Düşünce Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Düşünce Yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ekim 2014 Pazartesi

En Gerçek Duygu

Ekim 20, 2014 4 Comments
Hayat çok zor. Gün sonunda başımızı yastığa koyduğumuzda o gün yaptığımız herşeyin etkisini bir süreliğine vücudumuzda hissederiz. Yürüdüğümüz yollar bacaklarımızı ağrıtır, çok okuyan gözlerimiz sulanır, bütün gün yükümüzü taşıyan belimiz ince ince sızlar... Ve aslında bu fiziksel yorgunluğun ardında, kendini her zaman kolayca gösteremeyen bir de duygusal yorgunluk vardır.

Sabahtan akşama kadar yaptığımız her işte, her anda, duygudan duyguya savruluyoruz. Bir günümüzü kabaca gözden geçirelim mesela, stres, heyecan, kızgınlık, neşe, öfke, sinir, mutluluk... gibi duygular arasında, gün boyunca o kadar çok gidip geliyoruz ki, ruhumuz karman çorman oluyor. Çoğunlukla bu durum, bedensel yorgunluk ve/veya çevremizdeki insanlara saldırganlık, ufacık bir olayda parlama gibi kendini gösteriyor. Ancak ben bu yazıda, bu duygusal kaosun etkilerinden nasıl kurtulabiliriz mevzusuna değinmeyeceğim. Çünkü, ilk önce kişinin böyle davrandığını farketmesi gerekir, sonra da kendine uyan rahatlama tekniklerine gitmesi...

Asıl değinmek istediğim ise, insan ilişkilerinde bu duygusal kaosun zuhurları. Özellikle eşimize, anne, baba ve kardeşlerimize karşı daha sert davranmamıza, çocuklarımıza karşı tahammülsüz olmaya, yolda tanımadığımız insanlara karşı hemen parlamaya... başlıyoruz. Bu davranışların o insanları kırması, aradaki bağı sarsması gibi sonuçlarının olması bir yana, bu agresif ruh halinin en çok ve en uzun vadede zararı kendimize oluyor. Sevdiklerimiz bir şekilde unutuyor veya affediyor ama içimizdeki dengesiz duyguların ayak izleri hep kalıyor. Çünkü kendimizi ara sıra yoklayıp şevkat göstermiyor ve affetmiyoruz. Daha fenası neden böyle davrandığımızı bile çözemiyoruz.

Duyguları yoğun şekilde yaşamanın çok güzel olduğunu düşünüyorum ama tabi farkında olarak. Neyi neden hissettiğimizi anlayarak duygunun içinde savrulduğumuzda bundan keyif alınabilir. Mesela ben, çok yoğun bir kıskançlığı dahi hissettiğimde bir süre onu iliklerine kadar hissedip ne yoğun olduğunu duyumsayınca şaşırır ve böyle yoğun hissedebildiğim için bir haz duyarım. Veya çok öfkelendiğimde herşeyi yapabilecek gücü veren adrenalini hissetmek de hoşuma gider. Vücudumun ne kadar güçlü olduğunu farkederim. Ve asıl önemlisi bu duygularımı bir önceki paragrafta yazdığım gibi yakınlarıma aksettirmeme konusunda dikkat etmeye çalışırım. Elbette ki her zaman kusursuz olmuyor ama beni frenleyen bir düşünce var.

Kasıtlı olarak bizi yaralamaya çalışanlar hariç, çoğu duygusal gelgitler iki kişi arasındaki fikir ayrılıklarından, hayatın zorluklarından ortaya çıkıyor. Çoğu zaman birbirimizi gereksiz yere kırıyor veya olmayacak sebeplerden ötürü gurur yapıyoruz. Bazen günlerce o gurur veya kızgınlığın esiri oluyor, surat asıyor, her günümüzü mutsuz geçiriyoruz. Bu durumda kendimize sormamız gereken şu: içinde hapsolduğumuz duyguları kişiye karşı duyduğumuz gerçek hisler mi? Bunu anlamanın yolu ise şu: (allah göstermesin) o kişiyi tam o anda kaybetsen ne hissedersin? Bu soruya cevap olarak duyumsadığınız his gerçek ve en önemli histir, gerisi faso fiso.

Bu durumda ne kendimizi ne kırgın olduğumuz kişiyi günlerce mutsuz etmenin, günlerimizi mutlu ve keyifli geçirmek mümkünken ömrümüzü böyle önemsiz şeylerle heba etmenin anlamı yok. Böyle bir dalganın etkisinde sürüklendiğimizi farkeder farketmez kendimizi frenleyip durmak, sorunu çözmek için harekete geçmek yapılacak en hayırlı şey olacaktır.

7 Ekim 2014 Salı

Devasız Dertlere Düşürme Bizi

Ekim 07, 2014 10 Comments
Yüreğim yaralı gözümde yaşlar
Yıldızlar doğarken acılar başlar
Yaralı bir kuşa atılmaz taşlar 
Devasız dertlere düşürme beni.

Göklere açılan eller aşkına
Aşkı heceleyen diller aşkına
Sabahı bekleyen diller aşkına
Devasız dertlere düşürme beni...

Birkaç gündür dilimde bu şarkı var ve bu sabah doya doya dinledim. http://youtu.be/hv3lW0n-AH8

Hala iyileşmedim. Basit bir soğuk algınlığı ama çok zorluyor. Bu gece de öksürükten pek uyuyamayınca, uykusuzluk ve baş ağrısıyla birlikte günüm pek aymadı. Öyle karamsardım ki karşıma kim çıksa yakıp yıkarım hallerinde buldum kendimi. Gerçekten eğer fiziksel olarak kötü durumdaysak ona sımsıkı bağlanmış psikolojimiz de çöküyor. Yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan hikayesi gibi, hastalıktan moralsizlik mi doğar  yoksa moralsizlikten hastalık mı çıkar belli değil. Bunu düşününce aklıma daha ağır hastalıklarla mücadele edenler geldi. Kanser hastalarına falan hep denir ya, moral çok önemli pozitif ol bla bla, o an aslında bunun hiç kolay olmadığını iliklerine kadar hissettim.

Neyse ki sevdiklerimiz var, bazı şanslı olanlarımızın yüzüne gülümseyen masum çocukları var da kendimizi toparlayabiliriz. Ve tabi çok şükür her derdimizde sığındığımız yüce yaradan var. Hamdolsun ki derdim devasız değil, belki birkaç gün sonra hatırlamayacağım bile. Şimdi ise yazdım rahatladım.

Ya bâsit cellû celallahû ( rabbim gönlüme genişlik ferahlık ver)

Dua ile...

29 Eylül 2014 Pazartesi

Yavaş Hayat

Eylül 29, 2014 14 Comments

İstanbul'dan gelirken getirdiğim 3-5 kitaptan biri de yakın zamanda çıkmış ve bir çok anneden tavsiyesini okuduğum Pınar Mermer'in Yavaş Ebeveynlik kitabı oldu. Bu gün bitirdim ve doğruyu söylemek gerekirse bana çok fazla bir katkıda bulunmadı. Tabi sevindirici olan yanı ise, orada yazanların neredeyse hepsini, eşimle birlikte önceden düşünmemiz ve hayata geçirmiş olduğumuzu görmekti. Okuyana kadar bazı konularda aslında öyle davrandığımı farkında değildim.

Bunu kendimizi övmek amaçlı söylemiyorum elbette. Dışardan bakıldığında iyi bir evliliğimiz olduğu, iyi anne baba olduğumuz veya anneye çok yardım eden bir baba şansına sahip olduğum düşünülebilir. Fakat bu değerler şansın biraz ötesinde, biz, hem ilişkimize çok emek verdik, onu nasıl iyi yaparız diye düşündük; hem de nasıl anne baba olmalıyız, nasıl davranmalıyız konusunu düşünüp hayata geçirmeye çalıştık. Ebeveynlik yolculuğu olup biten bir süreç değil, her yeni aşamada yeniden tavırlarımızı ve yaklaşımlarımızı gözden geçirip bize en uygun tavrı seçmeye çalışıyoruz. Ve bu sırada evliliğimize yatırım yaparken olduğu gibi çocuk yetiştirirken de tam bir iş birliği ile hareket ediyoruz.

Kitapta özellikle çocuk yetiştirme konusunda yavaşlama vurgu yapılsa da, aslında tüm yaşamdan bahsediyor Pınar Hanım. Eşim yıllar öncesinden bu anlayışı benimseyip beni yönlendirmeye çalıştığında, uzun bir süre ona direndiğimi itiraf etmeliyim. Ben her zaman çok hareket eden, aynı zamanda bir sürü iş yapan, panik şeklinde olmasa da hızlı tempoda işlerimi yapmaya çalışan biriydim. Yavaşlamaya geçişim çok eskiye dayanmıyor ama ilk olarak Helo'ya hamilelikte başladığımı, ardından anneliğin ani şekilde üstüme yıktığı sorumluluklar sebebiyle bir süre yine afalladığımı fakat kızımın 1,5 yaş civarında yeniden aydınlanma geçirip daha ciddi bir dönüş yaptığımı söyleyebilirim. O gün bu gün de uygulamakta başarılı olduğumu düşünüyorum.

Hatta bunu farkedişim dün gibi aklımdadır. Amsterdam'daki evimize ilk taşındığımızda, öğle uykusuna evin bütün işlerini sığdıracağım derdiyle üç katlı evde bir aşağı bir yukarı koştururken yorgunluktan geberiyordum. Bir gün en üst katta -çamaşır odası olarak kullanıyoruz- çamaşır asarken yaşadım o aydınlanmayı. Ben çamaşır asmayı çok severdim normalde. Hepsini tek tek silkeleyerek düzgünce sermek, mis kokusunu alırken güneşi hissetmek bana terapi gibi gelir. Fakat uzun zamandır öyle acele yapıyordum ki çamaşır asmak, askıya fırlatıp şöyle kabaca düzeltmekten ibaretti. İşte o gün dur dedim kendime ve yavaşladım. Sonra saate baktım ve hayret hızlı yaptığımı sandığım süreyle aynı.

Daha sonra tüm işlerimde, yemek yaparken, lavaboları ovarken... falan yavaşlayarak keyifle yaptıklarımın süresini tutunca, eskisiyle aynı süreyi aldığını şaşırarak tecrübe ettim (kızımla oyunlarımızı saymıyorum çünkü zaten onunla olan zamanlarda dikkatimi çoğunlukla ona vermeye çalışıyordum). Üstelik çarpma, kırma dökme gibi aksilikler olmuyor ve bunun üstüne bir de alınan hazzın getirdiği rahatlama ekleniyordu. 

O zamandan sonra her işimde yavaşlamayı seçtim. Evde dışarda yolda markette vs. Tabi bu yavaşlamaktan kasıt uyuşukluk değil. Beden daha sakin ve dingin ama aceleci panik olmuş hareketler içermiyor. Zaten ellerimiz vücudumuz o işleri o kadar mekanik hareketlerle yapıyorlar ki, stresin getirisi onların işleyişine sadece köstek olmak!

Tabi buraya kadar sadece fiziksel işlerdeki yavaşlamadan bahsetmiş gibi oldum. Fakat zihinsel konularda da böyle. Zaten yavaşlama hareketi önce zihinde başlaması gereken bir eylem.

