tatil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tatil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ağustos 2020 Salı

Uzun Bir Aradan Sonra Merhaba

Ağustos 25, 2020 4 Comments

Seni çok özledim blog! 

Her aklıma geldiğinde yazabilseydim, her halde bir 50 post olmuş olurdu. Fakat bilgisayarı açamadım bile. Çok eskiden telefondan yazardım, bunun için zaman içinde, piyasada bulunan neredeyse tüm blog aplikasyonlarının denedim ve hatta tarayıcıdan açıp yazdım ancak son zamanlarda elimde hiç düzgün çalışan aplikasyon kalmamış, tarayıcı da uzun postların yazımında saçmalamaya başlamıştı. Sonra aklıma geldi, belki daha güncel aplikasyonlar vardır, e blogger arayüzünü değiştirdi zaten, belki yeni bir tane çıkmıştır derken bingo! Şimdi bu yazıyı yazmakta olduğum aplikasyonu buldum ve indirdim. Adı Blogger Plus, bakalım ne derece başarılıymış, kullanıp anlayacağım. 


En son kişisel gündemimizde tatile gitmek vardı. İki haftalık fransa tatiline gittik geldik, üstüne bir iki hafta daha geçti. Geçtiğimiz hafta okul açıldı, bu hafta okul dışı tüm etkinliklerimiz tam performans başladı. Yeniden eski yoğun günlerimize #yeninormal düzende başladık. Çok acayip. Bazen geriye bakıyorum ve inanamıyorum. Biz hiç farkına varmadan ne çok şey değişti.


Tatili elimizden geldiği kadar yalıtılmış yaptık. İlk hafta kuzey fransa civarında bir köyde yer alan bir airbnb evinde kaldık. İki katlı taş ev, kocaman bir bahçenin ortasındaydı ve etrafında uçsuz bucaksız tarlalar uzanıyordu. Köyün nüfusu 110 kişiymiş ama bize anahtarı veren ev sahibinden başkasını görmedik. Bu ev ayrıca ekolojik bir evdi ve içi gayet modern döşenmesine rağmen -bilinçli olarak- tuvaletleri biraz farklı tasarlanmıştı. Her bir sifon çekiminde 6lt su harcamamak için ve atıkları komposta dönüştürmek için içine su yerine talaş attığımız tuvaletlerdi. Başta biraz garipsediysek de, sonrasında iyice alıştığımız, temizliği hiç de zor olmayan, nasıl hiç kokmadığına hayret ettiğimiz bir deneyimdi.


Bu köyde tabi ki fazla gezilecek yer yoktu. Fransa meğer göl cennetiymiş, neredeyse her yerde bir miktar araba sürerek ulaşabileceğimiz göller vardı. Her gün evden çıkıp 1-1,5 saat gidiş bir o kadar da dönüş yapıp civarları gezdik. Her gün yiyecekler, yedekler, sular, havlular+mayolar, temizlik kiti olmak üzere 4-5 çanta hazırlıyor, her akşam boşaltıp, ertesi sabah yeniden düzenliyorduk. Bunu o kadar çok yaptım ki tatil bitince bir boşluğa düştüm bile denebilir :))


Birinci lokasyonun doğası bana Trakya’yı hatırlatıyor. Üzerine balyaların bırakıldığı altın renkli buğday tarlaları, ayçiçek ve mısır tarlaları, hafif eğimli yayvan tepeler, tarlaları bölen,  hoplaya hoplaya gittiğimiz araba yolları... Ve çok özlediğimiz sapsarı parlayan güneş...


15 günün her bir gününde farklı bir yer, farklı bir deneyim yaşadığımız çok zengin bir tatil oldu. Normalde bir tatile gidince; kaldığın yeri, bir de civarında varsa 2-3 farklı lokasyonu görüp dönüyorsun. Bu sefer bu kadar çok yer, farklı doğa manzaraları görünce fazlasıyla tatmin olmuş şekilde döndük. Yorucuydu ama çok güzeldi!


Devam edecek...

4 Ağustos 2018 Cumartesi

Bekle Beni İstanbul

Ağustos 04, 2018 2 Comments
Yaklaşık 20 gündür yine Türkiyede’yiz. Yurtdışında yaşama süremiz uzadıkça, Türkiye’den ilk yurtdışına çıkanların yaşadığı şaşkınlıklar bize tersine oluyor. Ülkemizdeki yenilikler, ebeveyn yaklaşımları, yeni binalar, toplumdaki yaygın tavır... gibi birçok şey farklı geliyor.

Ben de her gelişimde bunun gibi şaşkınlıklar yaşıyordum ama bu sefer biraz daha farklı, belki de daha ileri seviye bir yabancılık hissettim kendi ülkemde. İlki markete gittiğimde olmuştu. Yıllar önce gözüm kapalı şipşak yaptığım birkaç parça alışveriş tam bir saat sürdü. 1 saat !!! Benim için çok uzun bir süre. Ve annem nerde kaldığımı sorunca markette hangi ürünü alacağımı bilemedim dedim. Çoğunun arkasını okudum, bir sürü tanımadığım markanın hangisi iyiydi, sevdiğim peynir tadı hangi kutuda kalmıştı. Basit bir yüzey temizleyici alacaktım, bir sürü yeni marka vardı. Şampuan bölümünde de epey zaman harcadım, Hollanda’da bildiğim markalar ne kadar pahalıydı. Resmen kendimi yapayalnız hissettim, oysa ben şıp diye karar veren biriydim.

Bir sonraki şaşkınlığı feribotta yaşadım. Yabancı uyruklu biri kantinci ile anlaşamıyordu ve ben İngilizce konuşup yardım ettim. Ama kadının derdini kantinciye İngilizce anlatmak da neyin nesi? Sanki dilim kilitlendi İngilizceyi Türkçeye çeviremiyorum. O kadar yarım yamalak konuştum ki kendime kızdım. Ne olmuştu da böyle olmuştu bugün yaşadığım başka bir olayın sonunda anladım.

Bugün ise çocuklara kitap almak için bir kitapçıya gittim, yere oturdum (bir tabure olsaydı keşke) ve tüm kitapları tarayıp seçtiklerimi yere ayırdım. Ben hafif yana ilerlemiş halde iken görevli gelip yerdeki kitapları rafa koymak istedi, beni farketmemişti. Arkamı dönüp nee (nei diye okunuyor, Hollandaca hayır) diye bağırdım. Görevli şaşırdı tabi fakat birkaç saniye jetonum düşmedi sonra kekeleyerek pardon onları ben alacağım dedim fıslayan bir sesle. Kendimden utanmıştım bu ani acayip çıkışım için. Neden bağrımdan Hollandaca bir çığlık kopmuştu.

Oysa evde annemlerle arkadaşlarla falan hep Türkçe konuşuyorum, hiç duraksama takılma yok. Fakat Hollanda’da iken de durum böyle; benim için ev içi geçerli dil Türkçe. Fakat Hollanda’da dışarda basit tepkilerim Hollandaca ve ilerisi de İngilizce oluyor. Beynim mağazada bu dillere şartlanmış. Hangi ülkede olduğum ayrımına varamamış. Yine tüm kasalarda dilime Hollandaca teşekkür edesim geldi, bu sefer farkedip kendimi durdurdum.

Bundan başka bazı şeyleri daha farklı bir gözle görüyorum. Hani yaşadığınız yerde hep yanından geçtiğiniz birşeyi farketmezsiniz ama olraya yabancı biri farkeder ya işte öyle. İstanbul’dan taksi, metro ve bilimum taşıtlarla yol alırken tüm detaylar beni ilk kez görmüşçesine etkiliyor. Mutlaka içinde yeniler de var zira İstanbul durmadan değişen bir şehir ama değişmeyenler de var. Mesela ulu ağaçlar, köprüler, deniz, bazı evler... Herkes önüne bakarken ben başım geride yürüyorum. Ve bu farkettiklerim beni duygulandırıyor. Hem de çok.

Yine bugün metroda bir yaşlı adam sanırım kemane idi çaldığı alet, çalıp para topluyordu. Şimdi unuttum ama çalarken şarkıyı tanıyıp mırıldandım, çocuklarla durduk biraz dinledik ve para verdiler ikisi de. Ve biz onu dinliyoruz diye melodiyi değiştirip küçük kurbağa şarkısını çaldı. Ben tanımamıştım melodiyi çünkü kafam bir önceki mırıldandığım eski şarkıda kalmıştı ama kızım tanıdı ve babası da doğruladı. Sonra içimden teşekkür ettim adama, ne tatlı bir jestti ve bu belki de sadece ülkemizde olan birşeydi.

İstanbul’da doğdum, büyüdüm, birçok yerini gezdim, yaşadım ve artık doydum sanırdım. Fakat içinde yol aldıkça içime bir yol uzanıyor. Bu sevdiklerimin burada yaşıyor olmasından ayrı bir his, bu şehirle aramda yarım kalan birşeyler var sanki. Daha tüm sırrını çözmemişim, her detayını özümsememişim gibi. Ne olduğunu bilmiyorum ama hissediyorum. Buraya da yazıyorum ki unutmayayım. Bakalım gün gelecek de ben o sırrı bulacak mıyım?












