15 Kasım 2014 Cumartesi

İskandinav Stil Bebek Şapkası

Kasım 15, 2014 2 Comments

Çenenin altından bağlanan bu tip şapkaları kuzey ülkelerine ait fotoğraflarda görüyoruz bol bol. E biz de kuzeyli sayılacağımıza göre bir tane örmesem olmazdı :) Şaka bir yana benim de çok hoşuma gidiyor ve deneme amaçlı Nova için bir tane ördüm. Şimdi Helo'ya da öreceğim ama onunkini biraz daha yuvarlak yapacağım.

Bebek için ördüğüm şapkalarda yumuşak, sentetik olmayan ipler kullandığımı söylemiştim. Bu da öyle bir ip ve oldukça ince idi. İnce iplerde haroşa modeli çok hoşuma gidiyor görüntü olarak. Bunu da 2 numara şiş ile ördüm. Ayrıca bu modeli tercih etmemin nedeni şapkanın yana doğru esnemesini sağlamaktı. Bebeğin başını fazla sıkmasın. Bunun için lastik de örebilirdim ama o zaman başlangıcı yandan değil alın kısmından yapmam gerekirdi. O zaman aşağıdaki fotoğrafta görülen arttırma-eksiltmeleri daha değişik uygulamak lazım.


Fotoğrafta dikmeden önceki hali görünüyor. 22 ilmekle başladım (bu uzunluğun arkada ense uzunluğundan çene altına kadar olması gerekiyor) bir kaç sıra arttırmadan ördüm, sonra srttırmaya başladım. Arttırmayı her 4. Sırada yaptım ve yeteri kadar ördüğümü düşününce bıraktım. Bir süre daha arttırmadan (ve tabi azaltmadan ördüm) sonra aynı düzende azaltıp simetrik olacak şekilde örüp bitirdim. Ön kısmına ise  ilmek çıkartarak, 1,5 parmak genişliğinde lastik yaptım. En son arkayı diktim ve ponpon yaptım.

Bu modelde tepesi sivri olmuş oluyor, ben özellikle böyle istemiştim. Eğer tepesi sivri olmasın derseniz farklı blr arttırma eksiltme düzeni uygulamak lazım veya benim yaptığım gibi yandan değil de alından başlayan modeller daha uygun olabilir. Ben herhangi bir şablon kullanmıyorum. Şapkayı açık halde tuttuğumuzda nasıl bir geometriye sahip olurdu şeklinde düşünerek bir şablon oluşturmaya çalışıyorum.

13 Kasım 2014 Perşembe

Nasıl Olursa Olsun Annemin Elinden Olsun

Kasım 13, 2014 6 Comments
Hamileliklerimin ikisinde de aşerme olayını  neredeyse hiç yaşamadım. Aşermenin bilimsel açıklamasına göre, eğer vücutta ihtiyaç duyulan vitamin, mineral vs ne olursa, beyin bunu farkeder ve ilgili yiyecekleri talep edermiş. Yani aşermek bu açıdan bakınca gayet olumlu bir şey; vücudunun düzgün çalıştığı anlamına geliyor. İhtiyaçlar saptanıyor ve giderilmesi için böyle bir arzu doğuyor, şahane. 

Aslında muhtemelen hamile olmadığımızda da çalışıyor bu mekanizma. Fakat herhalde vücudumuzun sinyallerini fazla dinlemiyor ya da günün telaşesinden uyarıları zamanla köreltiyoruz. Ancak benim çok iyi emin olduğum bir şey var ki hastayken bunun ayrımına vardığımı biliyorum. Hastayken canımız bazı şeyleri ister bazılarını istemez ya, muhtemelen o zaman düzgün ve güçlü bir şekilde çalışıyor veya algılarımız açılıyor.

Bir de iştahsız çocuk anneleri bunu sıkça tecrübe eder. Carlos Gonzales der ki, çocuk neye ne kadar ihtiyacı olduğunu bilir, gerektiğinde talep eder hiç zorlamayın. Demek ki daha doğuştan gelen yaşamsal bir güdü bu.

Bu durumda aşermiyor oluşumun açıklaması vücudumun ihtiyaç duyduklarını yeteri kadar alıyor olmam. Gerek kullandığım(ız) haplarla gerek hamilelikte sağlıklı beslenme kurallarıyla dengeyi tutturmuşuz demek ki. Ancak yine de bu kadar kontrollü olmanın beni rahatsız eden bir yanı var. Acaba aşerseydik de canımızın çekmesi geçene kadar yeseydik daha mı dengeli olurdu?

