Düşünceler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Düşünceler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Eylül 2018 Salı

Omuza İki Pat Pat

Eylül 25, 2018 5 Comments
Yüksek lisansa yeni başladığımda aldığımız derslerin katılımcıları değişken olurdu. O yıl aldığım dersin tek öğrencisi bendim. Bağlı olduğum anabilim dalından aldığım derslerde hocam beni aynı zamanda yetiştirmek amacıyla, dersleri benim anlatmamı isterdi. Sanki karşımda bir dinleyici grubu varmış gibi hazırlanır, tahtayı kullanır, metinleri hazırlardım.

Elbette düzelttiği noktalar oluyordu ama sanırım ilk derslerden birinin sonunda idi, hocam dersi sunuşumu beğenmiş, beni kapıdan geçirirken omzuma hafifçe iki kere vurmuştu. Pat pat!

Hani bazı anlar vardır, hiç unutulmaz, gözlerimizi kapayınca herşeyiyle yeniden hatırlarız. Daha önce kimse omzuma o manada vurmamıştı ve o küçücük hareketin çok ama çok büyük bir mesajı vardı: Aferin, yola devam, hadi !! O anda hissettiğim duyguyu ve rahatlamayı anlatmam kolay değil. O zamana kadar çok gergin olduğum bir konuda kendime güvenmemi sağlamıştı.

Bugün şu yazıya yorum yaparken hatırladım bu hatıramı. O kadar basit bir hareket ama neredeyse toplumca unutmuş gitmişiz. Sanki daha çok eski zamanlarda bilge dedeleri yaraşır bir hareket bu. Omuza vurmalar yine var ama arkadaşlar arasında naber lan deyip itekleme haline gelmiş. Bazen de uzun zamandır ilk defa karşılaştığımız kişiye sıkı sıkı sarılıp kucaklaşırken çok özlediğini göstermek için. Ama hadi başarabilirsin şeklinde olanı ise pek az.

Oysa hem kendi hem çocuklarımızın omuzlarının ihtiyacı var bu iki pat pat vuruşa. Hiç birimiz kendi kişisel tarihimizde bir önceki dönemden daha kötü durumda değiliz. İyileşiyor, öğreniyor, gelişiyor, büyüyoruz. Hepimize kocaman bir aferin. Hadi, durmak yok, yapabilirsin!


11 Ağustos 2018 Cumartesi

Neyle Beslenirsen O’sun

Ağustos 11, 2018 4 Comments




Bir süredir sosyal medyadan takip ettiğim Kafka Okur dergisini aldım Türkiye’ye gelince. Mest olmuş şekilde okuyorum, eski sayılarına ulaşmak için can atıyorum. Dergi hakkındaki yorumlara bakılırsa, seveni de var sevmeyeni de. Edebi açıdan yetersiz bulanlar, illüstrasyonlarla desteklenmiş yazıları beğenmeyenler... Edebiyatın içinde olanlar için belki zayıf kalıyordur ama benim gibi edebiyatı seven ama gündelik yaşamımda hiç bulamayan insanlar için ilaç gibi bir dergi. Üstelik illustrasyona da ayrıca ilgim var. Her detayına bayılıdım.

Üstüste böyle şeyler okuyunca, kalemim de süslenmeye başladı. Dümdüz cümlelerimin yerine daha dikkat çekici şekilde nasıl söylesem diye düşünür oldum. Bu sebep sonuç ilişkisi gerçekten hayret verici. Beynime günlük hayat akışından bir tık yüksek bir akış geldiğinde şarıl şarıl çağlamaya başlıyor. Aslında aynı şeyi daha önceleri birçok farklı konuda da tecrübe ediyordum. Fizik çalışırken yeni fikirler üretmek istediğimde, bol bol araştırıp okuyordum; yeni bir logo veya Web sitesi tasarlamadan önce o konseptteki diğer çalışmaları inceliyordum. İncelemeden, okumadan, araştırmadan beynimizdeki ilgili kısımları çalıştırmak, düşünceleri harekete geçirmek ve bunların sonucunda da ilham perisini çağırmak söz konusu değil. En azından benim için öyle, sanıyorum ki birçok insanın da aynı.

Pek kötü bir alıntılama olacak, kimin söylediğini (sanırım eski abd başkanlarından biriydi) ve tam cümleyi unuttum ama geleceğin en büyük sorunu vasatlık olacak demiş bu kişi. Okuyunca yürekten katıldım bu fikre. İnsanlar sıradanlaşmaya başladıkça yaratıcı zeka köreliyor. Yukarıda bahsettiğim gibi beynimize, alıştığının üzerinde bir besleme yaptığında daha üretken oluyor.

Tabi işin bir de şu yüzü var. Şimdilerde insanlar neyle besleniyor? Toplumdaki huzursuzluk, stres, kolayca ateş almaya hazır bir gerilim... Çocuklar daha hırçın, insanlar daha sabırsız, yürekler daha hoşgörüsüz. Yazdıkça uzayacak bu örnekler siz de biliyorsunuz. Bu yüzden yazmak istemiyorum.

