İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ağustos 2018 Cumartesi

Bekle Beni İstanbul

Ağustos 04, 2018 2 Comments
Yaklaşık 20 gündür yine Türkiyede’yiz. Yurtdışında yaşama süremiz uzadıkça, Türkiye’den ilk yurtdışına çıkanların yaşadığı şaşkınlıklar bize tersine oluyor. Ülkemizdeki yenilikler, ebeveyn yaklaşımları, yeni binalar, toplumdaki yaygın tavır... gibi birçok şey farklı geliyor.

Ben de her gelişimde bunun gibi şaşkınlıklar yaşıyordum ama bu sefer biraz daha farklı, belki de daha ileri seviye bir yabancılık hissettim kendi ülkemde. İlki markete gittiğimde olmuştu. Yıllar önce gözüm kapalı şipşak yaptığım birkaç parça alışveriş tam bir saat sürdü. 1 saat !!! Benim için çok uzun bir süre. Ve annem nerde kaldığımı sorunca markette hangi ürünü alacağımı bilemedim dedim. Çoğunun arkasını okudum, bir sürü tanımadığım markanın hangisi iyiydi, sevdiğim peynir tadı hangi kutuda kalmıştı. Basit bir yüzey temizleyici alacaktım, bir sürü yeni marka vardı. Şampuan bölümünde de epey zaman harcadım, Hollanda’da bildiğim markalar ne kadar pahalıydı. Resmen kendimi yapayalnız hissettim, oysa ben şıp diye karar veren biriydim.

Bir sonraki şaşkınlığı feribotta yaşadım. Yabancı uyruklu biri kantinci ile anlaşamıyordu ve ben İngilizce konuşup yardım ettim. Ama kadının derdini kantinciye İngilizce anlatmak da neyin nesi? Sanki dilim kilitlendi İngilizceyi Türkçeye çeviremiyorum. O kadar yarım yamalak konuştum ki kendime kızdım. Ne olmuştu da böyle olmuştu bugün yaşadığım başka bir olayın sonunda anladım.

Bugün ise çocuklara kitap almak için bir kitapçıya gittim, yere oturdum (bir tabure olsaydı keşke) ve tüm kitapları tarayıp seçtiklerimi yere ayırdım. Ben hafif yana ilerlemiş halde iken görevli gelip yerdeki kitapları rafa koymak istedi, beni farketmemişti. Arkamı dönüp nee (nei diye okunuyor, Hollandaca hayır) diye bağırdım. Görevli şaşırdı tabi fakat birkaç saniye jetonum düşmedi sonra kekeleyerek pardon onları ben alacağım dedim fıslayan bir sesle. Kendimden utanmıştım bu ani acayip çıkışım için. Neden bağrımdan Hollandaca bir çığlık kopmuştu.

Oysa evde annemlerle arkadaşlarla falan hep Türkçe konuşuyorum, hiç duraksama takılma yok. Fakat Hollanda’da iken de durum böyle; benim için ev içi geçerli dil Türkçe. Fakat Hollanda’da dışarda basit tepkilerim Hollandaca ve ilerisi de İngilizce oluyor. Beynim mağazada bu dillere şartlanmış. Hangi ülkede olduğum ayrımına varamamış. Yine tüm kasalarda dilime Hollandaca teşekkür edesim geldi, bu sefer farkedip kendimi durdurdum.

Bundan başka bazı şeyleri daha farklı bir gözle görüyorum. Hani yaşadığınız yerde hep yanından geçtiğiniz birşeyi farketmezsiniz ama olraya yabancı biri farkeder ya işte öyle. İstanbul’dan taksi, metro ve bilimum taşıtlarla yol alırken tüm detaylar beni ilk kez görmüşçesine etkiliyor. Mutlaka içinde yeniler de var zira İstanbul durmadan değişen bir şehir ama değişmeyenler de var. Mesela ulu ağaçlar, köprüler, deniz, bazı evler... Herkes önüne bakarken ben başım geride yürüyorum. Ve bu farkettiklerim beni duygulandırıyor. Hem de çok.

