günlük yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günlük yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ekim 2018 Cuma

Eski Düğün Fotoğraflarımızı Ne Zaman Çok Güzel Bulacağız?

Ekim 12, 2018 7 Comments


9 Eylül evlilik yıldönümümüzdü. O gün basit bir şekilde kutlamıştık ama zaten ikimiz için de her zaman birlikteliğimizin başlangıç tarihi çok daha önemlidir, asıl kutlamaları o güne saklarız hep. Fakat aklıma geldi eşime sordum, bizim hiç o güne dair videolarımız var mı burda, bari onu seyredelim (böyle bir geleneğimiz yok, zaten doğru düzgün medya da yok). Hem çocuklar da görmüş olur?

Varmış bir iki dvd, buldu çıkardı. Fakat izlemek bu güne kaldı. Oğlum görünce sanırım hoşlanmadı ve kaçtı. Biz kızımla biraz hızlı hızlı izledik. Ve ne kendimi, ne video kalitesini, hiç birşeyi beğenmedim. Kızım babasını çok komik buldu, saçları çok uzunmuş, beni beğendi ama neden saçlarımı kıvırcık yaptırmışım o düz severmiş 😅

Kısa bir zaman önce pinterestte yukarıdaki fotoyu görüp vurulmuştum. Kocama dedim hiç güzel fotoğraflarımız yok, böyle fotoğraflarımız olsun istiyorum. Evlendikten 12 yıl sonra, beraberliğimizin başlangıcından 20 yıl sonra, böyle şık giyinip fotoğraf çektireceğiz tamam mı? Üstelik karede çocuklarımız da olacak. Söz verdi, tamam dedi. Hadi bakalım evren duy sesimizi. 


25 Eylül 2018 Salı

Omuza İki Pat Pat

Eylül 25, 2018 5 Comments
Yüksek lisansa yeni başladığımda aldığımız derslerin katılımcıları değişken olurdu. O yıl aldığım dersin tek öğrencisi bendim. Bağlı olduğum anabilim dalından aldığım derslerde hocam beni aynı zamanda yetiştirmek amacıyla, dersleri benim anlatmamı isterdi. Sanki karşımda bir dinleyici grubu varmış gibi hazırlanır, tahtayı kullanır, metinleri hazırlardım.

Elbette düzelttiği noktalar oluyordu ama sanırım ilk derslerden birinin sonunda idi, hocam dersi sunuşumu beğenmiş, beni kapıdan geçirirken omzuma hafifçe iki kere vurmuştu. Pat pat!

Hani bazı anlar vardır, hiç unutulmaz, gözlerimizi kapayınca herşeyiyle yeniden hatırlarız. Daha önce kimse omzuma o manada vurmamıştı ve o küçücük hareketin çok ama çok büyük bir mesajı vardı: Aferin, yola devam, hadi !! O anda hissettiğim duyguyu ve rahatlamayı anlatmam kolay değil. O zamana kadar çok gergin olduğum bir konuda kendime güvenmemi sağlamıştı.

Bugün şu yazıya yorum yaparken hatırladım bu hatıramı. O kadar basit bir hareket ama neredeyse toplumca unutmuş gitmişiz. Sanki daha çok eski zamanlarda bilge dedeleri yaraşır bir hareket bu. Omuza vurmalar yine var ama arkadaşlar arasında naber lan deyip itekleme haline gelmiş. Bazen de uzun zamandır ilk defa karşılaştığımız kişiye sıkı sıkı sarılıp kucaklaşırken çok özlediğini göstermek için. Ama hadi başarabilirsin şeklinde olanı ise pek az.

Oysa hem kendi hem çocuklarımızın omuzlarının ihtiyacı var bu iki pat pat vuruşa. Hiç birimiz kendi kişisel tarihimizde bir önceki dönemden daha kötü durumda değiliz. İyileşiyor, öğreniyor, gelişiyor, büyüyoruz. Hepimize kocaman bir aferin. Hadi, durmak yok, yapabilirsin!


