hollanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hollanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2019 Cuma

8/03 Helodunya Okuyor

Mart 08, 2019 1 Comments
Eski yazilarima bakinca hatirliyorum cocuklarima her ay yazdigim mektuplari. Simdi ise daha cok yaziyorum ama onlari daha az konu ediyorum. Oysa hayatimin neredeyse tamamini isgal ediyorlar. Fakat bu blogda yazilarimi, biraz da hayatimin eksik kalan yanlarini aktiflestirmek icin arttirdim. Dolayisiyla gayet anlasilabilir bir surecteyim.

Gectigimiz Eylul ayi itibariyle, kizimin okuma yazmasina iliskin ne yapacagini bilememe hallerimiz nihayetinde sonuca erdi. Simdi ikinci cocukta sudan cikmis baliga donmeyecegiz. Bizim gibi anadilinden farkli bir ulkede, hatta hakim olmadigi bir dilde cocugu, okuma yazmaya baslayacak cok kisi oldugunu biliyorum. Bu yazim biraz da onlara isik tutar belki.

Daha once bahsetmistim, Hollanda'da basisschool (ilkokul, elementery school) 4 yasinda basliyor. Ilk iki yil anaokulu formatinda ama yine diger cocuklarla ayni binada, ayni bahcede, benzer programlara tabi durumdalar (ayni giris cikis saatleri, ayni tatil gunleri vs). Ilk iki yilda bol oyunlu ama nispeten okul hayatina giris seklinde bir egitim sistemi var. Yine dersler, temalar, yapilacak odevler. Okuma yazma konusunda da bol bol el alistirmalari, ufaktan harflere giris, ama asla zorlama ve harf/ sayi yazdirma gibi seyler olmuyor. Daha cok sanatsal aktiviteler seklinde cocuklarin el becerilerini gelistiriyorlar. Gorunce hayret ediyordum, cok iyi dusunulmus ama gelecekte yazi yazmasina yardimci olacak cizimler, boyamalar vs.

Bir cok cocuk ikinci yilda okumaya heves duyuyor. Okulda zaten bazi harfleri ve iki uc harfli kelimeleri ogreniyorlar. Fakat bu konuda cocugun talebi disinda bilgi verilmiyor sinifta. Bazi cocuklar ailesinin destegi ile okumayi cozebiliyor. Biz yabancilara tavsiye edilen suydu, okumayi ogretmeyin (anadilinde dahi) ilk once dogru kisilerden Hollandaca okumayi ogrenecek sonra anadil ogrenilecek. Cunku asil kullanacagi dili dogru ogrenmesi daha onemli. Biz de bu yuzden ustune dusmedigimiz gibi kacindik da. Simdilerde ise anadilde okumayi ogrenmis olsa da sorun olmayacagi gorusu oldukca yayginlasiyor. Sonucta kizim icin, ucuncu sinifa geldiginde durum suydu: harflerin cogunu taniyor, bazi basit kelimeleri okuyabiliyor ama turkce harfleri biliyor olsa da okuma yok.

3. sinifa gelince ise (ki tam olarak 6 yasinda olmus oluyorlar) okuma ve yazma basliyor. Siniflarda her cocugun ayri masasi sandalyesi, cekmecesinde kalemleri defterleri, yazi ve matematik alistirmalari icin dergileri (workbook) oluyor. Ilk haftadan itibaren haftada 5-6 ses ogrenerek, ogrendikleri kadarini iceren kelimeleri de okuyarak okuma ve yazmaya basliyorlar. Burada el yazisi ile yazmayi ogretiyorlar ve bu yuzden bence daha zor ama buna ragmen aynen ogretmenin dedigi gibi, Ocak ayina geldigimizde tum sesler bitmisti, tum harfler ogrenilmisti (okuma ve yazma) ve simdi her seyi okuyup yazabilir haldeler.

Turkiyede oldugu gibi burada da harfleri sesler ile ogretiyorlar ve o sesleri yanyana getirdiklerinde okuma ve yazma oluyor. Bizdekinden farkli olarak burada iki harfli sesler de var. Mesela 'ee', 'eu' , 'oe' , 'aa' , 'ij' gibi. Bunlari da, ayni yeni bir harf gibi ogrendiler. Cok basit bir ornek olarak "moeder' vereyim. Okunusu mudır, yani oe = u sesi veriyor. Alfabedeki u sesi ise bizdeki 'ü' sesi gibi telaffuz edildigi icin aslinda u sesini veren baska bir harf yok, sadece "oe" u sesini veriyor. Sonucta alfabedeki her bir harfin ve cifli harflerle olusmus her bir sesin, soylenisleri birbirinden farkli. Boylece duydugunu yazarken hangi ses hangi sembolle gosterilmis ise (tekil harf mi coklu harfli kaliplar mi) onu yazdiginda; bizimkinden farkli olmuyor aslinda. Sonucta yine duydugunu yaziyor. Hani turkce duyuldugu gibi yazilan bir dildir ya.


Tabi yine de bazi karisikliklar olmuyor degil. Mesela Turkce'de de ozellikle "ğ"nin icerdigi sozcuklerde yazim hatalarina bolca rastlanir. Cunku dogru telaffuz edilmemis olabiliyor ve sonucta dogrusunu duymamis oluyorsunuz. Simdi kizim da Hollandaca'yi iyi konusuyor olmasina ragmen konusurken yanlis soyledigi veya yuvarladigi yerleri yazarken o kisimlari haliyle yanlis yazabiliyor. Mesela Hollandacadaki g harfinin okunusu girtlaktan bir k sesine benziyor. Bu durumda bazi kelimelerde g mi k mi var karisabiliyor. Bu hatalari bol bol dikte calisarak cozecek zamanla.

Bu ogrenme surecinde neler yaptik onlardan bahsedeyim. Bize en cok soylenen, hic birsey yapmaniza gerek yok, okulda ogrenecekler ama gunde 10-15 dakka okuma yapabilirseniz yeter dendi. Eve hic odev gelmedi, yazma alistirmalarini sadece okuldaki calisma dergilerine yapildi, sayfalarca defterlere hic yazilmadi. Bazen bir bakiyorum yeni harfi sadece iki satir yazmislar ve o kadar. Oldukca sasiriyordum tabi ki fakat gayet de sorunsuz ogrendiler.

Biz evde hic Hollandaca konusmadigimiz icin, esim diger cocuklardan geri kalmamasi adina haftalik ogrendikleri harfleri iceren kelimeleri bulup bir tablo hazirladi. Her aksam yatmadan once bu kelimelerden 5-10 tanesini okuyup, duraksamadan okuduklarina isaret koymak suretiyle okuma hizini arttirmayi ogrendi. (Her aksam akici okuyamadiklarini tekrar tekrar okudu). Ogrendikleri kadar harfleri iceren okuma alistirmalarini (asagidaki gorsellerde fotokopi okuma dergileri bunlar), okulda yapip bitirdikten sonra, onlari tekrar okuduk ve ayrica kutuphaneden duzenli olarak aldigimiz (yine seviyesine gore gruplandirilmis) kitaplari da okuduk.

Bu arada Hollanda'da yasayanlar icin not: Kutuphanede kitaplarin sirtinda zorluk derecesini belirten bazi simgeler oluyor. Bunlar birkac sekilde gruplandirilmis Kolaydan zora dogru soyle:
1) Ay, Yildiz, Roket ve Gunes ( Maan, Ster, Raket, Zon)
2) E S, E M3, E E3, E M4, E E4
3) AVI Start, AVI M3, AVI E3, AVI M4, AVI E4, AVI M5, AVI E5, AVI M6, AVI +

Kitaplari secerken, tam olarak ne seviyede oldugunu gorebilmek icin, bir alt ve ust siniflardan kitaplar aliyor ve gelisimine bakiyorduk. Bazen sinifta kabul edilen seviyesinden bir ust seviyeyi okuyunca motive oluyordu.  Sinifta her cocugun okuma seviyesi farkli cunku bazi cocuklar baslangicta da okuma yazmayi biliyor olabiliyor ve her cocugun gelisim hizi da ayni degil. Yil sonunda her cocuk okumayi ogrenmis olsa bile seviyeleri yine farkli olacak cunku daha iyi bilenler yine ilerlediler ama az bilenlerin onlari yakalama sansi da var tabi ki.

Matematik konusunda da basit islemleri ve saatleri ogrendiler bu zamana kadar. Ve bence cok hos alistirmalar vardi. Kizim matematik gorevlerini her zaman oncelikli olarak ustlendi bu zamana kadar ve cok seviyor.

Okulda derslerden haric yine bol oyun, bol resim/sanat ve spor aktiviteleri var. Oyle ki her gun kosa kosa sevincle gidiyorlar ve hic bunalmadan bu sureci atlattilar. Oyle saskinim ki? Meger okuma yazma veliyi ve cocugu darlamadan da ogrenilebiliyormus :))


Bu gune kadar sadece iki dergi yazi yaptilar, bazen fotokopi kagitlari da oluyordu elbette. Bir de kucuk dikte defterleri var biten.

Yukaridaki yazi kitaplarinin ic yuzu :)

Matematik dergisi yine iki adet bitmis.

Okumaya dayali aktivite dergileri. Bunlardan daha cok yaptilar.

Yine okuma icin fotokopi dergileri.

Bunlar da calisma kagitlari. 



26 Eylül 2018 Çarşamba

Cocuklara Kolayca Bisiklet Surmeyi Ogretmek

Eylül 26, 2018 4 Comments
Hollanda’nın dünyada en çok bisiklet kullanan nüfusuna sahip olduğunu bilmeyen yoktur herhalde. Bunda coğrafi yapısının uygun olmasının payı elbette çok fazla. Dümdüz bir ülke ne de olsa. Fakat adamlar bu işi de geliştirmişler. En iyi bisiklet üreticileri olmuşlar.

Çocuklar da bu ortamda büyürken haliyle bisikletler favori oyuncaklar arasında yer alıyor. Daha yürümeye başlamamış çocuklar (tutunup kalkmaya başlamış ana denge kurup yürüyemeyen) aşağıdaki tip bisikletleri ev içinde veya bahçelerde kullanmaya başlıyorlar. 



Bu bisikletler oldukça ucuz ve ayrıca ikinci el olanı da oldukça yaygın. Bazıları ahşap, bazıları kuzu, at gibi şekilli. Çok basit bir oyuncak olsa da çocuklara öğrettiği çok önemli iki husus var. Birincisi ayaklarını hareket ettirdiğinde gidiyor oluşu (yani etki-tepkiyi öğreniyor), ardından da bacaklarını belli ritimde nasıl hareket ettireceğini. Yukarıdaki bu tarz bir oyuncak değil ama bazılarında direksiyon işlevi yok ve sadece öne arkaya gitmeyi öğretiyor.

