31 Ağustos 2018 Cuma

Helo’ya Mektuplar: 77. Ay

Ağustos 31, 2018 9 Comments
Canım kızım;

İki gün sonra okul açılacak ve sen 3. grup olacaksın. Hollanda’da okuma yazmanın yoğun olarak öğretildiği yıl bu yıl. Türkiye’de olsaydık 1. sınıfa başlayacaktın ki iki ülkede de okuma öğrenme yaşı aynı seneye tekabül ediyor. Tek fark orada ilk öğretimi bitirmek için senin yaşındaki biri 8 yıl okuyacak, sen ise toplam 8 yılın 2 yılını geride bırakmış oldun. 

Bu yıl yeni bir öğretmen, yeni sınıf ve arkadaşlarla başlayacaksın eğitime. Eski sınıfından birkaç arkadaş var ama sevdiğin arkadaşların başka şubeye düştü. Fakat daha önce üçüncü sınıfları tanımak amacıyla şimdi yeni öğretmeninin sınıfına gitmişsiniz ve öğretmenini çok sevmişsin. Şansına bu öğretmen geldi ama arkadaşlar mı öğretmen mi konusunda ikilemde kalmıştın. Belki ısrar edersek şubeni değiştirebilirdik ama istemedin. Arkadaşlarımla yine oynarım dedin. Bunları daha okul kapanmadan konuşmuştuk.

Geçen gün okulun açılmasından korktuğunu, eski öğretmenlerini ve sınıfını istediğini, onları özlediğini söyledin. Ve ağladın. Biliyordum aslında seni korkutan bilmediklerindi. Sınıfın nasıl olacak, arkadaş edinecek misin, öğretmenin seni sevecek mi? Ya iyi yapamazsam dedin, öğretmen bana kızar mı?

Dedim öğretmenin anlamı öğreten kişi demek, o çocuklar yanlış yaptığında onları düzeltsin, öğretsin diye var. Onun işi bu zaten, hiç merak etme. Yanlış yapa yapa öğreneceksin.

Ve öğretmenin de arkadaşların da seni çok sevecek. Bak gör daha ilk günlerde afspraak (playdate randevusu) yapalım mı diyecekler. Çünkü sen çok sevgi dolu bir çocuksun. Herkes seni seviyor, oynamak istiyor. Onlara iyi davranıyorsun.

Gerçekten öyle bir karakterin var, bu sadece benim gözlemim değil. Her tanıyan senin ortama sevgi yayan bir enerjin olduğunu söyler ki bu adının anlamıyla da örtüşüyor. Çok sevdiğim Farsça anlamına göre, gönülden seven demek Dilâ.

Yani zaten olduğun gibi davrandığın zaman işler her zaman yoluna girecek bebeğim, çünkü sevgi her kapının anahtarı.

Biraz önce uyku öncesi sevişmelerimizde konuştuğumuz gibi,
- beni ne kadar sevsen de doymuyorum anne!
- seni ne kadar sevsem de doymuyorum yavrum!

11 Ağustos 2018 Cumartesi

Neyle Beslenirsen O’sun

Ağustos 11, 2018 4 Comments




Bir süredir sosyal medyadan takip ettiğim Kafka Okur dergisini aldım Türkiye’ye gelince. Mest olmuş şekilde okuyorum, eski sayılarına ulaşmak için can atıyorum. Dergi hakkındaki yorumlara bakılırsa, seveni de var sevmeyeni de. Edebi açıdan yetersiz bulanlar, illüstrasyonlarla desteklenmiş yazıları beğenmeyenler... Edebiyatın içinde olanlar için belki zayıf kalıyordur ama benim gibi edebiyatı seven ama gündelik yaşamımda hiç bulamayan insanlar için ilaç gibi bir dergi. Üstelik illustrasyona da ayrıca ilgim var. Her detayına bayılıdım.

Üstüste böyle şeyler okuyunca, kalemim de süslenmeye başladı. Dümdüz cümlelerimin yerine daha dikkat çekici şekilde nasıl söylesem diye düşünür oldum. Bu sebep sonuç ilişkisi gerçekten hayret verici. Beynime günlük hayat akışından bir tık yüksek bir akış geldiğinde şarıl şarıl çağlamaya başlıyor. Aslında aynı şeyi daha önceleri birçok farklı konuda da tecrübe ediyordum. Fizik çalışırken yeni fikirler üretmek istediğimde, bol bol araştırıp okuyordum; yeni bir logo veya Web sitesi tasarlamadan önce o konseptteki diğer çalışmaları inceliyordum. İncelemeden, okumadan, araştırmadan beynimizdeki ilgili kısımları çalıştırmak, düşünceleri harekete geçirmek ve bunların sonucunda da ilham perisini çağırmak söz konusu değil. En azından benim için öyle, sanıyorum ki birçok insanın da aynı.