Böyle olabilmemizde yaşadığımız kasabanın etkisini inkar edemem. Şehirlerin insanların temposundaki etkileri oldukça fazla. İstanbul'a gittiğimde aklım ve bedenim onun temposuna sürüklenmeye zorlanıyor ancak yine de durdurabiliyorum artık. Bilinçli şekilde çabalanmadığı sürece, evet şehir insanı hızlandırıyor ve çok yoruyor.

8 Temmuz 2014 Salı

Bin Düşün Bir Söyle

Temmuz 08, 2014 4 Comments
Kimi zaman keskin bir bıçak olup kalpleri parçalar, kimi zaman şifa olup tomurcuklar saçar söz. Aslında öyle etkili bir araç ki, çoğu zaman bunu unutuyoruz ve nasıl söylediğimizi geçtim ne söylediğimizi bile düşünmüyoruz.

Bu yazıda genel olarak iyimser konuşmaktan değil de gün içinde bilinçsizce kullandığımız, üzerimize getirdiği ağırlığın çok fazla olduğu sıfatlardan bahsetmek istiyorum. Bir diğer deyişle etiketlerden.

Bir şeyi kırk kere söylersen olur demiş atalarımız. Dinimizde de zikrin önemini bilmeyen yoktur. Bir kelimeyi defalarca tekrar ettiğimizde, o kelimenin tesiri beynimize ve ruhumuza akseder. Bu yüzden Esma-ül Hüsna'dan zayıf yönlerimizi güçlendirecek adları zikretmek, o yönümüzü geliştirmeye yardım eder. Elbette ki inançla söylemek gerekir ama inanç olmasa bile, o kadar çok tekrardan sonra normal gelmeye başlayacaktır ve zihnimiz bu kelimenin yükünü ruhumuza taşıyacaktır.

İşte bu sebeple olumsuz anlamlı kelimeleri söylerken dikkatli olmakta fayda var. Gün içinde sürekli sıkıldım, çirkinim, şişkoyum, bu çok kötü, öldüm-geberdim, bunaldım, ben beceremem çok zor... gibi sözcükleri ne kadar sık kullandığımızı gözden geçirmek lazım. Bazılarını şakacıktan (!) kullandığımızı iddia edebiliriz ama aslında etkisi şakacıktan olmayacaktır.

Özellikle çocukları severken, anlamayacak kadar küçük olsalar dahi, olumsuz anlamlı sıfatları kullanmaktan kaçınmalı. Seni çirkiiin, yamuk seniii, yaramaz şey ve şuan aklıma gelmeyen bazı sevme şekilleri duyuyorum zaman zaman. Belki bunların kullanımı yüzde yüz sıfırlanamaz ama asla ve asla sık tekrarlanmamalı. Söyleyecek hiç bir şey bulunamıyorsa, yavrum, çocuğum gibi bir ağırlığı olmayan sözcükler kullanmak en güzeli. Tabi olumsuz sıfatların çok kullanılması gibi, ego şişirici görünüşte olumlu ama aslında yine ruha bir yük getiren sıfatların da (aslanım, akıllı çocuğum... gibi) aşırı kullanılması zararlı olacaktır.

Tabi insan her ağzından çıkanı düşünemeyebiliyor. Bu yüzden ben, kızıma seslenirken bir kaç kelimeyi dilime pelesenk ettim hep onları söylüyorum, tatlım, canım, bebeğim gibi. Tabi onun cesarete ihtiyacı olduğu zamanlarda veya başarısını takdir etmek için sıfatları kullanıyorum ama abartmamak kaydıyla. Zaten sürekli övmek de, başarılarının değerini anlamasını zorlaştırabilir.

Ramazan ayı, sadece beden terbiyesi değil nefs terbiyesi anlamına da geldiği için, gelin bu gün hep beraber bu konu üzerinde düşünelim. Gün içinde çocuğumuza ve acımasızca kendimize sarfettiğimiz sıfatları gözden geçirelim. Bunları ne kadar sık kullandığımızı, vazgeçersek yerine ne koyacağımızı (koymak şart değil elbet ama bir süre o olumsuzun etkisini gidermek için zıt anlamlısını söylemek iyi olacaktır) düşünelim. Ve şunu da eklemek isterim ki, kendisini acımasızca kötüleyen birinin başkaları tarafından el üstünde tutulması -eğer karşısındaki farkındalık yüzeyi yüksek biri değilse- çok zordur.

3 Haziran 2014 Salı

Baby Steps

Haziran 03, 2014 24 Comments
Okuduğum blog yazılarında, konuştuğum kişilerde zaman zaman kafa karışıklığı ve genelde bundan doğan üzüntü/gel-gitli ruh halleri/acıklı haller farkediyorum. Hele hele kalemi güçlü biriyse okuduğunuzda ahh ne de güzel yazmış, nasıl da duygusal, nasıl duyarlı bir insan diye düşünürken bulabilirsiniz kendinizi. Böyle kişileri kınamıyorum, aksine arayışta olmaları gerçekten güzel. Ancak bir değil iki değil on seferden sonra hala aynı haller devam ediyorsa, bunları gördüğümde üzülüyorum ne yalan söyleyeyim. Çünkü özellikle kendiyle ilgili yapmadığından veya olmadığından şikayet ettiği şeyleri yapmak için hala bir girişimde bulunmamıştır. Sanki bu ruh halini seviyordur ve ne kadar şikayetçi olsa da bunu değiştirmeye çalışmıyorsa, o değerli zamanı kendini kandırarak geçip gidiyordur. Bu insanları silkeleyip kendine gel demek istiyorum, farkederek yaşayacak öyle çok şey var ki kaçırıyorsun. Yıllardır okuduğum ve aynı kısır döngüyü hala devam ettiren insanlar var. Asla acıyı küçümsediğimden değil, içe dönmek, acı çekmek de gerekli zaman zaman. Fakat bir yerde dur deyip acının getirdiği öğretiyi almak, bu sınava bir tick atıp, biraz daha güçlenip yola devam etmek gerekir, en azından benim yaptığım bu.

Övünmek için söylemiyorum ben kafa karışıklığını nadiren yaşarım. Aklımda bir şey varsa ertelemem. Ha büyük işler başarmıyorum belki ama en büyük kârım iç huzurum ve neşem oluyor ki bence en büyük ödül. Bahsettiğim haller içinden çıkamayanların derdi nerden başlayacağını bilememek / o girişimi yaparsa kayda değer bir sonuç elde edemeyeceğini düşünmek / ben hiç bir şeyi başaramam ki gibi sebepler oluyor genelde.

Akademik hayata yeni başladığımda hiç kimse tarafından bulunmamış fikirleri bulup makale yazmanın çok olağanüstü birşey olduğunu düşünürdüm. Hocalarım gözüme Einstein gibi gelirdi :) çok sevdiğim yaşlı bir hocam, bunları sen de yapacaksın, okudukça, aklına ya böyle olsa ne olur şeklinde fikirler gelecek, sonra deneyip bulacaksın demişti. Yani yavaş yavaş zamanla olacaktı. Ondan başka benim bu hayattaki en büyük yol göstericim olan eşim (80 yaşın bilgeliğini 20 yaşında edinmişti) bana hep ufak adımlarla başlamamı söyler. Yıllardır onun tavsiyesiyle bunu bir yaşam biçimi haline getirdiğimi farkettim: Ufak adımlar-baby steps.

İki gün önce what about bob? filmini seyredince zaten alışkanlık edindiğim şeyi filmde görmek hoşuma gitti. Psikolog hastasına baby steps tavsiye ediyor. Uzun vadeyi değil sadece bir sonraki anı düşün, bir sonraki an için ufak adımlar at, sürecin karmaşıklığının seni yalayıp yutmasına izin verme.

Hafta sonu misafirimle konuşurken, hayatta yapmak isteyip de yapamadıklarına dair duyduğu pişmanlığı, elinde olmadığını düşünüp çaresizce kabullenişini görünce üzüldüm. Avuntu olarak hep başkalarını suçluyordu, kızken bamam izin vermezdi şimdi de kocam diyordu. Hayatının elinden kayıp gitmesi ve bir şey yapamamak çok üzücü.

Oysa bence ufak adımlar sayesinde hiç anlamadan değiştirilebilir hoşnutsuzluklar. Sadece hoşnutsuzluklar değil elbet, gayet mutlusundur ama daha da fazlasını istiyorsundur mesela, yaşam kaliteni arttırabilirsin.

Şimdi hep beraber düşünelim, kilo vermek istiyor ama diyetlere uyamıyor musun, sadece günde bir öğün ekmek yeme mesela. Kitap mı okuyamıyorsun, günde iki sayfa okumaya çalış, sinirlerine hakim mi olamıyorsun, haftada bir kez sinirlendiğinde onu tutmaya çalış, hiç bir işe yetişemediğimi mi düşünüyorsun, gün içinde yaptıklarına bir tick at: kahvaltı hazırladım, çamaşır astım... gibi ne çok iş yaptığını o gün için yettiğini göreceksin. Kendine zaman ayıramıyor musun, günlük işlerinden birini ihmal et haftada bir onu yap. Daha hafif mi beslenmek istiyorsun önce yağını değiştirmekten başla. Bir süre uyguladığın bu bebek adımı alışkanlık halini alacak, sonra yeni bir bebek adımı sen daha üzerinde kafa yormadan gelip seni bulacak.

Bu yöntem çocuk yetiştirirken de uygulanmalı, onlara yeni alışkanlıklar kazandırmak, onlara karşı tavırlarımızı daha iyi hale getirmek gibi konularda hep ufak adımlarla başlayıp ilerlemek gerekir.

Benim de mesela yaşam kalitemi arttırmak için hayatıma dahil etmek istediğim şeyler var, buraya yazayım ki bir ay sonunda yaptım diyebileyim.

1- en az beş kere kahkalarımı çıkarmaya korkmadan göbeğimi hoplata hoplata güleceğim

2- en az iki yeni yemek tarifi deneyeceğim

3- her gün en az 2dk cross trainerda çalışacağım (salonda duruyor ama hep ihmal ediyorum)

4- bu ay en az 30 hollandaca kelime öğrenmiş olacağım

Yeniliklerle dolu bir ay olsun.


5 Şubat 2014 Çarşamba

Bence En Zor Dönemi Annelerimiz Yaşadı

Şubat 05, 2014 9 Comments
Çocuk büyürken dertleri de büyür, anne olunca sen de anlarsın gibi sözleri tüm anneler duymuştur herhalde. İkisine de inanıyorum, gün geçtikçe doğruluğuna şahit oluyorum. Çocuğun dertlerinin o büyüdükçe büyümesi meselesini kabullendim artık. Annelik bir çeşit dönüşüm, hoş hayatın kendisi öyle ya. Geniş açıdan bakınca durmadan karşımıza çıkan sınavlar, aşılan/aşılamayan seviyeler, kafa toslamalar, inmeler-çıkmalar böyle geçecek hayat. Daima bir öğrenme, yeniliklere adapte olma, sorunlara çözüm bulmaya çalışma çocuklu hayatta daha yoğun kabul, bunu da hızlandırılmış kurs gibi görüyorum artık ve zihnimin arkaplanında "hadi gelin üstüme korkmuyorum" şarkısı eşliğinde yaşamaya çalışıyorum(z).

