoktur diyemeyiz. Biliyoruz ki önceden de vardı hala da vardır, hiç yakıştırmadığımız tipler bile bu kafalarda olabiliyor. :( Neden çünkü çocuğu sayan, birey olarak gören yok.

Yurt dışına ilk çıkışta her insan bir yıl kadar bir kültür şoku yaşar, bir çok şey farklıdır, hayret edilecek çok şey vardır. Ben artık hollanda için bu tip bir hissi yaşamıyorum ama ömrümün 30 yılını geçirdiğim ülke için yaşıyorum ne garip. Üstelik dediğim gibi bu kadar sık geliyorken. Fakat biliyorum ki burada yaşadığı halde her geçen gün oluşan yeni şeylere karşı aynı benim gibi hisler besleyenler de var. Yaşadığın ülkede kültür şoku :/

Ne diyeyim umarım bundan sonraki şaşkınlıklarım iyi şeyler için olur ve “yazık çok yazık” yerine ben “vay be, bravo” gibi hislere bürürünürüm.

17 Eylül 2017 Pazar

Çıtır Anne

Eylül 17, 2017 13 Comments
Geçenlerde Kahve Hanım'cım bir yazısında bahsetmişti. 34 yaşın ikinci çocuk için geç olduğunu düşünenler varmış. Ben dedim 36 yaşında ikinci çocuğu doğurdum ama ilkinden daha çıtır anneydim :) Tabi bu biraz mecazi oldu, kendimi hiç çıtır bulmuyorum ama anlatmak istediğim daha enerjik, daha formda ve zinde hissetmemdi.

İlk hamileliğim günün çoğunu oturarak geçirdiğim 9 yıllık iş hayatının sonrasında geldi. İşe gitmiyordum, ev işlerimi yapıyor, dışarda dolaşıyor o zamanki düşünceme göre gayet aktif bir hamilelik geçiriyordum. Hatta doğuma birkaç gün kala camları bile silmiştim (sonradan ikincide de aynı olay oldu nedense). Fazla kilo almadım ama zaten baştan biraz fazlam vardı. Fakat işimin olmadığı her zaman yatabiliyor, internette uzun uzun araştırma yapıyor yani yan gelip yatıyordum (sonradan ikinciyle kıyaslayınca tabi). İlk anneliği 33 yaşında tattım. Yirmili yaşlarda iken 30lu yaşlar çok yaşlı gelirdi ama gerçekten hiç de öyle hissetmiyordum.

Sonra tabi bebekli hayat....

Az uyku, bütün gün aktif oyun, hizmet, gezme. Bebek taşıma, hoplatma sebebiyle gelişen kaslar, çocuk için sağlıklı yemekler pişirmekle gelen sağlıklı yaşam ve en önemlilerinden biri çocuğun eve getirdiği mutluluktan doğan bir yaşam enerjisi... Sonuçta anne olduktan iki yıl sonra eskisinden daha sağlıklı, hareketli ve formdaydım.

Sonra ikinci hamilelik. Birincinin yanına yaklaşamayacağım kadar hareketli geçti. Sabahtan akşama hiç oturmuyordum ve ilk trimesterda dahi gündüz bastıran uyku hallerini geçiştirmem gerekiyordu. (Elbette vücut uyku istiyorsa uyumak lazım ama 2 yaşındaki kızıma göz kulak olacak kimse olmadığından hiç uyuyamadım). 9 ay boyunca yine aktif çocuk bakımının ardından yine benzer kilolarla geçen hamilelik ve sonrası. 

Şimdi 38 yaşında ve iki çocuk annesi olarak anne olmadan hemen önceki halimden daha çıtır anneyim. Neden? Çünkü artık iki çocuğu aynı anda taşıyabilen kol kaslarım var, günde en az 10bin adım yürüyen bacaklarım. İki çocuğun sevgisiyle tavan yapmış oksitoksin hormonum, onlara baktıkça ettiğim şükürlerden evimizi kuşatan huzurum. Evet şu yaşımda, belki de hayatımın en genç olduğum çağındayım.

Kıssadan hisse, herkesin dediği gibi takvim yaşı değil beden yaşı önemlidir ve çocuklu hayat insanı gençleştirir ☺️

1 Temmuz 2017 Cumartesi

Ara Sira

Temmuz 01, 2017 3 Comments

Son on gundur falan acayip bir duygusal durumdaydim. Normalde icimde kendiliginden dogan nese ve mutluluk kaybolmus, icime bir huzun dolmustu. Nedeni bir cok sey olabilir, asiri yorgunlugum, kafama taktigim herhangi birsey falan. Nedeni muhim degil simdi zaten ben de hatirlamiyorum. Sadece dokunani yakarim halleri, icimden tasan sinir, neye catacagini bilememe durumlari. Haliyle bu haldeyken hersey ama hersey gozume batiyordu. Ozellikle de esimin yaptiklari, yapmasinin gerekli oldugunu dusunup yapmadiklari, hersey... Dolayisiyla evde gergin bir ortam hakimdi. Bu donemde en son oglumun dogumunda gelmis olan babannemizin bir haftaligina bize gelmis olmasi pek iyi bir tesaduf degildi ama bence iyi idare ettim. Olabildigim kadar huzuru korumaya calistim. Zaten son iki gunumuz daha var kamufle edebilirim.

Bunlari yazdim ama asil anlatmak istedigim baska. Bu gecenin ortalarinda Nova'nin uyanmasiyla uyandigimda icimdeki o huznun kalktigini, eski nesemin geldigini farkettim. Birden bire ve ustelik yine kocamla atismistik uyumadan once. Gayet yogun bir kirginlik icindeyken ve hatta bu sebeple zor uyumusken, birkac saat sonra gecmis bitmis olmasi (cozume dair bir girisim de olmadi) cok ilginc geldi. Anlam veremedim neydi bu degisiklige sebep. Yildizlar mi, gezegenler mi, hormonlar mi yoksa bilmedigimiz baska gucler mi? Ilk defa bu kadar keskin sekilde farkediyorum bu duyguyu.

Dolayisiyla bu sabah mutlu uyandim, son on gundur kafamda evirip cevirdigim bunlarin hesabini kocama soracagim dedigim maddelerin hepsi ucmus gitmis. Hatta ekstra ilgiler falan. Kendime sastim yeminle, dur bu ne hal diye.

Elbette yine meseleleri konusmadan atlamayacagim ama acaba nedne oldu, nasil oldu, baska neler neler var boyle hayatimizda olan, biz neyiz bu kadar pasif miyiz, yere goge sigdiramadigimiz akil bu kadar mi ustunmus, dusunceler duyguyu etkiler diye dusunurdum, oysa duygum ondan bagimsiz miymis.... seklinde deli sorularla basbasa kaldim.

30 Mayıs 2017 Salı

Ne Yerde Ne Gökteyim

Mayıs 30, 2017 8 Comments


Hollanda'da 4, Slovakya'da 3 olmak üzere gurbetçi yaşamımızın 7 yılını geride bıraktık. Belki gün gelir hissim değişir ama bu sürede kendimi iki ülke arasında bir boşlukta yaşıyormuş gibi hissediyorum. Neden mi? Durun anlatayım.

Hollanda'da iki tip göçmen profili var. Biri şimdi 3. neslin burada yetiştiği 50'li yıllarda işçi olarak gelen kesim. Biz kendi aramızda onlara gurbetçiler diyoruz. Diğeri de bizim gibi yakın zamanda gelmiş, Türkiye'de doğup büyümüş buraya okul veya iş için gelmiş kesim, buna da expatlar diyoruz. Bu iki kesim arasında çok fazla iletişim bulunmuyor. Çünkü gurbetçilerin ilk nesli ile müthiş bir zaman/anlayış farkı var, onlardan doğan yeni nesiller ise ayrı bir araştırma konusu olur; zira elli altmış yıl öncenin Türk kültürüyle yetişmiş ama modern Hollanda kültürüyle bezenmiş, değişik ilginç bir nesil bu. Ne bize benziyor, ne Hollandalılara tam bir kültür melezi. Dolayısıyla onlarla da iletişim zayıf oluyor.

