hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ekim 2014 Pazartesi

En Gerçek Duygu

Ekim 20, 2014 4 Comments
Hayat çok zor. Gün sonunda başımızı yastığa koyduğumuzda o gün yaptığımız herşeyin etkisini bir süreliğine vücudumuzda hissederiz. Yürüdüğümüz yollar bacaklarımızı ağrıtır, çok okuyan gözlerimiz sulanır, bütün gün yükümüzü taşıyan belimiz ince ince sızlar... Ve aslında bu fiziksel yorgunluğun ardında, kendini her zaman kolayca gösteremeyen bir de duygusal yorgunluk vardır.

Sabahtan akşama kadar yaptığımız her işte, her anda, duygudan duyguya savruluyoruz. Bir günümüzü kabaca gözden geçirelim mesela, stres, heyecan, kızgınlık, neşe, öfke, sinir, mutluluk... gibi duygular arasında, gün boyunca o kadar çok gidip geliyoruz ki, ruhumuz karman çorman oluyor. Çoğunlukla bu durum, bedensel yorgunluk ve/veya çevremizdeki insanlara saldırganlık, ufacık bir olayda parlama gibi kendini gösteriyor. Ancak ben bu yazıda, bu duygusal kaosun etkilerinden nasıl kurtulabiliriz mevzusuna değinmeyeceğim. Çünkü, ilk önce kişinin böyle davrandığını farketmesi gerekir, sonra da kendine uyan rahatlama tekniklerine gitmesi...

Asıl değinmek istediğim ise, insan ilişkilerinde bu duygusal kaosun zuhurları. Özellikle eşimize, anne, baba ve kardeşlerimize karşı daha sert davranmamıza, çocuklarımıza karşı tahammülsüz olmaya, yolda tanımadığımız insanlara karşı hemen parlamaya... başlıyoruz. Bu davranışların o insanları kırması, aradaki bağı sarsması gibi sonuçlarının olması bir yana, bu agresif ruh halinin en çok ve en uzun vadede zararı kendimize oluyor. Sevdiklerimiz bir şekilde unutuyor veya affediyor ama içimizdeki dengesiz duyguların ayak izleri hep kalıyor. Çünkü kendimizi ara sıra yoklayıp şevkat göstermiyor ve affetmiyoruz. Daha fenası neden böyle davrandığımızı bile çözemiyoruz.

Duyguları yoğun şekilde yaşamanın çok güzel olduğunu düşünüyorum ama tabi farkında olarak. Neyi neden hissettiğimizi anlayarak duygunun içinde savrulduğumuzda bundan keyif alınabilir. Mesela ben, çok yoğun bir kıskançlığı dahi hissettiğimde bir süre onu iliklerine kadar hissedip ne yoğun olduğunu duyumsayınca şaşırır ve böyle yoğun hissedebildiğim için bir haz duyarım. Veya çok öfkelendiğimde herşeyi yapabilecek gücü veren adrenalini hissetmek de hoşuma gider. Vücudumun ne kadar güçlü olduğunu farkederim. Ve asıl önemlisi bu duygularımı bir önceki paragrafta yazdığım gibi yakınlarıma aksettirmeme konusunda dikkat etmeye çalışırım. Elbette ki her zaman kusursuz olmuyor ama beni frenleyen bir düşünce var.

Kasıtlı olarak bizi yaralamaya çalışanlar hariç, çoğu duygusal gelgitler iki kişi arasındaki fikir ayrılıklarından, hayatın zorluklarından ortaya çıkıyor. Çoğu zaman birbirimizi gereksiz yere kırıyor veya olmayacak sebeplerden ötürü gurur yapıyoruz. Bazen günlerce o gurur veya kızgınlığın esiri oluyor, surat asıyor, her günümüzü mutsuz geçiriyoruz. Bu durumda kendimize sormamız gereken şu: içinde hapsolduğumuz duyguları kişiye karşı duyduğumuz gerçek hisler mi? Bunu anlamanın yolu ise şu: (allah göstermesin) o kişiyi tam o anda kaybetsen ne hissedersin? Bu soruya cevap olarak duyumsadığınız his gerçek ve en önemli histir, gerisi faso fiso.

Bu durumda ne kendimizi ne kırgın olduğumuz kişiyi günlerce mutsuz etmenin, günlerimizi mutlu ve keyifli geçirmek mümkünken ömrümüzü böyle önemsiz şeylerle heba etmenin anlamı yok. Böyle bir dalganın etkisinde sürüklendiğimizi farkeder farketmez kendimizi frenleyip durmak, sorunu çözmek için harekete geçmek yapılacak en hayırlı şey olacaktır.