Herkesin bir dayanma çubuğu vardır içinde, başı sıkışınca yaslandığı. Ben sık sık kendimi annemin şartları ile kıyaslarken ve o olsa ne yapardı diye düşünürken buluyorum. Ve hissediyorum ki onların zamanına göre daha kolay bizim zamanlarımız.

Hepimizin annesinin söylediği gibi, bezleri elde yıkama, evdeki makinalardan yoksunluk değil sadece. Çocuk ve anne arasındaki bilişsel fark büyüktü o dönemde. Çocuklar her zaman bir önceki nesilden daha üstün donanıma sahip oluyorlar ama ülkemizin genelini düşününce annelerimizin çağı bir geçişti.

Benim annem çok zekidir gerçekten, okuyabilseydi çok başarılı olacağından tüm öğretmenleri hem fikirmiş ama dedem okul uzak diye göndermemiş. Klasik hikaye işte. İlkokul mezunu annem üçü de üniversite mezunu üç kız yetiştirdi. Kendimden de biliyorum, kendini büyümüş zanneden ergen psikolojileri ile uğraşmak, senden daha bilgili (! gerçekten öyle mi kim bilir) çocuklarına yetebilmek zor. Şimdi düşününce nasıl da dengeyi korumuş şaşıyorum. Şahsen ben kendi mantığımın dışındaki doğruları kolay kolay kabul etmeyen bir çocuktum. Şimdi Helo'nun da benzer davranışlar göstermesi, gelecekte muhtemelen benim gibi olması hayatın bana yaptığı eşek şakası olsa gerek :)

Annelerimizin döneminden önce anneler ve çocuklar aşağı yukarı aynı koşullara sahip oluyorlardı ama annelerimizde değişti. Çoğu anne ve çocuğun arasındaki eğitim farkı büyüdü bu dönemde. Eğitimin artması beraberinde sosyalleşmeyi de getiriyor, eskiden çocuklar anasının dizinin dibinde otururken, bu dönemde daha çok dışarıda oldular, dolayısıyla görgüleri arttı,  istekleri /ailesinden beklentileri değişti ve belki de bu dönemde daha yoğun şekilde çocuklar anne-babalarını beğenmedi, yeri geldi onlardan / evlerinden / cahilliklerinden / şivelerinden utandı.  Mesela annem hep anlatır, bizim sülalede ilk üniversiteli olan ablam pantalonla köye gitmiş ve pantalon giyiyor diye dedem çok kızmış ve söylenmiş. Zamanla diğer torunlarında daha ala giyimler gördü ama tabi ki alışmıştı. Kabak ablamın başına patlamıştı yani. O zamanlarda arada kalan annem oluyordu pek tabi. (Annelerimizin gençliğinde pantalon üstü elbise modası ve ispanyol pantalon vardı ama bir dönem kaybomuştu sanırım, ablamın gençliği de seksenli yıllara rastlar, geniş vatkalar, yüksek bel dar paça pantalonlar :) hepsini hatırlıyorum çok özenirdim ) 

Bizim dönemimizde ise bizler anne olarak alabileceğimiz maksimum eğitimleri almış durumdayız ve çocuklarımızın ihtiyaçlarını karşılayabilme uğruna almaya da devam ediyoruz.

Kızıma aman yanlış davranmayım psikolojisi bozulur diye uğraşırken annem nasıl başarmış, tek çocuktan çıldırma noktasına geldiğimde annem nasıl sabretmiş, büyüdüm diye deli deli davranıp eve geç gelmelere başladığımda annem nasıl meraktan ölmemiş, ne cep telefonu var ne bişey nasıl dayanabilmiş. Aklıma geldikçe ve o hallerini anımsayınca aslında içinin nasıl kaynadığını anlıyorum şimdi elbet ama o zamanlar farketmezdim.

Çağımızda, elimizin altında internet her sıkıştığımızda danışıyoruz, birazcık bunalsak dertleşecek birini buluyoruz ve bizden daha akıllı çocuklarımıza yetişmek için didinip duruyoruz ama annelerimiz yapabilecekleri çok sınırlıydı. Yine de o imkansızlıkta bunu başardıklarına göre biz de başarabiliriz diye moral veriyorum kendime. Kolay kolay yılmak yok, hemen sinirlenmek yok, hepsinin yaşanması gerekiyor ve gün gelecek geçip gidecek. Hepsi birer tatlı hatıra olarak anılarımızda yer alacak.

28 Ocak 2013 Pazartesi

Bebekler Yarışıyor (!)

Ocak 28, 2013 2 Comments
Çevrenizde başka bebekli kişiler varsa veya benim gibi anne-bebek bloglarını takip ediyorsanız, bebeğinizi kıyaslamadan durabilmeniz neredeyse imkansız. Sürekli o bebek şu ayda bunu yaptı, emekledi, konuştu.. benimki böyle oldu vs gibi düşünceler kafanızdan geçer. Ben de sanıyorum 5-6. aylara kadar bu düşüncelerin esiriydim.

Hep, her bebek özeldir, kıyaslamayınız derler ama bu ifadeyi açmazlar. Ben de hepimizin bildiği ama annelik endişelerinden dolayı sık sık anımsamadığımız bu hususu açmaya (açıkça ifade etmeye) karar verdim.


  • Bebeğin anne karnından çıkıp yepyeni bir dünyaya adapte olmasını onun açısından bir travma olarak nitelendirebiliriz. Bu travmanın şiddeti doğum şekline ve bebeğin karakterine göre değişecektir. Bebeğiniz doğumunu takip eden ilk haftalarda bu travmayı atmaya, dış dünyaya adapte olmaya çalışır. Bu adaptasyon süresi pek tabi ki bebekten bebeğe değişecektir.
  • Bazı bebekler emme refleksi gelişmiş halde bazıları da zayıf emme refleksi ile doğar. Zayıf emme refleksine sahip bebeklerin öğrenecekleri çok daha fazla şey var. Bu da bebeğin gelişiminde bir sonraki aşamaya geçmesini geciktirebilir. Ama unutmayın bebeğiniz hiç boş durmuyor zaten çok meşgul.
  • Yine bazı bebekler daha sakin ve az sayıda kişinin bulunduğu bir aileye, bazıları da kalabalık aileler içine gelir. Kalabalık bir ailede bebeğin ayırt etmesi gereken sesler, kokular, görüntüler daha fazladır. Bunları öğrenmek için çaba gösterecektir. Yine evin civarındaki gürültüler vs de bebeğe artı iş getirir. 
  • Karnının ne kadar iyi doyduğu, kusup kusmadığı, gaz sancısı çekip çekmediği, kolik olup olmadığı gibi bir çok farklı durumda bebeğin üstesinden gelmesi gereken ne çok sorun olduğunu, bunlarla baş etmek için ciddi bir emek gerektiğini hatırlayın.
  • İlk dönemler geçince (ilk 3 ay diyebiliriz) bebek sırasıyla elini, ayaklarını keşfetmeye, tutma becerilerini geliştirmeye, sonra sürünmeye ve emeklemeye, ardından tutunup kalkmaya, sıralamaya ve yürümeye başlar. Bu adımlar neredeyse her bebekte aynıdır ama zamanlaması farklı olabilir. Bu zamanlama ilk maddelerde yazdığım süreci ne kadar çabuk atlattığına ve sonraki zamanlarda diş çıkarma, çeşitli hastalıklar vs gibi süreçlerden ne kadar etkilendiğine, kolay atlatıp atlatamadığına da bağlı olarak değişecektir.
  • Bebeğin gelişiminde bir diğer etken bebeğinizin karakteridir. Bazı bebekler atak, korkusuz, keşfetmeye meraklı olabilir, bazıları ise yeni aşamalara daha temkinli geçmek isteyebilir. Bebeğiniz emeklemek, yürümek vs için kas gelişimini tamamlamış olabilir ama bunun bir de duygusal boyutu var. Aynı zamanda cesaretinin de gelmesi gerekir. O cesaret geldiğinde bebek yeni aşamaya hazır olacaktır.
  • Bazen de bu gelişim sürecindeki oynamalar bebeklerin ilgi alanlarının farklılığından kaynaklanıyor olabilir. Kimi bebekler oyuncakları, nesneleri, kitapları daha uzun inceler, ayrıntılara odaklanır. Kimi bebekler bunlara daha az özen gösterir, yeni hareketler yapmaya, bedensel sınırlarını genişletmeye odaklanır. Yani bebekler her an yeni bir şeyler öğrenmekle meşguller. Sadece bedenlerini değil, iç dünyalarını, zekalarını da geliştiriyorlar. Motor becerilerinin gözle takibini yapıyoruz ama diğerlerini bu kadar açık şekilde farkedemiyoruz. Bu yüzden duygusal ve zihinse gelişimlerini de takip etmeye, kıyaslama yapacaksanız bunları da göz önünde bulundurmaya (ki bunu ölçmenin ne kadar zor olduğunu tahmin edersiniz) ihtiyaç var.
  • Ve bunun gibi benim aklıma gelmeyen daha bir sürü ayrıntı.
Bebeğinizi diğer bebekler ile yarıştırırken tüm bunları gözden geçirmenizde fayda var. Elbette hem çevresel faktörlerden hem de karakterinden ötürü her bebek birbirinden farklıdır ve farklı zamanlarda gelişimini sürdürecektir. Ancak benim bebeğim şöyledir böyledir diyerek, bebeğin motor becerilerinin takibini de ihmal etmemek lazım. Her bebek tüm aşamaları aşağı yukarı aynı sıralamada geçer ve bu gelişimler için maksimum zamanlar vardır. Mesela her bebeğin en geç 18. ayda yürümesi beklenir gibi. İstisnalar olabilir ama genel istatistiklere uymayan durumlar ortaya çıkarsa doktorunuza danışmakta fayda var.


22 Ekim 2012 Pazartesi

Anneliğe Hazır Olmak

Ekim 22, 2012 5 Comments
Evlendiğimizin ilk yıllarında ne kadar çok "kendimi anne olmaya hazır hissetmiyorum" dediysem, hamile kalmadan önce de "ben çocuk istiyorum anne olmaya hazırım" demişimdir. Üstelik 3 yeğenimin bebekliğinden itibaren büyümelerine yakinen şahit ve destek olmuş biriydim. Çevremdeki  hiç çocuk yetiştirilişine tanık olmamış bir çok arkadaşıma göre şanslıydım. Bebekle ilgilenmenin temel hususlarını biliyordum...

...sanıyordum. Bugünlerde ne kadar çok yanıldığımı düşünüp duruyorum. Bildiklerim tecrübe ettiklerimin yüzde biri belki. Bebekle 24 saat boyunca ve sürekli, hiç hafta sonu tatili, gün arası boşluğu vs olmadan zaman geçirmek bambaşka birşeymiş.