Hangisi daha iyi tartışmasını bir yana bırakacak olursam, ben bu aralar başka bir türde aşerme yaşıyorum. Geçtiğimiz bayramlarda da oldu aynısı. Aşure ayı nedeniyle hergün birkaç posta aşure fotoğrafı görmekten, canım aşure çekiyor ama herhangi birini değil. Fotoğrafları gördüğümde aklıma gelen annemin aşuresinin tadı. Bayramlarda da annemin cevizli baklavasını aşerdim. Sonuçta burda da bulabilirim o tatlıları ama canım onları istemiyor, illa ki o alıştığım tat, annemin elinin lezzeti olacak.

Sanırım bu durum bedensel değil de duygusal aşerme oluyor :(


12 Kasım 2014 Çarşamba

2. Gebelik Günlüğüm 29. Hafta

Kasım 12, 2014 2 Comments

Nihayet 20li haftaları bitirdik bugün ve rakamlar 30'a dönüyor çok mesudum. Doğrusu her ne kadar şikayet edilecek bir durum yaşamasam da (Allahıma şükürler olsun), hamilelik süreci bana çok uzun ve sıkıcı geliyor. Sonrası daha güzel sanki. İlk gebeliğimde de böyle hissediyordum bunda da aynı şekilde. Bu günlerde ise sabırsızlığım yine gündemde :)

Son birkaç haftadır moralimdeki dalgalanmalar bu hafta son buldu ve kendimi daha keyifli hissediyorum. Fiziksel olarak yine yoruluyorum ama moralim iyi olunca amaaan yatınca geçer elbet deyip kafama daha az takıyorum. Her ne kadar sırtımda ve belimde ağrılar şeklinde kendini gösterse de... Fakat bu haftalarda kafam uçmaya başladı artık. Ne yapacaktım, ne yapmam lazım, dün ne yapmıştım, haftasonu nereye gitmiştik hatırlayamıyorum. Böyle olunca da bebek hazırlıklarına dair tüm işler hala beklemede. Bugün artık kendime geleyim diye bir liste yaptım yoksa unuta unuta yolun sonuna gelmem mümkündür :)

Geçtiğimiz cumartesi buradaki türk arkadaşlarımızı kahvaltıya çağırdım. İnstagramda gördüğüm gibi şımşıkıdık sofra hazırlayamadım ama hergünkünden daha özenli bol çeşitli bir kahvaltı hazırlamak çok iyi moral ve gaz verdi doğrusu. Birazcık yoruldum ama olsun, bazen insanın isteyince yapabileceğini görmeye ihtiyacı oluyor, saldıkça daha da salınıyor. İçimde yatan misafir gelmeden önceki Türk kadınının gücünü yeniden keşfettim ;)

Gelelim Nova oğlana, maşallah hala kıpır kıpır, aman ben pozisyon alayım da ablam gibi annemi kızdırmayayım diye düşünmüyor hiç. Günün her saatinde farklı bir bölgede, farklı bir şekilde yatıyor. Mesela şu anda sağ tarafımda, kafası yukarda ayakları göbek deliğine yakın bir yerlerde. Yarın ebe kontrolümüz olacak bakalım ne diyecekler pozisyonu konusunda.

Bu hamileliğimde göbeğin yapısı şekil itibariyle oldukça farklı ilerliyor. Gerçekten erkek çocuklarında karın daha sivri oluyormuş. Siluet olarak önden ve yandan durduğumda fark belli oluyor. Ön siluette neredeyse hiç göbeğimin olduğu belli değil ama yan dönünce devasa bir şekilde ortaya çıkıyor. Bir de göbek ilk hamileliğe göre daha aşağıda. Meğer ikinciler öyle olurmuş. İlk gebelikte göğsün hemen altındaydı şişkinlik bunda ise göbek deliğim civarı ve onun altında. Bebeğin aşağı inme zamanı geldiğinde (ilkinde bunu yaşamadım, hiç inmemişti çünkü) ne olacak merak ediyorum.


Baby Center Hastalık Semptom Rehberi

Kasım 12, 2014 0 Comments
Baby Center'dan hem kızım için hem hamilelik için mailler alıyorum. Bazıları gerçekten kaydetmeyi isteyeceğim bilgiler içeriyor. O kadar dolu bir site ki sonradan unutuyorum veya neredeydi acaba diye aramak zor oluyor. O yüzden bugün gelen maildeki linki buraya kaydetsem iyi olacak, hem belki başka annelerin de işine yarar:

İhmal edilemeyecek semptomlar için bir liste yapmışlar. Çocuğun yaş aralığına göre bunları işaretleyince ve olası hastalıkları listeliyor. Linki de burası http://www.babycenter.com/symptom-guide?scid=preschooler_20141111%3A5

Dilerim çocuklar hiç hasta olmasın tabi ama bu bilgiler de lazım olabilir.