Pek kötü bir alıntılama olacak, kimin söylediğini (sanırım eski abd başkanlarından biriydi) ve tam cümleyi unuttum ama geleceğin en büyük sorunu vasatlık olacak demiş bu kişi. Okuyunca yürekten katıldım bu fikre. İnsanlar sıradanlaşmaya başladıkça yaratıcı zeka köreliyor. Yukarıda bahsettiğim gibi beynimize, alıştığının üzerinde bir besleme yaptığında daha üretken oluyor.

Tabi işin bir de şu yüzü var. Şimdilerde insanlar neyle besleniyor? Toplumdaki huzursuzluk, stres, kolayca ateş almaya hazır bir gerilim... Çocuklar daha hırçın, insanlar daha sabırsız, yürekler daha hoşgörüsüz. Yazdıkça uzayacak bu örnekler siz de biliyorsunuz. Bu yüzden yazmak istemiyorum.

Çocuklarımız için en azından ev içinde dikkat etmeli. Onlara huzurlu bir yuva sunmalı, mümkünse ufak ufak bilimle, sanatla, kültürle tanıştırmalı. Sorular sormayı, düşünmeyi tetikleyici davranışlarda bulunmalı. Şefkati, affetmeyi, barışı öğretmeli. Sadece bir lokma beslesek yeter, tadını alınca çocuk kendisi de isteyecek, büyük bir iştahla zaten üretecek. Bakın burada çok önemli bir fark var. Bir beyni ve ruhu beslediğimizde, verdiğimiz şeyi tüketmiş olmuyoruz; aksine geri dönüşlerini de göz önüne alınca çoğaltmış oluyoruz. Bu iyilik de olsa kötülük de olsa böyle. Ve eğer hep kötülük ile devam ederse dünyanın sonunun nereye varacağını tahmin etmek zor değil :/

4 Ağustos 2018 Cumartesi

Bekle Beni İstanbul

Ağustos 04, 2018 2 Comments
Yaklaşık 20 gündür yine Türkiyede’yiz. Yurtdışında yaşama süremiz uzadıkça, Türkiye’den ilk yurtdışına çıkanların yaşadığı şaşkınlıklar bize tersine oluyor. Ülkemizdeki yenilikler, ebeveyn yaklaşımları, yeni binalar, toplumdaki yaygın tavır... gibi birçok şey farklı geliyor.

Ben de her gelişimde bunun gibi şaşkınlıklar yaşıyordum ama bu sefer biraz daha farklı, belki de daha ileri seviye bir yabancılık hissettim kendi ülkemde. İlki markete gittiğimde olmuştu. Yıllar önce gözüm kapalı şipşak yaptığım birkaç parça alışveriş tam bir saat sürdü. 1 saat !!! Benim için çok uzun bir süre. Ve annem nerde kaldığımı sorunca markette hangi ürünü alacağımı bilemedim dedim. Çoğunun arkasını okudum, bir sürü tanımadığım markanın hangisi iyiydi, sevdiğim peynir tadı hangi kutuda kalmıştı. Basit bir yüzey temizleyici alacaktım, bir sürü yeni marka vardı. Şampuan bölümünde de epey zaman harcadım, Hollanda’da bildiğim markalar ne kadar pahalıydı. Resmen kendimi yapayalnız hissettim, oysa ben şıp diye karar veren biriydim.

Bir sonraki şaşkınlığı feribotta yaşadım. Yabancı uyruklu biri kantinci ile anlaşamıyordu ve ben İngilizce konuşup yardım ettim. Ama kadının derdini kantinciye İngilizce anlatmak da neyin nesi? Sanki dilim kilitlendi İngilizceyi Türkçeye çeviremiyorum. O kadar yarım yamalak konuştum ki kendime kızdım. Ne olmuştu da böyle olmuştu bugün yaşadığım başka bir olayın sonunda anladım.