Yine bugün metroda bir yaşlı adam sanırım kemane idi çaldığı alet, çalıp para topluyordu. Şimdi unuttum ama çalarken şarkıyı tanıyıp mırıldandım, çocuklarla durduk biraz dinledik ve para verdiler ikisi de. Ve biz onu dinliyoruz diye melodiyi değiştirip küçük kurbağa şarkısını çaldı. Ben tanımamıştım melodiyi çünkü kafam bir önceki mırıldandığım eski şarkıda kalmıştı ama kızım tanıdı ve babası da doğruladı. Sonra içimden teşekkür ettim adama, ne tatlı bir jestti ve bu belki de sadece ülkemizde olan birşeydi.

İstanbul’da doğdum, büyüdüm, birçok yerini gezdim, yaşadım ve artık doydum sanırdım. Fakat içinde yol aldıkça içime bir yol uzanıyor. Bu sevdiklerimin burada yaşıyor olmasından ayrı bir his, bu şehirle aramda yarım kalan birşeyler var sanki. Daha tüm sırrını çözmemişim, her detayını özümsememişim gibi. Ne olduğunu bilmiyorum ama hissediyorum. Buraya da yazıyorum ki unutmayayım. Bakalım gün gelecek de ben o sırrı bulacak mıyım?












4 Ocak 2018 Perşembe

Özleyecektim

Ocak 04, 2018 4 Comments
Bir önceki yazımdaki karamsar havanın tam tersine, İstanbul bana güzel geldi, kendimi iyi hissettirdi bugün. Eskiden çalıştığım fakülteye gittim, çok sevdiğim hocamla birkaç saat sohbet ettim. Sonra biraz dolaştım, sahaflara gidip arkalarını okuya okuya, dükkanları geze geze kitaplar aldım. Böyle bir özgürlüğü uzun zamandır yaşamamıştım. Diğer yandan böyle bir özgürlüğe sahip olup da uzun zamandır yapmadığım, özlediğim şeyleri yapma imkanı bulamamıştım.

Tabi ki hatıralarım canlandı. 2011 yılına kadar her gün bulunduğum yerlerde olmak, yaptığım şeyleri hatırlamak, yürüdüğüm taşları, seyrettiğim binaları görmek... O zamanlar İstanbul şimdikinden belki biraz daha iyi durumdaydı ama gerçekçi bakarsam yine de çok iyi değildi. Fakat ben o zamanlarda da hayatımın iyi ve kötü taraflarını yaşamış, acı tatlı hatıralar biriktirmiş, tatlı olanları özlemle anar olmuşum.

Oysa göçmen anneler arasındaki sohbetlerimizde İstanbul’a dair en özlediğimiz şeyleri konuştuğumuzda, şimdiki İstanbul’u değil çocukluğumun İstanbul’unu özlüyorum derdim ben de bir çok diğer kişi gibi. Fakat 2011 aslında çok da eski bir zaman değil ve ben onu da özlüyormuşum. Burada yaşamaya devam etseydim, yine olumlu olumsuz yaşanmışlıklarım içinde, yine, yeni özlemler biriktirmiş olacaktım. Çünkü biliyorum ki, ülkenin hali ne olursa olsun, ben yine kendime, aileme keyifli anlar yaşatmak için uğraşacaktım. Kendi içimizde mutluluklarımız olacaktı, kendi hayatlarımıza, ailelerimizle dair ilerde önleyeceğimiz anılar biriktirecektim. Nitekim gün gelecek Hollanda’da geçmişte kalmış günlerimi de özleyeceğim. Yani nerede olursak olalım özlem hep geçmişe yönelik olacak ve her koşulda özlenecek birşey mutlaka olacaktı.

O zaman diyorum çektiğim şey gurbet özlemi değil aslında, çocukluk özlemi, gençlik özlemi, iki gün önceye dair yaşanmış bitmiş zamanın özlemi... Bu özlemlere takılıp kalmak iyi değil derler, ileri bakacaksın, hayatını yaşayacaksın.... Ama ben ara sıra özlemlerimin kollarına kendimi bırakmayı seviyorum. Şöyle sarsınlar beni, azıcık sıksınlar bedenimi, gözlerindeki yaşları akıtsınlar ve sonra, hadi bu kadar yeter, bak ne güzel şeyler yaşamıştın deyip omzumu sıvazlasınlar. 

Özlem hep (ve iyi ki) var olacak....

