17 Mayıs 2011 Salı

Blogger'da Dinamik Görüntü (Dynamic View)

Mayıs 17, 2011 10 Comments
Daha önce birçok yazımda Tumblr'in arşiv görüntüsüne hayran olduğumu söylemiştim. (Örnek bknz Tumblr blogum). Bir süre önce blogger kontrol paneline girdiğimizde dynamic view diye hatırlatma yazısı hepimizde çıkmıştır. O zamanlar bloggerdaki engel sebebiyle belki fazla irdelememiştim. Bugün tekrar bakınca anladım. Tüm yazılarınızı aşağıdaki resimlerde görünen şekilde görüntüleyebilirsiniz.




Bu uygulamanın özellikle moda ve yemek blogları için çok kullanışlı olacağını düşünüyorum. Ben şahsen görerek seçme konusuna daha yatkınım.

Bu resimleri Tarfsiz Bir Gece blogumdan düzenledim. Siteye girerseniz hemen sağ üstte bir link koydum, oraya tıklayınca bu galerileri göreceksiniz.

Aslında bu görünüm bizim bildiğimiz rss readerdan çok da farklı değil, sadece readerın biraz cilalanmış hali diyelim. Sonuçta readerdan görülmüş olacak blogunuz. Bu görünümün sadece son model tarayıcılarda (ie 8 ve üstü, diğer tarayıcıların da son sürümleri) görüntülendiğini vurgulamışlar. Ancak bu ayarın etkin olması için ufak birkaç işlem yapmak gerekiyor. Aslında otomatik seçili bu özellik ama eğer rss görüntülenmesini sınırladıysanız görünmeyecektir.

Özetleyecek olursam, ayarlardan site beslemesinin tamamen izinli olması gerekiyor ve dinamik görünümün etkin olması gerekiyor.

1-  Ayarlar --->Biçimlendirme ---> Dinamik Görünümleri Etkinleştirin ---> Evet
2- Ayarlar --->Site İçerik Takibi ---->Blog İçerik Takiplerine İzin ver---> Tüm (yada Atlama aralığına kadar)  seçilmiş olmalı.

Bu durumlarda dinamik görüntüler çıkacaktır. İsterseniz sidebara bir link benim yaptığım gibi. Link şöyle olacak  :

http://(blog adresiniz)/view/flipcard

bu sayfa çıktığında görünüm seçeneklerini ilk resimde okla gösterdiğim yerden değiştirebiliyorsunuz. Ancak ilk tıklandığında hangi görünümün olacağı yukardaki adreste ne yazdığınıza bağlı

Dolayısıyla
Dönen kart görünümü için   http://(blog adresiniz)/view/flipcard
Mozaik görünüm için    http://(blog adresiniz)/view/mosaic
Sidebar görünümü için   http://(blog adresiniz)/view/sidebar
Poloroid görünüm için  http://(blog adresiniz)/view/snapshot
Zaman sıralı görünüm için http://(blog adresiniz)/view/timeslide

linklerini url olarak yan tarafa verebilirsiniz.

Ve hatta hemen blog urlnizin yanına /view/flipcard yazıp olup olmadığına bakabilirsiniz. Hem sadece sizin blogunuz için değil gezindiğiniz diğer bloglar için de.Ben şimdi sevdiğim bloglara bir de bu gözle bakacağım.

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Girly Robot

Mayıs 16, 2011 4 Comments
source unknown

Bazen kendimi resimdeki gibi hissediyorum. O kadar teknik şeylerle meşgulum ki, dişiliğimi unutturuyor bazen. Oysa kadın olmak her şeye ince bir zevk yansıtmak, ortamı yumuşatmak, herşeye kadınca bir sıcaklık, güzellik katmak değil midir?

Bu yazı wordpress ve blogger arasındaki karşılaştırmayla ilgili olacak. Bana göre blogger dişi idi, içinde kadınların anlayabileceği kolay paneller, görünümü kolayca dönüştürebileceğiniz ve sihirinizi katabileceğiniz arayüzler... Bunlar wordpressde yok malesef. Bazı tema seçenekleri bloggera benzemeye çalışan bir arayüzle geliyor. İşte headerınızı arkaplanınızı ekliyorsunuz ama diğer unsurları değiştiremedikten sonra...