11 Kasım 2014 Salı

Haftanın Bilgisi : Yaprakların Türüne Göre Çiçek Bakımı

Kasım 11, 2014 5 Comments

Evde çiçek yetiştirmeyi sever misiniz? Yoksa aldıktan kısa bir süre sonra ölüyorlar mı? Her çiçeğin bakımı için ayrıca özel püf noktalar vardır ancak, bu yazıda ister açık havada ister ev içinde yetiştirin bitkinin yaprağına bakarak nasıl bir ortama koymanız gerektiğini, ne kadar suya ihtiyaç duyduğunu kabaca anlatmaya çalışacağım. Sonuçta bir bitki uzmanı değilim elbette fakat eğer böceklerden korumaya başarabilirsem çoğunlukla bitkilerim yaşıyor ve büyüyor :)

Biliyorsunuz çiçekler yaşam döngülerini ışık, su ve karbondioksit ile gerçekleştiriyor ve bütün iş yaprakların üzerinde. Klorofiller ışığı ve karbondioksiti dönüştürüyor, suyu kökten ve yapraktan alıyor, fazla suyu cinsine göre yaprakta buharlaştırıyor veya depoluyor. Buna göre yapraklar çiçeğin karakterini ele veren başlıca unsur olmuş oluyor.

Yaprağın türüne göre kabaca 3 sınıflandırma yapıyorum ben: yaprağın etli -ince oluşu; yaprak yüzeyinin büyük-küçük oluşu ve yaprak renginin koyu-açık oluşu.

Yaprağın etli-ince oluşuna göre: succulent, menekşe, kılıç gibi çiçeklerin yapraklarını elle tuttuğunuzda kalın, etli bir yapısı olduğunu farkedersiniz. Böyle yapraklalara sahip bitkiler kuraklığa dayanıklıdır. Fazla suyu içinde hapseder. Bu yüzden eğer çiçeğiniz kalın yapraklıysa asla bol su verilmemeli. Toprak kurudukça su vermek yeterli. (arada elinizle yoklayın, belki 3-4 günde bir belki haftada bir bu süre biraz da bitkinin büyüklüğüne ve toprak miktarına bağlı). Çok su verirseniz çürümeye başlayabilir.

İnce yapraklı bitkiler ise suyu depolamayacakları için sık sık sulanmalı.

Yaprağın yüzey genişliğine göre: eğer yaprağın yüzeyi genişse bitkinin verdiği mesaj şu: heey yeteri kadar güneş alamıyorum daha geniş olmalıyım daha çok almalıyım bana güneş verin! Böyle bitkileri bol güneşli yerlere koyabilirsiniz, ancak üçüncü seçenekte yazacağım hususa da dikkat ederek. Çünkü aynı zamanda büyük yüzey daha çok terleme anlamına da geliyor. Off burası çok ıslak kurumam lazım daha çok terlemem lazım diyerek yaprağını büyütmüş olabilir. Dikkat ederseniz tropikal iklimlerdeki bitkiler devasa yapraklıdır, e orası da hayli sulak tabi.

Yüzeyi az olan bitkiler fazla güneşe ihtiyaç duyamadan yaşar. Çam gibi iğne yapraklı ağaçların soğuk kuzey ülkelerinde bolca olduğunu anımsayın. Böyle bitkilerinizi doğruda güneşe değil, gölgeye koyun.

Yaprağın rengine göre: bazı bitkiler açık bazıları da koyu yeşildir. Yeşilin tonu bitkinin güneşi ne kadar sevdiğinin göstergesi. Açık yeşil yapraklar ben çok ışık seviyorum diyor, koyular da hımm bu kadar ışık bana fazla. Aynı insanlar gibi değil mi? İnsanların da açık renk gözlü olanları ışığa daha dayanıklıdır, hatta pilotları seçerlerken açık renkli gözlü olanlarının öncelikli olduğunu okumuştum.  Bu durumda bitkinin rengine göre çok ışıklı, yarı gölge, tam gölge gibi yerlere koymanız iyi olacaktır.

Bir sonraki haftanın bilgisinde görüşmek üzere hoşçakalııın :)


10 Kasım 2014 Pazartesi

Tığ İşi Bebek Beresi

Kasım 10, 2014 3 Comments

Daha önce blogumda bu bereleri yazmıştım sanırım, kızıma birkaç tane örmüştüm çünkü. Şimdi de bir tane Nova için ördüm tabi. Bu sefer biraz renk kattım. 