Biz de kendi expat grubumuzla takılıyoruz tabi ancak sanki yavaş yavaş onlara dönüşmeye başladık. Zira 50 yıl öncesi olmasa da 5-10 yıl öncesine ait Türk kültüründe takılıp kalmışız gibi geliyor. Oysa hep kınardım gurbetçileri, bir türlü adapte olmamışlar, kendi dünyalarında takılıp kalmışlar, hiç çaba göstermemişler gibi. Üstelik bir gurbetçi olan sürüş hocam da aynı cümleleri sarfediyordu. Fakat şimdi anlıyorum ki bu çok da kolay bir iş değil.

Kendim için konuşacak olursam Türkiye'de olan biten olaylar, diziler, ünlüler, sansasyonel isimler, şehre dair gelişmeler vs gibi mevzular 7 yıldır yok. Şimdi internet hayatımızda olduğu için gurbetçiler kadar yalıtılmış değilim elbet. Daha çok şu kıvama geldi, takip etmediğin sürece yok, takip etmediğin konular yok. Bu yüzden sosyal medyada dönen muhabbetlere veya eve gittiğimde konuşulan mevzulara çok yabancı kalıyorum. Oysa oradayken ilgimi çekmeyen konularda dahi tüm bilgiler farklı kanallardan beynime dolardı. Diğer yandan hala Hollandacam çok zayıf olduğundan buraya dair bilgiler de zorunlu olarak bana gönderilenlerden (okul bültenleri, kapıma gelen mektuplar, uyarı afişleri vs) öteye geçemiyor. Bu ülkede neler oluyor, neler dönüyor haberim yok. Böyle olmasını istemesem de henüz ekstralar için zamanım yok.

Şimdi 50-60 yıl öncesini düşününce durumun vehametini daha iyi anlayabiliyorum. Belki ayda bir zor edilen telefonlar, 2-3 senede bir zor gidilen memleket ziyaretleri... Gerçekten iki kanalınnda tıkandığı, ülkeler arası bir boşlukta, kendi kurduğun küçük dünyanda yaşamak zorunda kalıyorsun.

İşte benim kurduğum dünya da böyle. Hollanda ayağında, çocuklarım, kocam, evim ve çiçeklerimden oluşan, birkaç arkadaş aile ile renklenen bir dünya. Diğer tarafta ise ailem, yakınlarım, arkadaşlarından oluşan, takip ettiğim sosyal medya ve bloglarla sınırlanmış, okuduğum gazete ve köşe yazılarının ötesindeki bilgi kanallarını kapattığım bir dünya. Bu durumdan memnun olmadığımı söyleyemem çünkü gerçekten beni huzursuz edecek şeyler çıkmış oluyor bu halkanın içinden. Hoş, belki orada yaşasaydım da akıl sağlığı için benzer bir halka oluşturacaktım kendime bilemiyorum tabi.

İşte böyle, ne yerde ne gökteyim, bir garip seferdeyim. İki ülke arası paralel bir evrendeyim :)

25 Mayıs 2017 Perşembe

Mükemmellik Değil Takıntı

Mayıs 25, 2017 2 Comments


Yakın zamanda bir Türk arkadaş edindim. Geçtiğimiz kış bizim mahalleye taşınmışlar (başka bir arkadaştan duymuştum) ve oğlum oyun okuluna başladığında bir de baktım ki bir Türk daha var sınıfta. Evet o ailenin çocuğuymuş. 

İşte şubat ayında oğlum okula başladığından beri okul çıkışlarında görüşüyor, parklarda oynuyor ve sohbet ediyorduk fakat o kadar yakın oturmamıza rağmen bir türlü gidiş geliş yapamadık. Geçen hafta ilk teşebbüsümüz onların doktor randevusunun öngörülenden uzun sürmesiyle iptal olmuş, bugün okul çıkışı hadi gelin bize demesiyle bir anda planlanmıştı. Tabi önce eve gidip çocukların üst başını değiştireyim, biraz karınlarını doyurayım bir saate geliriz dedim anlaştık.

Onun da iki çocuğu var, biri Nova'dan az büyük, diğeri az küçük :)) Araları çok yakın 1,5 yaş. İki çocukla sakın hiç birşey uğraşma ben bir kahve içerim çocuklara da meyve falan veririz yeter dedim.

Gidince bir de ne göreyim kek, poğaça, börek çeşit çeşit yiyecek çıkarmış, çocukları da unutmamış. Üstelik bunları bu kadar kısa sürede yapmış, bravo. 

Hoşuma gitti ama hoşuma giden bunları yapmasından çok yapabilme becerisiydi. Yapmasa da olumsuz düşünmezdim ama nasıl anlatsam, benim gibi biri bulduğum için sevindim. Benim de elim çabuktur, kısa zamanda birşeyler hazırlayıveririm, pratik çözümler bulurum ama bunların ötesinde ve bence en önemlisi üşenmem. O da öyleydi iki ufak çocuğa rağmen (yada onların sebebiyle mi demeliyim) üşenmek nedir bilmeyen biri.

Sabah erken kalkıp ekstra birşeyler hazırlamak, aniden bir yere gideceksem on dakikada hazırlanmak, hadi şunu yapalım deyince hemen başlamak böyle çabucak girişen ve olduran biriyim. Bu huyumu seviyorum. Üstelik bir günde o kadar çok şey yaptığım halde kendime zaman ayırmak veya kitap okumak, hergün olmasa da dizi izlemek, kendim için birşey yapmak vazgeçilmezim. Onlara da mutlaka zamanım oluyor, nasıl oluyor da oluyor bilmiyorum ama oluyor. Çoğu zaman ablam hayret ediyor :))

Ben hareket berekettir lafına çok inanırım, durup düşünmektense harekete geçmeyi tercih ederim. Mesela çok aşamalı bir iş olsun, önce tüm ayrıntılarını tek tek düşünüp uzun planlar yapan biri değilim, ilk aşamayı düşünür başlarsam devamı gelir diye inanırım. Zira ikinci aşama ilk aşamayı yaparken kendiliğinden şekilleniverir... gibi.

Eşim bazen az zamana çok iş sıkıştırmama kızar, bu kadar mükemmel olmak zorunda değil yorma kendini der. Ben de derim ki bunları mükemmel görünmek için yapmıyorum, senin için başkası için hele hiç yapmıyorum. Hepsini kendim için yapıyorum, bu mükemmellik değil takıntı :) Evimi derli toplu tutmak benim ruhumun ferahlığı için önemli, veya çeşit çeşit yemekler pişirmek kendi kendime yaptığım challange'lar. Mesela birkaç kere çok dağınık evimi öncesi/sonrası yaptım insta story'de. Bir saatte toplayacağım dedim topladım ve bu süreçten haz aldım. Bu tip şeyler hayatıma renk katmak için yaptığım minik oyunlar. Evet tüm bu işleri oflaya puflaya da yapabilirim veya tembelliğe yatıp dağ gibi biriktirebilirim, sonra da hiç bir işe yetişemiyorum diye depresyona da girebilirim. Evet böyle yaptığım zamanlar da olmuştu ama asla şimdiki kadar zevkli değildi o zaman hayat. 

Pek tabi ki bu takıntımın sınırlarını farketmeye çalışıyorum. Günlük planlayıp yapamadığım işleri dertlenmiyorum. Aman zaten çabucak yapıyorum yarın 15 dakikada yaparım deyip geçiyorum. Gerçekten zaman bulamadığımda toplanmamış yataktan veya kirli camlardan rahatsız olmuyorum. Fırsat yaratıp yapmaya çalışırım o ayrı ama olmuyorsa da olmaz, yani takıntılarımın negatif etkisini kapatmaya çalışıyorum.

