11 Aralık 2009 Cuma

Kelebek Fontu ve Çocukla Çocuk'tan Gelen Mim

Aralık 11, 2009 14 Comments
Günaydınlar efendim. Dünkü yazımın başlığını özellikle çok ilgisiz seçmeme rağmen bu kadar yorum almama hem sevindim hem duygulandım. O kadar güzel şeyler yazılmış ki, hiç tanımadığın insanlarla blog sayesinde oluşan bu birlik, arkadaşlık beni hayretler içerisinde bırakıyor. Gerçi bende öyle hissediyorum, dünyam o kadar zenginleşti ki birçok arkadaş edindim.


Gelelim dünkü kelebeğe. Bu bilgisayarımda yüklememişim ama evde yüklemiştim, yukarıdaki kelebek fontunu. Bu adresten indirilebilir. Ancak şimdi sizlere link vermek için ararken bir sürü çok güzel başka kelebek fontları da buldum.

Burada çeşitli hayvancıklar ve kelebekler,  burada farklı bir kelebek fontu, burada illustrasyon kelebekler fontu bulabilirsiniz.



Bardağa bu şekilde kelebek iliştirme fikrini Bir Yastıkta için yaptığım aramalarda edinmiştim ve orda da yayınlamıştım.



Tabi benimki onlarınkine göre daha acemice oldu



Yukardaki resimler daha önce Bir Yastıkta 'da yayınlanmıştı. Daha farklı figürler de mevcut.

Gelelim mime, Çocukla Çocuk değişik bir mim başlatmış, birebir aynısı değil ama benimki ama yazacağım. Konu telaffuz yada şive sebebiyle ortaya çıkan yanlış anlaşılmalar.

Ben de annem ve teyzemden inciler yazmak istedim. Tabi onları rencide etmek değil amacım çok sevimli bence.

teyzemle bir konuşma..

-Teyze napıyorsun
-İyiyim işte pantullar vardı yıkadım ütüledim.
-Ne pantul mu?
-Aman işte pantalon çok uzun kısaca pantul :!

Bir diğer sohbette anneme soruyor
-Sizin sokaktaki kaavakları kestiler mi, iyi olmuş polenleri rahatsız ediyor insanları.
-(ben) ne kaaavak mı kavak demek istiyorsun herhalde. ( Kavak a harfini uzatarak söylüyor teyzem)
- Ay aman napıyım kavaklar uzun ya bende uzatıyorum.

Pantalon kelimesini kolay olsun diye kısaltan, kavak gibi kısa bir kelimeyi uzatan canım teyzem..

Annem de ğ harfine vurgu yapmak ihtiyacı hisseder ve onu h gibi söyler bazen. Bir gün yeğenim 1. sınıfta daha derslerini kontrol ediyorum. Anneme diyorum
- anneeee sen mi yardım ettin edaya
- evet ne oldu
- tüm yumuşak g leri h olarak yazmış (annem söylüyor o da duyduğunu yazıyor ya)

Özellikle yeni konuşmaya başlayan çocuğu olan annelerin bu mimi yanıtlamasını arzu ediyorum

Sevgiler.

10 Aralık 2009 Perşembe

Bu Sabah..

Aralık 10, 2009 51 Comments


Haftanın sadece bir günü Ce'den erken evden çıkmak zorundayım. O da bugün. Bu gün onu bırakıp çıkmak bana daha zor geldi, çünkü Ge ve Ce'nin GeCe olduğu gün bugün.

Daha  akşamdan ona bir sürpriz hazırlamaya karar verdim. Portakal suyunu çok sever ama malesef sadece haftasonları güzel bir kahvaltı yapabiliyoruz.




Hemen kalktım doğru mutfağa gittim, portakal suyunu sıktım, akşam hazırladığım kelebeği iliştirdim, kahvaltı bile etmeden hızlıca giyinip çıktım. Aslında ben gittikten sonra görecekti ama o da beni kutlamak için erken kalkmıştı.

Aşkımızı, bağlılığımızı anlatmaya kelimeler yetmez. O yüzden kendimi paralamayacağım. Sadece her ne şartta olursa olsun (hasta,yorgun, uykulu vs) onun için birşeyler yapmaya içinizde bir güç buluyorsanız o sevgidir.

