12 Ocak 2018 Cuma

Huzur..

Ocak 12, 2018 5 Comments
Canım yazmak istiyor...

Biraz önce çocuklarla hep beraber yattık, biri sağımda biri solumda. Konuşa konuşa, öpe koklaya, şarkı söyleye söyleye uyudular. Kalbim huzurla doldu. 

Kızıma iki gün önce yeni bir çarşaf takımı aldım indirimden. İstediği unicornlu bir takımdı ama üzerinde taç resimleri vardı ve “glow in the dark” yazıyordu. Bir süredir glow in the dark eşyaları çok ilgisini çekiyor. Dün hemen yıkadım kuruttum, uyumadan önce pek parlamadı. Sonra babası keşfetmiş telefonun ışığını bir süre tutup bekleyince ışıldamaya başlıyor. Bu akşam yorganın her yerine ışık tuttuk, lambaları kapatınca parıl parıl parlarken sevincini anlatamam. Anne keşke bu Doğum günü hediyem olsaydı, sonra alsaydın dedi. Canım kızım.

Onlar kollarıma sarılmış halde ben birer elimle ayaklarına masaj yaparken uydurduğum bir şarkıyı söylüyoruz hep beraber. Aslında birkaç farklı şarkı var söylediğimiz ama içerikleri zamanla değişiyor. Şimdi uyku zamanı isimli şarkımızın şimdiki versiyonu şöyle:

Şimdi uyku zamanı
Bütün hayvanlar yattı
Kelebekler uyudu
Kuşlar da yuvasında
Minik kedi uyuyor
Annesinin koynunda

Atlar girdi ahıra
Yattılar samanlara
Daldılar rüyalara
Şimdi uyku zamanı.
Şimdi uyku zamanı
Bütün hayvanlar yattı
Sabah olunca yine
Gelir oyun zamanı

Tavuskuşu kümeste
Yatacak yer arıyor
Devekuşu kocaman
Ona yer bırakmıyor
Haydi kavga etmeyin
Beraberce uyuyun
Sabah olunca yine
Oyunları oynayın

Yıldızlar gökyüzünde
Pırıl pırıl parlıyor
Aydede çocuklara
İyi geceler diliyor
Haydi yatın çocuklar
Şimdi uyku zamanı
Sabah olunca yine 
Gelir oyun zamanı

Novacım bu şarkıyı başından sonuna eksiksiz söyleyebiliyor. Helocum ufakken türetmiştim ve sözlerini dönemin ilgi duyulan hayvanına göre değiştiriyordum. Yukarıdaki halinde giriş dörtlüğü eskiden beri aynı; atlı kısım, kızımın zamanından; tavuskuşu ve devekuşu oğlumun isteği üzerine yaratıldı; son kısım da yine eskiden kalma. Melodisi “Twinkle twinkle little star” ile aynı. Onun gibi söyleyebilirsiniz ☺️ Kendim uydurdum diye demiyorum ama ben bile seviyorum, uykuyu getirdiği ise defalarca ispatlandı :))

Bir diğer not etmek istediğim uyku rutinimiz daha var. Kızımın uykuya gitmeden önce hep söylediği birşey var. “Annecim seni pembe yıldızlara kadar seviyorum”. elimi 5 kere öper ve sarılırken gece yanıma gel der. Genelde ben kardeşini uyuturum çünkü. Bunu duyan oğlum ise hemen araya girer. Annecim seni mor ve de mavi yıldızlara kadar seviyorum. Hızlıca söylemeye çalışırken bazı heceler kaybolur, çok ama çok tatlı olur. Öpmeden duramam.

Bu gece birkaç saat sonra oğlum doğacak. Tam üç yıl önce. İnanması güç, nasıl geçmiş üç yıl daha dün gibi. Öyle güzeldi ki bu yılımız birlikte, sonrakileri heyecanla bekliyorum.

Geçende arkadaşımla konuşurken üçüncü çocuk mevzusu geçti. Dedim, bu güne kadar çocuklar hep ufaktı, biz daha çok fiziksel ihtiyaçlarını gideriyorduk, büyütmek için yedir, uyut, oynat, getir götür...Şimdi büyüyorlar ve onların beynini ve ruhunu besleyeceğimiz döneme giriyoruz. İşte bu dönemi sabırsızlıkla bekliyorum. Onlara güzel ahlakı öğretmeyi, aç beyinlerine doğru bilgiler ekmeyi, kültürü, coğrafyayı, tarihi anlatmayı, birlikte yapacağımız gezileri, kısaca bu yeni dönemi merak ediyor ve yaşamak istiyorum (Allah’ın izniyle tabi) Bir bebek daha olursa, onun ihtiyaçlarını gidermekle meşgul olurken, diğerlerinin bu dönemlerini kaçırabilirim, bu yüzden istemiyorum dedim. Bebek sevmek çok güzel ama, bunlar da çok çok güzel.

Sevgiyle...

4 Ocak 2018 Perşembe

Özleyecektim

Ocak 04, 2018 4 Comments
Bir önceki yazımdaki karamsar havanın tam tersine, İstanbul bana güzel geldi, kendimi iyi hissettirdi bugün. Eskiden çalıştığım fakülteye gittim, çok sevdiğim hocamla birkaç saat sohbet ettim. Sonra biraz dolaştım, sahaflara gidip arkalarını okuya okuya, dükkanları geze geze kitaplar aldım. Böyle bir özgürlüğü uzun zamandır yaşamamıştım. Diğer yandan böyle bir özgürlüğe sahip olup da uzun zamandır yapmadığım, özlediğim şeyleri yapma imkanı bulamamıştım.

Tabi ki hatıralarım canlandı. 2011 yılına kadar her gün bulunduğum yerlerde olmak, yaptığım şeyleri hatırlamak, yürüdüğüm taşları, seyrettiğim binaları görmek... O zamanlar İstanbul şimdikinden belki biraz daha iyi durumdaydı ama gerçekçi bakarsam yine de çok iyi değildi. Fakat ben o zamanlarda da hayatımın iyi ve kötü taraflarını yaşamış, acı tatlı hatıralar biriktirmiş, tatlı olanları özlemle anar olmuşum.