Okulda sınava çalışırsınız, hazır olup olmadığınıza karar verirsiniz. Bu karar çoğunlukla gerçeği yansıtır çünkü, sınavda çıkacak müfredat az çok bellidir. Yani önce derste anlatılmıştır, kitabı vardır vs. Ancak bebek sahibi olmaya hazır olmanın bununla uzaktan yakından ilgisi yok. Bir kere önceden ne yaşayacağınızı bilmiyorsunuz. Başınıza gelecekler önceden bir film gibi seyretseydiniz ve ona çalışsaydınız, sınava hazır olmak ile aynı anlama gelebilirdi bebek sahibi olmaya hazır olmak.

Başımıza neler geleceğini bilmediğimiz için, anne olmaya hazır olmak deyimi biraz absürd kalıyor. Keza önceden anne olmuş kişilerin yeni bebekleri için de durum aynı bana kalırsa. Her bebek farklı bir yaradılışta, hepsi okunacak farklı bir kitap. Önceden okuman mümkün değil, dünyaya gelecek, gün be gün okuyacaksın onu.

Peki bunca anneliğe dair, bebek  bakımına dair kitap, bilgi neden var diyeceksiniz. Başkalarının tecrübeleri insana fikir verse de her anne, her bebek kendi romanını yazıyor. Bebeklerin ilk dönemleri genelde birbirine benzer, en azından kendini etkin ifade etmeye başladığı 5-6. aya kadar. Aksi takdirde hem tıp dünyası hem de anneler çaresiz kalırdı. Bebeklerin temel ihtiyaçlarını nasıl ifade ettiklerini anlamak, önceden bildiğinizde işi kolaylaştırsa da, deneme yanılma yöntemiyle de öğreniliyor. Tepkisine göre acaba gazı mı var, altı mı kirli, karnı mı aç deneye deneye öğreniyor insan.

Bu yazıda benim değinmek istediğim bebeğin fiziksel bakımı değil. Besle, altını aç, uyut, gaz çıkar bunlar pratik şeyler. Üç-beş kere yapınca insan öğreniyor. Bu işin manevi yönünden yani bir bebek sahibi olmanın getirdiği sorumluluğu üstlenmeye hazır olmaktan bahsediyorum. Bebek sahibi olunca insanın kafasında hiç durmayan bir şey çalışıyor. Sürekli bebeğin fiziksel ihtiyaçlarını (ne zaman emecek, alt değiştirme zamanı geldi mi, uykusu var mı, en son kaçta uyumuştu, bedensel gelişimi için şu hareketleri yaptırmalı...) ve duygusal ihtiyaçlarını (oynaşma sevişme zamanı, öğrenme zamanı, reflekslerini geliştirme zamanı...) belli bir rutinde yapmak için saat gibi çalışıyor. Bu bölge hiç durmuyor, uyurken bile uykunu hafif kılıyor, tek gözünle bebeğini kontrol edip üstünü açmış mı, acıkmış mı diye kontrol ediyor.

Doğumdan sonra bebekle baş başa kalınca daha önce hiç yaşamadığın böyle bir sorumlulukla yüzyüze gelmek insanı resmen şok ediyor. İlk zamanlar bebek bakımı hiç zor değil aslında, çünkü sürekli uyuyor. Zor olan bu şok dalgası. Zira mevcut ev (belki iş) rutinine yepyeni ve daha büyük bir sorumluluk eklemek gerekiyor. Bu düzene alışmak zaman alıyor ama, sonuçta oluyor. Fakat kimi kişilerde bu adaptasyon çok uzun sürebilirken (belki 3 ay) kimilerinde birkaç günde ya da haftada  olabiliyor. Bu süreçte doğum yaptığında yanında destek ekibine sahip olanlar değişime daha yavaş adapte olabilir ve şoktan az etkiyle kurtulabilir ama elbet bir gün o anne de bebekle baş başa kalıp sorumluluklarıyla yüzleşecek. (Bu arada küçük bir not, ben doğumdan sonra yalnız olduğu için, bebek büyüdükçe onunla birlikte büyüyen sorumluğuna alıştım ama şimdi düşünüyorum da 3 ay annem yanımda olsaydı ve sonra yalnız kalsaydım daha zorlanabilirdim. Çünkü 3 aydan sonra en zor zamanları başlıyor -daha hareketli daha az uyuyor- ve birden bire bu halde yalnız kalmak çok yorucu olabilir. )

Bence bebek sahibi olmaya hazır olup olmamak mevcut şartlar altında bu adaptasyonu gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğinle alakalı (tabi maddi olarak hazır değiliz vs gibi durumları dışarıda tutuyorum). Eğer yeniliklere kolayca adapte olabilen biriyseniz, anneliği kısa sürede başaracaksınız.

Küçük bir test olarak şu durum bazı açılardan benziyor. Yeni evlendiniz ve daha önce baba evinde evin tüm sorumluluğunu üstlenmiyordunuz. Evlendikten sonra yeni duruma adapte olmak zorunda kaldınız. Yeni evin çekip çevirilmesi, her akşam ne pişeceği, çamaşırların birikmeden yıkanması, ütülenmesi, evin gelir-gider hesabı, bir de çalışıyorsanız bunlara zaman ayırmak, aynı zamanda bir eşin ve ailesinin sosyal-duygusal sorumluluğunu üstlenmek... Tanıdık geldi mi? Bu yeniliğe ne kadar sürede adapte oldunuz. Ben ilk evlendiğimde bu hızdan başım dönmüştü, her gün plan program yapıyordum. Bir ay sonra artık düşünmeden işleri yürütmeyi başarmıştım.

Bebek sahibi olmak, evlendikten sonra karşı karşıya kalınan sorumluluktan kat be kat fazla. Ancak insan zamanla yeniliklere adapte olma becerisi kazanıyor, eğer birkaç kez böyle değişimler olduysa (evlilik, iş değişikliği ...) bebeğe adapte olmak çok daha kolay olacak.

Muhtemelen kadınlar, hayat zorunlu olarak onlara yeniliklere adapte olma becerisi kazandırdığından dolayı daha güçlüler. Zira bu süreç hiç bitmiyor. Bir hayal edin, önce evlilikle yeni bir ev ve eşe, sonra bebek sorumluluğuna, ikinci çocukta hem bebeğe, hem diğer çocuğun okul, beslenme, sosyal hayat ... gibi sorumluluklarına, çocuklar büyüdükçe onlarla gelen yeniliklere ta ki onlar evlenip evi terkedene kadar sürekli zihninde çalışan, durmadan düşünen, planlayan, kurgulayan, nasıl yapsam diye düşünen bir parça oluşuyor. O kadar yoğun bir düşünce ki bu, sanırım tüm çocuklar evden gittikten sonra yalnız kalan anne-babayı asıl bu boşluk hissi sarsıyor.

Uzun lafın kısası, bebek sahibi olmaya hazır olunmuyor hiç bir zaman. Ancak öyle ya da böyle, çabuk ya da zor insan elbette adapte oluyor. Belki bir çok şeyi feda etmek gerekiyor eski alışkanlıklardan vazgeçmek gerekiyor ama kesinlikle bir bebek hepsine fazlasıyla değiyor. Eve mutluluk ve neşe getiriyor, hayata ise büyüüük bir anlam.

Sevgiyle.

29 Şubat 2012 Çarşamba

Ne Zaman Doğacağına Bebek mi Karar Vermeli Anne mi?

Şubat 29, 2012 15 Comments
Elbette ki bebek dediğinizi duyar gibiyim, ben de öyle düşünüyorum aslında ama şunları da düşünüyorum.

- Bazı durumlar oluyor, bebek çok erken tarihte gelmek istiyor. Yirmili haftalarda sancılar başlıyor, bu durumda ya prematüre olarak doğuyor ya da doktor müdahale edebilirse, daha erken deyip sancıları önleyici ilaçlarla, doğumu mümkün olduğunca geciktirmeye çalışıyor bebek daha da gelişsin diye. Burda karar kimin?

- Bazı durumlarda kırklı haftalara kadar bekleniyor, doğum bir türlü başlamıyor, en sonunda suni sancı ile (ya da sezeryan ile) doğum başlatılıyor ve bebek alınıyor, peki burda karar kimin?

- Bazı durumlarda amnios sıvısı oranı düşüyor, daha sancılar başlamadığı halde, bebeğin sağlığı için doğum suni sancı yada sezeryan ile gerçekleşiyor, bu durumda karar kimin?

- Bazı durumlarda ise, herşey normal seyrinde devam ederken, yeterli açılma gerçekleşmiyor ya da bir sorun oluşuyor, onca zaman sancı çektikten sonra sezeryana dönüş yapmak zorunda kalınıyor. Böyle durumlara maruz kalan annenin yorgunluğunu ve psikolojisinin nasıl etkilendiğini tahmin etmek çok zor değil.

- Bazı durumlarda ise planlı sezeryan oluyor, anne hiç bir psikolojik yıpranma yaşamadan doğuma girip çıkıyor ve süreci atlatıyor.

Buraya kadar yazdıklarımdan sezeryana eğimli gibi görünmüş olabilirim ama değil. Daha önce de belirttiğim gibi iki seçeneğe de eşit uzaklıktayım ve ikisinden de korkmuyorum (ya da eşit derecede korkuyorum diyelim fakat korkum doğum şeklinden değil, benim için her iki durumunda yaşamadığım değişik bir şey olmasından kaynaklanıyor)

Yukarıda verdiğim örnekler için ama bunlar anormal durumlar denilebilir ama bunun bir önemi yok. Çünkü durum anormal olsun ya da olmasın o bebeklerin de seçim yapma hakkı var. Bütün bu olasılıkları düşündüğümde aslında görüyorum ki tüm seçeneklerde karar bebeğe ait. Planlı sezeryan da olsa, normal de olsa, bebek demek ki öyle doğmayı seçmiş diyorum.

Hangi şekilde doğum yapacağına karar verirken annenin hisleri çok önemli. Ben bir şeyin hayırlısı olması için dua edip de, Allah'ın beni ona yönlendirmesine iman ediyorsam, içime doğan seçeneğin, Allah'ın bizim için hayırlı olanı işaret ettiğine inanıyorum. Bu durumda insan, verilen karara güvenmeli, diğer seçenek nasıl olurdu diye düşünmemeli.

Anne eğer sezeryan mı normal doğum mu diye kararsız kalıp da seçme aşamasında, Takdir-i İlahi'ye güvenip, kararını ona göre vermişse, aslında bu yine bebeğin seçimi oluyor. Demek ki bebek o şekilde doğmayı, o süreci yaşamayı/diğerini yaşamamayı seçmiştir.

Bütün bunları düşününce bebeğin ne zaman geleceğine karar vermesinin işaretinin sadece sancılar olamayacağını, içses yada anne-bebek arasındaki telepatik bağ ya da güdü denilen şeyin referans alınması gerektiği sonucuna varıyorum ben.

Henüz bizim doğumumuz için böyle bir sorgulamaya girişmedim. İki hafta sonraki doktor kontrolümüzden sonra bunu düşüneceğim. Ben de çok merak ediyorum hangisi olacağını.