Tasarım yaparken en çok dikkat çeken görsel objelerdir. Ancak ikinci planda kaldığı halde uyumsuz olduğunda tasarımı bir anda tabiri caizse b*ka çeviren fontlar, font renkleri ve blog içinde kesintisiz bir dolaşıma imkan veren önceki ve sonraki linkleri... Wordpressde bu durum beni çıldıtmak üzere. Bloggerda tasarım yaparken önce görsel tasarımı bitirir, sonra panelden her bir kısım için fontları ve renklerini seçerdim. Wordpressde hepsini tek tek kodla yapmam gerekiyor ve bazıları çok ama çok yorucu olıyor.

Wordpressde arayüzle gelen temalar ise bunları değiştirmenize izin vermiyor. O zaman koy bir header, background olsun sana fontlarla hiç mi ama hiç uymayan absürd bir tasarım. Wordpressde yer alan binlerce tema sanıyorum erkeklerin elinden çıkıyor. Hepsinde bir soğukluk, içime sinen hiç bir tema bulamadım.

Bir de birçok temada önceki sayfa yada önceki kayıt şeysi yok. E biz alıştık geri geri giderek blog okumaya, arşiv gadgetindede post başlıkları görünmüyor, etiketler zaten allahlık, hem kategori hem etiket kavramı var ayrı ayrı.

Yine de bir açıdan seviyorum wordpressi. Neden diyeceksiniz, özene bezene yaptığım bazı temaların sonradan kişi tarafından değiştirildiğine şahit oluyorum bazen.  Tamam kişinin zevkidir istediğini yapar ama öyle bozuluyor ki bütünlüğü, işte bu yüzden wordpress kolay bozulamayacak :) (Çok hainim çok)

Hafta sonu yaptığım wordpress teması beni biraz daha uğraştırdı. Bu güne kadar yaptıklarım hep özel hosting almış wordpress blogları idi. Diğeri ise wordpress.com'dan ücretsiz blog açmış, ardından css upgrade paketi almıştı. Yıllık 17 dolar olan bu paket css düzenlemesine izin veriyor ama komple harici bir tema yüklettirmiyor.

Wp temaları blogegrdaki xml dosyasına benzer şekilde bir dosya ile yükleniyor. Ancak tek bir dosya değil, birçok dosyadan oluşan zip dosyası. Bu dosyalar bloggerın xml dosyasına benziyor ama parçalara ayrılmış hali diyebiliriz. İşte css dosyası da bu parçalardan biri. Diğer parçalar yüklenmediğinde sadece css yi değiştirsen bile çalışmıyor. Bu durumda css upgrade paketini alan, wordpress.com'un size sunduğu belli sayıdaki temalardan birini seçip sadece onun css'sini değiştirebilecek.

Benim tema yaparken dikkat ettiğim hususlar var, işte demin de belirttiğim önceki sonrası linklerinin olması, malesef çoğunda bu yok. Sonra menü barının olması ki yarıdan çoğunda o da yok. Geriye kalanlar içinden istediğim yerleşimde ve kalitede bir temayı bulmak saatlerimi aldı haftasonu. Sadece bulmak için, bir de düzenlemesi var ki, onda da her tema düzgün çalışmadı. Ve o hesapta da plugin eklemek de biraz sorunlu sanırım, öyle birşey göremedim.

Bu durumda anladım ki css upgrade tamamen kandırmaca gibi birşey. Eğer wordpress blogu düşünenler var ise şiddetle özel hostingi tavsiye ediyorum. Özel hosting ile neredeyse aynı fiyata, (yıllık 40-50tl) daha çok hakkınız olacak. Binlerce temayı istediğiniz gibi yükleyebiliyorsunuz. Bunlar alanınızda duruyor ve tek tıkla istediğiniz temaya geçebiliyorsunuz, hiç bir eklenti değişmeden. Binlerce plugin eklenebiliyor ayrıca.

Ben de yeni bir hostinge geçeceğim ama bloggera da kıyamıyorum. Sanırım bir süre ikisi birden devam edecek. Türkçe wordpress imkanı ve hızlı teknik desteklerinden dolayı Turhost'u tercih ettim. Tema tasarımlarımı yapar yapmaz açacağım siteyi.