Bugün bizim tanışma yıldönümümüz, evlilik tarihimden bile önemli benim için. 11 yıl bitti 12 ye başlıyoruz, ancak ikimiz de daha 1 yıllıkmış gibi hissediyoruz.

9 Aralık 2009 Çarşamba

8 Aralık 2009 Salı

Ben Biraz

Aralık 08, 2009 38 Comments


Son bir haftadır hayat biraz acı yüzünü gösteriyor. Bazı insanların üzücü davranışlarına, kırıcı sözlerine maruz kalıyorum.



Genelde hayatımda çok fazla insan yoktur,  delilik çağlarımızda oldu tabi. Ancak uzun zaman boyunca karşılıklı olarak özveride bulunacak insan sayısı azdır ve onlar nadidedir.



Diğer kişiler zaten zorunlu olarak hayatımıza dahil olan kişiler, iş yada başka sebepler dolayısıyla. Böyle kişilerden gelen tepkilere duvar çekebilmek, görmezden gelmek kolay.



Ancak canın ciğerin olan kişilerden gelen tepkilere ne kadar üzüleceksin. Üzülmenin sınırını hangi noktaya koyacaksın, çekeceğin setin sınırı nerede olacak? İşte kararsızlığımın sebebi bu.



Ama sakın bu kişinin Ce olduğu yada ablalarım annem babam ya da Ce'nin ailesi olduğu sanılmasın onlar için canım bile feda, beni çok üzecek birşey yapsalar dahi ( ki onlar da çok düşüncelidir) yine de yakalarını bırakmam. Çok değer verdiğim başka biri bu. Eminim zaman yine herşeye çare olacak.




Bu yüzden uzun zamandır hayatımda tek aradığım şey huzur, hatta hep derim ki "hayatımda aşırı acılar olmasın, hatta bunun için aşırı sevinçlerimi feda etmeye razıyım". Benim için hep orta yol en iyisi, dengeli ve dingin.



Yarının ne getireceğini bilemem tabi, belki benim istediğim dengeli yol çıkmayacak karşıma.



Ya da ben öyle kuvvet alacağım ki Rabbimden, her türlü yolda dengeyle yürüyeceğim. Acılardan fazla etkilenmeyen ve sevinçlere aşırı tutulmayan bir ruhla.

Not: Resimler İ.Ü Merkez kampüsünden ve oraya giden bir yol üzerinden.

6 Aralık 2009 Pazar

Julie & Julia

Aralık 06, 2009 24 Comments


Dün akşam eşimin getirdiği harika bir filmi izledik beraber. Hala etkisi altındayım, o kadar güzel ki. Bu yıl içinde yayınlanmış ama bizim sinemalarda oynadı mı oynamadı mı hiç bilmiyorum. İyi ki de seyretmişim diyeceğim filmlerden biri. Genelde burada okuduğum kitapların ve izlediğim filmlerin tamamını yazmıyorum, sadece aşırı beğendiklerimi ki bu onlardan biri.




Nasıl güzel, nasıl sıcacık bir film anlatamam. Üstelik blog dünyasına bağımlı olan bizler için çok uygun. Çünkü tamamen bizi anlatıyor.

Film iki farklı yılda geçiyor. Birinde üst resimde görülen 1950 lerde Fransa'da yaşayan Julia Child,'ın diğeri nde ise 2002 de Julie&Julia isimli bir blog açıp 365 günden 524 tarif yayınlamayı hedef alan Julia Powell'ın gerçek hikayesini anlatıyor.