Bugün ise çocuklara kitap almak için bir kitapçıya gittim, yere oturdum (bir tabure olsaydı keşke) ve tüm kitapları tarayıp seçtiklerimi yere ayırdım. Ben hafif yana ilerlemiş halde iken görevli gelip yerdeki kitapları rafa koymak istedi, beni farketmemişti. Arkamı dönüp nee (nei diye okunuyor, Hollandaca hayır) diye bağırdım. Görevli şaşırdı tabi fakat birkaç saniye jetonum düşmedi sonra kekeleyerek pardon onları ben alacağım dedim fıslayan bir sesle. Kendimden utanmıştım bu ani acayip çıkışım için. Neden bağrımdan Hollandaca bir çığlık kopmuştu.

Oysa evde annemlerle arkadaşlarla falan hep Türkçe konuşuyorum, hiç duraksama takılma yok. Fakat Hollanda’da iken de durum böyle; benim için ev içi geçerli dil Türkçe. Fakat Hollanda’da dışarda basit tepkilerim Hollandaca ve ilerisi de İngilizce oluyor. Beynim mağazada bu dillere şartlanmış. Hangi ülkede olduğum ayrımına varamamış. Yine tüm kasalarda dilime Hollandaca teşekkür edesim geldi, bu sefer farkedip kendimi durdurdum.

Bundan başka bazı şeyleri daha farklı bir gözle görüyorum. Hani yaşadığınız yerde hep yanından geçtiğiniz birşeyi farketmezsiniz ama olraya yabancı biri farkeder ya işte öyle. İstanbul’dan taksi, metro ve bilimum taşıtlarla yol alırken tüm detaylar beni ilk kez görmüşçesine etkiliyor. Mutlaka içinde yeniler de var zira İstanbul durmadan değişen bir şehir ama değişmeyenler de var. Mesela ulu ağaçlar, köprüler, deniz, bazı evler... Herkes önüne bakarken ben başım geride yürüyorum. Ve bu farkettiklerim beni duygulandırıyor. Hem de çok.

Yine bugün metroda bir yaşlı adam sanırım kemane idi çaldığı alet, çalıp para topluyordu. Şimdi unuttum ama çalarken şarkıyı tanıyıp mırıldandım, çocuklarla durduk biraz dinledik ve para verdiler ikisi de. Ve biz onu dinliyoruz diye melodiyi değiştirip küçük kurbağa şarkısını çaldı. Ben tanımamıştım melodiyi çünkü kafam bir önceki mırıldandığım eski şarkıda kalmıştı ama kızım tanıdı ve babası da doğruladı. Sonra içimden teşekkür ettim adama, ne tatlı bir jestti ve bu belki de sadece ülkemizde olan birşeydi.

İstanbul’da doğdum, büyüdüm, birçok yerini gezdim, yaşadım ve artık doydum sanırdım. Fakat içinde yol aldıkça içime bir yol uzanıyor. Bu sevdiklerimin burada yaşıyor olmasından ayrı bir his, bu şehirle aramda yarım kalan birşeyler var sanki. Daha tüm sırrını çözmemişim, her detayını özümsememişim gibi. Ne olduğunu bilmiyorum ama hissediyorum. Buraya da yazıyorum ki unutmayayım. Bakalım gün gelecek de ben o sırrı bulacak mıyım?












25 Temmuz 2018 Çarşamba

Anane Evi

Temmuz 25, 2018 5 Comments
Annemin 9-10 yaşlarındayken inşa edilip taşındığı, şimdi yaklaşık 63 yıllık olan evde tatildeyiz bir haftadır. Evde ara sıra gelip kalan birkaç aile dışında kimse yaşamıyor. Elbette biraz tadilat yapılmış, ilk haline göre bazı değişiklikler geçirmiş ama asıl yapısını da koruyor. İki katlı ama üst katının zemininin tahta olması nedeniyle üst katta yürürken titreşmesi, tüm seslerin her yerden duyulması, tahta merdivenleri, içine oturulacak kadar geniş alt kat pencere pervazları, bahçede yer alan tuvalet ve banyosu gibi....