25 Temmuz 2018 Çarşamba

Anane Evi

Temmuz 25, 2018 5 Comments
Annemin 9-10 yaşlarındayken inşa edilip taşındığı, şimdi yaklaşık 63 yıllık olan evde tatildeyiz bir haftadır. Evde ara sıra gelip kalan birkaç aile dışında kimse yaşamıyor. Elbette biraz tadilat yapılmış, ilk haline göre bazı değişiklikler geçirmiş ama asıl yapısını da koruyor. İki katlı ama üst katının zemininin tahta olması nedeniyle üst katta yürürken titreşmesi, tüm seslerin her yerden duyulması, tahta merdivenleri, içine oturulacak kadar geniş alt kat pencere pervazları, bahçede yer alan tuvalet ve banyosu gibi....

Ben de çocukluğumda çok severdim bu evi, şimdi benim çocuklarıma da çok ilginç geliyor. Kızım anne yaşasın ben de ayakta çişimi yapıyorum diye seviniyor alaturka tuvaleti kullanırken 😀 Oğlum anne bu evde banyo yok mu hani nerde diye şaşırıyor, her gün Deniz sonrası, bahçedeki ağacın altında kova ve maşrapayla yapılan banyosunu alırken... Üst kattaki odanın içinde bulunan gömme banyoyu da ilginç buluyorlar ama biraz ürkütücü geldiğinden girmek hoş değil(miş). Giriş kattaki odada, nispeten alçakta bulunan taştan lavaboya ise hiç bir tabureye çıkmadan yetişmek oğlum için büyük sevinç. Teyze ve kuzenleriyle hepimiz bir arada uyuyalım diye yattığımız, üç yataklı odanın ortasına attığımız yer yatağında üçümüz bir arada uyumamız büyük keyif. İlk gece çok yadırgadıkları halde, sabah dinlenmiş olarak uyandıklarında sonraki gecelerde başka hiç bir yerde yatmayı istemediler (babaları henüz aramıza katılmadı Hollanda’dan ).

Denize giderken, anne bu ev denize çok yakın di mi bak hemen geldik deyip sevine sevine gitmeleri, ayaklarımızı sokmaya gidip dayanamayıp mayosuz havlusuz donla denize girmeleri.... Zaten evin arkasındaki bahçeden çeşit çeşit meyve ve sebze toplama işi de maceraya gitmek aslında, yok onun adı bahçeye gitmek değil(miş), böğürtlen gibi meyvelerden toplasak da hep yesek, ne güzelmiş. (Kırmızı Dut)

Hava karanlık oldu, aydede çıktı, dün çok yağmur yağıp şimşekler çaktı, evet aynı şimşek mcqueen gibi işte onun şimşek lakabı bu şimşekten geliyor, karıncalar duvarda sıra sıra olmuş düğüne gidiyor, bahçedeki erik ağacından kafamıza, omzumuza durmadan erik bombası düşüyor, evin içinde yemek yemek yok karıncalar doluyor, denizdeki yengeçler ayağımızı ısırır mı, yok onlar bizi görünce kaçıyor, dalgalar nasıl oluyor, yosunları kim yiyiyor, köpek balığı gelir mi, biz de balık tutmaya gidelim mi? (Eren) Anne ben hiç kayığa binmedim, binelim mi?

İşte hala devam eden anane evi tatilimizin özeti.




2 Ocak 2018 Salı

Kültür Şoku

Ocak 02, 2018 8 Comments
Bugün alışveriş yaptığım adam paketimi hiç yüzüme bakmadan fırlatırcasına verdi, paramın üstünü de öyle. Ne bir “buyrun/iyi günler/ iyi akşamlar/ bereket versin” gibi bir söz, ne de bir bakış! Hayırlı işler lafım ağzımda kaldı, çıktım gittim.

Tabi bunu çok çok yadırgadım. Belki adamın ters anıydı, canı sıkkındı falan ama, bu yaşadığım ilk tecrübe değil İstanbul’da. Bu yüzden başlıktaki şok kelimesini abarttım biliyorum ama şaşkınım.

Sonra düşündüm. Yurt dışına ilk çıktığım zamanlar ben de insanlarla konuşurken (özellikle erkeklerle) göz teması kuramıyordum. Çok iyi hatırlıyorum eşim beni uyarmıştı. Burada insanlarla konuşurken yüzüne bakman lazım yoksa şüphe çekersin, ayrıca onlara dikkatini verdiğini göstermen gerekir aksi saygısızlık kabul edilir demişti. O günden beri uğraştım büyük ölçüde düzelttim bu huyumu. Fakat şimdi düşünüyorum da ben o alışkanlığı nasıl edinmiştim, neden yapmıyordum, neden çekiniyordum? Yanıtı çok basitmiş, gerçekten Türk toplumunda böyle bir kabul var. Karşı cinsler birbirlerine; günah diye, hocalar öğrencilerine; yüz bulmasınlar diye, yöneticiler çalışanlarına; otoriteleri sarsılmasın diye, sokaktaki vatandaş mahallenin çöpçüsüne; ikinci sınıf diye yüzüne bakmaya, göz teması kurmaya tenezzül etmiyor. Edeceği birkaç kelamı varsa da, yarım ağızla söylemiş olmak için söylüyor, yürekten söylemiyor. 

Oysa ne büyük bir fark yarattığını görüyorum yıllardır Hollanda’da. Hem bana hem karşımdakibe daha iyi geliyor bu. Gerçekten çok alışmışım da. Minibüsten, taksiden inerken/ binerken selamımı veriyorum. Marketten çıkarken yüksek sesle kasiyerlere ve önümde arkamda bekleyenlere iyi günler diliyorum. Bunu yapınca başlar bir dikleşiyor, ağızlar açık kalıyor, kimi karşılık veriyor kimi vermiyor ama şaşırıyorum. Bu da mı bitti ülkemizde? 

Oysa yurt dışında yaşayıp da ülkesine çok sık gelenlerden biriyim. Senede en az iki kez bazen 3-4. En son eylül başında geri döndükten sonra Hollanda’ya, şimdi yine gelince teyzem telefonda anneme demiş. E daha biz görüşemedik buradayken (evleri yürüyerek yarım saat mesafede) ne çok geliyor bu kızın diye :) Annem de onlar gezmeyi seviyor demiş naapsın.

Ne diyecektim geçen yaz geldiğimizde, deniz tatilinde bir dede benimkilerle yaşıt iki torununu denize soktu. Büyüğünü havaya attı ve hiç yakalamadan suya bıraktı. Hazırlıksız yakalanan çocuk su yuttu, korktu ve ağlamaya başladı. Dede ağlama, alışıcan birşey yok diye diye ufağı attı bu sefer. Ufak olan öyle korktu ki bir daha annesinin kucağından denize inmedi. Ben de 5mt öteden adamı içimden pataklıyorum ama birşey yapamıyorum. Çocuklara hiç yoktan çocukluk travması yarattı dedeleri. Tabi bu belki de yaşadıklarının benim şahit olduğum ufacık bir kesiti. Ve bu adam gibi olan binlercesi. Şok üstüne şok yaşıyorum gördükçe. Ne kadar da çocukların tercihlerini dinlemeyen, saygı duymayan bir ülkeymişiz. Burada yaşarken gözüme batmıyordu hiç (gerçi o zaman anne olmadığım için onun da etkisi olabilir) Hollanda’da özgür ve değerli çocukları gördükten sonra farkı daha çok farkediyorum. 

Biraz önce de kız çocukları 9 yaşında evlenebilir haberi ortaya çıktı. Gerçi diyanet sonra yalanlayıp asılsız haber demiş ama böyle düşünen ve buna olur veren yetişkinler yoktur diyemeyiz. Biliyoruz ki önceden de vardı hala da vardır, hiç yakıştırmadığımız tipler bile bu kafalarda olabiliyor. :( Neden çünkü çocuğu sayan, birey olarak gören yok.

Yurt dışına ilk çıkışta her insan bir yıl kadar bir kültür şoku yaşar, bir çok şey farklıdır, hayret edilecek çok şey vardır. Ben artık hollanda için bu tip bir hissi yaşamıyorum ama ömrümün 30 yılını geçirdiğim ülke için yaşıyorum ne garip. Üstelik dediğim gibi bu kadar sık geliyorken. Fakat biliyorum ki burada yaşadığı halde her geçen gün oluşan yeni şeylere karşı aynı benim gibi hisler besleyenler de var. Yaşadığın ülkede kültür şoku :/

Ne diyeyim umarım bundan sonraki şaşkınlıklarım iyi şeyler için olur ve “yazık çok yazık” yerine ben “vay be, bravo” gibi hislere bürürünürüm.

30 Aralık 2017 Cumartesi

Bizden Size Mutlu Seneler

Aralık 30, 2017 3 Comments


Yılbaşını ailemizle geçirmek için Türkiye’ye geldik. Gelmeden önce evimizde geleneksel yılbaşı pozumuzu çekmiştik. Yıl sonu için durum değerlendirmesi yapmak, dilekler niyetler sıralamak için kendimle başbaşa kalacak zamanı henüz bulamadım ama, herkese mutlu, huzurlu, sağlıklı bir yıl diliyorum. 