Olduğu kadar, olmadığı kader sen yeter ki hayatına renk ver :))




10 Mayıs 2017 Çarşamba

Blog Yazmayı Özledim

Mayıs 10, 2017 7 Comments
Yoğunluğum hiç bitmiyor ama asıl sorun, kendimi belli konular için sınırlamam. Bazen yazmayı düşündüklerim bir paragraftan öteye gitmiyor, yazmaya değmez diyorum. Bazılarının ise fotoğraflarla bol bol desteklenmesi gerekiyor, fotoğrafları düzenlemeye üşeniyorum. Sonuç; hiç yazamamak. Şöyle çalakalem hayatımızda neler oluyor notlar almak istiyorum bugün.

20-30 Nisan tarihleri arasında İstanbul'a gidip döndük. En son geçen yaz gittiğimiz için çok özlemiştik. Referandumdan çok önce biletleri aldığımız içim doğrusu biraz gergindik ama neyse ki birşey olmadı. Yetmedi tabi on gün ama çok güzel geçti. Çocuklar eğlendiler, tabi bizimkilerin ne kadar büyüdüklerine şaşırdılar. Özellikle Nova'cım bebeklikten çocukluğa terfi ettiği için çok değişmiş oldu. Artık bıcır gıcır konuşuyor ne de olsa. İstanbul bize iyi geldi, ileriki günler için hayaller umutlar... Helo'cum ayrılmak istemedi ve sessiz gözyaşları döktü. Her zaman hassas bir çocuktu ama bu dönem empati duygusunun biraz daha geliştiğini gözlemliyoruz. Filmlerde ağlıyor, birşeyler düşünüp ağlıyor, okuldan bir arkadaşı ayrılacağı için ağlıyor. Eşimle bu kadar hassas olması iyi mi kötü mü diye tartıştığımızda, bunun da öğreneceği bir süreç olduğuna karar verdik. Ve bizce duyarlı olması her ne kadar kendini yıpratsa da duyarsız olmasından daha iyi.

Oğlana gelince o yaşadı doydu ve olayı bitirdi. Tamam dönelim dedi. Burayı da özlemiş. Bazen onların buralı olduğunu düşünmek tuhafıma gidiyor. Ben orda doğdum büyüdüm okudum yaşadım 30 yaşıma kadar. Hayatımın yüzde sekseni falan orada geçti. Ama onların hayatının neredeyse yüzde yüzü Hollanda'da. Tabi ki onlar da burayı isteyecek, benim kalbimin Türkiye'de olması gibi. 

Evde günlerimiz çok yoğun geçiyor. Gerçekten günün özeti yazılarını yazsam anlarsınız. Ablamın deyişiyle maraton. Gerçekten bu maraton bana yaşam enerjisi veriyor. Bir de mesela Türkiye'deki tanıdıklarımla şöyle bir fark var buradaki yaşamımızda. Burda hayat programlı. Önümüzdeki iki hafta falan (bazen bir ay bile oluyor) neler yapacağımız belli oluyor genelde. Orda öyle değil. Sabah uyanıyorlar bugün onu mu yapsak bunu mu yapsak diye kararsızlığın ardından üşenilmezse dışarı çıkılıyor. Bizdeki bu programlanmış hayat elbette ki yüzde yüz kontrolümüzde değil, yani topluluk içinde öyle süregeldiği için biz de ona uymak zorunda kalıyoruz. Tabi kendim de programlar yapıyorum ama ne diyim böyle yaşamaya gerçekten alıştık. Üstelik çocuklar da fena alıştı, ufaklık hele hergün bugün nereye gideceğiz diye soruyor :) 

Çocukların aylık yazıları kaç ay oldu ertelendi yazamadım ama hayatımızdaki değişiklikleri ufak ufak not edeyim. Helo'cum geçtiğimiz sonbaharda başladığı yüzme ve ritmik jimnastiğe devam ediyor, yılbaşında biten müzik okulundan sonra özel piyano dersleri almaya başladı. Çok hevesli ve ilgili şimdilik piyanoda iyi gidiyor. Hatta geçen gün evde amuda kalkmış şekilde dururken bir eliyle de piyano çalıyordu, gülmekten öldük. Jimnastikçi piyanist böyle olur dedik :))

Oğluşumun hayatı ablasının kadar yoğun değil ama iki sabah oyun okuluna gitmeye başladı ve nihayet artık ağlamadan severek gidiyor. Haftasonu da bir sabah müzik okuluna gidiyorlardı babasıyla ancak tek dersi kaldı, bitince yeni birşeyler bulmamız gerekecek. Aslında bir jimnastik dersine ihtiyacı var çünkü enerjisini atması gerek. Bazen gittiğimiz kapalı eğlence mekanlarında (buralarda hep bedensel hareketler yapılıyor, tırmanma kayma vs) kendi yaş grubunun bölümünde değil ablasının bölümünde takılıyor. Geçen gün ablasının jimnastik dersini beklerken hemen öncesinde aynı salonda yetişkin adamların oynadığı futbolu büyük bir ilgiyle izledi, gerçekten şaşırdım. Bunun dışında öyle bıcır bıcır konuşuyor ki tüm zamanları doğru kullanıyor, şartlı edatlı cümleler kuruyor, üstelik gönül alma şaka yapma, kekleme gibi cümleleri de gayet iyi kullanıyor. Hızı müthiş. Uzun zamandır tuvalet olayını da çözmüştü, istanbuldayken (tamamen kendi isteğiyle) bezi bıraktı. Geceleri bağlıyoruz ama kimi zaman yapmıyor, kimi zaman çişim geldi diye uyanıyor, kimi zaman da çok süt içiyor ve yapıyor. Onu da zamanı gelince yaparız. Herşeyi kendi yapmak istediği için (tuvaletini yapma pantolonunu indirme kaldırma) salonun ortasındaki lazımlık pek hoş görünmese de şimdilik en iyisi bu. Tuvaleti geldiğinde bana bile söylemez gider yapar ve kalkar. Doğrusu gerçekten hiç ama hiç uğraşmadım bu konuda, herşeyi kendi yaptı canım oğlum.

Bana gelirsek hayatım çocuklardan arta kalan zamanda baharın tadını çıkarmakla geçiyor. Bol bol çiçek fotosu çekiyorum. Doğayı inceliyorum, çocuklarla doğada vakit geçiriyorum. Güzel yemekler pişirmek evimi düzenlemek istiyorum. Bir de bu ara daha çok dizi izledim, geçen ay This is Us izlemiştim, Big Little Lies da bitirdim, şimdi yeni arayışlardayım. Bir de dün ehliyet teori sınavını geçtim çok sevinçliyim.



13 Nisan 2017 Perşembe

Bir Ehliyet Meselesi 2

Nisan 13, 2017 11 Comments
Daha önce ehliyet almak için giriştiğimi yazmıştım, o yazıyı yazdığımda 30 saatlik sürüş dersini tamamlamış ve teori sınavına girmek için ders çalışmaya başlamıştım. Teori sınavını en geç bir ay içinde verip hemen ardından pratik sınavına girmeyi amaçlıyordum.

Hayat planladığımız gibi seyretse ne güzel olurdu ama tabi olmadı. Şu an Nisan ayının sonuna gelmiş ve ben hala başladığım yerdeyim.

Önce çalışmam düşündüğümden uzun sürdü, şubat ayı boyunca nedense sürekli bir yorgunluk. Tek çalışma fırsatım akşam çocuklar uyuduktan sonra olmasına rağmen bir ayın belki bir haftası hariç her akşam onlarla sızıp kaldım. Mart geldiğinde gecenin 3ünde uyanıp çalıştığım kitabı bitirmiş test kitabına henüz başlamıştım. Sınava başvurmak için Web sitesine bakınca gördük ki her canının istediği gün giremiyormuşsun sınava. 10 gün de bir bazen ayda birkaç gün ardarda falan. Bu sebeple sınava iki gün kala telaşla sınav aldık 10 mart için. Kitap testlerindeki başarı oranım fena değildi ama sınav daha farklı işliyordu. Herbir soru için belli bir saniye süre vardı (soru tipine göre 8sn, 15sn ve 22sn) ve kitapta gevşektim. Gerçek sınava birebir benzeyen sınavlar veren online siteler vardı, parayla üye olup deneme yapıyorsun. Hemen denedim ama bir türlü minimum hatayı sağlayamıyordum. Üstelik bu Web sitesinin sorular ciddi oranda Hollandaca trafik terimleri içeriyordu, ben İngilizce çalıştığım için hiçbirini bilmiyordum. Biraz panik oldum.