Oysa göçmen anneler arasındaki sohbetlerimizde İstanbul’a dair en özlediğimiz şeyleri konuştuğumuzda, şimdiki İstanbul’u değil çocukluğumun İstanbul’unu özlüyorum derdim ben de bir çok diğer kişi gibi. Fakat 2011 aslında çok da eski bir zaman değil ve ben onu da özlüyormuşum. Burada yaşamaya devam etseydim, yine olumlu olumsuz yaşanmışlıklarım içinde, yine, yeni özlemler biriktirmiş olacaktım. Çünkü biliyorum ki, ülkenin hali ne olursa olsun, ben yine kendime, aileme keyifli anlar yaşatmak için uğraşacaktım. Kendi içimizde mutluluklarımız olacaktı, kendi hayatlarımıza, ailelerimizle dair ilerde önleyeceğimiz anılar biriktirecektim. Nitekim gün gelecek Hollanda’da geçmişte kalmış günlerimi de özleyeceğim. Yani nerede olursak olalım özlem hep geçmişe yönelik olacak ve her koşulda özlenecek birşey mutlaka olacaktı.

O zaman diyorum çektiğim şey gurbet özlemi değil aslında, çocukluk özlemi, gençlik özlemi, iki gün önceye dair yaşanmış bitmiş zamanın özlemi... Bu özlemlere takılıp kalmak iyi değil derler, ileri bakacaksın, hayatını yaşayacaksın.... Ama ben ara sıra özlemlerimin kollarına kendimi bırakmayı seviyorum. Şöyle sarsınlar beni, azıcık sıksınlar bedenimi, gözlerindeki yaşları akıtsınlar ve sonra, hadi bu kadar yeter, bak ne güzel şeyler yaşamıştın deyip omzumu sıvazlasınlar. 

Özlem hep (ve iyi ki) var olacak....

2 Ocak 2018 Salı

Kültür Şoku

Ocak 02, 2018 8 Comments
Bugün alışveriş yaptığım adam paketimi hiç yüzüme bakmadan fırlatırcasına verdi, paramın üstünü de öyle. Ne bir “buyrun/iyi günler/ iyi akşamlar/ bereket versin” gibi bir söz, ne de bir bakış! Hayırlı işler lafım ağzımda kaldı, çıktım gittim.

Tabi bunu çok çok yadırgadım. Belki adamın ters anıydı, canı sıkkındı falan ama, bu yaşadığım ilk tecrübe değil İstanbul’da. Bu yüzden başlıktaki şok kelimesini abarttım biliyorum ama şaşkınım.

Sonra düşündüm. Yurt dışına ilk çıktığım zamanlar ben de insanlarla konuşurken (özellikle erkeklerle) göz teması kuramıyordum. Çok iyi hatırlıyorum eşim beni uyarmıştı. Burada insanlarla konuşurken yüzüne bakman lazım yoksa şüphe çekersin, ayrıca onlara dikkatini verdiğini göstermen gerekir aksi saygısızlık kabul edilir demişti. O günden beri uğraştım büyük ölçüde düzelttim bu huyumu. Fakat şimdi düşünüyorum da ben o alışkanlığı nasıl edinmiştim, neden yapmıyordum, neden çekiniyordum? Yanıtı çok basitmiş, gerçekten Türk toplumunda böyle bir kabul var. Karşı cinsler birbirlerine; günah diye, hocalar öğrencilerine; yüz bulmasınlar diye, yöneticiler çalışanlarına; otoriteleri sarsılmasın diye, sokaktaki vatandaş mahallenin çöpçüsüne; ikinci sınıf diye yüzüne bakmaya, göz teması kurmaya tenezzül etmiyor. Edeceği birkaç kelamı varsa da, yarım ağızla söylemiş olmak için söylüyor, yürekten söylemiyor. 

Oysa ne büyük bir fark yarattığını görüyorum yıllardır Hollanda’da. Hem bana hem karşımdakibe daha iyi geliyor bu. Gerçekten çok alışmışım da. Minibüsten, taksiden inerken/ binerken selamımı veriyorum. Marketten çıkarken yüksek sesle kasiyerlere ve önümde arkamda bekleyenlere iyi günler diliyorum. Bunu yapınca başlar bir dikleşiyor, ağızlar açık kalıyor, kimi karşılık veriyor kimi vermiyor ama şaşırıyorum. Bu da mı bitti ülkemizde? 

Oysa yurt dışında yaşayıp da ülkesine çok sık gelenlerden biriyim. Senede en az iki kez bazen 3-4. En son eylül başında geri döndükten sonra Hollanda’ya, şimdi yine gelince teyzem telefonda anneme demiş. E daha biz görüşemedik buradayken (evleri yürüyerek yarım saat mesafede) ne çok geliyor bu kızın diye :) Annem de onlar gezmeyi seviyor demiş naapsın.

Ne diyecektim geçen yaz geldiğimizde, deniz tatilinde bir dede benimkilerle yaşıt iki torununu denize soktu. Büyüğünü havaya attı ve hiç yakalamadan suya bıraktı. Hazırlıksız yakalanan çocuk su yuttu, korktu ve ağlamaya başladı. Dede ağlama, alışıcan birşey yok diye diye ufağı attı bu sefer. Ufak olan öyle korktu ki bir daha annesinin kucağından denize inmedi. Ben de 5mt öteden adamı içimden pataklıyorum ama birşey yapamıyorum. Çocuklara hiç yoktan çocukluk travması yarattı dedeleri. Tabi bu belki de yaşadıklarının benim şahit olduğum ufacık bir kesiti. Ve bu adam gibi olan binlercesi. Şok üstüne şok yaşıyorum gördükçe. Ne kadar da çocukların tercihlerini dinlemeyen, saygı duymayan bir ülkeymişiz. Burada yaşarken gözüme batmıyordu hiç (gerçi o zaman anne olmadığım için onun da etkisi olabilir) Hollanda’da özgür ve değerli çocukları gördükten sonra farkı daha çok farkediyorum. 

Biraz önce de kız çocukları 9 yaşında evlenebilir haberi ortaya çıktı. Gerçi diyanet sonra yalanlayıp asılsız haber demiş ama böyle düşünen ve buna olur veren yetişkinler yoktur diyemeyiz. Biliyoruz ki önceden de vardı hala da vardır, hiç yakıştırmadığımız tipler bile bu kafalarda olabiliyor. :( Neden çünkü çocuğu sayan, birey olarak gören yok.