Bol güneşli ve bloglu günler :)

15 Mayıs 2011 Pazar

Melekli Günler

Mayıs 15, 2011 12 Comments

Paşa'nın annesi olan ablam (bloguna yazı yazmayı bırakmıştı malesef) ikinci erkek çocuğunu kucağına aldı geçen çarşamba günü. 11.05.11 tarihinde ve 11.11 geçe.  Abisinin seçimiyle adı Egehan oldu. Öyle tatlı ki maşallah bakmaya doyamıyoruz. O günden beri bu mucize ile hayatımıza renk geldi.

6 Mayıs 2011 Cuma

5 Mayıs 2011 Perşembe

Bloglamaya Nasıl Başladım

Mayıs 05, 2011 3 Comments
Sevgili İçimden Geldiği Gibi beni böyle bir konuda mimlediği için çok sevindim doğrusu. Genelde okuduğum kişilerin neden ve nasıl yazmaya başladıkları benim de merakımı çekmiştir. Ancak şahsen kendim bu konuda yazmayı hiç düşünmemişim şimdi farkettim.

Mimi alınca hakikaten sordum kendime nasıl oldu da yazmıştım, ve düşüncelere daldım. Üzerinden epey zaman geçti ama az biraz da olsa hatırlıyorum.

Bir yıl önce yeni aydınlık odama geçene kadar, ünversitedeki odam (yaklaşık 8 yıl orada kaldım), hiç bir camı olmayan, karanlık bir odaydı. Tüm gün floresan lambanın altında oturmak ilk yıl gözlerimi çok yormuştu ama sonra alıştım. İlk iki yıl odamda hiç bilgisayar yoktu. Ben de ofisi yeniden düzenleyerek, bir duvarını kaplayan tahtaya bir manzara resmi çizerek onu yaşanılır bir yer yapmaya çalışmıştım, gerçekten de oldu.

İki yıl sonra bilgisayarım odaya gelince (evde kulanıyordum ama okulda yoktu, laptoplar müthiş pahalıydı) karanlık odama yeni bir pencere açılmış oldu. Tüm dünya gün boyu elimin altında. Bütün gün bilgisayar başında oturmamam lazımdı ama mutlaka çalışma arasında mola vermeliydim.

Blogları keşfetmem bir gün yemek tarifi ararken Portakal Ağacı'nı görmemle başladı. Aslında onu blog gibi algılamamıştım. Orada bir yazıda Crebro'nun sitesine yönlendirme vardı. O zamanlar Crebro polimer kil çalışmalar yapıyordu. İşte Crebro'da yaptığı şeylerden başka hayatına dair yazılar ve resimler (ki başta beni çok şaşırtmıştı, nasıl insan internete kendi resmini koyardı vs) blog yazmanın ne olduğunu göstermişti bana. Uzun bir süre hem onu hem de onun linklerinden itibaren girdiğim bir çok blogu takip ettim.

Takip ettiklerim arasında çizerler ilgimi çekiyordu, çünkü eskiden beri içimde kalan bir ukteydi çizmek. Orta eğitimim boyunca çizimle aram hep iyi oldu. Üniversitede defterlerin arasında kendim yaratmaya çalıştığım karikatürist karakter denemelerim vardı. Asistan olunca sınavlarda gözetmen olarak beklerken, kağıda hiç düşünmeden elimi serbest bırakarak ve hatta bakmadan karalamalar yapar, ardından biraz inceleyip neye benzeyeceğini düşünür birkaç ilave ile harika figürler çıkartırdım.

Çizerlerin bloglarını görünce bir tablet aldırdım eşime. Bir süre uğraştım hatta birkaç resim bile var bu blogda. Ancak sonra bıraktım çünkü gerçekten o kadar uzun zaman alıyor ki. Genelde renkli resimler yapmak istediğim için bütün o tonlamalar falan benim gibi acemi biri için saatler sürüyordu. Bu yüzden o kadar zaman ayırmadığım dönemlerde çizmekten koptum. Aklıma zaman zaman başka şeyler geliyor ama bu günlerde eskisi kadar herşeye merakla atlayan bir tip değilim.

Her şeyi yapmak, denemek istediğim dönemdi blogu ilk açtığım zamanlar, her denememi de paylaştım. Ancak zamanla bakış açım değişti. Herkes iyi bildiği şeyi yapsın, isteyen denesin ama ciddi durumlarda işi uzmanına bırakmak en iyisi. Diğer yandan her şeye yetişmek, hepsini en iyi yapmak çok yorucu, ben yoruldum en azından.