Çocuklarımız için en azından ev içinde dikkat etmeli. Onlara huzurlu bir yuva sunmalı, mümkünse ufak ufak bilimle, sanatla, kültürle tanıştırmalı. Sorular sormayı, düşünmeyi tetikleyici davranışlarda bulunmalı. Şefkati, affetmeyi, barışı öğretmeli. Sadece bir lokma beslesek yeter, tadını alınca çocuk kendisi de isteyecek, büyük bir iştahla zaten üretecek. Bakın burada çok önemli bir fark var. Bir beyni ve ruhu beslediğimizde, verdiğimiz şeyi tüketmiş olmuyoruz; aksine geri dönüşlerini de göz önüne alınca çoğaltmış oluyoruz. Bu iyilik de olsa kötülük de olsa böyle. Ve eğer hep kötülük ile devam ederse dünyanın sonunun nereye varacağını tahmin etmek zor değil :/

14 Temmuz 2018 Cumartesi

İltifatını Kendine Saklama

Temmuz 14, 2018 5 Comments


Yukarıdaki şemayı geçenlerde arkadaşım paylaşmıştı. En dış halkada senin düşündüğün, daha içteki düşündüklerini kelimeye nasıl döktüğün, bir içteki diğer insanlara bunu nasıl aktardığın, en içte de bu aktardıklarından insanların ne anladığı. Gerçekten doğru bir gösterim olmuş. Çoğunlukla insanların bizi tam anlamadığından şikayet ederiz sebebi bu. Mutlaka düşündüğünü etkin söyleme, insanları etkileme gibi kitaplar/ yazılar vardır ama bu yazıda asıl değinmek istediğim bu değil.

Madem birbirimizi bu kadar az anlıyoruz, o zaman konuşmalarımızda ekstra nazik, empati yaparak ve iltifatlarla süsleyerek konuşalım diyorum ben. Tabi bu samimi konuşmaları aşırı derecede canım, şekerim gibi sözcüklerle süslemek değil kastım. Daha doğrusu bunları kullanıyor olsak bile, ağızda sakız olmuş halleriyle değil. Zaten bir insanın canııııım derken şımarık ve yapmacık mı, yoksa samimi mi söylediğini derhal anlarız. 

İltifat etmenin iki kişiye de faydası var. Elbette ki karşındaki insana öncelikle, mutlu olacaktır, kendine güveni gelecektir. Fakat söyleyen kişiye de var. Sürekli iyiyi söylersen kendini de “iyi oluş”a yönlendirmiş olursun. Aynı yoga yazısında bahsettiğim gibi, orada bedenin iyiliği mental iyiliği tetikliyor demiştim. Bu durumda da kelamın iyiliği, tatlı dillilik yine mental iyiliği doğuruyor. Bir şeyi kırk kere söylersen olur derler ya, işte kırk kere güzelliği görsün gözlerimiz ve onu söylesin dillerimiz.

Şahsen ben bu konuda biraz tutuktum. Ama buradaki arkadaş gurubumda bir arkadaşım var ki her daim neşeli, cıvıl cıvıl ve tatlı dilli birisi. Artık hangisi sebep hangisi sonuç ayırmak zor ama biliyorum ki ikisi birbirine çok bağlı ve farkettiğimden beridir ben de “güzel sözlerimi” bol keseden dağıtıyorum. Gel abla gel taze taze iltifatlarım var.

- Ne kadar şıksın, ışık saçıyorsun bugün.
- Saçının bu modeli yüzüne çok yakışmış.
- Seni daha zayıflamış gördüm bugün bravo (diyettekilere) 
- Evin ne kadar huzur dolu, çok güzel dekore etmişsin.
- Hepsi nefis olmuş ellerine sağlık.
- Ne güzel bakıyorsun çocuklarına, maşallah hepinize.

Ve daha niceleri, şimdi aklıma gelmiyor. Doğrusu konuşmanın gidişatına göre şekilleniyor.

Şimdi bunları yazınca söylediklerimin gerçekçi olmadığı düşünülmesin. Nedense iltifat deyince gerçek olmayan şeylerin tersini söyleme gibi bir ima oluyor. Fakat hayır, iltifat gerçeği vurgulayarak, abartarak söylemektir benim gözümde. Bir de dikkat edin iltifat edince cevap çoğunlukla “yok canııım” şeklinde ret olur. İşte bu da yukarıdaki şemayı doğruluyor aslında. O zaman ; ver coşkuyu. Nasılsa söylediğinin çok çok azı kabul görecek.

9 Temmuz 2018 Pazartesi

Çile Değil, Çile Değil

Temmuz 09, 2018 3 Comments


İki gün önce, İstanbul’da yeğenim doğum yaptı. 12 yaşında teyze olmuştum, şimdi 39 yaşında büyük teyze oldum. Çok mutluyum.

Tabi yakınım olsun veya olmasın etrafımda bir hamilelik/ doğum vakası olunca hemen kendi süreçlerime dönüyor beynim. Şimdi yeğenim hastane odasında kalabalık bir destek ekibi ile bulunurken gözlerim doluveriyor. Ben her ikisinde de kocam bile neredeyse yanımda olmadan, yapayalnız günler geçirmiştim hastanede. Eve geldim yine yalnızdık. Yapılacak işler bir yana, duygusal olarak yalnızlığın zorladığı zamanlar olmuştu. Malum lohusa kafası.

