düşüncelerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
düşüncelerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Kasım 2017 Perşembe

Toplumla Uyumlu Çocuklar Yetiştirmek

Kasım 16, 2017 5 Comments

Çocuk sahibi olunca, gözümüzde öyle değerli ve biricik varlıklar olduklarını hissediyoruz ki, en güzel, en akıllı, en becerikli bizim çocuğumuz olsun, onu tüm diğer çocuklardan daha donanımlı yetiştirelim, farklı olsun, kalitesiz müziklere ve dizilere maruz kalmasın, çevresinde bayağı insanlar olmasın... diye uzayıp giden umutlara kapılıyoruz.

Her ne kadar, insan özünde önce birey olsa da, bu birey toplum içinde var oluyor ve toplumla olan ilişkileri tüm hayatını etkiliyor. Toplum içinde ne derece yer edindiğine bağlı olarak psikolojisi de etkileniyor. Çok aykırı yetişmiş bir insan, çevresinıode benzer zevklere sahip bir topluluk bulamayınca kendini yalnız ve mutsuz hissediyor.

Bizim gibi anavatanından başka ülkede çocuk büyütenler için bu durum ilave bir çelişkiye daha yol açıyor. Anne baba kendi kültüründe büyümüş ve çocuğunu o şekilde yetiştirmeye eğilimli ancak, çocuk başka kültürle büyümüş bir toplumun içine girecek. Bu iki farkı düzgün bir şekilde birleştirenler, kültürel olarak zengin, ekstra özelliklere sahip çocuklar yetiştirmiş oluyorlar. Bizim de kendi çocuklarımız için gayretimiz bu yönde. 

Üye olduğum Facebook grubunda açıkça olmasa da özünde bu çatışmayı işaret eden sorunlarla karşılaşmış anneler fikir danışıyorlar. Bir yanda alışılagelmiş beklentiler, diğer yanda yeni ülkenin standartları. Bazen eskisinden vazgeçilemiyor, yenisi için fırsat doğmuyor ve bu durumda insan bocalıyor.

Bunlardan biri şöyleydi. Haftanın 5 günü sabahtan akşama kadar çalışan annebabanının çocuğu için, okul, anneye çalışma saatlerini düşürme önerisinde bulunuyor. Çünkü çocuk haftanın 5 günü okuldan sonra da afterschool denen merkezlere gidiyor ve Hollanda’da çok yaygın olan arkadaşlara gidip gelmeleri (playdate) pek yapamıyor (anne haftasonu yapmaya çalıştıklarını söylüyor ama çoğu Hollandalı aile haftasonu farklı programlar yapıyor). Dolayısıyla çocuk da bu playdate’lere özeniyor.

Grupta okul size karışamaz şeklinde yaklaşımlardan tutun daha iyimser yorumlara, farklı önerilere kadar çeşitli fikirler sunuldu. Bir yorum da Hollandalıların kariyerleri düşük olduğu için sizin kariyer yapmanızı çekemiyorlar şeklindeydi. İçimden güldüm. Biz neden kariyer kariyer diye tutturmuştuk acaba? İşsizler ordusunda kendimize iş bulmak için olmasın. Burada ise, çiçekçi de tamirci de çöpçü de yaptığı işten hayatını sürdüreceği ölçüde kazanıyor ve mutlulukla çalışıyor. İşsiz kalma sıkıntısı yok ise neden hem çalışıp hem çocuğuna zaman ayırmasın? Genelde ufak çocuklu anneler 3-4 gün çalışıyor ve zamanlarını çocukla geçiriyor. Bu o kadar olağan bir durum ki, çok çalışıp çocuğuna vakit ayırmamak anormal karşılanıyor.

Yine de bu yazıda asıl bahsetmek istediğim bu aile ve tutumu değil elbette. Onlar kendi doğrularına kendileri karar verecekler, seçimlerinin çocuklarına olan artı eksi getirilerini kendileri dengeleyecekler. Yalnızca o çocuk açısından bakınca içim biraz buruluyor, çünkü, çocuk sanki herkes böyleyken neden ben böyleyim diye düşünüyor gibime geliyor.