Ben de çocukluğumda çok severdim bu evi, şimdi benim çocuklarıma da çok ilginç geliyor. Kızım anne yaşasın ben de ayakta çişimi yapıyorum diye seviniyor alaturka tuvaleti kullanırken 😀 Oğlum anne bu evde banyo yok mu hani nerde diye şaşırıyor, her gün Deniz sonrası, bahçedeki ağacın altında kova ve maşrapayla yapılan banyosunu alırken... Üst kattaki odanın içinde bulunan gömme banyoyu da ilginç buluyorlar ama biraz ürkütücü geldiğinden girmek hoş değil(miş). Giriş kattaki odada, nispeten alçakta bulunan taştan lavaboya ise hiç bir tabureye çıkmadan yetişmek oğlum için büyük sevinç. Teyze ve kuzenleriyle hepimiz bir arada uyuyalım diye yattığımız, üç yataklı odanın ortasına attığımız yer yatağında üçümüz bir arada uyumamız büyük keyif. İlk gece çok yadırgadıkları halde, sabah dinlenmiş olarak uyandıklarında sonraki gecelerde başka hiç bir yerde yatmayı istemediler (babaları henüz aramıza katılmadı Hollanda’dan ).

Denize giderken, anne bu ev denize çok yakın di mi bak hemen geldik deyip sevine sevine gitmeleri, ayaklarımızı sokmaya gidip dayanamayıp mayosuz havlusuz donla denize girmeleri.... Zaten evin arkasındaki bahçeden çeşit çeşit meyve ve sebze toplama işi de maceraya gitmek aslında, yok onun adı bahçeye gitmek değil(miş), böğürtlen gibi meyvelerden toplasak da hep yesek, ne güzelmiş. (Kırmızı Dut)

Hava karanlık oldu, aydede çıktı, dün çok yağmur yağıp şimşekler çaktı, evet aynı şimşek mcqueen gibi işte onun şimşek lakabı bu şimşekten geliyor, karıncalar duvarda sıra sıra olmuş düğüne gidiyor, bahçedeki erik ağacından kafamıza, omzumuza durmadan erik bombası düşüyor, evin içinde yemek yemek yok karıncalar doluyor, denizdeki yengeçler ayağımızı ısırır mı, yok onlar bizi görünce kaçıyor, dalgalar nasıl oluyor, yosunları kim yiyiyor, köpek balığı gelir mi, biz de balık tutmaya gidelim mi? (Eren) Anne ben hiç kayığa binmedim, binelim mi?

İşte hala devam eden anane evi tatilimizin özeti.




20 Temmuz 2018 Cuma

Kalp Terazisi

Temmuz 20, 2018 7 Comments
Bir önceki yazımda demiştim ya hani, iltifatları kabul etmekte çok kötüyüz, bu yüzden abartabildiğin kadar abart ki, kişi biraz daha faydalanmış olsun. İşte bunun aksine bazı sözlerden ise kendi gerçek boyutundan çok daha fazla etkileniriz, onun bize verileninden daha fazlasını alırız. Neler mi bunlar; tabi ki olumsuz sözler, mutsuzluklar, olumsuz eleştiriler...

Şimdi burada biraz düşünelim, bize söylenen bazı şeylerden mutlu, bazı şeylerden mutsuz oluyoruz. Bunların da seviyeleri var, bazıları çok ya da az mutlu ediyor bazıları çok ya da az mutsuz. Biraz daha ileri gideceğim bizi çok mutlu eden kişileri çok seviyoruz, mutsuz edenleri ise hiç sevmiyoruz.

Peki gerçekten bizi mutlu ya da mutsuz eden şey karşımızdaki kişi mi, söylediği söz mü, yoksa o kişinin söylediklerinin bizde yarattığı tesir mi? Mesela birisi size birşey söyledi, nedense size çok dokundu o lafı, sonra sürekli ağladınız, sürekli ağladığınız için sizi böyle üzdüğü için o kişiye çok kızdınız. Hiç kimsenin sizi bu kadar üzmeye hakkı olamazdı. Sonra o kişi aynı lafları başkasına söyledi, fakat onun bam teline tesir etmedi o laf, normal bir tepki verdi. Ve o kişinin gözünde sizin düşman bellediğiniz kişi sıradan bir insan olarak kaldı.

Duygularımızı belirleyen şey, insanların bize söyledikleri değil, bizim onlardan ne derece etkilendiğimizdir. Yani kalbimizin terazisi belirliyor neyi ne kadar alacağımızı. Üzgünüm ama çok fazla etkilenen kişiler terazisinin standartlarını tek tek elden geçirmemiş, gayet akışına bırakmış kişiler oluyor ve böylece terazi de kendiliğinden keyfi bir ayara geliyor. Bu durumda terazinin ayarlarını yeniden tek tek yapmak gerekiyor. Olmayacak şey değil ama zaman alabilir, her karşılaştığımız durumda bu beni neden bu şekilde etkiledi/nasıl etkilemeliydi diye düşünmek ve önceliklerin belirlenmesi gerekebilir.