Bebek beresi örerken yüzde yüz pamuk ipleri tercih ediyorum. Diğer örgüler doğrudan cildine temas etmeyebilir ama bere öyle değil. Özellikle yenidoğan bebek için örmeyi düşünüyorsanız, böyle iplikleri  tercih edin. Çoğu markanın artık bebek ipliği diye satılan, genellikle soft renklerde doğal ipleri var.

3 numara tığ ile ördüğüm bu bereyi, düz renk veya renkli, kulaklı veya kulaksız, istenirse üzerine sonradan göz ağız vs yaparak karakterli şekilde hazırlamak mümkün. Ben bir çok kişinin aksine kulak kısımlarını ayrıca değil hiç koparmadan yapıyorum. Bu yaptığım bere için sayısal bilgiler vereceğim ancak önce bazı püf noktaları yazayım.

1)Berenin başlangıç sırasındaki trabzan sayısı, berenin büyük/küçük oluşunu etkiler. Bu yüzden büyük boy berelerde ilk sırada daha çok trabzan olmalı (dolayısıyla ilk halka daha çok zincirle başlamalı)
2)Kafanın tepesini oluşturacak ilk 5-6 sırada, örgü dümdüz bir örtü gibi değil de çok hafif çanak şeklini alacak şekilde ilerlemeli. Fakat tam çanak şekline de asla dönmesin.
3) yine tepe kısmı yaparken marullanmamaya dikkat edilmeli (fırfırlı olmamalı).
4) tepe kısmı yeterli genişliğe ulaştıktan sonra hiç arttırma yapmadan örmeye devam ediyoruz. Bu sayede tam bir çanak şeklini alacak. 
5) çocuğun kafasına uyacak kadar sıra ördükten sonra bereyi bitiriyoruz ancak, eğer benim yaptığım gibi kulaklı yapılacaksa biraz daha kısa seviyede tutmak gerekiyor. Çünkü kulakla birlikte örerken, alın ve ensede bir miktar sık iğne örgüsü daha olacak.

2. ve 3. maddelere dikkat edecek şekilde, tepe kısmını oluşturan sıralarda yapılacak arttırma miktarını keyfi olarak belirleyebilirsiniz. Ben genelde öyle yapıyorum ancak çok sayıda ördüğüm için üç aşağı beş yukarı bir düzen oturmuş oldu. Buna göre aşağıya yazacağım arttırma düzenini, başlangıçtaki trabzan sayısını ve kafanın tepesini oluşturacak sıra sayısını değiştirerek her ebatta bere için uygulayabilirsiniz.

Resimde görülen berenin ebatı 0-3 ay bebeklere uyan boyutta. Pek tabi ki kullanılan ipin kalınlığı, elin sıkı veya gevşek örmesi gibi sebeplerden verdiğim ölçüler bire bir tutmayabilir. Bunun için en iyisi model olarak bir penye şapkayı kullanmak veya doğrudan çocuğun başına ölçerek ilerlemek.
  •  4-5 zincir çekip bir halka yapıyoruz ve içine 12 trabzan dolduruyoruz. (1.sıra)
  • sonraki sırada her trabzanın üzerine çift batarak iki trabzan yapıyoruz (2.sıra)
  • 3. sırada bir trabzana tek, bir trabzana çift trabzan yapıyoruz. Yani bir atla bir çift yap.
  • 4. sırada iki trabzana tek, 3. ye çift doldur. Yani iki atla bir çift yap.
  • 5. sırada aynı mantık üç atla dördüncüye çift doldur.
  • 6. sırada dört atla, beşinciye çift doldur

ve böylece arttırmalarımız bitiyor. Genelde sıra sonunda bu atlama düzeni denk geliyor ama gelmese de sorun değil, yettiği kadar bırakıyoruz.

Bundan sonra 4 sıra daha düz hiç arttırmadan örünce berenin kulaktan önceki sonuna gelmiş oluyoruz (resimdeki bere için konuşuyorum). Fakat ben fotoğrafta görüldüğü üzere renkli şeritler yaptım onu da anlatayım:
  • 7. sırayı arttırmadan düz beyaz ördüm
  • 8. sırayı arttırmadan mavi ördüm
  • 9. sırada trabzan değil sık iğneye geçtim. Bir beyaz bir yeşil ve yine bir beyazdan oluşan üç sık iğne sırası bir trabzan sırasına eşit yükseklikte oldu. Bu yüzden onu tek sıra gibi düşünebiliriz.
  • 10. sırada yine mavi bir trabzan yaptım.