Bu günlerde, unutmak istemediğim, keyif aldığım yada faydalı olacağını düşündüğüm şeyleri yazıyorum blogumda. Biliyorum artık eskisi kadar neşeli bir blog değil belki, ama tamamen benimle birlikte değişen canlı bir şey sanki.

Bu mimi tüm arkadaşlarımın yazmasını arzu ediyorum, çünkü gerçekten merak ettiğim bir konu ve ilerde bir tez konusu olursa, eminim arşivlerimiz iyi bir kaynak olacaktır :)

3 Mayıs 2011 Salı

TL-Forint-Euro

Mayıs 03, 2011 11 Comments

Bir koltuğa iki karpuz sığmaz ya, bir para cüzdanına da üç para sığamıyor. Bu sıkıntıyı kaçtır yaşıyorum, durun anlatayım.


Türkiye'den yola çıkarken haliyle yanımda bir miktar para oluyor, dönüşte otobüse falan binmek için. Genelde Sabiha Gökçen'den gidiyorum. Evimden Kadıköye çok kolay ve kısa sürede geldikten sonra E10 otobüsleri ile 30-40 dakka civarında havaalanındayım. Dönüşte de aynı yolu gelicem, bozuk para lazım oluyor.


Yanımda bir miktar euro oluyor ama eğer Budapeste'ye  indiysem, havaalanında bir şeyler almam gerekiyor. Oradan evime nasıl gideceğime göre değişse de (bazen servis bazen tren) illaki eurolar forinte dönüşüyor. Macaristan'da AB'ye girmiş ama neden bilmem parasını değiştirmemiş. İkisi de geçiyor. Ama daha çok Forinti  tercih ediyorlar. Euro verdiğinizde para üstü forint oluyor. Sanırım çevirirken de kazanıyorlar. 1 euro yaklaşık 300 forint ediyor. Ancak bazı yerler 250 ye bile bozuyor.  Unuttuğumuz bol sıfırlı paralar yeniden elimde. Kafamı hep karıştırıyor forint. Eşim diyor sen TL ile kıyasla 1000 forint yaklaşık 7 lira.

Böylelikle cüzdanımda TL nin yanında bir sürü bozuk forint oluyor. Bir bozukluk cüzdanı taşıyorum bir de normal cüzdan, bozuklukların hepsi bir araya gelince ayır ayırabilirsen.


Derken Kosice'ye geliyorum. Eve otobüsle gitmek için bilet almalı, bozukluk lazım. Bozuk eurolar yanımda, sıra onlarda. Bir ayırım da onlara. Bu döngüden fenalık geliyor bana. Üç ayrı bozuk para çantası taşımam lazım ama minik omuz çantama sığmıyor. (not: Avrupa'da euro kullanan ülkelerin bozuk paralarının üzerindeki semboller hep farklıymış. Hangi ülkede basıldıysa onun temsili sembolleri, kişileri falan var. Böyle bir koleksiyona başladım gibi. Hoşuma giden bozuklukları saklıyorum.)

Eve gelince masanın üzerinde üç yığın oluyor. TL ler, forintler ve eurolar bir küme. Dönüşte yine aynı döngüyü kullanacağım, kim bilir bunu daha ne kadar yapacağım.

Macar hava yolları ile gidince, anonslara dikkat kesiliyorum. İngilizce anonsun neredeyse 3-4 katı uzunluğunda sürüyor macarca anonslar. Allahım ne kadar uzun bir dil öyle. Trende falan insanlar konuşurken öyle uzun geliyor ki.  Mesela bizim dilde iki harflik SU onlarda tam onüç harf  SZENSAVMENTES. Tahmin edin artık. Eşime diyorum ki Macar erkeklere allah acısın, kadın dırdırıyla birleştiğinde ne kadar çekilmez olduğunu tahmin edemiyorum artık.

29 Nisan 2011 Cuma

Yazsam Yazsam Ne Yazsam

Nisan 29, 2011 2 Comments
Biraz önce cep telefonumun bağlantı kablosunu aradım, resimler eşliğinde güzel bir yazı yazmaktı amacım ama yok bulamadım. Herhalde evde unuttum. Hangi evde ben de bilmiyorum. Şu an Slovakya'daki evdeyim de...