16 Eylül 2018 Pazar

Sonbahar Hüznü

Eylül 16, 2018 15 Comments
Bloguma, dün yazdığım gibi yazılar yazmaktan kaçınıyorum aslında. Biliyorum ki yazdığım zaman kafamdan kolay atamayacağım. Nitekim de öyle oldu. O olayı ilk düşündüğümde kalbime bildirdiği ağırlık 1 kg ise, yazdıktan sonra 10 kg oldu. Defalarca andım, 10 dakika üzülüp geçeceğim şeye 2 gün üzüldüm. Hep sonbaharın yüzünden. Gerçekten ilkbaharda nasıl kıpır kıpır olup, yeni heveslere yelken açıyorsa yüreğim, sonbaharda da içine kapanmak istiyor, herşeyden nem kapıp hüzünleniyor.

Başlıyorum anlatmaya hayalimdeki arkadaşıma. Tabi içimden. Vay efendim ben burda neler çekiyorum, aynı anda bin tane şeyle uğraşıyorum, akşamları nasıl yattığımı bilemiyorum, kızımın okulda öğrendiği, yeni okuma alıştırmalarından zorlandıklarına yardım edemiyorum, sen bilmiyorsun anne diyip beni dışlıyor, yapamayınca ağlıyor, yardım etmeme izin vermiyor, yüreğim sıkışıyor, bana nasıl güvenmesini sağlarım? Jimnastikte de ondan sonra başlayan bir kız üst seviyeye alındı, bizimki anne ben niye olmadım diye ağlıyor. Halbuki bizimkinin kondisyonu daha ileride. O kızın anne babası her derste sınıfta bekliyorlar, bizde baba işte, ben kardeşinin peşinde. Acaba yeterli ilgi göstermedik mi, konuşmam mı lazımdı?  Ne yapmam lazım? Herşey yolunda giderken oğlan yine bana düştü, yine birşeye içlendi herhalde, bulup çözmeli. Hayatımız yoğun, hayatımız kolay değil. Sanıyorlar ki yurtdışındayız diye herşey güllük gülistanlık, herkesin yaşamında zorluklar var, benim de var. Ama bak ben bunları anlatıp dertlenmiyorum, anlatsam çözülmez ki, en iyisi akşama Cem’le konuşup ne yapacağımızı düşünelim.....

Gün içinde yeme, içme, ev düzenleme dışında  o kadar çok farklı konuyla meşgul oluyorum ki, çocuklar sağolsun, ah anam garip anam diye içlenecek vaktim olmuyor. Son okuduğum kitaplardan birinde (uçan tabut) şahane bir tespit vardı. Suriye’den göçmüş sokaklarda yaşayan bir çocuğun dilinden yazılmış. Diyor ki “insanlar bana bakıp empati kurduklarını zannediyor ve hayatımın zorluklarından ötürü benim için üzülüp, acı çekiyorlar. Gerçekte ben üzgün değilim. Hayatta kalmak için o kadar çok şey yapmam gerekiyor ki üzülecek, kendime acıyacak vaktim olmuyor.” Ah dedim okuyunca aynı ben, yoğunluktan nelerden yoksun olduğumu (aile, akrabalar ve onların destekleri gibi) ve neleri başarıp başaramadığımı farkında değilim. Bunları değerlendirecek üçüncü bir kişi de yok, kendi kendime değerlendirsem referans alacak kimsem de yok. Burdaki göçmen arkadaşlar hepimiz benzer şartlardayız, yalnız başımıza her şeye yetişmeye çalışıyoruz ve bu durum bizim artık normalimiz haline gelmiş. 