Kendimi bildiğim için kendimi örnek vereceğim; bu yüzden duygusuz veya soğukkanlı olarak görülsem de kalbimin kriterleri önceden belirlidir. Çok yakınım olmayan kişilerin yargılarından etkilenmem, kolayca boşveririm çünkü benim hakkımdaki yargıları sınırlıdır bu da gerçekçi değildir. O eleştiri beni değil beni gördüğü andaki davranışımın onun algıladığı versiyonunu temsil ediyor. Yakından tanıyanların yargıları beni üzebilir, çünkü onların görüşlerine değer veririm ancak bu durumda da açık açık duygularımı, neden böyle dediğini vs konuşurum. Yapılması gereken birşey varsa yaparım. Mutluluğuma gelince yine onun terazisi içimdedir, zaten içten gelen bir mutluluğum vardır (sağlıklı oluşumuz, çocuklarım ve sahip olduklarımın varlığı benim mutluluğumdur), gün içinde ortaya çıkan ani sevinçler de mutluluğumu arttırır.

Tabi burada mutluluk ve mutsuzluk şeklinde özetlesem de her türlü duygu için sözkonusu bu kalp terazisi. Aslında kapı farkındalık konusuna çıkıyor fakat ben bu yazıda sadece insanların bizi üzmesinin veya mutlu etmesinin yüzde yüz o insanın elinde olmadığını, bilakis kontrolün bizim elimizde olduğunu vurgulamak istedim. O zaman durum şu hale geliyor. Başkasını suçluyoruz ama asıl kendimizi bu kadar üzen yine kendimiziz. Fakat kendi kendimizi mutlu etmekte üzmek kadar başarılı değiliz.

Hiç bir fark yok aslında. Ve bu gücümüzü doğru kullanabilsek hayat çok daha kolay olacak.

14 Temmuz 2018 Cumartesi

İltifatını Kendine Saklama

Temmuz 14, 2018 5 Comments


Yukarıdaki şemayı geçenlerde arkadaşım paylaşmıştı. En dış halkada senin düşündüğün, daha içteki düşündüklerini kelimeye nasıl döktüğün, bir içteki diğer insanlara bunu nasıl aktardığın, en içte de bu aktardıklarından insanların ne anladığı. Gerçekten doğru bir gösterim olmuş. Çoğunlukla insanların bizi tam anlamadığından şikayet ederiz sebebi bu. Mutlaka düşündüğünü etkin söyleme, insanları etkileme gibi kitaplar/ yazılar vardır ama bu yazıda asıl değinmek istediğim bu değil.

Madem birbirimizi bu kadar az anlıyoruz, o zaman konuşmalarımızda ekstra nazik, empati yaparak ve iltifatlarla süsleyerek konuşalım diyorum ben. Tabi bu samimi konuşmaları aşırı derecede canım, şekerim gibi sözcüklerle süslemek değil kastım. Daha doğrusu bunları kullanıyor olsak bile, ağızda sakız olmuş halleriyle değil. Zaten bir insanın canııııım derken şımarık ve yapmacık mı, yoksa samimi mi söylediğini derhal anlarız. 

İltifat etmenin iki kişiye de faydası var. Elbette ki karşındaki insana öncelikle, mutlu olacaktır, kendine güveni gelecektir. Fakat söyleyen kişiye de var. Sürekli iyiyi söylersen kendini de “iyi oluş”a yönlendirmiş olursun. Aynı yoga yazısında bahsettiğim gibi, orada bedenin iyiliği mental iyiliği tetikliyor demiştim. Bu durumda da kelamın iyiliği, tatlı dillilik yine mental iyiliği doğuruyor. Bir şeyi kırk kere söylersen olur derler ya, işte kırk kere güzelliği görsün gözlerimiz ve onu söylesin dillerimiz.

