28 Nisan 2014 Pazartesi

Çocukların 5 Özgürlüğü

Bilmem farkettiniz mi, üst menüye bir kitap sayfası ekledim. Okuduğum kitapları oraya listeliyorum yıl sonunda sonucu görmek için. Devam eden okumalarımın içinde, Doğan Cüceloğlu'nun Yetişkin Çocuklar isimli kitabı var. Bu kitapta yetişkin çocuklar olarak, yetişkin ama olgunlaşmamış insanlara vurgu yapılıyor, davranışlarının nedenleri araştırılıyor ve basit anlatım dili ile herkesin kolayca kavramasına vesile oluyor.

Kitabın bir bölümünde çocukların özgürlüklerine değinilmişti. Günümüzde ne yazık ki çocukların yaşam özgürlüğü bile tehlikede. Bu sabah da gelen çocuk ölümleri haberi ciğemizi yaktı, bunları yapanlara karşı içimde duyduğum öfkeyi anlatacak soz bulamıyorum.

Aşağıdaki alıntıda bahsedilen kişiler, kitapta geçen karakterler ancak metin içinde okurken olayı anlamak çok da zor olmayacaktır.

.........

Beş özgürlüğün her birini şimdi teker teker ele alabiliriz," dedi ve konuşmasına devam etti. "Birinci özgürlük, şimdi ve burada olanı duyma ve görme, yani algılama özgürlüğü. Sağlıksız anababa çocuklarını geçmişe, geleceğe veya olması gerekene yöneltir; şu anda ve burada olan olayları olduğu gibi algılamalarına izin vermez."
"Bir örnek verebilir misiniz?" diye sordum. "Vereyim," dedi. "Yukarıda sözünü ettiğimiz, 'Ben şimdi sana böyle emekler veriyorum; büyüyüp evlenince beni unutursun, elin kızını seversin, anneni bir köşeye atarsın!' diyen anne, oğlu üzerinde iki olumsuz etkiye yol açıyor: Bir, oğlunun o andaki oyunu, güzel giysisini algılamasını engelliyor; iki, oğluna, ilerisi için kendi kafasındaki 'olması gereken ilişkiyi' empoze ediyor. Yani oğlunun şu anı ve geleceği kendince algılamasını engelliyor."
"Ama, anne bunun farkında bile değil. Yani bilerek, kötülük yapmak için böyle konuşmuyor," diye itiraz ettim. Yakup Bey, "Haklısın," dedi, "bilerek yapılan bir kötülük değil. Ama etkisi yine de ömür boyu süren bir durum ortaya çıkıyor."
Öyle değil mi dercesine yüzüme baktı, 'Evet' anlamında başımı salladım.

"O zaman ikinci temel özgürlüğe geçebiliriz," dedi ve konuşmasına devam etti: "İkinci temel özgürlük, kendi düşündüğünü olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü. Sağlıksız anababa, çocuklarının ne düşündüğüyle ilgilenmez, ne düşünmesi ve yapması gerektiğiyle ilgilenir. Sağlıklı aile ortamı çocuğun kendine özgü algılamasını ve düşüncesini ifade etme olanağı sağlar; sağlıksız aile, çocuğun nasıl algılaması, düşünmesi ve davranması gerektiğiyle ilgilenir; çocukları belirli bir kalıba sokmak, onlar için, çocuğun kendisi olarak gelişmesinden daha önemlidir."
Yakup Bey bir süre sustu. Arkasına yaslandı. Ihlamurundan yudumladı. Ve konuşmaya başladı: "Erol ve Ayla ile ilgili anlattıklarınızdan ailede bu tür bir özgürlüğün olmadığını anlıyorum. Erol'un ve Ayla'nın dünyayı nasıl gördüğünü kimse merak etmiyor; kimse onları dinlemek istemiyor. Annesi Erol'u döverken, Erol, 'Anne oraya gitmedim. Bahçede oynarken matematik yaptık. Çetin'in annesi pencereden bakıyordu,' demesine rağmen, Erol'un söylediklerine hiç önem verilmiyor. Aynı şekilde, Ayla sinemaya gitmek için izin isterken, buluşmasına izin verilmezse hiç arkadaşı kalmayacağını söylemeye çalıştığında da, aynı ilgisizlikle karşı karşıya kalıyor." "Kimse onların önemli bir şey söyleyeceğini düşünmüyor ki!" dedim.
Yakup Bey acı bir yüz ifadesiyle, "Çocukken kendisine önem verilmeyen kişi böyle davranır," dedi. Sanki bana, 'Recep eniştene ve Hatice teyzene kızma, onlar da çocukken acı çektiler ve şimdi ne yaptıklarının gerçekten bilincinde değiller,' demek istiyordu.
Söylediklerinin iyice anlaşılması için bir süre sustu, daha sonra konuşmasına devam etti: "Sağlıksız ailede çocuğa öğretilen, kendi algılamasının, düşünce ve davranışının önemli olmadığıdır; önemli olan, kendi ilgi ve istekleri ne olursa olsun, onları bir yana bırakıp anababasının istediği yönde davranması gerektiğidir." Eliyle bir metnin altını çizer gibi, "Aile içindeki etkileşimler hep bu temel mesajı veriyorsa, çocuk, gelişimi boyunca merak etmemeyi, düşünmemeyi ve kendi istediği yönde hareket etmemeyi öğrenir," diyerek cümlesini tamamladı.
Aile sistemi kavramının önemini şimdi daha iyi anlıyordum.