Bir sonraki aşama ise yönlendirme. Gidonu sağa sola çevirdiğinde döneceğini, ne zaman nerede çevirmesi gerektiğini (çarpmamak için vs) öğreniyorlar. Gördüğüm kadarıyla bisikleti yönlendirmeyi öğrenmesi, bisiklette dengeyi kurmayı öğrenmekten önce geliyor Hollandalılar arasında. Çünkü kızımın ve oğlumun gittiği (2-4 yaş) oyun okulunda çocukların karnelerinde, bahçede kullandıkları 3 tekerlekli bisikletleri sağa sola döndürme konusundaki becerileri de değerlendirme kapsamında. İlk gördüğümde çok şaşırmıştım.

Bu ayakla sürülen denge sorunu olmayan bisikletlerin bir sonraki aşaması pedallı üç tekerlekli bisikletler de olabiliyor aşağıdaki fotoğrafta görülen denge bisikletleri de. Pedallı üç tekerlekli bisiklette çocuk denge sorunu olmadan pedal çevirmeyi öğreniyor. Fakat bu çok elzem bir durum değil. Sonuçta bir iki denemeyle pedal çevirmek kolayça kapılan bir eylem. Fakat asıl sorun denge. Şimdi ona geliyorum.

Bu bisikletlerin bir de ahşap olanları var.


Her iki türü de denemiş biri olarak farkının sadece ağırlıkta olduğunu söyleyebilirim. Ahşap olanları çocuk daha iyi taşıyabiliyor. Fakat denge bisikleti alıp ardından pedallı bisiklet almak ekstra masraf derseniz, pedallı bisikleti alıp pedallarını çıkararak denge bisikletine dönüştürebilirsiniz. Sonra da takarsınız. Ancak bu konuda bazı dikkat edilmesi gereken hususlar var.

Denge bisikletinin ardından çocuğunuz kolayca iki tekerlekli bisiklete geçebilir fakat ne zaman ve nasıl olacak bu ona da değineceğim.

Öncelikle denge bisikleti çocuğun boyuna uygun olmalı. Bu çok önemli, selesine oturduğunda alçak olmayacak (bacakları kırılmayacak) ve yüksek olmayacak (ayak tabanları yere tam değecek). Sanki bisikleti bacaklarının arasında tuttuğunda ayakta duruyormuş gibi olmalı, sadece dizler çok az kırık (hareket etme payı kalmalı dümdüz hgergin durmamalı bacağı) olmalı. Aksi takdirde çocuk bu bisikleti süremez. Koltuk seviyesi ayarlanabilir olduğu için çocuk büyüdükçe sele yüksekliği ayarlanmalı. İnternette bulduğum aşağıdaki fotoğrafta çocuğun duruşu ideal duruş. Dizler hafif kırık.



Gidon yüksekliği de ideal, çocuk hafif öne eğik durmalı yani gidon çok yüksek olmamalı.

Denge bisikletini kullanmaya başladığında çocuk bacaklarını ritmik hareket ettirerek hızlanacak ve önce hıza alışacak. Ardından zaman zaman bacaklarını kaldırıp, hızlı giderken düşmeden yol alabildiğini yani dengede durabildiğini farkedecek. Denge bisikletini sürüşü sürekli ayakla yürütme şeklinden birkaç kez ayakla ittirme bir miktar ayaklar havada süzülme şekline dönüştüğünde (yine ritmik şekilde) iki tekerlekli pedallı bisiklet sürmeye hazır demektir.

Tabi denge bisikletinden çok önce yönleri öğrenmiş olabilirler ama denge bisikletinde de hareket halinde bisikleti döndürmeyi bu süreçte zaten daha iyi öğrenecektir.

Gelelim iki tekerlekli pedallı bisiklete. 

Denge bisikletinden gelen çocuk, dengeyi, yönleri ve hızı zaten çözmüştür. Pedallı bisiklette tek öğrenmesi gereken ilk hızı verip ayağını pedala kaldırmak ve ritmik şekilde pedalı çevirmek. Pedalı ritm bozmadan çevirmek çok da hafife alınacak bir konu değil çocuklar için. Tabi bu bisikletin yine çocuğun boyuna uygun olması tavsiye edilir. Tekerlekler daha büyük olabilir ama sele ve gidon yüksekliği vücuduna uymalı. 

Kızımın geçiş sürecinde onu tuttum, ilk hızı verdim ve gitti, gidiş o gidiş. Sonra ilk kalkış anında kendini öne doğru ittirmesi gerektiğini zaten denge bisikletinden bildiği için, pedal becerisi ile onu birleştirdi.

Oğlumda biraz daha farklı oldu, aynı ritimde pedal çevirmeyi sıkıcı buldu uzun süre. Haliyle sık sık duruyor tekrar kalkış yapması gerekiyordu. Bir süre sonra kendi kendine kalkmayı da öğrendi ama hala uzun süre pedal çevirme konusunda sıkıntılı.

Dönüşler konusunda ise, çocuk bunlar zaten biliyor olsa bile, yeni bisikletinin huyunu suyunu anlamak için biraz çalışması lazım. Önce geniş açılı dönüşlerle dönmesini yönlendirirseniz daha iyi olur. Bisiklete alıştığında küçük açılı dönüşleri de yapabilir. 

İki çocuğuma da bisiklet sürmeyi ben öğrettim, onları tutmuyor olsam dahi düşerlerse diye yanlarından koştum. Kızım okula ilk bisikletle gitmeye başladığında (şimdi Yanyana ikimiz de bisikletle gidiyoruz ama) ilk zamanlarda düşerse diye hep yanında koştum haftalar boyunca. Biliyorum dışarıdan çok çılgınca gözüküyor ama deneyip yapabildiğini görmesi için teşvik etmek her zaman benim için öncelikli mevzu. Şimdi sırf o bisiklet sürmeye devam etsin diye, daha kolay yapabileceğimiz halde bir çok yere bisikletle gitmeyi göze alıyorum. Çünkü ne demişler annelik deliliktir 😊 

14 Eylül 2018 Cuma

Ayrımcılık

Eylül 14, 2018 18 Comments
Başlığa bakılınca, yaşadığımız ülkenin yerel halkı tarafından ayrımcılığa maruz kaldığımız zannedilecek ama asıl durum şu, yaşamadığımız öz ülkemizdeki yerel halk tarafından ayrımcılığa maruz kalıyoruz :/

Başka bir ülkeye göç etmiş olunca geride kalanların kıskançlığı mı, umursamazlığı mı nedir (gerçekten sebebin hangi his olduğunu kestiremiyorum) bir soğukluk, mesafe, boşvermişlik, umursamazlık seziyorum tavırlarında. Oysa biz hala onların akrabası, arkadaşı, yakınıyız ve biz hala onların yaşadıkları hayat mücadelesinin benzerini yaşıyoruz. Üstelik ekstra zorluklar da olabiliyor.

Geçtiğimiz haftalarda bloğuma da yazdığım gibi iki çok önemli olay gerçekleşti ailemiz için; kızımın 3. sınıfa (Türkiye karşılığı 1. sınıf) ve binicilik kursuna başlaması. Benim için doğumgünleri, yıldönümleri, böyle değişik bir döneme atılan adımlar çok önemlidir. Mümkün olduğunca kaçırmamaya, tebriklerimi iletmeye ve kendi ailemiz arasındaki günleri de elimden geldiğince unutulmaz kılmaya çalışırım. Eh tabi herkes bu düşüncede olmayabilir fakat benim için bunlar hayatın rutininden çıkıp biraz renk katma fırsatı demek. Yine geçtiğimiz hafta boyunca okula başlayan yakından uzaktan tanıdığım herkesin miniğini tebrik ettim, güzel niyetlerimi gönderdim, üstelik onlar için heyecanlandım ama gel gelelim ben aynı şekilde karşılığını alamadım. Aslında karşılık verecek durum olmamıştı, yani kızımın okula başlaması, Türkiye’den önce olmuştu ve bizi tebrik etmeyenleri dahi umursamayıp yine tebrik etmiştim. (çoğunlukla ig hesabını kastediyorum) Çünkü bu tip şeylerin hesabını tutacak zamanım ve enerjim yok. Fakat hemen ardından binicilik kursumuza gösterilen yoğun ilgisizlik beni biraz düşündürdü; “ben nerde yanlış yaaaaptım.”

Elbette ki bunu “ay bana yorum yapmadınız çok kızdım” minvalinde yazmıyorum. Sadece kendi kendime düşünüp anlamaya çalışıyorum. Acaba insanlara samimiyetimi yeteri kadar iyi ifade edemiyor muyum? Yoksa bizim zaten dolu dolu olan günlük yaşamımızda bunlar sıradan ayrıntılar olarak mı kalıyor, veya gerçekten kişinin kendisiyle ilgili bir problem mi bu, yoksa aman ben yazsam ne olacak yazmasam ne olacak mı deniyor? 

Hiç fikrim yok doğrusu. Belki burada yaşamayanlar buradaki özel olayların ne kadar zor elde edildiğini anlayamıyor, uzaktan sıradan geliyor. Belki de gerçekten gözden ırak olan gönülden de uzak oluyor. Belki de samimi sevenlerimiz fazla yok bilemiyorum. Her ne sebep olursa olsun, bu durum kalbimi titretse de, ben olduğum gibi olmaya devam edeceğim. Yine herkesi kutlayacağım, yine pozitif enerjimi sunacağım, yaptığım pervasızlıktan (!) da utanmayacağım.

3 Eylül 2018 Pazartesi

Okulun İlk Günü

Eylül 03, 2018 4 Comments
Hollanda’nın yaşadığımız bölgesinde okulların ilk günüydü bugün. Evet bazı yerlerde 1 hafta önce/sonra farkı oluyor, neden bilmem, tatillerde trafik olmasın diye birşeyler duydum ama emin değilim.

Kızım, daha önce yazdığım gibi üçüncü gruba başladı. Gece heyecandan zor uyudu, ben çok az uyudum. Sabah erkenden maille gittik sınıfa. Herşey çok hızlı olup bitti, öğretmenle tokalaştık, sırasını bulduk, alelacele bir poz aldık tamam. Hayallerindeki instagramlık pozları yakalayamadım. Olsun. Eve gelince oyuncu annenin şu paylaşımını gördüm, onun da kızı okula başlamış. Ne yazık ki benim aklıma böyle güzel cümleler gelmiyor ama, onun o sırasına ilk oturuşunu, soru dolu gözlerle etrafı inceleyişini, heyecanını beynime kazıdım. Unutur muyum? Belki. Belki de bu yazıyı tekrar okuduğumda hatırlarım. 




