10 Ekim 2017 Salı

Hollanda Usulu Dip Soslar

Ekim 10, 2017 2 Comments
Hollandali'lar ogle yemeklerinde sicak yemek yerine sandvic yerlermis. ilk basta elbette ki yadirgadik, ustelik sicak yemek yemeye alismis esim icin tam bir problem bu. Yemegini evden goturuyor orasi ayri ama bazen icinde ogle yemegi olan toplantilardan geldiginde, bugun yine ac kaldim diye isyan ediyor.

Onlara gore de bizim tam tesekkulu yemek yememiz tuhaf geliyor. Ama bir de isin su tarafi var, biz de kahvaltilarini sicak yiyen uzak dogululari yadirgiyoruz. Hepimizin kulturu aliskanliklari farkli iste.

Ben ise sandvici cok severim, hergun yesem bikmam ama zaman gectikce goruyorum ki, Hollandalilarin sandvic anlayisi oyle cok da sagliksiz degil. Evet belki sadece peynir ekmek yiyen de vardir ancak, marketlerin sandvic ile ilgili urunlerin oldugu reyonlarda cesit cesit dipsoslar var. Bunlarin basinda humus, tavuklu sos, balikli sos, patatesli sos, rus salatasi gibi minik kaselerde satilan, raf omru 1-2 gun olan, taze mezeler bunlar. Genelde bu mezelerden alip suruyorlar ve bir dilim peynir, salam veya fume balik gibi seyler ekliyorlar. Bir meze duskunu olarak hepsini ilgiyle inceliyorum (hepsini alip denemedim ama bazilarinda uygun olmayan seyler olabiliyor) ve evde yapmaya calisiyorum. Aslinda mantigi kapinca kendi kendimize de uydurmak mumkun. Ekmege surebilmek icin bulamac kivaminda olmali ve birbirine yakisan tatlar katilmali. Asagida cok sevdigim tarif sitesinden sectigim ornekler var. Sadece cesitlilik icin fikir vermesi acisindan ekliyorum, fotograflarina bakinca bile ufkum genisliyor. Aaa bak bu malzeme hic aklima gelmemisti diye. Buradan bu sitedeki tum soslara ve tariflerine erisebilirsiniz. Hollandaca ama translate ile cevrilebilir.

kecipeynirli patlican dipsosu

mascarpone peynirli salatalik dipsosu

somon baligi dipsosu

yogurtlu avokado dipsosu

domates ve kapari soslu fava 

narli ve cevizli biber sosu

enginar, roka ve beyaz (feta) peynirli dipsos

humus

turp sosu

ispanak ve enginarli sos

salatalik sosu

peynirli ispanak sosu

susamli patlican sosu

cevizli patlican sosu

zeytinli dipsos

bezelye ve keci peynirli dipsos
Web sitesinde daha o kadar cok cesit var ki, aslinda dusununce neredeyse her sebzeyi boyle sos haline getirebiliriz. Bu sekilde hem yemeklerin yanina hem de sandviclerin icine konuldugunda, tek basina hic yenilmeyen sebzeler bile tuketilmis olur.

Simdi sadece fotograflara bile bakinca o kadar canim istedi ki simdi hemen bir sos yapacagim. Sizin de boyle favori soslariniz varsa duymayi cok isterim.

sevgiler.

1 Ekim 2017 Pazar

Yazayim ama ne?

Ekim 01, 2017 18 Comments
Son yazimin uzerinden 13 gun gecti. Hergun gun icinde sunu yazayim bunu yazayim diye kafama not ediyor, aksam olup da yazmak icin bos zamana kavustugumda ise kalakaliyorum. Gunlerimin kosturmacasindan sonra kafam sanki kazan olmus veya cok onemli gordugum meseleler siradanlasmis oluyor. Bir yanimi kemiren "aman canim millet senin hayatini ne yapsin" dusuncesi, diger yandan gelen "ama bak Helo'ya yazmistin, Nova icin hic kayit tutmuyorsun" seslerine karisiyor. Diger yandan okudugum bazi blog yazilarinda hayran oldugum edebi nitelikler benim yazilarimda ol(a)madigindan -bence duzenli ve istikrarli yazsam olur, cunku calistikca gelisiyor bu beceri- kendimi degersiz hissetmeme neden oluyor. Oysa benim blogumu ilk acma amacim yararlilikti. Isimde de normal hayatimda da benim icin cok hassas bir mevzu bu, etkilesimde bulundugum insanlara maksimum olcude yararli olmak. Eski yazilarimda nispeten tatmin oluyordum bunu yaptigima dair, simdikilerde ise bilemiyorum. Ne diyecektim, edebi olmaktan cok yararlilik icin bu blogu actigimi kendime daha sik hatirlatmaliyim.