İyi yıllar ❤️

12 Eylül 2017 Salı

2017. Yaz

Eylül 12, 2017 0 Comments
Hollanda'ya dönüşümüzün üzerinden 10 gün, okulların açılmasının ardından 1 hafta geçti ve ben hala 2017 yazına dair notlarımı yazamadım. Üstelik bugün itibariyle sabah 11 derecede okula gidip, gün boyu da maksimum 14 dereceyi görünce artık bizim için yaz dönemi bitmiş oldu. Bu akşam yorganlara da geçtik şimdi kış gelebilir :))

Yaz bitip de çocuklar normal rutinlerine dönünce, birden bire farkediliyor ki ne kadar büyümüşler, ne çok şey öğrenmişler, ne kadar olgunlaşmışlar. Bugünlerde hergün hayretle buna tanık oluyorum ve şükrediyorum. Artık evimizde 5,5 yaşında bir genç kız ve 2yaş 8 aylık bir delikanlı var. Ve tabi 90 yasindaki inatlari. Inatcilar bir degil iki olunca evlere senlik oluyor tabi ki:))

Bu yaz bizim icin bir ilk yasandi ve ilk defa ablalarim bize kalmaya geldiler. Aylar suren uzun pasaport-vize macerasindan sonra kizimin okul tatilinin baslamasindan bir hafta once gelip bir ay kadar kaldilar. Iki ablam ikiser cocuklari ve birinin damadi olmak uzere, 7 misafirimiz vardi. Biz de 4 kisi olunca ilk 10 gun 11 kisi bir evde geri kalan zamanda ise ikisi dondugu icin 9 kisi bir evde yasamis olduk. Cocuklar icin essiz bir deneyimdi, benim icin ise keyif. Onlara gore kadar yogun bir program yaptik ki, biraz alismakta zorlandilar :p Istanbul rehavetinden sonra buradaki aktif hayat biraz yorucu geldi, biz de bir gun gezmeli bir gun evde dinlenmeli seklinde ayarlamaya calistik. Bir suru yere gittik ve en ilginclerinden biri, kac yildir amsterdam'da yasiyor olmamiza ragmen hep yaz o tarihte turkiyede olmamiz nedeniyle Amsterdam Gay Pride' a katilmamiz oldu. Gercekten onlar icin de buyuk sansti. Tam o tarihte buradaydilar.



Cocuklar tabi ki iyi kotu aliskanliklar edindi, birazcik siveler degisti. Nidalari ooov seklinde olan Novacim cumlelerin sonuna bee getirmeye basladi (bir araya gelince biraz trakya agzina kayiyoruz), oyunda kaybettikleri zaman 'kendimi tebrik ediyorum' demeyi ogrendiler birseye kizdiklarinda 'hani bana dondurma verecektin hani hani' diye cikisir oldular :)) Bir arada altalta ustuste, bol oyunlu bol kavgali guzel gunler gecirdiler.

Biz de turkiye tatilimizi onlarin donuslerine denk getirmeye calistik. Ayni ucakla, cocuklarla beraber dondum, esim bir hafta kadar sonra geldi, o gelince bir haftalik Mugla- Dalyan tatili yaptik, ardindan yine Istanbul, biraz orda ziyaret gezme alisveris derken gunler cabucak gecti. Aslinda gecen sene kaldigimiz 6 haftaya gore 3 hafta oldukca kisaydi ama Helocum doydugunu ve okulunu ozledigini soyledi. Sanirim oncesinde de gorusmus olmanin etkisi vardi. Zaten 3 hafta icinde o kadar cok sey yaptik ki, gunler yogun gectiginde 1 gun insana 1 hafta gibi uzun geliyor.

Velhasil kurkcu dukkanina geri donduk. Ozlemisiz evimizi ve serinligi. O ne sicakti oyle. Sanirim bizim bunyelerimiz buranin iklimine alistigindan fazla sicaklarda duramiyoruz. Elbette orda surekli yasasak daha farkli cozumlerimiz olurdu veya bizim de dengelerimiz degisirdi. Boyle gitgel durumlarda hersey sasiyor.

Tabi akil da sasiyor. O kadar cok sey degismis oluyor ki her gidisimizde sasiyoruz. Cevre, gundem, insanlar, davranislar, fiyatlar... Eskiden 1 tl ye oje alirdik simdi en az 4-5 tl. Diyeceksiniz ki ojeye gelene kadar ne zamlar var ne fiyatlar... Evet hepsinin farkindayim ama oje fiyati bizim tatilimizin gundemine bomba gibi dustu.

Oglum ojelere merak saldi. Aslinda ben pek surmem, ablasi iste biraz heveslenmis birkac cocuk boyu ojeye sahip olmustu. o surerken isterdi ve ben de esirgemezdim cunku henuz hayir erkekler surmez demek icin cok erken ve dogrusu ilerde de der miyim onu da bilmiyorum. Neyse konu bu degil, oglum bir avm de bir mavi oje begendi fiyati da tam 12.99 tl. Almam icin yerlere yatiyor zirliyor agliyor, 5 tl olan baska bir tondakini teklif ediyorum hayir illa o ton olacak ve alacak. Almadim (sonra almadigim icin kafami taslara vurdum ya neyse) o gunu bana zehir etti. Bazen bir anlik oluyor krizleri oyle sandim degilmis. Ve dondukten 1 hafta sonra ayni ojeyi burada kendi buldu ve aldi.  Onune gelen seyi boyuyor, sadece tirnak degil, kagit araba vs...

Iste bu da ojesi uyurken de onunla uyuyor.



Neyse ne anlatacaktim nereye geldim. Evet yogun ve guzel bir yazin ardindan yeni kazanimlarimizla yeni aylara yeni krizlere yeni sendromlara haziriz efendim. Daha sik gorusmek dilegiyle.

1 Temmuz 2017 Cumartesi

Guney Fransa Tatili

Temmuz 01, 2017 4 Comments
uzun uzun yollari astim geldim gozumu kararttim kactim geldim sana

Haziran'in ilk haftasi tadi damagimizda kalan bir tatil yapmistik. Simdi elimden geldigince anlatayim istiyorum. Bu tatil bizim icin bircok acidan bir ilk. Ilk defa bizimkilerle yasit cocuklari olan baska bir aile ile gittik ve ilk defa 12 saat kadar suren araba yolculugu yaptik. Yol uzun oldugu icin gunde 6 sar saat olmak uzere gidis ve donuste birer gece konaklamali toplam 4 gunu yollarda gecirdigimiz bir seyahat oldu. 2 veya 3 saatte bir de mola verdik. Cocuklar hic ummadigimiz sekilde uyumluydu ve yolculuk genel olarak rahat gecti. Elbette yorulduklari sIkIldiklari oldu ama dusundugumuz kadar korkunc degildi. Ustteki fotografta goruldugu gibi, ilk gidis gunumuzde aksam saatlerinde maruz kaldigimiz siddetli yagmur ve firtinayi saymazsak manzara sahaneydi.

Gittigimiz yer Marsilya yakinlarinda bir sehir ismi Beziers'mis. Daha dogrusu bu sehrin daha kirsal bolgesine kurulmus bir camping alani. Ayrica baglari ve sarap fabrikasi da varmis. Cok buyuk bir arazi dusunun, resmen kasaba gibi planlamislar, icine yuzlerce bungalow koymuslar, karavan ve cadirlar icin parseller ayirmislar. Icinde marketi, ekmek firini, birkac restorani, yuzme havuzlari, oyun alanlari vs hepsi vardi. Biz bungalowda kaldik fakat karavan tatili hayalimiz vardi. Burada karavan tatili yaparsak neler lazim olur diye bolca gozlemleyip notlar aldik. Camping alaninda her karavan icin kullanilabilecek mutfak banyo elektrik hatti gibi seyler var, sadece karavanda uyuyorsun farkli olarak. Yine cadir icin de benzer hizmetler var.

Bungalowlar ise degisik degisik, bizimki prefabrik seklindeydi ve iki oda bir salon (salonda mutfak) banyo tuvalet ve genisce bir varendasi vardi. Oda sayisi farkli olanlari varmis ve bir de catisi olup da duvarlari kalin cadir bezi gibi olanlar da vardi. Hepsinin fiyatlari degisiyor ama bizimki icin konusacak olursak icinde klima bile vardi.