Yurt dışına ilk çıkışta her insan bir yıl kadar bir kültür şoku yaşar, bir çok şey farklıdır, hayret edilecek çok şey vardır. Ben artık hollanda için bu tip bir hissi yaşamıyorum ama ömrümün 30 yılını geçirdiğim ülke için yaşıyorum ne garip. Üstelik dediğim gibi bu kadar sık geliyorken. Fakat biliyorum ki burada yaşadığı halde her geçen gün oluşan yeni şeylere karşı aynı benim gibi hisler besleyenler de var. Yaşadığın ülkede kültür şoku :/

Ne diyeyim umarım bundan sonraki şaşkınlıklarım iyi şeyler için olur ve “yazık çok yazık” yerine ben “vay be, bravo” gibi hislere bürürünürüm.

30 Aralık 2017 Cumartesi

Bizden Size Mutlu Seneler

Aralık 30, 2017 3 Comments


Yılbaşını ailemizle geçirmek için Türkiye’ye geldik. Gelmeden önce evimizde geleneksel yılbaşı pozumuzu çekmiştik. Yıl sonu için durum değerlendirmesi yapmak, dilekler niyetler sıralamak için kendimle başbaşa kalacak zamanı henüz bulamadım ama, herkese mutlu, huzurlu, sağlıklı bir yıl diliyorum. 

İyi yıllar ❤️

24 Aralık 2017 Pazar

Ölümsüzlük?

Aralık 24, 2017 2 Comments

“İster Kudra’nın dediği gibi, ilahi bir zekânın rehberliğinden olsun, ister ortalıkta görünmeyen Bandaloop doktorlarından aldıkları doğaüstü bir ilham olsun (belki de Bandaloop’lar ilahi zekânın birer aracısıydılar) ya da ister kendi sezgilerinden doğsun, Kudra’yla Alobar mağaralarda kaldıkları süre içinde dört elemente dayalı bir program geliştirmişlerdi.”

“Bu dört element hava, su, toprak ve ateşti. Wiggs Dannyboy’a biraz ısrar edilirse, bunların her birini teker teker ele alır, ayrıntılarına girer, Kudra ile Alobar’ın programında nasıl kullanıldıklarını anlatırdı. Doktor Dannyboy ölümsüzlük konusuna kafayı tam anlamıyla takmıştı. İnsanın canını çıkarana kadar konuşabilirdi.

Belki Dannyboy’un iddialarını daha sonra incelemek yararlı olabilir. Ama şu an için, havayı solumaya, suyu yıkanmaya, toprağı besine, ateşi de sekse bağladığını söylemekle yetinelim, daha iyi. Bu bağlantıyı kurarken, ayinsel bir biçimde ve azimle kucaklandığında, dört elementin hayatın süresini uzattığına ilişkin incelemesini desteklemek üzere işe biraz deneysel veri ve tıbbi kuram katıyordu.

Bunlara ek olarak Doktor Dannyboy bir de beşinci element getiriyordu ortaya: Pozitif düşünce. Solumanın, yıkanmanın, yemek yemenin ve düzüşmenin Alobar’la Kudra’ya bol bol fiziksel zevk getirdiğini, zevkle doygun bir organizmanın da devam etme eğiliminde olduğunu vurguladıktan sonra, yaşama isteğinin salt bir uzun ömür uyarıcısı olarak azımsanamayacağına işaret ediyordu. Hatta Doktor Dannyboy daha da ileri gidiyor, tüm ölümlerin yüzde doksanının intihar sayılabileceğini söylüyordu. Hayata karşı merak beslemeyen, var olmaktan çok az sevinç duyan kimseler, bilinçaltında hastalıkla, kazayla ve şiddetle işbirliği yapar, onları kendi üstlerine çekerler, diyordu.”

Alıntı Şuradan
Parfümün Dansı
Tom Robbins

22 Aralık 2017 Cuma

Haftanın Özeti

Aralık 22, 2017 2 Comments
Günün özeti yazılarına benzer şekilde haftanın özetini yazmak istiyorum bugün. Gerçi bu gün henüz bitmedi ama olsun. Zira dün akşam artık bitsin bu hafta diye isyanlardaydım. Sadece bedensel olarak değil zihinsel olarak da yoruldum.

Pazartesi sıradan başladı aslında. Kızımı okula bıraktım geldim, sonra ortalık toplama ardından oyun ablası geldi. Ben bu sırada ev işlerimi bitirdim yemek hazırladım. Öğlen oyun ablasını uğurladıktan sonra markete gittik Nova’yla. Bir saatlik market işi onunla çok daha uzun olduğundan 12.30 da çıktığımız evden 14.15 de Helo’yu almaya okula gidene kadar pek bir heyecanlıydı. Zar zor yetiştik çok şükür.  Çocuklar okul bahçesinde oynadıkta sonra eve gelmemiz 15.00, biraz yemek, dinlenme, oyun ve uzun zamandır planladığım ama fırsat bulamadığım ışıkları asma işi derken saat 17.00 de ritmik jimnastiğin sezon sonu gösterisi için 15 dakka önce evden çıktık. Tüm öğrenciler gösteri yaptıkları için bir saatten fazla sürdü. Kalabalıktan ve yorgunluktan duramayan oğlum (gündüz uyulmadığı için bu saatlerde huysuzluğu başlıyor) pek tabi ki gösteriyi rahat seyrettirmedi. Tam ablasının gösterisi sırasında çişi geldi. Topu topu 1,5 dakika olan gösteriyi zorla tamamlayıp tuvalete koştuk. Saat 6 gibi işten çıkıp doğrudan gösteriye gelen babasına oğlanı postalayıp eve yolladım. Tüm gösteri bitince kızı alıp eve geldik. Sanırım 18.30 civarıydı. Yemek yenildi, çocuklar hooop yatağa. Saat 8 de uyumuşlardı. 