Cok guzel bir pazar ogleden sonrasinda, sessiz evimde bilgisayardan yaziyorum bu postu. Ogleden sonra bir arkadasimla tursuluk malzeme almaya gidecegiz diye cocuklari babasi devraldi. Planimiz iptal olunca da sessiz bir ev bana kalmis oldu. Her zaman yapamadigim bazi isler yapacagim ama blog yazmayi onceye aldim, ne de olsa bu da her zaman yapamadigim bir is :)

Lafi geveledigimin farkindayim, ne yazsam bilemiyorum suan. Son zamanlarda yasadiklarimdan itibaren dusundugum cok konu var. Bunlardan biri kotu insan-iyi insan olmak uzerine. Bazen oyle haberler duyuyoruz ki (ozellikle isin icinde cocuklar varsa) insan nasil bu kadar kotu kalpli olabilir diye aklim almiyor. Hemen suclamaya geciyoruz, iste polis gorevini yapmiyor, adalet adil davranmiyor, bu kotu insanlar da gitgide aziyor... gibi. Halbuki hepsi duzgun calissa insanlik iyiye gidecek, dunya tamamen iyi insanlardan olusan bir yere donusecek gibi bir algi doguyor. Buna ne kadar uzulsem de inanmiyorum cunku goz onune almamiz gereken bir husus var, insanin yaratilisi geregi, icimizde seytan var. Yani biz hem "yin" iceriyoruz hem "yang"; hem seytan hem melek. Insanligin var olusundan beri iyi insanlar da oldu kotuler de, dolayisiyla bu catismalardan dogan kiyimlar da. Fakat diger yandan bakinca da nispeten daha ilimli yasayan bunlari asmis gibi gorunen toplumlar da var. Elbette o toplumdaki insanlarin varligindaki seytani taraf tamamen yok olmamistir, bazi insanlar sadece bastirmis, bazilari tamamen silmis olabilir. Fakat bir sekilde toplum bazinda yogunlugu azalmistir. 

Bunun sebepleri neler olabilir. Elbette kisisel inanclar (dini inanislar vs) insani iyiye yonlendirmeye calisiyor ama su anki dunyada bunu saglayan en onemli guc hukuk. Insan hoslansin veya hoslanmasin toplumdaki diger insanlarin haklarina mudahale edemez. O toplulukta yasayacaksa ona itaat etmeli, yoksa gidip dag basinda pekala yasayabilir, gitsin yasasin. Ulkemizde ise ne yazik ki artmis gibi gorunen bu kotuculugun baslica nedeni bu. Nasilsa bir diger kotu hic bir ceza almiyor, nasilsa bazi kotuler his birsey olmamis gibi hayatlarina devam ediyor. Nasilsa iyi, sessiz, kendi halinde insanlarin kani emiliyor... 

Bir digeri ise refah seviyesi. Insanlar yasam sartlari iyilestiginde, hem maddi hem manevi tatmine ulastiginda, icsel bir huzura ulasir, haliyle baska insanlara daha az bulasir. Elbette elindekiyle yetinmeyen insanlar hep olacaktir. Fakat ayni aslanin agzindan ekmeyi kapmaya calisan on kisi varsa, haliyle o on kisi birbirine dusman olacaktir. Iste ulkemin bir diger problemi, her alanda bir rekabet ortaminin olmasi. Is hayatinda, saglik/egitim gibi tum sosyal hizmetlerde toplum geneline yayilamayan esitsizlik. Bu kolay bir is degil elbette ama minumum hizmeti herkese ulastirmak onemli.

Bu soylediklerimi bir yonetici duysa soyle der, "biz sunu yaptik begenmediler, bunu yaptik daha cok istediler, vatandas asla tatmin olmaz, hicbir zaman memnun olmaz." Dogrudur cunku toplumun bir diger eksikligi de empati, insaniyet bilinci ve egitim. Bugun surus dersi hocam soyle dedi; Turkiye haber kanalinda gordum, birisi buldugu 2000-3000 tl gibi bir parayi sahibine ulastirmis diye, bangir bangir haber yapiyorlar. Oysa bu dogal olan sey olmaliydi, sasirilan, vurgu yapilma ihtiyaci olan sey degil. Iste bu oz degerlerimize donmemize ihtiyacimiz var. Bu nasil olacak, ornek olarak, egiterek ve hatta bence en onemlisi insanlara dusunmeyi ogreterek. Bir dusun bakalim bu yaptigin dogru mu, sana yapilsa hosuna gider mi? iste bunun gibi oz sorgulamayi unuttuk. Yoksa bazi temel konulardaki dogrular tum dunyada aynidir.