Şahsen ben bu konuda biraz tutuktum. Ama buradaki arkadaş gurubumda bir arkadaşım var ki her daim neşeli, cıvıl cıvıl ve tatlı dilli birisi. Artık hangisi sebep hangisi sonuç ayırmak zor ama biliyorum ki ikisi birbirine çok bağlı ve farkettiğimden beridir ben de “güzel sözlerimi” bol keseden dağıtıyorum. Gel abla gel taze taze iltifatlarım var.

- Ne kadar şıksın, ışık saçıyorsun bugün.
- Saçının bu modeli yüzüne çok yakışmış.
- Seni daha zayıflamış gördüm bugün bravo (diyettekilere) 
- Evin ne kadar huzur dolu, çok güzel dekore etmişsin.
- Hepsi nefis olmuş ellerine sağlık.
- Ne güzel bakıyorsun çocuklarına, maşallah hepinize.

Ve daha niceleri, şimdi aklıma gelmiyor. Doğrusu konuşmanın gidişatına göre şekilleniyor.

Şimdi bunları yazınca söylediklerimin gerçekçi olmadığı düşünülmesin. Nedense iltifat deyince gerçek olmayan şeylerin tersini söyleme gibi bir ima oluyor. Fakat hayır, iltifat gerçeği vurgulayarak, abartarak söylemektir benim gözümde. Bir de dikkat edin iltifat edince cevap çoğunlukla “yok canııım” şeklinde ret olur. İşte bu da yukarıdaki şemayı doğruluyor aslında. O zaman ; ver coşkuyu. Nasılsa söylediğinin çok çok azı kabul görecek.

9 Temmuz 2018 Pazartesi

Çile Değil, Çile Değil

Temmuz 09, 2018 3 Comments


İki gün önce, İstanbul’da yeğenim doğum yaptı. 12 yaşında teyze olmuştum, şimdi 39 yaşında büyük teyze oldum. Çok mutluyum.

Tabi yakınım olsun veya olmasın etrafımda bir hamilelik/ doğum vakası olunca hemen kendi süreçlerime dönüyor beynim. Şimdi yeğenim hastane odasında kalabalık bir destek ekibi ile bulunurken gözlerim doluveriyor. Ben her ikisinde de kocam bile neredeyse yanımda olmadan, yapayalnız günler geçirmiştim hastanede. Eve geldim yine yalnızdık. Yapılacak işler bir yana, duygusal olarak yalnızlığın zorladığı zamanlar olmuştu. Malum lohusa kafası.

Fakat aradan zaman geçtikten sonra düşününce aslında ciddi sıkıntılarımın olmadığını, her zorlandığım dönemde Allah’ın bir şekilde işimi kolaylaştırdığını farkediyordum. Hatta iki çocuklu hayata dair ilk yazılarımda bunu sık sık söylüyordum.

Fakat şöyle de bir durum var. Her ne zaman uzaktaki tanıdıklarımla benim nasıl olduğumla ilgili konuşmalar geçse konu aynı yere geliyordu. Ben burada bu destekle çok zorlanıyorum, sen nasıl yaptın ah, vah... Bunları o kadar çok duyunca, arkadaşlarımın desteklerini görünce kendime şöyle diyordum. Ah ben be çileler çekmişim meğer, nasıl da bahtsızmışım, sevenlerimiz bizi yeteri kadar sevmiyormuş ki kimse gelmedi, gelmiyor. Demek ki değerimiz çok azmış.... şeklinde girdap gibi büyüyen karanlık düşünceler doğuruyordu. Eh zaman zaman bu girdaba katılıp koyverdiğim de olmuştu.

Şimdi ne zaman bu girdap başlayacak gibi olsa kendime diyorum ki: çile değil, çile değiiiiil. Çile dediğin böyle mi olur. Ne hastalar var, mülteciler, savaş içinde kalanlar, amansız hastalıklarla boğuşanlar, haksızlıklara uğrayıp evsiz barksız kalanlar neler neler. Çok şükür sağlığımız da keyfimiz de yerinde. Azıcık zorlanmaktan birşey olmaz. Dağına göre kar, gücüne göre sıkıntı. Geçer gider elbet.

Geçti de. Ve daha niceleri de gelip gelecek belki... Dermansız derdimiz olmasın yeter ki, üstesinden geliriz alimallah.