Aslında, ben de bu zamana kadar çocuklarımda böyle kültür farklılıklarından doğan çelişkilere maruz kaldım. Şimdi de onlardan bahsetmek istiyorum aklıma geldiğince.

Birincisi yemek mevzusu. Kızım zaten zor yiyen bir çocuk ama bir de ben onu Türk mutfağına alıştırınca olan oldu. Okula başladığı 4 yaşına kadar öğle yemeklerimiz sıcak yemeklerdi. Fakat Hollandalılar öğlen sandviç yiyor ve kızım hiç yemez. Beslenmeye sıcak yemek koyamıyorum elbette. Zengin sandviçler onun için fazla karışık, şimdilik arasına tahin pekmez sürdüğümüz ekmek (soran arkadaşlarına fıstık ezmesi diyormuş bu arada) ve yanına bazen salatalık bazen zeytin bazen salam gibi ilavelerle 1,5 yıldır aynı menüye ısrarla devam ediyoruz. Ben saat 2,5ta eve geldiğinde normal bir öğle yemeği ile açığı kapatmaya çalışıyorum, sanki ara öğün ile öğle yemeği yer değiştirmiş gibi oluyor ama yeme içme sıkıntısı partilerde, okul yemeklerinde falan kendini gösteriyor. Genelde aç kalıyor.

Bir diğer farklılık yüzme derslerinde ortaya çıktı. Buradaki bütün çocuklar 4 yaşından itibaren yüzme derslerine gider ve diploma alırlar. Bu diplomalar olmadan tatillerde bile derin havuzlara giremezler. İlk diplomanın alınması ortalama 1 yıl sürüyor ancak kızımınki biraz daha uzun oldu (daha bitmediği için tam süre veremiyorum). Çünkü 4 yaşında başladığında öncesinde bireysel olarak gittiğimiz havuz eğlenceleri, tatillerdeki yüzmelerden öte bir tecrübesi yoktu. Sudan da korkuyordu, alışması zaman aldı derken haliyle uzadı. Fakat şimdi de onunla başlayıp bir üst seviyeye geçen çocukları görünce, benim ne zaman, neden ben de geçmiyorum şeklinde sıkıntıları başladı. Neyse ki yakında bir level atlayacak da bu ara yine hevesli.

Oysa Hollandalılar 1-2 aylıktan itibaren yüzme derslerine başlıyorlarmış. Kızım gibi olmasın erken başlayalım deyip de, Eylül ayından beri düzenli olarak oğlumu götürdüğüm bebek ve toddler yüzme derslerinde oğluma yine geç kaldığımı gördüm. Onun yaşındakiler almış başını gidiyor. Bizimki suya dalmakta pek gönüllü değil. Oysa, şu akıllarının başına gelmediği kör cahillik döneminde (ortalama 2 yaş öncesi) çocuklar daha kolay alışıyor. Umarım 4 yaşına geldiğinde diğer Hollandalı arkadaşlarına yetişmiş olacak ama şu yüzme olayında Hollandalılara yetişemedim malesef.

Bir diğer mesele de aktiviteler. Her çocuk en az bir spor, bir sanat, bir de yüzme derslerine gider okul dışında. Daha fazlasını yapan da var elbet. Kızım bu yıl ritmik jimnastik ve piyano dersleri alıyor, yüzme de var. Bunlar düzenli olanlar. Oğlum sadece yüzme olarak kaldı ona da birşey bulmam lazım. Lazım diyorum neden çünkü diğer çocuklar böyle donanımlı yetişirken benim de elimden geleni yapmam gerekir. Zaten kurslara erişim ve fiyatlar çok makul olunca, yapmamak çocuğu bir nevi mahrum etmek anlamına geliyor. Evde yemek var ama sadece ekmek veriyormuşsun gibi.