Bundan sonra kulak-alın-ense kısmına başlayacağımız için duruyor ve toplam trabzanları sayıyoruz önce. Kulaklara 14 x2 adet trabzan (daha büyük bıylarda 16-17 ye çıkabilir) ayırıp, geri kalan sayıyı aşağı yukarı ikiye böleceğiz, ancak alın enseye göre daha açık olmalı. Benim beremin sayıları üzerinden konuşacak olursak 72 adet trabzan vardı. Sağ ve sol kulak için 14x2=28 trabzan ayırdım. Geriye kalan 44 trabzanı neredeyse eşit iki parçaya ayırıyoruz ense ve alın için. 22-22 ayırmak da mümkün ama kulakların arkaya daha yakın olduğunu düşünürsek 20 ense 24 alın ayırmak daha uygun olacaktır.

Başlangıç çizgisinin arka ortaya gelmesi için, ense sık iğnelerine geçişte 20 trabzanın 10 tanesine sık iğne doldurup, kulak bölümüne geçerken 14 tane trabzan yapıyoruz. Sonra alın bölümü için 24 sıkiğne ve diğer kulak için 14 trabzan ardından ensenin geri kalan 10 sık iğnesini de yaparak sırayı tamamlıyoruz. Sonraki sırada kulak trabzanlarını baştan ve sondan birer azaltacağız, yani 14 yerine 12 trabzan olacak, diğer yerler yine sıkiğne şeklinde. Her sırada kulak trabzanlarını ikişer azaltmaya devam ediyorum, bu kısmı ne kadar uzatacağınız yine size kalmış ancak ben yukardaki resimde 4. sırada bitirdim. Bitireceğim son sırada alın ve ense kısımlarına sık iğne yapmak yerine ip atlatma (yani ilmeği ipi üstüne almadan çıkarıyorum) yapıyorum ki daha da kalınlığa sebep olmasın.

Umarım anlatabilmişimdir.

9 Kasım 2014 Pazar

Belki de Sebebi Budur?

Kasım 09, 2014 10 Comments
En son yazdığım yazıyla ilgili (  http://ge-ce.blogspot.nl/2014/11/an-carpmas.html)  biraz daha açıklama yazmak istedim. O yazıda asıl vurgulamak istediğim anı yaşamanın, kimi zaman hoş birşey olmayabileceğini söylemekti. Gerçekten de eğer yaşadığımız o an içinde, üzüntü, kızgınlık, hastalık gibi can sıkıcı durumlar varsa an'ın tadını çıkarmak gibi birşey söz konusu olamaz. Aksine belki de hoşa giden zamanları düşünüp, o sıkıcı an içinden uzaklaşmak en doğrusu. Bu durumda "anın tadını çıkarın" tavsiyesi "bulunmaktan hoşnut olduğunuz anın tadını çıkarın" şeklinde söylenmeli.

Son zamanlarda hamileliğin getirdiği ağırlık sebebiyle çoğunlukla yorgun hissediyorum. Bu yorgunluğuma sebep yüzde yüz Helo'yu göstermem haksızlık olur. Yazımda daha çok onu şikayet etmiş oldum ve sonrasında düşündüm. Gerçekten bunun tek sorumlusu o mu, hamilelik öncesi ve sonrası neler değişti? Geniş zamanda düşününce aslında öyle olmadığını farkettim.

- Kızım doğal olarak yaşı gereği bazı duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarının karşılanması için bana ihtiyaç duyuyor. Hamilelik öncesi ile karşılaştırdığımda benden beklentilerinin yoğunluğu aslında daha da azaldı. Daha çok bensiz oynuyor, üstelik babysitter ve okul desteği de var. Buna rağmen yine yorgun olmamın sebebinin, kızımın bana olan ihtiyacındaki azalmanın, benim dinlenmeye olan ihtiyacımdaki artışla doğru orantılı olmamasından kaynaklanıyor. Hamilelikte değişimler daha hızlı ilerliyor. Hatta doğumdan sonra kardeş kıskançlığının temelinde bu yatıyor olmalı. Büyük çocuğun anne ilgisine olan ihtiyacının azalma oranı ile annenin verebileceği ilgi dengesizliğinden. Onun etkilenmeyeceği bir azalma ile değil birden bire bir oluşan kesinti sebebiyle olmalı bu çatışmalar. Belki de bunun az yaşandığı ailelerde, bu denge daha iyi kurulmuştur veya büyük çocuk anneye daha az bağımlı olduğu daha ileriki yaşlardadır. Çünkü çocuk büyüdükçe anneye olan bağımlılığı azalıyor.