5 Ocak 2012 Perşembe

Hormonlar ah Hormonlar

Ocak 05, 2012 5 Comments
Hamilelik döneminde ne okursak okuyalım karşımıza bir hormon lafı çıkıyor daha ilk yazıda. Bu süreçte o kadar çok hormon mevzusu okudum, o kadar çok hormon öğrendim ki daha önce hiç farkında değilmişim. Şu haftalarda bu hormonlar artar, şu haftalarda azalır, mutluluk yapan hormon, ağlatan hormon, delirten hormon, küstüren hormon, eşleri soğutan hormon, o hormon, bu hormon .... böyle gidiyor.

Hormonların varlığını ve bizi etkilediklerini kesinlikle inkar edemem. Ne de olsa bilimsel olarak gerçekliği kanıtlanmış. Hatta son zamanlarda bu hormonların etkilerine sırtımı dayayıp da, yok canım bu hallerim hormonlardan, yoksa böyle olmazdım diye içten içe sığınma noktası bile yaptığımı farkediyorum kendime.

Sonra düşündüm, hatta bu yazıyı iki gecedir uyandığımda aklımdan yazıyorum. Tabi bu düşüncelere varmamın sebebi, zamanın hızla geçerken benim hormonlara suçu atarak kendimi tembelliğe vurmam. Zaman daralıyor icraat yok, yeter bu miskinlik deyip silkinmem lazım.

Gerçekten düşünüce herkes bu hormonlardan aynı derece etkilenmiyor. E tabi onun da açıklaması var, onun hormon seviyesi düşük olabilir. Ama bence başka bir mesele daha olabilir. İnsan sadece biyolojik bir canlı değil aynı zamanda "düşünce & beyin gücüne" de sahip. Deney yapılan fareler tavşanlar için durum farklı, hormonların etkisiyle tamamen güdüsel hareket ediyorlar, ama insanda irade gücü var ki bizi farklı yapan bu.

Mesela düşünce gücüyle hislerimizi etkileyebileceğimizi biliyoruz. İki insan aynı olaya aynı tepkiyi vermeyebilir, aynı hissi duymayabilir. Bunun sebebi o olayın kişide ne düşündürdüğüdür. İki kişi de farklı şeyler düşünür, farklı şekilde empati yapar ve sonuçları farklıdır. Belki işte bu düşünceye bağlı olarak hormonların seviyesi ayarlanıyor ve ona göre hislerimizin coşkusu belirleniyor ama sonuçta tamamen düşünce gücünden bağımsız değil.

İyi niyetli hormonlara sözüm yok, ama ne bileyim üzen,ağlatan, alıngan yapan, miskinleştiren, küstüren, soğutan hormonlara karşıyım. Bunları irade gücümle azaltmaya, yapabilirsem yok etmeye karar verdim. Yapacağım ilk iş de böyle hissettiğimde en azından suçu hormonlara atıp kaçmayı seçmemek, meseleyi irdelemek, gerekirse kocayla konuşmak olacak. Dışardan bakanların değerlendirmesi daha doğru olabilir. Diğer yandan hormonların etkisinde ve yönetiminde olmak benim doğama ters, vücuduma, nefsime hükmedemiyorsam yakınlarıma ve topluma ne hayrım dokunur?

6 Ekim 2011 Perşembe

Androjen Güzeliyim

Ekim 06, 2011 13 Comments
Siz de benim gibi adet dönemlerinde kendini daha güzel hissedenlerden misiniz?

Adet dönmelerimde aynaya baktığımda, kendimi normal zamanlardakinden daha alımlı ve daha çekici bulurdum. Ve içten içe de düşünürdüm. Normalde doğa kanunlarına göre bu dönemde değil, diğer dönemde daha güzel ve çekici olmam gerekmez mi? Hani kuşlar çiftleşme döneminde daha güzel şakıyor, bazı hayvanlar koku salıyor vs...

Şimdi hamileliğimde de aynı şekilde hissediyorum. Başından itibaren yüzüme daha sıcak ve hoş bir ifadenin yerleştiğini söylüyor eşim. Tabi hamilelikte bir çok farklı diğer etmen de var ama adet dönemiyle ortak bir noktası da östrojen azlığı.

Daha orta okuldan itibaren biliyoruz ki, her insanın vücudunda östrojen ve androjen var. Kadınlarda östrojen fazla, erkeklerde androjen. Kadınların yumurtlama dönemlerinde östrojen artmışken, adet ve hamilelik ve hatta emzirme dönemlerinde östrojen seviyesi düşüyor. Bu durumda androjen miktarı değişmese bile ( değişip değişmediğini bilmiyorum), oranlardan biri azaldığında diğeri artmış gibi oluyor.  Yani mesela (tamamen atıyorum) östrojen %60 androjen %40 ise, östrojen %50 ye düştüğünde diğeri %40dan %50 ye çıkmış gibi olacak.

Neyse anladım ki benim daha güzel hissetmemi sağlayan bu androjen. Bu yüzden kendime androjen güzeli dedim. E bir de merak ediyorum erkek olsaymışım nasıl yakışıklı olacakmışım hani :)

Acaba böyle hisseden bir ben miyim, eğer benim gibi veya tersi hissedenler varsa paylaşır mısınız?

Dip not: Bu yazıda sunulan fikirlerin bilimsel kesinliği olup olmadığını bilmiyorum, tamamen düşünce deneyi. Bu yüzden bu yazıyı ciddi konular için referans olarak kullanmayınız.

8 Eylül 2011 Perşembe

Bu Zamanda Ebeveyn Olmak Çok Zor

Eylül 08, 2011 9 Comments
Bundan bir ay kadar önce, Bir Yastıkta için yazı ararken, güzel bir makyaj yapılmış güzel bir yüz görüp peşine düştüm. Vardığım bir Tumblr bloguydu. Genelde bu blogların arşivine bakınca topluca tüm resimler görüldüğü için tıkladım, amacım başka güzel makyaj resimleri bulup hepsini koymaktı. Ama karşılaştığım site bir çeşit porno sitesiydi.

Gerçi ordaki resimler fazla açık saçık değildi ve daha çok sanatsal bir yönü vardı. Estetik ve ışık oyunlarıyla güzel resimler çıkmış ortaya. Böyle sitelerin hatta daha kötülerinin olduğunu hep biliyoruz, ancak ben özellikle hep kaçındım.

Nedense bu sefer şeytan dürttü ve bir kaç resmi inceledim. Sonra yorum yazanlardan birkaç tanesine baktım. Çoğu bu tip sitelerdi, kimi eşcinsel bayan resimlerine kafayı takmış, kimi çıtır kızlara. Birisi profiline kızarkadaşlarımın resimleri diye yazmış, her çıktığı kızı fotoğraflamış anlaşılan.

Bir tanesi ise beni delirtti. Muhtemelen yeni yetme bir oğlan, kışkırtıcı sözlerle çevresindeki kızlardan resimler toplamış. Bana ... sını göstermeyen arkadaşım değildir, şunu yapmayan şöyledir vs. Ve gerçekten aptal kızlar (ki bunların yaş ortalaması 13-15 civarıdır) kah yarı çıplak, kah tamamen çıplak resimlerini göndermişler siteye. Banyoda aynadan çekmişler, çoğu cep telf. kamerasıyla. Kimi zaman iki kız birbirini çekmiş vs.

Ürktüm. Artık cep telefonları ve dijital kameralar bu kadar yaygınken ve gençlerin elinden düşmezken, kim bilir daha neler oluyor ama düşünmek istemiyorum.

Eğer çocuğumuz olur da bu işlerin daha da çığırından çıktığı buralarda büyüyecek olursa bu konuda ne yaparım bilemiyorum. Eşime endişelerimi dile getirdiğimde, bunları zamanı gelince düşünürüz, çocuğu nasıl yetiştirdiğine bağlı herşey dedi.

Öyle de ya çevresel faktörler, ya arkadaşlar nasıl kontrol edicez herşeyi... Şimdiden henüz ortada birşey yokken evham yapıyorum belki ama ergenlik çağında çocukları olan anneler, lütfen çocuğunuzu gözlem altına alın diyorum.

11 Ağustos 2011 Perşembe

Çığ Gibi Büyüyen İşlerimin Sebebiyim

Ağustos 11, 2011 3 Comments
Bugün Deli Anne'nin yazısını okuyunca, duygulandım ve ona yazdığım yorumdan itibaren bazı şeyler yazmak istedim. Nasıl bu kadar çok şeyle meşgul olduğumdan ve nasıl bunlara yetişebildiğimden. Sabah da kendi kendime düşünüyordum, anne değilim ama anne olsam sadece ev işleri ve çocukla uğraşabilir miyim, hayatımdan diğer işleri çıkarabilir miyim diye düşündüm. Elbette ki mecbur kalırsam bazı dönemler böyle davranmam gerekebilir ama sanırım sürekli yapmam gereken şeyler olacak hayatımda, bundan vazgeçemem.

Akşam yemeklerinde eşimle sıkça, off sıkıldım bu hayattan, sürekli birşeylere yetiş dur, sürekli bir heyecan, diyorum. Mesela gönderdiğim bir makalenin kabul edilip edilmediğine bile bakarken her gün, kalbim güm güm atıyor. Stresi beni yiyip bitiriyor. Ama sonra konuşurken anladım ki, rutin bir iş beni daha çok sıkacaktı. Hani her gün işe gidersin belli şeyleri yaparsın, akşam aklında işe dair hiç birşey olmadan dönersin. İnanın böyle biri olmayı ne çok isterdim. Üniversiteden servisle eve giderken, memur personelin şen şakrak konuşmaları arasında, diğer akademisyen personelin hepsi gibi ben de yolda bile okumak zorunda kalırken onlara imrenerek bakardım. Böyle durumlarda yıllar önce seyrettiğim Ally McBeal dizisinden bir sahne aklıma gelir. Ally çok çalışmak zorunda kalan bir avukat ve sekreterleri olan kıza böyle düşük bir mesleği olduğu için acır. Kız her gün işinden arta kalan zamanda eğlenmekte, güzellik dertleriyle uğraşmakta vs. Ally'e göre bunlar boş işler ve yaptıklarının anlamı yok. Kız ona cevap verir, "neden bunun benim seçimim olduğunu, hayatımı böyle yaşamayı sevdiğimi aklına getirmiyorsun?" O zaman Ally anlar, aslında önemli işler yapıyorum derken hayatının kayıp gittiğini farkeder.

İşte ben de öyle biri olmaya çok özeniyorum ama olamıyorum. Biliyorum ki o zaman da kendime yeni meşgaleler çıkaracağım sürekli. Boş duramıyorum, bir ara ciddi ciddi boş zaman geçirebilmek üzerine çalışmıştım. Birşey yapmadan durabilmek, hayatın keyfini çıkarmak. Şimdi daha kontrollüyüm ama yine de çok başarılı olduğum söylenemez. Sürekli birşeyler yapmanın, birşey yapmamaya göre beni daha çok memnun ettiğine ve edeceğine inanıyorum artık, suyun akışının tersine zorlamanın zor olduğu gibi, ben de ruhumu akışına bıraktım, böylesi bana daha uygun.

Malesef bazı insanlar böyledir, o yüzden onları mutlu eden şey durmadan yeni şeylerle meşgul olmak olacaktır, çocuklarınız da böyle olabilir, ona göre gözlemleyip yönlendirmelisniz.