Julia Child, eşinin Fransa'daki Amerikan Elçiliğinde görev yapmak üzere tayin edilmesiyle Paris'e yerleşirler. Julia, normal kadınlara göre biraz irice, bana göre hareketleri oldukça sevimli bir kadın. Eşiyle 40 yaşında evlenmiş ve yemek yemeğe bayılıyor, tam bir gurme. Fransız mutfağına hayran kalıyor ve boş duran Fransız kadınlarının aksine birşeyler yapmak istiyor. Şapka ve briç kurslarının kendini tatmin etmediğini anlayınca tamamı erkeklerden oluşan bir yemek kursuna katılıyor, azmi ile onları geçiyor ve 8 yıl uğraşarak bir kitap yazıyor. Ancak kitap öyle kapsamlı ki, hiç bir yayın evi böyle bir ansiklopediyi yayımlamayı kabul etmiyor. Uzun yılların ardından Amerikaya döndüklerinde, bir yayın evi tarifleri deneyip ne kadar şahane olduklarını anlayınca, kitabı basıyorlar. Daha sonra ise anladığımız kadarıyla tv de yemek programları sunuyor, efsane oluyor,  kendi adına müzesi bile oluyor mutfağının sergilendiği.

Ancak hızlı tüketen toplum olarak 2000 li yıllarda kimse onun farkında değil. 2002 yılında 30 yaşına basacak olan Julia Powell, sıradan bir memur olarak hayatını sürdürmektedir. Arkadaşlarının kariyer ve zenginlikte ilerlemesi onu  üzüyor. Bunlardan biri olan arkadaşının, ilişkilerini yazdığı blogu kıskanarak, ben neler yazsam diye düşünüyor. Eşiyle konuşurken bu proje ortaya çıkıyor, çünkü kendisi bir Julia Child hayranı. O ilk baskı harika ansiklopedik kitabı annesinden almış ve evlendiğinden beri o yemekleri denemekle meşgul. Daha sonra biraz da, bir işi sürdürebilmedeki cesaretsizliğini kırmak adına, bu projeye girişiyor. Kitapta yer alan 524 tarifi 365 günde bitrmeye karar veriyor. O yıllarda yazdğı blog hala mevcut ve bu adreste. Filmde gösterilen blog da tamamen bununla aynı idi. Yanda yer alan takvimde her bir yazıya ulaşmak mümkün. Yalnız o yıllarda resim ekleme pek güncel değil sanırım, zaten blogspotun arayüzü de çok farklıydı filmde.

2 ay boyunca tek bir yorum bile alamıyor, sonra ilk yorumu kendisini hiç desteklemeyen annesinden alıyor. Daha sonra yavaş yavaş okumaya başlıyorlar ve yorum aldıkça morali düzeliyor. Tabi bir yandan da hem memuriyet, hem de akşam yemek yapıp yayınlayacağım derdi, eşiyle ilişkilerine yansıyor. Talep edildikçe hepimizde görülen ben merkezcilik oluşmaya başlıyor ve dengeyi kurması biraz zaman alıyor. Sonrasında Julia Child'ın kitabının basımını yapan editörden ropörtaj için teklif alıyor ama yağmur dolayısıyla gelemeyince hayalleri yıkılıyor. Yılın sonlarına yaklaştıkça sitesi hitler arasında yer almış, ve NY Times da bir ropörtajı çıkmıştır, ardından bu projeji kitaba yada şova dönüştürmek için teklifler alıyor. Kitabı burada.

Fakat en sonunda o sırada 92 yaşında olan Julia Child'ın kendisi hakkında olumsuz düşündüğünü öğrenince yıkılıyor, çünkü Julia Powell için bir kahraman hayali bir arkadaştır o. Üstelik onun gibi giyiniyor, onun gibi hareket ediyor ve onun gibi konuşuyor. Her sohbetinde ondan bahsediyor, resmen ona tapıyor.

Filmi izlerken içiniz bir hoş oluyor, siz de öyle hissediyorsunuz.

Diğer yandan bu film ayrıca hep söylediğim gibi istikrarlı bir blog yazarlığının farklı getirileri olacağının da göstergesi.

Şiddetle tavsiye ediyorum.

Hatta böyle kapalı bir havada, battaniye altında seyredilecek müthiş bir film.

1 Aralık 2009 Salı

Kişiliğim Omzumda Gezerim Burnum Havada

Aralık 01, 2009 23 Comments


Merhabalar herkese, 4 günlük bayram telaşımızı bitirdik, işlerimizin başına döndük çok şükür. Siz de benim gibi oo dört günde neler neler yaparım diye kafasında bir sürü projeyle eve giden ama sonra hiçbirini yapamadan geri dönenlerden misiniz?