Fakat aradan zaman geçtikten sonra düşününce aslında ciddi sıkıntılarımın olmadığını, her zorlandığım dönemde Allah’ın bir şekilde işimi kolaylaştırdığını farkediyordum. Hatta iki çocuklu hayata dair ilk yazılarımda bunu sık sık söylüyordum.

Fakat şöyle de bir durum var. Her ne zaman uzaktaki tanıdıklarımla benim nasıl olduğumla ilgili konuşmalar geçse konu aynı yere geliyordu. Ben burada bu destekle çok zorlanıyorum, sen nasıl yaptın ah, vah... Bunları o kadar çok duyunca, arkadaşlarımın desteklerini görünce kendime şöyle diyordum. Ah ben be çileler çekmişim meğer, nasıl da bahtsızmışım, sevenlerimiz bizi yeteri kadar sevmiyormuş ki kimse gelmedi, gelmiyor. Demek ki değerimiz çok azmış.... şeklinde girdap gibi büyüyen karanlık düşünceler doğuruyordu. Eh zaman zaman bu girdaba katılıp koyverdiğim de olmuştu.

Şimdi ne zaman bu girdap başlayacak gibi olsa kendime diyorum ki: çile değil, çile değiiiiil. Çile dediğin böyle mi olur. Ne hastalar var, mülteciler, savaş içinde kalanlar, amansız hastalıklarla boğuşanlar, haksızlıklara uğrayıp evsiz barksız kalanlar neler neler. Çok şükür sağlığımız da keyfimiz de yerinde. Azıcık zorlanmaktan birşey olmaz. Dağına göre kar, gücüne göre sıkıntı. Geçer gider elbet.

Geçti de. Ve daha niceleri de gelip gelecek belki... Dermansız derdimiz olmasın yeter ki, üstesinden geliriz alimallah.

4 Ocak 2018 Perşembe

Özleyecektim

Ocak 04, 2018 4 Comments
Bir önceki yazımdaki karamsar havanın tam tersine, İstanbul bana güzel geldi, kendimi iyi hissettirdi bugün. Eskiden çalıştığım fakülteye gittim, çok sevdiğim hocamla birkaç saat sohbet ettim. Sonra biraz dolaştım, sahaflara gidip arkalarını okuya okuya, dükkanları geze geze kitaplar aldım. Böyle bir özgürlüğü uzun zamandır yaşamamıştım. Diğer yandan böyle bir özgürlüğe sahip olup da uzun zamandır yapmadığım, özlediğim şeyleri yapma imkanı bulamamıştım.

Tabi ki hatıralarım canlandı. 2011 yılına kadar her gün bulunduğum yerlerde olmak, yaptığım şeyleri hatırlamak, yürüdüğüm taşları, seyrettiğim binaları görmek... O zamanlar İstanbul şimdikinden belki biraz daha iyi durumdaydı ama gerçekçi bakarsam yine de çok iyi değildi. Fakat ben o zamanlarda da hayatımın iyi ve kötü taraflarını yaşamış, acı tatlı hatıralar biriktirmiş, tatlı olanları özlemle anar olmuşum.

Oysa göçmen anneler arasındaki sohbetlerimizde İstanbul’a dair en özlediğimiz şeyleri konuştuğumuzda, şimdiki İstanbul’u değil çocukluğumun İstanbul’unu özlüyorum derdim ben de bir çok diğer kişi gibi. Fakat 2011 aslında çok da eski bir zaman değil ve ben onu da özlüyormuşum. Burada yaşamaya devam etseydim, yine olumlu olumsuz yaşanmışlıklarım içinde, yine, yeni özlemler biriktirmiş olacaktım. Çünkü biliyorum ki, ülkenin hali ne olursa olsun, ben yine kendime, aileme keyifli anlar yaşatmak için uğraşacaktım. Kendi içimizde mutluluklarımız olacaktı, kendi hayatlarımıza, ailelerimizle dair ilerde önleyeceğimiz anılar biriktirecektim. Nitekim gün gelecek Hollanda’da geçmişte kalmış günlerimi de özleyeceğim. Yani nerede olursak olalım özlem hep geçmişe yönelik olacak ve her koşulda özlenecek birşey mutlaka olacaktı.

O zaman diyorum çektiğim şey gurbet özlemi değil aslında, çocukluk özlemi, gençlik özlemi, iki gün önceye dair yaşanmış bitmiş zamanın özlemi... Bu özlemlere takılıp kalmak iyi değil derler, ileri bakacaksın, hayatını yaşayacaksın.... Ama ben ara sıra özlemlerimin kollarına kendimi bırakmayı seviyorum. Şöyle sarsınlar beni, azıcık sıksınlar bedenimi, gözlerindeki yaşları akıtsınlar ve sonra, hadi bu kadar yeter, bak ne güzel şeyler yaşamıştın deyip omzumu sıvazlasınlar. 

Özlem hep (ve iyi ki) var olacak....