Boyle bir yerde kalinca tabi, yemek icme temizlik gibi hizmetler sana ait oluyor. Giderken nevresimlerimizi, tuvalet kagidina varincaya kadar ihtiyaclarimizi goturduk (oradaki marketten de alinabilir bazi seyler tabi cok ucuk degildi fiyatlar). Fakat tum mutfak malzemeleri (eksiksiz), yorgan yastik, masa sandalye, camasir askisi vs hersey var. Bir de oda o kadar temizdi ki gercekten cok sairdik. Meger ayrilmadan once odayi buldugun gibi tertemiz birakman gerekiyormus, eger onlarin temizlemesini istiyorsan bir miktar para odemen. Biz kendimiz temizledik ve yildizli pekiyi aldik :))


beraber oyun

Odalardan birinde cift kisilik yatak digerinde iki tane tek kisilik yatak vardi. Fakat birlikte uyumaya alismis bunyemiz oldugu icin butun yataklari ayni odaya koyduk, odalar da ufak oldugu icin bir duvardan diger duvara yatak seklinde bir oda oldu. Cok keyifliydi beraber uyuduk - uyandik tatilde bir arada olmanin tadini cikardik. Son birkac tatilde boyle yapiyoruz bir nevi gelenek haline geldi. Zaten This is Us dizini izledikten sonra boyle ozel gunlere ozel gelenekler yapma konusunda heveslendim. Yukaridaki fotografta yataklar birlesmeden onceki hali gorunuyor.

canim varendam :)

Varenda ise bu tatilin kalbini olusturuyor. Havuzda denizde falan olmadigimiz her an varendadaydik. Sahsen ben yerden hafif yuksek varendalari cok severim. Evimde on ve arka bahcem olmasina ragmen varenda gibi degil . Icerde masa sandalye takimi vardi ama varendada da ayrica var, tum yemeklerimizi disarda yedik denebilir. Iki aile gittigimiz icin yemek kismi sanki daha kolay oldu. Kahvaltilarda ortak saatte pek bulusamadik ama oglen ve aksam yemeklerinde beraberdik. Oglenleri genelde havuz kenarinda atistirmalik veya restoranlardan pizza falan seklinde gecti. Ancak aksamlari sirayla birimizde yedik ve beraber yaptigimiz icin fazla yorucu olmadi. Bir de sicaktan mi havasindan midir nedir, canimiz oyle pek yemek istemiyordu, cogu yemek hep kaldi iki gun seklinde yedik. Yani hergun tam yemek pisirme gibi olmadi, kalanlara ilaveler yaptik. Bu acidan yemeksiz tatil olusu bizi hic zorlamadi diyebilirim. Zaten ben her zaman ozenli besleniyoruz bir hafta da hafif beslenelim ne cikar kafasindayim.

keyif

fotograftaki hatayi bulunuz :)

Kamping alani plaja sifir degildi yuruyerek 15 dakika falan ama upuzun bir kumsal yuruyorsunuz zaten, gercekten cok genis bir kumsaldi. Denizde fazla yuzemedik ne yazik ki. Henuz yaz basi oldugundan herhalde su cok soguktu. Bozcaada'ya gittiyseniz onun suyu ile ayniydi diyebilirim. Ben bir dalip ciktim ve ciktimda tuuuuz diye bagirdim. Zira bu tatil oncesi birkac kez hollanda sularinda yuzmus hem gol hem denizde hic tuz bulamamistim. Tuzlu deniz ile hasret giderdim. Cocuklar kumlarla oynadilar, biz dalgalari dinledik. Bir aksamustu ise arkadasimla kizkiza ve birer cocukla gidip romans yaptik :)

ay isiginda akdeniz

Kamp alaninin benim icin ozel ayri bir tarafi vardi. Etraftaki agaclar, cicekler, ruzgarin esisi, gunesin yakisi hersey ama hersey cocuklugumdaki yaz tatillerimle ayniydi. Kavaklarin hisirtisi, gelincikler, igne yaprakli camlar. Bunlar hollandada da var ama farkli, buranin bitki ortusu bizimki ile birebir ayniydi. Helo'cum ise kiraladigimiz bisiklet ile bisiklet surmeyi ogrendi. Gecen yil aldigimiz denge bisikletinden sonra, bu yaz normal bisiklete gecirmeyi dusunuyorduk ama henuz satin alacak firsat olmamisti. Hazir oldugunu yapabilecegini biliyordum ama bu kadarini beklemiyordum. Ilk seferde tutup biraktim ve gitti. Hic yan tekerlegi olmadan ve (masallah) hic dusmeden. Oysa kendi ogrenisimi hatirliyorum da bir hafta surmus ve yara bere icinde kalmistim. Dondukten sonra hemen bir bisiklet aldik ve simdi hergun okula bisikletle gidip geliyor.

kavakli yollar en sevdigim

Denize giremedik ama bol bol havuzda yuzduk. Her cesit havuz vardi. Fakat en iyisi de etrafi camekanla kapli olan bir havuzun olmasiydi. Zira ilk uc gun hava feci ruzgarliydi ve sudan cikinca donuyorduk. Camekanli havuzda rahatca yuzduk o gunlerde. Havuz alanina yiyecek icecek sokmayi yasaklamislar ve terlikleri kapida birakip bir ayak havuzundan gecerek iceri girmeyi saglamislardi. Boylece ne pislik ne de bortu bocek vardi (yani kirinti olmadigi icin karinca falan yoktu demek istiyorum). Isteyen havuzdan cikip masalarda ve restoranlarda yiyordu. Boyle basit bir uygulamayla hem temizligi saglamalari hem de is yukunu/calisan sayisini azaltmalarini cok akillica bulduk.

dal-cik

kapali havuz
Arkadaslarla gitmis olmamizin da faydasi cok oldu tabi, cocuklar beraber guzel oynadi, biz de anneler veya babalar olarak keyif yapabildik. Birlikte oyle eglendik ki hem cocuklar hem biz her yil bu tarz bir tatil yapmayi diledik. Hatta daha kalabalik gidebilmeyi istedik.
ozledigimiz dev boyutlu zakkumlar
Turkiyede eskiden bu tip kamp alanlari oldukca yayginmis, ben hic yasamadim ama arkadasim cocuklugunda her yazini boyle gecirirmis. Saniyorum simdi bir cogu ozel otellere donustuler, oysa bu tip bir tatilin keyfi bambaska. Instagramda soyle yazmistim


Gercekten de bu acidan basarili bir tatil oldu. Doya doya oynadilar, dayatilan aktiviteler disinda canlari istedigi gibi davrandilar. Cocuklar buyuyup de kendi tercihlerini yapana kadar bu tur tatilleri her yil yapmayi istiyorum. Umarim yapabiliriz.

Bu tarz kamp alanlari guney avrupa kiyilarinda bolca varmis ama bizimkini merak edenler olursa burasiydi http://www.campinglayole.nl/ Sezon disi gitmis oldugumuz icin gayet uygun fiyatliydi. Bence deniz-havuz sezonu olmayan zamanlarda bile gidilebilir.

17 Aralık 2016 Cumartesi

Cocuklarla Maldivler Tatilimiz

Aralık 17, 2016 17 Comments

Gectigimiz hafta bu soguk kis gunleri icinde sicacik bir tatil yaptik, instagramdan takip edenler biliyor; Maldivler'deydik. O gun instagrama soyle yazmistim:

Maldivler 💕 8 yıl önce eşimle geldiğimizde kalbimden geçen "buraya çocuklarımla bir daha geleyim" olmuştu. Aradan yıllar yıllar geçti, başka bir yer istemedim yine Maldivlere gitmeliydik. Şimdi #novadunya nın 2 yaşını doldurmasına bir ay kala (2 yaşından sonra ekstra bilet parası) Eylül'de doldurduğumuz 10. evlilik yılımız şerefine birkez daha nasip oldu. Çok şükür. 🙏🏼
Tatilimiz gercekten guzel gecti, hatta esim de ben de ilk gidisimizde oldugundan daha keyifli gectigini itiraf ettik. Ben hic cocugunu birakip tatile gidebilen annelerden olmadim (oyle olanlari yadirgamiyorum, herkesin sartlari elbette ki farkli), sanirim bu tatilden sonra da artik cocuklar bizimle takilmaktan vazgecene kadar olmayacak. Kucugu de artik nispeten rutin degisiklerini kotaracak caga geldigine gore, gelsin diger tatiller :))


Besiktas'daki teror saldirisi biz ordayken vuku buldugundan tatilin yarisi bedenim orda ama aklim istanbul'da seklinde gecti. Internete girebildigimiz her anda haberleri takip ettik. Gozumuzun onunde cennet gibi bir dunya uzaniyorken, insanlarin bu guzelim dunyayi hirslariyla cehenneme cevirmelerini izlemek cok anlamsiz geldi tabi ki. Keske hic olmasa.

instagram'da bir miktar paylasim yaptigimda, sevdiklerimzden cok guzel mesajlar aldik. bizim mutlulugumuzu can-i gonulden dileyenler, tatilin tadini cikarmamizi isteyenler, tum pozitif mesajlarini gonderenler... Gercekten senin mutlulugunla mutlu olan insanlarla kusatildigimiz icin cok sansliyiz.



ve tabi blogda ayrintili bir yazi istendi, simdi elimden geldigince yazacagim ancak yaziya tum fotograflari koyamayacayacagim. Elbette ki elimizde bine yakin fotograf ve video var. bunlardan paylasmaya musait bulduklarimi bir albumde topladim, buradan bakabilirsiniz

Bizim evde tatil planlamasi isleri esimden sorulur, bu sefer de genelde tum ayarlamalari o yaptigi ve bana sadece birkac otel icinden secmek kaldigi icin otel secme, bulma ile ilgili fazla bilgim yok. sadece booking.com dan bireysel olarak otel sectigimizi (yani bir tur sirketiyle anlasmali degil), ucagi, diger ulasim hizmetlerini hep kendimiz ayarladigimizi belirteyim.