Bu bayramı da atlattık, zaman zaman düşündüğüm bazı şeyleri paylaşmak istiyorum. Başlığa bakılırsa ne alaka diyeceksiniz eminim.

Bayramın en güzel yanlarından biri hayatın koşuşturmacası içinde fazla görüşemediğimiz insanlanlarla görüşebilme imkanı tanıması. Ancak bu görüşmelerde, ziyaretlerde bazen çok tanımadığımız kişilerle karşılaşabilir yada ayıp olmasın diye gittiğimiz yerler olabilir. İşte bu gibi durumlarda bana göre bazı hoş olmayan durumlarla karşılaşabiliyoruz.



Bayramda giyinmek süslenmek, gelen misafiri şık bir görünümle karşılamak gerekir ve bende buna gayret ederim. Karşındakinin ciddiye alındığının, sizi umursuyorum demenin gizli yoludur bu. Genelde bayram için alışveriş yapmasam da özenli olmaya gayret ederim. Ancak bu özen benim kişiliğimin önüne geçmez.

Siz de rastlamışsınızdır bazı kişiler var, omuzundaki pahalı çantalardan, kolundaki marka saatlerden, üstündeki kuşamdan güç alıp burnu havada gezerler. Karşılaştığınız ortamda küçümseyici bakışlar atarlar, tatlı bir hoşbeş sohbetten uzak dururlar. Onlar için karşısındaki insanın değeri giyimi ve zenginliğiyle ölçülür.

Böyle insanları görünce ister istemez kızıyorum, üzülüyorum. Benim karşı olduğum o tip giyinmeleri, pahalı şeyler almaları değil zaten. Kimsenin varlığını nasıl değerlendirdiğine karışmam, seçim kişide biter. Ancak kişi farkında değilse (ki böyle insanlar azdır) maddi zenginlik insanın gururunu okşar, burnunu kaldırır ve bu doğal bir sonuçtur. İnsan yaradılış gereği buna meyillidir ve üstelik böyle davrananlar bunun sebeplerinin ve sonuçlarının dahi farkında değildir.

Ancak bunu farkedip, ne kadar zengin, süslü vs olursa olsun, diğer insanları buna göre yargılamayan, sıcakkanlı sevecen olan, karşısındakini ciddiye alan kişiler olabilir. Ki zaten bir insan sadece insan ve canlı olduğu için bile saygıyı hakeder.

98 yılında, 19 yaşımdayken, 19 yıldır benim bir parçam olan saçlarımı kısacık kestirdim. Neden biliyor musunuz? Saçlarım öyle havalı, öyle güzeldi ki, elli metre öteden farkedilirdim. Sapsarı altın renkliydi ve bana sarı saçlı kız, altın saçlı kız, barbi kız gibi seslenirlerdi. Yolda saçımı soranlar, saçlarıma vurulup peşime takılanlar... Genelde aynada vakit de harcamazdım, yıkamadan yıkamaya tarardım doğal olarak böyle bir özelliği vardı. Neyse bütün bu insanların saçlarımı değil benim yüzümü, meziyetlerimi, karakterimi hatırlamalarını istiyordum, ben sadece güzel saçlı kız değildim. Bu yüzden kestim ve onlara veda ettim.

Saçlarım kendi parçam olduğu halde, karakterimin önüne geçmesine izin vermedim. Şimdi ise insanlar kılık kıyafet ile karakter yaratıyorlar. Karakterlerini kıyafet belirliyor ne yazık.

Oysa eşya bize değil biz ona hükmetmeliyiz. Şıkır şıkır giyinince sultan olmuyoruz. Özellikle kadınlar bu hisse ihtiyaç duyuyor, süslenip püslenince kendini iyi hissediyor, bunu anlıyorum ve her kadın gibi ben de biraz öyleyim. Sadece dozajının farkında olmak, insanları yargılamadaki kriterimizin ne olduğuna önceden karar vermek ve bulutlara uçmamak lazım. Sonradan düşüp de kafamızı kırmayalım.