Salı günü yine erkenden uyandık, bugünden itibaren dört güm boyunca oğlumun da okulu var. Hep beraber kahvaltı ettikten sonra (bu rutinimiz en başından beri var hepimiz sofrada oluruz kahvaltı ve akşam yemeklerinde) kızımı okula ben, ben okuldan dönmeden oğlumu da babası okula bıraktı. Gelir gelmez yine ev işleri. Çamaşırlar, yataklar ve yemekler. Bunları 2,5 saat içinde yapıyorum. Yemeği sabahtan yapmazsam sonradan zor oluyor. 11.45 de oğlumu okuldan alıyorum eve geliyoruz çünkü daha 2 saatimiz var ablası için. Beraber yemek yiyoruz, oyun oynuyoruz sonra ablasını alıyoruz ama bugün bir değişiklik oldu, oğlumun arkadaşı Damla ve kardeşi bize geldi oynamak için. Onlar oynarken annesine bırakıp bir koşu Helo’yu almaya gittim. Tabi ki bir koşuda gelemedim çünkü okul bahçesinden çıkabilmemiz için sihirli bir güç lazım. Neyse bir şekilde çıktık ve eve geldik. Helo’yu besledik, biz arkadaşımla birşeyler içtik ve bu esnada çocukları zaptettik :) Çocuklar ufak olunca kendi kendilerine müdahale etmeden pek oynayamıyorlar. Saat 4’te onlar gittiler. Normalde gitmeden önce birbirimizin evini toplarız ama bu sefer toplamasını istemedim çünkü oyuncakların düzeni karışmıştı ve çocuklarımın alışkın olduğu düzende yeniden toplamalıydım. Onlar gittikten sonra evi topladım, yemeğe ilave pilav yapacaktım onu yaptım. O akşam için kız arkadaşlarımla dışarı çıkıp yılbaşı hediyelerimizi verecektik ama bir arkadaşın hastalığı nedeniyle erteledik. Baya bir yazışma trafiği olmuştu, son ana kadar çıksam mı çıkmasam mı karar veremedik. En son akşam yemeği ve çocukları uyuttuktan sonra bir makine çamaşırı katlayıp günlük mesaime veda ettim. 


(Sehpada kızımın sınıf arkadaşları için bir haftadır yazmayı sürdürdüğü yılbaşı kartları)

Çarşamba günü yine benzer başladı. Çocuklar okula gönderildikten sonra farklı olarak okuldan eve gelmeyip doğruca markete gittim. Bu akşam oğlumun okulunda kerstdiner (christmas yemeği) var. Ben de listedeki yiyeceklerden patates kroketi seçmiştim yapıp getirmek için ama almayı unutmuşum. Onu almak için markete uğrayıp bir sürü başka şey aldım, kasabanın pazarına uğrayıp kızıma bir sonraki gün için elbise, dekorasyon mağazasından gözümü alamayıp birkaç hediyelik eşya derken eve 10 da varabildim. Hızlıca işlerimi yaptım ve oğlumu almaya gittim. Çarşamba günleri kızım 12.30 da çıkıyor okuldan. Biz de oğlumla eve gelmeden oradaki cafeye veya çiftliğe gidiyoruz beklemek için. Hava soğuk diye cafede oturduk, kahve içtim birşeyler yedik ve sonra Helo’yu aldık. Cafede masalarda kavanozda süsler vardı. Ay bunu yaptırayım çocuklara dedim ve eve gelince biz de yaptık. Tabi ben örtü falan sermeye fırsat bulamadan olaya giriştikleri için heryer battı. Toplaması süreçten daha uzundu ama eskiden kızımla çokça yaptığım bu tip aktiviteleri uzun zamandır yapmadığımız için iyi geldi. Yani bana iyi geldi, vicdanım rahatladı :)) Saat 5’e kadar evdeydik. Patatesleri ve çocukları hazırlayıp 5.15 de evden çıktık. Okulda bir saat kaldılar ve biz bu arada kızımla cafede oturup bekledik. O kartlarını yazdı ben de biraz kitap okudum ve birşeyler içtim. Birlikte patates kızartması yedik. Bu cafenin patates kızartmasına bayılıyoruz. Sonra eşim bizi almaya geldi, Nova’yı okuldan alıp eve geldik. Yemek ve uyku faslı ile günü bitirdik.





Perşembe günü büyük gün, kızımın okul yemeği var akşama. Günlerdir bunun için hazırlanıyoruz. Sabah çocuklar okula gittikten sonra yine ev işleri ve çamaşır ardından yemekleri hazırladım. Güya ben bu haftanın dört sabahı sahip olduğum boş zamanda fizik çalışacaktım fakat hala organize olamadım. Neyse, sonra oğlumu aldım, bu sefer okul çıkışı bir kaç anne ile konuşurken onlar civarda koşturdular. Bu arada bir çamurlu su buldular. Donlarına kadar ıslanmışlar. Eve geldik doğru banyoya. Banyodan sonra beraber yemek yedik ve akşam için hazırlayacağım keki yaptık. Onu pişirdik ve kızımı alma saati geldi. Okula gittik beraber, yine tabi ki oynadılar, evde çok işim var diye gidelim istiyorum gelmiyorlar. En son kızım düşüp ağlamaya başlayınca kapıp götürdüm, yoksa okuldan çıkacağımız yok. Eve gelir gelmez kekleri süsledik Helo’yla. Çünkü o yapmak istiyordu. Biraz yemek yedi ve sonra hazırlanma saati geldi. Bu süre içinde oğlumla pek ilgilenemediğim için sapıttı, evi darmadağın yaptı, çam ağacındaki süsleri her yere fırlattı :/ Her şeyi öylece bırakıp çıktık zira yine geç kalacaktık. Nitekim yolun yarısında ayakkabısını beğenmeyip zırlaya zırlaya döndük değiştirdik. Allahtan okul yakın ama biz nedense hep geç kalıyoruz, yakın evlerin kaderi midir nedir? Koştura koştura gittik yetiştik. Tabi tüm bu olaylarda oğlumu da sürüklüyorum ya peşimden bazen acıyorum haline. Neyse kızımı 17.30 da okula bırakıp eve döndük ve bir süre sonra babası geldi. Oğlumu ona bırakıp hızlıca yemek yiyip yukarı kaçtım çünkü biraz yalnız kalmaya ihtiyacım vardı. Onlar yemek yiyip 19.00 da Helo’yu almaya gittiler, ben 19.15 de yoga dersim için çıktım ve 9.15 de eve geldiğimde uyuyorlardı. Yine dayanamayıp onlarla beraber uyudum.