Biz tum tatillerimizde ekstra luks arayisinda olan bir cift degiliz, yenilebilecek yemegi olsun, temiz olsun gibi sartlar bize yeter. Simdi cocuklar da isin icinde oldugu icin, ulasimi da nispeten kolay olsun diye dikkat ettik .Tabi daha once bir kere gitmis oldugumuz icin bazi kriterlerimiz de vardi. Mesela oncekinde oldugu gibi kalacagimiz adada sadece bizim otel olsun (baska yerlesim olmasin), odalar deniz kenarinda olsun (odadan cikip suya atlama fikri cok guzel, onceki oyleydi ama bu sefer odamiz adanin akintisi cok oldugu icin girmenin tehlikeli kabul edildigi tarafindaydi, bu yuzden diger tarafa yuruduk ama sadeec 5 dakka zaten hic sorun olmadi), bir de su ustundeki evlerden istemedik tabi ki cocuklar dusmesinler diye :)

Bu durumda esimle, ulasim, butce, aradigimiz minumum konfor ve tekli olmasi sartlarindan sonra ve tabi ki de yer olup olmamasina bakarak south atoll bolumunde bir adaya karar verdik. Genel olarak memnun kaldik fakat onceki gittigimizin biraz daha luks oldugunu gorduk. gerci soyle de bir durum var belki 8 sene once bu otel de ayni derecede lukstu. sonucta adalarda insaat tadilat gibi isler hic de kolay olmadigindan, bakim onarim yenileme isleri yapilamayabiliyor olabilir. fakat hergun degisen carsaflar, havlular, en az 8-10 cesit ana yemek, salata ve tatli barlari ile bizim icin fazlasiyla yeterliydi. e bir de okul tatili doneminde olmadigi icin bizim cocuklar az sayida cocugun icinde en kucukleri oldugundan ekstra ilgiye maruz kalinca, daha da sahane oldu.

kafami toparlamakta zorlaniyorum ama madde madde yazmaya calisayim.

-Maldivler Hint okyanusunda yer alan binlerce adadan olusan bir topluluk. Ekvator civarinda konuslandigi icin muson iklimi altinda. yil boyunca sicakligi degismese de (30 derece civari) yagisli muson ve az yagisli muson seklinde iki mevsimi bulunuyor. az yagisli muson Aralik- Mart arasini kapsiyor ve diger aylar cok yagisli muson. Yani ama yazin daha ucuuuz diyerek aldanmamak lazim. Bu muson yagmurlari oyle bizim bildigimiz yaz yagmuru gibi degil. biz aralik basinda (yani kuru donemin ilk baslarinda) gitmemize ragmen iki gunu yagisliydi. yine disarilarda dolastik ama bu oyle siddetli bir yagmur ki denizde yuzulecek gibi degil. ruzgar cikiyor, deniz kabariyor (insanin aklina hep tsunami geliyor cunku adalarda hic yukselti yok hep deniz seviyesinde), disariya ciktiginin saniyesinde sirilsiklam oluyorsun. Yani yagisli donemde gidip hep odaya kapanmak pek akillica degil. Yine de hava isi sans isi.


-ucusumuzu istanbuldan aldik. thy nin diger yabanci sirketlere nazaran ucusu gayet hesapli. aslinda tatilin butcesinin yaridan fazlasi belki ucak parasi. ucak parasi olmasa maldivler cok pahali bir yer degil. istanbula gitmek icin de amsterdami degil dusseldorfu tercih ettik (yine maddi sebeplerden) ve dusseldorfa da trenle gittik. bizim evden cikisimiz ve odamiza ayak basisimiz arasinda 24 saat gecti buna beklemeler de dahil. fakal istanbuldan ucuslar 7,5-8,5 saat suruyor. bu sure bizim cocuklarin en uzun ucus suresiydi. ucuslar gece oldugu icin onlar genelde uydular ama ben neredeyse hic uyumadan gittim geldim. sonucta yolculuk cocuklar acisindan pek zorlayici olmadi, maldivler ucusu haric digerlerinde cesitli eglenceler bulduk.

- maldivlerin baskenti male'de indikten sonra kalacagimiz adaya ulasimi hizli botlar ile yaptik. bu sekilde 40 dakikada adadaydik. bu is nispeten pahali ama (adam basi 50 dolar civari) ucretsiz olan ve uc saatte adalari dolasa dolasa giden botla gitmeyi goze alamadik. yine bir diger ulasim da deniz ucaklari. ilk gidisimizde onu tecrube etmis ve aman allahim eksik olsun dedigim icin o secenegi hic dusunmedim. aslinda ben adrenalin seven bir insanim ama bu minik ucagin patapata giderken cikardigi sesler, asiri sarsintili olmasi ve denizin ortasina inis yaptiginda minicik bir tahtaya atlamamiz (oradan bir tekneye biniliyor) beni cok korkutmustu. gerci simdiki seferde hizli botla giderken de yuregim agzima gelmedi degil. dalgalar uzerinden hoplaya hoplaya giderken kac kere ay tamam simdi devriliyor tekne diye yuregim agzima geldigini anlatmayayim en iyisi :) cocuklar ise cok eglenmisler oyle diyor hanim kizim :)


- maldivler yuzde yuz musluman bir ulke, bu yuzden ulkeye giriste uyari yapiliyor. halk icinde asiri acik giyinilmemesi, dinlerine saygili olunmasi gibi. adalarda tabi nispeten daha rahat olunuyor ama oyle uc ornekler de gorulmuyor. yabancilar da oldukca saygili. musluman olduklari icin yemekler konusunda icimiz rahatti ve genelde damak tadimiza yakindi. otelimizi secerken adada yerlesim olmamasini istememizin nedeni de buydu. elbette denize ciplak girmiyoruz ama yerlesim olan yerlerde biraz daha dikkatli olmak gerekiyor ve bazi adalarda turistler icin belirlenen plajlar oluyormus. 

- genelde otellerden turkiyedeki gibi hersey dahil sistemler beklemek yanlis olur, aslinda dunyada turkiye haric baska biryerde var mi boyle hizmet bilmiyorum, bence yok. kaldigimiz otelde (ve oncekinde de) tam pansiyon (sabah ogle aksam yemegi dahil) ama icecekler ucretliydi. her ogunde bir icecek icsek bile icecek masraflari asiri tutmuyor yani ama bunlar hersey dahil deYiiil diye bastan vazgecmeyin :)) Ara ogunlerimizi ana ogunlerde yanimiza fazladan aldigimiz kurabiye meyve falan ile gecirdik biz de napalim :) gerci hizmet veren restoranlar da oluyor. Biz sahsen kendimiz pek aramadik ara ogun ama cocuklar az yediklerinden onlar ihtiyac duyuyorlardi.


Yazi cok fazla uzadigi icin, maldivlerin dogasi, baliklari ve ne yapilir/ biz neler yaptik hakkinda da yarin yazayim olur mu? Tabi yorumlarla merak ettiklerinizi de sorarsaniz sahane olur!

11 Ağustos 2016 Perşembe

Türkiye Tatili Günlükleri-2

Ağustos 11, 2016 6 Comments
Bir mekan/düzen değişikliği yaşandığında üç aşamalı bir etkisi oluyor bende. Birincisi, "oh yeni yer, içim açıldı, gönlüm ferahladı" dönemi. İkincisi "yeter bu kadar, ben evimi & düzenimi özledim" dönemi ve son olarak da "buna da alıştık, yeni düzen kurduk, insan herşeye alışıyor" dönemi.

Gelişimizin üzerinden yaklaşık bir ay geçtiği ve eşim olmadığı için ikinci dönemin etkisini çok yoğun olarak hissettim. Evet etrafta yardımcı olacak çok kişi oluyor ama, çocuklar genelde beni tercih ettiklerinden veya diğer kişilere babaları kadar alışkın olmadıklarından, eşimin varlığının getirdiği faydanın, bu toplamdan daha fazla olduğunu yaşayıp idrak ettim. Yokluğunda eksikliğini çok hissettim, daha çok yoruldum ve ne yazık ki kendime fazla vakit ayıramadım. Genelde erken yatan çocuklarım, biraz daha geç yatmaya başladılar. Evet tatil sonuçta, geç yatsınlar farketmez ama benim tek dinlenme fırsatım, onlar uyuduktan sonra olduğu için, bu durum bana pek de iyi gelmiyor. 

Fakat son birkaç gündür üçüncü aşamadayım ve hayret ediyorum. Bu yeni düzene bile alıştık, bir şekilde idare ediyorum ve zor gelen durumlar artık zor gelmiyor. İnsanoğlu ne kadar değişken. Bazen düşünürüm; hani şu dizilerde bolca konu edilen, uygarlığın sonu gelse de, insanlar teknoloji olmadan ilkçağ şartlarında yaşasa, acaba hayatta kalabilir miyiz diye? Evet sanırım o şartlara da uyum sağlardık.