Icimizdeki seytana sahip olmak bizim zor sartlar altinda hayatta kalmamiza yardimci olacagi icin kacilmasi gereken bir durum degil. Onu da kabul edecegiz ama baska bir ozelligimiz daha var, akil. Akla sahip bir varlik olarak, aklimizi seytanin emrine sunmayacagiz. Iste her insan icindeki seytani aklinin kolesi yapabilirse, o zaman dunya cennete donusebilir.


17 Eylül 2017 Pazar

Çıtır Anne

Eylül 17, 2017 13 Comments
Geçenlerde Kahve Hanım'cım bir yazısında bahsetmişti. 34 yaşın ikinci çocuk için geç olduğunu düşünenler varmış. Ben dedim 36 yaşında ikinci çocuğu doğurdum ama ilkinden daha çıtır anneydim :) Tabi bu biraz mecazi oldu, kendimi hiç çıtır bulmuyorum ama anlatmak istediğim daha enerjik, daha formda ve zinde hissetmemdi.

İlk hamileliğim günün çoğunu oturarak geçirdiğim 9 yıllık iş hayatının sonrasında geldi. İşe gitmiyordum, ev işlerimi yapıyor, dışarda dolaşıyor o zamanki düşünceme göre gayet aktif bir hamilelik geçiriyordum. Hatta doğuma birkaç gün kala camları bile silmiştim (sonradan ikincide de aynı olay oldu nedense). Fazla kilo almadım ama zaten baştan biraz fazlam vardı. Fakat işimin olmadığı her zaman yatabiliyor, internette uzun uzun araştırma yapıyor yani yan gelip yatıyordum (sonradan ikinciyle kıyaslayınca tabi). İlk anneliği 33 yaşında tattım. Yirmili yaşlarda iken 30lu yaşlar çok yaşlı gelirdi ama gerçekten hiç de öyle hissetmiyordum.

Sonra tabi bebekli hayat....

Az uyku, bütün gün aktif oyun, hizmet, gezme. Bebek taşıma, hoplatma sebebiyle gelişen kaslar, çocuk için sağlıklı yemekler pişirmekle gelen sağlıklı yaşam ve en önemlilerinden biri çocuğun eve getirdiği mutluluktan doğan bir yaşam enerjisi... Sonuçta anne olduktan iki yıl sonra eskisinden daha sağlıklı, hareketli ve formdaydım.

Sonra ikinci hamilelik. Birincinin yanına yaklaşamayacağım kadar hareketli geçti. Sabahtan akşama hiç oturmuyordum ve ilk trimesterda dahi gündüz bastıran uyku hallerini geçiştirmem gerekiyordu. (Elbette vücut uyku istiyorsa uyumak lazım ama 2 yaşındaki kızıma göz kulak olacak kimse olmadığından hiç uyuyamadım). 9 ay boyunca yine aktif çocuk bakımının ardından yine benzer kilolarla geçen hamilelik ve sonrası. 

Şimdi 38 yaşında ve iki çocuk annesi olarak anne olmadan hemen önceki halimden daha çıtır anneyim. Neden? Çünkü artık iki çocuğu aynı anda taşıyabilen kol kaslarım var, günde en az 10bin adım yürüyen bacaklarım. İki çocuğun sevgisiyle tavan yapmış oksitoksin hormonum, onlara baktıkça ettiğim şükürlerden evimizi kuşatan huzurum. Evet şu yaşımda, belki de hayatımın en genç olduğum çağındayım.

Kıssadan hisse, herkesin dediği gibi takvim yaşı değil beden yaşı önemlidir ve çocuklu hayat insanı gençleştirir ☺️

13 Eylül 2017 Çarşamba

Etkin Velilik Dönemi

Eylül 13, 2017 5 Comments
Dün instagramda paylaştığım yazıyı biraz daha zenginleştirerek yeniden yazmak istiyorum. Helocum 2. sınıfta olmasına rağmen geçen yıl 'sabah bırak öğlen al, bu arada çocuklarla ve velilerle kaynaş ama okulun görevlerine katılama' şeklinde geçmişti. Çünkü oğlum ufaktı, öğlen uyuyordu, yanımda götürsem durmuyordu, bırakacak kimsem olmuyordu ve tabi ben Hollandaca bilmiyor(d)um. Velilerle ingilizce anlaşıyorum ama çocuklarla birebir iletişimde zayıfım. Bu yüzden doğrudan çocuklarla etkileşmeli görevlerde yer almadım.