Sonra mesela daha ufak çaplı farklılıklar da var. Havalar güzelken tüm işi gücü bırakıp parklara götürürler çocukları. Anne evde işim var evde oynayın demez mesela. Güneşi alması, tırmanıp koşması, taklalar atması lazımdır. Okulda demir çubuklarda takla atamayan çocuk yoktur hiç, hepsi fır fır döner. Okul çıkışında çocuğu takla atsın diye sabırla bekler.

Çocuklara karşı gösterdikleri sabır da ciddi oranda farklı ayrıca. Çocuğa dikkatini vermeleri, büyük insan gibi dinlemeleri, söz hakkı vermeleri. Sen çocuğuna böyle yapmasan olmaz, olmuyor. Neden benim annem öyle değil diyor.

Bu liste uzar gider ve elbette her zaman iyi örnekler yok, kötü örnekler de var çocukların karşılaştığı. Fakat çocukların saf kalbi, iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı ayırt etmede ve farketmede çok başarılı. Dolayısıyla, toplumda bizden daha iyi örnekleri gördüğünde bunları talep etmeye daha yatkın çocuklar. Ne diyelim biz de onlar sayesinde daha iyi insan oluyoruz.




Bazen düşünüyorum da acaba çocuklarım büyüdüklerinde nasıl olacaklar? Bu farklılıklar onları nasıl etkileyecek, nasıl bir insan olacaklar, iki kültürden hangisine yakın, hangisine yatkın olacaklar? Umarım keşkelerinin çok olmadığı bir çocukluk verebiliriz onlara. Mutlu, huzurlu ve sağlıklı yetiştirebiliriz...






15 Haziran 2016 Çarşamba

Dans Edin

Haziran 15, 2016 6 Comments
Ülke bu haldeyken dans et mi diyorsun sen bize, nasıl yapalım diyeceksiniz belki... Evet buna rağmen daha da ısrar edeceğim ben de, çünkü daha çok ihtiyacımız var.

Düşünün bir insanlık var olduğundan beri dans var. Müzik doğanın bir ritmi, müziği tüm ruhunla dinlediğinde bedenin de o ritme eşlik etmeye başlıyor, yani dans ediyor. İster eğlence de, ister meditasyon buna. Fakat o kendini ritme bırakıp dans etme durumu bambaşka.

Ara sıra facebookta komik videolar altında  dans eden yaşlı nineler veya dedeler görüyoruz. Gülüyoruz ama itiraf edin kıskanıyoruz. O koyverme halini, o rahatlığı. Belki çoğumuz ben asla yapamam diyoruz.

Kültürümüzde büyük yer ediyor dans. Halk oyunlarında, çiftetellilerde... Düğünlerde özellikle topluca dans edildiği zamanki o rahatlama duygusunu bilir misiniz? Orada nasıl dans ettiğinin hiç bir önemi yoktur, herkes gönlünce kurtlarını döker, hatta özenle yapılmış üst baş dağılır. Fakat kimin umrunda, ayaklar ağrımış şekilde koltuğa oturduğunuzda tüm stresin gittiğini hissedersiniz.

Ben dans etmeyi severim, ilk başlangıç zamanında çok rahat değilim ama sonra o eşiği aşınca koyveririm. Türkiyede iken gittiğim her düğünde (az tanıdık çok tanıdık farketmez) oynardım, şimdi çok seyreldi tabi ama hevesimi zumba ile almaya çalışıyorum.

Batı kültüründe discolar, açık hava konserleri, çeşitli dans etkinlikleri insanların dans etme ihtiyacını gideriyor. Biz ise daha çok düğünlerle... Önümüz yaz, düğünler çoğalacak bu fırsatları değerlendirmek, ruhumuzu ve bedenimizi deşarj etmek bu çıldırtıcı ağır havalarda bize iyi gelecektir.