Sonra oğlumun okuluna geçtik biraz yürüyerek. Erken gittiğimiz için boştu. Birkaç arkadaşı geldi ama yüzü hala asıktı. Sonra ben ne olduğunu anlayamadan fırlayıp kapıya koştu. Sevdiği arkadaşı gelmiş, yüzünde güller açtı. Gerçekten o güllerin açtığını ruhumla gördüm 💗

Okuldan sonra tam 1,5 saat arkadaşıyla bahçede oynadı kızım. Yetmedi bizim sokaktaki parkta 1 saat oynadılar. Bahçede kuş gibi sekerek uzaklaşmalarını, kuytularda fısır fısır konuşmalarını, hayali oyunlarında ettikleri danslarını, kıkır kıkır gülüşlerini uzaktan izlediiiim izledim. Gönül defterime yazdım 💗

Bu aralar kızım da oğlum da beni çok sevdiklerini hiç olmadıkları kadar çok dile getiriyor. Kızım bana bir şarkı yazdı, hem de İngilizce. Tek seferde ağzından çıktı ve onu söylerken kaydettik. Defalarca dinleyip ezberledik, her akşam uykudan önce söylüyor bize 

Mama
I love your hug, I love your kiss
And this is what your love in the wrist
No time for yes, no time for ear
Let’s go like for a little big boom bim bom

(Son iki satırı melodiye uysun diye uydurduğunu söyledi, ama mecazi anlamlara da yorulabilir tabi 🙈)

Herhalde hayatım bundan daha mükemmel olamazdı 🙏🏼

Bir gün sonra edit: şarkıyı yeniden söyledi ve üçüncü satır aslında şöyleymiş
No time for rest, no time for year


5 Temmuz 2018 Perşembe

Yoga

Temmuz 05, 2018 2 Comments

 (Yogadan önce çok yorgunum, yogadan sonra ben ben değilim)

Eski yazılarımdan birinde kısaca yogaya başladığımı yazmıştım. O zamandan bu zamana hep detaylı bir yazı yazmak istedim ama duygu ve düşüncelerimi nasıl aktarabileceğimi bilemedim. Şimdi de bilemiyorum aslında. Sadece anlatmaya çalışacağım.

Yogaya başlamam bilinçli ve istekli bir seçim değildi. Evime yakın mesafede ve boş olduğum kısıtlı zaman aralığında bir tek bu dersler vardı. İlle de bir spor yapmak istediğim için denemeye karar verdim. Şimdi yaklaşık 7-8 ayın sonunda yoga için bir spor diyemem, spordan daha fazlası, hatta spor bile değil belki.

Yanlış anlaşılmasın en zor bedensel hareketler yapılıyor, bedene bir spor olarak katkısı çok fazla. Tüm vücudu esnetiyor, denge ve dayanıklılığı arttırıyor. Fakat ben şimdi daha farklı bir açıdan beni şaşırtan deneyimleri paylaşmak istiyorum.

- yoga yaparken, bedeninde daha önce varlığını dahi hiç farketmediğin bölgeleri, kasları keşfediyorsun. Sanki bedenimi yeniden öğreniyor gibiyim.

- spor yaparken ihtiyaç duyduğumuz bütğn spor aletleri ve malzemelerine hiç ihtiyaç yokmuş aslında. Bacağını çalıştırırken kolun, belini çalıştırırken kalçan vs yardımcı malzeme olarak kullanılabilirmiş. 

- bazı pozlara geçerken de o pozda dururken de çok zorlanırsınız. Fakat bir süre sonra (mesela diyelim bir dakika sonra) vücut o poza uyumlu hale gelir ve bu sefer o poz normalmiş gibi gelir. Tekrar eski duruşa geçerken de yine ağrır. Yani kolay duruş zor, zor duruş kolay olmuş olur. Vücudumuzun bu kadar kısa sürede uyum sağlaması beni çok şaşırtıyor.

- fakat beni en çok hayret ettiren şey beden rahatlığından mental rahatlığa geçiş kısmı. Yani hep şöyle düşünürüz. İnsanın kafası rahat ise vücudu da gevşer, kafası karışık ve yoğun ise vücut gerilir, ağrılar başgösterir. Öyle değil mi? Evet hep bunu duyduk ve tecrübe ettik. Peki neden tersi doğru olmasın? Bunu hiç düşünmemiştim. Fakat yaşayarak gördüm ki tersi de mümkün. Yoga bedeni nefes egzersizleri ve esnemeler ile rahatlattığında, kafan da rahatlıyor. Ruhun hafifliyor. Hatta daha da ileri gideceğim, bir nevi üçüncü göz açılıyor. Başka bir boyuta geçiyorsun sanki. Bunu tarif etmem zor, tek söyleyebileceğim beni yogaya bağlayan bu his oldu. Diğer tüm yararlarını göz ardı edebilirim ama bunu başka birşeyde bulabileceğimi zannetmiyorum. 

Ve yogaya başlama konusunda ikilemde kalanlara sırf bu tecrübeyi yaşasınlar diye tavsiye ediyorum.


30 Haziran 2018 Cumartesi

Gönül Dili

Haziran 30, 2018 0 Comments


Bugün çocuklarımızın etkinliklerinden uzun zamandır tanışıklığımız olan bir ailenin evine gittik. Baba Türk, anne Hollandalı, çocuklar da iki dili birden öğreniyor. 

Biz karı koca henüz Hollanda’ca konuşamadığımızdan İngilizce konuşuyoruz. Fakat bazen diller karman çorman oluyor. Çocuklar Türkçe ve Hollandaca birşeyler istiyor, biz bazı yerlerde Türkçeye dönüyoruz, olmuyor hop İngilizce’ye geçiliyor, zaman zaman İngilizce yetersiz kalıyor (veya tam söylemek istediğimizi ifade edemiyoruz) oradan anadillerimize geçiyoruz derken karışık ama bir o kadar da zengin bir sohbet geçirdik. Dildeki bu kaosa rağmen, uzun zamandır kesintisiz bu kadar güzel sohbet etmemiştim. Bizim kız ve oğlanla yaşıt kız ve erkek çocukları olduğundan, kimi zaman ikili kimi zaman dörtlü oyunlar kurdular ve şahane oynadılar (vur tahtaya). Ortam keyifli ve gönüllerimiz de bir olunca dillerin karışıklığının bir önemi kalmıyor.

Tabi şimdi düşününce bu akıcı sohbetin oluşmasında Hollandalı eşin nispeten Türk kültürüne olan aşinalığının da etkisi var. Yoksa genelde hep birbirimizi anlamaya çalışmakla geçiyor böyle ilk buluşmalar.

Tipik Amsterdam mimarisine sahip evlerinde çok güzel bir yuva kurmuşlar. Hem terası hem balkonu vardı evin ama balkonda oturmayı çok özlemiştik. Hafif esintili sıcak bir yaz gününde, balkonda keyifli bir sohbet ne iyi geldi. Şimdi bu keyfin getirdiği tatlı huzuru heybeme atıp uykuya gideceğim. 

Dün Facebook grubunda da konusu geçmişti. İnsan başka bir yere taşındığında neden zorlanır biliyor musunuz? Çünkü oraya dair hiç bir anısı yoktur. Günler geçip tatlı anılar biriktikçe gurbet-vatan farkı günden güne azalıyor. Biz de son beş yılda buraya dair çok güzel anılar biriktirdik ve çoğaltmaya da devam ediyoruz. Elbette 30 yılın yanında 5 yıl nispeten az kalıyor ama insan zaten hep geçmişi düşünerek de yaşamıyor. Hayat bu, acı tatlı telaşlarla hızla akıp gitmekten başla yapacağı birşey yok.

Erik

Haziran 30, 2018 1 Comments


Hergün kısa kısa da olsa yazmaya karar verdim. Artık o günün kısmetine ne çıkarsa. Bugün beni son derece heyecanlandıran bir olaydan bahsedeceğim: erik ağacı. Burada ağacı çok nadir görülür ve meyvesi Türk marketlerinde de zor bulunur. 

Çarşamba günü kızımı piyano dersine götürmek için yola çıkmış ama otobüslerin grevi dolayısıyla gidememiştik. Dönüşte her zaman yanından geçtiğimiz ama bir türlü içine girmediğimiz parka uğradık. 

Girer girmez yerlerde ayaklarımın altında ezilen erikleri farkettim. İpuçlarını takip ede ede ağaca ulaştım. Ne görkemli bir ağaçtı. Ağaçların çadır gibi olup da altına girenleri sıcaktan, yağmurdan koruyan şekilde olanlarını çok seviyorum. Nedense aklıma altına bir kilim serip evcilik oynanabileceği geliyor. Demek ki hafızamda çocukluğumdaki oyunlarım hoş bir anı olarak kalmış.



Bu ağacın dipleri erik dolu olmasına rağmen dallarında hiç yoktu. Nasıl üzüldüm. Yine de yerden birkaç tanesini çantama attım. 

Çocuklar parkta biraz oynadılar. Tüm oyuncakları deneyip sıkılmaya başladıklarında çalıların arkasında kalmış biraz ilerdeki ağacın altına girip keşif yapmayı teklif ettim. Dalları yerlere kadar eğilip tüneller oluşmuş ağaçların altında gezinmek çok eğlencelidir hepimiz için. O bölgeye doğru yürüdüğümde yerlerdeki erik oranı daha da artmıştı. Bir de baktım ki ağaçlar meyve dolu, dallar yerlere eğilmiş. Çocukların boyları bile yetiyor. Tadı ise tam ekşi can eriği. Heyecanla toplamaya başladık.

Onlara oyun gibi gelen toplamanın sonunda ilk fotoğrafta görülen erikleri topladık. Daha da var çok var. 

Hollandalılar böyle yeşil erik meyvesini bilmiyor. Bu ağaç(lar) mahalle parkında kendiliğinden büyüyen, hiç bakım (ilaçlama vs) yapılmayan ağaçlar. Buna rağmen meyveleri oldukça büyük. Bütün meyveler yerlerde, muhtemelen yıllardır kimse toplamıyor.

Bu keşfi yaptığım için çok sevindim. Hala mutluluğunun etkisi altındayım. Bedava erik bulduğum için falan değil (zaten marketten alıp yemiştim, hevesimi almıştım, üstelik çok düşkün değilim), ülkeme ait bir şey bulduğum için. Canı erik isteyip de bulamayan arkadaşlarıma verebileceğim için, o ağacın yıllarca verdiği meyvelerin bu yıl sadece toprağa değil insanlara da gidebileceği için. Çocukluğuma ait birşey bulabildiğim için.

Şimdi artık yerini asla unutmayacağım ve bir sonraki baharda çiçeklerini de kaçırmayacağım. Mevcut eriklerini de toplayabildiğim kadar toplayıp herkese dağıtacağım.

Teşekkür ederim güzel ağaç.

18 Haziran 2018 Pazartesi

Evde okul öncesi eğitim - VVE Thuis

Haziran 18, 2018 2 Comments
Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Bölgelere göre başlangıç yaşı değişse de, Hollanda’da çocuklar 2-4 yaş arasında oyun okulu diyebileceğimiz, okul öncesi eğitim veren okullara gidiyorlar. 4 yaşından itibaren de basisschool, yani ilkokula başlıyorlar. Bu oyun okullarında, yine bağlı olduğunuz belediyeye göre değişse de, bir çok yerde sadece expat çocuklara yönelik bir uygulama var: VVE programı. Bu programa dahil olan çocuklar ayrıca özel öğretmenler tarafından özel eğitime maruz kalıp Hollandacasını geliştiriyor.