Hollanda'da ilkokullar sabah 8-8,30 gibi başlayıp öğleden sonra 2,5-3 e kadar devam ediyor. Farklı okullardan duyduğum kadarıyla öğle yemeği saatinde kimi okullarda çocuklar eve gidiyor, kimisinde öğretmen yemeğini yerken çocukları gözetecek biri tutuluyor (gönüllü birine para toplayıp vs). Bizim okulda ise her öğlen bir veli çocuklara gözetmenlik yapıyor. Kapıda bir liste var, herkes orayı gönlünce dolduruyor hangi gün gelebilirse.

Ben geçen yıl #novadunya nın öğle uykusu sebebiyle ve bir de Hollandaca bilmediğim için hiç katılmadım, bu yıl ilk defa dün şansımı denemek istedim.

Pek de zor geçmedi çünkü zaten çocuklar kuralları iyi biliyor, güzel oynuyorlarmış. Hatta kocaman bahçe içinde görünmez sınırlarla büyüklerin ve küçüklerin bölümlerini ayırmışlar, kimse diğer bölüme geçmiyor. Böylelikle büyüklerin hızlı ve vahşi oyunları ufakları etkilemiyor. Dolayısıyla kendi kendilerine güzel güzel oynuyorlar. Arada ayakkabı bağcığı bağlatan oldu, düşeni kaldırdım vs. Fakat bu iş en çok #novadunya ya yaradı. Dün çok eğlenince bu sabah yeniden istedi ve Allah gönlüne göre verdi. Bugünün görevli annesinin son anda işi çıkınca görevi biz aldık.

Geçen sene de takip ettiğim için biliyorum sınıfın whatsapp grubunda böyle talepler olduğunda herkes kim ne kadar görev almış/almamış saymadan yardıma koşuyor. Okulla ilgili diğer herşeyde böyle. Zira bit kontrolü, oyuncakların yıkanması, sınıfın temizlenmesi gibi bir sürü görev oluyor sene boyunca. İşte bu birliktelik ruhunu çok seviyorum, sonuçta herşey çocuklar için 🙏🏼





12 Eylül 2017 Salı

2017. Yaz

Eylül 12, 2017 0 Comments
Hollanda'ya dönüşümüzün üzerinden 10 gün, okulların açılmasının ardından 1 hafta geçti ve ben hala 2017 yazına dair notlarımı yazamadım. Üstelik bugün itibariyle sabah 11 derecede okula gidip, gün boyu da maksimum 14 dereceyi görünce artık bizim için yaz dönemi bitmiş oldu. Bu akşam yorganlara da geçtik şimdi kış gelebilir :))

Yaz bitip de çocuklar normal rutinlerine dönünce, birden bire farkediliyor ki ne kadar büyümüşler, ne çok şey öğrenmişler, ne kadar olgunlaşmışlar. Bugünlerde hergün hayretle buna tanık oluyorum ve şükrediyorum. Artık evimizde 5,5 yaşında bir genç kız ve 2yaş 8 aylık bir delikanlı var. Ve tabi 90 yasindaki inatlari. Inatcilar bir degil iki olunca evlere senlik oluyor tabi ki:))

Bu yaz bizim icin bir ilk yasandi ve ilk defa ablalarim bize kalmaya geldiler. Aylar suren uzun pasaport-vize macerasindan sonra kizimin okul tatilinin baslamasindan bir hafta once gelip bir ay kadar kaldilar. Iki ablam ikiser cocuklari ve birinin damadi olmak uzere, 7 misafirimiz vardi. Biz de 4 kisi olunca ilk 10 gun 11 kisi bir evde geri kalan zamanda ise ikisi dondugu icin 9 kisi bir evde yasamis olduk. Cocuklar icin essiz bir deneyimdi, benim icin ise keyif. Onlara gore kadar yogun bir program yaptik ki, biraz alismakta zorlandilar :p Istanbul rehavetinden sonra buradaki aktif hayat biraz yorucu geldi, biz de bir gun gezmeli bir gun evde dinlenmeli seklinde ayarlamaya calistik. Bir suru yere gittik ve en ilginclerinden biri, kac yildir amsterdam'da yasiyor olmamiza ragmen hep yaz o tarihte turkiyede olmamiz nedeniyle Amsterdam Gay Pride' a katilmamiz oldu. Gercekten onlar icin de buyuk sansti. Tam o tarihte buradaydilar.



Cocuklar tabi ki iyi kotu aliskanliklar edindi, birazcik siveler degisti. Nidalari ooov seklinde olan Novacim cumlelerin sonuna bee getirmeye basladi (bir araya gelince biraz trakya agzina kayiyoruz), oyunda kaybettikleri zaman 'kendimi tebrik ediyorum' demeyi ogrendiler birseye kizdiklarinda 'hani bana dondurma verecektin hani hani' diye cikisir oldular :)) Bir arada altalta ustuste, bol oyunlu bol kavgali guzel gunler gecirdiler.

