benden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
benden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Kasım 2018 Salı

Yaprak Dokumu

Kasım 06, 2018 3 Comments

Babannem oldugunde 100 yasinin uzerindeydi. Su an tam emin degilim ama sanirim 103 ya da 104 yasindaydi. Belki oncesinde kaybettigi bebekler de olmustu ama galiba yakinlari icinden en erken olarak once kocasini, sonra evine aldigi gelinini ve 10 yaslarindaki torununu, ardindan bazi cocuklarini ve damatlarini kaybetti. Son 10-15 yilini cocuklarinda sirayla gezerek yasadi fakat son zamanlarda 6 cocugundan gidebilecegi 2 cocugu kalmisti. Babam ve halam. Bunun disinda akrabalarindan , komsularindan bir cok kisiyi birer birer kaybetti. Koyden haber gelirdi mesala, babannem derdi ' o da mi olmus' , durgunlasirdi ve 'bir ben kaldim' derdi. 

Onun o huznu bana cok aci verirdi. Bu yuzden uzun yasamayi guzel birsey olarak goremiyorum. Bense bu yasima kadar bir cok olume sahit oldum. Annem ve babam hala saglikli ve hayattalar ama dedem, ananem, babannem, halalarim, enistelerim ve komsularimizdan bir cok kisinin cenazesinde, cenaze evlerinde, dualarinda bulundum. Olumun hayatin dogal akislarindan biri oldugunu kabullendim.

Gectigimiz bir kac hafta boyunca sarsici haberler aldim. Once yukarida bahsettigim halamin, benden sadece 2 yas buyuk olan kizi aniden kalp rahatsizligi gecirdi ve kalbine stent takildi. Operasyon basarili ve simdi iyi ama su gercek yuzume carpti. Artik ben de o yaslara geldim iste! Hani yavas yavas tanidiklarimizin yaprak dokumlerine sahit olacagimiz yaslar... Onceden cevremdeki goclerin icinde cocuktum ve genctim, artik degilim. Evet hep diyoruz olumun yasi yok diye ama biraz da var sanki... Yaslandikca ihtimaller cogaliyor.

Bu haberin ardindan teyzemin kocasi ciddi bir rahatsizlik gecirdi ve hastaneye kaldirildi (sonra cikti iyi simdi) Evet o nispeten yasliydi ama babamdan gencti. Babam da babannemin ruh haline coktan girmisti zaten, onun da arkadaslari birer birer gocuyordu. Enisteme de cok uzulmus fakat uzuntusunun ardindaki bir diger gercegin bu his olduguna yuzde yuz eminim. Onu taniyorum.

Uc gun once de ayni halamin Berlin'de yasayan buyuk kizinin esinin olum haberi geldi. Son birkac yildir kanserle mucadele ediyordu. Belki kurtuldu ama o da benden sadece 10 yas buyuktu, 50 yasinda.

Butun bu yakinlarima tek tek uzulmemin haricinde ayni babannem gibi, babam gibi hazan mevsimine girmis olma dusuncesi bana agir geldi sanirim. O yuzden bir suredir ortalikta yoktum. Icimde hala bu duyguyla nasil basedebilecegime dair cozemedigim sorular var.  Karistim. Altust oldum. Yeniden cozulunce gelecegim.


5 Temmuz 2018 Perşembe

Yoga

Temmuz 05, 2018 2 Comments

 (Yogadan önce çok yorgunum, yogadan sonra ben ben değilim)

Eski yazılarımdan birinde kısaca yogaya başladığımı yazmıştım. O zamandan bu zamana hep detaylı bir yazı yazmak istedim ama duygu ve düşüncelerimi nasıl aktarabileceğimi bilemedim. Şimdi de bilemiyorum aslında. Sadece anlatmaya çalışacağım.

Yogaya başlamam bilinçli ve istekli bir seçim değildi. Evime yakın mesafede ve boş olduğum kısıtlı zaman aralığında bir tek bu dersler vardı. İlle de bir spor yapmak istediğim için denemeye karar verdim. Şimdi yaklaşık 7-8 ayın sonunda yoga için bir spor diyemem, spordan daha fazlası, hatta spor bile değil belki.