27 Kasım 2009 Cuma

Bayram Sevinci

Kasım 27, 2009 19 Comments


Herkese iyi bayramlar, artık bir önceki pek de neşeli olmayan yazının gerilerde kaması iyi olur. Çiçeklerimi geri almış arkadaş, ancak ben soracaktım nedenini o sormamış. Neyse napalım artık.



Sevgili Papatya'cım bana ciciler getirmiş, odama renk getirsin diye. Doğrusu Çarşamba sabahı mesajını aldığımda biraz ne yapacağımı bilemez bir heyecana kapılmıştım.
 

Kendisinin üniversitenin civarında işi varmış, buluştuk. Bir şeyler içip sohbet ettik. O kadar şeker biri ki teefonda sesi cıvıl cıvıl geliyordu. Yaşına göre oldukça olgun biri. Ayrıca ben yüzün kalbin güzelliğini yansıttığına inanırım ve yüzünden okunuyordu bu.

Hediyelerin dağınık odamda en güzel yeri aldı inan (fotoğraf çekmek için yer değiştirdim), ve sadece odama değil hayatıma da renk getirdi, yeni bir arkadaş edinmiş olmam sebebiyle.

Hayırlı bayramlar, keyifli tatiller.

24 Kasım 2009 Salı

Çiçeğim :(

Kasım 24, 2009 39 Comments


Anlaşılmıştır artık ben kasımpatlarını çok severim. Önceki hafta sonu marketten kendime bu iki saksıyı almıştım okula götürmek için. Malesef, odamda güne bakan pencere yok ve çiçek yetiştiremiyorum. Diğer yandan odasında güneş alan yeri olanlar hiç çiçek yetiştirme konusunda bir gayret göstermiyorlar şaşıyorum. Neyse ben de artık dayanamadığım için bu saksıları aldım ve odamın önündeki koridorun (koridor güneş alıyor) camına koydum, geçen hafta Çarşamba günüydü sanırım.



Odaya her giriş çıkışımda kokluyor, seviyordum. Ancak dün okula gelince çiçeklerin yerinde hiç birşey olmadığını gördüm yüreğim ağzıma geldi. Yine çok daha önceleri o koridorda yer alan camların (4-5 tane) hepsini çiçekle donatmıştım ama birer birer kaybolmuştu. Ya birileri almıştı ya da üniversitemizin alim kedileri tarafından devrilmişti.

Bu sefer de üzüldüm çünkü gün boyu odamda fazla içimi açan birşey yok, onları görmek iyi geliyordu. Akşam çıkarken çiçeklerimi öğrencilerin kullandığı bir odada gördüm saksıları ve yine şok oldum. Birileri hiç sorma gereği duymadan almış, oraya götürmüş, güneş görmeyen bir yere koymuş ve üstlik bugün kimin aldığını sorunca gördüm ki kurutmuş. Çiçeğin 5 adım ötede durması yada yanında durmasının ne farkı var bunun kime ne kazancı var anlamadım gitti. Üstelik koridorda başka öğrenciler de ilgilendiğini görmüştüm.
Böyle küçük sevinçlerim birer birer gidiyor ya daha ben ne yapayım. Bu yüzden biraz keyifsizim. Çiçeğin alınması değil beni üzen, insanların bu hale gelmiş olmaları.

Aynı zamanda öğretmen sayılabileceğimiz için akrabalarım falan kutluyorlar günümüzü, ancak daha hiç bir öğrenciden  bir tebrik almadım. Oysa işleri düşünce kapısı ilk çalınan ben olurum. Biz biraz farklı türde öğretmeniz. Öğretiriz, bilgiyi alan alır, almayan umrunda olmaz.

Buradan tüm öğretmenlerimizin demek isterdim ama malesef diyemeyeceğim sadece gayretli, kendini geliştiren, karşılık beklemeden öğrencilerine katkı yapan, fedakar öğretmenlerimizi kutluyorum, canı gönülden. Böyle olmaya devam etme beceerisini ve azmini gösterdikleri için.

Sevgiler.

