Annelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Annelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Temmuz 2018 Salı

İlgi Deposu

Temmuz 03, 2018 0 Comments


Özellikle kızımda daha belirgin şekilde kendini belli eden inişli çıkışlı bir ilişkimiz var. Bazen can ciğer kuzu sarmasıyız, bazen kedi köpek. Oğlumla da muhtemelen benzer süreçleri yaşayacağız ama şimdi fazla hissedilmiyor. Belki de daha uzun saatler boyunca okulda kaldığında onda da başgösterecek.

Zaman zaman günün özeti yazılarında da paylaştığım gibi günlerimiz çok yoğun. Yine de bu yoğunluk içinde nefes alabilecek zamanlar bırakmaya özen gösteriyorum. Fakat bazen elimde olmuyor. Üstüste programlar, playdate’ler derken hafta içi hafta sonu hep dışarılarda oluyor ve birlikte zaman geçiremiyoruz çocuklarla.

10 gün kadar önce yine böyle haftalar süren yoğunluğun ardından kızım bir başka forma dönüşmüştü. Böyle diyorum çünkü gerçekten kendi karakterinden çok farklı davranışlar sergiliyordu. Kızgın, memnuniyetsiz, herşeye kolayca ağlayan, ufacık olayları aşırı büyüten, her an patlamaya hazır bir bomba. Bu durum tabi ki benim de sabrımı zorluyordu zaman zaman, durmadan kavga ediyorduk.

Sonra, bir hafta, okul iki gün tatil oldu. Öğretmenlerin çalışması vardı. O iki gün evde kaldık, haftasonu da ailece birşeyler yaptık. Huysuz kızım pamuğa döndü, yeniden cıvıl cıvıl güler yüzlü bir çocuk oldu.

Biliyordum beni özlemişti, beraber zaman geçirmeyi, beraber alışverişe gitmeyi, yan yana oturmayı, sohbet etmeyi. Günlük telaşlarda birlikte illa ki birşeyler yapıyoruz ama muhtemelen ona telaşsız zamanlardakinin tatminini vermiyor. İlgiye de sevgiye de doyunca çocuktaki fark çok bariz görülüyor.

Oğlum daha çok evde olduğundan onun depolarını hergün tazeliyorum ama kızımın pek düzenli olmuyordu, fakat muhakkak bunu hep hatırlamalıyım, zamanımızı dengeli programlamalıyım.

Bir anne olarak, tüm diğer anneler gibi, çocuğumun sağlığından güvenliğine, duygusal dünyasındaki dengeleri korumaya kadar o kadar hassas bir şekilde çalışıyor, sevgimizle büyütüyor, hayat yolunda yürürken her aşamada, her can kırığında yanında olmaya çalışıyoruz ki, ilgi ve sevgi depoları dolmamış biri tarafından en ufak bir zarar görmesini bile istemem. Kıyamam. 

Eminim Leyla’nın annesi de ona hiç kıyamazdı. Öyle üzgünüm ki bunu ifade edebilecek kelimelerim bitti. 


17 Eylül 2017 Pazar

Çıtır Anne

Eylül 17, 2017 13 Comments
Geçenlerde Kahve Hanım'cım bir yazısında bahsetmişti. 34 yaşın ikinci çocuk için geç olduğunu düşünenler varmış. Ben dedim 36 yaşında ikinci çocuğu doğurdum ama ilkinden daha çıtır anneydim :) Tabi bu biraz mecazi oldu, kendimi hiç çıtır bulmuyorum ama anlatmak istediğim daha enerjik, daha formda ve zinde hissetmemdi.

İlk hamileliğim günün çoğunu oturarak geçirdiğim 9 yıllık iş hayatının sonrasında geldi. İşe gitmiyordum, ev işlerimi yapıyor, dışarda dolaşıyor o zamanki düşünceme göre gayet aktif bir hamilelik geçiriyordum. Hatta doğuma birkaç gün kala camları bile silmiştim (sonradan ikincide de aynı olay oldu nedense). Fazla kilo almadım ama zaten baştan biraz fazlam vardı. Fakat işimin olmadığı her zaman yatabiliyor, internette uzun uzun araştırma yapıyor yani yan gelip yatıyordum (sonradan ikinciyle kıyaslayınca tabi). İlk anneliği 33 yaşında tattım. Yirmili yaşlarda iken 30lu yaşlar çok yaşlı gelirdi ama gerçekten hiç de öyle hissetmiyordum.

Sonra tabi bebekli hayat....

Az uyku, bütün gün aktif oyun, hizmet, gezme. Bebek taşıma, hoplatma sebebiyle gelişen kaslar, çocuk için sağlıklı yemekler pişirmekle gelen sağlıklı yaşam ve en önemlilerinden biri çocuğun eve getirdiği mutluluktan doğan bir yaşam enerjisi... Sonuçta anne olduktan iki yıl sonra eskisinden daha sağlıklı, hareketli ve formdaydım.

Sonra ikinci hamilelik. Birincinin yanına yaklaşamayacağım kadar hareketli geçti. Sabahtan akşama hiç oturmuyordum ve ilk trimesterda dahi gündüz bastıran uyku hallerini geçiştirmem gerekiyordu. (Elbette vücut uyku istiyorsa uyumak lazım ama 2 yaşındaki kızıma göz kulak olacak kimse olmadığından hiç uyuyamadım). 9 ay boyunca yine aktif çocuk bakımının ardından yine benzer kilolarla geçen hamilelik ve sonrası. 

Şimdi 38 yaşında ve iki çocuk annesi olarak anne olmadan hemen önceki halimden daha çıtır anneyim. Neden? Çünkü artık iki çocuğu aynı anda taşıyabilen kol kaslarım var, günde en az 10bin adım yürüyen bacaklarım. İki çocuğun sevgisiyle tavan yapmış oksitoksin hormonum, onlara baktıkça ettiğim şükürlerden evimizi kuşatan huzurum. Evet şu yaşımda, belki de hayatımın en genç olduğum çağındayım.

Kıssadan hisse, herkesin dediği gibi takvim yaşı değil beden yaşı önemlidir ve çocuklu hayat insanı gençleştirir ☺️

7 Şubat 2017 Salı

Palmiye Yağının Ettiği

Şubat 07, 2017 7 Comments
Mutlaka haberiniz olmuştur, nutellanın içindeki palmiye yağının kanserojen etkisi varmış. Biz zaten Nutella almıyorduk (benzer ürünler de almıyoruz çok nadirdir) ama bu meret neredeyse herşeyin içinde var. Hiç ummadığımız ürünlerde bile.

Bizim çocuklar az yiyen türden oldukları için abur cuburlardan da az yiyorlar. Yani mesela önlerine bir paket bisküvi koysam, bir iki tane yer bırakırlar. Bir paket çikolata koysam bitiremezler ama illa ki arada sırada biraz şeker biraz çikolata isterler. 

Ben eh o kadar da olsun diyerek veriyordum. Bence tamamen yasaklandığında çocuk daha hırslı oluyor ve bulduğu ilk fırsatta saldırıyor. Ve ne yazık ki etrafta böyle fırsatlar oluyor, bir yerlerde şeker dağıtılıyor mesela, okuldaki partilerde ya da ne bilim illa ki çıkıyor bir yerden işte. Böyle durumlarda ben yanında olmasam bile kızım oldukça seçicidir (abur cuburun da  her çeşidini yemez, çikolatalı kremalı büskivi yemez mesela, pasta yemez, kek hayatta yemez, bazı gofret/çikolataları beğenmez falan), dolayısıyla içim rahat. Fakat eşim çok katıdır. Benim gösteremediğim direnci gösterir ve evde olduğunda hayatta vermez. 
 
Şimdi palmiye yağı çıkalı beri alabileceğimiz ürün sayısı neredeyse bitti denebilir (bir de glukoz şurubu içerenleri almıyorduk önceden) fakat sevdikleri istedikleri birkaç şeker var. Yerine meyve, kuru meyve, fındık ceviz falan demeyin nolur zaten onlar da günlük menülerinde illa ki var, ben de alternatif arayışlarına giriştim. Önceden deneyip yemediklerini bildiğim için fazla yapmadığım sütlü tatlıları, kurabiyeleri yeniden yapmaya başladım. Ne yazık ki onları da yemediler, geçen gün yaptığım bir kilo sütten sütlacın hepsini kendim yemek zorunda kaldım (kızım öğürerek çıkardı, oğlum dilinin ucunu değdirdi beğenmedi, kocam da yemedi 😒). Beraber yaptığımız, ağızda dağılan tuzlu kurabiyeyi kızım beğenmedi, bir tepsi kurabiyeyi yine benden başka yiyen yok Tiramusu'yu zaten sevmiyormuş diye tadına bakmadı. Ha geçenlerde yaptığım poğaçayı sevdiler bak yine yapayım, bir de tatlı bir kurabiye deneyeyim bakalım. 

Laf çok uzadı ama asıl anlatmak istediğim ne yiyip yemediklerinden çok bu haberden sonra girdiğim ruh halinin bana ettikleri. Gecenin üçünde birden bire kızımı çok özlediğimi farkettim. Çünkü son zamanlarda günümüz onu yiyebilirsin/ bunu yiyemezsin çatışmalaryla, sürekli taleplerini bertaraf etmeye çalışmakla, yesinler diye alternatifler üretmeye çalışmakla geçiyor. Bıktım. Eski neşeli anneliğimi özledim. Kızımla vakit geçirmeyi özledim. Hemen bu sabahtan itibaren bu çatışmalarla boğuşmaya son vereceğim ve yeniden eski halime döneceğim. 

Bizi yenemeyeceksin Palm yağı 😉


3 Ekim 2016 Pazartesi

Anneliği Yapma, Yaşa!

Ekim 03, 2016 15 Comments



Tam olarak ne zaman başladığını söyleyemem ama bir süredir anneliğimde bir başka aşamaya geçtiğimi hissediyorum. Anneliği yaşama dönemine. Önceki süreçten çok daha farklı, oldukça rahat ve zevkli...

Bu hep yaptığım / söylediğim "anı yaşamak" olayından biraz daha farklı. Tabi içinde daha yoğun olarak onu da barındırıyor ama anneliğin üstümüze bindirdiği sorumlulukların ağırlıklarından kurtulma hali diyebilirim.

Kısaca anlatmaya çalışacak olursam, mesela kızımın ilk iki yılında çok zorlandığımı düşünürüm şimdi geriye bakınca. Elbette tecrübesizliğimden böyle olması normaldi belki. Gün içinde ona yapmam gerekenlerin (yemek, bakım, oyun, öğretme...) ağırlığı altında ezilmişim. Kafam sürekli onları planlar, daha iyisini nasıl yaparımı sorgularken ister istemez üzerimde bir baskı oluşturmuşum (şimdi yok diye farkını daha iyi anlıyorum), yine ikinci çocuk olunca da bu sefer de, bu yüklerin üzerine ikisini nasıl idare ederim, beraber nasıl oynatırım... düşünceleri eklenmişti. Bütün bunları düşünmek, sorgulamak gereksiz demiyorum (aslında şimdi biraz ona da yakınım ya neyse) asıl demek istediğim bunları düşünürken istemsizce kendimize yüklediğimiz " -meli -malı" ların getirdiği ağırlık çok fazlaymış. Bunlardan kurtulunca hayat daha güzelmiş.

Mesela iki çocuktan biri okula gidiyor olsun diyelim. Eğer bir gün okul iptal olduysa, "eyvah iki çocukla şimdi ben ne yapıcam" şeklinde ufak bir panik yaşıyor musunuz? Yoksa gitmediği için "bugün harika bir gün olacak" deyip hemen eğlenceli bir plan mı yapıyorsunuz. İşte başlıkta bahsettiğim iki farklı durumu çok iyi özetleyen olay bu. Annelik yapıyorsanız, okula gitmemesi biraz stres yaratır; lakin yaşıyorsanız keyif verir.

