31 Ocak 2018 Çarşamba

Önce Ben’cilik

Ocak 31, 2018 4 Comments
Bir süredir kafamda bazı düşünceler dolaşıyor ara ara gördüklerimden, duyduklarımdan. Bu sabah da bir tane olunca içimden yazmak geldi.

Sosyal medyada özlü sözler paylaşmaya pek yatkın biri değilim. Aklımda tutamıyorum, tutsam da herkesin dersi kendine diyorum ve kendime saklıyorum. Fakat bazen öyle özlü sözler (!) görüyorum ki beni rahatsız ediyor. İlk okuyuşta hoş geliyor, hııım mantıklı diyorsun. Ama bir dakka bunda bir tutarsızlık var, bir uyumsuzluk, büyük beden halleri. İşte o zaman üzülüyorum. Ve ne yazık ki böyle şeyleri insanlar okuya okuya bunları doğru kabul etmeye başlıyorlar. Gün gelecek toplumumuz bu yeni değerleri kabul etmiş bambaşka bir kimliğe bürünecek.

Beni rahatsız eden bu özlü sözlerin başında ‘önce ben diyen’ler geliyor. Şimdi arayıp bulamayacağım, siz de görmüşsünüzdür. Sana yamuk yapanı hayatından çıkart, kimse için uğraşmaya değmez, kimse iyilikten anlamıyor bir daha yapma, minvalde sözlerden bahsediyorum. 

Bunları söylemek kolay da yapmak kolay mı? Kimi insanlar var hayatımızdan çıkarmamız mümkün değil, eşimizin akrabaları, kardeşler, iş arkadaşları... Nasıl çıkaracaksın? Ne oldu bizim tatlı sözle yılanı deliğinden çıkaran insanlara, sana bin kötülük yapana zeytin dalı uzatanlara? Hep duyardık kayınvalidesinin kötülüklerine hiç karşılık vermeyip sonunda ah kızım ben çok ettim sana denilen sabırlı gelinler nerde? Kötü sözleri Allah’a havale edip kendi kendine yaşayanlar, sonunda haklı çıkanlar? Kendisine kötü davransa dahi darda kaldığında yardıma koşanlar? Şimdi diyeceksiniz ki insanlar artık daha kötü, zayıf biri buldukça tepene çıkıyorlar. Bu yazdıklarım zayıflık değil aksine güçlülük. Bu hayatta en güçlü insan kimdir biliyor musunuz? (Bence tabi) Kendisine kötü davranan bir insana bağırıp çağırmadan, sakince “benimle bir sorunun varsa konuşup çözmek isterim” diyebilen insandır. Çünkü bu sorunun karşısında hiç bir kötü insan cevap veremez. Bu soruyu göğüsleyecek cesareti yoktur, çünkü aslında yarası kendi içindedir ve onunla yüzleşemeyecek kadar zayıftır. Zaten bu yüzden kötüdür. Kendi içinde barışı bulmuş insandan kötülük gelmez.

Evet bu özlü sözleri yazarken asıl yapılması gereken çözüm es geçiliyor. Hayattan çıkarmadan önce konuşmak, sorunu çözmeye çalışmak. Neden çözüm varken çözülmesin. Diğer yol daha mı kolay? Sonuçları daha mı güzel? 

Kimse için uğraşmaya değmez meselesine gelelim. Bazen sevmediğimiz kişiler için çaba göstermek zor geliyor, gerçekten zor. Ama hayat hep istediğimiz şekilde geçmiyor. Günün yüzde kaçında istediğimiz şeyi yapıyoruz. Bazı şeyleri yapıp bırakacağız. Kimse görmese de Allah görür, karma bilir diyeceğiz. Ben yaptım denize attım, bundan sonrası Evren’in işi deyip bırakacağız. Sen kimseyle uğraşmazsan, gün gelecek başkası da senle uğraşmayacak. Sen de bazı kişilerin önemsizleri listesindesin çünkü.

İyilikten anlamıyor insanlar, anlamasın. İyilik onlar anlasın diye yapılmıyor zaten. İnsanın içinden gelen birşeydir iyilik, huzurlu, kendiyle barışık, iyi niyetli insan iyilik yapmadan duramaz. Kim olursa olsun. Sen iyilik yapmak istemiyorsan acaba kendinle çözemediğin bir mesele mi var? Ona bakmalı. İyilik yaptıktan sonra duyulan haz, bu dünyadaki en büyük hazlardan biridir. Sanıyorum ki bu haz, karşılığında bana da iyilik yapsınlar fikrinin güzelliğinden daha fazla. İşte bu yüzden iyiliği karşılık için yapmanın bir gereği yok. İster karşılık olsun ister olmasın, ne farkeder? Ben alacağımı aldım.

Yazarken sen diye yazdım kolayıma geldi ama buradaki sen; sen, ben, o, hepimiz. Lütfen özlü sözleri okurken ve ben de öyle yapıcam demeden önce iki kere düşünün.

Hürmetler.