- Şikayetimin bir diğer sebebi de kızım harici sorumluluklarım ve dinlenme ihtiyacım arasındaki dengesizlik. Günlük ev işlerini ne kadar minumumda tutsam da (ki uzun zaman önce indirdim) her gün yapmam gereken belli işler var. Yemek, ortalık toplama, genel banyo wc temizliği, alışveriş gibi. Bunların getirdiği yorgunluk her gün ortalama aynı seyirde gideken, benim yorulma hızım hamilelik ilerledikçe artıyor. Dolayısıyla desteğim olmadığı sürece buna katlanmak zorundayım. 

Böyle açıkça irdeleyince durumumu daha net anlayabiliyorum şimdi. Oysa ilk aklıma gelen, yorgunluğumdan doğan isyan sebebiyle en bariz örneklerden yakınmaktı. Şimdi günlük işlerimi daha nasıl azaltabilirim meselesine odaklanmam, kızımın kendi başına yeterliliğini -doğal akışına bırakmak yerine- uygun bir ölçüde kademe kademe arttırmam (bu geçişleri uzun vadeye yayarak, doğum sonrasında da dengeyi bozmamaya çalışmam) gerektiğini görüyorum. 





7 Kasım 2014 Cuma

An Çarpması

Kasım 07, 2014 10 Comments
Üstadların tavsiyedir ânı yaşamak ve tadını çıkarmak. Günlük koşuşturmalar içinde sürüklenirken şimdiki zamanı farketmek çok çok zor. Tabi farketmek ile tadını çıkarmak farklı şeyler ama, tadını çıkarmadan önce o ân'da olup bitenleri farketmeyi öğrenmek lazım. Tüm duyuların ve zihninle ânın içinde kalabilmek.

Ben de herkes gibi, bir sonraki yapılacak işleri düşünmekten anne olana kadar ânı yaşamayı pek bilmiyordum. Şimdi öyle bir öğrendim ki, doğrusu kimi zaman beş dakika sonraki geleceği özlemle düşler oldum :)

Çocuklar ân'ı en iyi yaşayan canlılar. Belli bir yaşa kadar (o yaşı daha bimiyorum, biz tam erişemedik henüz) sonraki zaman kavramını algılayamıyorlar. Herşey şimdi olacak, şimdi yaşanacak, şimdi emrine amade hale getirilecek bitti!

Bu şimdiki zaman takıntısı yüzünden daha bu sabah ufak çaplı bir sinir krizi yaşadım ki ilk değil, neler neler oluyor. İki dakika önce çişinin geldiğini anlamama rağmen, gelmedi deyip (o ilk damla illa ki düşecek kiloda başka yoku yok) koşa koşa tuvalete gitmeler; şimdi oyun oynuyor evden çıkıp da bir yere gidememeler; üst kattan istediği bir oyuncağı getirip aşağı indiğimde şimdi de başka bir şeyi getirmemi istemeler (ardarda 3-4 kere inip çıktığımı bilirim); en sevdiği battaniyesi yırtılmış şimdi dik şimdiler; şimdi istenen şeyler için yemekleri yakmalar; haydi parka gidelim diye tutturup yeni konmuş yemekleri pişmeden kapatmalar; şekeri şimdi istemeler, yemekten sonrayı beklememeler daha neler neler. 

Okula hazırlanmak ayrı bir dert tabi, 5 dakika kalmış aklıma gelen milyon tane şey yüzünden giyinememeler; evden çıkamamalar. Bu sabah yine böyle pert olmuş şekilde evden çıktık, arabada sütünü içerken döküldü üstüne. Haydi eve dön yeni kıyafet al bakalım. Ben arabada beklerken kocamı gönderdim alması için, malum koca göbekle ayakkabı giy çıkar zor. Babası gelmeden tafi (ufacık bir oyuncak köpek) diye tutturdu zırıl zırıl ağlar. Sonra alırız kızım, şimdi geç kaldık kızım, bak dinozorun yanında onla oyna kızım yok yok yok. İlla şimdi elinde olacak. Babası geldi ben indim gidip bir koşu oyuncak yığınları arasından tafiyi buldum, karnıma giren sancılar eşliğinde giyilmemiş ayakkabılarla koşa koşa gittim, arabada giydirdim, ucu ucuna yetiştik neyse ki. Hala kalp çarpıntım normale dönebilmiş değil.