Anneliği yaşamak, çocuklarla her koşulda bir arada olmaktan rahatsız olmamak anlamına geliyor. Biliyorum bazen aşırı dozda çocuğa maruz kalıp insanın kendini odaya kapatası geliyor. Fakat aslında bu his çocukların varlığından ziyade, onlara yapmamız gereken işlerinden, sürekli susmalarını, oyuncakları dağıtmamalarını söylemekten, yani onları kontrol etmeye çalışmaktan ileri geliyor. Çok sevdiğim Yaban Elma, okulsuz eğitimi anlattığı yazılarından birinde şöyle demişti: önce çocuklarla 24 saat evde kalmaya alışmamız gerekiyordu... Çok basit bir cümle ama beni çok düşündürmüştü, iki çocukla tüm gün evde kalsam çıldırmadan günü bitirebilir miydim? (Tabi kastım tv yi aç çocuk bütün gün otursun değil).

Tatil notlarımda yazmıştım, babaları yokken çocukların sorumluluklarını üstlendim (neredeyse tek başıma), sonra eşim yurt dışı seyahatlerine başladı (şu anda da bir haftalık seyahatte), gece gündüz tek başımayım. Günün planlamasını kafamda yapıyorum ama bozulursa gerilmiyorum. Çoğunlukla akışa bırakıyorum. Bu arada kendimi de ihmal etmiyorum artık, kahvemi soğutmadan içebiliyorum mesela.

Kızım günde altı saat okula gidiyor, ara sıra oyun ablası geliyor ve bunları üzerimdeki yükü azalttığını inkar edemem ancak benim için elzem değil şimdi. Yani bunları ben ihtiyaç duyduğum için değil, çocuklar için yapıyorum. Oğlum oyun ablasından dil öğrensin, kızım okulda eğlensin diye. İkisinin de evde olduğu, kapımızın hiç çalınmadığı günler de oldu, oluyor ama artık idare ediyorum. Aslında idare ediyorum lafı doğru değil, bu zorlanma hissini de içeriyor. Bunu kanıksadım, normal geliyor artık öyle diyeyim.

İşte bu aşamaya gelince öyle güzel ki annelik, öyle çok şükür anı oluyor ki anlatamam. Onlar için yaptığım hiçbir iş yük vermiyor omuzlarıma, ayağımın altında dolaşmaları kızdırmıyor. Bazen çok uykusuz falan olunca günü sonlandırmak yorucu oluyor kabul ama bu negatif stres yüklü bir yorgunluk değil tatlı bir yorgunluk oluyor. Nitekim böyle olunca günlerimiz gerçekten keyif dolu geçiyor.

8 Haziran 2016 Çarşamba

İki Çocuklu Hayata Bir Genel Bakış

Haziran 08, 2016 13 Comments
Biliyorum benden büyük yaşta iki veya daha fazla çocuğu olanlar diyecekler ki "amaan bunun da yazdığı şeye bak, çok sıradan". Çünkü ben de artık tek çocuğun her birşeyinin yazıldığı yazılara öyle tepki veriyorum. Fakat tabi ki kınamıyorum çünkü ben de yaptım ☺️

İki çocuklu olduktan sonra bazı meseleler insana tırt geliyor. Uyumadı mı? Boşver. Ek gıdaya başlasam mı? Ne kadar geç o kadar rahatlık. Yemedi mi? Acıkınca yer. Uyku eğitimi mi? Ne gereği var. Tuvalet eğitimi mi? Keyfi ne zaman gelirse. Sağlıklı beslenme mi? Ne kadar mümkün oluyorsa o.

Aslında ilk çocukta düzenlemek için emek harcadığımız rutinler, eğitimler falan ikinci  çocukta boşveriliyor. Sebebi annenin rahat olması olarak adlandırılsa da işin aslı vakitsizlik. Bir türlü böyle işlere vakit ayrılamıyor, bir türlü düzen kurulamıyor (evdeki diğer çocuk ihlal ediyor falan), vakit bulunsa bile anne bununla zamanını harcamak istemiyor, bulduğu her fırsatta dinlenmek istiyor :))

Bizim evden örnekler vereyim. Oğlumun gündüz uykusunun saati asla aynı değildir. Önceki akşam kaçta yattığına (her akşam aynı saatte yatırmaya gayret ediyoruz ancak yok ablayla kudurmaktan, yok oyunu bırakamamaktan hep değişiyor) ve gece kaliteli uyuyup uyuyamamasına göre değişir. Ki bu da -eğer diş, hastalık vs yoksa- açlığına bağlıdır. Yatmadan önce iyi yemişse iyi uyur yememişse sık uyanır falan. Nitekim ertesi günkü öğle uykusu asla düzenli olamıyor.

Bir türlü düzelemeyen mesele de yemek. Gece emince bizim kahvaltı ettiğimiz saatte acıkmamış oluyor. Onun kahvaltı saati geldiğinde ablasının atıştırma saati geliyor. E bu bebe de o abur cuburu istiyor, kıza yalvar yakar şimdi yeme annecim bekle desem de dinlemiyor. Böyle hallerde iki lokma sağlıklı, üç lokma abur cubur şeklinde acayip bir düzen  oluyor ya da olamıyor. Abla okulda olduğunda biraz daha iyi düzen ama baştan söyleyeyim ikinci çocuklar yasak gıdalarla daha erken tanışıyor.

Küçük büyüğünü her konuda taklit etmek istediğinden, onun elindeki her oyuncağın aynısını istiyor, erkenden herşeyin aynısından iki tane dönemi başlıyor. Oğluma aldığım bebek oyuncaklarının hiç biri kullanılmadı, doğrudan ablasınınkilerle başladı, erkenden boya yapmayı, sabun baloncukları üflemeyi, tırmanmayı zıplamayı öğrendi. Evde her an bir tehlikeli hareketler oluyor ve iki saniye rahat oturmak mümkün değil. 

İkinci çocuklar büyük çocuğun programına göre yollarda veya bekleme odalarında büyüyor. Okul-kurs yollarında, aktivite derslerinin bekleme salonlarında, büyük çocuğa uygun parklarda... Fakat ne gariptir ki büyük çocuğun arkadaşlarını arkadaş ediniyor, buralarda bulunmaktan memnun oluyor ve bu hızlı tempo onu mutlu ediyor. Büyük çocuklarla beraberken onların yaptıklarını denediği için birçok beceriyi daha erken kazanıyor. 

Tek çocuklu hayatta çocuğun sosyalleşmesi için ekstra çaba gerekirken (oyun gruplarına götürmek, parklarda kaynaştırmaya çalışmak gibi), ikinci çocuk  için hiç zahmet etmeye gerek kalmıyor. Abla/abinin varlığı bir yana, onun arkadaşları, bekleme salonlarındaki diğer velilerin ikinci çocukları gibi geniş bir sosyal çevreye sahip oluyorlar :)) Bu yüzden olsa gerek daha rahat oluyorlar.

Böyle bakınca ikinci çocuğun fazla bir yükü  yokmuş gibi görünüyor, gerçekten öyle. Geçenlerde bir yorumda da yazmıştım, ilk çocuk doğduğunda hayat duruyor, herşeyimizi ona endeksliyoruz ama ikinci çocuk olanca hızıyla akıp giden hayatın içine doğuyor. Olması gereken de bu aslında, yüzyıllardır tüm annelerin yaptığı bu çünkü. İşte bu yüzden ikinci çocuk hayatın durması değil, daha da zenginleşmesi demek oluyor.

5 Haziran 2016 Pazar

Çocuklu Aile Dayanışması

Haziran 05, 2016 7 Comments

Her anne baba çok iyi bilir ki, çocuk sahibi olduktan sonra ne tatiller eskisi gibidir ne gezmeler... Değil dinlenebilmek, daha yorgun olarak dönmemek işten değildir. Fakat gezmeyi seven anne babalar yine de bu yorgunluğu göze alır, çünkü zaten evde de dinlenemeyecektir. En azından mekan değişikliği yapıp biraz rahatlamaya çalışır.

Çocukların yaşları yakın olacak şekilde bir veya daha fazla sayıda aile ile dostluk kurmak, tatile, pikniğe, ne bileyim ormana hayvanat bahçesine falan giderken hep beraber gitmek, restoranda beraber yemek yemek falan bence yapılabilecek en akıllıca iş. Fakat görüyorum ki insanlar bu tip birlikteliklere pek sıcak bakmıyorlar. Eh tamam birebir aynı kafada arkadaş bulmak, hele belli bir yaştan sonra, çok zor ama sen buna güçlerin birleşimi gözüyle bak canım kardeşim. Ha kafa dengi bir arkadaş bulursan ne âlâ lakin, sanma ki o kafaları denkleştirecek zamanın olacak.

Şimdi bizim durumumuzla örnek verecek olursam, çekirdek ailemizle bir yere gittiğimizde ben bir çocuğun peşinden, kocam diğerinin peşinden koşarken, biz ne dinlenebiliyoruz, ne de birbirimizi görüp iki çift laf edebiliyoruz. Fakat bizim gibi iki çocuklu başka bir aileyle gittiğimizde büyük çocuklar beraber oynuyor, küçük çocuklara ise anneler ve babalar sırayla bakıyor. Bu sırada çocuk bakmayan grup da oturup sohbet ediyor ve nihayet dinlenebiliyor. Daha ne olsun! 

Her anne baba bunun farkında olmasına farkında ama açıkça dile getirmekten kaçınıyorlar genelde. Sanki ben çocuğumun yükünü sana yıkacağım zannedilir diye korkuyor. Oysa her iki taraf için de durum aynı. Her iki taraf da bu tür bir desteğe eşit ölçüde muhtaç! Sanırım çekingenlikten bu tür organizasyonlar kolay kolay hayat bulmuyor :/

Açık olun, ortak çıkarlarınızı gözetin, güçlerinizi birleştirin ve biraz dinlenin. Benden söylemesi ☺️



9 Mayıs 2016 Pazartesi

İçe dönük zamanlar

Mayıs 09, 2016 6 Comments
Yoğun bir iş gününün ardından eve geldiğinizde birkaç dakika sessizce uzanmak, gözleriniz kapalı (veya açık halde boş boş tavana bakmak), hiç kimseyi görmeden, konuşmadan kendinizle başbaşa kalmak ihtiyacı duyar mısınız? Veya o gün çarşı pazar çok gezdiniz, bir sürü insan/kalabalık/gürültü içinde kaldınız, eve dönünce yine birkaç dakika sessizliğe ihtiyacınız vardır değil mi? İşte bu yazıda bu ihtiyacı "içe dönük zamanlar" olarak ifade edeceğim ve ta bebeklikten yetişkinliğe herkesin kendiyle başbaşa kaldığı bu özel andan bahsedeceğim.


Her insanın bu anlara ihtiyacı var. Çünkü ne kadar sosyal olursak olalım, yaşadıklarımızı sindirmeye, dışa dönük tüm zamanlarda bilinçli veya bilinçsiz maruz kaldığımız etkileşimleri dengelemeye, biraz duraksamaya ihtiyacımız var. Mola ver, ruhunu şarj et, beynini dinlendir ve yeniden yola devam et. Her konuda olduğu gibi bu sosyal yaşamda da denge şart, ihtiyacımız olan ise, ne aşırı sosyallik ne de aşırı yalnızlık. Tabi ki her insanın bunlara dayanma limitleri farklıdır (çünkü aynı uyarana maruz kalmıyoruz, kalsak bile ruhumuzdaki etkileri aynı değil) ama en sosyal insanın bile içe dönük zamanlara ihtiyacı vardır.