Kızım ile oğlum aynı oyun okuluna gittikleri için, ikisi de bu hizmetten yararlandı/yararlanıyor. Aslında dil eğitimi olarak lanse edilse de eğitimin ağırlığı dil değil, pedagodların liderliğinde zengin konulu bir eğitim diyebiliriz. Zira her ayın ilk pazartesi günü bu çocukların velileri ve uzmanlar bir araya gelip 3 saat süren toplantılar yapıyoruz. Bu toplantıda, çocukların önceki temanın aktivitelerinden itibaren neler yaptıklarını, nasıl geliştiklerini ve ya geliştirilebileceğini, neler yapacağımızı vs tartışıyoruz.

Burada okullarda, her ay belli bir tema doğrultusunda eğitim veriliyor. Şu an ilkokula giden kızımın okulunda da öyle. VVE Programı da bizlere, oyun okulunun o ayki teması ne ise (bu tema expat olsun olmasın tüm çocuklara öğretiliyor), ekstra metaryel veriyor. Bize verdikleri dökümanları paylaşmak istiyorum bugün. Çünkü ne kadar çok seviyor olduğumuz bir yana, böyle üzerinde düşünülmüş, güzel fikirler içeren bir çalışmaya hayranlık da duyuyor, paylaşmak istiyorum.

Bu program 2,5 yaşından itibaren başlıyor. İlk başladığında bir çanta içiminde klasör ve ileride lazım olacak (makas, yapıştırıcı, boyalar gibi) şeylerden oluşan ve hediyeleri de olan bir paket. 

Bu klasörümüz. Her ay ilgili 15-20 sayfalık bir döküman veriliyor ve bu klasöre koyuyoruz. 


Bugün yine toplantımız vardı ve aşağıdaki fotoğrafta bu ayın yeni teması için metaryeller görülüyor. Her ay sert kapaklı bir kitap ve döküman veriliyor. Bu ayın teması “su” imiş.


İşin en güzel yanı, hem kitap hem dökümanlar evde hangi dilde konuşuyorsanız o dilde hazırlanmış. Türkçe, İngilizce, İspanyolca... ne isterseniz. Ben kızımda Türkçe aldım ama oğlumda Hollandaca olmasını talep ettik. Hem olayı bildiğimiz için zor gelmiyor hem de bizim Hollandacamıza katkıda bulunuyor. Ayrıca kitabı ve oyunları babysitter ile de okuyabiliyorlar böylece.

Bu ayki kitabın çizimlerine ayrıca bayıldım.

Bunlar da daha önceki aylarda verilmiş kitapların bir kısmı. Elimin altında bunlar vardı fotoğraf çekerken. Güzel bir kütüphane oluşuyor.

Şimdi sırayla dökümandaki içeriği anlatmak istiyorum. İlk sayfada her ay verdikleri dökümanların içinde olan açıklayıcı bir bilgi var. Çocuğumuzla nasıl iletişim kuracağımız konusunda.

Aşağıda soldaki sayfa yine iletişim konusunda açıklamalar ile devam ediyor. Sağda ilk etkinlik olan kitabın tanıtımı. Bu kitapta neler vurgulanmış, kazanımlar neler olacak bunları listelemişler.

Aşağıda solda kitap okurken nasıl davranmalıyız (yukarıdaki sağ sayfanın arkası bu sayfa, onun devamı) anlatılmış ve sağdakinde evde su ile yapılabilecek oyun önerileri var.

Yine bir önceki sayfanın devamı sağdaki, ve solda evde suyla ilgili aktiviteler sunuyor. En başında çocuklara nasıl yaklaşmamız gerektiğiyle ilgili bir hatırlatma. Ne oldu, nasıl oldu gibi sorularla onun kavramasını sağlamaya çalışın diyor. Bu sayfadaki öneriler çok hoş, dilim döndüğünce yazayım.
- wc sifonunu çekin. (Ne olduğunu ses, görüntü vs çocuk açıklayacak)
-benzer şekildeki üç bardağa sıcak, ılık ve soğuk su koyun. Birer küp şeker atsın çocuk ve karıştırsın. Ne gözleyecek anlatmasını isteyin.
- banyoya gidip diş fırçasıyla dişini fırçalasın
- çiçekleri sulasın
- bir bardağa konsantre meyve suyu ve su koyup karıştırsın (burda çok içiyor çocuklar karışırken güzel renkler oluyor)
- musluğun altına bir sünger koyup çeşmeyi azıcık açın (süngerin üzerine) su nereye gitti, süngeri sıksın be oldu vs.
-bardağa su koyun, bir pipet ile üflesin suya ne oluyor?
- bir karton bardağa su doldurun, sonra delikler açın ne oluyor?

Bu oyunlardan sonra bazı kes yapıştır oyunları da oluyor. Aşağıda üç farklı resim var, bunları kesip oluş sırasına göre başka bir kağıda yapıştırması bekleniyor. (Maymun boya yapmış kirlenmiş, banyo yapıyor, temiz giysiler giyiyor)

Bu sayfada yine su ile ilgili deneyler önerilmiş.

Bir diğer oyun da puzzle. Aynı resmin bir tam hali, bir bazı bölümleri eksik hali, bir de parçaları var. Parçaları anne baba düzgün kesecek ve çocuk boşluklarda uygun yeri bulup yapıştıracak. Bazı aylarda hafıza kartları oyunu da oluyor.


Bu oyunda kocaman akvaryumun içindeki balıkları boyayabilir, boş sayfadaki balıkları kesip akvaryuma yapıştırabilir.

Suluboya yapmayı önermiş, çocuk bu aktiviteden neler öğrenir açıklamış.

Bu fotoğrafta da yukarıdaki ilk sol, suluboya sayfasının devamı, sonraki üç sayfa da yeni bir oyun gösteriyor. Resim içinden ufak parçalar ayrı bir sayfada gösterilmiş bunları çocuğun resimde bulup göstermesi bekleniyor.





Her ay böyle farklı oyunlar ve aktiviteler ile okul öncesi eğitimin ev adımını gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Aslında çok basit şeyler olsa da, kimi zaman zamansızlıktan, kimi zaman da ne yapsak diye bilememekten fazla birşey yapılamıyor. Böyle hazır bir paket olunca, doğrusu benim için çok rahat oluyor. Ayrıca okula götürüp bunu yaptım diye sergilemeyi de teşvik ediyorlar. Hem kendi çocuklarımdan hem de arkadaşlarımınkinden gördüğüm kadarıyla gerçekten çocuklar zevk alarak oyunla öğreniyorlar. 



30 Mayıs 2018 Çarşamba

Nihayet Ehliyet

Mayıs 30, 2018 5 Comments
Uzun uzun yazdığım ehliyet al(ama)ma sürecimin sonuna geldik nihayet. Dün sınava girdim ve geçtim, pheeew. Nasıl rahatladığımı anlatamam.



Fakat tabi ki arkadaşımın da dediği gibi, illa trajikomik bir olay yaşanmadan işlerim hallolmayacaktı. Kaderim midir nedir, son anda yine bir kalp çarpıntısı yaşattı. 

Son iki haftadır yoğunlaştırılmış ders almaya karar vermiştim. Her derste artık tecrübeli olduğum halde hatalar yapmaya devam ediyor, moralim bir gün iniyor bir gün çıkıyordu. Son hafta ardarda üç sabah derslerime çok az uykuyla girdim. Oğlum hastalandı, her gece ateşler içinde kaldı. Tabi ki dersler verimsiz geçti ve üstüne içime tuhaf bir korku düştü. Kaderime küsmüş, yaradana kızmıştım. Neden işlerimi kolaylaştırmıyor, hep ekstra zorluk çıkarıyordu. Gerçekten sınavdan bir önceki güne kadar derin bir çöküntü içindeydim.

Sınavım pazartesi sabahı olacaktı. Pazar sabahı son dersimi yaptım, dersten sonra hava çok güzel olduğu için göl kenarına gittik birkaç aile hep beraber. Orada aklımda hep sınav vardı, ne yaptıysam kendimi bir türlü rahatlatmadım. Çocuklar yüzdü eğlendi, büyükler girmedi. Gitmeye yakın içimi ateş basmış ruhum daralmıştı. Eşime dedim ben bir dalacağım. 

Buz gibi su öyle iyi geldi ki. Tüm sıkıntımı alıp götürdü. Hiç üşümedim, çıkmak bile istemedim. Ama tabi döndük. 

Çocuklar uyuduktan sonra uydu görüntülerinden hep hata yaptığım yolları inceledim. Aklıma koymaya çalıştım bir nebze rahatladım. Fakat o gece neredeyse hiç uyumadım. Heyecandan ziyade, hani kafan çok dolu olur da gözüne hep o görüntüler gelir ya, sürekli beynimde yollar, sürüş sırasındaki konuşmalarımız, püf noktalar vs geliyordu.

Sabah erkenden (hatta çocuklar uyanmamıştı) evden çıktım. Hocam aldı sınav merkezine yola çıktık. Yolda kimliğini aldın mı diye sordu. Evet dedim ama eşim şu mektubu da verdi diye gösterdim. 

Bu mektup bizim süresi dolmuş olan oturma iznimizin yenilendiğini ve gelip almamızı söyleyen mektuptu. Hocam şaşırdı, ne zaman bitiyor tarihi diye sordu. Hemen çıkarıp baktım14 mayıs son günüymüş (o sırada bakana kadar bir fikrim yoktu, yenilenme işlemini biliyorum ama son tarihten emin değildim). Hocam telaşlandı, vay şimdi ne yaparız, süresi biten kimliği kabul etmezler, bunlar çok katılar, önceden söyleseydin bir çare bakardık, başka kişiye oldu yapmadılar sınavı... vs anlattı. Belki mektubu gösterirsek kabul ederler diyorum, mektup cumartesi geldi daha önce gelseydi almaz mıydım. (2,5 ay önce oturum izni yenilenmesi için başvurduk, 8 Mayıs’ta hazır olmuş ama mektup 26 Mayıs cumartesi eve geldi, sınavım 28 Mayıs paxartesi sabahı. Almaya bile zaman yok). Ne yapalım sınavı yapmazlarsa da her işte bir hayır, sağlık olsun dedim ve bıraktım. (Tabi 300 avro sınav ücreti de yanıyor bu durumda 😣)

O andan itibaren nasılsa sınav iptal diye rahatladım. Demek ki allah tarafından böyle istendi. Hocam yine de bir konuşalım dedi, sınav başlamadan 1 saat önce beni sınav yapacak müfettişi bulup söyledi. Adam da çok sert görünümlü bir tip, başta kem küm etti ama kabul etti. Ve benim hoca şok oldu. İlk defa bu oluyor dedi. Tabi benim paçalar tutuştu, sınav olacağım 🤪 Fakat bir yanım diyor ki allahım madem bu mucize oldu, bir de kalırsam çok ayıp olur, nolur geçeyim allahım.