6 Temmuz 2018 Cuma

Çocuk Odasına Kitap Kutusu

Temmuz 06, 2018 0 Comments


Uzun zaman önce bir arkadaşımla çocuk odasında nasıl bir kitaplık olsa diye konuşmuştuk. Yabancı evlerde çok gördüğümüz yukarıdaki fotoğraftaki gibi olan kitabın yüzü görünecek şeklinde konan kitaplıklardan mı başka mı? Bu tip bir görüntü sanırım hepimizi çok cezbediyor. Ona demiştim ki tavana kadar bu raflardan değil de sadece bir yada iki sıra yap, altına da kutu koy, kitaplar onda dursun. Sadece vurgulamak istediğin kitaplar açık rafta olsun, ara sıra değiştir. Hepsi raflarda olunca çocuk zaten üst katlara ulaşamıyor, hem de karışık bir görüntü oluyor. Bizim çocuk odaları yabancılarınkiler kadar boş değil, odayı boğabilir.

Bu fikri ona söylerken kendim de yapmak istiyordum ama bir türlü sıra gelmedi. Dün akşamdan beri de resmen kafayı taktım. Tüm gün nasıl yapacağımı düşündüm. Evde bazı mobilyalar var onları dönüştürmek istiyorum. 



Kitapların kutuya konması fikri şöyle. Bizim kütüphanede çocuk kitapları da aynı böyle dizili kutularda. Çocuklar tek tek arkadan öne doğru kaydırıp bakıyorlar. Standart bir kitap rafından çekip almak sonra da onu yerine takmaya göre çok daha kolay çocuklar için.



Eğer yerden yüksek olursa altına oyuncak kutuları da konabilir. Marangoza özel yaptırırsanız altına çekmece, kapaklı dolap veya tekerlekli kutu bile olabilir.



Tabi fikirler çoğaltılabilir. Mesela tekerlekli/tekerleksiz  2-3 kutu da kitap kutusu olabilir. Tamamen size kalmış. Sabahtan beri araştırdığım için ebatlarına dair şöyle bir fikrim oluştu. Yan duvarlar çok alçak olmamalı ki kitaplar devrilmesin, fakat çok derin de olursa kitap zor görülebilir (azıcık taşınca daha hoş duruyor). Bu durumda ortalama 20-25 cm arası bir yükseklikte duvarlara sahip olmalı. Uzunluk tabi ki koyacağınız yere bağlı ancak derinlik de maksimum 30-35 cm olursa yeterli olur diye düşünüyorum.

Ben şimdi nasıl yapacağımı kafamda çözdüm. Umarım yakın zamanda hayata geçirebilirim. 

Fotoğraflar pinterestten alıntıdır.

5 Temmuz 2018 Perşembe

Yoga

Temmuz 05, 2018 2 Comments

 (Yogadan önce çok yorgunum, yogadan sonra ben ben değilim)

Eski yazılarımdan birinde kısaca yogaya başladığımı yazmıştım. O zamandan bu zamana hep detaylı bir yazı yazmak istedim ama duygu ve düşüncelerimi nasıl aktarabileceğimi bilemedim. Şimdi de bilemiyorum aslında. Sadece anlatmaya çalışacağım.

Yogaya başlamam bilinçli ve istekli bir seçim değildi. Evime yakın mesafede ve boş olduğum kısıtlı zaman aralığında bir tek bu dersler vardı. İlle de bir spor yapmak istediğim için denemeye karar verdim. Şimdi yaklaşık 7-8 ayın sonunda yoga için bir spor diyemem, spordan daha fazlası, hatta spor bile değil belki.

Yanlış anlaşılmasın en zor bedensel hareketler yapılıyor, bedene bir spor olarak katkısı çok fazla. Tüm vücudu esnetiyor, denge ve dayanıklılığı arttırıyor. Fakat ben şimdi daha farklı bir açıdan beni şaşırtan deneyimleri paylaşmak istiyorum.

- yoga yaparken, bedeninde daha önce varlığını dahi hiç farketmediğin bölgeleri, kasları keşfediyorsun. Sanki bedenimi yeniden öğreniyor gibiyim.

- spor yaparken ihtiyaç duyduğumuz bütğn spor aletleri ve malzemelerine hiç ihtiyaç yokmuş aslında. Bacağını çalıştırırken kolun, belini çalıştırırken kalçan vs yardımcı malzeme olarak kullanılabilirmiş. 

- bazı pozlara geçerken de o pozda dururken de çok zorlanırsınız. Fakat bir süre sonra (mesela diyelim bir dakika sonra) vücut o poza uyumlu hale gelir ve bu sefer o poz normalmiş gibi gelir. Tekrar eski duruşa geçerken de yine ağrır. Yani kolay duruş zor, zor duruş kolay olmuş olur. Vücudumuzun bu kadar kısa sürede uyum sağlaması beni çok şaşırtıyor.