Fotoğraflar sırayla :
üst: yolda duran hurda traktörle oynarken / oğlumun öğle uykusunda kahve keyfim ve mavi çizgili çarşaflar
Orta: bahçedeki incir ağacı hergün 10-15 kg incir veriyor / çocuklar üst kattaki bahçeye bakan yan pencereyi keşfetmiş
Alt: teyzemlerin köpeği paşa bize kahvaltıya geldi / bahçedeki ağaçta çocuklar. Alçak duruyor ama gerçekte insan boyundan yüksekteler

Bir önceki yazımda tatilimizin ikinci kısmını Tekirdağ'da geçirdiğimizden bahsetmiştim. Annemin büyüdüğü eski bir köy evinde kalıyoruz. Eli yüzü düzgün bir ev ama pek de lüks sayılmaz. Çocukların bu farklılıkları tecrübe etmesini istiyordum. Gerçi ufaklık hatırlamaz belki ama kızımın belleğinde yer etsin. Su şişelerine doldurduğumuz güneşte ısınmış sularla, ağaçların altında, bahçede duş alınabileceğini, kalabalık sofralarda, bahçede ne yemek varsa kapış kapış yenileceğini, her sabah toplanan incirlerle kahvaltı edilebileceğini, hergün bahçenin süpürülüp yıkanması gerektiğini, bahçenin bir köşesinde duran kuşların suyunun dökülmeyeceğini....

Meyve ağaçlarını, sebze bahçesindeki sebzeleri, bahçeden toplanıp haşlanan mısırları, her gün suladığımız çiçekleri, günde on kere koşa koşa bakkala gitmeyi, denizde yengeç aramayı, limanda kıyıdaki kayıklara binmeyi, köy düğünündeki küçük kızların prenses kıyafetleriyle oyun havalarında dans edişlerini, her gün çekirdek yemeyi, dedenin gittiği balıktan getireceği balıkları heyecanla beklemeyi, ayıklanırken izlemeyi, denizde grup halinde şakalaşarak yüzmeyi, kuzenlerle günde yüz kez kavga edip barışmayı ama illa ki her sabah özlem gidermek için sarılıp öpmeyi...

Ben çocukluğumda aynı evde benzerlerini çok yaşayıp çok keyifli anılar biriktirdiğim için, çocuklarım da yaşasın, onların da bir "köy"ü olsun istiyordum hep. Sanırım oldu...

Ne yazık ki bu haftasonu köy hayatını sonlandırıp tatilin üçüncü aşamasına geçeceğiz. Kızımın buradan ayrılması pek kolay olmayacak ama kim bilir belki başka yaz tatillerinde yine geliriz? 


3 Ağustos 2016 Çarşamba

Türkiye Tatili Günlükleri-1

Ağustos 03, 2016 5 Comments
Canım yazmak istiyor ama ne yazsam bilemiyorum. Genelde günlük yaşantımızı devam ettirirken, hayatın içimdeki tesirleri, esinlendirdikleri ile ortaya çıkıyordu yazılarım. Şimdi tatil modundayım ya, sanki her açıdan off modundayım. Oysa hayatımız yine devam ediyor ve zihnime çeşitli anılarla gönlüme zengin zuhurlar birer birer nakşolunuyor.

Tatilimizin üçüncü haftasının içindeyiz bugün. İlk geldiğimiz gün darbe olmuştu diye yazmıştım. Eve geldikten bir saat sonra. Çok üzüldük çok korktuk. O hafta neredeyse hiç evden çıkmadık. Bir tek yakındaki bakkala markete, üst sokaktaki ablama o kadar. Diğer yakada oturan babanne-dedeye bile gidemedik. Neyse ki onlar geldi.

Hollanda'da günün çoğunu dışarda geçirmeye alışkın çocuklar bunaldı tabi. Ben de ortalığın biraz yatışmasıyla aktivite arayışlarına giriştim. Eşim ilk haftanın hafta sonu döneceği için o gitmeden bir kez bizi gezdirmiş olsun diye hep beraber Büyükada'ya gittik. 50 yıldır İstanbul'da yaşayan annem hiç gitmemişti. Babam sağolsun zamanında çok gezmiş, sonra da annemi götürmemiş :( Biz piknik alanına gittik ama çoğu kişi denize gidiyordu adalara. Fakat o kadarı bile bize öyle iyi geldi ki anlatamam. Sonraki üç dört gün boyunca gözlerimi kapadığımda Ada'yı görüyordum.

O günden sonra bir hafta hergün çocukları gezdirdim. Bir gün Rahmi Koç müzesi, bir gün Eyüp Sultan ve Feshane, Adapark, Kidzania, akraba ziyaretleri, yakın parklar. Kimi zaman günde iki kez çıktık. Çoğu kişi için çocukları dışarı çıkarmak büyük iş. Hazırla, dışarda idare et, ihtiyaçlarını gider, zaptet. Ben alıştığımdan mıdır nedir hiç üşenmiyorum, çık desinler üçümüzü 10 dakikada hazır ederim :)) Nitekim yaptım da.

Çıkmak gezmek zor değil de, İstanbul çok sıcaktı. Gündüz dışarda durmak zor. Bu yüzden olsa gerek insanların çoğu için zaman kullanımk daha farklı İstanbul'da. Neredeyse herkes akşam serinliğinde uyanık kalıyor ve gündüz öğlene kadar uyuyor. E bu da tabi benim çocuklara ters. Sabah 7-8 de kalkan çocuklar erken yatıyorlar. Bu yüzden akşam gezilerim mümkün olmuyor. Gündüz de sadece öğleden sonraya kalıyor. Fakat öğleden sonraları da çok sıcak. Ben de çoğunlukla sabah serinliğinde kendi kendimize ufak geziler yaptırdım, öğleden sonraları da sıcak mıcak demedik idare etmeye çalıştık.

İkinci haftanın sonunda ise Tekirdağ'a geldik. En son kızım bebekken 4 yıl önce gelmiştim. Özlemişim. Annemler her yıl gelip boş olan ananemin evinde kalıyorlar. Çeşit çeşit çiçekler ve meyve ağaçlarıyla dolu bu kocaman bahçeli, içerden merdivenli eski ev çocukların çok hoşuna gitti. Tabi denize çok yakın olması da bonusu. Geldiğimizden beri hergün sabahtan akşama kadar bahçe ve denizdeyiz. Tabi ben Nova'nın peşinde koşmaktan pert oluyorum ama neyse.

Çocukların keyfi pek şükela ama sıcak çok fena. Tüm gece onların terlerini kontrol etmekten, yelpaze ile serinletmekten uyuyamıyorum. Deniz keyfim ise diz boyunda yüzmek ve kumda oynamaktan ibaret ama bir şikayetim yok .:))

Dün çocuklara salıncak da kurdum daha ne olsun :)


Buraya bol foto koyamıyorum ama instagramda sık sık paylaşıyorum. Dilerseniz bekleriz :))

1 Mart 2016 Salı

Çocuklarla Nasıl Geziyorum(z)?

Mart 01, 2016 4 Comments
Eski yazılarımdan birinde çocuklarla nasıl gezdiğimizi merak etmişti bir arkadaşım. Bu konuyu yazmam ayrıca ilerde benim için bir hatıra olacak, o zaman hadi bakalım :)

Gezmelerimizi birkaç kategoride sınıflandırmam gerek. 

1- çocuklarla tek başıma kasabamız içinde yaptığımız geziler

Kasaba içinde yaptığımız geziler çoğunlukla, okula, markete, kütüphaneye, ormana ve içindeki çifliğe, parklara oluyor ve süresi 3 saati pek geçmiyor. Bunlar genelde bisikletle oluyor, ön koltukta oğlum arka koltukta kızım şeklinde. Bazen oğlum bebek arabasında kızım da yürüyerek gideriz. Evden çıkış faslımız tam bir curcuna olsa da dışarda olmayı çok seviyorlar. Hazırlığımız, genelde tüm montları ayakkabıları kapının yakınına koymamla başlıyor, yakalayıp yakalayıp giydiriyorum ve çıkıyoruz. Kızım oyununu bırakıp hazırlanma konusunda tembel hayvandan farksız. Oğlum da gezmeye gideceğini anlarsa daha düzgün davranabiliyor. Bunun için bay bay yapıp gezmeye gideceğimizi anlamasını sağlıyorum. Kapıdan çıkıp kapıyı kapatınca rahatız. Genelde yanıma hiç oyuncak almam (bebek arabasına da bir oyuncak takmam, gerek yok etrafa kuşlara doğaya bakıversin) durmazsa sopalar taşlar yapraklar ile desteklerim ki zaten kızım dışardan böyle şeyler toplamaya bayılır, o eline alınca illa kardeşi de ben de isterim diye tutturur. Evde ve kapının girişinde bir biriktirme köşemiz var, topladıklarını dönüşte buraya bırakırız. Bu gezilerde çantamda bir meyve veya bisküvi, su, ıslak mendil, 1-2 bez (kızıma da bazen gerekiyor) oğlana bir takım kıyafet bulunur. Eğer okula gidiyorsak bir anahtar ve telefon ile çıkarım.