Yanlış anlaşılmasın en zor bedensel hareketler yapılıyor, bedene bir spor olarak katkısı çok fazla. Tüm vücudu esnetiyor, denge ve dayanıklılığı arttırıyor. Fakat ben şimdi daha farklı bir açıdan beni şaşırtan deneyimleri paylaşmak istiyorum.

- yoga yaparken, bedeninde daha önce varlığını dahi hiç farketmediğin bölgeleri, kasları keşfediyorsun. Sanki bedenimi yeniden öğreniyor gibiyim.

- spor yaparken ihtiyaç duyduğumuz bütğn spor aletleri ve malzemelerine hiç ihtiyaç yokmuş aslında. Bacağını çalıştırırken kolun, belini çalıştırırken kalçan vs yardımcı malzeme olarak kullanılabilirmiş. 

- bazı pozlara geçerken de o pozda dururken de çok zorlanırsınız. Fakat bir süre sonra (mesela diyelim bir dakika sonra) vücut o poza uyumlu hale gelir ve bu sefer o poz normalmiş gibi gelir. Tekrar eski duruşa geçerken de yine ağrır. Yani kolay duruş zor, zor duruş kolay olmuş olur. Vücudumuzun bu kadar kısa sürede uyum sağlaması beni çok şaşırtıyor.

- fakat beni en çok hayret ettiren şey beden rahatlığından mental rahatlığa geçiş kısmı. Yani hep şöyle düşünürüz. İnsanın kafası rahat ise vücudu da gevşer, kafası karışık ve yoğun ise vücut gerilir, ağrılar başgösterir. Öyle değil mi? Evet hep bunu duyduk ve tecrübe ettik. Peki neden tersi doğru olmasın? Bunu hiç düşünmemiştim. Fakat yaşayarak gördüm ki tersi de mümkün. Yoga bedeni nefes egzersizleri ve esnemeler ile rahatlattığında, kafan da rahatlıyor. Ruhun hafifliyor. Hatta daha da ileri gideceğim, bir nevi üçüncü göz açılıyor. Başka bir boyuta geçiyorsun sanki. Bunu tarif etmem zor, tek söyleyebileceğim beni yogaya bağlayan bu his oldu. Diğer tüm yararlarını göz ardı edebilirim ama bunu başka birşeyde bulabileceğimi zannetmiyorum. 

Ve yogaya başlama konusunda ikilemde kalanlara sırf bu tecrübeyi yaşasınlar diye tavsiye ediyorum.


10 Mayıs 2018 Perşembe

Her Çocuk Başka

Mayıs 10, 2018 4 Comments
Anne olmadan önce de çocukları çok severdim ama çocukların hepsini (bazı kişilerin yaptığı gibi) mıncıra mıncıra değil, farklı şekillerde severdim. Hala da aynıyım. Fakat ne yalan söyleyeyim böyle samimi sevenleri gördükçe -ki kendi çocuklarımı bile öyle sevdiğimi söyleyemem- acaba bende bir sorun mu var diye düşünürdüm. Neden her çocuğu mıncırasım gelmiyor?

Dün cevabını buldum. Hepsinin bizimkilere yakın yaşlarda çocukları olan birkaç arkadaşımla piknik yaptık dün. Çocuklar çok güzel oynadılar. Ben de arada onlarla etkileştim ve akşam uyumadan önce bu güzel günü düşünürken hepsini farklı farklı sevdiğimi farkettim.

Doğa; 2,5 yaşında göbüşlü, tontiş yanaklı, öndeki kocaman iki dişi ile güldüğünde dünyanı unutturacak kadar tatlı. Annesine de her gördüğümde söylüyorum, daha uzaktan görünce ısırasım geliyor onu. Dişlerimi sıkıyorum resmen. Ve başka hiçbir çocuğa karşı bu derece mıncırma isteği yaşamıyorum.