İki hafta önce okulda sınav dönemi başladı. Normalde iki haftaya yayılmış olan sınav görevimi bir haftaya sıkıştırmalarını rica ettim ve ikinci hafta da yıllık iznimden alıp 2 aydır ayrı kaldığım kocamın yanına geldim. Bu pazar dönüyorum yine. İlk hafta sabahtan akşama kadar sınava girince bayağı bir yorulmuştum. Ama bu yorgunluk fiziksel yorgunluktan çok kafa yorgunluğu. Daha doğrusu hiç bir şey yapmama yorgunluğu.

Bizim sınavlarımız 1.5 saat sürüyor ve gözetmenlerin sınavda herhangi bir şeyler meşgul olması yasak. Boş boş duruyorsunuz. Ve sabah 9 dan akşam 5 e boş boş durunca insan aptallaşıyor. Yani en azından bana öyle oldu, hiç bir şey yapmadan durmak benim için çok zor.

Neyse geçen hafta sonu buraya geldim ve kocacım paskalya bayramı iznini de kullanarak 3 günlük bir tatile götürdü beni. Buraya (Kosice) bir buçuk saat uzaklıktaki Poprad şehrine. Kışın Tatra dağlarıyla kayak turizminin merkezi olan şehir yaz turisti de çekmek için bir Aqua City kurmuş şehre. Aman allahım o kadar büyük ve güzeldi ki. Çok lüks olmasına rağmen inanılmaz ucuz. Türkiyede böyle bir yere gitseniz günlük en az 250 tl gözden çıkarmak gerekir. Burda ise (işte burası http://www.aquacityresort.com/en/) Burda ise en pahalısı günlük sınırsız hizmet (ki bunlar, sauna, solaryum, bitkisel banyolar, termal havuzlar, kayaklar, diğer eğlenceler, 3 çeşit havuzun hepsi, olimpik havuz, fitness merkezi vs... yani orda yer alan tüm imkanları sınırsız kullanımı) tüm gün için 23 euro ki bir otelde kalırsanız (civar otellerde ) yüzde elli indirim uygulanıyor. Bunun dışında mesela sadece olimpik havuz + fitness + çocuk havuzu tüm günlüğü 3.5 euro.

Bu kadar ucuz ya insan kalitesiz bir yer olduğunu düşünebilir ama öyle değil, neden bizde yok diye düşünmeden edemiyorum.

Neyse... İstanbul'da havayı çok kötü bırakmıştım, annem hala kaloriferleri yaktığını söylüyor. Burda ise geldiğim günden itibaren hava çok sıcak. 20 derecenin üstünde sürekli ve ben tamamen yazlık giyinmeye başladım. Camlar sürekli açık, heryer o kadar yeşil ki. Çok güzel olmuş buraları. Kışın gördüğüm için bilmiyordum Ağaçlar çiçekli, yollar çiçekli, hava mis gibi inanılmaz güzel. Şimdi dönünce nasıl olacak merak ediyorum ve ne giyeceğimi kestiremiyorum giderken.

Eşim buraya ilk gelirken, uçaktan inip servis ararken bir Türke raslamış. Normalde tüm ülkede bir elin parmaklarının sayısını geçmez türkler. Büyük bir şans eseri karşısına çıkan bu kişi eşime çok yardımcı olmuştu bilmediği bir yer olduğu için. Onlar bize yarım saat uzaklıktaki Presov şehrinde yaşıyorlar ve Colins mağazasıyla dondurma dükkanları var. Ben geldiğimden beri hiç ziyaret etmemiştik, tatilimizden dönerken onlara da uğradık. Dondurma dükkanında dondurma yapılışına şahit oldum ve fotoğrafladım, daha sonra bahsedeceğim tekrar. Her çeşit dondurma yapıyorlar ve hepsinin de tadına baktım, çok değişikler de vardı.

Son üç gündür de eve kapadım kendimi, blog tasarımları yaptım hala da yapıyorum. Biraz evi temizledim, biraz yürüyüş yaptım. Uçağım pazar günü ama ilk defa Viyana'dan döneceğim, bundan önce hep Budapeşte'den gidip geliyordum. Kosice'nin havaalanı var ama her yöne uçuş yok kısıtlı uçuşlar. Neyse ilk defa Viyana'ya giderken yataklı vagonla gideceğim için merak ediyorum, ardından da çok kısa da olsa Viyana'yı göreceğim. Eşim daha önce yataklı vagon kullanmıştı, bu sefer de beraber gideceğiz bakalım nasıl olacak. Tren yolculuğunun çok keyifli olduğunu söylemiş miydim :)

26 Nisan 2011 Salı

Wordpress ve Blogger Teması :Pasta Hikayesi

Nisan 26, 2011 4 Comments
Yazacak anlatacak çok şeyim var ama bugün tüm günümü blog tasarımına ayırdım. Yarım kalan ve bitmesi için beni bekleyen arkadaşlarımı daha fazla bekletmemek için çalışıyorum.