3 Ağustos 2016 Çarşamba

Türkiye Tatili Günlükleri-1

Ağustos 03, 2016 5 Comments
Canım yazmak istiyor ama ne yazsam bilemiyorum. Genelde günlük yaşantımızı devam ettirirken, hayatın içimdeki tesirleri, esinlendirdikleri ile ortaya çıkıyordu yazılarım. Şimdi tatil modundayım ya, sanki her açıdan off modundayım. Oysa hayatımız yine devam ediyor ve zihnime çeşitli anılarla gönlüme zengin zuhurlar birer birer nakşolunuyor.

Tatilimizin üçüncü haftasının içindeyiz bugün. İlk geldiğimiz gün darbe olmuştu diye yazmıştım. Eve geldikten bir saat sonra. Çok üzüldük çok korktuk. O hafta neredeyse hiç evden çıkmadık. Bir tek yakındaki bakkala markete, üst sokaktaki ablama o kadar. Diğer yakada oturan babanne-dedeye bile gidemedik. Neyse ki onlar geldi.

Hollanda'da günün çoğunu dışarda geçirmeye alışkın çocuklar bunaldı tabi. Ben de ortalığın biraz yatışmasıyla aktivite arayışlarına giriştim. Eşim ilk haftanın hafta sonu döneceği için o gitmeden bir kez bizi gezdirmiş olsun diye hep beraber Büyükada'ya gittik. 50 yıldır İstanbul'da yaşayan annem hiç gitmemişti. Babam sağolsun zamanında çok gezmiş, sonra da annemi götürmemiş :( Biz piknik alanına gittik ama çoğu kişi denize gidiyordu adalara. Fakat o kadarı bile bize öyle iyi geldi ki anlatamam. Sonraki üç dört gün boyunca gözlerimi kapadığımda Ada'yı görüyordum.

O günden sonra bir hafta hergün çocukları gezdirdim. Bir gün Rahmi Koç müzesi, bir gün Eyüp Sultan ve Feshane, Adapark, Kidzania, akraba ziyaretleri, yakın parklar. Kimi zaman günde iki kez çıktık. Çoğu kişi için çocukları dışarı çıkarmak büyük iş. Hazırla, dışarda idare et, ihtiyaçlarını gider, zaptet. Ben alıştığımdan mıdır nedir hiç üşenmiyorum, çık desinler üçümüzü 10 dakikada hazır ederim :)) Nitekim yaptım da.

Çıkmak gezmek zor değil de, İstanbul çok sıcaktı. Gündüz dışarda durmak zor. Bu yüzden olsa gerek insanların çoğu için zaman kullanımk daha farklı İstanbul'da. Neredeyse herkes akşam serinliğinde uyanık kalıyor ve gündüz öğlene kadar uyuyor. E bu da tabi benim çocuklara ters. Sabah 7-8 de kalkan çocuklar erken yatıyorlar. Bu yüzden akşam gezilerim mümkün olmuyor. Gündüz de sadece öğleden sonraya kalıyor. Fakat öğleden sonraları da çok sıcak. Ben de çoğunlukla sabah serinliğinde kendi kendimize ufak geziler yaptırdım, öğleden sonraları da sıcak mıcak demedik idare etmeye çalıştık.

İkinci haftanın sonunda ise Tekirdağ'a geldik. En son kızım bebekken 4 yıl önce gelmiştim. Özlemişim. Annemler her yıl gelip boş olan ananemin evinde kalıyorlar. Çeşit çeşit çiçekler ve meyve ağaçlarıyla dolu bu kocaman bahçeli, içerden merdivenli eski ev çocukların çok hoşuna gitti. Tabi denize çok yakın olması da bonusu. Geldiğimizden beri hergün sabahtan akşama kadar bahçe ve denizdeyiz. Tabi ben Nova'nın peşinde koşmaktan pert oluyorum ama neyse.

Çocukların keyfi pek şükela ama sıcak çok fena. Tüm gece onların terlerini kontrol etmekten, yelpaze ile serinletmekten uyuyamıyorum. Deniz keyfim ise diz boyunda yüzmek ve kumda oynamaktan ibaret ama bir şikayetim yok .:))

Dün çocuklara salıncak da kurdum daha ne olsun :)


Buraya bol foto koyamıyorum ama instagramda sık sık paylaşıyorum. Dilerseniz bekleriz :))