Düşünüyorum da çocuklu iken gurbetçi olmak bu açıdan daha kolay sanırım. Çocuklar için yapılması gereken o kadar çok şey var ki, ben iki hüzünlenip gelicem deme şansın yok. Anneni bile haftada bir arayabiliyorsun o derece. Bu koşturmaca içinde bir bakıyorsun zaman uçmuş gitmiş.

İşte bütün bunlara rağmen bu sonbahar nedense birikmiş hüzünlerimi eteklerimden dökecek fırsatlar arıyorum. Olur da bloğuma dökülürse kızmayın olur mu? Hem bakın ortancalarım bile benimle hemfikir. Onlar da sonbahara direnmiyor...





14 Eylül 2018 Cuma

Ayrımcılık

Eylül 14, 2018 18 Comments
Başlığa bakılınca, yaşadığımız ülkenin yerel halkı tarafından ayrımcılığa maruz kaldığımız zannedilecek ama asıl durum şu, yaşamadığımız öz ülkemizdeki yerel halk tarafından ayrımcılığa maruz kalıyoruz :/

Başka bir ülkeye göç etmiş olunca geride kalanların kıskançlığı mı, umursamazlığı mı nedir (gerçekten sebebin hangi his olduğunu kestiremiyorum) bir soğukluk, mesafe, boşvermişlik, umursamazlık seziyorum tavırlarında. Oysa biz hala onların akrabası, arkadaşı, yakınıyız ve biz hala onların yaşadıkları hayat mücadelesinin benzerini yaşıyoruz. Üstelik ekstra zorluklar da olabiliyor.

Geçtiğimiz haftalarda bloğuma da yazdığım gibi iki çok önemli olay gerçekleşti ailemiz için; kızımın 3. sınıfa (Türkiye karşılığı 1. sınıf) ve binicilik kursuna başlaması. Benim için doğumgünleri, yıldönümleri, böyle değişik bir döneme atılan adımlar çok önemlidir. Mümkün olduğunca kaçırmamaya, tebriklerimi iletmeye ve kendi ailemiz arasındaki günleri de elimden geldiğince unutulmaz kılmaya çalışırım. Eh tabi herkes bu düşüncede olmayabilir fakat benim için bunlar hayatın rutininden çıkıp biraz renk katma fırsatı demek. Yine geçtiğimiz hafta boyunca okula başlayan yakından uzaktan tanıdığım herkesin miniğini tebrik ettim, güzel niyetlerimi gönderdim, üstelik onlar için heyecanlandım ama gel gelelim ben aynı şekilde karşılığını alamadım. Aslında karşılık verecek durum olmamıştı, yani kızımın okula başlaması, Türkiye’den önce olmuştu ve bizi tebrik etmeyenleri dahi umursamayıp yine tebrik etmiştim. (çoğunlukla ig hesabını kastediyorum) Çünkü bu tip şeylerin hesabını tutacak zamanım ve enerjim yok. Fakat hemen ardından binicilik kursumuza gösterilen yoğun ilgisizlik beni biraz düşündürdü; “ben nerde yanlış yaaaaptım.”

Elbette ki bunu “ay bana yorum yapmadınız çok kızdım” minvalinde yazmıyorum. Sadece kendi kendime düşünüp anlamaya çalışıyorum. Acaba insanlara samimiyetimi yeteri kadar iyi ifade edemiyor muyum? Yoksa bizim zaten dolu dolu olan günlük yaşamımızda bunlar sıradan ayrıntılar olarak mı kalıyor, veya gerçekten kişinin kendisiyle ilgili bir problem mi bu, yoksa aman ben yazsam ne olacak yazmasam ne olacak mı deniyor? 

Hiç fikrim yok doğrusu. Belki burada yaşamayanlar buradaki özel olayların ne kadar zor elde edildiğini anlayamıyor, uzaktan sıradan geliyor. Belki de gerçekten gözden ırak olan gönülden de uzak oluyor. Belki de samimi sevenlerimiz fazla yok bilemiyorum. Her ne sebep olursa olsun, bu durum kalbimi titretse de, ben olduğum gibi olmaya devam edeceğim. Yine herkesi kutlayacağım, yine pozitif enerjimi sunacağım, yaptığım pervasızlıktan (!) da utanmayacağım.