Ablası Defne; 5,5 yaşında. Masmavi gözleri bembeyaz duru bir cildi var. Düz İpek gibi saçları. Fakat en sevdiğim yeri minicik sivri çenesi. Her baktığımda o sivri çenesini tutma, saçlarını nazikçe okşama hissi geliyor. Porselen bir bebek gibi. Asla mıncıramam. Ben de her yakaladığımda çenesini sıkıyor, kucağıma oturtup başını okşuyorum.

Arda 2,5 yaşında ufacık tefecik ama çok güçlü, bitirim bir çocuk. Çok hareketli. Fakat bana en tatlı gelen yönü konuşması. O kadar güzel konuşuyor ki ve konuşurken elini ve başını politikacılar gibi öyle bir sallıyor ki sanki büyümüş de küçülmüş. Onunla en çok konuşmayı seviyorum. Konuşurken kızdırmayı, kızgın kızgın konuşurken elini sallayışını... Tüm tavırlarını gönlüme kazıyorum. Düşününce bile gülümsetiyor şimdi. Yavrum..

Arda’nın ablası Damla 3,5 yaşında. Açık kumral kıvır kıvır saçları var. Tam lüle lüle, parmağını içine sokarsın o derece. Gözleri hafif baygın bakar ve her zaman (ağlarken bile) dişleri görünürcesine gülen bir ağzı var. Bu herşeye gülümseyen bakışı ona öyle bir masum ifade veriyor ki. Onun da en çok saçını okşamayı, elini tutup konuşa konuşa yürümeyi seviyorum. Seviyorum diyorum ama bunlar bilinçli tercihlerim değil aslında. Yani onunla karşılaşınca kendiliğinden böyle gelişiyor iletişim şeklimiz. Biraz ondan biraz benden belki. Anlatması güç.

Atlas 4 yaşına yaklaşıyor. Yakışıklı bir Tazmanya canavarı düşünün aynen öyle. Çapkın muzır bir ifadenin sonsuz enerji ile birleşmiş hali. Onu görünce gıdıklamak, boks yapıp kovalamaca oynamak istiyor insan. Oturup sohbet ediyor elbet daha çok vakit geçirdiği kişilerle ama benim sınırlı zamanlı etkileşimlerimde daha çok böyleydi.

Atlas’ın ablası Melis 7 yaşına basacak Temmuz’da. Çok güzel bir kız ama canın istediği zaman dokunamazsın. Nasıl desem kendine ait çizdiği bir güvenli alanı var. O alana istediğini istediği zaman sokuyor, istemediği zaman en yakın arkadaşlarını dahi almıyor. Onunla en güzel iletişimi sevdiği şeyler hakkında soru sorarak yaşadım. Hamster’ı hakkında, çok sevdiği parfüm yapımcılığı hakkında soru sorun, bırakın gözleri ışıl ışıl parlayarak, sevinç içinde size anlatsın. Sonra da herhangi bir konuda oyun oynayabilirsiniz.

Alin 2,5 yaşında, minik çenesinin iki yanından hala tombik bebek yanakları sarkan, süslenmeyi çok seven tam bir tini mini hanım. Ama o da bu yanakların öpülmesinden pek hoşlanmıyor. Başını veya kolunu okşamaktan öteye geçemiyor temasım. Yanaklarını sıkma isteğimi hep içime atıyorum. 

Alin’in ablası Melis 6,5 yaşında. Tam bir hanımefendi. Giyimine çok özen gösterir, popüler kültürü iyi bilir. Onu ilk görünce iki elinden tutup kıyafetini göstermek için şöyle bir etrafında döndürüp, beraber dans etme isteği uyanır içinizde. Aslında zevkleri kızımınkilerle çok benzediği için konuşacak çok şey var. Minik erkenlerin glitterlı dünyası dersem herhalde anlarsınız.

Küçük Atlas, 2,5 yaşında. Yumuş yumuş bir yüzü, elleri, poğaça ayakları var. Gülerken kafasını yana yatırır. Öyle tatlı olur ki sımsıkı sarılıp içime sokasım gelir. Ona da genelde nazik davranma eğiliminde oluyorum.