29 Ocak 2018 Pazartesi

İki haftadır

Ocak 29, 2018 3 Comments
Ben kolay kolay hasta olamazdım, iki haftadır hastayım. Hatta sırayla hepimiz olduk ama en uzun benimki sürdü. Muhtemelen hiç dinlenemediğim için. En ağır zamanlarında gün içinde en fazla yarım saat yatabiliyordum, sonra tepemde iki kuduruk. Ama eşimde öyle olmuyor bak, o daha uzun süre yattı.

Sanırım biraz farklı bir gripti. Doktora gitmeye direndiğim için tam teşhisi bilmiyorum. Benzer belirtilere sahip arkadaşım domuz gribi dedi. Belki. Bildiğim birşey varsa da hayatımda ilk defa böyle bir grip oldum. İyileşmiş gibi uyanıyorsun sonra iki saat geçiyor yere çakıyor seni. Kafam düşük zorla işlerimi yaptım bütün gün. Akşamları da çocuklarla yatıp çocuklarla kalktım. Kimi uyuyamadığım zamanlar oldu tabi. Baş ağrısından, ateşten... Ve iki haftadır gece uyanmalarımda uykum gelsin diye okuduğum kitaplardan başka kendim için hiç birşey yapamadım. Normalde çocuklar uyuyunca film veya dizi seyreder, bazen arkadaşlarımla buluşur, yogaya gider vs. keyifli şeyler yapardım. Vücudu besleyelim derken ruhum ihmal edilmiş oldu, sonra ben daha depresif oldum, gündüzleri daha sinirli oldum, kocamı bir kaşık suda boğacak kıvama geldim, hepimiz perişan olduk :(

Haftasonu yetsin bu ruh daralması deyip güzel aktiviteler planladık ama bedenimin isyanı keyif almama izin vermedi. Ruhum dinlenemediği gibi bedenim de ekstra yoruldu pfff :/

Ve cumartesi gecesi kulağım ağrımaya başladı. Pazar günü tüm gün dışarda kulak sancısıyla dolaştım, kucak isteyen Nova’yı taşıdım, bir sürü yol yürüdüm. Bu sabah artık doktora gitmek farz olmuştu kadın direkt antibiyotik yazdı kulak enfeksiyonu. Bilenler bilir Hollanda’da antibiyotik çok zor verilir :(

Neyse bu hafta artık zinciri kırıp şu çukurdan çıkacağım, zira ajandalardaki programlar hastalık dinlemiyor. İş bu vesileyle bloğuma neden yazmadığımı beyan eder, sevgiler sunarım. ( galiba deliriyorum, bunda şu an okuduğum Şebnem işigüzel’in sarmaşık isimli kitabının da etkisi olabilir) ( ha sahi nihayet Goodreads’ta hesabımı açtım ve #2018bookchallenge için 50 kitap attım. Hastalık sebebiyle 5’ i bitti bile, 4-5 tane de yarım var hadi bakalım)

18 Ocak 2018 Perşembe

Küçük Ağaç’ın Eğitimi

Ocak 18, 2018 0 Comments
Henüz bitirdiğim bu kitabı çok ama çok beğendim, isterim ki herkes okusun, ruhunu zenginleştirsin. Kitabı İstanbul’da satın alıp okumadan arkadaşıma hediye etmiştim. Baktım e-kitap versiyonu da varmış, çok sevindim. E kitap olarak okuyunca, içindeki sevdiğim bölümleri alıntılamak kolay oluyor. Ancak bir süre sonra kitabın büyüsünden unuttum gitti. Zaten tüm sayfaları koyasım geldi. E bu da mümkün olmadığına göre indirin okuyun lütfen.



******
Doğa hakkında her şeyi bildiğini ve Doğa' nın ayrı bir ruha sahip olmadığını söyleyenler, bir dağın bahar fırtınasında hiç bulunmamışlardır. Man-o-lah (doğa ana) baharı doğurur­ken, doğum yapan bir kadın yatak çarşaflarını parçala­ması gibi dağları parçalayarak işe başlar. Bir ağaç, kış rüzgarlarından yorulmuş da eğilmişse, Man-a-lah onun temizlenmeye ihtiyacı olduğunu tahmin eder. Yerden onu kamçılar ve dağa fırlatır. Her çalının, her ağacın dallarının arasından geçer ve rüzgardan par­maklarıyla çevresini  hissettikten sonra onları temizler ve zayıf olanları düzeltir. Bir ağacın yok edilmeye ihtiyacı olduğunu ve rüzgarla doğrulamayacağını tahmin ederse, yalnızca vurur! Ağaç­tan geriye bir şimşek çarpmasından yanan bir meşale ka­lır. Man-a-lah canlıdır ve acı çekiyordur. Siz de buna ina­nacaksınız. Büyükbaba dedi Mon-o-lah -diğer şeylerin yanı sıra­ geçen yıldan kalan doğum hasarını düzeltiyormuş; bu yüzden ye doğumu temiz ve güçlü olacakmış. Fırtına bittiği zaman , küçük ve hafif yeni sürgünler, mahcup yeşiller çalıların kenarında ve ağaç dallarında büyümeye başlar. Sonra Doğa, Nisan  yağmurunu getirir. Yumuşak ve yalnız fısıldar o. Çukurlarda ve ağaçların   yere eğilmiş dallarından damlayan yağmurun altında yürüye­ bileceğin patikalarda sis yaratır.. Sonra, sanki en sıcak zamana erişince, birden soğuk seni çarpar. Dört beş gün soğuk kalır. Bu, böğürtlenlerin tomurcuklanması içindir ve bu soğuğa "böğürtlen kışı" adı verilir. Böğürtlenler onsuz tomurcuklanamaz.. Bu ne­denle bazı yıllar hiç böğürtlen olmaz. Soğuk sona erdiği zaman, asla orada yetişeceğinden kuşku duymadığın  yer­lerde, dağın üstünde kar topları gibi kızılcık tomurcuklanır.