Şahsen ben mesleğimi seçerken zor olacağını bile bile beni daha azının tatmin etmeyeceğine inanıyordum, şimdi diğer meslekleri denemediğim için bilemem ama rutin bir işte çalışsam bile onu geliştirmeye çalışacağımı biliyorum. Hobi olarak yaptığım işte bile böyle, Nisan ayında öğrenmeye başladığım wordpressde şu an oldukça ilerledim, birkaç ayda kodların neredeyse tamamını çözümledim, farklı temaların kodlarını karıştırabilir duruma geldim. Neyse eşim de böyle ve sürekli yeni şeylerle uğraşır. Burdaki işinde yapması gereken işlerin dışında zaman yaratıp belli bir fonksiyonu nasıl daha verimli kullanabileceklerine dair kafa yorup bunun için scriptler yazıyor, ve bu yüzden ekstra övgüler alıyor.

Ha bu çabalarının maddi getirisi var mı, şu anda yok, ama kişisel gelişime yapılan yatırım her zaman en büyük yatırımdır ve Allah bence karşılığını veriyor. (Tabi burda kişisel gelişimi sadece mesleki gelişim ile sınırlamamak lazım, insani özellikleri de katabiliriz). Neyse biz de zaman zaman çok şaşırarak bu gayretlerin karşılığını aldığımızı görüyoruz.

Lafı çok uzattım ama diyeceğim o ki kendinizi nasıl mutlu hissediyorsanız onu yapın, hedefler koyup denemekten vazgeçmeyin. Bunu her zaman söylerim, bazı şeyler bize zor gelir, bana da zor gelen şeyler var. Ancak o şeyin neden zor geldiğini düşünürseniz aslında onun yeni birşey olduğunu farkedersiniz. Mesela sizden bildiğiniz birşey istense hemen yapabilirsiniz çok kolay ama bilmediğiniz birşey zordur ve insan ondan kaçar, öğrenmek zor gelir, yapamayacağından endişe duyar. Mesela bir çok kişiye göre daha fazla matematik fizik biliyor olabilirim ama bana zor gelen öyle çok şey var ki, ama artık ne yapmam gerektiğini biliyorum. Öğrenmek. En alt aşamadan itibaren oturup tek tek araştırır öğrenmeye çalışırım.

Yeğenlerim bana soruyor, teyzeee 4.sınıf zor diyorlar öylemi, teyzeee 6. sınıfta dersler çok zormuş. Cevabım şu: eğer birinci sınıf sana kolay geldiyse hepsi kolay, çünkü birinci sınıfta hiç bilmediğin bir dünyaya giriyorsun, sözel dünyadan yazılı dünyaya, yazmayı, okumayı öğreniyorsun ki onlar en zor şeydir. Onları da yaptığına göre, geri kalan herşey okuyup öğrenmene kalıyor.

Günümüzdeki imkanları düşününce araştırıp öğrenmek için o kadar çok kaynak var ki, isteyen her işi, her beceriyi düzenli bir çalışma öğrenme programı ile başarabilir.

4 Ağustos 2011 Perşembe

Moda & Güzellik Blogları

Ağustos 04, 2011 3 Comments
Genelde önyargılı davrandığımda hata yapmış oluyorum. Bu tarz bloglar hiç ilgimi çekmediği gibi, bu blogları yazanların acaba hiç mi uğraşları yok, bu tür şeylere ne kadar zaman harcıyorlar, bu zamanlar değerlendirilse neler neler yapılır neler diye düşünüyorum. Ama sonra aklıma geliyor, belki bu blog bir kaçış alanıdır, kişiyi rahatlatıyordur, ben de kendim için rahatlatacak hobiler aramıyor muyum sonuçta?

Sonra herkesin kendi hayatı kendine diyor, ön yargılarımı siliyorum, gayet tarafsız olabiliyorum. Vaktimizi doğru kullandığımızda hobilerin hiç zararı yok. Tabi bunun kontrol edebilen kişilerden olmak lazım. Diğer yandan bu tarz blog yazanların özellikle yeni yetişen genç kızlarımıza bunu da açıklamaları lazım diye düşünüyorum.  Ben blogu yazıyorum ama asıl işim şudur, zamanımı şunlara şunlara da ayırıyorum vs.  Zannediyorlar ki bütün gün ne giyeceğini, saçını nasıl yapacağını, ojesini nasıl süreceğini düşünmekle geçecek, hayat sadece bundan ibaret.

Geçenlerde Singapur'dan bir blog tasararımı işi geldi. Çıtı pıtı güzel bir kız. Şimdi blogunu tasarlıyorum, beğendiği site olarak şunu verdi http://xiaxue.blogspot.com/. Lütfen bakın (birkaç sayfa geriye de gidin) ve hayran listesine de dikkat edin. Sol üstteki hakkımda yazısı da oldukça iddialı.

Hadi kız güzel ama o kadar makjayı yapan herkes güzel olur. Bu abartıyı anlayamıyorum.Hakikaten bazı insanlarin tüm hayatı süslenip püslenmek olabiliyor sanırım.

29 Temmuz 2011 Cuma

Kötü Tüketici

Temmuz 29, 2011 12 Comments

İki gün önce Slovakya'ya geri döndm kısa bir tatilin ardından, daha önce alıp okuyamadığım Gülse Birsel'in kitabını havaalanından aldım ve uçakta okudum. Tüketim konusunda bazı şeylerden bahsetmek istiyordum ki, kitapta da bununla ilgili birkaç yazı vardı, bunun üzerine unutmadan yazmak istedim.

Yazlık kitabı esprili olması bir yana bazı açılardan farkında olmadan bilgi verdiği ve yönlendirme yaptığı için hoşuma gitti. İnsan böyle şeyleri keyifle okuduğunda daha öğretici olacağı muhakkak. Gülse Birsel'de bence bunu yapmaya çalışıyor. Kitapta 50 li yıllardan itibaren günümüze kadar olan neslin çok iyi tüketici olduğunu (yani herşeyi sınırsızca düşünemeden tüketene iyi diyorum pazarlamacılar açısından bakarak), dünyayı yok etmeye başladıklarını, bundan sonraki nesillerin ise bu dünyayı uzun süre daha yaşanılır kılmak için dikkatli olmaları gerektiğinden bahsetmiş. Bir önceki nesil dünyayı hor kullanarak gelecek nesile böyle bir sorumluluk yüklemiş oluyor.

Amerika'da ise son yıllarda ekonomik krizden sonra yeni bir akım başlamış, daha az tüketme, az eşya ile yaşama gibi. Zengin kişiler hayatlarından fazla eşyaları çıkartarak daha küçük evlere geçmiş, kimisi kendini 100 kişisel eşya ile sınırlandırmış vs. Ve yapılan bilimsel araştırmalar da satın alınan maddi bir şeyin (giysi, çanta, ...vs) verdiği hazzın süresinin, kültür ve sanat, keyif etkinliklerine harcanarak alınan hizmetin verdiği keyif yanında çok çok az olduğunu göstermiş. Yani mesela aldığınız şeyi bir iki kez giydiğinizde, yada süper lüks bir evde bir süre oturduğunuzda beyin artık ona sahip olduğu için haz vermiyor, ama keyifle yapılan etkinlikler aylarca zihinde kalıyormuş.

Bunu araştırma sonuçlarından çok önce biliyor ve farkındaydım. Geçen yaz, ablam ve yeğenlerimle dört kız güzel bir gezi yapmıştık. Yolculuk masrafları ve biraz paraya kıyıp güzel bir restoranda yediğimiz masrafları düşündüğümüzde 4 kişi için bayağı bir para harcamıştık. Yemekten sonra dönerken mağazalardaki bazı şeylere içimiz gidince, ve paramız da kalmayınca ablam,"keşke yemek yemeyip bunları alsaydık, sonuçta iyi de yesen kötü de yesen hepsi b*ka dönüşüyor, oysa bu eşyalar kalacaktı" dedi. O an mantıklı gibi görünüyordu ama aylar sonra bana başka bir konuşmada şöyle demişti.

"O gün yaptığımız geziyi hiç unutamıyorum, ne kadar güzeldi, ne kadar keyifliydi."

Oysa alacağımız şeyleri birkaç giyişten sonra sıkılacaktık ve neredeyse 1 yıl sonra bile o gezinin keyfi hatırlanıyordu.

Ben öğrenciliğim zamanımda kısıtlı bütçemden dolayı aşırı alışveriş yapan biri hiç olamadım. Çalışmaya başladıktan sonra da alışkanlıktan olsa gerek, bir şeye ihtiyacım olmadıkça almadım. Sadece giysi değil her türlü şeyi kastediyorum. Kendimi kaybedip de aldığım şeylerin sayısı çok azdır. İstanbul'daki evimizin ufak oluşu sebebiyle de ne ev eşyası ne de giyecek konusunda aşırıya kaçtık. Evimize gerektiği kadar fazla boğmayacak şekilde eşya aldık, alırken kullanışlı ve ekonomik olanları seçtik. Bir şey alacağımız zaman da öncesinde evden bir şeyi çıkarmak gerekiyor, çünkü yer yok. 

Şimdi Slovakya'da ise o kadar az şeyle yaşıyoruz ki. Ev hazır eşyalı olduğundan ev eşyası anlamında bir şey alamıyoruz çünkü kalacak, kişisel eşyalarımızı da taşınma durumunda zor olmasın diye sınırlı tutuyoruz. Buzdolabımız tezgah altı mini dolap olduğundan yiyecek bile stoklayamıyoruz, gerektiği zaman gerektiği kadar alıyoruz.

Hatta burdan İstanbul'a gittiğimizde ev bana o kadar kalabalık geldi ki, Ce ile gider gitmez elden geçirdik. Yine giymediklerimizi Sevgi Mağazasına götürdük, işe yaramayanları attık.

Slovakya'da çok daha az eşya ile yaşadıktan sonra herkese söyler oldum, aslında o kadar çok eşyaya hiç ihtiyacımız yok, hayatımızı kalabalıklaştırıyorlar, zamanımızı çalıyorlar ve paramızı boşa harcıyorlar. İnsan ilk başta aman şunsuz yapamam bu da bana lazım vs gibi düşünse de yapımız gereği yeni durumlara o kadar çabuk alışıyoruz ki, şimdi diyorum bir valiz eşya bana yeter, her yerde yaşayabilirim, eşya olarak olmazsa olmazım neredeyse hiç yok. (Bilgisayarımı dışlamam lazım çünkü tüm işlerimi onda yapıyorum ama herhangi bir bilgisayar da olabilir tabi)


Bir önceki yazıya sevgili Duru Bilge instagram açsana diye yorum yazmış. Bildiğim kadarıyla sadece iPhone için bir uygulama o. Benim telefonum, Samsung Galaxy Spica (çok ucuza-500tl kapmıştım Hepsi Burda'dan, onu da havaalanlarında falan eşimle internetten haberleşebilelim ve gprs ile yolumu bulabileyim diye seçmiştik, o zamanki fiyatı 750 idi). Geçenlerde iphone fiyatının 1850 tl olduğunu gördüm ve şok oldum. 1000 tl den fazladır diye tahmin ediyordum ama bunu beklemiyordum ki ben yakında macbook air bilgisayarımı neredeyse o fiyata aldım ve telefon bilgisayarın yerini tutamaz kanımca. Çünkü benim işlerimi yapmam için bilgisayar lazım. Neyse demek istediğim o ki, şu anki durumumda ben bir telefona o parayı vermem, veremem içim acır. (Ha ilerde trilyoner olursam belki), alanları kınamıyorum, isteyen istediğini alır, çok da güzel bir telefon eminim, zaman zaman arzu etsem de ihtiyacım var mı diye kendime sorduğumda cevabım hayır. Neredeyse her alışverişimde önce kendime ihtiyacım olup olmadığını sorarım. Bundan başka acil durumlar dışında kredi kartı kullanmayız ve üzerimizde gerektiğinden fazla nakit taşımayız ikimiz de.