Biz de turkiye tatilimizi onlarin donuslerine denk getirmeye calistik. Ayni ucakla, cocuklarla beraber dondum, esim bir hafta kadar sonra geldi, o gelince bir haftalik Mugla- Dalyan tatili yaptik, ardindan yine Istanbul, biraz orda ziyaret gezme alisveris derken gunler cabucak gecti. Aslinda gecen sene kaldigimiz 6 haftaya gore 3 hafta oldukca kisaydi ama Helocum doydugunu ve okulunu ozledigini soyledi. Sanirim oncesinde de gorusmus olmanin etkisi vardi. Zaten 3 hafta icinde o kadar cok sey yaptik ki, gunler yogun gectiginde 1 gun insana 1 hafta gibi uzun geliyor.

Velhasil kurkcu dukkanina geri donduk. Ozlemisiz evimizi ve serinligi. O ne sicakti oyle. Sanirim bizim bunyelerimiz buranin iklimine alistigindan fazla sicaklarda duramiyoruz. Elbette orda surekli yasasak daha farkli cozumlerimiz olurdu veya bizim de dengelerimiz degisirdi. Boyle gitgel durumlarda hersey sasiyor.

Tabi akil da sasiyor. O kadar cok sey degismis oluyor ki her gidisimizde sasiyoruz. Cevre, gundem, insanlar, davranislar, fiyatlar... Eskiden 1 tl ye oje alirdik simdi en az 4-5 tl. Diyeceksiniz ki ojeye gelene kadar ne zamlar var ne fiyatlar... Evet hepsinin farkindayim ama oje fiyati bizim tatilimizin gundemine bomba gibi dustu.

Oglum ojelere merak saldi. Aslinda ben pek surmem, ablasi iste biraz heveslenmis birkac cocuk boyu ojeye sahip olmustu. o surerken isterdi ve ben de esirgemezdim cunku henuz hayir erkekler surmez demek icin cok erken ve dogrusu ilerde de der miyim onu da bilmiyorum. Neyse konu bu degil, oglum bir avm de bir mavi oje begendi fiyati da tam 12.99 tl. Almam icin yerlere yatiyor zirliyor agliyor, 5 tl olan baska bir tondakini teklif ediyorum hayir illa o ton olacak ve alacak. Almadim (sonra almadigim icin kafami taslara vurdum ya neyse) o gunu bana zehir etti. Bazen bir anlik oluyor krizleri oyle sandim degilmis. Ve dondukten 1 hafta sonra ayni ojeyi burada kendi buldu ve aldi.  Onune gelen seyi boyuyor, sadece tirnak degil, kagit araba vs...

Iste bu da ojesi uyurken de onunla uyuyor.



Neyse ne anlatacaktim nereye geldim. Evet yogun ve guzel bir yazin ardindan yeni kazanimlarimizla yeni aylara yeni krizlere yeni sendromlara haziriz efendim. Daha sik gorusmek dilegiyle.

5 Eylül 2017 Salı

Yeniden Başlayalım

Eylül 05, 2017 2 Comments
Okul sürecine girmiş çoğu anne baba için yılbaşı okulun açıldığı gündür :) Özellikle hollandada tüm senenin planı okulun başlaması ile birlikte yapıldığı için daha da yoğun hissediyoruz bunu. Okulla birlikte başlayacak okul dışı etkinliklere kayıt (sonra yer kalmıyor), tatil haftalarının planlanması (özellikle çalışan anne babalar için önemli-izinlerini ayarlıyorlar) gibi. Biz de bugün okulların açılmasıyla işte bu havaya girdik.

Helocum bu yıl ikinci sınıfta okuyacak, hala anaokulu kıvamında aşırı yoğun olmayacak ama Türkiye'deki anaokulları gibi de değil. Hollanda'da 4 yaşında ilkokula başlayan çocuk ilk iki yıl bol oyunlu ama temel derslerin konularından çoğunlukla uygulamalı bilgiler öğreniyor, harfleri öğreniyor, yazmaya giriş yapıyor ve tabi ki sosyalleşiyor. Okul adabını, bireysel ve grup çalışmasını, kişisel becerilerini arttırıyor. Üçüncü sınıfa geldiklerinde ise okuma yazmaya ağırlık başlıyor. Okuma yazma öğrenme yaşı Türkiye'deki ile aynı oluyor ama ilk okulun toplam 8 yılını tamamladığında burdaki çocuk 12 yaşında oluyor. Dolayısıyla orada ilköğretim daha uzun.