- fakat beni en çok hayret ettiren şey beden rahatlığından mental rahatlığa geçiş kısmı. Yani hep şöyle düşünürüz. İnsanın kafası rahat ise vücudu da gevşer, kafası karışık ve yoğun ise vücut gerilir, ağrılar başgösterir. Öyle değil mi? Evet hep bunu duyduk ve tecrübe ettik. Peki neden tersi doğru olmasın? Bunu hiç düşünmemiştim. Fakat yaşayarak gördüm ki tersi de mümkün. Yoga bedeni nefes egzersizleri ve esnemeler ile rahatlattığında, kafan da rahatlıyor. Ruhun hafifliyor. Hatta daha da ileri gideceğim, bir nevi üçüncü göz açılıyor. Başka bir boyuta geçiyorsun sanki. Bunu tarif etmem zor, tek söyleyebileceğim beni yogaya bağlayan bu his oldu. Diğer tüm yararlarını göz ardı edebilirim ama bunu başka birşeyde bulabileceğimi zannetmiyorum. 

Ve yogaya başlama konusunda ikilemde kalanlara sırf bu tecrübeyi yaşasınlar diye tavsiye ediyorum.


3 Temmuz 2018 Salı

Bok Böceği

Temmuz 03, 2018 0 Comments





Bir süredir akşamları yatmadan önce kızıma kitap okuyorum. Bazı ilginç özelliklere sahip hayvanları anlatıyor. Neredeyse hepsini paylaşasım var ama bu böceği ayrıca sevdim. Ne faydalı bir hayvanmış. Bu özelliklerinden ötürü Mısır’da kutsal sayılırmış.

Kitapta hemen bu bölümden önce Mirket’leri anlatıyordu. Mirketler yuvalarında bir tuvalet oluştururlarmış. Hep aynı yerde bir çukura yaparlarmış ve onların tuvaletlerini temizleyen de bok böceği olurmuş.

Kitabı e-kitap olarak bulmuştum. Çok sevdim tavsiye ederim. Şimdi gelelim hikayeye;

******


“Bok böceği”

Sanki çikolatalı badem şekeri... Öyle, öyle!

Yerde emekleyerek gittiğim görsen, şeker sanıp ağzına atasın gelir. Kendisi parlak siyah renkli, bacakları bile pırıl pırıl parlar. Kadifeyle ovulup parlatılmış gibi gıcır gıcır, yepyenigörünürler. Mmmmmmmmmmmm! Çikolatalı badem şekeri, fabrikasından taze geldi.”

“Ama dur! Ağzına atıp emmeden bilmen gereken bir şey var: Bu emekleyen şeker, bokun içinde yaşar. İnek bokunun, at bokunun, mirket bokunun içinde. Hem bokun içinde yaşayıp hem de nasıl böyle pırıl pırıl kalabildiğini anlamak kolay değil tabii.

Boktan bir parça alır, ön ayaklarıyla yoğurup yuvarlayarak minik toplar yapar. Sonra bu topları kendi yumurtalarıyla birlikte top“toprağa gömer. Yeni doğacak larvalar için nefis şeyler.

Boklan yuvarlarken arada sırada da iştahla atıştmr bu sevimli tosbağa. İşine gelir, sonuçta boklar önceden çiğnenmiş gıdalar. Hem bunun neresi iğrenç ki.

Bok böceği sadece etrafı boklardan temizlemez. Yere gömdüğü için, toprağı da besler. Bok, hem bok böceği, hem onun çocukları, hem de bitki ve çiçekler için önemli bir besin kaynağı olur.

Sanki bütün bu yaptığı yetmezmiş gibi, ek bir iş daha yapar bok böceği: Bahçıvanlık. Toprağa gömdüğü bok toplarının içi çiçek tohumlarıyla dolu olur. Böylece her yıl, yeni yeni çiçek bahçelerinin oluşmasını sağlar.

Bok böceği: Hem aşçı, hem bahçıvan hem de temizlikçi.

Bok böceği: Harikalar yaratan çikolatalı badem şekeri.

Alıntı Şuradan

Bibi Dumon Tak - Kır Kurdu Kitap Kurdu