Yani gördüğünüz üzere ân çarpmasından bayılmak üzereyim. Tüm gün kızımın uyuyacağı gelecek zamanı düşlemekteyim :)

5 Kasım 2014 Çarşamba

2. Gebelik Günlüğüm : 28. Hafta

Kasım 05, 2014 6 Comments
Önceki hafta yazısına bakmasam kaçıncı haftada olduğumu unutacak yoğunlukta günler geçiriyorum. Gün içinde yapacak ve düşünecek çok şey var. Üstelik sanki hiç yol alamıyorum gibi hissediyorum. İlk hamileliğimde saatlerce bebek arabası, yıkanabilir bez, bebek yatağı nasıl olmalı gibi şeyleri araştırırdım. Şimdi eşim diyor mesela şu siteye bak indirim kuponumuz var, ama ben bakana kadar zamanı doluyor ve tam anlamıyla hiç inceleyemiyorum :( Bu hafta sonu da bu anlamda pek bir gelişme kaydedemedik. Baby Park isimli kocaman alışveriş merkezleri var Hollanda'da. Kaç haftadır gideceğiz gidemiyoruz. Pazar günleri kapalıymış ve her cumartesi de bir aksilik çıkıyor, darısı bu cumartesinin başına :)

Bu haftaya dair tek ilerleme oto koltuğu almamız oldu. Tabi onu da ben değil eşim araştırdı. 0-12kg için Helo'dan kalma bir koltuğumuz zaten vardı ama bir tane daha almaya karar verdik. Şekli itibariyle çok dar ve çukurdu. Normalden ufak doğan kızım bile 3. ayda sıkışmaya başlamıştı. Üstelik bu kış bebeği olacak (kalın giyinecek) bir de olabildiğince uzun süre kullanmak istiyorum diye daha geniş duran modellerden bir Maxi Cosi oldu şimdiki. Tabi ki ikinci el :) Yaşasın ikinci el pazarı gayet temiz bir ürün çıktı aldığımız.

Önceki yazıda söylediğim üzere geçtiğimiz cuma günü hastaneyle ilk görüşmemizi yaptık. Doktorumla tanıştık, kaydımızı yaptılar. Odasında usg olmasına rağmen yine elle kontrol etti karnımı ve sesini dinledik o kadar :( Bunca zamana geldik daha hala yüzünü bilmiyorum oğlumun. Eliyle yoklamasına göre ebatları normalmiş (buraya şaşırmış ikon koymak isterdim). 

O gün sabahtan beri biraz duygusaldım, hatta bu hamileliğin ilk ağlak anlarını yaşamıştım sabahında. Doktor nasıl hissettiğimi sorunca yorgun ve üzgün hissettiğimi söyledim ve biraz da ağlar gibi oldum karşısında. Kızım o gün hiç durmamıştı ve o anda yanımda da sürekli müdahale ediyordu, çok gerilmiştim. Sonradan galiba tüm hamileliğimi depresif  geçirdiğimi sanmış olabilir diye düşündük eşimle ama napıyım o an öyleydim. Doktor vajinal doğumun en sağlıklı olduğunu, mecbur kalmadıkça yapmadıklarını, ilki sezeryan olsa bile mümkün olduğunu falan anlattı. Benim fikrimi sordu ve kararsız olduğumu söyledim. Bir sonraki görüşmemiz 19 aralıkta olacak (ondan sonra da hep orda galiba son bir ay kalmış oluyor) o zamana kadar karar verebilirmişim. O tarihe kadar da yine ebelere devam edeceğiz ki yakın zamanda bir görüşmemiz daha var.

Helo da artık bu kontrollerden sıkılmaya başladı galiba hep gidiyoruz diye. Malum yanımızda taşıyoruz bırakacak kimse yok.

Bu haftaya kadar kilom sadece +6 şimdilik. Yorgunluktan ve karnımın basıncından olsa gerek kasıklarım ağrıyor. Aslında daha doğrusu bacağımın iç tarafındaki başlangıç yerleri ağrıyor. Tam kasık olmuyor galiba orası. Şöyle 4-5 parmak kalınlığındaki bölge. Gece de gündüz de çoğunlukla var sızısı. Hiç oturmadığımı zaten hep söylüyorum değil mi?

Novacımın hala yeri bol herhalde fır fır dönüyor olmalı. Her tekme seansında başka bölgeden girişiyor. Şaşıp kalıyorum daha demin buradaydın ne çabuk döndün diye. Eğer fazla tekmelememesini hoşlantı olarak yorumlarsam, sağıma yatmamı daha çok tercih ediyor sola göre. Ablasının yatağında ise hala kuzu gibi oluyor. Hep orda yatmasam gıkı çıkmayacak belki sıpanın, yandım ki ne yandım :)

Ha unutmadan söylemeliyim, bir daha kramp olmadı. O yazıma gelen yorumlardan sonra sütümü de muzumu da arttırdım ondan mı acaba? İnşallah yine olmaz. Haydi şimdilik hoşçakalın.