2- çocuklarla tek başıma kasaba dışı yaptığım geziler
Araba kullanmadığım için eşim yokken yaptığımız gezilerde toplu taşıtları kullanıyoruz. Genelde otobüsle başka ilçeye ya da Amsterdam merkeze gidiyoruz (çoğunlukla alışveriş, bazen arkadaş toplantısı). Hazırlanma faslımız bu durumda biraz daha kritik bir hal alır çünkü pek de sık olmayan otobüsleri kaçırmamak için acele etmem gerekir. Kendimi, çantayı ve gerekenleri önce hazırlarım çocukları da otobüs saatinden yaklaşık yarım saat önce giydemeye çalışırım. Genelde kızımı "hadi"lerle zorla hazırladıktan sonra, oğlanı bebek arabasına, kızı da bebek arabasının arkasına takılan ayakta durma aparatına koyup (bizim tabirimizle rokete, çünkü rokete binip pırrr diye havalanıyoruz) yaklaşık on dakika uzaklıktaki durağa (evet ne yazık ki epey uzak) adeta koşarak gidiyorum. Kan ter içinde otobüse yetiştikten sonra koltuklara oturuyoruz ve etrafı izleyip konuşarak gidiyoruz. Bu geziler de maksimum 4 saat sürer. Yanıma aldıklarım bir öncekiyle aynıdır. İlave bir tatlı yiyecek daha alırım (küçük kutuda kuru üzüm, şeker yada minik bir çikolata) çünkü kızım, gittiğimiz yerlerde muhtemelen dükkanlarda bu tip şeyler görecek ve isteyecektir. Yanımda bulunması daha kontrollü oluyor. Gezerken oğlum bebek arabasında durur (önceden böyleydi ama on gün kadar önceki benzer gezide hiç durmadı anam ağladı resmen, yürüyüp kaçmak istiyor). Gerçi ben sürekli saatlerce oturtmam mutlaka hevesini alsın diye uygun yerlerde durup yürümesine izin veririm. Dolaşırken uygun yerlerde kızım elimi tutmadan yürüyebilir ama araba ve bisiklet yollarının yakınlarında, kalabalık yerlerde mutlaka elimi tutmak zorundadır. 

3- çocukları eşimle birlikte götürdüğümüz şehir içi (veya günü birlik ülke içi) geziler

Eşim olduğu için bu gezilerimiz genelde arabayla yapılır ve içeriği dışarıda kalacağımız saate göre, yapacağımız aktiviteye göre değişir. Genelde bu gezilerimiz çocuk odaklı geziler olsa da, son yarım yıldır gelişen sosyal çevremizle birlikte arkadaş ziyaretleri de olabiliyor. Her cumartesi sabahı da 915 de kızımın balesi için evden çıkmamız gerekiyor. Aslında bizden başka hiç bir çocuğun hem annesi hem babası gelmiyor aynı anda (genelde babalar götürüyor) ama benim canım gezmek istediğinden gidiyorum. Bitişinde hep beraber pazara (Albert Cuyp markt yakınında) veya alışverişe gidiyoruz çoğunlukla. Eşim olduğunda dışarıda çocuklara dikkat ederken görev dağılımı yaparız, ikimiz de birer çocuğa dikkat kesiliyoruz. Yanımızda bebek arabası, arabada oyalamak için oyuncak ( günden güne iyiye gidiyor ama genelde Nova arabada bağlı durmaktan hoşlanmıyor, bir de eşref saatine denk gelirse oturtmak çok zor), o gün yapacağımız aktiviteye göre kıyafet (açık hava ise yedek kıyafet, havuz ise mayo vs), bol yiyecek (ekmek, peynir, galate, meyve, tatlı, bazen biberonla süt, su, eğer restoran bulamayacaksak kendimize sandviç, su) hazırlarım. Evden çıkmamız yine öncekilerle benzerdir, bol hadili bir diğer çıkış hikayesi :)

4- konaklamalı şehirler arası veya ülkeler arası geziler.

Çocuklarımız uzun süren araba yolculuklarına tahammül edemediklerinden uzak yerlere seyahatlerimiz genelde uçakla oluyor. Araba yolculukları ise 1,5-2 saatten uzun olmadı henüz iki çocuklu hayatta. Genelde bu yolculukları uyku saatlerine denk getirmeye çalışırız (tabi büyüğü artık gündüz uyumuyor, eskiden öyle yapardık ona da). Bazen denk gelir bazen gelmez ama seyahat öncesi aman denk geldi/gelmedi, durmayacak kaygısı yaşamıyorum artık (evet ilk anneliğimde 2-3 uçuşta yaşamıştım). Şimdi kızımın uçuşlarının sayısını bilmiyorum herhalde 30 dan fazladır, oğlumun da şuan bulunduğumuz tatilden dönünce 10 olacak daha 1 yaşında. Uçuş öncesi özel bir hazırlık yapmıyorum artık. Kızıma boyama veya sticker kitabı (gerçi uçakta verilenleri yapıyor artık veya uçaktaki ekrandan birşey izliyor ancak kulaklıklar uymadığı için pek başarılı olamıyor, camdan dışarıyı izliyor, bazen kendi kendine şarkı söylüyor) oğluma da sevdiği bir kitap bir minik araba o kadar. Son uçuşta ikisini de kullanmadı kumandayla plastik bardaklarla falan oynadı :) Genelde bu yolculuklarda bir bebek arabası (daha önceden bir de sling) alırız, kıyafet olarak eskiden fazla fazla alıp boşuna taşıyıp akıllandıktan sonra çok az miktarda.  4 kişi bir büyük boy bavula sığabiliyoruz. 

Çocukların kıyafetlerini alırken dikkat ettiğim birkaç ayrıntı var fazla olmaması için. Mesela soğuk ve ılık havalar için aynı anda kullanabileceğim şeyler alırım. Şimdiki seyahat için konuşursam, çocukların birer montu ve birer polar hırkası (oğlumun ekstra bir ince yağmurluğu) var. Eğer hava ılık olursa dışarı çıkarken hırka yeterli, soğuk olursa uzun kollu penye tişört ve mont. Çok soğuk olursa diye örgü kazak almadım, bunun yerine mont içine örgü kazak yerine penye ve polar hırka yeterli, çok kalın pantalon almadım gerekirse içine ince pijama ve normal pantalon yeterli. Bu şekilde her sıcaklığa ayrı kıyafet değil de kombine edilebilir şekilde ayarlıyorum. Genelde çocuklar için kıyafet sayısını (yıkama imkanım yoksa) her gün için bir takım +2-3 fazlası şeklinde ayarlarım. Kendimize de minimum sayıda alırız.

Yol çantamda yine benzer şeyler bulunur ama bu yemek temin edip edemeyeceğimize göre değişir. Kalacağımız yerde tüketmek üzere özel bir hazırlık yapmıyorum, sadece kızım sevdiği için çiğ badem ( genelde kavrulmuş bulunuyor) ceviz fındık gibi yemişleri, ne olur ne olmaz diye hüp diye çekilen meyve pürelerini yedek olarak alıyorum. Bunun dışında acil sağlık ihtiyaçları olarak yara bantı, mor kremimiz (lansinosh), paracetamol, kansuk fitil, mini boy pişik kremi hep çantamda bulunur.

Şimdilik aklıma gelenler bu kadar, yazı da epey uzun oldu zaten. Okuduğunuz için teşekkür ederim :)





16 Ocak 2010 Cumartesi

Önce Pıtı Pıtı Sonra Bıjj

Ocak 16, 2010 50 Comments


Merhabalar herkese, tatilde olduğum anlaşılmıştır herhalde. Dün geldik, dün akşam yazacaktım ama blogumda biraz değişiklik yapmaya çalıştım. Ancak evdeki bilgisayarda yüklü olan flash programı sorun çıkarınca malesef vazgeçtim ve header resimleri hala yaz resimleri olarak kaldı. Uzun ve bol resimli bir yazı olacak baştan söyleyeyim.



Uludağ'a gittiğimizi yazmıştım. Amacımız biraz dinlenip, kafamızı dağıtmak ve bir türlü göremediğimiz beyazlığın tadını çıkarmaktı. Şimdi tatilin nasıl geçti diye sorsanız yazıyı okumaya devam edin derim.



Kaldığımız otel, manzara yemekler harikaydı. Geçen hafta pazar günü saat 4 civarı oraya vardık. İnanılmaz kalabalıktı ve aslında karlar da erimeye başlamıştı. Ancak şansımıza o gece inanılmaz güzel yağdı ve orda olduğumuz her gün biraz daha yağarak bizi çok mutlu etti.



Yine şansımıza, kaba bir araştırma yaptığınızda karşınıza çıkacak uludağdaki konaklama ücretlerinin yarı fiyatına ve üstelik orada kaldığımız 5 gün boyunca olarak sınırsız kullanabileceğimiz kayak malzemeleri ve hergün günde iki saat kayak dersleri ücretsiz olacak şekilde bir kampanyaya dahil olmuştuk. Oraya gidip fiyatları öğrenince bunun pek de az bir miktar olmadığını anlayacaktık.



Pazar günü saat 3 de başlamış olan kayak derslerine yetişemedik. Ertesi gün de malesef sabah 8 de başlıyormuş. Çok erkendi kalkamadık. O günü de kaçırmış olduk. Biz de kızak kiralayıp bir miktar kızakla kaydık ve otelin sıcak havuzunda yüzdük.