Bebekler ve çocuklar dış dünyayı keşfederken o kadar çok yeni uyarana maruz kalırlar ki, ara sıra mola vermeleri gerekir. Yenidoğan döneminde sık sık uyuyarak bu resetlenmeyi sağlarlar ama biraz büyüyüp uykuları azaldığında, siz de farketmişsinizdir, tek bir oyuncakla aheste aheste oynarlar, boşluğa bakarlar veya ellerini incelerler. Bebeklerin içe dönme ihtiyaçlarının geldiğini, gözlerini sizden kaçırmasından ve karnına doğru bakmasından, veya boşluğa/duvara/bir nesneye dikkatlice bakmasından anlayabilirsiniz. Oyun istediği zamanlardaki gibi çırpınmaz, gözleri parlamaz ve heyecanlanmaz. Bunu farkettiğinizde bebeği yalnız bırakmak en iyisidir. İlla ki benimle etkileşsin diye diretmeyin. Bırakın öğrendiklerini sindirsin, ruhu biraz dinlensin.

Çocuklarda da bu ihtiyacı gözlemek zor değil. Okuldan geldiklerinde veya bir süre yoğun bir şekilde oyun oynadıktan sonra biraz mola vermek için uyumak isteyebilirler veya kendi kendine sakince oynama/ kitap okuma/ tablet&telefon ile oynama gibi sakin etkinlikler yapmak isterler. Gün içinde bu döngülerin sayısı birçok kez olabilir. Yoğun etkileşimli hareketli dönem ve sakin oyunlu içe dönme dönemi şeklinde birbirini takip eder. Kızımdaki bu ihtiyacı çok bariz şekilde farkediyorum ve o zamanlarda kardeşi ile bile etkileşmek istemiyor. Biraz dinlendikten sonra hareketli temposuna kaldığı yerden devam ediyor.

Yetişkinler de işyerinde yoğun çalışırken ve anneler de yoğun bir şekilde çocuklu hayata maruz kaldıklarında (bilirsiniz bolca aksiyon, gürültü ve yorgunluk içerir) içe dönük zamanlara ihtiyaç duyarlar. Kısa molalarla içimize döneriz, biraz dengelenir ve kaldığımız yerden devam ederiz. Bu anların sayısı, sıklığı ve süresi elbette yine kişiden kişiye değişir.

Sanıyorum konunun özünü anlatabildim, şimdi değinmek istediğim tablet/telefon gibi cihazların bu amaca hizmet ederken kullanılması. Elbette ki çocuklarda ve yetişkinlerde imkan bulunabiliyorsa diğer rahatlama yöntemlerini kullanmak daha iyi olacaktır ama bulunmadığında bunları kullanmanın (ancak tabi ki bu ihtiyaç süresince, daha uzun değil) sorun olmayacağını düşünüyorum. Kendim için konuşacak olursam gün içinde bir dakikayı geçmeyen sürelerde telefonuma bakmak, bu sırada üç beş ig fotoğrafı ile içimi açmak veya bir blog yazısı olumak ihtiyacı duyuyorum ve yapıyorum. Böyle kısa molalarla kendimi resetlemezsem tüm gün full enerji çocuk bakımına tahammül edemezdim. Molalarım çok kısa olduğu için ne yazık ki başka hobilerimi yapamıyorum, elime kitabımı aldığım anda bırakmam gerekiyor veya ipleri tığımı bulup çıkarana kadar daha oturamadan aranıyorum. Yani benim için en hızlı ve kısa süren rahatlama yöntemi şimdilik telefon gibi görünüyor.

Kızım da okuldan geldiğinde yarım saat kadar yalnız kalmaya ihtiyaç duyar. Kendi kendine mırıl mırıl konuşarak oyuncakları ile oynar veya bazen tabletten birşeyler seyreder. İçe dönük anının süresi bitince yeniden cıvıldamaya, hoplayıp zıplamaya başlar.

Geçenlerde bir arkadaş toplantısında kızım 5-6 çocukla bir araya gelmişti. Bir süre oynadıktan sonra hepsi telefon istedi. Biz anneler olarak "a zaten birbirinizi az görüyorsunuz telefonu boşverin" düşüncesinde olsak da, onların asıl istediği, telefonu içe dönme aracı olarak kullanmaktı. Gidip yalnız kalacakları bir oda yoktu, şahsi oyuncakları yanlarında değildi, üstelik bazıları okuldan gelmişti yani telefon içine kapanabileceği tek araçtı. Çoğu bir süre oynadı, dinlendi ve ardından hep beraber bu sefer daha etkin şekilde oynamaya devam ettiler.

İşte böyle anlarda telefon kullanımını zararlı bulmuyorum (elbette göze ve zihne etkileri, radyasyon vs bahsetmiyorum, bağımlılık anlamını kastediyorum). Bu içe dönük anlarda kullanılıyorsa, ve süre bitince bırakılıyorsa, bağımlılık yaratmıyor. Tabi burada kontrolü elden bırakmadan, ihtiyacı bittiğinde kaldırıp, diğer oyunların yerine asla telofonu koymadan kullanılmasından bahsediyorum.

Bu yüzden çocuklarımızı iyi gözlemlemek, onların hareketli/sakin dönem sürelerini ve o süre içinde ne kadar kaldıklarını öğrenmek, sakin dönemlerde yapacak birşey bulamıyorsa onları dinlendirecek oyunlar sunmak, fikirler vermek iyi olacaktır. İlla ki telefon değil, suyla oynamak, müzik dinlemek, müzik aleti çalmak, resimleri incelemek gibi yavaş oyunlar da bunun yerini tutacaktır.

Siz çocuklarınızda böyle anları farkediyor musunuz? O anlarda çocuğunuz neler yapıyor? 



2 Mart 2016 Çarşamba

Çocuklu Hayatın Değiştirdikleri

Mart 02, 2016 6 Comments
Yazılmayı bekleyen konular taslaklarımda her geçen gün arttığı için azmettim bu hafta sıkı çalışacağım. Daha önce sevgili Gri Lady bir yorumda bazı sorular sormuştu. Bunları cevaplamak istiyorum bu yazımda.

Çocuk olduktan sonra evliliğin gidişatı - özellikle ikinci bebekle eşler arasındaki iletişim ne halde oluyor çok merak ediyorum...
Çocuktan sonra çiftler arasındaki ilişkinin değişmemesi imkansız sanırım. Fakat bu değişim illa ki olumsuz yönde olacak diye birşey yok. Aslında çocuk olmasa bile yıllar geçtikçe ilişkiler değişir, dönüşür ve çiftler arasındaki duruma göre bağlar güçlenir veya zayıflar. Biz eşimle ilk gençlik yıllarımızda tanıştık ve beraber büyüdük diyebilirim. Çocuktan önce de çok fazla konuşan (bizi tanıyan herkesin tepkisi ne konuşuyorsunuz bu kadar çok olurdu) bir çiftik. Şimdi neredeyse hiç konuşamıyoruz diyebilirim :) Sağolsun kızımın çenesi epey düşük, onlar uyanıkken fırsat vermedikleri için, uyuyunca da ses olmasın diye konuşamıyoruz. Fakat gözlerimizle iletişim kurma becerimiz arttı bak :)

Bunu ayrı bir yazı olarak yazacaktım ama burası tam yeri olacak. Eşler arasındaki ilişki iki çocuklu durumda, tek çocuklu durumdan daha iyi oluyor bence. Neden derseniz, her ne kadar ilgili bir baba olursa olsun, tek çocuklu iken çocuğun yükünün çoğu anne üzerine kalır. İlk başta geceleri kalkıyorsa da zamanla kalkmaz olur, oyun oynama dışında bir çok sorumluluk annenin üzerindedir. E bu da haliyle annede sinir krizlerine sebep olabilir :) Fakat iki çocuklu olunca (etrafta yardımcı kişiler olsa dahi) babanın sorumluluğu daha çok artıyor. İlk çocuğun neredeyse tüm yükü babaya kalıyor. Böylece baba annenin halini anlıyor, anne de kendi koşturup dururken yan gelip yatan bir baba profili görmediğinden sinirlenecek bir durum oluşmuyor :) 

Ben iki çocuklu olduktan sonra eşimle aramızdaki dayanışmanın/paslaşmanın ciddi bir ölçüde arttığını gördüm. Bu bizi birbirimize daha da bağladı, çok iyi bir takım olduk. Görev dağılımı açısından bakarsak ikimiz de anne kıvamında çalışıyoruz diyebilirim. Bu yaşadığımız tecrübe sonunda gerçekten benim halimi anlıyor. Yorgunsam bunun nasıl birşey olduğunu biliyor, çok yoğun bir güne rağmen formumdaysam gücüme hayran oluyor. Kısacası olumlu bir etkisi var. Tabi yine arada sürtüşmeler oluyor mu oluyor. Ama artık o da biliyor ki bazen patladığımda, çoğunlukla sebebi stresimi atmak için, çünkü ondan başka kişi yok etrafımda. 

Birbirimize fazla zaman ayıramıyoruz, eskiden yaptığımız bazı şeyleri bazen ah ne güzeldi diye anıyoruz ama biliyoruz ki 2 yaş civarı nispeten düzene giriyor birçok şey. O zaman yaparız diyoruz. Buna rağmen mutsuz değiliz, çocukların ikisini de alarak arada ben ona, o bana zaman yaratmaya çalışıyoruz.

Çocuklu hayatın dinamikleri neler mesela ?
Bu soruya cevap vermek için hayatın dinamiklerinin ne olduğuna baktım googledan itiraf edeyim. Dinamik deyince aklıma sadece fizik geliyor :) Doğrusu hayatın dinamikleri kavramı benim için hiçbirşey ifade etmiyor, bunu tanımlayamıyorum. Hayatın olmazsa olmazlarını kastediyor sanırım ama bunları sıralamak da çok zor benim için. Çünkü ben her konuda değişime inanan, bunu gözlemleyip ona göre hareket eden, durmadan bukalemun gibi değişen bir anneyim bana göre. Bu yüzden çocuklarıma karşı olmazsa olmazlarım pek yoktur, durumu en iyi şekilde kurtarmak şeklinde oluyor hedefim genelde. Fakat anne baba olarak hepimizin yapmak zorunda olduğu şeyler var ki bunlar çocukların güvenliğini, fiziksel ve psikolojik sağlığını korumak, yeme, içme gibi yaşam haklarını sağlamak, özgürlük gibi insani haklarını kollamak gibi. Bunlar da sadece bana has şeyler değil zaten.

Diğer yandan çocuklarıma uygulama konusunda hassas olduğum şeyler var. Onları birey olarak görmek, sevildiklerini sık sık hissettirmek, sık sık sarılmak, mutlu olmaları için elimden geleni yapmak, özgüvenli, ahlak ve vicdan sahibi yetiştirmek, kendilerini güvende hissetmelerini sağlamak, mutlu bir çocukluk geçirmelerini sağlamak, sağlıklı yiyeceklerle beslemek gibi. Bu konudaki gayretlerimiz her zaman kusursuz değil belki, veya ritmik bir düzeni yok. Fakat dengeyi kurmaya çalışıyor ve sürdürmeye gayret ediyoruz.