Ve cumaya gelirsek henüz bitmedi ama ne olacağı şimdiden programlı. Yine sabah okul mevzusu aynı başladı fakat fazladan bir bankaya uğrayıp geldim. Geldiğimden beri bu yazıyı yazıyorum bu yüzden ev işleri kaldı, bugünlük boşverdim. Birazdan arkadaşım ve çocuklarıyla kütüphaneye kitapları bırakmaya gideceğim. Oğlumu okuldan almadan önce öğretmenlerine minik birer yılbaşı hediyesi ayarlamam lazım. Onları alıp hazırlayıp oğlanı alacağım. Kızım da bugüne özel erken çıkacak 12.30 da çünkü 2 haftalık tatil başlıyor. Saat 1 de oyun ablamız gelecek ve 3 saat kalacak. Bu sürede sabah ihmal ettiğim işleri yaparım. O gidince 16.30 da kızımın yüzme dersine gitmemiz lazım. Eşimin öğleden sonra evden çalışma ihtimali var gelirse oğlum onun yanında durur biz yüzmedeyken. Postaneye uğrayacaktım bir de ama yetişmedi planlarım bakalım belki öğleden sonra oyun ablası buradayken kaçarım. Yüzmeden sonra yemek ve uyku ile bu gün de biter inşallah. 

Sevgiyle.



11 Aralık 2017 Pazartesi

Gerçek Çam Ağacı mı O?

Aralık 11, 2017 13 Comments
Yılbaşı ağacınızı nasıl alırsınız? Gerçek mi yapay mı? Gerçek alırsam sadece saksıda alırım, ağaçların kesilmesine dayanamam, sonra da onu bir yere ekerim diye düşünüyorsanız pek güzel. Bence de en güzel seçenek o. Fakat ben artık saksıda olmayan (yani kesilmiş ) çam ağacı alanları da yadırgamıyorum.


Geçenlerde yine fb grubunda konusu geçmişti. Ay yazııık ağaçları kesiyorlar, sonra çöpe gidiyor cıks cıks dediler bazı kişiler. Ben de önceden benzer düşündüğümü ama Hollanda’ya taşındıktan sonra fikrimin değiştiğini yazdım. 

Burada yaşadığım için görüyor ve duyuyorum, Hollanda gerçekten tarım konusunda aşmış. Konya ovası kadar bir ülke tarım ihracatında dünya 5. olmuş. Önceden vazo çiçeklerine sıcak bakmayan ben her hafta vazo çiçeği alır oldum. Bahçemde de görüyorum, çok çiçekli bitkilerde çiçeklerin düzenli budanması bitkinin gelişimi için önemli. Zaten üzerinde kaldığında bile bir süre sonra soluyor çiçek. Neden hem satılıp milli gelire dönüşmesin? Mesela lale tarlalarının asıl amacı soğan üretip bu soğanları pazarlamak. Ama bu soğanlar bir de çiçek veriyor. İşte çiçekler de satılıp ayrıca gelir oluyor fena mı? Zaten solup gidecekler tarlada kalsalar.

Çam ağacı meselesine gelince, elbette onlar da ticari olarak üretiliyor ve satılıyor ama, Hollanda için konuşacak olursam ağaç sıkıntısı olmayan bir ülke. Şehir içleri bile yeterince ağaçlı ve hatta ağaçlar çok çabuk büyüdüğü için düzenli olarak budanması, kontrol altına alınması gerekiyor. Mesela evimizin yakınındaki ormanda ara sıra dozerlerle yapılan toplu katliamı kınardım. Oysa dikkatli baktığımda meşe palamudu, fındık gibi ağaçların etrafında irili ufaklı bir çok küçük ağacın olduğunu görürdüm. 20 mt.lik kocaman bir ağacın yanında 1-2 mt lik küçük küçük ağaçlar... Bunlar tohumlarla kendiliğinden çıkmış, bıraksalar kocaman ağaç olacak ama bir diğer taraftan da ormanda diğer büyük ağaçlara mesafe kalmayacak, gitgide sımsıkı ağaçlarla dolu kaotik bir orman olacak... İşte bu ufak ağaçları, benim boyumu aşmış çalılıkları hep temizlerlerdi. Orman bilimci değilim ama biraz dikkat edince bunun, hem doğa hem insanlar için gerekliliğini anlayabiliyorum.

Yine bazen çok kocaman ağaçları acımasızca budadıklarını ve bir kere de kocaman bir salkım söğüdün, ağırlığına dayanamayıp kendiliğinden kırıldığını gördüm. Bir fırtınada ise, 5 katlı apartmandan yüksek bir ağacın, apartmanın çatısını göçerttiğini. Bir yanım, insanların olduğu yerde doğayı böyle kontrol altına almamız gerektiğine hak veriyor vermesine de diğer yanım da, biz insanlar olmasaydık o ağaçlar ne güzel büyür, kimseye de zararı olmazdı diye düşünüyor. Fakat dikkatli düşününce bu doğru değil. Kendi doğasına bırakılsa bile, ağırlığından ağaçlar yine devrilecek, fırtınadan dalları kopacak, belki şimşek sebebiyle yangın çıkacak orman yanıp azalacak ama doğa yine büyüme dengesini koruyacaktı. Çünkü gerçekten sulak bir yerde doğa büyük bir hızla büyüyor. 

Bunu bahçemden bile anlıyorum. Sadece 3 hafta yaz tatilinde tertemiz bahçem otlarla doluyor, hiç yolmazsam duvarlar yabani sarmaşıklar ile kaplanıyor. Sürekli bir bahçe atığı oluyor Hollanda’da. Bu yüzden haftada bir kocaman bir çöp kutusunda biriktirdiğimiz organik çöpleri almak üzere özel çöp kamyonu geliyor. Otlar, yapraklar hiç bitmiyor.

Çam ağacı meselesine gelecek olursak, yine onlar kullanıldıktan sonra bu çöp kamyonları tarafından toplanıyor. Özel olarak bu iş için yetiştirilenleri de var, budanıp satılanlar da. Belki de bazı ağaçlar bahsettiğim gibi ormanı seyreltmek anacıyla kesilmiş olanlar. Çünkü zaten ağaçların budanmaya, ormanların seyreltilmeye ihtiyacı var ve budanmış ağaçlar çöpe gitmeden önce evlere gitse, bunun hem ekonomiye, hem de o eve katacağı neşe sebebiyle toplum psikolojisine katkısı olacak. Neden olmasın ki? Tabi ki ülkemiz gibi ormanların günden güne azaldığı, bir fidanın bile kıymetinin çok olduğu yerlerde en güzeli, doğaya kazandırılan bir ağaç. Evinize çam ağacı alacaksanız saksıda alın, sonra onu bir yere ekip tekrar doğaya kazandırın, ne güzel olur. 