Sağlıksız sistem çocuğa her yönüyle, 'sen değersizsin!' mesajını veriyordu. Düşündüğümü Yakup Bey'e söyleyince, "Evet, aile sistemi bu temel mesajı her yönüyle çocuğa verir, perçinler," dedi.

Başka düşündüğün, sormak istediğin var mı dercesine yüzüme baktı. Sorum olmadığına kanaat getirmiş olacak ki, "Üçüncü temel özgürlük, kendi duygularını olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü'dür," diyerek konuşmasına başladı. "Sağlıksız aile ortamı içinde çocuğun hangi duygular içinde olduğuna önem verilmez, hangi duyguları ifade etmesi gerektiği daha önemlidir. Çocuk gülüyorsa gülmesi; ağlıyorsa ağlaması kınanır. Korkmuşsa, kor-kaklığıyla alay edilir. Çocuğa duygularını ifade hakkı verilmez, 'kapa çeneni/ denir."

"Aynen böyle," diye Yakup Bey'in sözünü kestim. "Recep enişte sadece Erol ve Ayla'ya değil, karısına da aynı muameleyi yapıyor," diye devam ettim.

Yakup Bey, "Bu durumu dördüncü temel özgürlükte de görürsünüz. Çocukların kendi arzularına göre bir şeyi isteme ya da reddetme özgürlüğü yoktur. Sağlıklı ailede ise çocuğa ne istediğine kendisinin karar vermesi ve bu kararın sorumluluğunu yüklenmesi beklenir ve öğretilir," diyerek açıklamasını sürdürdü.
"Erol yemek konusunda çok seçici," diye söze girerek kafamdaki bir soruyu sordum: "Annesi sürekli, 'hadi ye', 'daha ye' diyerek çocuğun peşinde. Ne yiyeceği ve ne zaman yiyeceği çocuğun isteğine mi bırakılmalı? Bunu pek iyi anlayamadım."
"Sağlıklı ailede çocuk yemek yemeye zorlanmaz. Yemek zamanı gelince ailenin beraberce yemek yemesi beklenir; ne var ki, kimse belirli bir miktar yemeye zorlanmaz. Yemek zamanı yemeyen çocuk bir saat sonra, 'Benim karnım acıktı, bana yemek ver/ diye annesine gelince, annesi, 'Bir saat önce yemek zamanıydı, o zaman yemedin. Burası lokanta değil, istediğin zaman sana yemek hazırlanamaz. Önümüzdeki yemek zamanına kadar beklemek zorundasın/ der. Böylece çocuk, sofrada yemek yememe davranışının sonucuna katlanmak zorunda bırakılır. Anne yemek masasında çocuğuna, 'Şimdi iyice ye de, bir saat sonra benim karşıma, anne karnım aç diye çıkma!' demez, istediği kadar yemek yeme yine çocuğun kararına bırakılır."
"Hatice teyzemin bunu yapması olanaksız," dedim, "Her zaman çocuğun tepesinde olması gerektiğini sanıyor."
"Sağlıksız ailede, çocuğun neyi, ne kadar yemesi gerektiği sürekli kendisine söylenir. Çocuğun kendi davranışlarından sorumluluk almasına olanak verilmez. Sorumluluk kazanan insan zamanla bağımsız olmaya yönelir; sağlıksız ailenin ise bağımsız insana tahammülü yoktur."
"Yani bağımsızlığa doğru gelişmek bir çeşit suç mu bu tür aile içinde. Bunu mu demek istiyorsunuz?"
"Evet," dedi Yakup Bey, "anababanm tahammül edemeyeceği özgürlüklerin başında gelir bağımsızlığa doğru gelişmek."