Anne oldukta sonra mutluluk anlayışınız değişti mi ? Değiştiyse ne yöne doğru değişim gösterdi ?
Önceden de fazla kafaya takmayan biriydim. Bunu umursamazlık anlamında değil kendi sağlığım için buna gayret ettiğim için yapıyordum. Fakat pek tabi ki çocuk olunca herşey değişiyor. Onların iyi olmasından başka tüm ayrıntılar önemini yitiriyor. Buna karşın daha kolay kahkaha atan, daha rahat biri olduğumu söylemeliyim. Çocukların her gülümseyişi, çabaları, konuşmaları, tavırları mutluluk sebebi benim için. Varlıklarından yayılan o saf ışığı hissedebiliyorum artık kolayca. Ve o ışık kesinlikle bana çok iyi geliyor.

Hayatınızı sil baştan yaşama fırsatınız olsa kazandığınız en büyük tecrübeler neler ve neleri daha faklı yapmayı denerdiniz?
Çok klasik bir cevap olacak ama değiştirmek istediğim birşey yok. Bazen geç anne olduğum için bu mutluluğu daha önce tatsaymışım diye düşünüyorum ama o zaman belki şimdiki anneliğimden farklı bir annelik tecrübem olacaktı bilemem. Bu yüzden şimdiki halimden memnunum. Genelde geçmişimde pişmanlıklar biriktirmemeye çalışırım. Yaşadıysam geri adım atıp düzeltmeye çabalarım, geçmişin yükünü yüreğimde taşımamaya gayret ederim. Artık ne kadar becerebilirsem... Ancak iç huzurumun yerinde olduğunu söyleyebilirim ki bu da benim için yeterli zaten.

1 Mart 2016 Salı

Çocuklarla Nasıl Geziyorum(z)?

Mart 01, 2016 4 Comments
Eski yazılarımdan birinde çocuklarla nasıl gezdiğimizi merak etmişti bir arkadaşım. Bu konuyu yazmam ayrıca ilerde benim için bir hatıra olacak, o zaman hadi bakalım :)

Gezmelerimizi birkaç kategoride sınıflandırmam gerek. 

1- çocuklarla tek başıma kasabamız içinde yaptığımız geziler

Kasaba içinde yaptığımız geziler çoğunlukla, okula, markete, kütüphaneye, ormana ve içindeki çifliğe, parklara oluyor ve süresi 3 saati pek geçmiyor. Bunlar genelde bisikletle oluyor, ön koltukta oğlum arka koltukta kızım şeklinde. Bazen oğlum bebek arabasında kızım da yürüyerek gideriz. Evden çıkış faslımız tam bir curcuna olsa da dışarda olmayı çok seviyorlar. Hazırlığımız, genelde tüm montları ayakkabıları kapının yakınına koymamla başlıyor, yakalayıp yakalayıp giydiriyorum ve çıkıyoruz. Kızım oyununu bırakıp hazırlanma konusunda tembel hayvandan farksız. Oğlum da gezmeye gideceğini anlarsa daha düzgün davranabiliyor. Bunun için bay bay yapıp gezmeye gideceğimizi anlamasını sağlıyorum. Kapıdan çıkıp kapıyı kapatınca rahatız. Genelde yanıma hiç oyuncak almam (bebek arabasına da bir oyuncak takmam, gerek yok etrafa kuşlara doğaya bakıversin) durmazsa sopalar taşlar yapraklar ile desteklerim ki zaten kızım dışardan böyle şeyler toplamaya bayılır, o eline alınca illa kardeşi de ben de isterim diye tutturur. Evde ve kapının girişinde bir biriktirme köşemiz var, topladıklarını dönüşte buraya bırakırız. Bu gezilerde çantamda bir meyve veya bisküvi, su, ıslak mendil, 1-2 bez (kızıma da bazen gerekiyor) oğlana bir takım kıyafet bulunur. Eğer okula gidiyorsak bir anahtar ve telefon ile çıkarım.


2- çocuklarla tek başıma kasaba dışı yaptığım geziler
Araba kullanmadığım için eşim yokken yaptığımız gezilerde toplu taşıtları kullanıyoruz. Genelde otobüsle başka ilçeye ya da Amsterdam merkeze gidiyoruz (çoğunlukla alışveriş, bazen arkadaş toplantısı). Hazırlanma faslımız bu durumda biraz daha kritik bir hal alır çünkü pek de sık olmayan otobüsleri kaçırmamak için acele etmem gerekir. Kendimi, çantayı ve gerekenleri önce hazırlarım çocukları da otobüs saatinden yaklaşık yarım saat önce giydemeye çalışırım. Genelde kızımı "hadi"lerle zorla hazırladıktan sonra, oğlanı bebek arabasına, kızı da bebek arabasının arkasına takılan ayakta durma aparatına koyup (bizim tabirimizle rokete, çünkü rokete binip pırrr diye havalanıyoruz) yaklaşık on dakika uzaklıktaki durağa (evet ne yazık ki epey uzak) adeta koşarak gidiyorum. Kan ter içinde otobüse yetiştikten sonra koltuklara oturuyoruz ve etrafı izleyip konuşarak gidiyoruz. Bu geziler de maksimum 4 saat sürer. Yanıma aldıklarım bir öncekiyle aynıdır. İlave bir tatlı yiyecek daha alırım (küçük kutuda kuru üzüm, şeker yada minik bir çikolata) çünkü kızım, gittiğimiz yerlerde muhtemelen dükkanlarda bu tip şeyler görecek ve isteyecektir. Yanımda bulunması daha kontrollü oluyor. Gezerken oğlum bebek arabasında durur (önceden böyleydi ama on gün kadar önceki benzer gezide hiç durmadı anam ağladı resmen, yürüyüp kaçmak istiyor). Gerçi ben sürekli saatlerce oturtmam mutlaka hevesini alsın diye uygun yerlerde durup yürümesine izin veririm. Dolaşırken uygun yerlerde kızım elimi tutmadan yürüyebilir ama araba ve bisiklet yollarının yakınlarında, kalabalık yerlerde mutlaka elimi tutmak zorundadır. 

3- çocukları eşimle birlikte götürdüğümüz şehir içi (veya günü birlik ülke içi) geziler

Eşim olduğu için bu gezilerimiz genelde arabayla yapılır ve içeriği dışarıda kalacağımız saate göre, yapacağımız aktiviteye göre değişir. Genelde bu gezilerimiz çocuk odaklı geziler olsa da, son yarım yıldır gelişen sosyal çevremizle birlikte arkadaş ziyaretleri de olabiliyor. Her cumartesi sabahı da 915 de kızımın balesi için evden çıkmamız gerekiyor. Aslında bizden başka hiç bir çocuğun hem annesi hem babası gelmiyor aynı anda (genelde babalar götürüyor) ama benim canım gezmek istediğinden gidiyorum. Bitişinde hep beraber pazara (Albert Cuyp markt yakınında) veya alışverişe gidiyoruz çoğunlukla. Eşim olduğunda dışarıda çocuklara dikkat ederken görev dağılımı yaparız, ikimiz de birer çocuğa dikkat kesiliyoruz. Yanımızda bebek arabası, arabada oyalamak için oyuncak ( günden güne iyiye gidiyor ama genelde Nova arabada bağlı durmaktan hoşlanmıyor, bir de eşref saatine denk gelirse oturtmak çok zor), o gün yapacağımız aktiviteye göre kıyafet (açık hava ise yedek kıyafet, havuz ise mayo vs), bol yiyecek (ekmek, peynir, galate, meyve, tatlı, bazen biberonla süt, su, eğer restoran bulamayacaksak kendimize sandviç, su) hazırlarım. Evden çıkmamız yine öncekilerle benzerdir, bol hadili bir diğer çıkış hikayesi :)

4- konaklamalı şehirler arası veya ülkeler arası geziler.

Çocuklarımız uzun süren araba yolculuklarına tahammül edemediklerinden uzak yerlere seyahatlerimiz genelde uçakla oluyor. Araba yolculukları ise 1,5-2 saatten uzun olmadı henüz iki çocuklu hayatta. Genelde bu yolculukları uyku saatlerine denk getirmeye çalışırız (tabi büyüğü artık gündüz uyumuyor, eskiden öyle yapardık ona da). Bazen denk gelir bazen gelmez ama seyahat öncesi aman denk geldi/gelmedi, durmayacak kaygısı yaşamıyorum artık (evet ilk anneliğimde 2-3 uçuşta yaşamıştım). Şimdi kızımın uçuşlarının sayısını bilmiyorum herhalde 30 dan fazladır, oğlumun da şuan bulunduğumuz tatilden dönünce 10 olacak daha 1 yaşında. Uçuş öncesi özel bir hazırlık yapmıyorum artık. Kızıma boyama veya sticker kitabı (gerçi uçakta verilenleri yapıyor artık veya uçaktaki ekrandan birşey izliyor ancak kulaklıklar uymadığı için pek başarılı olamıyor, camdan dışarıyı izliyor, bazen kendi kendine şarkı söylüyor) oğluma da sevdiği bir kitap bir minik araba o kadar. Son uçuşta ikisini de kullanmadı kumandayla plastik bardaklarla falan oynadı :) Genelde bu yolculuklarda bir bebek arabası (daha önceden bir de sling) alırız, kıyafet olarak eskiden fazla fazla alıp boşuna taşıyıp akıllandıktan sonra çok az miktarda.  4 kişi bir büyük boy bavula sığabiliyoruz. 

Çocukların kıyafetlerini alırken dikkat ettiğim birkaç ayrıntı var fazla olmaması için. Mesela soğuk ve ılık havalar için aynı anda kullanabileceğim şeyler alırım. Şimdiki seyahat için konuşursam, çocukların birer montu ve birer polar hırkası (oğlumun ekstra bir ince yağmurluğu) var. Eğer hava ılık olursa dışarı çıkarken hırka yeterli, soğuk olursa uzun kollu penye tişört ve mont. Çok soğuk olursa diye örgü kazak almadım, bunun yerine mont içine örgü kazak yerine penye ve polar hırka yeterli, çok kalın pantalon almadım gerekirse içine ince pijama ve normal pantalon yeterli. Bu şekilde her sıcaklığa ayrı kıyafet değil de kombine edilebilir şekilde ayarlıyorum. Genelde çocuklar için kıyafet sayısını (yıkama imkanım yoksa) her gün için bir takım +2-3 fazlası şeklinde ayarlarım. Kendimize de minimum sayıda alırız.

Yol çantamda yine benzer şeyler bulunur ama bu yemek temin edip edemeyeceğimize göre değişir. Kalacağımız yerde tüketmek üzere özel bir hazırlık yapmıyorum, sadece kızım sevdiği için çiğ badem ( genelde kavrulmuş bulunuyor) ceviz fındık gibi yemişleri, ne olur ne olmaz diye hüp diye çekilen meyve pürelerini yedek olarak alıyorum. Bunun dışında acil sağlık ihtiyaçları olarak yara bantı, mor kremimiz (lansinosh), paracetamol, kansuk fitil, mini boy pişik kremi hep çantamda bulunur.

Şimdilik aklıma gelenler bu kadar, yazı da epey uzun oldu zaten. Okuduğunuz için teşekkür ederim :)





26 Şubat 2016 Cuma

Benimki Daha Berbat

Şubat 26, 2016 6 Comments

Bugün ablamın TEOG'a hazırlık aşamasında olan oğlunun sınıf arkadaşı ve annesi ile beraberdim. Hep birlikte oturup sohbet ettik. Tabi ki onların gündeminde sınav ve çocuklar vardı. Daha doğrusu çocuklarının ne kadar tembel oldukları. Tabi ki annelerin gözünde.

Kız olan gayet iyi zaten, okulda en iyilerden biri. Ablamın oğlu da evet çalışma konusunda gayretli değil ama ite kaka gidiyor. Ablamın sürekli kontrol etmesi, iteklemesi sayesinde teşekkür, takdir vs alarak geçiyor. TEOG'un birinci sınavında ablamın kafasındakinden daha fazla yanlış yapmış ama neyse...