Sevgili Tuba ile ne zamandır yazışıyoruz ben bile unuttum. Önce blogger ile başladık, tam tema bitmişti ki blogger engeli geldi. Sonra haliyle wordpress düşündü. Bu aşamada Tuba ile birlikte daha önce tama yaptığım bir çok kişi temalarından memnun oldukları için aynen wordpressde kullanmak istediler. Uzun zaman önce wordpresse de girsem diyordum ama zaman ayırmıyorudum. Doğrusu bu engel canımı sıktı falan ama, mecbur kaldığım için wordpressi de öğrendim. (Türk huyu işte, yumurta kapıya dayanmadan olmuyor illa ki..)

Neyse efenim nihayet wordpressi de çözdüm. Her türlü temanız itinayla yapılır. :)

Tuba'nın önce blogger için tasarladığım ardından (burada blogger taslak halini görebilirsiniz) aynen wordpresse taşındı. E biraz sinirlerimi hoplattı ama sonunda oldu. Ben gözüm kapalı blogger kodlarında gezinirken, wordpress beni biraz yordu ama üç aşağı beş yukarı kendisiyle ortak bir noktada buluştuk vesselam.


E hadi buyrun Pasta Hikayesi

p.s: henüz facebook ve izleyiciler eklentisi yer almıyor. En kısa sürede onlar da tamamlanacaktır.

18 Nisan 2011 Pazartesi

Şah ve Sultan

Nisan 18, 2011 9 Comments
Son yazımda kitap okumalarımın tavan yaptığından bahsetmiştim. Şu an elimde bitmesine kıyamadığım, okurken tüylerimin kabardığı, edebi dilinin içinde eski hatıralarımı canlandırarak, büyük bir keyifle okuduğum bir kitap oldu bu. Bitmesini istemiyorum ama merak da ediyorum. Tüm kitaplarımı birilerine verir dağıtırım ama bunu paylaşmak istemiyorum, beni o kadar etkiledi ki son zamanlarda okuduğum kitaplar içinde "işte bir kitap böyle yazılır" diyebileceğim kadar güzel kaleme alınmış.

Elbetteki bu düşünce kişiye göre değişir. Çok okuduğumdan en ağır kavramsal kitapları, en edebi betimlemelerle dolu kitapları dahi sıkılmadan okuyabiliyorum. Hepsinden zevk almayı, neyi nasıl okuyacağımı öğrendim. Son zamanlarda ablamlarla tartışmalarımız da bu yönde. Okuduğum bazı kitapları sıkıcı, ağır, gereğinden fazla uzatılmış bulabiliyorlar. Ama bana hiç öyle gelmiyor ki bu dünya klasiklerini okumuş olmamdan sanıyorum.

Şah ve Sultan da divan edebiyatından manzumeler içeren, sıcacık bir anlatım diline sahip, ama edebi yönden nesir kısımları da oldukça kuvvetli. Divan şiirlerini ne kadar da özlemişim, Yavuz Sultan Selim'in şiirlerini ne kadar az biliyormuşum diye düşünüyorum okurken. Lise yıllarımda çokça haşır neşir olduğum edebiyatla, bilimsel kimlik kazanmamla birlikte uzaklaşmışım ama anladım ki yok ben hala aynı derecede edebiyatı seviyor, iyi yazılmış şeyleri farkedebiliyorum.

Okul yıllarımda her ama her dersi ilgi ve sevgiyle öğrendim. Şimdi binbir zorla ders çalışmak isteyen yeğenlerimi anlamakta güçlük çekiyorum. Benim için resim de matematik de aynı öneme sahip oldu her zaman. Resim benim için kolay bir ders değil, kendine has tekniklerinin olduğu, sürekli öğrendiğim bir dersti. Matematik zevkliydi, fen merak uyandırıcı, beden bedenimin sınırlarını keşfettiren, coğrafya hayaller kurduran... Benim için hepsi çok güzeldi. Şimdi düşünüyorum da, şu anki mesleğim biraz kader ama buna tamamen zıt bir meslek de olsa yine aynı şevkle yapardım.