Civarda kayak ve snowboard ile kayanlar o kadar çoktu ki ve o kadar güzel kayıyorlardı ki inanılmaz imrendim. Kuş gibi özgürce hareket ediyorlar, çok hoşuma giden kayak kıyafetleri (spor kıyafetleri her zaman daha fazla sevmişimdir) ile salınıyorlar, içim gidiyor. İlk defa öyle bir ortamda bulunuyorum, hiç görmemişim yakından ve ne kadar da geç kalmışım.



Mini mini çocuklar bile kayıyor, harikalar en fazlası 6-7 yaşındadır. Bizim gittiğimiz ilk günlerde başladılar, ayrılırken gayet usta şekilde kayıyorlardı.



Nihayet salı günü saati 7.30 a kurduk, kahvaltı ettik, 8 de kayak merkezinin kapısındaydık. Ancak başka kaçıranlar olması sebebiyle saat 9 a alınmış. Olsun biz de hazırlıklarımızı tamamladık. Bilmediğimiz için uygun kıyafetler getirmemişiz. Kayak kıyafetleri kiraladık. Zaten Ce yanıma almamız gerekenleri birer sırt çantasıyla sınırladı. Daha sonra akşamları yemekte defile yapan bayanları görünce biraz (!) kızdım.



Ayağımıza özel kayak botlarımız seçildi, boyumuza uyan kayaklar ve batonlar hazırlandı. Kıyafetlerimiz de tamam artık heyecanla beklediğim kayak derslerine başlayabilirdik.



Grup halinde toplandık, ilk dersimiz düşmeden doğru bir yönde kayabilmek ve sonunda durmak. Malesef o ders benim için oldukça kötü geçti. Kaç kere düştüm, hep hocanın yanına değil başka yönlere kaydım. Diğer bayanlar bana içlerinden bolca güldüler. Bir kısmı daha önceki derslere katılmıştı. Kayaklarla düşmek ise ayrı bir dert. Ters dönmüş kaplumbağa gibi kalıyorsunuz. Ancak birinin kaldırması yada kayakları çıkarıp kendi başınıza kalkmanız gerekiyor. Çok zordu çok.



Hoca benden umudu kesmişti ama Ce harika kayıyordu. Zaten o sakin biri olduğu için daha kolay oluyordu. Ben ise önüme çıkan insanlara çarpacağım diye panikliyordum ve kayak öyle birşey ki herhangi bir panik, tepki, korku hissi hemen kayışınızı etkiliyor.



O gün ders bittikten sonra ve öğleden sonra hırs yaptım. Düşmeden kayabilecek ve bana gülen bayanlara gününü gösterecektim :) Ancak ayağımızda yaklaşık 5 er kiloluk ağırlıklarla 10 dakika pıtı pıtı yengeç gibi yanyan çıkmak sonra 10 saniyede bıjj diye kaymak pek keyifli değildi. Belki 50 kere indim çıktım. Kaydığımız uzunluk da en fazla 20-30 mt idi. O günün sonunda kocaman ayakkabıları yadırgayan ve pıtı pıtı taşımaktan yorulmuş bileklerim epeyce ağrıdı.



Amaaa hedefime ulaşmıştım. Hiç düşmeden gayet sakin bir durumda kayıp istediğim anda zırt diye duruyordum. Ertesi gün daha grup toplanırken hoca kayışımı gördü, ve Ce ile ikimize fazladan birşeyler öğretmeye karar verdi.



Hoca önümüzde geriye doğru kayarak, biz kayarken elindeki batonları bir sağa bir sola uzatıyor, sadece gözlerimizi sopaya odaklamamızı istiyordu. Hayretler içinde gördüm ki, ne yöne bakarsam o yöne doğru kayıyordum ve kıvrıla kıvrıla kaymaya başladım. Vücut bakışlara tepki veriyordu. Bunu da birçok kez pıtı pıtı çıkarak (bu sefer daha uzağa) tekrarladık. Kaymak çok zevkli de bu tırmanışlar çok yorucuydu.



Aslında en başından beri gözüm telesiejde idi. İnsanlar telesiej ile hiç yorulmadan çıkıyorlar sonra kıvrıla kıvrıla kayıyorlardı. Sadece yukarı doğru çıkmak bile ne kadar keyifli olmalıydı, hem acaba yukarları nasıldı, manzara güzel miydi? Üzülerek öğrendim ki biz tek başımıza oraya çıkacak tecrübede değildik. :(



O gün öğleden sonra hocaya sormaya ve özel ders alırsak çıkıp çıkamayacağımızı öğrenmeye karar verdik. Dedi çok iyi kayıyorsunuz bir saatlik ders ile bu iş tamam olur, sonra kendiniz istediğiniz gibi çıkıp kayabilirsiniz. Sevinçten havalara uçtum tabi. Ancak görünen hiç de öyle değilmiş.



Telesiej öyle göründüğü gibi kolay değilmiş. Bir sopaya bağlı ip sizi çekiyor. Ancak yine herhangi bir tedirginlikte kendinizi yerde buluyorsunuz, çok rahat olmanız lazım. O gün hocadan ders alırken hoca ile iki sefer çıktık (bizi teker teker çıkardı) ve kaydık. Daha önceleri en fazla 50 mt kayarken şimdi 2000 mt lik parkurda daha iyi öğrenmiştik. Trafiği, pisti, nerelerde durmamız gerektiğini öğrendik, dönüşlerde ustalaştık ve bana göre en önemlisi önünüzde yanınızda kayan insanlardan etkilenmemeyi, çarpacağım diye korkmamayı öğrendik.



Dersten sonra tek başımıza kaymaya cesaret edemedik, çünkü telesiej çok kalabalıktı ve eğer düşersek arkamızdan gelenlerle çarpışabilirdik, sabah erkenden kalkıp boş iken denemeye karar verdik.



Ertesi gün erkenden kalktık. İlk telesiej denemesinde daha gitmeden düştük. İkincisinde yolun yarısında düştük (tabi sebebi hep benim acayip panikliyorum). Yolun yarısında kalkıp kaymaya teşebbüs edecekken bir adam bize yardım etti ve kayarken yönlendirmeye başladı. Dik dur öne eğil, sağa yaslan, batonlar geride, sola kıvrıl , bacaklarını aç, bla bla bla.

Adam bizi defalarca telesiejden çıkardı , indirdi, kaydırdı ve öğretti. Meğer kendisi öğretmenmiş ve bizim gibi acemileri yakalayıp ders veriyormuş. Baştan bunu söylememesine bozulduk tabi, ama en azından karşılığını da verdi. Ce para çekmeye gittiğinde biz ekstra iki tur daha yaptık. Bırakmadan önce daha sonrası için de çağırdı ücretsiz anlatacaktı ama gitmedik.

Velhasıl ikinci zorunlu ders sonunda ise, dimdik bir yamaçtan, yamaca paralel kayıp inmeyi (önceki hoca az eğimli yerlerden kaydırmıştı), usta kayakçılar gibi bacaklarımızı kıvıra kıvıra kaymayı, istediğimiz yere gidip, istediğimiz açıda dönmeyi, insanların aralarından geçmeyi gibi birçok şey öğrendik.

Şimdi tek ihtiyacımız telesiej konusunda biraz daha tecrübe.

Başta sorduğum soruya dönecek olursam, tatil çok güzeldi, bilmeediğim birçok şey öğrendim, yepyeni bir dünya gördüm ve içime yeni bir ateş düştü: kaymak. Gelir gelmez internette kayak kıyafetleri, takımları aramaya başladık. Sanırım bundan sonra fırsatları kollayacağız ve çevremdeki herkesin, yeğenlerimin öğrenmesini kaymasını öyle isterim ki.

Eğer imkanınız varsa denemenizi, çocuklarınıza bu yönde kurslar aldırmanızı tavsiye ederim. Çocuklar çok kolay öğreniyorlar ve harika kayıyorlar.

Son olarak hırs yapıp kaymayı öğrendiğim ilk güne ait bir video. 10 sn de bıjj diye kayışımın ispatı. Yalnız üzerimdeki kıyafete bakıp beni şişko sanmayın. Biz geç başlayınca kıyafet kalmamış, pantalon 52 bedendi :p Ama askılı olduğu için düşmüyordu tabi palyaço gibi oldum ama önemli olan kaymak.



Biraz önce kayınvalidem aradı, bir tanıdığından gelen haberi iletmemi istedi. 10 aylık kalbi delik Emre bebek için kan lazım olacakmış, sanırım pazartesi günü. Kan grubu B+ imiş ve telefon numarası da 0539 610 50 31

Görüşmek üzere sevgilerimle.

30 Ağustos 2009 Pazar

Wordless Sunday : Finike

Ağustos 30, 2009 21 Comments
Çok zaman geçti ama hala tatil resimlerimi yayınlayamamıştım. Sırayla yayınlamak istiyorum çok güzel yerler çünkü. İlk olarak Finike'den başlayacağım ama birkaç seri olacak çünkü herkesin tanıması gereken biryer bence.














































Bayrama özel bayraklı fotoğraf. Bizi bu günlere getiren tüm emektarlara tabi başta Ata'mıza minnettarız.