Tartışma bir ara öyle bir noktaya geldi ki. Ay benimki hiç çalışmıyor, yok benimki daha beter. 400 tane testi var bir ayda yapması gereken zor bitirdi. Ay o iyi bitirmiş benim ki 4 gün kaldı daha dokunmadı (bunu diyen tabi ki ablam). Yok bizim kızın deneme sınavlarında düşüş var çalışmıyor ki hiç. Ay bizimkine kalsa dersaneye gitmeyecek.... Bunun gibi uzar gider. Bir ara kendilerini öyle kaptırdılar ki seslerin volümü yükseldi. Benimki daha kötü / yok değil benimki daha kötü tartışması ateşlendi. O sırada uyardım. Farkında mısınız şimdi kimin  çocuğu daha kötü tartışması yapıyorsunuz, bi durun dedim.

Onları suçlamıyorum elbette, değer verdikleri evlatları için ellerindeki şartların en iyisini istiyorlar. Çocuklar biraz çaba gösterse daha iyisini yapabilecekleri halde, yeteneklerini boşa harcadıkları için üzülüyorlar. Çok da haklılar, belki ben de vakti gelince öyle davranacağım bilemiyorum şimdiden. Şu an olayın dışında biri olarak, gördüklerimi yazıyorum.

Düşününce genel olarak toplumumuzda bu türde bir yarış oldukça yaygın. Çalışanlar, kimin işi daha yorucu; yaşlılar, kimin ağrıları daha fazla; anneler, kimin çocuğu daha yaramaz tartışmasındalar sürekli. Oysa hatırlayın belki iki yaşına kadar neredeyse tüm anneler, ay benimki şu ayda emekledi/yürüdü/konuştu ya da bizimki ingilizce ona kadar saymayı öğrendi gibi konularda yarış halindeydi. Daha düne kadar en iyisi benim çocuğum iken ne oldu da en kötüsü/ yaramazı / söz dinlemeyeni benim çocuğum oldu? Anneler neden böyle 180 derece döndü?

Bugün o tartışmada sözkonusu olan çocuklar da vardı. Tamam oldukça şen kahkahalı bir ortamdı ama, anneleri asla ikna edemedi çocuklar. Diğer yandan, ne kadar iyi olurlarsa olsunlar, anneler bir tık üstünü hedefleyecekler yine çocuklarının eksik yönlerinden dem vuracaklardı kesin. Sonuçta ne kadar gayret ederlerse etsinler, çocuklar yine de memnun edemeyeceklerdi annelerini.

Oysa (sadece hayal ediyorum tabi) negatife değil pozitife odaklansak, eksiklerini değil artılarını öne çıkarsak çocuklar daha iyi motive olacaklardır. Tamamen aynı konu olmasa da bir hafta kadar önce benzer konuda bir deneyim yaşadım kızımla çünkü.

Bir süredir ne yazık ki Helo'ya daha çok direktifler veriyor ve emir kiplerindeki cümlelerimin arttığını farkedip rahatsız oluyordum. Ama ne yazık ki yorgunluktan ve yoğunluktan bu konuda bir adım atamıyor, kızımla dertleşecek ve davranışımı tolere edecek zaman bulamıyordum. Çözümü yine çok şükür ki kendiliğinden gelişti. 

İstanbul'a gelmeden önce, buradaki herkese boyama yapıştırma işleri yaparak hediyeler hazırladı. Yetmedi arkadaşlarına da yaptı, özenle paketledi, bir yere koydu ve onları hergün öptü. 

Ben de onun ne kadar düşünceli ve iyi kalpli olduğunu, kalbinin kocaman olduğunu söyledim. Çok sevindi başka dedi. Ve ben de, bir bir iyi özelliklerini saydım. O kadar tatmin oldu ki ertesi sabah anne bir daha söyler misin dedi. Yine söyledim ve ondan sonra gün içinde de olumlu özelliklerini daha sık vurgulamaya başladım. İstediğim değişim süreci böylelikle tesadüfen (belki de değil) başlamıştı.

Ben böyle yaptım siz de böyle yapın demek değil amacım. Sadece farkındalık sağlamak için söylüyorum. Belki farketmeden hitaplarımız çocuklarımızı negatif etkiliyordur ve sadece konuşma şeklimizi olumluya çevirerek durumu düzeltmek mümkündür.

Ayrılırken ablamın arkadaşına da dedim. Çocuklarımızı ne emeklerle büyütüyoruz, onlar bizim canımız. Senin istediğin yeri kazanmış ama psikolojisi bozulmuş bir çocuğun olsun ister miydin? Varsın daha azı olsun ama onlar iyi olsun, mutlu olsun...

Tüm çocuklar iyi olsun...




12 Şubat 2016 Cuma

Pratik Anne Fikirleri 1

Şubat 12, 2016 7 Comments
Anne olunca eski hayatımızda yayıla yayıla yaptığımız işleri düşününce, "ay ne kadar da boş vaktim varmış" diye düşünüyor musunuz siz de benim gibi? Şimdi ise herşey hızlı ve pratik olmak zorunda. Yoksa ya hiçbir iş yapamayacaksın, ya da iş yaparken çocukların anlarını kaçıracaksın demek oluyor bu. Bir de tabi zaten yorucu geçen bir gününe ekstra yorgunluklar ilave edeceksin demek...

Çocuklarımı büyütürken sık sık yaptığım ve bence pratiklik sağlayan şeyleri yazmak istiyorum. Biliyorum ki her annenin böyle kendine has çözümleri var, onlar da paylaşırsa ve yeni fikirler edinirsem memnun olacağım.

Gece bez sızıntısı durumunu siz de yaşıyor musunuz? Çok sık olarak özellikle bel kısmında bir ıslaklık oluyor oğlumda. Bezini, pijama altını değiştiriyorum ama badiyi ve üstünü çıkarmak istemiyorum gece gece. Yoksa uykusu daha da açılacak. Bunun için imdadıma ufakken kullandığım ağız mendilleri yetişiyor. Islak yer vücuduna temas etmesin diye bu mendillerden koyuyorum içerden. Islak yerler de sabaha kurumuş oluyor zaten. Sabah uyanınca komple değiştiriyorum.

Yine gece bez sızıntısını önlemenin çaresini bir numara büyük bez bağlamakta buldum. Bel ve alt kısmı çok sıkı olmasın. Genelde oğlumun bezlerinin ön yarısı dolar, arka yarısı kupkuru olurdu. Büyük bez bağlayınca hem öne hem arkaya eşit dağılıyor çişler. Gündüzleri büyük bez bağlamıyorum çünkü yürümesini zorlaştırıyor.

Bezi bırakmış çocuğun dışarda tuvaleti gelirse ve gidebileceğiniz en yakın tuvalet çocuğun dayanamayacağı kadar uzaktaysa (kızım son ana kadar söylemediğinden başımıza çok gelir bu durum) çare çantanızda yedek taşıdığınız bebek bezi. Hemen bir kuytuya çekilip bezi takıyorum, işeyince bezi çıkarıp atıyorum. Doğrusu bunu o kadar çok yaptık ki, mağazalarda, marketlerde... Benim çantamda oğlumdan dolayı hep bez var ama, bu iş için en ucuz bezleri dahi kullanmak mümkün. Sonuçta hemen takıp çıkarıyorsun, tem teması minumum.

Eğer çocuk kabız olduysa, çok fazla beklemiyorum ben. Düşünceme göre vücuda giren-çıkan dengesi bozulmamalı, yoksa sıkıntılar başlar. Her gün düzenliolarak  kaka yapmaları için sıvı tüketimine dikkat ediyorum ama bazen oluyor işte, kaka bir gün sekteye uğruyor veya çıkışı zorluyor. Kabızlığa çare olarak tavsiye edilen meyve kuruları, kayısı suyu... gibi şeyler (yani içerden müdahaleler) bence kabız olduktan sonra kolay kolay etki etmiyor. Bu içerden gelen yumuşatıcı faktörlerin en dış sınırdaki sert kakaya ulaşması zor olduğu için böyle. Onun yerine bu sert bölümü yumuşatacak bir dış etki lazım. Ben bu durumda gliserinden yapılmış bir fitil olan Kansuk kullanıyorum. Bu yağ kakayı yumuşatıyor ve popoyu acıtmadan dışarı çıkmasını sağlıyor. Fitil alışkanlık yapar vs yorumlar var, bizde hiç öyle olmadı. Zaten her gün değil belki ayda yılda bir kullanılıyor. Oysa kabızlığın sebep olduğu acı bir yana, çocuğun psikolojisine de olumsuz etkisi var.

Bu yazı hep kaka/çiş üzerine pratik fikirlerden olmuş oldu, beslenme ve diğer konulardakileri de ayrı post yapacağım. Yani devam edecek :))


3 Şubat 2016 Çarşamba

Tatlı Sert Annelik

Şubat 03, 2016 17 Comments
Mutlaka denk gelmişsinizdir, özellikle iki yaşından itibaren, çocukların sınırlarını bilmeye ihtiyaç duydukları, böylelikle kendilerini güvende hissettikleri söylenir. Onlar kendilerini yerlere atarak istediklerini yaptırmaya çalışsalar da asla taviz vermemeliymişiz. Bu duruma her ne kadar sinir olsalar da bir yandan memnun olurlarmış. Çünkü bir bakıma annem beni önemsiyor mesajı içeriyormuş.

İlk annelik tecrübemde ben bu sınırlar konusunda pek başarılı değildim. Genelde güvenlik tehlikesi arz etmeyen herşeye izin veriyordum kızıma. Fakat bu kendimi aşırı yıpratmam, bir insan olarak önceliklerimi ihmal etmem (wcye gitmek de dahil) anlamına geliyordu. O zamanlar ikinci çocuğunu yetiştiren ve şimdi benim aydınlandığım gibi aymış olan ablam, bana aşırı taviz verdiğimi, biraz sert çıkmam gerektiğini söylüyordu. Ancak öyle çocuğu korkutan cinsten değil "tatlı sert" olacaksın derdi. Üstelik o zamana kadar çok hassas yetiştirdiğim kızıma bile böyle tatlı sert çıkışlar yapıyor, ancak hayretler içinde görüyordum ki, kızım yine teyzesini çok seviyor, hatta ona benim annem ol diyordu.

Tabi zamanla ben de o kıvama geldim :) Kızımla olan ilişkimizde de bence buna bağlı olarak olumlu bir değişim oldu. Bana daha düşkün olmaya başladı ve kızdığım zamanlarda ise dibimden ayrılmıyor. Oysa öncesinde daha başına buyruktu ve durmadan yapmamı istediği yeni anormal isteklerini yapsam da tatmin olamıyordu. 

Tatlı sert annelik nasıl birşey diye soracak olursanız aslında muhtemelen hepiniz biliyorsunuz kendi annenizden. Hani annelerimiz biz ufakken bize kızıp bağırırlar, terlik fırlatırlar veya çimdik atarlardı (tabi siz de çimdik atın demiyorum) fakat aslında onların bize kızmadıklarını yine sevdiklerini bilirdik. Kızdıkları o sırada yaptığımız şeydi, şahsımız değil. O tepkiyi verdiklerinde kikirdeyerek oradan kaçardık, başka zaman yine korkmaz yapardık o kabahati ama terlik gelince yine bırakırdık. Yani annemizin otoritesini hisseder ama kendimizi aciz, köşeye sıkışmış, psikolojisi altüst olmuş hissetmezdik.