Sınavı geçemedim ama sonuç fena değildi. 25 sorudan oluşan 22 sn de cevaplanması gereken sorulardan maksimum 12 yanlış yapma hakkımız varken ben 5 yapıp geçmiştim. İkinci bölümde ise 40 sorudan en fazla 5 yanlış yapmalıydım ama bu aşamada biraz panikledim. Çünkü çalışabileceğim tek İngilizce site olan üye olduğum Web sitesi 40 soruya teker teker süre biçmiyor toplam 30 dak süre veriyordu. Gerçek sınavda ise meğer her soru sınırlı saniyede cevaplanmalıymış. Yine de 7 (yada 8) hata yaptım ancak tabi ki 5 den fazlaydı.

Bir sonraki sınav için Nisan başı sınav tarihi var görünüyordu fakat bitmiş. En erken 3 Nisana gün alabildik ve ben aynı siteden bu sefer süreyi kendim kronometre tutarak çalıştım. Ancak zalim kader sınavdan önceki son iki gece oğlum ateşlendi (el ağız ayak hastalığı oldu yine) ve kocam da ben de hiç uyumadık. Sınav sabahı sınavı ertelemeyi düşündük sma olmuyormuş, belki şansım güler deyip girdim. Yaklaşık aynı sayıda hata yaparak yine kaldım. 

 

Şimdi buraya kadar mazeretlerimi sıraladım ancak düşündüklerime değinmedim. Sonuçların böyle olmasına gerçekten çok üzüldüm, hatta her psikolojik çöküntümde olduğu gibi yine faranjit oldum hala iyileşemedim. Beni asıl üzen insanların hakkımda ne düşüneceğinden çok kendi başarısızlığımı hazmetmekte zorlanmam oldu. Kafamda biçtiğim planın böyle uzun vadeye yayılması, bu süreyi geçmek için göstermek zorunda kaldığım sabır, çalışmak için ihtiyacım olan şartlara bir türlü kavuşamamak, kavuşamadığım için yanıp tutuşmak, yardım edecek kimsenin olmaması, evet hastalık yorgunluk her zaman olabilir bunlar hayatın parçası buna rağmen yapabilmeliydim düşüncesi, kısacası çok istediğin birşeyin kontrol edemediğin şekilde bir türlü yolunda gitmemesi, kısmet olmaması... İşte buna sabır gösterebilmek çok zor. Sadece ehliyet için demiyorum benzer şeyler farklı durumlar için de söz konusu olabilir ve bunu kabul edip hayırlı zamanı beklemekten başka çaremiz yok.

Fotoğraftaki yazıyı çok sevdim, sabır; bekleme becerisi değil, beklerken iyi bir tutum sergileyebilme becerisidir. Ve ben sınavdan ikinci kez kaldığım günün akşamında eşimin omzunda ağlayıp iç dökene kadar bu beceriyi yapamamıştım. Şimdiiyiyim ve ne zaman olursa olsun beklemeye hazırım.

23 Ekim 2016 Pazar

Çibörek Partisi

Ekim 23, 2016 14 Comments
İki hafta önce evimizde çibörek partisi yaptık arkadaşlarımızla. Uzun zamandır kafamdaydı, fakat bir türlü organize olamıyordum. Bir arkadaşımın kayınvalidesi buradayken onun bahanesiyle, gitmeden onun şerefine yapalım istedim. Malesef kendisi başka bir programı olduğu için katılamadı ama toplanmamıza vesile oldu.

Arkadaşımın kayınvalidesi Hollanda'lı ama Türkiye'de yaşıyor. Kocası Türk ve evlendikten sonra bir süre Hollanda'da yaşamışlar, sonra Türkiye'ye taşınmışlar, son 40 yıldır Türkiye'deymiş. Kocası ölmüş olmasına rağmen dönmeyi düşünmemiş. Şimdi Mersin'de yaşıyor ve sıcağına herşeyine fazlasıyla alışmış. Arada burada yaşayan oğlu, gelini, torununu ve kardeşlerini görmeye geliyor.

Bir kaç kere ortak buluşmalarda rastlaşmıştık. Çok güzel Türkçe konuşuyor çok sevimli bir kadındı. Ben de gitmeden bizim burda kurduğumuz arkadaş ortamımızı görsün, hep beraber keyifli vakit geçirelim istedim. Ne yazık ki kardeşine gidecekmiş o gün. Hollandalıların akraba ilişkileri çok mesafeli diyor arkadaşım. Türkiye'den gelmiş kardeşine bile programları ne zaman boşsa (gelir gelmez değil, bir ay sonraya falan) randevu veriyorlarmış. Oysa biz tüm programları iptal eder koşa koşa gideriz değil mi? Neyse işte onun da böyle bir randevusu olunca bize gelemedi, ama çiböreklerden ona da gönderdim tabi ki.

Böyle etkinliklerde hep beraber olduğumuz 10 kadar aileyiz. Ben de hepsini çağırdım tabi ki. Çoğunun iki çocuğu olduğunu düşününce epey bir nüfus ediyor tabi :) Kayınvalidesinden bahsettiğim arkadaşım daha önce bize gelmemişti ve çağırdığım kişileri duyunca biraz panik oldu. Nasıl yapacaksın iki çocukla, sığar mıyız, kendini yorma, zahmet etme falan filan. Yok dedim herşey kafamda planlandı, siz gelin çok güzel olacak. Sadece size biraz iş yaptırabilirim. Seve seve dediler.

Akşamdan böreğin hamurunu hazırladım. Normalde bize yaptığımda bekletmeden pişiriyorum. Herhalde olur dedim ve bol una bulayarak tepsiye dizdim ve buzdolabına koydum 100 adet hamuru.


Hamuru un, tuz, su, biraz sıvıyağ, kabartma tozu (veya tozmaya) ile hazırlıyorum. Annem büyük yufkalar açıp keserek içinden bir sürü börek çıkarır ama benim oklavam yok. Merdaneyle açacağım ve aslında başka işler peşinde olduğumdan böyle minik olması daha kolay olacak. Yumurta büyüklüğünde hazırladım bu yüzden. 100 den biraz fazla  hamur için 2,5 kg un kullandım.

Bir de iç malzemeyi hazırladım tabi, 6-7 soğan, 1,5 kg kıyma (ben kuzu dana karıştırdım), bol maydanoz, tuz, karabiber ile çiğ bir harç hazırlıyorum.

Ertesi gün misafirlerden ilk iki aile önce geldi (biri mevzubahis olan arkadaşım). Masada hamurlar, un ve malzemeler hazır bekliyordu. Nasıl yardım edelim dediler, ben dedim çocuklar yapacak. Nasıl yani, onlar batırır, dağıtmasın falan derken yok dedim merak etmeyin, Helo bile yapıyor, sizinkiler daha büyük çok güzel olacak. Evet onlara söylememiştim ama planım çocukları dahil etmekti :) Üç kız çocuğuna birer merdane ve minik mutfak önlüğü verdim, güle oynaya işe koyuldular. Annelerine dedim siz sadece malzemeyi koyup kapatın. Ben de iki büyük tava hazırladım pişirmek için. Aynı anda 8 çibörek kızartabiliyordum ve yarım saatte 50 çibörek bitmişti bile.

Çocuklar öyle keyif aldılar ki, güle oynaya,  sohbet ede ede gayet güzel hamurlar açtılar. Sonra bir yandan pişenleri yemeye başladık. Çocuklar hem yediler hem çalıştılar, kocaman sürahilerde ayran yapmıştım, bol bol yiyip içtiler.

Baktık biz hızlı gidiyoruz, kalan hamurları pişirmeden beklettik ki diğer gelenler sıcak sıcak yesin. Daha sonra gelen bir arkadaşımızın kızı da yaptı biraz ama çoğunu bitirmiştik zaten, diğer gelenlere pek iş düşmedi.