11 Ağustos 2018 Cumartesi

Neyle Beslenirsen O’sun

Ağustos 11, 2018 4 Comments




Bir süredir sosyal medyadan takip ettiğim Kafka Okur dergisini aldım Türkiye’ye gelince. Mest olmuş şekilde okuyorum, eski sayılarına ulaşmak için can atıyorum. Dergi hakkındaki yorumlara bakılırsa, seveni de var sevmeyeni de. Edebi açıdan yetersiz bulanlar, illüstrasyonlarla desteklenmiş yazıları beğenmeyenler... Edebiyatın içinde olanlar için belki zayıf kalıyordur ama benim gibi edebiyatı seven ama gündelik yaşamımda hiç bulamayan insanlar için ilaç gibi bir dergi. Üstelik illustrasyona da ayrıca ilgim var. Her detayına bayılıdım.

Üstüste böyle şeyler okuyunca, kalemim de süslenmeye başladı. Dümdüz cümlelerimin yerine daha dikkat çekici şekilde nasıl söylesem diye düşünür oldum. Bu sebep sonuç ilişkisi gerçekten hayret verici. Beynime günlük hayat akışından bir tık yüksek bir akış geldiğinde şarıl şarıl çağlamaya başlıyor. Aslında aynı şeyi daha önceleri birçok farklı konuda da tecrübe ediyordum. Fizik çalışırken yeni fikirler üretmek istediğimde, bol bol araştırıp okuyordum; yeni bir logo veya Web sitesi tasarlamadan önce o konseptteki diğer çalışmaları inceliyordum. İncelemeden, okumadan, araştırmadan beynimizdeki ilgili kısımları çalıştırmak, düşünceleri harekete geçirmek ve bunların sonucunda da ilham perisini çağırmak söz konusu değil. En azından benim için öyle, sanıyorum ki birçok insanın da aynı.

Pek kötü bir alıntılama olacak, kimin söylediğini (sanırım eski abd başkanlarından biriydi) ve tam cümleyi unuttum ama geleceğin en büyük sorunu vasatlık olacak demiş bu kişi. Okuyunca yürekten katıldım bu fikre. İnsanlar sıradanlaşmaya başladıkça yaratıcı zeka köreliyor. Yukarıda bahsettiğim gibi beynimize, alıştığının üzerinde bir besleme yaptığında daha üretken oluyor.

Tabi işin bir de şu yüzü var. Şimdilerde insanlar neyle besleniyor? Toplumdaki huzursuzluk, stres, kolayca ateş almaya hazır bir gerilim... Çocuklar daha hırçın, insanlar daha sabırsız, yürekler daha hoşgörüsüz. Yazdıkça uzayacak bu örnekler siz de biliyorsunuz. Bu yüzden yazmak istemiyorum.

Çocuklarımız için en azından ev içinde dikkat etmeli. Onlara huzurlu bir yuva sunmalı, mümkünse ufak ufak bilimle, sanatla, kültürle tanıştırmalı. Sorular sormayı, düşünmeyi tetikleyici davranışlarda bulunmalı. Şefkati, affetmeyi, barışı öğretmeli. Sadece bir lokma beslesek yeter, tadını alınca çocuk kendisi de isteyecek, büyük bir iştahla zaten üretecek. Bakın burada çok önemli bir fark var. Bir beyni ve ruhu beslediğimizde, verdiğimiz şeyi tüketmiş olmuyoruz; aksine geri dönüşlerini de göz önüne alınca çoğaltmış oluyoruz. Bu iyilik de olsa kötülük de olsa böyle. Ve eğer hep kötülük ile devam ederse dünyanın sonunun nereye varacağını tahmin etmek zor değil :/