Biz ne yapıyoruz derseniz, henüz hiç gerçek ağaç almadık. Ev sahibinden kalma kocaman bir yapay ağaç bulduk çatı katında. Pek de güzel gayet iyi durumda. 4 yıldır onu çıkarıp kaldırıyoruz. Ama gerçek ağaçlı mis gibi çam kokan bir evi de merak etmiyor değilim. 

19. Yıl

Aralık 11, 2017 10 Comments
Bu gün eşimle çıkmaya başladığımız günün yıldönümü, 19 yılı bitirdik. Aslında artık yaşgünlerini, özel yıldönümleri paylaşmaktan hoşlanmıyorum ama bu günü başka bir amaçla yazmak istiyorum.

 Bugün özel bir kutlama yapmadık, zaten her fırsatta keyifli şeyler yapıyoruz, yine her zaman yapabiliriz ancak bu sefer doğa bize bir sürpriz yaptı. Hollanda’da kar yağdı :) Sadece kar yağışını izlemek bile neşe veriyorken, çocukların karda oynamaları, yol manzaraları epey keyiflendirdi doğrusu. Şimdi gayet huzurlu ve mutluyum.



Oysa dün eşime kızmıştım. Söylediği bir söz (tabi ki onu ina etmek istememişti her zaman olduğu gibi) benim farklı yorumlayıp alınmama sebep oldu. Her ne zaman böyle bir olaya kafamı takıyorsam, sonra konuyu incelediğimde o sözün eskilerden kalma (çoğunlukla çocukluğumdan) bir yarayı kanırttığını farkediyorum. Böyle bir mesele ise genelde aşırı tepki vermiş oluyorum. Üzerinden zaman geçtiğinde bunu farkediyorum ama ilk anda farketmem kolay olmuyor.

Çocukluğumu doya doya yaşadığımı düşünürüm hep. Ailem de harikaydı. Annem babam ilkokul mezunu olsalar da dünya görüşleri geniş insanlardı ve bizi ellerindeki imkanlar dahilinde çok iyi yetiştirdiler. Hatta eşim ilk anne baba olduğumuzda, senin anne baban sana çok iyi ebeveynlik yapmış/yapıyor diye farkına varmamı sağlamıştı. Biz yaşımız ufak da olsa aile içinde saygıyla, fikirlerimiz sorularak, dayak nedir bilmeden büyütüldük. Elbette bizim de çocukken eksikliğini hissettiğimiz şeyler oldu sonuçta hayat dört dörtlük değil fakat bunların çoğunlukla maddi imkansızlıklar sebebiyle yüreğimde yer etmiş yaralar olduğunu görüyorum. Halbuki şimdiki aklımla hiç bir önemi olmayan mevzular bunlar; çocukken sahip olmak isteyip olamadıklarım, evimizi güzel bulmayıp kendimi ezik hissetmem gibi şeyler...

Dün yine böyle bir kırgınlıkla tüm gün eşime küsünce (tabi yatmadan önce konuyu açıklığa kavuşturup barışmıştık), bu sabah kendisine de söyledim. Dün sana kızdığım için bugün seni daha çok seviyorum, bunu daha çok hissediyorum. Çünkü normal günlük sıradan hayatımızda, ona olan sevgimi veya değerini hissedecek anlar fazla olmuyor, doğrusu kimi zaman gün içinde yoğunluktan aklıma bile gelmiyor. Oysa dün küsmüş ama yine de ayrı duramıyor, içim sürekli içimi yiyiyor, barışmak için can attığım halde küskünlüğümü sürdürmek için direniyorken, hayatımda ne kadar büyük bir öneme sahip olduğunu daha iyi idrak ediyordum. Onsuz hiç birşeyin anlamı olmadığını, yanımda o yoksa hayatımın aynı tadı olmadığını...

Dile kolay ömrümün yarısını birlikte geçirdiğim adam, 19 yaşında fakültenin bahçe duvarında otururken önümden geçtiği ve onu ilk gördüğüm gün hala aklımda. Bugün 38 yaşımda ömrümün tam yarısında hep benim yanımdaydı. Zaman ne çabuk geçmiş, sankidaha dün gibi. Hep başka kişiler için duyduğum 20 yıldır beraber, 30 yıldır evli gibi sıfatlara biz de erişmişiz ne acayip. Oysa biz hala fakültedeki aklı bir karış havadaki yüreklerimizdeyiz. 


25 Kasım 2017 Cumartesi

Biraz Sohbet

Kasım 25, 2017 12 Comments
Yine uzun zaman oldu yazmayalı fakat yazma isteğim gittiğinden veya blogumu unuttuğumdan değil. Üstelik kaç kez kafamdan yazdım blogumu, kaç postum yarım kaldı. Delicesine bir yoğunluk içindeyiz sanki çocuklar büyüıdükçe koşturmaklar çoğalıyor. Hatta geçen gün düşündüm güya yavaş yaşam sade yaşam diyoruz ama gün içinde saate o kadar çok bağımlı olmuşum ki. Okula bırakma/alma saatleri, kursların saatleri, o gelecek bu gidecek, şu aralıkta yemek pişecek, şu saatten önce bu iş bitmeli... o kadar çok program var ki saatsiz olmuyor. Ve tabi bu yoğunlukta kendime zaman hiç kalmıyor.

Ta Eylül başında çocukların okulu başladığında kendim için bir çok yapılacak şey hayal etmiştim. Spora gidecek, dil kursuna başlayana kadar çalışacak, yeniden fiziğe dönecek, o zamana kadar herhalde ohoooo almış olduğum ehliyetimle her yere kolayca gidip gelecektim. Ehliyet işi uzadı, fakat az kaldı umarım yakında sona erecek, o zaman detaylarıyla yazarım; ‘Hollanda’da nasıl ehliyet alınır?’ mevzusunu.

Dil kursu için ufaklığın iki yarım gün gittiği okulun 4 yarım güne çıkacağı tarihi bekleyecektim. Evet yeni dönem nihayet geldi ve önümüzdeki haftadan itibaren miniğim artık dört sabah okulda olacak. Toplamda bana ilave artısı 6 boş saat ama olsun, o bile öyle büyük bir fark ki şimdiki yaşantımızda. 

Fizik çalışmaya da geri döndüm denebilir. Bir süre resmî bir işe girmeden evden çalışıp performansımı görmek ve sahip olduğum makale sayısını arttırmaktı hedefim zaten. Nova 4 yaşına gelip de ilkokula başladıktan sonra iş hayatına tekrar dönmeye çalışırım diye düşünüyordum. Çok tesadüfi şekilde kendime bir çalışma arkadaşı buldum, onun da motivasyonu ile büyük bir hevesle geri dönüyorum. Allahım sen yüzümü kara çıkarma, çalışmalarımı güzel sonuçlandır yarabbim. O kadar özlemişim ki ders çalışmayı anlatamam.