7 Ekim 2014 Salı

Devasız Dertlere Düşürme Bizi

Ekim 07, 2014 10 Comments
Yüreğim yaralı gözümde yaşlar
Yıldızlar doğarken acılar başlar
Yaralı bir kuşa atılmaz taşlar 
Devasız dertlere düşürme beni.

Göklere açılan eller aşkına
Aşkı heceleyen diller aşkına
Sabahı bekleyen diller aşkına
Devasız dertlere düşürme beni...

Birkaç gündür dilimde bu şarkı var ve bu sabah doya doya dinledim. http://youtu.be/hv3lW0n-AH8

Hala iyileşmedim. Basit bir soğuk algınlığı ama çok zorluyor. Bu gece de öksürükten pek uyuyamayınca, uykusuzluk ve baş ağrısıyla birlikte günüm pek aymadı. Öyle karamsardım ki karşıma kim çıksa yakıp yıkarım hallerinde buldum kendimi. Gerçekten eğer fiziksel olarak kötü durumdaysak ona sımsıkı bağlanmış psikolojimiz de çöküyor. Yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan hikayesi gibi, hastalıktan moralsizlik mi doğar  yoksa moralsizlikten hastalık mı çıkar belli değil. Bunu düşününce aklıma daha ağır hastalıklarla mücadele edenler geldi. Kanser hastalarına falan hep denir ya, moral çok önemli pozitif ol bla bla, o an aslında bunun hiç kolay olmadığını iliklerine kadar hissettim.

Neyse ki sevdiklerimiz var, bazı şanslı olanlarımızın yüzüne gülümseyen masum çocukları var da kendimizi toparlayabiliriz. Ve tabi çok şükür her derdimizde sığındığımız yüce yaradan var. Hamdolsun ki derdim devasız değil, belki birkaç gün sonra hatırlamayacağım bile. Şimdi ise yazdım rahatladım.

Ya bâsit cellû celallahû ( rabbim gönlüme genişlik ferahlık ver)

Dua ile...

4 Ekim 2014 Cumartesi

Hastayım Hasta Canım İster Pasta

Ekim 04, 2014 9 Comments

Hastayım hasta, canım ister pasta, kalk gidelim dansa, dansta yersin pasta...

Ne çok söylerdim çocukken, tabi o zamanlar hastayken nasıl dansa gideceğimi hiç düşünmemişim :)

Perşembe günü bütün gün evde olan Helo'nun başına merkür mü dolunay mı vurdu bilemeyeceğim. Öyle çok huysuzlandı ki, tüm gün (tabi ki uyumadı) beni on dakika oturtmadı. O gün o kadar çok sinirlenmişim ki babası gelince kendimi yatak odasına kapadım. Saat 6 dan 9 a kadar uyumadan yattım, sakinleşmeye çalıştım olmadı. Allahtan eşim yemeği ve uykusuyla ilgilendi ama ben o gece saat 2 de hala sinirden ve yorgunluktan uyuyamamıştım. Ve sabaha bingo. Yıllar önce geçirdiğim çok ağır faranjit ne zaman bağışıklığım zayıflasa nükseder ve o gece beni gafil avlamış. Nur topu gibi bir faranjitle uyandım sabah.

Aynı gün Helo'da böğüre böğüre ağladığı, o gün bir dondurma yediği, soğuk havaya rağmen bahçede kendini komple ıslattığı için olsa gerek (tabi beni de yıkadı hortumla) ses kısıklığı ve öksürükle uyandı ertesi sabah. Şu an ikimiz de hastayız. O öksürüyor ben yutkunamıyorum :(

Tabi bu arada günlerdir instagramda bayram tatlıları yayınlanıyor ve ben hastayım hasta canım ister baklava modunda bakınıp duruyorum. Artık bayram bitene kadar fazla girmemeye karar verdim.

Yani anlayacağınız bizde bayram böyle başladı. Bu gün amsterdamda muhtemelen son yazdan kalma gün olduğundan çilek tarlasına gidecektik ama bilmem mümkün olabilecek mi. 

Hepinize iyi bayramlar.

Not: fotoğraf Happy Sweet Gifts'in tasarımlarından birine ait. Şu an süregelen çalışmanın ön izlemesi :)

29 Eylül 2014 Pazartesi

Yavaş Hayat

Eylül 29, 2014 14 Comments

İstanbul'dan gelirken getirdiğim 3-5 kitaptan biri de yakın zamanda çıkmış ve bir çok anneden tavsiyesini okuduğum Pınar Mermer'in Yavaş Ebeveynlik kitabı oldu. Bu gün bitirdim ve doğruyu söylemek gerekirse bana çok fazla bir katkıda bulunmadı. Tabi sevindirici olan yanı ise, orada yazanların neredeyse hepsini, eşimle birlikte önceden düşünmemiz ve hayata geçirmiş olduğumuzu görmekti. Okuyana kadar bazı konularda aslında öyle davrandığımı farkında değildim.