Diğer yandan hem eşim hem ben gezmeye-tozmaya, kitaba-cd ye para harcarız. Ancak o da en pahalısı değil orta karar olanlarından olur hep. Gittiğimiz oteller herşey dahil oteller olmaz hiç, yada en pahalı restoranlarda yemeyiz. Gerçekten dengeli davrandığımızda karşımıza hep güzel fırsatlar çıktığına şahit oluyoruz. Mesela indirimlere denk geliyoruz ya da çok iyi bir hizmeti çok ucuza alıyoruz.

Evinizi eşyalarınızı bir gözden geçirin bakalım, aslında neye ne kadar ihtiyacınız var? Benim kriterim 1 yıl boyunca bir şeyi hiç kullanmadıysam o evden gitmeyi hak ediyordur. 

13 Ocak 2011 Perşembe

Yasaklar Değil midir İnsanı Azdıran

Ocak 13, 2011 9 Comments
Şimdi yurt dışındayım ve marketlerin yarısını kaplayan içki reyonlarını görüyorum, bir de özgür insanları. Tamam alıyorardır içiyorlardır ama öyle aşırılıklar hiç görmedim dışarda yada insanlarda. belki her istedikleri zaman alabilceklerini bilme özgürlüğü.

Biz kuralcı olmakla yasakçılığı karıştırıyoruz. Kurallar hayata topluma düzen getirir, yasaklar ise kışkırtır. Şimdi yapılan yasakların ardından insanların daha da arzu duyması sağlanmayacak mı? Mesela sigara yasağını destekliyordum ama yasaktan sonra İstanbul'da yolda yürüyemez olmuştum, bu sefer de kaldırımlardan, önümde yürüyen adamın dumanından, yanımdaki insanlardan dolayı eskiden olduğumdan daha fazla maruz kaldım. Eskiden herkes kedi özel alanında içiyordu, ve ben oraya gitmediğim sürece etkilenmiyordum.

Şimdi neler olacak merakla bekliyorum. Artık insanları kafasını meşgul edecek bir sürü yasak varken, beyinlerini yaratıcılığa çalıştırmaktansa, kişisel sorunlarını düşünmeye meyledecek bu hareketin, "acaba bu da ülkemiz gelişmesin diye dış güçlerin uyguladığı bir oyun mu  ?" diye düşünmekten alıkoyamıyorum. Oysa özgür ruhlar özgün düşünce doğurur ve bu şu anda geliş(e)meyen ülkemizin ihtiyacı olan tek şey.

Türk milleti cesurdur, kahramandır ama günümzde uluslararası medeniyet yarışında, kahramanlık değil açık gözlülük, cin fikirlilik lazım. Artık savaşlar cephede değil, masalarda yapılıyor ve kahramanlığın yeni adı artık "çalışan ve yeni fikir üreten insan olmak"tır.

7 Ocak 2011 Cuma

Slovakya'nın Yakın Geçmişi

Ocak 07, 2011 3 Comments
Burada bulunduğumdan beri insanlarda, yaşam tarzında olan farklılıkların nedeni üzerine zaman zaman düşünüyorum. İnsanlar nasıl böyle sakin ve telaşsız olabiliyorlar, neden bu kadar çok sayıda kadın çalışan var, ve neden neredeyse herkes çalışıyor.

Ce ile de konusuyoruz zaman zaman, tabi o çalıştığı yerde daha doğrudan izlenimler edinebiliyor.

Ben pek bilmiyordum, biraz arkadaşının anlatmalarından biraz Wiki'den öğrendiğim kadarıyla, ikinci dünya savaşından sonra Doğu Blok'u ülkelerinden biri olan Çekoslavakya komünist yönetimle 40 yıl yönetildikten sonra 89 da demokratik yönetime geçmiş ve 93'te de Çek Cumhuriyeti ve Slovakya olarak barışçıl şekilde ayrılmış.

Bence sorularımın bir çoğu yakın geçmişteki komünist yaşamdan kaynaklanıyor. Eşimin arkadaşı küçükken bu değişim olmuş ve hem kendi anılarından hem de büyüklerin anlattıklarından o zamanlara ait konuşmuşlar ve eşim bana da anlattı.

Komünizmi birçok genç gibi bende İstanbul Üniversitesinde öğrenciliği başlayınca öğrendim. O zamanki    anlayışıma göre komünizm sürekli var olan sağcı solcu kavgaları  idi benim için. Hala var olmakla birlikte eskiden daha ateşliydi ki, fen fakültesi ile edabiyat fakültesi arası kapılar kapalıydı (edebiytatta daha yoğundur bu hareket, fenciler biraz daha asosyal takılırlar). Ancak o zamanlar kendi kendime (okuyup araştırdıktan sonra) vardığım sonuç, komünizmin bir  Platon ideası olduğu. İdeal bir yaşam standardı ama gerçekçi değil. İnsan doğasına aykırı ki insan, doğası gereği, değişmeye, rekabete, gelişmeye açık, aklını kullanan meraklı bir yapıdadır. Oysa komünizm insanların önceden belirlenmiş standartların dışına çıkmasına pek izin vermez. Bir çeşit kralcılık ama bunu sağlıklı bir toplum için yapıyoruz maskesi altındaki kralcılık. George Orwell'ın 1984 kitabını da defalarca okumuştum, orda da bu konu gayet güzel işleniyor.

Eşimin arkadaşı (bundan sonra V. diye bahsedilecektir) da düşüncelerimi doğrular cinsten çıktı ve bazı mevzulara gerçekten çok şaşırdım.

Toplumda herkes çalışmak zorundaymış, işsiz oranı sıfır, ancak bir insan hangi işe başladıysa onla emekli olurmuş. Kişinin kedini geliştirmesi gerekmez, parlak fikirleri olan kişiler desteklenmezmiş.

Belki hoşa gidebilecek bir uygulama bu, evlenecek çiftler başvurduğunda onlara bir ev tahsis ediliyormuş, onlar da maaşlarından biraz kesilerek bu evi ödeyip sonunda sahip oluyorlarmış. Sanıyorum şimdiki ev sahiplerinin çoğu bu şekilde olan kişiler, henüz evli olmayan V.'de bu konuda kiraya mahkum şansız kişilerden. Gerçi bu ev işinde muhemelen seçme şansı verilmiyor ki bu da olumsuz bir durum.

Kiliseye gitmek yasakmış, aslında yasak değilmiş ama hükümet kendi gücünün üstünde bir güç oluşmasını engellemek için papazları hükümet ajalarından seçiyormuş, böylece giden kişiler olursa bunlar bildiriliyormuş. İnsanlar da pek gitmiyormuş.

Tatile gitmek ancak komünist olan diğer ülkelere gidebilmek ile sınırlıymış. Liberal ükelerde bulunan yaşam tarzlarını, çeşitliliği görüp de isyan etmesinler diye.

Ve bana kalırsa bu yaşam tarzı insanları biraz monotonlaştırmış.

Şimdilerde ise, işsizlik varmış, gelir dağılımı eşit değilmiş, bir anda milyonerler çıkmış (devlet ihalelerini alan yakınlar falan) ancak V. işteki rekabetin, gelişime açık oluşun daha iyi olduğunu düşünenlerden.

Peki ilk komünizmden çıktıklarından nasıl tepki vermişler, benim asıl merak ettiğim oydu. Çok ama çok şaşırmışlar, dükkanlara hiç haberdar olmadıkları ürünler gelmiş, var olduklarını bile bilmiyorlarmış.

Bu durum bana pek şaşırtıcı gelmeedi zira 2006'da Italya'ya gittiğimde oda arkadaşım Küba'lı bir kızdı.  Benden 5 yaş büyük olmasına rağmen eğitim aşamasında aynı seviyede idik ve ben her gün dersleri takip ederken onun derslere neredeyse hiç girmediğini görüyordum. Hergün alışveriş yapıyor bana aldıklarını gösteriyordu ( gittiğimiz kurum bize ekstra harçlık ödüyordu ve onları harcamanız gerekmiyordu, bu yüzden ekstra olurdu). Her akşam danslara gider, süslenir püslenir falan, ama iyi kızdı bana çok yardımcı olmuştu.
.
Neyse o zaman büyük bir heyecanla aldıklarını kendi ülkesinde bulamadığını biliyordum. Daha öncesinde Castro'nun bir belgeselini seyretmiş, vay be adam ne iyi diye bir izlenim edinmiştim. Yani belgesel öyle yanlıymış ki o zamanlar bunu anlamıştım. Arkadaş gruplarında bazen işten bezince, keşke Küba'da yaşasak puro içip siesta yapsak gibi hayalleri olanlara "sakın haaa" yaklaşımıyla çıkışırdım ki son okuduğum kitaplardan birinde aslında Kübalıların ne kadar zor yaşadıklarını anladım. Kitabın adını unuttum ama ilk devrim zamanı yaşananlar anlatılıyordu ve devrim bitip de insanlar açlıktan kırılırken Castro'nun refah içinde yaşamasını gören devrim yanlıları bu sefer nasıl devrim karşıtı olduklarını.

Bütün bu konuşmalardan sonra eşime birşey daha sordum. Şimdi biz demokratiğiz ama aslında yine de belli başlı güçler tarafından yönetiliyoruz, ya hükümet yada para babaları tarafından. Herşey bu kişilerin tekelinde, farklı olan ne?

Komünizm mi liberalizm mi her zaman tartışılacak ve belki hiç bir zaman ideal yaşam bulunamayacak, ancak doğanın kanunu bence hep geçerli olacak: büyük balık küçük balığı yer ve doğada güçlü olan hayatta kalır.

4 Nisan 2010 Pazar

Kotalı ADSL Kullanıcılarının Dikkatine

Nisan 04, 2010 23 Comments
Bilmem farkında mısınız, Telekom bir dalavere yaptı. Herkesi hiç sormadan 8 mbit internet hızına çıkardı. Son bir aydır faturalarınız yüksek mi geldi? Ya da yakında yüksek faturalar gelecek göreceksiniz.

Tabi bunu tam olarak ne zaman değiştirdi bilmiyorum, belki de herkesin haberi olmuştur ben yeni farkediyorum. Otomatik ödeme talimatım olduğu için ve bu aralar kafam çok meşgul olduğu için faturamı takip edemedim. Ancak bu ay henüz gelmemiş olan faturamızda 4 GB lık kotamızı 6 GB kullanmış olduğumuzu farkettik dün. Ki biz bütün gün işyerlerimizde olduğumuz için 4 Gb doldurmuyorduk bile.