Neyse sınav başladı, önce motoru açıp içinde bazı şeyleri sordu, bu nedir şu nedir vs. Önceki hocamla çalışmıştım ama bu arabanın kaputunu hiç açmamıştık. Allahtan hatırladım bir şekilde işi kotardık. Sonra yola çıkacağız, anahtarı sokuyorum çalışmıyor araba, meğer hocam diğer arabanın anahtarını koymuş yanlışlıkla 😒 Neyse orda bir gülüşme oldu ortam biraz yumuşadı. Sınav sırasında herşeyi kendimden beklemediğim derecede iyi yaptım. Heyecanlıydım, hatta çok kasılmışım da (inince bacaklarım ağrıdı) fakat son ana kadar geçerim diyemiyordum çünkü bunların sağı solu belli olmuyor.

Sürüş sırasında iki salaklık yaptım. Birinde yön bulma sorusuydu, adam bana uzaktaki binayı gösterip oraya git demiş ama ben tam anlamadım, binayı geçip giderken, hani oraya gidecektin falan dedi. Ay sorry yola odaklanmıştım kaçırdım dediğinizi falan dedim o da bir yerde durdurup navigasyondan bir adres yazdı. O zaman bu adrese git dedi. He iyi tamam giderim dedim ve gidiyorum, bir yerde sola dönüş var, asıl döneceğim yerden değil bir öncekinden dönmüşüm, sonra alakasız bir yere çıkmışım, ordan geri dönüş yapıp ters yönde epey bir yol aldıktan sonra (ortası çimenlikli çok şeritli bir yoldu) u dönüşüyle ters yöne dönüp doğru çıkışı buldum. Kendime bir sürü ek iş çıkardım ama hepsini akıcı yaptım. Fakat adam bu yanlışımı kafaya takar mıydı emin değildim. Aslında önemli olan yanlış gitmek değil, trafikte gösterdiğin tutum derdi hocam ama daha önceki tecrübelerimde gıcık müfettişleri çok görmüştüm hatırlarsanız.

İkinci aptallık bir sokak üzerinde geri dönüş yapma aşamasında oldu. Yolun başlarında bir sürü uygun yer vardı aslında ama bunlar yukarı doğru hafif eğimli park yerleriydi. Ben de geri geri giderken eğim varsa bazen gazı fazla kaçırdığım oluyor diye, gideyim de bir sokak kesişimi bulayım oradan döneyim dedim. Yokmuş. Üstelik daha da kalabalıkmış. Önümde bir kamyon boşaltma yapıyor, heryer araba bariyer vs dolu, minicik yerden döndüm. Evet başardım ama gereksiz zorlaştırdım. Ama adama da yol aradığımı söyledim neyse ki.

Bunların dışında allah yardım etti, yol üzerinde en fazla hata yapılan iki farklı noktada kolaylık oldu. Birinde çok geniş, çok girişi çıkışı, otobüs tramvay yolları falan olan bir kavşakta, hocamın dediğine göre herkes yanlış yola giriyormuş. O yerde benim önümde bir araba varmış ve ben onu takip edince kusursuz yapmışım ( hiç farkında değilim). 

Bir de daha önce hep tam anlamıyla iyi yapamadığım otoban çıkışı vardı. 100km hızdan 30 a düşüp çıkmak gerekiyor ama bir türlü tam ayarlayamıyordum düşüş hızını (ya geç kalıyordum ya erken) bu sefer yoğun trafik nedeniyle otoban akışı 80 idi ve ben 80 den 30 a çok rahat indim, hiç savrulmadan köşeyi döndük 🙈

Sürüş bitince müfettişin masasına gittik ve ayağa kalkıp elimi sıkıp tebrik etti ama ben hala inanamıyordum. Gözlerim de bu habere pek sulu karşılık verdi durduramadım. Fakat Hollandalıların böyle insani duygusal tavırlardan hoşlandıklarını biliyordum daha önceden, bu yüzden hiç umursamadım doğrusu, saldım gitti.

Ve böylece 1,5 yıllık macera sona erdi. Şimdi kazasız belasız sürüşlere inşallah.

29 Mart 2018 Perşembe

Helodünya 6 yaşında !

Mart 29, 2018 3 Comments


23 Mart Cuma günü ilk göz ağrım, biricik kızım 6 yaşını doldurdu. Zaman su misali akıp gidiyor, bebeklik fotoğraflarına şaşkınlıkla bakıyoruz. İnce ve narin yapısını hala korusa da boyu uzadı, yüzüne daha bir genç kız ifadesi geldi. Bıcır bıcır konuşması, nazı, kaprisleri ise hiç bitmedi :))

Tabi ki bir ay önceden doğumgünü ile ilgili hazırlıklara başladık. Hollanda’da her çocuğun sınıfında ufak bir kutlama oluyor. On gün kadar önceden, öğretmen çocuğun seçtiği kağıtlardan (aşağıdaki fotoda görüldüğü gibi) kocaman bir şapka hazırlıyor. Bu şapka bir nevi taç, gurur kaynağı. Çocuklar günlerce o şapkayla bile dolaşabiliyor :)


Önceki sene sınıfta dağıtılmak üzere, karton kaplara özenle yerleştirilmiş ve şeffaf kağıtlarla bağlanıp süslenmiş meyva salatası hazırlamıştım. En son sınıfta yerlerden rafya ve parça pinçik olmuş paketleri toplarken yoooook dedim, seneye yenmesi kolay birşey olacak. Bir arkadaş da benzer tecrübeyi patlamış  mısır ikram ettiğinde yaşadı. Bir daha asla patlamış mısır gitmeyecek ☺️

Bu sene kendimi fazla yormayacağım dedim ve cupcake yapmaya karar verdim. Çocuklarla güle oynaya yaptık. Çok süslü karton kalıplar almıştım , yağlı kağıt koyup onların içinde pişirmeye karar verdim. İlk seferde 20 tane çıktı (en az 25 lazımdı) hadi bir posta daha yaptık. Ondan da 30 tane çıktı fakat ilk pişenler ile ikinci pişenlerin alakası yok. Bir de bunlar kalıplardan çıkmıyor 😱 çıkarken parçalanıyor, eyvah bunlar yiyemez, her yeri batırır 😖

Ne yapsam ne yapsam, artık akşam olmuş, sabah okula birşey götürmem lazım, en iyisi bunları popkek yapayım dedim. Çok da nefis oldular.



Ertesi sabah okula gittik, şapka takıldı, şarkılar söylendi, parti kızımız tebrikleri kabul etti falan sıra yiyecekleri dağıtmaya geldi. Kızım iki arkadaşıyla servis yapıyor, diğer çocuklar ellerini açtı gözlerini kapadı bekliyor. Çocuklar bu popkekleri sapından tutup arkadaşlarının eline şap diye bıraktı elleri çikolata oldu. Hepsi bir ıyyk oldu ben elimde mendil çocukları silip sapından tutturuyorum. O kadar sap yapmıştım elleri batmasın diye😫

Neyse bir şekilde günü tamamladık fakat evde daha bir sürü cupcake vardı. Onları da ertesi günkü başka bir aktivitede dağıtmak üzere Popkeke çevirdik.

Okuldaki mini kutlamadan sonra asıl parti pazar günü oldu. Yine haftalar öncesinden ne yapsak da güzel birşey yapsak araştırmalarına başlamıştık. Hollanda’da çocuk aktivitelerinin yayınlandığı bir Web sitesi var, orada doğumgünleri için mekan önerileri. Bir gün kızımla oturup hepsini tek tek incelemiştik. İşte o zaman bir dans atölyesinde dans partisine karar verdik.

Bir kaç dans stüdyosu araştırması ardından biriyle zaman ve fiyat konusunda anlaştık. İki saat boyunca çocuklara kareografi öğretecekler, arada molalarda pasta ve başka aktiviteler yapabilecekler en sonunda çocuklar öğrendiğini anne babalara gösteri şeklinde sunacak. Fikir güzel, iki saat az gibi görünüyor ama genelde hep böyle oluyor burada, harika deyip rezervasyon yaptık.




Çocuklar katılacak, anne babalar bekleyebilir bekleme salonunda ama fazla ikramda bulunmayacağım, kahve kurabiye yeter dedim ve hazırlığımı ona göre yaptım. Çocuklara çubuğa dizdiğim peynir salatalık salam gibi şeyler, kraker, domates, kurabiye, ekmek, meyve suyu ve pasta ikram edecektim. Stüdyodan da renkli şekerler ve cipsler ilave edildi, gayet yeterli oldu.



Hazırlıklarda hep kızım yardım etti, çubukları ve pasta süslemesini de o yaptı...




İlk fotoğrafta görülen pastayı ben yaptım, çok beğenildi. Böyle bebek koyup süslemek, bu güne kadar yaptığım pastalar içinde en kolayıydı doğrusu. Bu pastadan sonra sen bunu ile dönüştür diye çok öneri aldım ama yok ben şimdilik böyle iyiyim.

Genelde her doğumgününde doğumgünü çocuğu arkadaşlarına bir hediye veriyor ya, bu sefer aklıma değişik bir fikir geldi. Onların kendi tasarlayacakları şapkaları hediye etmek. Her renkten şapkalar aldım, bir de çeşit çeşit kendinden yapışkanlı parlak süsler. Molalardan birinde çocuklar şapkalarını seçip süslediler ve en son gösteride hepsi onları taktı. Çok güzeldi ve oldukça kokoş 😍 Hatta onlarca partiye tanıklık etmiş olan stüdyo sahipleri şapka fikrine bayıldılar. Hiç görmemişler daha önce 😉




Ta taaaa, şapkaları bitmiş gösteriye hazır fıstıklar. Çoğu pembeyi seçti tabi ki 😜



Dans gösterisinin YouTube videosu burada, biraz karanlık olduğu için pek seçilmiyor ama fikir verecektir. https://youtu.be/2bJfkhU61F0

Partiden tüm çocuklar epey mutlu ayrıldı, hatta ayrılmak istemediler. Böylece bir parti dönemini de başarıyla atlattık.



Nice yaşlara canımın içi, gözlerinin ışığı hiç solmasın.

Bir sonraki yazılarda ise yoğun günlerimizin diğer sebepleri yer alacak 😘

4 Mart 2018 Pazar

Amsterdam’da Ehliyet Almak 2

Mart 04, 2018 8 Comments
Bir önceki yazımdan devam edeyim.

İlk sürüş sınavından kalınca (ki ağustos başındaydı) araya giren yaz tatili sonrasında bulabildiğimiz en erken sınav tarihi ekim ayındaydı. Bu kadar uzun ara verince, arabaya dair becerileri unutuyor insan. Pedallar, direksiyon herşey farklı geliyor. E tabi kullanmayınca trafik kuralları da unutuluyor. Bu yüzden sınav öncesi yine birkaç ders alıp hatırlamak gerekiyor.