Ve spor. Eğer ehliyetimi alsaydım arabayla 5 dakka uzaklıktaki spor salonuna başlayacaktım ama o uzayınca başka çözümler bulmak gerekiyordu. Evime çok yakın yürüyerek 3 dakka mesafede bir bina var. Belediyeye ait bu binada bir sürü boş oda, Eren’in okulu, cafe, çocukların gelişimini takip eden tıp merkezi, konferans salonu gibi bölümler var. Buradaki odaları özel dersler için kiralayabiliyorlar ve bir yoga hocası da burda haftanın iki günü ders veriyor. Doğrusu yogaya özel bir merakım yoktu ama mevcut aile programımıza uyan en uygun yer burası olunca bari yogaya gideyim dedim ve başladım. Sanırım uzun bir süre devam edeceğim.

Başka yoga derslerine hiç katılmadığım için bilmiyorum tabi ama bizim dersi çok sevdim. Çoğu yaşlılar ama olsun. Bir de ne dediklerini pek anlamadığım için tek gözüm açık yapıyorum 😜 Gerçi hocayı çok sevdim, öyle yumuşak bir sesi var ki. Bir de her dersin sonunda sarılarak veda ediyor herkese. Hollandalı ve sarılmak? Tuhaf bişiy. 

1,5 saatlik dersin 15-20 dakkası nefes egzersizleri, sonra tüm vücudu esneten çeşit çeşit pozisyonlar ve sonunda 15-20 dakikalık gevşeme şeklinde geçiyor. Yaptığımız hareketlerin bazılarına ay ne basit hareket desem de, 1 dakkaya yakın hiç kıpırdamadan aynı pozda kalınca insan titremeye başlıyormuş. Yogadan sonraki gün tüm kaslarım ağrıyor. Zamanla alışır herhalde. 

Son dinlenme faslında ise hepimiz uzanıyoruz, üzerimize beyaz örtüler örtüyoruz ve hafif bir müzik eşliğinde rahatlıyoruz. Birisi dışardan baksa, sanki kefene sarılmış bedenler zannedebilir. Bu benzetme gözümü korkutsa da aslında bir nevi dünyadan kopuş olduğu gerçek. Çünkü öyle bir hal ki (şahsen kendime şaşıyorum, belki önce yaptıklarımızın, kokuların, hafif ışığın ve müziğin de etkisi var) tamamen gevşemiş, hafiflemiş, beynimde hiç susmayan sesler susmuş, ruhum kanatlanmış gibi hissediyorum. İlk yoga dersinden eve geldikten sonra (7.30-9.00 arası) son 6 yıldır ilk defa 7 saat kesintisiz uyumuşum. Çocuklar uyanmış ama hiç duymamışım (eşim ilgilenmiş) ve müthiş dinlenmiş uyanmıştım.

Şimdi bu rahatlama aşkına devam etmek istiyorum. Bedenim nasıl etkilenir bilmiyorum ama ruhumun çok ihtiyacı varmış. Demek ki her işte bir hayır varmış.

Benden haberler şimdilik bu kadar, yine geleceğim. Sevgiler.

16 Kasım 2017 Perşembe

Toplumla Uyumlu Çocuklar Yetiştirmek

Kasım 16, 2017 5 Comments

Çocuk sahibi olunca, gözümüzde öyle değerli ve biricik varlıklar olduklarını hissediyoruz ki, en güzel, en akıllı, en becerikli bizim çocuğumuz olsun, onu tüm diğer çocuklardan daha donanımlı yetiştirelim, farklı olsun, kalitesiz müziklere ve dizilere maruz kalmasın, çevresinde bayağı insanlar olmasın... diye uzayıp giden umutlara kapılıyoruz.

Her ne kadar, insan özünde önce birey olsa da, bu birey toplum içinde var oluyor ve toplumla olan ilişkileri tüm hayatını etkiliyor. Toplum içinde ne derece yer edindiğine bağlı olarak psikolojisi de etkileniyor. Çok aykırı yetişmiş bir insan, çevresinıode benzer zevklere sahip bir topluluk bulamayınca kendini yalnız ve mutsuz hissediyor.

Bizim gibi anavatanından başka ülkede çocuk büyütenler için bu durum ilave bir çelişkiye daha yol açıyor. Anne baba kendi kültüründe büyümüş ve çocuğunu o şekilde yetiştirmeye eğilimli ancak, çocuk başka kültürle büyümüş bir toplumun içine girecek. Bu iki farkı düzgün bir şekilde birleştirenler, kültürel olarak zengin, ekstra özelliklere sahip çocuklar yetiştirmiş oluyorlar. Bizim de kendi çocuklarımız için gayretimiz bu yönde. 

Üye olduğum Facebook grubunda açıkça olmasa da özünde bu çatışmayı işaret eden sorunlarla karşılaşmış anneler fikir danışıyorlar. Bir yanda alışılagelmiş beklentiler, diğer yanda yeni ülkenin standartları. Bazen eskisinden vazgeçilemiyor, yenisi için fırsat doğmuyor ve bu durumda insan bocalıyor.

Bunlardan biri şöyleydi. Haftanın 5 günü sabahtan akşama kadar çalışan annebabanının çocuğu için, okul, anneye çalışma saatlerini düşürme önerisinde bulunuyor. Çünkü çocuk haftanın 5 günü okuldan sonra da afterschool denen merkezlere gidiyor ve Hollanda’da çok yaygın olan arkadaşlara gidip gelmeleri (playdate) pek yapamıyor (anne haftasonu yapmaya çalıştıklarını söylüyor ama çoğu Hollandalı aile haftasonu farklı programlar yapıyor). Dolayısıyla çocuk da bu playdate’lere özeniyor.