Bunu kendimizi övmek amaçlı söylemiyorum elbette. Dışardan bakıldığında iyi bir evliliğimiz olduğu, iyi anne baba olduğumuz veya anneye çok yardım eden bir baba şansına sahip olduğum düşünülebilir. Fakat bu değerler şansın biraz ötesinde, biz, hem ilişkimize çok emek verdik, onu nasıl iyi yaparız diye düşündük; hem de nasıl anne baba olmalıyız, nasıl davranmalıyız konusunu düşünüp hayata geçirmeye çalıştık. Ebeveynlik yolculuğu olup biten bir süreç değil, her yeni aşamada yeniden tavırlarımızı ve yaklaşımlarımızı gözden geçirip bize en uygun tavrı seçmeye çalışıyoruz. Ve bu sırada evliliğimize yatırım yaparken olduğu gibi çocuk yetiştirirken de tam bir iş birliği ile hareket ediyoruz.

Kitapta özellikle çocuk yetiştirme konusunda yavaşlama vurgu yapılsa da, aslında tüm yaşamdan bahsediyor Pınar Hanım. Eşim yıllar öncesinden bu anlayışı benimseyip beni yönlendirmeye çalıştığında, uzun bir süre ona direndiğimi itiraf etmeliyim. Ben her zaman çok hareket eden, aynı zamanda bir sürü iş yapan, panik şeklinde olmasa da hızlı tempoda işlerimi yapmaya çalışan biriydim. Yavaşlamaya geçişim çok eskiye dayanmıyor ama ilk olarak Helo'ya hamilelikte başladığımı, ardından anneliğin ani şekilde üstüme yıktığı sorumluluklar sebebiyle bir süre yine afalladığımı fakat kızımın 1,5 yaş civarında yeniden aydınlanma geçirip daha ciddi bir dönüş yaptığımı söyleyebilirim. O gün bu gün de uygulamakta başarılı olduğumu düşünüyorum.

Hatta bunu farkedişim dün gibi aklımdadır. Amsterdam'daki evimize ilk taşındığımızda, öğle uykusuna evin bütün işlerini sığdıracağım derdiyle üç katlı evde bir aşağı bir yukarı koştururken yorgunluktan geberiyordum. Bir gün en üst katta -çamaşır odası olarak kullanıyoruz- çamaşır asarken yaşadım o aydınlanmayı. Ben çamaşır asmayı çok severdim normalde. Hepsini tek tek silkeleyerek düzgünce sermek, mis kokusunu alırken güneşi hissetmek bana terapi gibi gelir. Fakat uzun zamandır öyle acele yapıyordum ki çamaşır asmak, askıya fırlatıp şöyle kabaca düzeltmekten ibaretti. İşte o gün dur dedim kendime ve yavaşladım. Sonra saate baktım ve hayret hızlı yaptığımı sandığım süreyle aynı.

Daha sonra tüm işlerimde, yemek yaparken, lavaboları ovarken... falan yavaşlayarak keyifle yaptıklarımın süresini tutunca, eskisiyle aynı süreyi aldığını şaşırarak tecrübe ettim (kızımla oyunlarımızı saymıyorum çünkü zaten onunla olan zamanlarda dikkatimi çoğunlukla ona vermeye çalışıyordum). Üstelik çarpma, kırma dökme gibi aksilikler olmuyor ve bunun üstüne bir de alınan hazzın getirdiği rahatlama ekleniyordu. 

O zamandan sonra her işimde yavaşlamayı seçtim. Evde dışarda yolda markette vs. Tabi bu yavaşlamaktan kasıt uyuşukluk değil. Beden daha sakin ve dingin ama aceleci panik olmuş hareketler içermiyor. Zaten ellerimiz vücudumuz o işleri o kadar mekanik hareketlerle yapıyorlar ki, stresin getirisi onların işleyişine sadece köstek olmak!

Tabi buraya kadar sadece fiziksel işlerdeki yavaşlamadan bahsetmiş gibi oldum. Fakat zihinsel konularda da böyle. Zaten yavaşlama hareketi önce zihinde başlaması gereken bir eylem.

Böyle olabilmemizde yaşadığımız kasabanın etkisini inkar edemem. Şehirlerin insanların temposundaki etkileri oldukça fazla. İstanbul'a gittiğimde aklım ve bedenim onun temposuna sürüklenmeye zorlanıyor ancak yine de durdurabiliyorum artık. Bilinçli şekilde çabalanmadığı sürece, evet şehir insanı hızlandırıyor ve çok yoruyor.