İşte tatlı sert annelik bu benim lügatımda. Çocuğa sesini yükseltebilirsin ama onu korkutup köşeye sindirecek kadar değil. Daha çok oyun havasında, "şiiişt napıyorsun bakayım dökme demedim mi sana onları, şimdi yakalarsam yerim seni" gibi bir ikaz oluyor benimkisi. Çocuk yaptığı hatayı farkediyor, kızdığımı anlıyor ve kikirdeyerek işlediği suçu bırakıyor ve kaçıyor.

Genelde olay biraz sakinleşince ardından normal ses tonumla, o olaydan neden hoşlanmadığımı, beni yorduğunu, ekstra iş çıkardığını falan anlatıyorum. Eğer bunları toplamakla zaman kaybetmezsem seninle şunları bunları yapabiliriz diye açıklıyorum. Kızım için konuşacak olursam, gerçekten işe yarıyor. Oğluma da benzer tavrı takınıyorum ama daha sonuçları konusunda tam fikrim yok. Zamanla onun üzerindeki etkisini anlayacağız. Onun için bu şiddetteki bir sertlik yeterli olur mu, yoksa daha ciddi bir otoriteye ihtiyaç duyar mı şimdiden bilemem. 

Uzun lafın kısası çocuk yetiştirirken kontrolün sizde olduğunu hissettirmek şart. Tek söyleyebileceğim ipler elinizde olsun ama o ipler çocuğu boğmasın.

Sevgiler


14 Ocak 2016 Perşembe

Uykusuzluk Dert Olmasın

Ocak 14, 2016 11 Comments
Eğer öyleyse sorun daha burda başlıyor demektir. Evet biyolojik olarak uyumaya, dinlenmeye ihtiyacımız var ama şu kadar saat bu kadar dakika diye şartlandırmaya gerek yok.

Anne olacak kişilerin en büyük korkularından biri de uykusuzlukla nasıl baş edeceği olsa gerek. Eskisine göre daha az saat uyumak zorunda kalabilirsiniz kabul, fakat bu yetmeyeceği anlamına gelmiyor. 

Mutlaka sizin de başınıza gelmiştir, bazen çok az uyursunuz ama gayet zinde hissedersiniz; bazen de çok uzun uyusanız bile yorgun. Uykunun süresinden ziyade kalitesinin nasıl olduğu ile alakalı bu. Ve bebek doğduktan sonra uykular bölük pörçük ve kısa dahi olsa dinlenebilirsiniz. Üstelik hormonlar da anneye yardım ediyor. Normal zamanda çok daha yorgun olmanız beklenirken, anne olunca ekstra enerjik olunuyor. 

Ben yıllardır günde 5 saatten uzun uyumadım ve kesintisiz de en fazla 3 saat uyudum. Bazen bu 5 saatte 7-8 kere uyandığım da oldu, hiç uyumadığım veya toplamda 1 saat uyuduğum geceler de. Uykusuz gecenin ertesi günü, nasıl desem kafam basmıyor sanki, ama günümü geçirebiliyorum. Öyle zamanlarda kendime ekstra yorucu icatlar çıkarmadan günü bitirmeye çalışıyorum.

Fakat bence asıl mesele bunu kabullenmekte başlıyor. Daha anne olmadan önceki zamanlardan beri senede 2-3 gece üstüste uyuyamama gibi bir sorunum vardı, hala da devam eder. O geceler resmen kendimle savaşır, saat üç oldu, beş oldu, hala uyumadım off , diye diye yatakta döne döne, başım ağrıyarak debelenirdim. Sonra kabul ettim. Demek vücudumun ihtiyacı yok diye düşünüp zevkli birşeyler yapmaya karar verdim. Gece bir türlü uyuyamayacağımı anlayınca, kitap okurum veya hayal kurarım. Eğer uyumama sebebim çocuklar ise, mümkün olduğunca çocuklarıma odaklanıp, geçen zamandan keyif almaya çalışırım. Çocuklar gecenin bir yarısı uyandığında ve oyun istediğinde aşırı geriliyoruz. Oysa bir ya da iki saat bile sürmeyecek, tekrar uyuyacak eninde sonunda o çocuk. Ben ısrarla uyutmak yerine canının istediğini yapmasına izin veririm, bir süre sonra da hevesini alır ve uyur zaten. Ardından ben de uyurum ve ne kadar az uyursam uyuyayım sabah uyumuşçasına zinde kalkarım.

O zamandan beri uykuyla savaşmayı bıraktım. Saat kaç oldu, kaç saat daha uyuma şansım var, uyuyamazsam nasıl geçireceğim günü, başım ağrıyacak ... gibi zihnin geri planında öten sesleri susturmak lazım. Direnmeyip akışa teslim olmak, uyumazsan dinlenmeye çalışmak, uykun gelirse de kaç saat olacağına bakmadan uyumak. İnanın yetiyor.

Gerçekten bir şekilde Allah yardım ediyor, fakat direnip kendi kendinle savaşınca işler hiç de kolaylaşmıyor. Ekstra stres, ekstra baş ağrısı ve yorgunluk. Bu şekilde üstüste birkaç gece geçiren annelerin depresif olması kaçınılmaz bir son.

Eğer uykusuzluktan şikayetçiyseniz, siz de benim gibi saatleri saymayı bırakın bakalım. Hayat kalitenizde birşey farkedecek mi? 


16 Aralık 2015 Çarşamba

Zengin Süt

Aralık 16, 2015 1 Comments

Geçtiğimiz hafta iki yeni doğum yapmış arkadaşımla emzirme üzerine sohbet edince buraya da konuştuğumuz -bence önemli- olan kısımları eklemesem olmaz. Emzirme, tamamen anne ve bebeğin şartlarına bağlı ve ne kadar miktar veya ne kadar sıklıkla emzirileceğine dair genel kurallar koymak imkansız olsa da, çoğunlukla herkeste geçerli olan bazı gerçekler de var.

Emzirme uzmanı değilim elbette, ki uzmanların bile anne ve bebeği iyice inceleyip gözlemeden ahkam kesmelerini doğru bulmuyorum, yazdıklarım ve söylediklerim öneriden öteye geçemez. 

Doğduklarında emme refleksi zayıf olan iki çocuğumu da emzirmeye alıştırdığım için, emzirmenin emek isteyen bir olay olduğunu söyleyebilirim. Evet her çocuk doğar doğmaz cuk cuk emmeye başlamıyor. Memeyi nasıl tutacağından, sütün ne kadarını, hangi kısmını içeceğine kadar birçok şeyi öğretmek gerekebiliyor. Bu konuda çok detaylı anlatımlar yapan kaynaklar var. İnsan bu yazıları okuduğu zaman da, bazı ayrıntılar gözden kaçabiliyor veya dış sesler kafa karışıklığına sebep olabiliyor.

Merve'yle yazışırken tamamen tesadüf bu konuya geldik, annesi biraz sağ biraz sol memeyi vermesini tavsiye etmişti. Duyar duymaz hayıııır diye bağırdım: sakın öyle yapma sakın! Ablam da aynısını yapmıştı, düşüncesine göre çocuk tek tarafa yatmaktan yorulmuş olabilirdi. Sonuç doymayan hep aç bir bebek.

Sütünü sağan her anne tanık olmuştur, çıkan sütün ilk miktarı sulu bir süttür (ön süt) ardından yağlı ve yoğun kısmı gelir (zengin süt). Ön sütün önceden gelmesinin bir anlamı var, bebeğin su ihtiyacını giderir ve bazen bebek aç değildir sadece susamıştır. O zaman bu ön sütü susuzluğunu gidermek için emer ve bırakır.

Ancak karnını iyice doyurmak için zengin süte ulaşması gerekir. Eğer biraz sağ biraz sol meme yaparsanız, bu zengin süte ulaşamadan diğerine geçmiş olacak ve her iki memeden de ön sütü alacak. Bu karnınız acıktığında lıkır lıkır su içmenizden farklı değil, sizi doyurur muydu? Hayır.

Bu yüzden tek memede emzirmeye başlayın ve dibine kadar çektiğinden emin olun. Bazen meme iyice boşalır, süt kalmadı diye düşünebilirsiniz. Ama hayır o çektikçe gelecektir ve ben bazen içimde damarlar çekiliyormuş gibi bir his yaşarım.

Bazen de bebek doymuştur ama memenin tam boşaldığını hissetmiyorsunuz diyelim. Bir sonraki emzirme zamanında, diğer memeden değil en son bıraktığınız memeden başlayabilirsiniz. Aradan geçen süre zarfında, meme yeniden süt dolmaya başlamıştır ancak, muhtemelen diğer memedeki kadar (tabi diğer memeyi sağmadıysanız) ön süt oluşmayacak. Daha az ön süt ve hem yeni üretilen hem de geçen seferden kalmış olan zengin süt. Bu durumda bu memede zengin süte ulaşmak daha kısa sürecektir.

Bu arada diğer meme çok dolmuş ise, isterseniz bir sonraki emzirmede ön sütü biraz sıkıp azaltabilirsiniz. Bu tamamen size kalmış. Bebeğinizin ihtiyacını en iyi siz anlarsınız.

Özellikle yenidoğanların zengin sütü almaları çok önemli. Emme refleksi de zayıf ise, bu bilgiler ışığında anne olarak ona yardımcı olabilirsiniz. Ön sütü sağıp zengin sütle başlatabilirsiniz veya zengin sütü takviye yaparsınız size kalmış.

Bir yenidoğanın doyduğunun işareti, mayışması hatta uyuya kalması ve gazını çıkardığınızda kolayca geğirmesidir. İyi doymuş bir bebek, gazı vs yoksa mışıl mışır uyur.

15 Aralık 2015 Salı

Çocuğum Nasıl Bir Anne Olduğumu Biliyor, Peki Ya Nasıl Bir İnsan Olduğumu?

Aralık 15, 2015 17 Comments
Bu sabah kızımı okula bırakmış markete doğru yürürken, geçen gün yazdığım misafirlikle ilgili yazıyı düşünüyordum. Orada belirttiğim faydalarından başka kızımın acaba başka neler algılıyor olabileceğini anlamaya çalışırken birden kafama dank etti. Tabi ya beni ve babasını hiç görmediği şekilde görüyordu, bizi başka insanlarla etkileşirken, konuşurken, gülerken, yani kısaca arkadaşlık ederken izliyordu.

İlk bir yıl çocuk bakımı yedir-içir-uyut-oynat döngüsünde sürerken, daha sonra işin içine psikolojik meseleler de giriyor ve bu döngüye bir de "örnek ol" ekleniyor. Çocuk herşeyi anne babasından kapıyor, nasıl davranacağını, nasıl tepki vereceğini her şeyi... Bu yüzden uzmanlar anne baba arasındaki ilişkinin çocuğa yansıtılmasını (elele tutuşmak, sarılmak, birbirine değer vermek gibi) ve bu ilişkinin üçüncü ebeveyn olduğunu söylüyorlar. İleride çocuklar anne babasının birbirine davrandığı gibi, kendi eşlerine davranacaklarmış. Yine aynı şekilde, eve kardeş geldiğinde de onu kapalı kapılar ardında değil, aleni şekilde sevilmesi tavsiye ediliyor.

Bu yaklaşımı her konuya yaymak mümkün. Madem ki çocuğum beni örnek alıyor, hayatta yaptığım herşeye tanık olmalı, beni gözlemlemeli, olaylara karşı duruşuma şahit olmalı. Ne yazık ki, kendimize dair bir çok şeyi çocuklardan arta kalan zamanda yapıyoruz (mecburen) ve onlardan birçok deneyimi esirgemiş oluyoruz.