Davet ettiğim 10 ailenin 7 si katılabildi: 14 yetişkin 10 çocuk vardı ama eve sığdık yine de. Gerçi o haftasonu hava öyle güzeldi ki tüm yaz ilk defa bahçede oturduk (montsuz durabiliyorduk), orada bulunanlar içinde o hafta doğum gümü olan üç arkadaşımıza sürpriz pasta üflettik ve çok eğlendik.


Harika fotoğraflarımız var ama onlardan izin almam gerektiği için koyamıyorum malesef. O gün çocuklar (hamur açma dışında) tüm oyunlarda çok güzel oynadılar, hiç bağrışma, paylaşamama veya kavga yaşanmadı. Giderken özellikle hamur açanlar çok eğlendiklerini harika bir gün geçirdiklerini söylediler.

Herkes aralıksız yemişti ama yine de bir sürü börek arttı, evlerine gönderdim, çocukların bazıları yolda yemişler ve akşam yemeği zahmeti olmadan uykuya gitmişler :)

Tabi ki arkadaşımın kayınvalidesine de göndermiştim. Çok beğenmiş o ayrı ama arkadaşım günü fotoğraflar eşliğinde anlattığında çok şaşırmış. Neden bunca zahmete katlanıyor, sebebi neydi diye sormuş. O da hiç bir sebep yok, sadecd beraber olalım, sohbet edip keyifli vakit geçirelim diye dedikçe hayret etmiş. Gerçekten de toplanmamızın sebebi buydu, evimde misafir ağırlamayı, hep beraber yiyip içmeyi seviyorum.

Tabi evimde yeteri kadar tabak bardağım olmadığı için, kağıt tabak bardaklar kullandım, sofram instagramda gördüğüm o özenli sofraların yanına yaklaşamazdı ama gerçekten çok doğal, herkesin keyif aldığı bir gündü. Şimdi bile düşünürken o günün neşesini içinde hissedebiliyorum. 

Bunca yazıyı niye yazdım, unutmak istemiyorum o ayrı ama formalitelerden sıyrılınca, davetler toplantılar doğal olunca, ne kaç kişi olduğu farkediyor ne de ne kadar yorucu olabileceği. Kesinlikle hiç yorgunluk hissetmiyordum sonrasında ve o günün evime ve içime doldurduğu güzel enerji günlerce sürdü..

Sevgiyle...

21 Ekim 2016 Cuma

Ozledim

Ekim 21, 2016 6 Comments
bu postu yaz basinda aldigimiz ancak henuz neredeyse hic kullanamadigim masaustu bilgisayarimdan yaziyorum. tabi ki klavyem turkce degil, bu yuzden turkce karakterlerle simdi ugrasamayacagim ama yillardir hep telefondan yazdiktan sonra, klavye ile seri bir sekilde yazmayi cok ozlemisim. hatta acaba hala hizli yazabilir miyim diye merak ediyordum, yaziyormusum :)

en son postu yazali on gun olmus. o zamandan beri her aksam yeni yazi yaziyorum. ama tabi ki beynimden, bir turlu gercege donusemedi. diger yandan ulkemizden gelen her konudaki karamsar haberler yuzunden bir yanim benim siradan hayatimi yazsam ne olacak, yazmasam ne olacak deyip duruyor. diger yandan biliyorum ki ben nasil her aksam yana yakila okunacak gundem disi blog yazilari ariyorsam, bizi okumak isteyenler de olabilir diye dusunuyorum. hepsini gectim, nedendir bilinmez icimde bir yazma arzusu var (yok kendimi yazar kefesine koymuyorum, sadece blog yazmak hayatimin parcasi haline gelmis, yazmayinca eksikligini hissediyorum). neyse iste bu hissimi tatmin etmek icin buradayim suan. oysa ne yazacagima dair bir planim da yok.

aslinda yazacagim konular var, yok degil. fakat onlar icin yine kafami toparlayamiyorum. Biraz once kizimi uyuttum, oglum asagida babasiyla oynuyor. bugun de dahil bu hafta cok mizmizdi, kafa daginikligim biraz da bundan.

burada okullar her 1,5 ayda bir tatil yapmak zorundaymis, bu yuzden yilda 4 kere tatil oluyor. gectigimiz pazartesi gununden itibaren bir haftalik sonbahar tatiline girdi Helo'cum. bizim okul sonbahar tatilini 1 hafta tutmus, bazilari 2 hafta yapiyormus. fakat toplamda esit oluyorlar tabi. dogrusu bu tatil icin pek organize olmadim. haliyle evde sikildilar. yine hergun disariya ciktik falan ama hava ciddi derecede soguk ve cogu gunler de yagisli olunca alistiklari tempoda yogun gecemedi. bu da sabahtan aksama kadar bana yapistiklari ve birak ev islerini yapmayi neredeyse yemekleri bile zor hazirladigim anlamina geliyor. bir haftadir her aksam onlarla sizip kaliyorum, azimliyim bu aksam uyumayacagim, onlar uyuduktan sonra kendime ayirdigim zamani yasamayinca, bir seyler eksik kaliyormus hayatimda. bir haftadir soyle boyleyim.

gerci simdi dusununce cok da bos gecirdik sayilmaz tatili. gecen hafta sonunu bir turlu gidemedigimiz Brugge'de gecirdik. onu ayri bir post olarak yazmak istiyorum. yazabilirsem yani...

Hollanda'da uc yili geride birakirken bazi seyleri elbette kaniksamaya basladik. gecenlerde daha 1 yillik olan arkadasim birsey dedi, hollanda'da adet boyleymis seklinde. ben de o zaman farkettim evet dedim zaten ben de oyle yapiyorum :) Mevzu ise suydu:

Sabah cocuklari okula birakmaya giden anneleri, sabahin korunde markete gidenleri (kadin erkek farketmez) incelerseniz hepsinin ise veya bizim tabirimizle dugune gider gibi sIk sIkIdIm giyinmis, saclar makyajlar yapilmis, kokular surunulmus oldugunu gorursunuz. hatta her sabah 9 da iyi giyinmis sekilde cikan ve arabasiyla  bir yere giden komsumun, aslinda ise degil de sadece markete gidip geldigini anlamam uzun zaman alsa da, olayi anladiktan sonra benim de esofmanli paspal halimle buna anlam verememeyi birakip onlara donusmem zor olmadi. sabah ilk is uyaninca o gunu tum gun boyunca gecireceginiz iyi bir kiyafet giyiyor, sacinizi makyajinizi yapip asagiya iniyorsunuz. sonra da cocugu okula gotur-al, markete git-gel veya kapi caldi ne giysem dertleri olmadan hep gayet duzgun halde gunu geciriyorsunuz. tabi ben evde de surekli hareket halinde oldugum icin yine nispeten rahat ama esofman olmayan kiyafetler giyiyorum, ve boyle bakimli olunca insan kendini daha iyi hissediyor ve tabi ki gunde bin kere giyin soyun olmuyor. yemegimi de oyle yapiyorum evi de onlarla temizliyorum ama napiyim, zaten yillardir disar kiyafetlerim dolapta bekliyordu biraz da onlar eskisin. esofmanla pijamayla yillar gecmesin.

boyle minik bir hazirlik gune iyi baslamaya yardimci oluyor, ve ayrica gecenlerde twitterda not ettigim gibi ne kadar inkar etsem de kadinlik ruhumuzun da beslenmeye ihtiyaci var. yeniden giyim kusam konularina ilgi duyacagim, pinterestte stil fotograflarini da begenecegimi hiz ummuyordum. evet sanirim artik annelik-disi hayatim / heyecanlarim yeniden boy gosteriyor :)




24 Mayıs 2016 Salı

Sosyal Medyanın Bize Yaptığı

Mayıs 24, 2016 13 Comments

Sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle birlikte çok şey değişti. Artık daha kolay iletişim kurabiliyoruz, sevdiklerimizi/sevmediklerimizi paylaşıyoruz ve bence en önemlisi daha çok insanın sesi çıkıyor. Önceden sadece bir grup cesur insan kendine internet aleminde bir yer edinirdi, şimdi ise herkes o yeri kolayca elde edebiliyor. Bu iyi birşey elbette ancak bazı şeyler hiç değişmiyor.