21 Kasım 2009 Cumartesi

Pasta Şehri Açıldı

Kasım 21, 2009 20 Comments

Daha önce banner tasarımını gösterdiğim Pasta Şehri'nin tüm tasarımı nihayet bitti. Bir çok açıdan farklı bir çalışma oldu benim için. Çok renkli olmasına rağmen yine de göz yorucu olmadı ve sıcak canlı bir hava oluştu sitede. Sevgili Funda da sağolsun çok yardımcı oldu zira kaç haftadır elim değmemişti ama o hiç ısrarcı davranmadı. Kendim için demiyorum ama genelde tasarımsal çalışan kişilere (terziler, grafikerler, vb) baskı yapıldığında yaratıcıığı ve şevki kaçıyor. Annemden de biliyorum.

Bloga baktığınızda yandaki etiketlerde hoş bir süpriz var, baş harfleri anlamlı bir şekilde dizildi. Etiketleri pufidik görünümlü çerçeve ve yazılarla yazdım, pasta keklerinin pufidikliğini çağrıştırması açısından.

İnşallah sitenin ziyaretçileri (ve müşterileri ) bu değişimden hoşnut olur.

Yine kaç gündür sizleri okuyamadım, göz ucuyla Smilena'ın doğum gününü kaçırdığımı gördüm. Buradan kutluyorum onu, nice sağlıklı huzurlu yıllar hayatım.

18 Kasım 2009 Çarşamba

Kasım Mimleri

Kasım 18, 2009 16 Comments


Merhabalar öncelikle geçmiş olsun dilekleriniz için çok teşekkürler, bu sefer kolay atlattım çok şükür. Yaklaşık bir yıldır penceremde olan her daim açan kasımpatlarım, kasım ayında iyice coştu. Resimlerde tek tek göreceksiniz ama 30 dan fazla böyle çiçeğim var. Geçenlerde yağmurlu bir sabahta çekmiştim bunları. Şimdi kasımpatları eşliğinde mimlerimi cevaplayayım, iki tane var. Birisi Tuğba'cığımdan diğeri Zeynep'çiğimden ki Zeynebiminki unutulmuş mimdi.



1.Bloğuna neden bu ismi verdin?
Bloğumun ismi yanda da yazıldığı üzere eşimin ve benim baş harflerinin Türk alfabesindeki okunuşlarının birleşimi. Yani ikinci harfler e olmak zorunda değil ki böyle bir yanılgı var. Neyse efenim bizim çıkma yıllarımızdan beri eşim müzikle de ilgilendiği için bir radyo açma hayalimiz vardı ve adı belliydi GeCe Radyosu, ben de oradan çalmıştım.

2.Blog yazarken star tribiyle istediğin, olmazsa olmaz dediğin şeyler var mı?
Bloğuma (özellikle buna, malum birçok tane var) yazarken biraz seçiciyim, kayda değer şeyleri yazmak, insanlara birşey katmasına az da olsa vesile olmak için dikkat ederim. Diğer yandan görsellik ve düzgün Türkçe ile yazılmış olmasına da dikkat ederim.

3.En son satın aldığın garip şey?
Garip değil belki ama biraz önce tam 4 tane sıvı arap sabunu aldım evde de 2 tane var. Garip olan şu ki arap sabunu takıntımı herkese yaymak için alıyorum bunları. Şimdi hafta sonu birilerine götüreceğim onları ki, ben bu kadar faydalanıyorken herkesin faydalanmasını istiyorum.

4.Şeker gibi olduğun anlar?
Genelde pozitif olmaya gayret ediyorum. Eğer zorla üstüme gelinmemişse gayet neşeliyimdir. Bazen kötü rüyalar görünce etkisi altında kalıyorum ve o gün yüzüm asık olabiliyor.

5.Arkadaşım artık sormayın şunları dediğin şeyler?
Bebek sorusu ama eskiden kızmama rağmen artık kızmıyorum, o istediği zaman gelecek diyorum çıkıyorum işin içinden.

6.Seksin sendeki rengi?
Siyah

7.Aynaya bakınca gördüğün?
Bu dünyada sabah işe giderken sadece yüzünü yıkadığında aynaya bakan biri varsa o da benim. Gayet mesafeleyiz kendisiyle ama bu kendimle barışık olmamdan kaynaklanıyor, çok şükür hiç bir kompleksim yok.