Ehliyet olmadan araba sürüp kendi arabamızla falan pratik yapmak sözkonusu değil ne yazık ki. Eşimin arabası normal vites olduğu için (bense otomatik öğrendim) onu hiç kullanmadım. Zaten yakalandığında cezası çok büyük diye yapmazdım da. Böyle haftada bir başkasının arabasını kullanınca, uzun bir süre her dersin ilk yarım saati arabaya alışmakla geçiyordu. Şimdilerde farklı arabalar konusunda daha rahatım ama hocam dizel motorlu araba gibi olduğum esprisini yapardı. Kullandıkça açılıyormuşum 🙄

İkinci sınav geldi çattı ve tabi acayip gerginim. Bir yandan herkes geçmemi bekliyor diye sürekli geçmem lazım diyorum kendime; diğer yandan ise, bu sınavlarda kendi kontrolün dışında gelişen öngörülemeyen olasılıkların olumsuz etkisi olabileceğini, bu işin sadece şans işi olduğunu düşünüyor, şansım yaver gitsin diye dualar ediyorum. İlk sınav hafta içi öğleden önce idi ( sınavı seçerken her saatte olan sınavlardan trafik açısından daha kolay saatleri seçmeye çalışıyoruz) şimdiki öğleden sonra 14.45’te. Harika bir zaman diyorum kendime, iş trafiği yoktur, examinator öğle yemeğini yemiş sakinleşmiştir falan. Sınav merkezine gidince şansımın yine yaver gitmediğini anlayacaktım çünkü yine bir kadın examinator yazıyor adımın karşısında. 

Kadınla tanışma, ön konuşma ardından arabaya gidiyoruz. Benimle gelecek sandığım hocam yine beni son anda ekiyor. Kalakalıyorum. Anahtarım düşmedi, sürüş iyi başladı, hiç hatam yok gayet güzel gittim ve saat 3 civarı, mahalle içi sürüşü için beni bir okulun sokağına doğru yönlendirdi. Bir anda kendimi çift taraflı parkedilmiş araba dolu, sürekli araba ve bisikletin geçtiği, çocukların okuldan çıkıp yürüdüğü sokaklarda buldum. Kadın bu sokakta arabayı geri döndürmemi istedi. Yandaki bir sokağa geri geri girip dönmeye karar verdim ama o sokağa girmek için çok uzun süre bekledim. Belki on araba/bisiklet geçti yanımdan. Geri vitesteyim (otomatik araba olunca ayağını frenden çektiğimde kayıyor) tam azıcık gidicem bir araç gelmiş duruyorum, tam deneyeceğim yaya çıkmış vs derken zor da olsa dönüş yapmayı başardım. Yani dönüşü iyi yaptım aslında, uzun sürdü ama başardım. Fakat burda başarmak yetmiyormuş, sonucunda bana söylediği trafiği çok fazla meşgul etmiş olduğum. Muhtemelen orda dönmeye itiraz edip başka yerde yapmayı teklif etmem gerekirdi. Ama ben o zaman bunu illa ki yapılması gereken bir söz olarak algılamıştım. Evet bu sınavdan da kaldım, ayrıca başka hata olarak söylenen şey de şuydu. O okulun civarındaki iki tarafı full park edilmiş araç dolu dar sokakta giderken (zaten 15-20km ile gidiyorum) karşımdan bir araba gelince, sağ taraftaki park eden arabalara çok yaklaşmışım. Aynaları değecekmiş neredeyse (ki hiç değmedi). Sürdüğüm arabayı haftada bir kullandığımdan genişliğini kafamda oturtmakta zorlanıyordum. Bazı yerlerden geçerken girer mi, değer mi endişesi yaşadığım doğru. Bu yüzden karşıdan araba gelince sanki ona çarpacakmışım gibi geliyor ve mümkün olduğunca kenara gidiyordum. Hayır geçemeyeceğimi düşündüğüm zaman durup diğerinin geçmesini bekleyecekmişim. Tamam şimdi artık öyle yapıyorum.

Bu sınavda öncekinde bahsettiğim examinatorün frene basması veya direksiyonu tutması gibi bir olay hiç olmadı. Yakın gittiğimde eliyle dikkat anlamında işaret etti sadece ve ben masasına geri dönene kadar kalacağımı düşünmemiştim. Şimdi çok rahat yazıyorum ama o zaman çok üzülmüş ve çok kızmıştım.


Bu sınavdan da kalınca, bu sefer hocam tatile gitti geldi derken bir sonraki sınav tarihini aralıkta bulduk. Hatta öyle tesadüf ki, aynı hocadan ders aldığımız başka bir arkadaşım aynı gün, o da üçüncü kez sürüş sınavına girecekti. Benim sabah onun öğleden sonra, hem de cumartesi günü, trafik olmaz inşallah geçeriz. Ve şansımıza (sonradan öğreniyoruz) ikimize de aynı erkek examinator. Yuppi değil mi, fakat ikimiz de yine kaldık. Üstelik bu adam bizim hocayı seven bir adammış. Tam sınava giderken hocam geleyim mi gelmeyeyim mi diye sordu ben de farketmez dedim artık hem kendimden eminim hem de ilk sınavda bile yalnız kalmışım şimdi her prosedürü bilyorum ne farkeder diye umursamadım. Yine gelmedi. 

Bu seferki sürüş sırasında son ana kadar kalacağım şüphesini uyandıran hiçbirşey olmadı. Adam hiç uyarı yapmadı, hiç müdahale etmedi. Hatta şimdi kendime gülüyorum, sınav bitip de adamın ofisine nasıl da kendimden emin yürümüştüm geçtim zannedip. Peh. Bana hata olarak söylediği bakışlarımı düzgün yapmadığım ve ilerdeki trafik bilgisini almakta geciktiğim (normalde 20 sn önceden geçeceğin yolların bilgisini kafanda işlemen gerekirmiş). Ben bunu tabi ki yapmaya çalışıyorum ama söylediğine göre eksikmiş, bazı şeyleri görmüyormuşum. İşte bu sınavda keşke hoca arabada olsaydı da tanık olsaydı, adam gerçekten doğru mu söylüyor diye merak ettim. 

Aslında bakışlarımın hepsini yaptım, adım gibi eminim hiç atlamadım, çünkü çok çalışmıştım unutmamak için. Fakat sonradan farkettim ki, ben onların istediği belli bir ritimden daha hızlı şekilde bakıyordum. Ki bu da boş baktığım algısını doğuruyordu. “İç ayna-sağ ayna- sağ omuz” yazısını normal hızda okurken başınızı da bu hızda hareket ettirmeniz gerekiyor. Sadece gözlerle değil boyun da dönmeli (bunu bekliyorlar) ve ben hızlıca bakarken sanki dış aynalara bakmıyormuşum gibi oluyordu. Şimdi bu bakışları onların istediği ritimde yapmaya alıştım, evde ve sokakta, aklıma gelen her yerde bu ritimde durmadan kafamı oynatırken kimbilir nasıl görünüyordum 😬

Üçüncü sınavdan sonra hem arkadaşım hem de ben bu işin artık farklı bir boyutu da olabileceğini hissetmeye başladık. Acaba bizim hoca Türk olduğu için bir ayrımcılığa maruz mu kalıyorduk, veya hocamız orda sevilmeyen biri miydi? Çünkü o da son iki sınavında hakkının yendiğini düşünüyordu ki forumlarda şu hatayı yaptım ama yine de geçtim diyenleri okumuştum.

Bu sınavdan sonra biraz daha detaylı araştırma yaptık. CBR ( sınavı yapan ehliyet veren merkez) web sitesinde, her bölge için hizmet veren okulların listeleri ve başarı oranları vardı. Bir okuldan giren adayların ilk sınavda geçme oranı, daha sonraki sınavlarda geçme oranı, sınava soktuğu aday sayısı gibi ( sınavlara sürücü adayı bireysel başvuramıyor, okul onun için başvuruyor). Gördük ki bizim hocanın başarısı öyle çok da yüksek değilmiş. Bu işe ilk başladığımızda bunların hiç birini bilmiyorduk ve bulabildiğimiz otomatik vitesli tek Türk hoca oydu 😢 En yüksek oranlara sahip iki okuldan deneme dersi talep ettik. Eğer anlaşırsak değiştirecektim.

İlk deneme dersimde okulun bana verdiği hoca Arap asıllı çıktı. Buluşmamız tam fiyaskoydu. Park ettiği aracı bulamıyorum diye konum bilgisi istedim, gönderemedi. 20 dakika dön dolaş adamı aradım. Sürüşüm sonunda deneyimli olduğumu experienced paketi ile sınava sokabileceğini söyledi. Adamla ingilizce konuşmuştuk fakat yol boyunca o kadar çok telefonla oynadı ki sinirimi bozdu. Asla onunla çalışmak istemedim.

İkinci okuldan bana gönderilen ise bir Türk hoca çıktı 😮. Allah allah demek başka da bulunuyormuş. Deneme dersinin sonunda bana çok zayıf olduğumu söyledi, “ben olsam seni asla sınava sokmazdım. 20 derslik paket al seni mükemmel hazırlayayım tek girişte geçersin, bak bu da benim özel kartım” deyip bağlı olduğu okuldan hariç şahsi kartını verdi. Hem üzüldüm hem kızdım. Belki doğruydu söyledikleri ama bir nevi müşteri kapma arzusundaymış gibi geldi ve araba da çok külüstürdü istemedim. 

Ve bir süre ne yapacağımı bilemez halde bekledim.

Devamı gelecek.

2 Mart 2018 Cuma

Amsterdam’da Ehliyet Almak

Mart 02, 2018 2 Comments
Yazının başığına bakılınca daha çok nasıl yapılır konusunda bilgi veren bir yazı gibi olacak ama bu bilgileri yazının sonuna saklıyorum. Öncesinde kendi sürecimi anlatıp çıkarımlarımla birlikte genel bilgiyi yazacağım.

İstanbul’da doğup büyüdüm ve babam da araba sürmediği için olsa gerek (kendisi daha çok Deniz adamıdır trafiğe tahammüledemez) araba sürme hevesim hiç olmadı. Yapılacak her zaman daha önemli işlerim vardı. Çevremde de ehliyet alıp trafiğe çıkamayan kadınlar olduğu için, ne zaman araba alıp tam zamanlı kullanmaya karar verirsem ehliyetimi o zaman alacağım derdim. Büyük konuşmuşum, nerden bilirdim ki o yerin başka bir ülke olacağını. Her işte bir hayır mutlaka var ama şimdi, ehliyetimi orda alıp burdaki sınav stresini hiç yaşamamayı dilerdim. Zira expat olarak gelenlerin kendi ülkesine ait ehliyetini doğrudan Hollanda ehliyetine çevirme şansı oluyor. Tabi ki trafik kuralları daha yoğun diye (çünkü bisiklet yolları ve başka ülkelerde pek olmayan shark teeth denilen işaretleri var) üzerine tekrar ders almak mümkün. Böyle yapan bir çok kişi tanıyorum. Fakat ehliyetleri olduğu için sınav stresi olmuyor, hazır hissettiklerinde trafiğe çıkıyorlar.