Oğlum Eren, 3,5 yaşında. Topluluğumuzun cool bebeği. Öptürmez, dokundurtmaz (bana bile) ancak uykudan önce kendisi boynuma sarıldığı zaman boynunu yanaklarını ölebiliyorum. Mıncırma isteğimi de beraber süper kahramancılık oynarken dövüş esnasında gideriyorum. Yoksa dövüş oyunları oynamaya hiç bayılmıyorum yani.

Kızım Dila, mıncırılmayı çok seviyor ama onu da ben yapamıyorum. İncecik heryeri çünkü sanki acıtacakmışım gibi geliyor. En çok uyurken başını okşamayı, parmağımı o narin yüz hatlarında gezdirmeyi seviyorum. O sevişmek istediğinde kollarını bacaklarını çok fazla sıkmadan sıkıştırıyorum. Top gibi yapıp kucağımda sıkıyorum, yüzünde her noktasını, kirpiklerini, ellerinin parmak uçlarını öpmelere doyamıyorum.

2 Mart 2018 Cuma

Bir Ay

Mart 02, 2018 4 Comments
Tam bir aydır yazamıyorum. Şimdi erken biten akşam yemeğinin ardından bulaşıkları yıkamadan odama kaçtım. Çocuklar babasıyla top oynuyor. Bulaşıkları yıkamadım dedim çünkü bir haftadır makinem bozuk, yenisi haftaya salı gelecekmiş. Bulaşık yıkamaktan şikayetim yok da onun yediği zamandan şikayetçiyim.

Bir haftadır okullar yarıyıl tatilinde. Ve hava feci soğuk. 40 larda mı 50 lerde mi ne bir soğuk olmuş Hollanda’da, bütün kanallar donmuş. İşte o kıştan sonra en soğuk kış yine bu yılmış. Bütün kanallar yine dondu. Hava sıcaklığı -7,-8 lerde ama hissedilen sıcaklık -18 leri gördü. Yüksek nem oranı ve rüzgar soğuğu çekilmez kılıyor. Biz de iki gündür evdeyiz. Bu soğuğa rağmen pazt, salı ve çarş dışarı çıkmıştık ama evde olduğumuz zamanlar çok daha yorucu. Artık kardeş kavgalarına başladılar. Birbirlerini şikayet edip duruyorlar. Yattıkları yerden birbirlerini tekmeliyorlar (hafifçe tabi çünkü kızıyorum). Durmadan anne diya/Eren bunu yaptı diye birbirlerini şikayet. Kızıyorum ama içimden de gülüyorum.

En son yazımdan (31 ocak) sonraki hafta ehliyet sınavım vardı ve hergün sürüş dersim. Yine geçemedim malesef. (Bununla ilgili uzun bir yazı gelecek, ben ettim siz etmeyin anlamında). Sonraki hafta oğlumun doğumgünü sebebiyle hazırlıklarla geçti. Ondan sonraki haftada doğumgünü yorgunluğu ile yaklaşan haftasonu için yaptığımız tatilin hazırlıkları, sonraki hafta da (yani bu hafta) okul tatili sebebiyle evde olan bızdıklar yüzünden aşşırı yoğun. Her akşam başımı yastığa koyunca bugün de bloğuma yazamadım diye suçluluk duydum. Bir mecburiyetim yok elbette yazmak için ama yazmayınca hayatımda bir eksiklik hissediyorum.

Bu süreçte ailecek kusmalı, ishalli bir hastalık olan mide gribi de geçirdik. Evde her işin ucu kaçtı. Hala normal düzene geçemedik. Haftaya okul başlayınca yılbaşı için aldığım kararları iki ay gecikmeyle başlayacağım inşallah. Zira ocak ayının tamamı da hastalıkla geçmişti.