Nova'cım da geçtiğimiz Şubat ayında başladığı oyun okuluna devam edecek, gün sayısı daha da artacak (henüz mektubu gelmedi bekliyoruz) ve ben bir okuldan bir okula savrulup duracağım :)) Ah tabi etkinlikleri de unutmamak lazım, şu sıralar tüm sezonluk aktiviteleri netleştirme aşamasındayız, Helo geçen sezon olduğu gibi piyano, ritmik jimnastik ve yüzmeye devam edeceği kesinleşti. Belki ara sıra ekstralar olabilir. Oğlum için ise arayışlarımız sürüyor.

Ben de onlardan heveslenerek kafamda planlar yapıp duruyorum, düzenli spor salonu mu olsun, bir dil kursu da şart aslında, e tabi fizik de çalışmak istiyorum, şöyle gönüllü bir iş de yapsam fena olmazdı, ehliyet işini sonlandırmam lazım ki eğer onu halledersem seçeneklerim çoğalacak, bloğa daha sık yazsam, bir hobimi ciddiye alıp ilerletsem... Diyeceksiniz ki hangi ara yapacaksın bunları, gerçekten şu an bile hiç boş vaktim yok ama isteyince oluyor illa ki bir yol bulunuyor.

O zaman sezon başlasın 🎉






15 Ağustos 2017 Salı

Görünmeyen Yaralar

Ağustos 15, 2017 0 Comments

Birkaç gündür tatildeyiz. İki gece önce çocukları da kendimi de sineklere kurban verdim. Ne yazık ki sivrisineklere karşı tecrübesiz bir anneyim. Her birimizde yaklaşık 50-60 ısırık var. İçlerimizden en ağır etkilenen Nova'cım oldu çünkü cildi çok hassas. Isırılan yerler aşırı şişiyor sonra uçları su topluyor ve patlıyor :(

Bütün gün onu öyle görünce üzülüyor ve zihnimden sürekli yumruk yapmış elimi kafama vuruyorum. Ah salak anne ah.

Elbette bu çok büyük bir dert değil, ne hastalıklar ne dertler var ama bu olay, nispeten kontrolümüzde ve önlem alınması kolay bir olaydı. Yani bazı hastalıklar/kazalar yüzde yüz elimizde olmayabiliyor, bu öyle değildi.

Tatilde diğer bir kontrolünü kaybettiğim konu ise abur cubur meselesi. Rutinler bozuldu, huylar değişti, şeker-dondurma için ağlayan çocuklarım oldu. Tamam önceden de tamamen yalıtılmış değildi ama bizim sınırlarımız çerçevesinde konuşacak olursam ipin ucu kaçtı. Günde kaç kere savaş veriyor ve kaybediyorum :(

Sonra düşündüm. Şu sineklerin sebep olduğu yaralar bile nasıl içimi parçalıyor, evladının bir tırnağına bile zarar gelmesin istiyor anneler ama peki ya görmediklerimiz? Zararlı gıdaların içerde yaptıkları, ekranda aşırı zaman geçiren minik beyinlerdeki hasarlar. Örnekler çoğaltılabilir elbet, psikolojik olumsuzluklar, huzursuz ortamlar.... Bunları görmüyoruz ama işte bu da aynı sivrisinek ısırması gibi. Önlemi kolay ve basit olmasına rağmen ihmal edince bak neler oluyor.

Bundan sonra sabrımın bitip de her pes etmeye yaklaştığımda bunu hatırlayacağım. Peki ya görmediğim yaralar, ben çocuğuma nasıl kıyayım?

11 Ağustos 2017 Cuma

Kim Kiminle Nerede Ne Yapıyor?

Ağustos 11, 2017 2 Comments


Küçükken ilk okul çağında falan böyle bir oyun oynardık. Bir nevi isim şehir oyunu. 4 arkadaş aynı kağıda sırayla kim, kiminle, nerede, ne yapıyor yazar, yazan kişi yazdığı yeri katlar sonra açıp o sırayı okuduğumuzda gülmekten katılırdık. Çok alakasız cümleler çıkardı çünkü. Çocukluk muzurluğu ile çiş yapıyor, kaka yapıyor, osuruyor gibi eylemleri de eklediğimizde (o zamanlar en fazla ayıp kelimelerimiz bunlardan ibaretti, daha fazlasını bilmezdik) gerçekten çok komik olurdu. Bir de artistleri yazardık tabi. Mesela Filiz Akın Tarık Akan'la uçakta kaka yapıyor gibi :))

Şimdi günümüzde herkesin dilinde ve aklında; "kim kiminle nerede ne yapıyor" soruları. Instagram sağolsun merakına yenik düşenleri feci esir alıyor. Şu kişi buraya gitti, şurada tatil yaptı, ama diğeri gidemedi. O bunu beğendi, beni beğenmedi, ona şu yorumu yaptı ama bana böyle dedi/ demedi. Eğer farkında olup kendini frenlemezsen tüm gününü sadece bunlarla geçirebilir, zamanını boşa tüketebilirsin.