Düşünüyorum da kızım beni en çok onunla oynarken, evi toplarken veya yemek yaparken, bazen alışverişte, bazen parkta... görüyor. Oysa benim anne olmadan önceki halimi (anne olmayan yönümü bilmiyor). Arkadaşlarıyla sohbet eden, sergi/müze gezen, kitap okuyan, sevdiği hobileri yapan, bilgisayar başında çalışan, telefonda önemli görüşmeler yapan.... hallerimi hiç bilmiyor. Bu anlarda nasıl davrandığımı/ tepki verdiğimi/ duruşumu hiç gözlemlemiyor. Kısacası ona karşı davranışlarımdan fazlası yok onun lügatında.

Gurbette yaşadığımızdan dolayı çevremizdeki insan sayısı çok değil. Bir sosyal çevre kurmaya ve sürdürmeye uğraşıyorum ama Türkiye'deki arkadaşlarımdan da görüyorum, hayat çok hızlı akıyor ve sosyalleşmeye fazla vakit bırakmıyor. Senin vaktin olsa diğerinin uymuyor, senin çocuğun iyi olsa öbürü hasta oluyor, dolayısıyla zaman aralıkları büyüyor. Yine çocuğun bitmeyen dişi/uykusu/hastalığı vs yüzünden kişisel zevklerimizi erteliyor ya da çocuğa uyduruyoruz. Ve bugün arkadaşımla telefonda konuşurken farkettiğim gibi (genelde hep yazıştığımızdan telefonla konuştuğumu pek görmüyor kızım), kızımın benim konuşmama tahammülü yok. Sürekli bölüyor ve birşeyler talep ediyor.

Karar verdim bundan sonra, ayda bir de olsa, biz onlara değil onlar bize uyacak. Bizim istediğimiz yerlere gidilecek, hayatımızın çocuksuz yönünü de görüp anlamaları sağlanacak. Hem yarın öbürgün aynısını onlar da yaşayacak, işte o anlarda bizim davranışlarımız onlarda zuhur bulacak. 


18 Kasım 2015 Çarşamba

Bir Bebeğin İkinci Gecesi

Kasım 18, 2015 10 Comments
Uzun zaman önce aşağıdaki yazıyı okumuş ve çevirmek için not almıştım. Fırsat bulduğum zamanlarda kısa kısa çevirdim ve şimdi yayınlıyorum. Tüm yeni annelere gelsin. Yazının orijinali burada http://kellymom.com/ages/newborn/bf-basics/second-night/

---------------

Yeni bir anne olarak 24 saati geride bıraktın... Belki başka bir çocuğun daha var, ama yine de tekrar yeni bir annesin. Ve şimdi bebeğinin ikinci gecesi.

Birden bire, miniğin son 8,5-9 aynı geçirdiği o sıcak, rahat ve bir miktar yoğun karında artık olmadığını farkediyor, dışarısı ne kadar da korkunç. O tanıdık kalp atışları, plesanta damarlarının hışırtısı, ciğerlerin yatıştırıcı sesi, bağırsakların rahatlatıcı çağıltısı artık yok. Bunun yerine beşiğin içinde yatıyor, bir bez, bir tişört ve battaniye ile kuşatılmış, başına da bir şapka takılmış. Çeşit çeşit insanlar onu kucaklıyor fakat o etraftaki bunca yeni sese, ışığa, gürültüye ve kokuya henüz hazır değil. Ancak yeni birşey keşfetti, o da kendi sesi. Ve her ne zaman, rahatça uykuya daldığı göğsünden ayırıp beşiğe koysan, yüksek sesle protesto etmeye başladı!

Aslında, onu göğsüne aldığın her an, bir süre emer ve yeniden uykuya dalar. Ve tekrar göğsünden ayırıp yatağa koyduğunda ise tekrar ağlar... ve annesini aramaya başlar. Bu durum saatlerce sürebilir. Birçok anne bu durumda, memesinde yeterli süt olmadığını ve bebeğin açlık çektiğini düşünür. Ancak gerçek neden bu değildir, asıl neden bebeğin o özlediği, en rahat ve güven verici yerin annesinin göğsü olduğunu farketmesidir. Burası "ev"e en yakın yerdir. Ve görülüyor ki dünyanın her yerinden uzmanların da farkettiği gibi, evrendeki tüm bebekler için böyledir.

O halde ne yapmalısın? Bebeğinin karnını iyice doyurduktan sonra uykuya daldığı zaman, emzirmeyi kesip, meme ucunu yavaşça ağzından çıkar. Başına daha rahat etmesi için bir yastık koyabilirsin ama bundan başka onu hiç kıpırdatma. Gazını çıkartma, sadece derin uykuya geçene kadar daha da sokul. Derin uykuya geçtiğinde hareket ettirilmekten rahatsız olmayacaktır. Bebekler önce hafif uyku (REM) dönemi, ardından yarım saat kadar süren derin uyku dönemi geçirirler. Eğer bebek yeniden hareketlenmeye başlar ve yeniden meme istiyor gibi davranırsa sorun değil. Bu onun rahatlama ve uyum sağlama yöntemidir.

Bir diğer yardımcı ipucu da şu. Anne karnındayken, bebeğinin en iyi arkadaşı elleriydi. Her ne zaman kendini rahatsız hissetse, parmağını emerdi. Ve birden bire, bu en iyi arkadaşı ondan koparılıp eldivenlerin içine hapsedildi. Artık ihtiyacı olduğunda kendini yatıştıramıyor. Bebeklerin dokunmaya -hissetmeye- ihtiyaçları vardır ve bebeğin annesinin göğsüne dokunması, anne sütünün artmasına yardım eden oksitoksin seviyesini arttırır. Bu yüzden eldivenleri çıkar, battaniyesini gevşet ve ellerine kavuşmasına izin ver. Evet yüzü çizilebilir ama kolayca iyileşecektir, üstelik anne karnındayken de tırnakları vardı ve kimse onlara eldiven takmamıştı.

Bu arada bu durum ilerleyen zamanlarda evde de tekrar edebilir. Özellikle bebeğin çevesindeki faktörler değiştiğinde; mesela doktora, alışverişe veya büyükanneyi ziyarete gittiğinizde. Sakın endişelenme, bazen bebekler anne göğsünde ekstra vakit geçirmeye ihtiyaç duyar, çünkü bebek için "meme ev demektir".

17 Ekim 2014 Cuma

Tuvalet Eğitimi Ne Zaman Verilmeli?

Ekim 17, 2014 5 Comments
 Her annenin çocuğu bezden ayırma döneminden korktuğuna bahse girerim, özellikle de ilk çocuksa :) Alıştırma sürecinde yaşanacak çiş ve kaka temizleme mevzusu, ıslanmış kıyafetler, çarşaflar, gece kontrolleri... Bu yüzden kimi anneler bu süreci mümkün olduğu kadar geciktirme, çocuğun daha bilinçlendiği dönemlere kadar bekleme eğiliminde olabiliyor.


Geçenlerde Almanya'da yaşayan Öğrenen Anne de bu geciktirmeyi destekleyici bir yazı yazmıştı. Alman çocuklarının 3-4 yaşlarında bezli gezmesinin çok normal karşılandığından bahsetti. Türkiye'de ise en başta bilmiş teyzelerin teröründen dolayı hiç bir anne bu kadar uzun süre bekletmeye cesaret edemez.

Ben de çocuğun bezsiz yaşama alıştırılmasının pek geciktirilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Pek çok kaynakta bu geçiş için ideal zamanın 2-2,5 yaş civarı olması gerektiği yazar. Tabi her çocukta bu yaş aralığı, genelde bu işin tercih edildiği yaz dönemine rastlamıyor. Kış bebeklerinin soğuk aylarda bezsiz bırakılmasının çocuğu üşütebileceği ve kazalarının temizliğinin daha zor olabileceğine katılıyorum elbette. Ancak kış da olsa sonuçta 3-5 günlük bir sürecin gerekirse eve kapanılıp aşılması, ilerki zamanda olabilecek zorluklara göre daha kolay olabilir.

Bu yazıda elbette ki bezsiz bebek ekolünü dahil etmiyorum. Doğuştan itibaren veya daha ilk aylarda başlayan bir yöntem bu. Bu akıma inanan ve uygulayan anneleri eleştirmiyorum. Gözlemlediğim kadarıyla tecrübeli anneler (ikinci veya üçüncü çocuklarda) bu yöntemi tercih ediyorlar. Benim için ise, ilk anneliğin getirdiği tecrübesizlikten ötürü, tuvalet konusuna gelene kadar öğrenip yoluna koymam gereken pek çok aşama olduğundan ona sıra gelmesi imkansızdı.

Biliyoruz ki normal şartlar altında her bebeğin fiziksel ve psikolojik gelişim evreleri birbiriyle üç aşağı beş yukarı aynıdır. Bir- iki ay sapmalar olabilir ama sıralama değişmez. Bu yüzden tuvalet eğitimi için ideal yaş olarak verilen 2-2,5 yaş aralığı için çocuğun bazı fiziksel gelişimleri tamamlamış olması beklenir. Bunlar kabaca şöyle listeleniyor
- Yürüyorsa
- Merdivenleri yardımsız inip çıkıyorsa
- 3 saat kuru kalabiliyorsa
- gece kuru kalıyorsa
gibi fiziksel gelişimler
- sizin komutlarınızı anlıyorsa
- ıslaklıktan rahatsız oluyorsa
- kaka ve çiş geldiğinde bir şekilde ifade edebiliyorsa 
...gibi bilişsel gelişimler olarak belirtilir.

Ben buna ilave olarak bir de psikolojik gelişimlerin göz önüne alınması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu dönem ayrıca terrible two dönemiyle de çakışıyor.

Siz de görmüşsünüzür veya duymuşsunuzdur; yabancı çocuklar nasıl da söz dinliyor, nasıl da uslular. Bizim Türk çocukları onların yazında azman gibi kalıyorlar. Bunu diğer annelerle çok tartıştık sosyal medyada, kimine göre genetik kimine göre yetiştiriliş tarzından böyle ama sonuç onlarınki söz dinliyor, bizimkiler dinlemiyor.

İşte tuvalet eğitimi vereceğimiz dönemin de bizim dediğim dedik çaldığım düdük çocuklarımızın, en uysal oldukları döneme denk getirilmesi, hem annenin ruh sağlığı hem de sürecin başarıyla sonuçlanması için önemli. Yoksa çok uzun süren bir geçiş dönemi, hatta pes edip geri dönüşler yaşanabilir.

Ben kızımı alıştırırken buna dikkat etmedim, daha doğrusu farkında değildim ama iyi ki de 2,5 yaşından sonraya bırakmamışım diyorum çünkü şimdi durum çok fena (2,5 yaşını 1 ay geçti şuan). O kadar çok inat ediyor ki, oyunu bırakıp tuvalete gitmiyor, çok uzun süre tutmaya çalışıyor, bazen sürükleyerek götürmek zorunda kalıyorum ve bazen de oyunu bırakmayıp kaçırıyor. Yani bu dönemde başlasaydım önceki gibi kolay olmayacaktı.

Oysa alıştırdığım dönemde (2 yaşını biraz geçmişti) yeni bir sorumluluk almaktan heyecan duymuş ve olayı oyun gibi algılamıştı. 3 günde de tamamen alışmıştı.  İki yaşın başlarında daha bir büyüme hevesinde, ev işlerine daha çok katılmak isteme, neler yapabileceklerini keşfetme eğiliminde oluyorlar. Bebeklikten çıkıp dünyayı kendi tecrübe etme dönemi. Oysa 2,5 yaştan sonra artık neler yapabileceğinin farkına varmış ve zevkleri tercihleri ve prensipleri oluşmaya başlamış oluyor.