Sosyal medyanın topluma yaptığı şey, insanları ikiye bölmek oldu: özgün içerik üretenler ve bu içerikleri paylaşanlar. Hatırlayın e-mail hesaplarının ilk yaygınlaştığı dönemlerde, sürekli birilerinden yönlendirilmiş, şimdi olsa spam diyeceğimiz mesajlar alırdık. Üşenmez hepsini okur, biz de yönlendirirdik. Neler yoktu neler, özlü yazılar, komik fotoğraflar, tarihi hikayeler, şimdiki kadar yaygın olmasa da video ve müzikler. Şimdi sosyal medyada yaptığımız tüm paylaşımlar e-mail aracılığıyla gayet de güzel yapılıyordu. Bu dönemde internetin görünen yüzünde, biraz önce cesur diye tabir ettiğim içerik üreten kullanıcılar vardı. Paylaşımcılar gizliydi, onlar sanki sahnenin altında fısır fısır konuşan izleyiciler gibiydi.

Facebook ve twitter ilk hayatımıza girdiğinde herkes kişisel paylaşımlarda bulundu bol bol. Artık kendi de görünür hale gelmişti çünkü. Fakat şimdi, kişisel paylaşımlar azaldı, bu hesapların çoğunu başkalarında beğenilip paylaşılan gönderiler doldurmaya başladı. Aynı şey twitter için de geçerli.

Instagram için hala yoğunluk kişisel paylaşımlarda olsa da onun da olumsuz getirileri oldu/ oluyor her geçen gün.

Birileri güzel yazıyor, birileri güzel fotoğraflıyor, birileri ürettiği şeyleri çok iyi yapıyor, birileri iyi mizah/sanat/fikir... yapıyor. Ve özgün içerik sağlayıcılar ile sadece bunları takip edip paylaşanlar arasındaki fark gitgide büyüyor. Evet belki açıkça değil ama blog yazılarının, diy projelerinin, amatör çalışmaların azalmasında (ya da en azından bunların internette yayınlanma oranının azalmasında) etkisi var. Çok iyi şeyleri gördükçe, kendini yetersiz hissetme, tatmin olamama duygusu.

Fakat unutmamamız gereken şey, onlar bir anda böyle olmadı. Zamanla ve istikrarla kazanıldı o başarı. Diğer yandan en mükemmel şekilde olmak zorunda değil, sana ait olsun yeter. Bu durumda geriye şu soru kalıyor: Sen internetteki yerini neyle doldurmak istiyorsun?

Paylaşımcı olmak kötüdür demiyorum. O da ciddi bir okuma/inceleme/seçme becerisi gerektiriyor. Eğer bu rolü üstlendiyseniz, mutlaka size getirileri olduğunu unutmayın ve pasif tarafta yer alıyorum diye kendinizi önemsiz hissetmeyin. Aslında böyle bir yaklaşım, kişide ilgilendiği alanda çok iyi bir vizyon oluşturmasına yardımcı oluyor.

Eğer özel içerik üreten taraftaysanız, durmak yok yola devam. Yolun başındaysanız merak etmeyin her geçen gün daha iyi olacak. Eğer yolu yarıladıysanız ne mutlu, kimbilir sizden daha ne cevherler çıkacak...




9 Mayıs 2016 Pazartesi

İçe dönük zamanlar

Mayıs 09, 2016 6 Comments
Yoğun bir iş gününün ardından eve geldiğinizde birkaç dakika sessizce uzanmak, gözleriniz kapalı (veya açık halde boş boş tavana bakmak), hiç kimseyi görmeden, konuşmadan kendinizle başbaşa kalmak ihtiyacı duyar mısınız? Veya o gün çarşı pazar çok gezdiniz, bir sürü insan/kalabalık/gürültü içinde kaldınız, eve dönünce yine birkaç dakika sessizliğe ihtiyacınız vardır değil mi? İşte bu yazıda bu ihtiyacı "içe dönük zamanlar" olarak ifade edeceğim ve ta bebeklikten yetişkinliğe herkesin kendiyle başbaşa kaldığı bu özel andan bahsedeceğim.


Her insanın bu anlara ihtiyacı var. Çünkü ne kadar sosyal olursak olalım, yaşadıklarımızı sindirmeye, dışa dönük tüm zamanlarda bilinçli veya bilinçsiz maruz kaldığımız etkileşimleri dengelemeye, biraz duraksamaya ihtiyacımız var. Mola ver, ruhunu şarj et, beynini dinlendir ve yeniden yola devam et. Her konuda olduğu gibi bu sosyal yaşamda da denge şart, ihtiyacımız olan ise, ne aşırı sosyallik ne de aşırı yalnızlık. Tabi ki her insanın bunlara dayanma limitleri farklıdır (çünkü aynı uyarana maruz kalmıyoruz, kalsak bile ruhumuzdaki etkileri aynı değil) ama en sosyal insanın bile içe dönük zamanlara ihtiyacı vardır.

Bebekler ve çocuklar dış dünyayı keşfederken o kadar çok yeni uyarana maruz kalırlar ki, ara sıra mola vermeleri gerekir. Yenidoğan döneminde sık sık uyuyarak bu resetlenmeyi sağlarlar ama biraz büyüyüp uykuları azaldığında, siz de farketmişsinizdir, tek bir oyuncakla aheste aheste oynarlar, boşluğa bakarlar veya ellerini incelerler. Bebeklerin içe dönme ihtiyaçlarının geldiğini, gözlerini sizden kaçırmasından ve karnına doğru bakmasından, veya boşluğa/duvara/bir nesneye dikkatlice bakmasından anlayabilirsiniz. Oyun istediği zamanlardaki gibi çırpınmaz, gözleri parlamaz ve heyecanlanmaz. Bunu farkettiğinizde bebeği yalnız bırakmak en iyisidir. İlla ki benimle etkileşsin diye diretmeyin. Bırakın öğrendiklerini sindirsin, ruhu biraz dinlensin.

Çocuklarda da bu ihtiyacı gözlemek zor değil. Okuldan geldiklerinde veya bir süre yoğun bir şekilde oyun oynadıktan sonra biraz mola vermek için uyumak isteyebilirler veya kendi kendine sakince oynama/ kitap okuma/ tablet&telefon ile oynama gibi sakin etkinlikler yapmak isterler. Gün içinde bu döngülerin sayısı birçok kez olabilir. Yoğun etkileşimli hareketli dönem ve sakin oyunlu içe dönme dönemi şeklinde birbirini takip eder. Kızımdaki bu ihtiyacı çok bariz şekilde farkediyorum ve o zamanlarda kardeşi ile bile etkileşmek istemiyor. Biraz dinlendikten sonra hareketli temposuna kaldığı yerden devam ediyor.

Yetişkinler de işyerinde yoğun çalışırken ve anneler de yoğun bir şekilde çocuklu hayata maruz kaldıklarında (bilirsiniz bolca aksiyon, gürültü ve yorgunluk içerir) içe dönük zamanlara ihtiyaç duyarlar. Kısa molalarla içimize döneriz, biraz dengelenir ve kaldığımız yerden devam ederiz. Bu anların sayısı, sıklığı ve süresi elbette yine kişiden kişiye değişir.

Sanıyorum konunun özünü anlatabildim, şimdi değinmek istediğim tablet/telefon gibi cihazların bu amaca hizmet ederken kullanılması. Elbette ki çocuklarda ve yetişkinlerde imkan bulunabiliyorsa diğer rahatlama yöntemlerini kullanmak daha iyi olacaktır ama bulunmadığında bunları kullanmanın (ancak tabi ki bu ihtiyaç süresince, daha uzun değil) sorun olmayacağını düşünüyorum. Kendim için konuşacak olursam gün içinde bir dakikayı geçmeyen sürelerde telefonuma bakmak, bu sırada üç beş ig fotoğrafı ile içimi açmak veya bir blog yazısı olumak ihtiyacı duyuyorum ve yapıyorum. Böyle kısa molalarla kendimi resetlemezsem tüm gün full enerji çocuk bakımına tahammül edemezdim. Molalarım çok kısa olduğu için ne yazık ki başka hobilerimi yapamıyorum, elime kitabımı aldığım anda bırakmam gerekiyor veya ipleri tığımı bulup çıkarana kadar daha oturamadan aranıyorum. Yani benim için en hızlı ve kısa süren rahatlama yöntemi şimdilik telefon gibi görünüyor.