Bir Dedikodu Molası

Kasım 05, 2014 8 Comments
Benim için anormal derecede uzun bir süredir yazmadım, yazamıyorum. Biraz depresif hallerdeyim bu aralar. Bir de çok yorgun hissediyorum. Biliyorum abartıyormuşum gibi gelecek ama gün boyunca gerçekten hiç oturmuyorum. Helo en geç 7 de ayakta. Oyun oynamak için zorladığında yere ve minik sandalyesine oturmalarımı saymazsak, arkama yaslanıp da belimi dinlendirdiğim tek oturma o uyuduktan sonra oluyor. Yani uyandığından yaklaşık 13 saat sonra!

Ay ne diyecektim konu nereye geldi. Ne zamandır size komşularımdan bahsetmek istiyordum. Evlerimiz önde ve arkada bahçesi olan bitişik nizam evler. Biz 10 numarayız, en çok sağ ve solumdakilerle etkileşiyoruz, onlardan bahsederken 8 ve 12 numara diyeyim bari.

8 numarada 20li yaşlarda bir oğlu olan çift yaşıyor. Ailecek incecik ve uzunlar. Dış görünümleri abartılı olmasa da dikkatliler. Düzenli spora gidiyorlar falan. 12 numara ise tam tersi. Karı koca ikisi de şişman sayılır. Evli bir kızları var, iki de torunları. Torunlar daha ufak küçüğü 1,5 yaşında büyüğü de 4-5 arası olmalı. Kadın çok sıcakkanlı ve hayat dolu. Gayet bakımlı, çocuklara bakıyor, durmadan geziyorlar, havuzlu bahçelerinde partiler, barbekü toplantıları yapıyorlar. Cıvıl cıvıllar. Bir de evlerinde bir köpek iki tane tüysüz kedilerden var. 

8 numaradaki kadın beni sinir edecek derecede titiz. Bahçesinde hiç ayrık otu yoktur. Burada bahçendeki ayrık otları senin sınıfını belirliyor bir nevi. Eğer varsa sen alt tabakaya aitsin demektir :) Tamam tamam, tam öyle olmasa da, zengin kişiler bahçelerine arasında ot bitemeyecek kadar düzgün taşlar döşettiğinden ve düzenli olarak bahçe dekoratörlerinden hizmet aldığından, otlu bahçeler fakir olmuş oluyor :) Valla bizim bahçede ise otlar aldı başını gitti, napıyım ona sıra gelmiyor bi türlü.

Ayrıca bu titiz komşum haftada bir kaç kere bahçeyi süpürür. Benimki kuru yapraklardan geçilmiyor, en son ne zaman süpürdüm hatırlamıyorum bile. Ama oh olsun, daha pazar günü süpürdü iki günde dolmuş yine. Ben, şu ağaçlar tüm yapraklarını döksün o zaman süpürücem. Tabi ıslak yaprakları da süpürmek ayrı bir dert ama :(

(Ön bahçedeki yaprakların bir kısmı)

Bir de bahçe düzeni meselesi var ki bizim bahçeyi gördükçe eminim sinir oluyordur. Titiz komşumun bahçesinde her mevsim dekorlar değişir, tüm süs objeleri saksılar, masa sandalyeler milimetrik düzenlidir. Bizim bahçede ise devrilmiş saksılar, oraya buraya dağılmış bisiklet ve araba, sopalar, Helonun süpürgesi, bahçe sehpasının altına saklamaya çalıştığım terlikler, yolunması gereken otlar ve çiçekler, dağınık hortum, örümcek ağları...  Halloween için ayrıca bir dekora ihtiyacım yok yani :) Napıyım ona da sıra gelmiyor, toplasam kızım yine bozuyor. Ama varya her camdan baktığımda onun bahçesine içim gidiyor. 

Burda ayrıca sevgi dolu insancıklar hayvanları çok düşünür ve bahçelerine minik kuş yuvaları, yemler falan asarlar, özellikle kışın. Komşum bir ay önce astı yine yuvaları. Bense kuru ekmekleri rondodan geçirip toprağın üzerine koyuyordum. Dur dedim ben de alıcam bi tane, neyim eksik. Ve dün bir tane alıverdim nereye asacağımı düşünmeden. Gelince illa ki asacak bir yer bulmalıydım ama yok, bizim ağacın sağlam dalları yok. Zorla oldu ama öyle uluorta değil. Bakalım kuşlar benim sevgi dolu kuş yuvamı farkedecek mi? Şışşt kaçmayın size elcağızımla ekmek ufaladım a kuşlar.

(İşte kuş yuvamız.)