Ben hem yoğunluğumdan hem de ilgisizliğimden böyle ayrıntıları es geçiyorum. Fakat bu durumda da muhabbetlere yabancı kalıyorum. E hani şu fotoğrafı koymuştu ya görmedin mi? diyorlar. E evet gördüm ama neresiymiş bakmadım. Sadece fotoğraf güzel mi değil mi ona bakıyorum. O an elim değerse "like"lıyor, değmezse görmüyorum bile. Bazı arkadaşlarımı merak edip nasıllar diye geriye dönüp baktığım oluyor ama. Bu şimdi ne fotosu koymuş diye hiç merak etmem mesela.

Bir diğer yandan da sosyal medyanın bu yönünün insanların gerçek yüzünü ortaya çıkarması açısından faydalı buluyorum. Madem yorumunda canım yerine cnm yazmış (böyle bir olay var biliyorsunuzdur, birincisi samimi ikincisi yapmacık), sen de ona göre ayağını denk alıyorsun. Kime ne kadar değer biçeceğini iyi gösteriyor.

Kim ne kadar ve ne amaçlı kullanırsa kullansın karışamam ama, bu takiplerin sonunda "amaaan boşver banane" diyemiyorsan olan sadece kendine oluyor. Ne onun yediğinin ne gezdiğinin ne de söylediğinin sana faydası var. Tüm bunlara, bahsettiğim oyun gibi bakmak, keyfini süzüp, tortusunu görmezden gelmek gerek. İşte o zaman her kim ne yaparsa yaptığıyla kalıyor.


8 Ağustos 2017 Salı

Canlı Hatıralar

Ağustos 08, 2017 3 Comments
1985 yılında ben 6 yaşındayken taşındığımız ve 2012 yılına kadar (27 yıl) bazı değişikler olsa da içinde yaşadığımız ev benim hatıralarımın her köşesine kazınmış. Bazen hiç ummadığım anda bir ayrıntı geliyor gözümün önüne, mutfak dolaplarını yaptırmadan önce annemin tezgahın altını kapatmak için kullandığı kumaşın deseni, banyonun yerlerindeki çinilerin renkleri veya bir odanın duvarındaki çatlak veya çıkıntı. Sonra gözlerimi kapatıp o görüntüden itibaren etrafı tarıyorum zihnimde, aynı Google haritalarda sokağın üç boyutlu resmini tarıyor gibi, o andaki haliyle her ayrıntıyı her köşeyi görüyorum. hiç bir detay atlamadan. Hayret ediyorum ama en çok da özlüyorum. Gözlerim doluyor, mutluluk hüzün karışımı bir duyguyla doluyor içim.

Bu anı yaşadıktan birkaç gün sonra mümkünse bana fazla dokunmayın. Hayal dünyasındayım, gündelik işlerimi yapıyorum ama aklım hep o evde, o zamanda. O zaman dinlediğim şarkıları dinliyorum, bağıra bağıra eşlik ediyorum. Elimde hiç fotoğraf yok olsaydı bakardım ama hafızamdaki fotoğraflar daha canlı. Kokusuyla sesiyle, rüzgarıyla güneşiyle hepsi taptaze oradalar. Beynimin bu detaylı kayıtlarına büyük hayretler içinde şükrediyorum.

Beynimin bu işlevi hala aynı şekilde güçlü çalışıyor mu bilmiyorum. çocuklarımla geçirdiğim ve kayıt altına alamadığım binlerce anıyı, ilerki yıllarda şimdi eski hatıralarımın içinde gezindiğim gibi anımsayabilecek miyim? Yoksa bugünlerde daha birkaç gün öncesini bile zor hatırladığım için onlar da gidecek mi? Yani beynimin şu andaki işlemcisi, çocukluğumdaki kadar iyi çalışıyor mu acaba? Umarım öyledir, umarım sürekli geçmişini düşünen ve anlatan bir nine olurum ben de.

Babaannem öyleydi. Hatta ona kızardık hep aynı şeyleri tekrar tekrar anlattığı için. Oysa ne büyük bir zenginlik, ne tatlı bir duygu yaşayan için. Gözlerini kapıyorsun ve hooop olmak istediğin yer ve zamana gidiyorsun. Saatler, günler boyu kalabilirim bu dünyada.