Kızım da okuldan geldiğinde yarım saat kadar yalnız kalmaya ihtiyaç duyar. Kendi kendine mırıl mırıl konuşarak oyuncakları ile oynar veya bazen tabletten birşeyler seyreder. İçe dönük anının süresi bitince yeniden cıvıldamaya, hoplayıp zıplamaya başlar.

Geçenlerde bir arkadaş toplantısında kızım 5-6 çocukla bir araya gelmişti. Bir süre oynadıktan sonra hepsi telefon istedi. Biz anneler olarak "a zaten birbirinizi az görüyorsunuz telefonu boşverin" düşüncesinde olsak da, onların asıl istediği, telefonu içe dönme aracı olarak kullanmaktı. Gidip yalnız kalacakları bir oda yoktu, şahsi oyuncakları yanlarında değildi, üstelik bazıları okuldan gelmişti yani telefon içine kapanabileceği tek araçtı. Çoğu bir süre oynadı, dinlendi ve ardından hep beraber bu sefer daha etkin şekilde oynamaya devam ettiler.

İşte böyle anlarda telefon kullanımını zararlı bulmuyorum (elbette göze ve zihne etkileri, radyasyon vs bahsetmiyorum, bağımlılık anlamını kastediyorum). Bu içe dönük anlarda kullanılıyorsa, ve süre bitince bırakılıyorsa, bağımlılık yaratmıyor. Tabi burada kontrolü elden bırakmadan, ihtiyacı bittiğinde kaldırıp, diğer oyunların yerine asla telofonu koymadan kullanılmasından bahsediyorum.

Bu yüzden çocuklarımızı iyi gözlemlemek, onların hareketli/sakin dönem sürelerini ve o süre içinde ne kadar kaldıklarını öğrenmek, sakin dönemlerde yapacak birşey bulamıyorsa onları dinlendirecek oyunlar sunmak, fikirler vermek iyi olacaktır. İlla ki telefon değil, suyla oynamak, müzik dinlemek, müzik aleti çalmak, resimleri incelemek gibi yavaş oyunlar da bunun yerini tutacaktır.

Siz çocuklarınızda böyle anları farkediyor musunuz? O anlarda çocuğunuz neler yapıyor? 



20 Nisan 2016 Çarşamba

Bu da Arşivde Dursun

Nisan 20, 2016 9 Comments

3 Nisan'da kutladığımız çocuklarımın doğum günü için pastayı kendim hazırlamıştım. Pek kötü olmadı. Yalnız son aşamalarda taşırken alttan biraz fışkırdı falan ama iyi kotardık :) 


Üst kat oğlumun doğumundan beri kullandığım yıldız temasında olsun istiyordum. Kızım da son aylardaki takıntısı olan at figürü isteyince, meşhur My Little Pony atlarından Rainbow Dash'ı seçtim ki, bulut gökkuşağı ve ardından en tepede yıldızlar olsun. Doğrusu buna karar verene kadar çok uğraştım, araştırdım düşğndüm falan. Yapımından daha zordu diyebilirim.


Genelde şeker hamurunu düz beyaz alıyor ve elimde sarı-mavi-kırmızı olmak üzere üç minik şişe gıda boyasıyla renklendiriyorum. Hazır renkli şeker hamurları genelde çok koyu renk oluyor.


Elimde tüm pastacılık malzemeleri yok, biraz olanlardan biraz da evdeki imkanlarla şekillendirmeye çalıştım tüm figürleri.

Tüm misafirlerimiz çok beğendi ve benim yapmış olmama şaşırdı :) Doğrusu benim için de çok heyecan vericiydi.




19 Nisan 2016 Salı

Ufacık bir wishlist

Nisan 19, 2016 5 Comments

- evde yeteri kadar çiçeğim var ama şu mini boy çiçeklerden alayım, değişik bardak/saksı/kavanoz ne olursa koyayım, aşağıdaki gibi farklı sergileme alanları oluşturayım istiyorum

- lale mevsimi bitmeden bir lale tarlasına gidip istediğim kadar toplamak istiyorum

-evdeki buzdolabı biraz ufaktı. Yetmiyor diye tezgah altı buzdolabı aldık ama hala açıkta. Onu bir dolap içine hapsedip üzerine raflar yapacağız. O rafları yapmak ve kullandığım nane maydanoz gibi baharatların saksılarıyla doldurmak istiyorum

- aylar önce dikiş makinesi almıştım ama hiç kullanacak zaman bulamadım. Ufak tefek şeyler dikmek istiyorum, örtü, yastık peçete gibi....

- bahçeyi biraz elden geçirmek yeni çiçekler ekmek ve bazı dekoratif unsurlar eklemek istiyorum. Ah bir de daha büyük bir bahçe masamız olsa fena olmazdı.

-ön bahçede ikeanın tarno model masa ve sandalyeleri var ancak oldukça yıprandılar. Onu güzel bir renge boyasam biraz süslesem ne güzel olacak...



Zumba :)

Nisan 19, 2016 7 Comments

Duyduk duymadık demeyin zumbaya başladım a dostlar 💃🏻

Aslında programın adından tam emin değildim. Biraz önce baktım da, bizim dans merkezinin web sitesinde adını infinity koymuşlar. İnternetten de birkaç zumba videosu izledim ama emin olamadım. Sanırım zumba/spor karışımı birşey.

Helocum geçtiğimiz Eylül ayından beri baleye gidiyor. Ders öyle aşırı disiplinli bir ders değil, eğleniyor diyelim. Her ders sonunda arkadaşıyla birlikte oynamaktan mekandan ayrılmamız yarım saatten erken olamayınca, onların ardından başlayan dersi hayranlıkla izliyordum. Yetişkin bayanlar, daha çok spora benzer hareketlerle grup halinde tempolu danslar yapıyorlardı ve benim de içim gidiyordu.

Fekat neden bilmem hiç aklıma gelmiyor ki ben de gideyim? Sanırım oğlum daha ufak olduğu için düşünemiyordum. Birkaç hafta önce arkadaş grubundan birileri zumbaya başlamıştı, o zaman kafama dank etti. E ben de gidebilirim o derse. Başka zaman ve başka yere gitmem zor ama zaten yarım saat duruyoruz orda bir yarım saat daha dursunlar ben de spor yapmış olayım dedim ve iki hafta önce deneme dersine girdim.

Aman yarebbiii, o nasıl bişeymiş öyle. Ben ki evde bütün gün oturmayan, günde 50 kez merdiven inip çıkan, çocukları en az iki kez ortalama üç kez dışarı çıkaran ben öldüm bittim. Tam iki gün merdivenleri oflayarak çıktım, zar zor yürüdüm. Öyle ki neredeyse devam etmeme kararı verecektim.

Ancak yine de gittim. İkinci hafta ağrım çok daha az oldu ve çok sevdim şimdi on hafta daha devam edeceğim, istersem yine uzatabilirim. Sporun verdiği his şahane, bu adrenalini seviyorum ama asıl beni keyiflendiren kendim için birşey yapıyor olmak. Çocuk bakmaktan farklı birşey, tamamen bana ait bir saat. Eh yorucu olması biraz ironik ama olsun :) Evdeki herkes spor yapmamı destekliyorlar ve kolayca kabullendi çocuklar. Hatta kızım beni daha çok teşvik ediyor.