8.Kendini okutan blog dediğin?
Biraz roman tadında, güzel görselleri olan ince düşünülmüş bloglar.

9.Bu blog sahibi/sahibesiyle karşılaşabileceğin yerler?
Üsküdar-Kabataş motorları, vapurlar, Kabataş- Beyazıt tramvay, sıkça Nautilus, Capitol, arada Moda, Altıyol. Tramvayda vapurda sürekli kitap okuyan birini görürseniz o benim :)



Diğer mimim Tuğba'dan, bunun soruları çokmuş kısa kısa cevaplayayım, çünkü diğer mimi yazarken yemeği yaktım:(

En son hangi ülke gündemiyle canını çok sıktın? Domuz gribine.

En son hangi şarkıdan nefret ettin? Hadise'nin Eurovizyon şarkısı, adını unuttum bak

En son hangi fast food ürününden tiksindin? Et döner

En son hangi sakatatı yedin? Kokoreç yedim ama sadece denemelik, pek yiyemem.

En son hangi yerli şarkıyı beğendin? Bu konuda kara cahilim ama geçen radyoa bir şarkı duydum ancak kimin söylediğini bilmiyorum, düetti ve ağlıyorsan diye birşeyler geçiyordu nakaratta. 90 lı yılların slovları tadındaydı.

En son hangi yabancı sözlü şarkıyı beğendin? Bu konuda cahil sayılmam ama şimdi üzerinde düşünmem lazım.

En son hangi yerli filmi beğendin? Çok oldu bir yerli filme gitmeyeli ee kem küm.

En son hangi yabancı filmi beğendin? En son Suretlere gittim ama bayılarak beğendiğim ve evde izlediğim FlashForward dizisi yakında yazıcam.

En son hangi kitabı okudun? Kitaplar desek daha iyi olur, şu anda 4 kitap birden okuyorum, Özgürlerin Kaderi isimli kitabı çok beğendim, Malazgirt Savaşı'nı anlatıyor.

En son hangi bilgisayar oyununu oynadın? Uzun zamandır oynamıyordum geçende canım istedi, Gem Mine oynadım.

En son hangi mizah dergisini okudun? Ce internetten bir sürü çizgi roman indirmiş onlardan.

En son neyden korktun? Dün akşamki rüyamda çok korktum.

En son kime veya neye küfrettin? Genelde bana yapılan haksızlık beni kızdırmıyor, incitiyor. Değer mi diyorum insanı üzmeye bu kadar kaba olmaya.

En son neyden kaçtın (opsiyonel: koşarak ta olabilir) Okulda konuşulan bazı hoşlanmadığım mevzularda odadan çaktırmadan.

En sevdiğin 5 film? Çok çok var sanırım şimdi düşünemeyeceğim zira ev hala havalanmadı kokuyor yanık yanık.

En sevdiğin 5 şarkı? Bu da çok var ama yerlilerden aklıma gelen şimdi Rumeli türkülerinden Deryalar.

En sevdiğin 5 yemek? Salatalar, Fast Food, patates kızartması, tavuk, köfte.

En sevdiğin 5 isim? Ayşegül, Selin, Aykız, Gökçe, Cankız.

En sevdiğin 5 oyun? Oyun oynamayı unuttuk desem ama şöyle diyeyim keyif aldığım etkinlikler, film/dizi seyretmek, hobilerimle uğraşmak, sevdiklerimle vakit geçirmek/dertleşmek, aşkımla yürüyüş yapmak.

En büyük korkun nedir? Ufak tefek korkularım oluyor anlık duruma göre, yanlış anlaşılmak, haksızlığa uğramak gibi ama onları da biraz düşünüce anlıyorum. Öyle börtü böcekten korkmam, erkek gibi kızım biraz.

En nefret ettiğin 5 klişe nedir? Uff aklıma gelmiyor, affedin.



Sıra geldi mimleneceklere, 1. mimi yapmadıysa eğer Paşa, Çocukla Çocuk, Malla, Yemek Kokusu, Kaldera Volkana

2. mimi Öykü (beyaz kedi ), A Cup Of Relax, Smilena, Pelince ve Huysuz Balığa paslıyorum

Arzu ederseniz...