Benim için Türkiye’den ehliyet alma imkanım da kalmamıştı. Çünkü artık orada ikametgahım yok. Diğer yandan Hollanda’da neredeyse 5 yıldır yaşıyoruz ama son 1 yıla kadar böyle bir hevesim yine yoktu. Nerden geldi bu heves keşke hiç gelmez olaymış diyesim var ama napalım bu yola baş koyduk, epey de ilerledik, mecburen sonuçlandıracağız. O kadar anam ağladı çünkü.

Birazdan yazacağım süreci daha anlaşılır kılmak için başlangıç noktamı belirtmekte fayda var. Ben ki hiç direksiyon tutmamış, trafik kurallarını genel kültür ötesinde bilmeyen (şimdi düşünüyorum da belki bildiklerim sadece yüzde on falanmış), arabalara falan ilgisi olmayan bir insandım. Araba sürmeye karar verdiğimde ise 2 ufak çocuklu neredeyse 40 yaşına yaklaşmış bir anne. Anne olunca insanın biraz daha evhamlı olduğunu (trafik kurallarında kaza ve ilk yardım konularını çalışırken baygınlıklar geçiriyordum çünkü kafamda hep iki çocuğumla arabada oluşum canlanıyordu) ve sonraki güne dair belirsizliklerin bu süreci olumsuz yönde baltalayacağını (uykusuz girilen sınavlar, tam önemli tarihlerde çocukların hastalanması gibi) görecektim. Elbette bu kişiden kişiye değişir ama benim yalnız ve yardımsız anneliğimden ötürü, sanki anne olmadan önce alsaymışım daha kolay olacakmış gibi hissettim hep.

İki çocuğu taşıyacağım için trafikte işimi kolaylaştırmak adına otomatik vitesli araç ehliyeti almaya, kuralları kendi dilimde daha iyi öğrenirim diye de bir Türk hoca bulmaya karar verdim. Otomatik vitesli ders veren Türk hoca bulmak zor oldu ilk aradığımız dönemde (sonradan aslında birçok başka hoca olduğunu da malesef çok geç öğrendim ve sürüş dersine başlamadan 2-3 farklı hoca deneyip en iyisini seçmek gerektiğini). Bulduğum hoca ile deneme dersinin ardından 30 saatlik bir paket almaya karar verdik. Bu süreçte teori sınavına girip verecektim. Dersleri genelde 2 saatlik paket halinde haftada bir yaptık. Araya tatiller falan da girdi tabi. Sürüş dersleri türkiyedekinden farklı olarak doğrudan trafiğin içinde yapılıyor ve ilk andan itibaren otobanlar da dahil her yerde sürüyor, her koşulu öğreniyorsunuz. Pratik sınavında öğrencinin 40 yıllık usta sürücü gibi tereddütsüz ve hatasız trafikte olması bekleniyor. Sınavda şu konulara dikkat ediliyor:
- elbette ki araç hakimiyeti. Aracı tanıma, çalıştırma, sürme, sürüş sırasında güvenli mesafelerde tutma, sürüş sırasında hızını doğru ayarlama ( mesela Işık’lara yaklaşırken aniden değil yavaşça fren yapma, tümseklere yaklaşırken hızı azaltma.. vs)
- trafik içindeki tutum. Kurallara uyum, trafik akışına uyum, trafikte duraksamamak veya engel olmamak, güvenliği tehdit etmemek, öncelikler, hız sınırlarına düzgün şekilde itaat...
- trafikte insanın şahsi tutumu. Duygularını kontrol edebilme, hatalarda sakin kalabilme, diğer sürücülere karşı hoşgörü gibi...

Bütün bunlardan sıfır hata ile mükellef olmanız bekleniyor. Hollanda ehliyet verdiği kişinin hiç bir eksiği olmadan tamamen hazır şekilde çıkmasını şart koşuyor. 

Teori sınavını sürüş dersleri devam ederken almayı planlıyordum ama kendim çalıştığım için yetiştiremedim ve dersler bittikten sonra girdim. Bir bakıma faydası oldu tabi, çünkü sürerken de kuralları öğreniyorsun. Fakat bu sürecin uzamasına sebep oldu diye gerilmiştim. Oysa ki gerçekten herkes için ehliyet alma süreci 1 yıl veya daha fazla süren bir olaymış. 

Teori sınavından daha önce burada bahsetmiştim. Bu sınavı öngörülemeyen aksilikler yüzünden üçüncü girişimde geçtim. Sınava ingilizce girmiştim ve bu benim için ekstra yük olmuştu çünkü tüm kavramları bir de ingilizce öğrenmem gerekti. Fakat ne talihsizlik ki çok sonradan öğrendiğime göre bu sınava, bir Türkçe çevirmen ile girmek ve bu çevirmenden ötürü 20-25 sn olan soru cevaplama sürelerinin sınırsız oluşu gibi bir hak varmış. Gerçi yakın zamanda sınav sisteminin değişeceğini ve bu süre sınırının herkes için kalkacağını söylemişti hocam ama şimdiki son durumu bilemiyorum tabi. Yine de olasılıklar içinden herhalde en zorlarını yaşamak gibi bir yazgım olduğunu hep söylüyorum zaten :( Sonraki aşamalarda da bunu hep yaşadım :(

Teori sınavını verdikten sonra hemen pratik sınavına gireyim derseniz giremiyorsunuz. Özellikle Amsterdam için. Çok kalabalık olduğundan sınav tarihi bulmak güç oluyor. Genelde ortalama 1-2 ay sonrasına tarih alınabiliyor. Sınava ders aldığınız arabada giriyorsunuz, merkezden bir examinator önde yanınıza oturuyor, isterseniz hocanız da arkada eşlik ediyor. Benim üç sınavımda hocam girmedi. Girse daha farklı olur muydu bilmiyorum ama examinatorler de çoğunlukla masum değil (buna ayrıca değineceğim). Yani üçüncü bir kişi olması itiraz etme hakkı doğurabilir. Fakat tabi yapabilirseniz. Çünkü ya daha da fazla kafaya takarlarsa? Yarım saat boyunca trafikte olup, tüm farklı hız sınırına sahip yollarda sürüp, araba park etme, geri döndürme, adres takibi gibi işleri de yapıp başlangıç noktasına dönüyorsunuz. Bu süreçte eğer examinator sizin yerinize frene basarsa veya direksiyonu tutarsa anlamı direkt kaldınız demek. Gerçi hiç bunları yaşamayıp gayet de iyi sürdüm zannedip, kaldın dedikleri de oldu ya neyse. Hepsini birer birer anlatacağım şimdi.

1. pratik sınavım öğleden önce idi. Şansıma kadın çıktı (hemcinslerine karşı daha acımasız olduklarını söylüyor hocam da). Çok aşırı heyecanlıydım ama o gün başka acayip şeyler de oldu. Sınav başlamadan önce yaptığımız bir saatlik sürüş dersinde gayet iyiydim. Hatta hocam geçebileceğimi düşünüyordu. Arabadan indik binaya girdik ve hocamın cep telefonu cebinden kayıp paçasından inerken yakaladı. Durup dururken delinmiş. Nasıl olduysa hem de koca telefon geçecek kadar (sonradan bunu o günün alametlerinden biri olarak konuşmuştuk da ondan yazdım). Sonra kadını aldık arabaya gittik ve ben kapıyı açıp anahtarı koltuğun yanındaki bölmeye koyarken anahtar kenardan kaydı gitti. Her yere bakıyoruz yok. Koltuğun altında da hiç bir yerde. 5 dakka arayıp bulamadık ama yine de yola devam ettik. Tabi nasıl stres olduğumu anlatamam. Allahtan araba power düğmesiyle çalışan otomatik bir araba. Sınav başladı, gayet iyi gidiyordum ilk başta. Bir kavşaktan geçeceğim ama geldiğim yol tali yol, ana yolu aşıp karşıdaki bir diğer tali yola gireceğim. Ana yol da dümdüz değil eğri şekilde, yolun ucunu göremiyorsunuz. Bakışlarımı yaptım, yol boş tam yola çıkacağım bir araba bir anda jet gibi çıktı ve ben frene basıp zınk diye durdum. Aslında şimdi düşününce, bu hatamı hoşgörebilirdi diye düşünüyorum çünkü gerçekten görülmeyecek kadar hızlı geldi. Tam zamanında frene bastım kurtardım ama dersler sırasında hocam frene bastığımda azıcık dahi öne doğru kaysak, şimdi sınavdan kaldın derdi. Frenler öyle smooth olmalıymış ki kimse rahatsız olmamalıymış. O ani frenin sonrasında ben çok etkilendim hatta kontrolsüzce ağladım. Sürekli beynim kaldığımı söylüyordu ve sakinleşemiyordu. Kadın kenara çekip dinlenmeme izin verdi ama süreyi harcayacağım için tedirgin oldum ve hazır olmadığım halde iyiyim deyip devam ettim. Fakat konsantrasyonum tamamen bozulmuştu. Sonrasında birkaç hata yaptım ve sınavdan kaldım ama burda en büyük hatam duygularımı kontrol edememek olmuştu. Kadını bıraktıktan sonra arabaya dönüp anahtarı aradık. Ve sürücü koltuğunun altında kapaklı bir bölmenin içinde bulduk. Oraya nasıl girdi hiç fikrimiz yok ve hocam o gün bana 20 yıldır ilk defa telefonum böyle aniden cebimden kaydı ve bir öğrenci anahtarımı kaybetti dedi. Sınavın olduğu günün gecesinde de dolunay vardı :/

Devam edecek...


16 Kasım 2017 Perşembe

Toplumla Uyumlu Çocuklar Yetiştirmek

Kasım 16, 2017 5 Comments

Çocuk sahibi olunca, gözümüzde öyle değerli ve biricik varlıklar olduklarını hissediyoruz ki, en güzel, en akıllı, en becerikli bizim çocuğumuz olsun, onu tüm diğer çocuklardan daha donanımlı yetiştirelim, farklı olsun, kalitesiz müziklere ve dizilere maruz kalmasın, çevresinde bayağı insanlar olmasın... diye uzayıp giden umutlara kapılıyoruz.

Her ne kadar, insan özünde önce birey olsa da, bu birey toplum içinde var oluyor ve toplumla olan ilişkileri tüm hayatını etkiliyor. Toplum içinde ne derece yer edindiğine bağlı olarak psikolojisi de etkileniyor. Çok aykırı yetişmiş bir insan, çevresinıode benzer zevklere sahip bir topluluk bulamayınca kendini yalnız ve mutsuz hissediyor.

Bizim gibi anavatanından başka ülkede çocuk büyütenler için bu durum ilave bir çelişkiye daha yol açıyor. Anne baba kendi kültüründe büyümüş ve çocuğunu o şekilde yetiştirmeye eğilimli ancak, çocuk başka kültürle büyümüş bir toplumun içine girecek. Bu iki farkı düzgün bir şekilde birleştirenler, kültürel olarak zengin, ekstra özelliklere sahip çocuklar yetiştirmiş oluyorlar. Bizim de kendi çocuklarımız için gayretimiz bu yönde. 