Bir süre düşündü ve, "Anababanın tahammül edemeyeceği özgürlüklerin bir diğeri de, olmak istediği yönde gelişerek kendi özünü gerçekleştirme özgürlüğü'dür. Sağlıksız ailede, kimin ne olması gerektiği aile içindeki katı kurallar çerçevesinde belirlenmiştir. Kişinin nasıl bir insan olarak yaşamını sürdürmesi gerektiği, dolaylı ve dolaysız, sürekli kendisine empoze edilir. Bu tür yönlendirme küçükken çocuğun nasıl bir oyun oynayacağı ile ilgili iken, büyüdükçe nasıl bir meslek seçmesi ve kiminle evlenmesi gerektiğine dönüşür," dedi.
Gülerek, "Esaret kalktı diyenlere, 'Hayır kalkmadı' diyerek beş temel özgürlükle ilgili yetişkin anababanın tutumunu gösterebilirim," dedim.
Yakup Bey, bu sözüme gülerek, "Bu anlamda esaret sadece bizim toplumda değil, hemen hemen her toplumda yaygın olarak var," dedi ve devam etti; "Böylesine ailelerde yetişen insanlar, daha doğrusu bu tür kalıplayan ailelerin çoğunlukta olduğu toplumlar aslında gerçek demokrasiyi istemez. Bir baba başa geçsin, onlara ne yapması gerektiğini söylesin isterler. Bu tür toplumların sayısı sanıldığından çok daha fazladır." "'Yani 'esaretin kalkmasını insanlar pek istemezler; özgürlükten doğan kişisel sorumluluktan çekinirler' mi demek istiyorsunuz?" diye Yakup Bey'e sordum.
"Özgür kişi kendi vereceği kararın sonucundan da sorumlu olma durumundadır. Oysa başkası ona neyi, nasıl yapacağını söylerse, sorumluk yüklenmez, kolayca kabahati başkasına atabilir," diye yanıt verdi.
Bir süre düşündükten sonra konuşmasına devam etti: "Bu düşünce, yani kişinin özgür olması ve kendi yaşamından sorumlu olması manevi yaşam konusunda da geçerlidir. Kalıplayan aile içinde çocuk manevi yaşamla ilgili olarak sürekli baskı altında tutulur. Neye, ne kadar ve nasıl inanacağı çocuğa hep söylenir. Bunun dışına çıkma cesaretini gösterenler korkutulur. Kişinin araştırma, keşfetme, kendini daha mutlu eden bir dünya geliştirme özgürlüğü yoktur."


"Bu tür aile içinde yetişen insan kendi kalıplarının dışına çıkmaya korkmaz mı?" diye Yakup Bey'e başka bir soru sordum.
Gülerek, "Hem de nasıl!" diye söze başladı; "Bu tür aile içinde yetişen insan yetişkin çocuk olarak yaşamını sürdürmeye başlar. Yetişkin çocuk kendi kalıplarının ötesinde herhangi yeni bir görüşe tamamiyle kapalıdır." "Bu tutumu, yani yeniliğe açık olmama tutumunu, özellikle çocuk yetiştirme konusunda Recep eniştede kolaylıkla görebiliyorum," dedim.

Yakup Bey, "Burada iki süreç yer alıyor," dedi: "Bir, kalıplanan kişi yeniye ilgi duymadığı, gerek görmediği için girişimde bulunmuyor; iki, bazıları daha az kalıplanmış oldukları için yeniye ilgi duyup, kalıplarının dışına çıkmaya yönelebiliyor." Burada bir süre sustu, sonra, "Fakat toplumun çoğunluğu bu kalıpları korumaya büyük özen gösterdiği için, kişi korkuyor ve bu korku nedeniyle gördüğü, algıladığı yenilikleri ortaya koyamıyor," diye devam etti. "Bu olay siyaset, ekonomi, eğitim, hukuk, askerlik, din gibi yaşamın bütün boyutlarında kendini gösteriyor.
Bir süre sustuk. Ihlamurlarımızı yudumladık. Yakup Bey,
"Yukarıda saydığımız beş özgürlüğün korunabilmesi için, aile içinde sağlıklı ve etkili bir iletişim olması gerekir," dedi.


.........

3 yorum:

  1. Çok güzel bir kitaba benziyor, Türkiye ye geldiğimizde hemen edinip okumak istiyorum. Kitaplar bölümü çok faydalı olmuş gerçekten ,emeğinize sağlık,sevgiler:)

    YanıtlayınSil
  2. Ne güzel bir emek tebrik ederim .Yazıyı okurken aklıma memurluk günlerim geldi aslında ailem ile iki yakın ilde oturuyorduk mesafe 4 saatti ama ben asla onları ziyarete gelmezdim işten eve evden işe sabah nöbetten çıkınca(Hemşireyim bu arada) şöyle arkadaşlarımla bir kahvaltı salonuna uğramayı çok büyük suç ve günah işlemiş gibi hisseder günlerce uyuyamazdım inanın abartmıyorum . bir gün sorumlu hemşiremiz bana dediki neden sen hiç izin kullanmıyorsun istersen izin verebilirim sana diğerleri izin için birbirini yiğiyor bende ailem yakında oturuyor ve beni sürekli ziyarete geliyorlar dedim zaten benim gitmemme gerek kalmıyor dedim aslında yıllar sonra anne olunca şunu farkettim aslında ben ailemi ve büyüdüğüm yerleri çok özlememe rağmen gidemiyordum çünkü ben özleyemezdim sadece annem ve babam özleyip gelebilirdi yani kısaca ben hiç yoktum hep ve sadece onlar vardı bazı arkadaşalrım ise o ülke senin bu ülkeke ve sehir benim gezip tozarlardı yazıyı okuyunca gözlerim doldu gerçekten tabiki ailemi suçlamıyorum ama biz bilgi çağı anne babaları olarak hem öğrenip hemde çocuklarımıza vermek zorunda kalıyoruz keşke daha sağlıklı bireyler olabilseydik herşey daha kolay olurdu bence biraz uzun oldu özür dileirm herşey gönlünüzce olsun Esra-Clean

    YanıtlayınSil
  3. Bende almak istedim bu kitabi..not aldim. Ne güzel bir paylasim olmus canim..

    YanıtlayınSil