Bizim tarifemiz 1 mbit hızlı 4Gb kotalı ayda 30 tl ödediğimiz tarifeydi. Şimdi hızı 8 mbite çıkardıklarında sabit ücret otomatikman 33 tl ye çıkarılmış. Hadi 3 tl fazla değil ama 8 kat hızlı internetin sonuçları ağır. Kişi farkında olmadan aynı sürede kalsa bile internette, daha çok sayfa geziyor ve kotalar dolup dolup taşıyor.

Mesela şimdi bu bizim 2 Gb lık aşım 20 tl den fazla ilaveye neden olacak belki 55 tl ödeyeceğiz. Eşim diyor ki ben 8 mbit istemiyorum, nasıl bana sormadan bu değişikliği yapabilirler. Üstelik seçme şansımız da yok, istediğimiz hızı alabileceğimiz.

Böyle insanlar farkedene kadar birkaç ay milyonlarca kişiden 2 kat fazla fatura tahsil edecekler. Daha sonra herkes belki sınırsız kotaya geçmeye çalışacak ve amaçlarına ulaşacaklar. Böyle kandırmaca ile iş yapan firmalara çok kızıyorum.

Sanırım şimdilik tek yapabileceğimiz kotalara dikkat etmek. Fazla internet kullanmamak, eminim kullanıcıların isyanı bir süre sonra gündeme düşecek.

Ah telekom ah.

29 Ocak 2010 Cuma

Hayalet GeCe

Ocak 29, 2010 23 Comments
Merhabalar, bir gözden kayboluyorum bir ortaya çıkıyorum. Hayalet gibi oldum resmen.

Artık bu lafı söylememe kararı almıştım ama işlerim yoğun, biraz da uzaklaştım blogumdan ne yalan söyliyim. Bazen hayatta herşey anlamsız gelir ya o modlardayım bu günlerde.

Benim gibi işlerde çalışanlar için motivasyonu sürekli canlı tutmak çok zor. İnsan emek verdiği şeylerden karşılık bekler ve bunun karşılığını almak yıllar alıyorsa, buna sabır göstermek kolay değil.

Bir öğrencim bu konuda şöyle bir yorumda bulunuyor. Fizik yapabilmek için çok zeki olmamalısınız. Çünkü çok zekiler tahammül edemez. Ancak aptallar bu sürece tahammül edebilir. Tabi biraz abartarak yorum yaptı ama aşağı yukarı böyle. Şimdi 10 yıl sabır gösterdiğim için belki de aptallar sınıfındayım?

Asıl bahsetmek istediğim, buna ve hayatın diğer sıkıntılarına nasıl dayanabildiğim. Eş, dost arkadaş önemli rol oynuyor bu konuda, orası açık. Ancak başka bir konu var değineceğim.

Hayatımın her döneminde bir hobim oldu. Kimi zaman bunlar çok fazla görünse de, hiç bir zaman meşgul olmadığım bir şey yoktu. Örgü örmek ise ilk okul yıllarımdan itibaren hayatımdaydı. Bir çok şey değişti, okullar, mekanlar, konumlar ama örgü örmeyi hiç bırakmadım.

Bu konuda yazı yazmayı uzun zamandır düşünüyordum ama tesadüfen dün Anne ve Bebişi 'nin bu konuyla alakalı yazısını okudum. Aşağı yukarı aynı yaşlarda olduğumuzdan benim dönemimde de dantele karşı iki bakış açısı mevcuttu. Ancak ben onun gibi düşünenlerden değildim. Örgü örenler ve okuyanlar ayrımında her ikisini de yapanlar kısmını seçmiştim. Okumama engel olacağını hiç düşünmedim, ve sanırım bu yazıyı okuyacak olan birçok kişiden daha fazla okudum (yıl olarak). Üstelik okumama yardımcı olduğunu düşünüyorum.

Dantel ipi yerine yünlerle örmeyi daha çok sevsem de bence ikisi de aynı, ve hatta başka craft işleri ile uğraşanlar için de aynı aşağıda yazacaklarım.

Örmek benim için hep terapi oldu ve bu terapi kesinlikle eğitimimde bana çok yardımcı oldu. Bana göre iki yolla terapi sağlanıyor. Birincisi örme aşaması, diğeri de sonrası.

Örme aşamasında özellikle rahatlıyorsunuz. Çünkü örmenin ritmik bir ritüeli var. Ritm insanı dengeler, sakinleştirir. Dikkat ederseniz ritm olgusunun kullanıldığı bir çok yer var. Dinimizde tesbih ve tekbir, başka dinlerde ritmik baş sallamalar, ritmik danslar, ritmik sesler. Bu ritme kendinizi kaptırdığınızda rahatlarsınız. Ben de ruh halime göre örgü örerken bazı sözler tekrarlarım içimden, bir ilmek bir söz...

Diğer yolu ise sonrası demiştim. Türk toplumu olarak ailelerin çocuklarını, eşlerin karılarını övmediği, takdir etmediği, teşekkür etmediği saçma bir geleneğin esiriyiz. Anne babalar çocuklarının başarısından dolayı takdir etmiyor (ayıptır) , eşler karılarına güzel söz söylemiyor (Türk erkeği serttir) . Bu yüzden kadınlar içlerindeki övülme güdüsünü gidermek için çeşitli yollara başvuruyorlar bana göre. Kültürel düzeye,ekonomik duruma göre değişse de, genelde dantel örmek, tarif denemek, dikiş dikmek gibi yapabileceğimiz çeşitli aktiviteler ile toplumda kendimize yer açmaya çalışıyoruz.

Çocukluğumda dantel ören genç kızların toplaşıp ördükleri ortamlarda bolca bulundum. Kim hızlı örecek, kim daha güzel yapacak yarışları yapılır, yeni bir motif bulunduğunda "aaa çok güzel bana da versene örneğini" laflarının ardından, iç sesin "veremem sadece benim çeyizimde olmalı" bakışlarına rastlardım.

Kadınların elindeki imkanlarla yapabilecekleri bu şeylerde beğenilme duygusu için bir çaba olduğu çok açık. Yine aynı duygu, rekabetten başka sergilenme yoluyla da gideriliyor. Kadın tv üzerine bir dantel örüp koyduğunda, onu her görüşünde zihninden "ay ne güzel yapmışım ne de hoş duruyor" düşünceleri geçiyor. Ya da misafirler geldiğinde evinin güzelliğinden gurur duyup motive oluyor. Ve blog yazan bizler de yaptıklarımızın beğenilmesi ve o iltifatlar için (farkında olarak yada olmayarak) bir açlık duyuyoruz.

Şahsen ben bu duyguya muhtacım, işimdeki çabalarımın karşılığını almak için beklerken, yaptığım minik hobilerle sizlerin yorumlarını almazsam, psikolojik dengem bozulabilir. Yararlı, üretken, faydalı olabilmeye ihtiyacım var.

1 Aralık 2009 Salı

Kişiliğim Omzumda Gezerim Burnum Havada

Aralık 01, 2009 23 Comments


Merhabalar herkese, 4 günlük bayram telaşımızı bitirdik, işlerimizin başına döndük çok şükür. Siz de benim gibi oo dört günde neler neler yaparım diye kafasında bir sürü projeyle eve giden ama sonra hiçbirini yapamadan geri dönenlerden misiniz?

Bu bayramı da atlattık, zaman zaman düşündüğüm bazı şeyleri paylaşmak istiyorum. Başlığa bakılırsa ne alaka diyeceksiniz eminim.

Bayramın en güzel yanlarından biri hayatın koşuşturmacası içinde fazla görüşemediğimiz insanlanlarla görüşebilme imkanı tanıması. Ancak bu görüşmelerde, ziyaretlerde bazen çok tanımadığımız kişilerle karşılaşabilir yada ayıp olmasın diye gittiğimiz yerler olabilir. İşte bu gibi durumlarda bana göre bazı hoş olmayan durumlarla karşılaşabiliyoruz.



Bayramda giyinmek süslenmek, gelen misafiri şık bir görünümle karşılamak gerekir ve bende buna gayret ederim. Karşındakinin ciddiye alındığının, sizi umursuyorum demenin gizli yoludur bu. Genelde bayram için alışveriş yapmasam da özenli olmaya gayret ederim. Ancak bu özen benim kişiliğimin önüne geçmez.

Siz de rastlamışsınızdır bazı kişiler var, omuzundaki pahalı çantalardan, kolundaki marka saatlerden, üstündeki kuşamdan güç alıp burnu havada gezerler. Karşılaştığınız ortamda küçümseyici bakışlar atarlar, tatlı bir hoşbeş sohbetten uzak dururlar. Onlar için karşısındaki insanın değeri giyimi ve zenginliğiyle ölçülür.

Böyle insanları görünce ister istemez kızıyorum, üzülüyorum. Benim karşı olduğum o tip giyinmeleri, pahalı şeyler almaları değil zaten. Kimsenin varlığını nasıl değerlendirdiğine karışmam, seçim kişide biter. Ancak kişi farkında değilse (ki böyle insanlar azdır) maddi zenginlik insanın gururunu okşar, burnunu kaldırır ve bu doğal bir sonuçtur. İnsan yaradılış gereği buna meyillidir ve üstelik böyle davrananlar bunun sebeplerinin ve sonuçlarının dahi farkında değildir.

Ancak bunu farkedip, ne kadar zengin, süslü vs olursa olsun, diğer insanları buna göre yargılamayan, sıcakkanlı sevecen olan, karşısındakini ciddiye alan kişiler olabilir. Ki zaten bir insan sadece insan ve canlı olduğu için bile saygıyı hakeder.

98 yılında, 19 yaşımdayken, 19 yıldır benim bir parçam olan saçlarımı kısacık kestirdim. Neden biliyor musunuz? Saçlarım öyle havalı, öyle güzeldi ki, elli metre öteden farkedilirdim. Sapsarı altın renkliydi ve bana sarı saçlı kız, altın saçlı kız, barbi kız gibi seslenirlerdi. Yolda saçımı soranlar, saçlarıma vurulup peşime takılanlar... Genelde aynada vakit de harcamazdım, yıkamadan yıkamaya tarardım doğal olarak böyle bir özelliği vardı. Neyse bütün bu insanların saçlarımı değil benim yüzümü, meziyetlerimi, karakterimi hatırlamalarını istiyordum, ben sadece güzel saçlı kız değildim. Bu yüzden kestim ve onlara veda ettim.

Saçlarım kendi parçam olduğu halde, karakterimin önüne geçmesine izin vermedim. Şimdi ise insanlar kılık kıyafet ile karakter yaratıyorlar. Karakterlerini kıyafet belirliyor ne yazık.

Oysa eşya bize değil biz ona hükmetmeliyiz. Şıkır şıkır giyinince sultan olmuyoruz. Özellikle kadınlar bu hisse ihtiyaç duyuyor, süslenip püslenince kendini iyi hissediyor, bunu anlıyorum ve her kadın gibi ben de biraz öyleyim. Sadece dozajının farkında olmak, insanları yargılamadaki kriterimizin ne olduğuna önceden karar vermek ve bulutlara uçmamak lazım. Sonradan düşüp de kafamızı kırmayalım.