Bir de fırsatları değerlendirmek diye birşey var. Artık daha çok kaçınıyoruz eğlenmekten. Doğum günü kutlamalarına amaan ne gerek var diyoruz, başarı hikayelerini basit bir yemekle geçiştiriyoruz, çocukların doğum günlerinde müzik değil aktivite yaptırıyoruz. Oysa tam tersi olmalı, her mazereti eğlenceye dönüştürmeli, tv de sevdiğimiz bir müzik çıktığında sesini açıp dans etmeli... 

Çoluk çocuk hep beraber.

Haydi...




9 Mayıs 2016 Pazartesi

İçe dönük zamanlar

Mayıs 09, 2016 6 Comments
Yoğun bir iş gününün ardından eve geldiğinizde birkaç dakika sessizce uzanmak, gözleriniz kapalı (veya açık halde boş boş tavana bakmak), hiç kimseyi görmeden, konuşmadan kendinizle başbaşa kalmak ihtiyacı duyar mısınız? Veya o gün çarşı pazar çok gezdiniz, bir sürü insan/kalabalık/gürültü içinde kaldınız, eve dönünce yine birkaç dakika sessizliğe ihtiyacınız vardır değil mi? İşte bu yazıda bu ihtiyacı "içe dönük zamanlar" olarak ifade edeceğim ve ta bebeklikten yetişkinliğe herkesin kendiyle başbaşa kaldığı bu özel andan bahsedeceğim.


Her insanın bu anlara ihtiyacı var. Çünkü ne kadar sosyal olursak olalım, yaşadıklarımızı sindirmeye, dışa dönük tüm zamanlarda bilinçli veya bilinçsiz maruz kaldığımız etkileşimleri dengelemeye, biraz duraksamaya ihtiyacımız var. Mola ver, ruhunu şarj et, beynini dinlendir ve yeniden yola devam et. Her konuda olduğu gibi bu sosyal yaşamda da denge şart, ihtiyacımız olan ise, ne aşırı sosyallik ne de aşırı yalnızlık. Tabi ki her insanın bunlara dayanma limitleri farklıdır (çünkü aynı uyarana maruz kalmıyoruz, kalsak bile ruhumuzdaki etkileri aynı değil) ama en sosyal insanın bile içe dönük zamanlara ihtiyacı vardır.

Bebekler ve çocuklar dış dünyayı keşfederken o kadar çok yeni uyarana maruz kalırlar ki, ara sıra mola vermeleri gerekir. Yenidoğan döneminde sık sık uyuyarak bu resetlenmeyi sağlarlar ama biraz büyüyüp uykuları azaldığında, siz de farketmişsinizdir, tek bir oyuncakla aheste aheste oynarlar, boşluğa bakarlar veya ellerini incelerler. Bebeklerin içe dönme ihtiyaçlarının geldiğini, gözlerini sizden kaçırmasından ve karnına doğru bakmasından, veya boşluğa/duvara/bir nesneye dikkatlice bakmasından anlayabilirsiniz. Oyun istediği zamanlardaki gibi çırpınmaz, gözleri parlamaz ve heyecanlanmaz. Bunu farkettiğinizde bebeği yalnız bırakmak en iyisidir. İlla ki benimle etkileşsin diye diretmeyin. Bırakın öğrendiklerini sindirsin, ruhu biraz dinlensin.

Çocuklarda da bu ihtiyacı gözlemek zor değil. Okuldan geldiklerinde veya bir süre yoğun bir şekilde oyun oynadıktan sonra biraz mola vermek için uyumak isteyebilirler veya kendi kendine sakince oynama/ kitap okuma/ tablet&telefon ile oynama gibi sakin etkinlikler yapmak isterler. Gün içinde bu döngülerin sayısı birçok kez olabilir. Yoğun etkileşimli hareketli dönem ve sakin oyunlu içe dönme dönemi şeklinde birbirini takip eder. Kızımdaki bu ihtiyacı çok bariz şekilde farkediyorum ve o zamanlarda kardeşi ile bile etkileşmek istemiyor. Biraz dinlendikten sonra hareketli temposuna kaldığı yerden devam ediyor.