Ve İskender Pala, öncelikle itiraf etmeliyim ki, yazarını tanımadığım için ve hatta Muhteşem Yüzyıl dizisinin çıkmasıyla rafta çoğalan Osmanlı tarihiyle alakalı kitaplardan biri sanıp çekimser davrandığım için özür dilemeliyim. Ardından Moonish'te tavsiyesini görüp, hiç düşünmeden aldım ama Moonish başlarda pek keyifli bulmamıştı. Bense daha ilk bölümün manzumesinde tav oldum. Okunacak ve kütüphanede yer alması gereken kitaplardan. Ve Çaldıran Savaşı'nın tarih derslerinde verilen yeri ve zamanı bilgisiden çok daha fazlası olduğunu öğreten kitap. Elimdeki üçüncü baskı belki ben çok geç kaldım ama okumayanlara şiddetle tavsiye olunur.

14 Nisan 2011 Perşembe

Bir Varım Bir Yok

Nisan 14, 2011 3 Comments

Bugünlerde birçok diğer blogger gibi ben de bir görünüp bir kayboluyorum. ne oldu bize böyle, ne hallere geldik. En kötüsü de uzun sürdüğü için bu kapatma süresi, herkes yavaş yavaş soğumaya başladı bloglardan, bir de yaz geliyor, çiçekler böcekler insanlar dışarılara çıkacak, iyice kopmaya başlayacağız.

En son rehavetli yazılarımdan sonra kendime gelmeyi başardım ama bu dinlenerek olmadı, aksine Allah bana "al bakalım dertlenecek zamanın var demek ki bir de böyle yaşa" der gibi inanılmaz yoğun günlere girdim. Dün akşam erkenden sızmıştım ve bugün uzun zamandan beri ilk boş günüm yuppi.

İki elim kanda olsa Bir Yastıkta için yazı koyardım illaki ama onu bile koyamadım. Günler bu kadar yoğun olunca, zaman çok yavaş akıyormuş. On günde yapılacak kadar işi iki günde yapınca o kadar uzun geliyor ki gün, ancak iyi yanı, listedeki checklerin çok hızlı artması oldu. Bu yoğunlukta bazen hiç yetişmeyecek dediğim şeylerin yine allahın yardımıyla çarçabuk oluvermesi de ilaç gibi geliyor insana, nitekim işe girişmeden sonuç alınmıyormuş, illaki başlamak lazımmış. Bunları biliyor insan ama hayretler içinde kalarak yaşayınca daha bir anlaşılıyor.

Ce ile ayrılığımız günden güne artan bir özlemle devam ederken, bir haftalığına da olsa yanına gideceğim düşüncesi ile bugün enerjimi fulladım. Ancak öncesinde iki haftalık sınav görevlerimi bir haftaya sıkıştırdığım için, sabah 9 dan akşam 6 ya kadar sınava girdiğim zaman ne yapacağımı da bilemiyorum. Bakalım vücut dayanacak mı. Maratona hazırlanır gibi doping yapmalıyım belki de :)

Dün DHL ile Macaristan'a bir kargo gönderdim, sadece birkaç yapraklık evrak. Anacım ne pahalıymış öyle 70 euro dedi. Wizz eyirle o fiyata gider dönerdim valla. Cuk diye içime oturdu ama napalım mecbur kaldık.

Bütün bu yoğunlukta hiç aksatmadan sürdürdüğüm tek şey kitap okumak. Her hafta yaklaşık 300 sayfalık 3 kitap bitiriyorum. Okuduklarımı hiç listelemedim ama bir ara gözden geçirip yazıcam. Kitapları okuduktan sonra, sırayla tüm familya üyelerine okuttuğum için ( sorularımla da okumak zorunda bıraktığım için) ailecenek okuyoruz bu aralar. Hele maşallah 66 yaşındaki annem de benim okuduğum her kitabı benim hızımda okuyor. İşte bu yüzden kitaplarım okuduktan sonra kimlerde kalıyor hiç bilmiyorum, ablamda mı, yeğenimde mi annemde mi. Bir ara kimler neyi okumamış ayırdıktan sonra hepsini toplayıp bir kütüphaneye vermem gerekecek, zira hiç yer kalmadı.

Sevgiler