Dersimizin içeriğinden bahsedecek olursam bir saatin ilk yarım saati kardiyo amacını güden hareketli danslardan oluşuyor. Ama ne dans. Hepsinde kollar bacaklar bel popo özel olarak çalıştıran hareketler seçilmiş. Yani danstan ziyade tempolu egzersiz gibi. Sonraki 20 dakkada çeşit çeşit squatlar ve dambıllı kol hareketleri var. Son on dakikada ise yere yatıp farklı mekikler çekiyor ve esneme hareketleri ile bitiriyoruz. Bir saatte tüm kasları çalıştıran bir ders yapmışlar.

Fakat daha önce yaptığım için biliyorum, spor salonunda çalışmaya göre daha zevkli. Grup halinde olması ve işin içinde dans olması beni daha çok cezbetti. İnanıyorum ki, dans moral bulmak için çok etkin bir yöntem, evde arasıra yapardım ama düzenli olunca psikolojime de olumlu katkı yapacak. 

Aranızda zumba deneyimi olan varsa, içeriğinin bizimkine benzeyip benzemediğini ve nasıl hissettirdiğini çok merak ediyorum doğrusu.

2 Mart 2016 Çarşamba

Çocuklu Hayatın Değiştirdikleri

Mart 02, 2016 6 Comments
Yazılmayı bekleyen konular taslaklarımda her geçen gün arttığı için azmettim bu hafta sıkı çalışacağım. Daha önce sevgili Gri Lady bir yorumda bazı sorular sormuştu. Bunları cevaplamak istiyorum bu yazımda.

Çocuk olduktan sonra evliliğin gidişatı - özellikle ikinci bebekle eşler arasındaki iletişim ne halde oluyor çok merak ediyorum...
Çocuktan sonra çiftler arasındaki ilişkinin değişmemesi imkansız sanırım. Fakat bu değişim illa ki olumsuz yönde olacak diye birşey yok. Aslında çocuk olmasa bile yıllar geçtikçe ilişkiler değişir, dönüşür ve çiftler arasındaki duruma göre bağlar güçlenir veya zayıflar. Biz eşimle ilk gençlik yıllarımızda tanıştık ve beraber büyüdük diyebilirim. Çocuktan önce de çok fazla konuşan (bizi tanıyan herkesin tepkisi ne konuşuyorsunuz bu kadar çok olurdu) bir çiftik. Şimdi neredeyse hiç konuşamıyoruz diyebilirim :) Sağolsun kızımın çenesi epey düşük, onlar uyanıkken fırsat vermedikleri için, uyuyunca da ses olmasın diye konuşamıyoruz. Fakat gözlerimizle iletişim kurma becerimiz arttı bak :)

Bunu ayrı bir yazı olarak yazacaktım ama burası tam yeri olacak. Eşler arasındaki ilişki iki çocuklu durumda, tek çocuklu durumdan daha iyi oluyor bence. Neden derseniz, her ne kadar ilgili bir baba olursa olsun, tek çocuklu iken çocuğun yükünün çoğu anne üzerine kalır. İlk başta geceleri kalkıyorsa da zamanla kalkmaz olur, oyun oynama dışında bir çok sorumluluk annenin üzerindedir. E bu da haliyle annede sinir krizlerine sebep olabilir :) Fakat iki çocuklu olunca (etrafta yardımcı kişiler olsa dahi) babanın sorumluluğu daha çok artıyor. İlk çocuğun neredeyse tüm yükü babaya kalıyor. Böylece baba annenin halini anlıyor, anne de kendi koşturup dururken yan gelip yatan bir baba profili görmediğinden sinirlenecek bir durum oluşmuyor :) 

Ben iki çocuklu olduktan sonra eşimle aramızdaki dayanışmanın/paslaşmanın ciddi bir ölçüde arttığını gördüm. Bu bizi birbirimize daha da bağladı, çok iyi bir takım olduk. Görev dağılımı açısından bakarsak ikimiz de anne kıvamında çalışıyoruz diyebilirim. Bu yaşadığımız tecrübe sonunda gerçekten benim halimi anlıyor. Yorgunsam bunun nasıl birşey olduğunu biliyor, çok yoğun bir güne rağmen formumdaysam gücüme hayran oluyor. Kısacası olumlu bir etkisi var. Tabi yine arada sürtüşmeler oluyor mu oluyor. Ama artık o da biliyor ki bazen patladığımda, çoğunlukla sebebi stresimi atmak için, çünkü ondan başka kişi yok etrafımda. 

Birbirimize fazla zaman ayıramıyoruz, eskiden yaptığımız bazı şeyleri bazen ah ne güzeldi diye anıyoruz ama biliyoruz ki 2 yaş civarı nispeten düzene giriyor birçok şey. O zaman yaparız diyoruz. Buna rağmen mutsuz değiliz, çocukların ikisini de alarak arada ben ona, o bana zaman yaratmaya çalışıyoruz.

Çocuklu hayatın dinamikleri neler mesela ?
Bu soruya cevap vermek için hayatın dinamiklerinin ne olduğuna baktım googledan itiraf edeyim. Dinamik deyince aklıma sadece fizik geliyor :) Doğrusu hayatın dinamikleri kavramı benim için hiçbirşey ifade etmiyor, bunu tanımlayamıyorum. Hayatın olmazsa olmazlarını kastediyor sanırım ama bunları sıralamak da çok zor benim için. Çünkü ben her konuda değişime inanan, bunu gözlemleyip ona göre hareket eden, durmadan bukalemun gibi değişen bir anneyim bana göre. Bu yüzden çocuklarıma karşı olmazsa olmazlarım pek yoktur, durumu en iyi şekilde kurtarmak şeklinde oluyor hedefim genelde. Fakat anne baba olarak hepimizin yapmak zorunda olduğu şeyler var ki bunlar çocukların güvenliğini, fiziksel ve psikolojik sağlığını korumak, yeme, içme gibi yaşam haklarını sağlamak, özgürlük gibi insani haklarını kollamak gibi. Bunlar da sadece bana has şeyler değil zaten.

Diğer yandan çocuklarıma uygulama konusunda hassas olduğum şeyler var. Onları birey olarak görmek, sevildiklerini sık sık hissettirmek, sık sık sarılmak, mutlu olmaları için elimden geleni yapmak, özgüvenli, ahlak ve vicdan sahibi yetiştirmek, kendilerini güvende hissetmelerini sağlamak, mutlu bir çocukluk geçirmelerini sağlamak, sağlıklı yiyeceklerle beslemek gibi. Bu konudaki gayretlerimiz her zaman kusursuz değil belki, veya ritmik bir düzeni yok. Fakat dengeyi kurmaya çalışıyor ve sürdürmeye gayret ediyoruz.

Anne oldukta sonra mutluluk anlayışınız değişti mi ? Değiştiyse ne yöne doğru değişim gösterdi ?
Önceden de fazla kafaya takmayan biriydim. Bunu umursamazlık anlamında değil kendi sağlığım için buna gayret ettiğim için yapıyordum. Fakat pek tabi ki çocuk olunca herşey değişiyor. Onların iyi olmasından başka tüm ayrıntılar önemini yitiriyor. Buna karşın daha kolay kahkaha atan, daha rahat biri olduğumu söylemeliyim. Çocukların her gülümseyişi, çabaları, konuşmaları, tavırları mutluluk sebebi benim için. Varlıklarından yayılan o saf ışığı hissedebiliyorum artık kolayca. Ve o ışık kesinlikle bana çok iyi geliyor.

Hayatınızı sil baştan yaşama fırsatınız olsa kazandığınız en büyük tecrübeler neler ve neleri daha faklı yapmayı denerdiniz?
Çok klasik bir cevap olacak ama değiştirmek istediğim birşey yok. Bazen geç anne olduğum için bu mutluluğu daha önce tatsaymışım diye düşünüyorum ama o zaman belki şimdiki anneliğimden farklı bir annelik tecrübem olacaktı bilemem. Bu yüzden şimdiki halimden memnunum. Genelde geçmişimde pişmanlıklar biriktirmemeye çalışırım. Yaşadıysam geri adım atıp düzeltmeye çabalarım, geçmişin yükünü yüreğimde taşımamaya gayret ederim. Artık ne kadar becerebilirsem... Ancak iç huzurumun yerinde olduğunu söyleyebilirim ki bu da benim için yeterli zaten.