İlk defa kış mevsimi beni bu kadar bunalttı ve baharı sabırsızlıkla bekliyorum. Genelde her baharda yeniden enerji dolarım ve bu bahar buna çifte kat ihtiyacım var. gerçi telefonun gösterebildiği 11 mart tarihine kadar yine karlı ve 0 derece civarında olan soğuk günler varmış :/ Artık havalar ısınınca acısını fena çıkaracağız napalım :)

Yılbaşı tatilinden döndüğümüz 8 ocaktan itibaren diyete başlamıştım. Sözde tabi doğru düzgün hiç uygulayamazsınız hastalıktan. Yogaya gitmek dışında düşündüğüm egzersizleri de yapmadım. Sadece yediklerimi azalttım ve 4 kg a yakın vermişim. Diyetisyen 6-7 kg demişti ama 10kg versem süper olacak. Bir de erimesi gereken mummy tummy var bakalım başarabilecek miyim. Baharla birlikte yürüyüş , bisiklet ne olursa sporu arttırmalı ve artık bu işi çözmeliyim. 

Arayı çok uzatmadan yine geleceğim doğumgünü ve ehliyet yazılarıyla. Bir de okuduğum kitaplar, yürüdüğüm yollar, aldığım notlar var. Düşününce yazacak öyle çok şey var ki artık ig paylaşımlarım da oldukça azaldı. Bloğumun yerini hiç biri tutmuyor ❤️


4 Ocak 2018 Perşembe

Özleyecektim

Ocak 04, 2018 4 Comments
Bir önceki yazımdaki karamsar havanın tam tersine, İstanbul bana güzel geldi, kendimi iyi hissettirdi bugün. Eskiden çalıştığım fakülteye gittim, çok sevdiğim hocamla birkaç saat sohbet ettim. Sonra biraz dolaştım, sahaflara gidip arkalarını okuya okuya, dükkanları geze geze kitaplar aldım. Böyle bir özgürlüğü uzun zamandır yaşamamıştım. Diğer yandan böyle bir özgürlüğe sahip olup da uzun zamandır yapmadığım, özlediğim şeyleri yapma imkanı bulamamıştım.

Tabi ki hatıralarım canlandı. 2011 yılına kadar her gün bulunduğum yerlerde olmak, yaptığım şeyleri hatırlamak, yürüdüğüm taşları, seyrettiğim binaları görmek... O zamanlar İstanbul şimdikinden belki biraz daha iyi durumdaydı ama gerçekçi bakarsam yine de çok iyi değildi. Fakat ben o zamanlarda da hayatımın iyi ve kötü taraflarını yaşamış, acı tatlı hatıralar biriktirmiş, tatlı olanları özlemle anar olmuşum.

Oysa göçmen anneler arasındaki sohbetlerimizde İstanbul’a dair en özlediğimiz şeyleri konuştuğumuzda, şimdiki İstanbul’u değil çocukluğumun İstanbul’unu özlüyorum derdim ben de bir çok diğer kişi gibi. Fakat 2011 aslında çok da eski bir zaman değil ve ben onu da özlüyormuşum. Burada yaşamaya devam etseydim, yine olumlu olumsuz yaşanmışlıklarım içinde, yine, yeni özlemler biriktirmiş olacaktım. Çünkü biliyorum ki, ülkenin hali ne olursa olsun, ben yine kendime, aileme keyifli anlar yaşatmak için uğraşacaktım. Kendi içimizde mutluluklarımız olacaktı, kendi hayatlarımıza, ailelerimizle dair ilerde önleyeceğimiz anılar biriktirecektim. Nitekim gün gelecek Hollanda’da geçmişte kalmış günlerimi de özleyeceğim. Yani nerede olursak olalım özlem hep geçmişe yönelik olacak ve her koşulda özlenecek birşey mutlaka olacaktı.

O zaman diyorum çektiğim şey gurbet özlemi değil aslında, çocukluk özlemi, gençlik özlemi, iki gün önceye dair yaşanmış bitmiş zamanın özlemi... Bu özlemlere takılıp kalmak iyi değil derler, ileri bakacaksın, hayatını yaşayacaksın.... Ama ben ara sıra özlemlerimin kollarına kendimi bırakmayı seviyorum. Şöyle sarsınlar beni, azıcık sıksınlar bedenimi, gözlerindeki yaşları akıtsınlar ve sonra, hadi bu kadar yeter, bak ne güzel şeyler yaşamıştın deyip omzumu sıvazlasınlar. 

Özlem hep (ve iyi ki) var olacak....