Üye olduğum Facebook grubunda açıkça olmasa da özünde bu çatışmayı işaret eden sorunlarla karşılaşmış anneler fikir danışıyorlar. Bir yanda alışılagelmiş beklentiler, diğer yanda yeni ülkenin standartları. Bazen eskisinden vazgeçilemiyor, yenisi için fırsat doğmuyor ve bu durumda insan bocalıyor.

Bunlardan biri şöyleydi. Haftanın 5 günü sabahtan akşama kadar çalışan annebabanının çocuğu için, okul, anneye çalışma saatlerini düşürme önerisinde bulunuyor. Çünkü çocuk haftanın 5 günü okuldan sonra da afterschool denen merkezlere gidiyor ve Hollanda’da çok yaygın olan arkadaşlara gidip gelmeleri (playdate) pek yapamıyor (anne haftasonu yapmaya çalıştıklarını söylüyor ama çoğu Hollandalı aile haftasonu farklı programlar yapıyor). Dolayısıyla çocuk da bu playdate’lere özeniyor.

Grupta okul size karışamaz şeklinde yaklaşımlardan tutun daha iyimser yorumlara, farklı önerilere kadar çeşitli fikirler sunuldu. Bir yorum da Hollandalıların kariyerleri düşük olduğu için sizin kariyer yapmanızı çekemiyorlar şeklindeydi. İçimden güldüm. Biz neden kariyer kariyer diye tutturmuştuk acaba? İşsizler ordusunda kendimize iş bulmak için olmasın. Burada ise, çiçekçi de tamirci de çöpçü de yaptığı işten hayatını sürdüreceği ölçüde kazanıyor ve mutlulukla çalışıyor. İşsiz kalma sıkıntısı yok ise neden hem çalışıp hem çocuğuna zaman ayırmasın? Genelde ufak çocuklu anneler 3-4 gün çalışıyor ve zamanlarını çocukla geçiriyor. Bu o kadar olağan bir durum ki, çok çalışıp çocuğuna vakit ayırmamak anormal karşılanıyor.

Yine de bu yazıda asıl bahsetmek istediğim bu aile ve tutumu değil elbette. Onlar kendi doğrularına kendileri karar verecekler, seçimlerinin çocuklarına olan artı eksi getirilerini kendileri dengeleyecekler. Yalnızca o çocuk açısından bakınca içim biraz buruluyor, çünkü, çocuk sanki herkes böyleyken neden ben böyleyim diye düşünüyor gibime geliyor.

Aslında, ben de bu zamana kadar çocuklarımda böyle kültür farklılıklarından doğan çelişkilere maruz kaldım. Şimdi de onlardan bahsetmek istiyorum aklıma geldiğince.

Birincisi yemek mevzusu. Kızım zaten zor yiyen bir çocuk ama bir de ben onu Türk mutfağına alıştırınca olan oldu. Okula başladığı 4 yaşına kadar öğle yemeklerimiz sıcak yemeklerdi. Fakat Hollandalılar öğlen sandviç yiyor ve kızım hiç yemez. Beslenmeye sıcak yemek koyamıyorum elbette. Zengin sandviçler onun için fazla karışık, şimdilik arasına tahin pekmez sürdüğümüz ekmek (soran arkadaşlarına fıstık ezmesi diyormuş bu arada) ve yanına bazen salatalık bazen zeytin bazen salam gibi ilavelerle 1,5 yıldır aynı menüye ısrarla devam ediyoruz. Ben saat 2,5ta eve geldiğinde normal bir öğle yemeği ile açığı kapatmaya çalışıyorum, sanki ara öğün ile öğle yemeği yer değiştirmiş gibi oluyor ama yeme içme sıkıntısı partilerde, okul yemeklerinde falan kendini gösteriyor. Genelde aç kalıyor.

Bir diğer farklılık yüzme derslerinde ortaya çıktı. Buradaki bütün çocuklar 4 yaşından itibaren yüzme derslerine gider ve diploma alırlar. Bu diplomalar olmadan tatillerde bile derin havuzlara giremezler. İlk diplomanın alınması ortalama 1 yıl sürüyor ancak kızımınki biraz daha uzun oldu (daha bitmediği için tam süre veremiyorum). Çünkü 4 yaşında başladığında öncesinde bireysel olarak gittiğimiz havuz eğlenceleri, tatillerdeki yüzmelerden öte bir tecrübesi yoktu. Sudan da korkuyordu, alışması zaman aldı derken haliyle uzadı. Fakat şimdi de onunla başlayıp bir üst seviyeye geçen çocukları görünce, benim ne zaman, neden ben de geçmiyorum şeklinde sıkıntıları başladı. Neyse ki yakında bir level atlayacak da bu ara yine hevesli.

Oysa Hollandalılar 1-2 aylıktan itibaren yüzme derslerine başlıyorlarmış. Kızım gibi olmasın erken başlayalım deyip de, Eylül ayından beri düzenli olarak oğlumu götürdüğüm bebek ve toddler yüzme derslerinde oğluma yine geç kaldığımı gördüm. Onun yaşındakiler almış başını gidiyor. Bizimki suya dalmakta pek gönüllü değil. Oysa, şu akıllarının başına gelmediği kör cahillik döneminde (ortalama 2 yaş öncesi) çocuklar daha kolay alışıyor. Umarım 4 yaşına geldiğinde diğer Hollandalı arkadaşlarına yetişmiş olacak ama şu yüzme olayında Hollandalılara yetişemedim malesef.

Bir diğer mesele de aktiviteler. Her çocuk en az bir spor, bir sanat, bir de yüzme derslerine gider okul dışında. Daha fazlasını yapan da var elbet. Kızım bu yıl ritmik jimnastik ve piyano dersleri alıyor, yüzme de var. Bunlar düzenli olanlar. Oğlum sadece yüzme olarak kaldı ona da birşey bulmam lazım. Lazım diyorum neden çünkü diğer çocuklar böyle donanımlı yetişirken benim de elimden geleni yapmam gerekir. Zaten kurslara erişim ve fiyatlar çok makul olunca, yapmamak çocuğu bir nevi mahrum etmek anlamına geliyor. Evde yemek var ama sadece ekmek veriyormuşsun gibi.

Sonra mesela daha ufak çaplı farklılıklar da var. Havalar güzelken tüm işi gücü bırakıp parklara götürürler çocukları. Anne evde işim var evde oynayın demez mesela. Güneşi alması, tırmanıp koşması, taklalar atması lazımdır. Okulda demir çubuklarda takla atamayan çocuk yoktur hiç, hepsi fır fır döner. Okul çıkışında çocuğu takla atsın diye sabırla bekler.

Çocuklara karşı gösterdikleri sabır da ciddi oranda farklı ayrıca. Çocuğa dikkatini vermeleri, büyük insan gibi dinlemeleri, söz hakkı vermeleri. Sen çocuğuna böyle yapmasan olmaz, olmuyor. Neden benim annem öyle değil diyor.

Bu liste uzar gider ve elbette her zaman iyi örnekler yok, kötü örnekler de var çocukların karşılaştığı. Fakat çocukların saf kalbi, iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı ayırt etmede ve farketmede çok başarılı. Dolayısıyla, toplumda bizden daha iyi örnekleri gördüğünde bunları talep etmeye daha yatkın çocuklar. Ne diyelim biz de onlar sayesinde daha iyi insan oluyoruz.




Bazen düşünüyorum da acaba çocuklarım büyüdüklerinde nasıl olacaklar? Bu farklılıklar onları nasıl etkileyecek, nasıl bir insan olacaklar, iki kültürden hangisine yakın, hangisine yatkın olacaklar? Umarım keşkelerinin çok olmadığı bir çocukluk verebiliriz onlara. Mutlu, huzurlu ve sağlıklı yetiştirebiliriz...






10 Ekim 2017 Salı

Hollanda Usulu Dip Soslar

Ekim 10, 2017 2 Comments
Hollandali'lar ogle yemeklerinde sicak yemek yerine sandvic yerlermis. ilk basta elbette ki yadirgadik, ustelik sicak yemek yemeye alismis esim icin tam bir problem bu. Yemegini evden goturuyor orasi ayri ama bazen icinde ogle yemegi olan toplantilardan geldiginde, bugun yine ac kaldim diye isyan ediyor.

Onlara gore de bizim tam tesekkulu yemek yememiz tuhaf geliyor. Ama bir de isin su tarafi var, biz de kahvaltilarini sicak yiyen uzak dogululari yadirgiyoruz. Hepimizin kulturu aliskanliklari farkli iste.

Ben ise sandvici cok severim, hergun yesem bikmam ama zaman gectikce goruyorum ki, Hollandalilarin sandvic anlayisi oyle cok da sagliksiz degil. Evet belki sadece peynir ekmek yiyen de vardir ancak, marketlerin sandvic ile ilgili urunlerin oldugu reyonlarda cesit cesit dipsoslar var. Bunlarin basinda humus, tavuklu sos, balikli sos, patatesli sos, rus salatasi gibi minik kaselerde satilan, raf omru 1-2 gun olan, taze mezeler bunlar. Genelde bu mezelerden alip suruyorlar ve bir dilim peynir, salam veya fume balik gibi seyler ekliyorlar. Bir meze duskunu olarak hepsini ilgiyle inceliyorum (hepsini alip denemedim ama bazilarinda uygun olmayan seyler olabiliyor) ve evde yapmaya calisiyorum. Aslinda mantigi kapinca kendi kendimize de uydurmak mumkun. Ekmege surebilmek icin bulamac kivaminda olmali ve birbirine yakisan tatlar katilmali. Asagida cok sevdigim tarif sitesinden sectigim ornekler var. Sadece cesitlilik icin fikir vermesi acisindan ekliyorum, fotograflarina bakinca bile ufkum genisliyor. Aaa bak bu malzeme hic aklima gelmemisti diye. Buradan bu sitedeki tum soslara ve tariflerine erisebilirsiniz. Hollandaca ama translate ile cevrilebilir.

kecipeynirli patlican dipsosu

mascarpone peynirli salatalik dipsosu

somon baligi dipsosu

yogurtlu avokado dipsosu

domates ve kapari soslu fava 

narli ve cevizli biber sosu

enginar, roka ve beyaz (feta) peynirli dipsos

humus

turp sosu

ispanak ve enginarli sos

salatalik sosu

peynirli ispanak sosu

susamli patlican sosu

cevizli patlican sosu

zeytinli dipsos

bezelye ve keci peynirli dipsos
Web sitesinde daha o kadar cok cesit var ki, aslinda dusununce neredeyse her sebzeyi boyle sos haline getirebiliriz. Bu sekilde hem yemeklerin yanina hem de sandviclerin icine konuldugunda, tek basina hic yenilmeyen sebzeler bile tuketilmis olur.

Simdi sadece fotograflara bile bakinca o kadar canim istedi ki simdi hemen bir sos yapacagim. Sizin de boyle favori soslariniz varsa duymayi cok isterim.

sevgiler.