Grupta okul size karışamaz şeklinde yaklaşımlardan tutun daha iyimser yorumlara, farklı önerilere kadar çeşitli fikirler sunuldu. Bir yorum da Hollandalıların kariyerleri düşük olduğu için sizin kariyer yapmanızı çekemiyorlar şeklindeydi. İçimden güldüm. Biz neden kariyer kariyer diye tutturmuştuk acaba? İşsizler ordusunda kendimize iş bulmak için olmasın. Burada ise, çiçekçi de tamirci de çöpçü de yaptığı işten hayatını sürdüreceği ölçüde kazanıyor ve mutlulukla çalışıyor. İşsiz kalma sıkıntısı yok ise neden hem çalışıp hem çocuğuna zaman ayırmasın? Genelde ufak çocuklu anneler 3-4 gün çalışıyor ve zamanlarını çocukla geçiriyor. Bu o kadar olağan bir durum ki, çok çalışıp çocuğuna vakit ayırmamak anormal karşılanıyor.

Yine de bu yazıda asıl bahsetmek istediğim bu aile ve tutumu değil elbette. Onlar kendi doğrularına kendileri karar verecekler, seçimlerinin çocuklarına olan artı eksi getirilerini kendileri dengeleyecekler. Yalnızca o çocuk açısından bakınca içim biraz buruluyor, çünkü, çocuk sanki herkes böyleyken neden ben böyleyim diye düşünüyor gibime geliyor.

Aslında, ben de bu zamana kadar çocuklarımda böyle kültür farklılıklarından doğan çelişkilere maruz kaldım. Şimdi de onlardan bahsetmek istiyorum aklıma geldiğince.

Birincisi yemek mevzusu. Kızım zaten zor yiyen bir çocuk ama bir de ben onu Türk mutfağına alıştırınca olan oldu. Okula başladığı 4 yaşına kadar öğle yemeklerimiz sıcak yemeklerdi. Fakat Hollandalılar öğlen sandviç yiyor ve kızım hiç yemez. Beslenmeye sıcak yemek koyamıyorum elbette. Zengin sandviçler onun için fazla karışık, şimdilik arasına tahin pekmez sürdüğümüz ekmek (soran arkadaşlarına fıstık ezmesi diyormuş bu arada) ve yanına bazen salatalık bazen zeytin bazen salam gibi ilavelerle 1,5 yıldır aynı menüye ısrarla devam ediyoruz. Ben saat 2,5ta eve geldiğinde normal bir öğle yemeği ile açığı kapatmaya çalışıyorum, sanki ara öğün ile öğle yemeği yer değiştirmiş gibi oluyor ama yeme içme sıkıntısı partilerde, okul yemeklerinde falan kendini gösteriyor. Genelde aç kalıyor.

Bir diğer farklılık yüzme derslerinde ortaya çıktı. Buradaki bütün çocuklar 4 yaşından itibaren yüzme derslerine gider ve diploma alırlar. Bu diplomalar olmadan tatillerde bile derin havuzlara giremezler. İlk diplomanın alınması ortalama 1 yıl sürüyor ancak kızımınki biraz daha uzun oldu (daha bitmediği için tam süre veremiyorum). Çünkü 4 yaşında başladığında öncesinde bireysel olarak gittiğimiz havuz eğlenceleri, tatillerdeki yüzmelerden öte bir tecrübesi yoktu. Sudan da korkuyordu, alışması zaman aldı derken haliyle uzadı. Fakat şimdi de onunla başlayıp bir üst seviyeye geçen çocukları görünce, benim ne zaman, neden ben de geçmiyorum şeklinde sıkıntıları başladı. Neyse ki yakında bir level atlayacak da bu ara yine hevesli.

Oysa Hollandalılar 1-2 aylıktan itibaren yüzme derslerine başlıyorlarmış. Kızım gibi olmasın erken başlayalım deyip de, Eylül ayından beri düzenli olarak oğlumu götürdüğüm bebek ve toddler yüzme derslerinde oğluma yine geç kaldığımı gördüm. Onun yaşındakiler almış başını gidiyor. Bizimki suya dalmakta pek gönüllü değil. Oysa, şu akıllarının başına gelmediği kör cahillik döneminde (ortalama 2 yaş öncesi) çocuklar daha kolay alışıyor. Umarım 4 yaşına geldiğinde diğer Hollandalı arkadaşlarına yetişmiş olacak ama şu yüzme olayında Hollandalılara yetişemedim malesef.

Bir diğer mesele de aktiviteler. Her çocuk en az bir spor, bir sanat, bir de yüzme derslerine gider okul dışında. Daha fazlasını yapan da var elbet. Kızım bu yıl ritmik jimnastik ve piyano dersleri alıyor, yüzme de var. Bunlar düzenli olanlar. Oğlum sadece yüzme olarak kaldı ona da birşey bulmam lazım. Lazım diyorum neden çünkü diğer çocuklar böyle donanımlı yetişirken benim de elimden geleni yapmam gerekir. Zaten kurslara erişim ve fiyatlar çok makul olunca, yapmamak çocuğu bir nevi mahrum etmek anlamına geliyor. Evde yemek var ama sadece ekmek veriyormuşsun gibi.

Sonra mesela daha ufak çaplı farklılıklar da var. Havalar güzelken tüm işi gücü bırakıp parklara götürürler çocukları. Anne evde işim var evde oynayın demez mesela. Güneşi alması, tırmanıp koşması, taklalar atması lazımdır. Okulda demir çubuklarda takla atamayan çocuk yoktur hiç, hepsi fır fır döner. Okul çıkışında çocuğu takla atsın diye sabırla bekler.

Çocuklara karşı gösterdikleri sabır da ciddi oranda farklı ayrıca. Çocuğa dikkatini vermeleri, büyük insan gibi dinlemeleri, söz hakkı vermeleri. Sen çocuğuna böyle yapmasan olmaz, olmuyor. Neden benim annem öyle değil diyor.

Bu liste uzar gider ve elbette her zaman iyi örnekler yok, kötü örnekler de var çocukların karşılaştığı. Fakat çocukların saf kalbi, iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı ayırt etmede ve farketmede çok başarılı. Dolayısıyla, toplumda bizden daha iyi örnekleri gördüğünde bunları talep etmeye daha yatkın çocuklar. Ne diyelim biz de onlar sayesinde daha iyi insan oluyoruz.




Bazen düşünüyorum da acaba çocuklarım büyüdüklerinde nasıl olacaklar? Bu farklılıklar onları nasıl etkileyecek, nasıl bir insan olacaklar, iki kültürden hangisine yakın, hangisine yatkın olacaklar? Umarım keşkelerinin çok olmadığı bir çocukluk verebiliriz onlara. Mutlu, huzurlu ve sağlıklı yetiştirebiliriz...