Çocuklarıma güzel çocukluk hatıraları bırakmak için uğraşıyorum ama bunu sadece onlar için değil kendim için de yaptığımı itiraf etmeliyim. An be an bunları kaydediyor beynim. Gün gelecek hepsi yuvadan uçtuğunda, yollarını gözlerken ben de bu hatıraların içine gömüleceğim.


2 Ağustos 2017 Çarşamba

Mahlukat

Ağustos 02, 2017 2 Comments
Bugün sürüş dersim sırasında hocamla yaptığım sohbet çok hoşuma gitti. Kendisinin bazı fikirlerini kendime yakın bazılarını uzak buluyorum ama sürüş sırasında kontrolümü kaybetmeden sohbet edebiliyorum :) Belki de bu yaklaşımı bile dersin bir parçası kim bilir?

Neyse efendim konu, İstanbul'daki sel felaketinden, iklime, tabi ki Hollanda ve Türkiye'deki çevre düzenleme karşılaştırmalarına kadar geldi. Geçtiğimiz günlerde olan dolu yağışını, meteoroloji mühendisi olan kaynımın önceden haber verdiğini söyledim. Açıklamasına göre İstanbul'da yüzey sıcaklığı 60 dereceyi bulmuş ve bunun sonucunda gökyüzü ve yer yüzü arasındaki yoğun sıcaklık farkı buna sebep olmuş (o tabi daha bilimsel kelimeler kullandıydı da unuttum şimdi). Ve muhtemelen yüzey sıcaklığını bu kadar arttıran şey ise aşırı betonlaşma.

Hollanda'da yollar mümkün mertebe asfalt değil (taş döşelidir) ve yağmurdan yarım saat sonra heryer kupkuru olur. Üstelik eskiye nazaran daha çok ağaç varmış. Belediye durmadan ağaç dikiyormuş ve ona göre belki de iklimi aşırı yağışlı yapan bu aşırı ağaçlandırma. Ben de Karadeniz bölgesinin de benzer iklimde olduğunu, ama gerçekten iklim mi bitki örtüsünü etkiliyor, yoksa bitki örtüsü mü iklimi değiştiriyor pek ayırt edemeyeceğimizi düşündüğümü söyledim. Ve tabi ülkemizde azalan ağaçlık alanların sonunda yağmurun azaldığı konusunda ikimiz de hemfikirdik. Üstelik o eskiden köylerinde (iç Anadolu bölgesinde) daha çok Kartal, tavşan, tilki gibi hayvanların olduğunu, artık hiç göremediğini söyledi. E tabi ilaçlı tarım tüm böcekleri öldürdü, böcekler olmayınca sürüngenler azaldı, sürüngenleri yiyen hayvanlar tükendi... vs. Yakında sıra bize gelecek.

Eskiden kuraklık olduğunda yağmur duasına giden insanlar, yanlarında yeni Doğum yapmış hayvanları, bebekleriyle birlikte götürürlermiş. Her yeni doğanın rızkını veren Allah, belki bu bebeklerin yüzü suyu hürmetine rızkı verir diye. Evet Allah tüm kullarına rızkını ulaştırıyor belki ama, iradesi olmayan mahlukatın rızkı, nasıl desem belki de daha engelsiz oluyor. Belki insanoğlu, rızkını kesecek hallere, yollara giriyor. Sonra dedi ki; bence, Hollanda'nın yağmurunda bu ağaçları mesken tutmuş börtü böceğin, her türlü mahlukatın da etkisi var. Onların rızkından biz de faydalanıyoruz. Ama itiraf etmek lazım ki, Hollandalılar hayvanlara da çok saygılılar. En basit örnek, trafikte onlarca araba hiç korna çalmadan bir güvercinin veya ördek ailesinin karşıdan karşıya geçmesini bekler. Gerçekten ben de defalarca şahidim. Sonra her yere kuş evleri yapılır, sokaklarda sahipsiz hayvan olmaz, es kaza bulunursa hemen herkes alarma geçer, gereken yapılır...

Kıssadan hisse, bilmediğimiz nice sırlar içinde hayatımızı sürdürürken, insanoğlunun "iyi niyeti" her konunun özünü teşkil ediyor. Bir karıncayı bile incitmeyecek duyarlılıkta yaklaştığımızda, aslında, doğa da, iklim de, toplum da hepsi iyiye gidecek. Ama içi kararmış ruhlar arttıkça gidilecek sonun ne olduğu hiç de belirsiz değil.