Yetişkinler de işyerinde yoğun çalışırken ve anneler de yoğun bir şekilde çocuklu hayata maruz kaldıklarında (bilirsiniz bolca aksiyon, gürültü ve yorgunluk içerir) içe dönük zamanlara ihtiyaç duyarlar. Kısa molalarla içimize döneriz, biraz dengelenir ve kaldığımız yerden devam ederiz. Bu anların sayısı, sıklığı ve süresi elbette yine kişiden kişiye değişir.

Sanıyorum konunun özünü anlatabildim, şimdi değinmek istediğim tablet/telefon gibi cihazların bu amaca hizmet ederken kullanılması. Elbette ki çocuklarda ve yetişkinlerde imkan bulunabiliyorsa diğer rahatlama yöntemlerini kullanmak daha iyi olacaktır ama bulunmadığında bunları kullanmanın (ancak tabi ki bu ihtiyaç süresince, daha uzun değil) sorun olmayacağını düşünüyorum. Kendim için konuşacak olursam gün içinde bir dakikayı geçmeyen sürelerde telefonuma bakmak, bu sırada üç beş ig fotoğrafı ile içimi açmak veya bir blog yazısı olumak ihtiyacı duyuyorum ve yapıyorum. Böyle kısa molalarla kendimi resetlemezsem tüm gün full enerji çocuk bakımına tahammül edemezdim. Molalarım çok kısa olduğu için ne yazık ki başka hobilerimi yapamıyorum, elime kitabımı aldığım anda bırakmam gerekiyor veya ipleri tığımı bulup çıkarana kadar daha oturamadan aranıyorum. Yani benim için en hızlı ve kısa süren rahatlama yöntemi şimdilik telefon gibi görünüyor.

Kızım da okuldan geldiğinde yarım saat kadar yalnız kalmaya ihtiyaç duyar. Kendi kendine mırıl mırıl konuşarak oyuncakları ile oynar veya bazen tabletten birşeyler seyreder. İçe dönük anının süresi bitince yeniden cıvıldamaya, hoplayıp zıplamaya başlar.

Geçenlerde bir arkadaş toplantısında kızım 5-6 çocukla bir araya gelmişti. Bir süre oynadıktan sonra hepsi telefon istedi. Biz anneler olarak "a zaten birbirinizi az görüyorsunuz telefonu boşverin" düşüncesinde olsak da, onların asıl istediği, telefonu içe dönme aracı olarak kullanmaktı. Gidip yalnız kalacakları bir oda yoktu, şahsi oyuncakları yanlarında değildi, üstelik bazıları okuldan gelmişti yani telefon içine kapanabileceği tek araçtı. Çoğu bir süre oynadı, dinlendi ve ardından hep beraber bu sefer daha etkin şekilde oynamaya devam ettiler.

İşte böyle anlarda telefon kullanımını zararlı bulmuyorum (elbette göze ve zihne etkileri, radyasyon vs bahsetmiyorum, bağımlılık anlamını kastediyorum). Bu içe dönük anlarda kullanılıyorsa, ve süre bitince bırakılıyorsa, bağımlılık yaratmıyor. Tabi burada kontrolü elden bırakmadan, ihtiyacı bittiğinde kaldırıp, diğer oyunların yerine asla telofonu koymadan kullanılmasından bahsediyorum.

Bu yüzden çocuklarımızı iyi gözlemlemek, onların hareketli/sakin dönem sürelerini ve o süre içinde ne kadar kaldıklarını öğrenmek, sakin dönemlerde yapacak birşey bulamıyorsa onları dinlendirecek oyunlar sunmak, fikirler vermek iyi olacaktır. İlla ki telefon değil, suyla oynamak, müzik dinlemek, müzik aleti çalmak, resimleri incelemek gibi yavaş oyunlar da bunun yerini tutacaktır.

Siz çocuklarınızda böyle anları farkediyor musunuz? O anlarda çocuğunuz neler yapıyor?