Dolayısıyla bezsiz hayata geçişin bu ilk keşfetme dönemine denk gelmesi anneler için daha hayırlı olacaktır. Elbette bunu tam 2-2,5 yaş şeklinde sınırlamak doğru değil. Birkaç ay artı veya eksi olabilir, çocuktan çocuğa değişebilir. Uygun dönemin geldiğini anlamak için yukarda yazdığım fiziksel ve bilişsel gelişimlere ilave olarak bahsettiğim psikolojik gelişimlerden
- keşfetme yeni şeyler deneme hevesi
- sorumluluk alma hevesi oluşup oluşmadığına ve
- bir şeyle meşgul iken dikkatini başka bir yöne çekip çekemediğinize dikkat edin. Eğer hala dikkatini dağıtıp farklı birşeye yönlendirebiliyorsanız, bu tuvalet eğitimi için uygun dönemdir (malum oyunu bırakıp wc ye gitmesi lazım). Ancak gerçekten bir süre sonra ne yaparsak yapalım dikkatini dağıtmak mümkün olmuyor. İşte o döneme geçmeden bu iş biterse ne ala!

Hadi bakalım kolay gelsin :)

Bu konuyla ilgili diğer yazılarım:
Tuvalet eğitimine giriş
Bezsiz Helodünya

5 Şubat 2014 Çarşamba

Bence En Zor Dönemi Annelerimiz Yaşadı

Şubat 05, 2014 9 Comments
Çocuk büyürken dertleri de büyür, anne olunca sen de anlarsın gibi sözleri tüm anneler duymuştur herhalde. İkisine de inanıyorum, gün geçtikçe doğruluğuna şahit oluyorum. Çocuğun dertlerinin o büyüdükçe büyümesi meselesini kabullendim artık. Annelik bir çeşit dönüşüm, hoş hayatın kendisi öyle ya. Geniş açıdan bakınca durmadan karşımıza çıkan sınavlar, aşılan/aşılamayan seviyeler, kafa toslamalar, inmeler-çıkmalar böyle geçecek hayat. Daima bir öğrenme, yeniliklere adapte olma, sorunlara çözüm bulmaya çalışma çocuklu hayatta daha yoğun kabul, bunu da hızlandırılmış kurs gibi görüyorum artık ve zihnimin arkaplanında "hadi gelin üstüme korkmuyorum" şarkısı eşliğinde yaşamaya çalışıyorum(z).

Herkesin bir dayanma çubuğu vardır içinde, başı sıkışınca yaslandığı. Ben sık sık kendimi annemin şartları ile kıyaslarken ve o olsa ne yapardı diye düşünürken buluyorum. Ve hissediyorum ki onların zamanına göre daha kolay bizim zamanlarımız.

Hepimizin annesinin söylediği gibi, bezleri elde yıkama, evdeki makinalardan yoksunluk değil sadece. Çocuk ve anne arasındaki bilişsel fark büyüktü o dönemde. Çocuklar her zaman bir önceki nesilden daha üstün donanıma sahip oluyorlar ama ülkemizin genelini düşününce annelerimizin çağı bir geçişti.

Benim annem çok zekidir gerçekten, okuyabilseydi çok başarılı olacağından tüm öğretmenleri hem fikirmiş ama dedem okul uzak diye göndermemiş. Klasik hikaye işte. İlkokul mezunu annem üçü de üniversite mezunu üç kız yetiştirdi. Kendimden de biliyorum, kendini büyümüş zanneden ergen psikolojileri ile uğraşmak, senden daha bilgili (! gerçekten öyle mi kim bilir) çocuklarına yetebilmek zor. Şimdi düşününce nasıl da dengeyi korumuş şaşıyorum. Şahsen ben kendi mantığımın dışındaki doğruları kolay kolay kabul etmeyen bir çocuktum. Şimdi Helo'nun da benzer davranışlar göstermesi, gelecekte muhtemelen benim gibi olması hayatın bana yaptığı eşek şakası olsa gerek :)

Annelerimizin döneminden önce anneler ve çocuklar aşağı yukarı aynı koşullara sahip oluyorlardı ama annelerimizde değişti. Çoğu anne ve çocuğun arasındaki eğitim farkı büyüdü bu dönemde. Eğitimin artması beraberinde sosyalleşmeyi de getiriyor, eskiden çocuklar anasının dizinin dibinde otururken, bu dönemde daha çok dışarıda oldular, dolayısıyla görgüleri arttı,  istekleri /ailesinden beklentileri değişti ve belki de bu dönemde daha yoğun şekilde çocuklar anne-babalarını beğenmedi, yeri geldi onlardan / evlerinden / cahilliklerinden / şivelerinden utandı.  Mesela annem hep anlatır, bizim sülalede ilk üniversiteli olan ablam pantalonla köye gitmiş ve pantalon giyiyor diye dedem çok kızmış ve söylenmiş. Zamanla diğer torunlarında daha ala giyimler gördü ama tabi ki alışmıştı. Kabak ablamın başına patlamıştı yani. O zamanlarda arada kalan annem oluyordu pek tabi. (Annelerimizin gençliğinde pantalon üstü elbise modası ve ispanyol pantalon vardı ama bir dönem kaybomuştu sanırım, ablamın gençliği de seksenli yıllara rastlar, geniş vatkalar, yüksek bel dar paça pantalonlar :) hepsini hatırlıyorum çok özenirdim ) 

Bizim dönemimizde ise bizler anne olarak alabileceğimiz maksimum eğitimleri almış durumdayız ve çocuklarımızın ihtiyaçlarını karşılayabilme uğruna almaya da devam ediyoruz.

Kızıma aman yanlış davranmayım psikolojisi bozulur diye uğraşırken annem nasıl başarmış, tek çocuktan çıldırma noktasına geldiğimde annem nasıl sabretmiş, büyüdüm diye deli deli davranıp eve geç gelmelere başladığımda annem nasıl meraktan ölmemiş, ne cep telefonu var ne bişey nasıl dayanabilmiş. Aklıma geldikçe ve o hallerini anımsayınca aslında içinin nasıl kaynadığını anlıyorum şimdi elbet ama o zamanlar farketmezdim.

Çağımızda, elimizin altında internet her sıkıştığımızda danışıyoruz, birazcık bunalsak dertleşecek birini buluyoruz ve bizden daha akıllı çocuklarımıza yetişmek için didinip duruyoruz ama annelerimiz yapabilecekleri çok sınırlıydı. Yine de o imkansızlıkta bunu başardıklarına göre biz de başarabiliriz diye moral veriyorum kendime. Kolay kolay yılmak yok, hemen sinirlenmek yok, hepsinin yaşanması gerekiyor ve gün gelecek geçip gidecek. Hepsi birer tatlı hatıra olarak anılarımızda yer alacak.

7 Eylül 2013 Cumartesi

Annelik Merhaleleri

Eylül 07, 2013 7 Comments
Çok uzun zaman önce, daha anne olma planlarım bile ortada yokken, yeğenimin resmine facebooktan yorum yapmış ve yakışıklı çıktığını söylemiştim. Aynı karede yer alan, yeğenimden birkaç yaş büyük kuzeni ( ablamın görüncesinin oğlu), benim yorumuma karşılık üzülmüş, kendisi çirkin miymiş diye annesine sormuş. O zaman annesi bana, anne olunca anlarsın demişti. Böyle bir gaf yaptığım için üzülmüştüm ama şimdi düşünüyorum da anne olmadan önce insanın bakış açısı da algıları da daha farklı oluyor. Doğrusu o resimde yeğenim dışında kimseyle ilgilenmiyordum, yorumumun böyle bir sonuca mahal vereceğini de tahmin edemezdim.

Anne olunca, insan gerçekten anlıyor ama bence anladığı ince olmak, nazik olmamak, incitmemek değil bunun da ötesinde birşey. Yani anne olunca benim aklımdan geçen "pek güzel çıkmamış ama kırılmasın ona da övgü yazayım" şeklinde bir duyarlılık DEĞİL , gerçekten tüm çocukları güzel bulmaya başlamış olmam.  Tüm çocuklar annesinin kuzgunu, biriciği, dünya güzeli ve işin garibi eğer annelik bahsedeceğim merhaleye gelmiş ise tüm çocuklar senin için de öyle.

Muhtemelen daha ileri merhaleler de vardır ama şimdi hissettiğim annelik duygularımın maksimumda olduğunu hissediyorum. Bebek doğduğundan yaklaşık bir yıla kadar hissedilen anne duyguları aslında hiç bir şeymiş. Çocuk büyüdükçe, ihtiyaçları fiziksel ihtiyaçtan duygusala döndükçe o minik eller annenin yüreğini yavaş yavaş yoğuruyor, yüreğindeki tüm yargılar eriyip bitiyor, her olasılığa açık, her durumu onaylayan bir mantığa ( yada mantıksızlığa mı demeliyim), her çocuğa şefkatle bakan pembe gözlüklü gözlere, gördüğün her çocuğa dualar dökülen bir dile sahip oluyorsun.

Çevremde görüyor ve hissediyorum, her anne bu aşamada değil. Eninde sonunda bu kıvama gelirler mi bilmiyorum ama çoğu anne böyle olacak gibi görünüyor ve oluyorlar da. Genelde tüm bebeklerin gelişimi benziyor ve emdi-emmedi, yedi-yemedi, uyudu-uyumadı, kilosu, dişi, emeklemesi, yürümesi derken neredeyse her anne aynı basamakları tırmanıyor. Özel ilgiye muhtaç çocukların anneleri, eminim daha da ötesindeler bu yolun.

- Eğer diğer çocukları gördüğünde, kulağı kepçe, gözü pörtlek, kara kuru bu bebek, benim çocuğum daha güzel şeklinde düşünceler geçiyorsa kafandan

- Ben sallamam/emzik-biberon vermem/altı aydan önce hiç tattırmam/  x'e y'ye alıştırmam, onlar veriyor, yapıyor ediyor diye söylüyorsan

- O bebek hiç konuşmuyor/oyun oynamayı bilmiyor/ tv izletiyorlar/ hiç ilgilenmiyorlar/ oynatmıyorlar/ öğretmiyorlar/ bakamıyorlar gibi şeyler düşünüyorsan

- Asla çikolata-şeker vermem/ çubuk krakere talim ettirmem/ her daim ev yapımı yediririm diyorsan

- şifaya, mutluluğa, ekmeğe, oyuncağa, ilgiye kısacası herhangi bir şeye muhtaç bir çocuk gördüğünde her şeyini feda etmeye hazır hissetmiyorsan

- ve bence en önemlisi yukarıda yazdığım şekilde düşünen/söyleyen annelere "dur bakalım sen daha dur, henüz olmamışsın" diyorsan 


Henüz daha yeteri kadar yoğrulmamış yüreğin. Çünkü bu merhaleye gelince, ne tercihlerini eleştirmeye ne de anneliklerini sorgulamaya hakkın olmadığını düşünüyor, sadece içinden zamanla o da anlayacak deyip geçiyorsun.

Not: bu yazıda amacım kendimi azize gibi göstermek değil, yanlış anlaşılmasın. Ben böyle hissediyorum ve siz anneliğinizi her ne şekilde hissediyor ve yaşıyorsanız bence yine en mukaddes varlıksınız. Her aile farklı, her bebek farklı ve anneler her zaman kendi dinamikleri içinde mümkün en iyi şeyleri evlatlarına sunmaya çalışıyorlar. Her anne yavrusu için endişelerden dumanlı bir kafaya, zaman zaman gözlerini kör edecek bir aşka sahip oluyor. İşte bu ortak hisler, diğer anneleri anlamama vesile oluyor ve beni onları eleştirmekten alıkoyuyor. Bilgilerimizi tecrübelerimizi paylaşabiliriz ama tavsiyelerimizi dinlemiyor diye kimseyi kınayamayız.