********

Büyükbaba dedi ki verdiğin bir şeyi nasıl yaptığını ona  anlatmak, yalnızca "bir şey" vermekten daha iyiymiş. De­di ki, "Bir adama kendi başına yapmasını öğretirsen, o za­man adam iyi olur. Oysa yalnızca bir şey verip hiçbir şey öğretmezsen, o zaman adama geri kalan yaşamı boyunca, sürekli veriyor olursun." Büyükbaba dedi ki, "O adama yanlış hizmet yapmış olursun , çünkü sana bağ olursa, o zaman onun kişiliğini alır ve çalarsın ." Büyükbaba dedi ki bazı insanlar yalnızca sürekli vermeyi severmiş, çünkü bu onlan kibirli, verdiği kişiden da­ha iyi yaparmış. Yapmalan gereken tek şey , kişiye kendisine bağımlı olmamasını sağlayacak küçük bir şey öğret­mek olduğu halde...

Büyükbaba dedi insan doğası, olduğu gibi olduğun­dan, bazı kişiler bazı insların kibir hissetmekten hoşlan­dıklarını keşfetmişler. Dedi ki bu kişiler o kadar üzgün in­salarmış ki onları avlayacak herhangi birinin köpeğiy­mişler. Kendi kendilerinin insanı olmak yerine Bay Kibir­lilerin köpeği olmayı tercih edecek kadar alçalmışlar. De­di ki ihtiyaçları olan şey, sırtlarında sert bir bot tekmesiy­le yapılan eğitimken, ihtiyaç duydukları şeyler konusun­da sürekli sızlanırlarmış. Büyükbaba dedi ki bazı uluslar aynı şekilde kibirliy­miş, dolayısıyla kendilerine büyükbaşlar denilebilirmiş. Yürekler doğru yerde olsa, verdikleri insanlara nasıl yapı­lacağını öğretirlermiş. Büyükbaba dedi bu uluslar bunu yapmazlarmış çünkü o zaman  diğer insanlar onlara ba­ğımlı olmazmış ve ilk ağızda peşinde oldukları şey de buymuş.

12 Ocak 2018 Cuma

Huzur..

Ocak 12, 2018 5 Comments
Canım yazmak istiyor...

Biraz önce çocuklarla hep beraber yattık, biri sağımda biri solumda. Konuşa konuşa, öpe koklaya, şarkı söyleye söyleye uyudular. Kalbim huzurla doldu. 

Kızıma iki gün önce yeni bir çarşaf takımı aldım indirimden. İstediği unicornlu bir takımdı ama üzerinde taç resimleri vardı ve “glow in the dark” yazıyordu. Bir süredir glow in the dark eşyaları çok ilgisini çekiyor. Dün hemen yıkadım kuruttum, uyumadan önce pek parlamadı. Sonra babası keşfetmiş telefonun ışığını bir süre tutup bekleyince ışıldamaya başlıyor. Bu akşam yorganın her yerine ışık tuttuk, lambaları kapatınca parıl parıl parlarken sevincini anlatamam. Anne keşke bu Doğum günü hediyem olsaydı, sonra alsaydın dedi. Canım kızım.

Onlar kollarıma sarılmış halde ben birer elimle ayaklarına masaj yaparken uydurduğum bir şarkıyı söylüyoruz hep beraber. Aslında birkaç farklı şarkı var söylediğimiz ama içerikleri zamanla değişiyor. Şimdi uyku zamanı isimli şarkımızın şimdiki versiyonu şöyle:

Şimdi uyku zamanı
Bütün hayvanlar yattı
Kelebekler uyudu
Kuşlar da yuvasında
Minik kedi uyuyor
Annesinin koynunda

Atlar girdi ahıra
Yattılar samanlara
Daldılar rüyalara
Şimdi uyku zamanı.
Şimdi uyku zamanı
Bütün hayvanlar yattı
Sabah olunca yine
Gelir oyun zamanı

Tavuskuşu kümeste
Yatacak yer arıyor
Devekuşu kocaman
Ona yer bırakmıyor
Haydi kavga etmeyin
Beraberce uyuyun
Sabah olunca yine
Oyunları oynayın

Yıldızlar gökyüzünde
Pırıl pırıl parlıyor
Aydede çocuklara
İyi geceler diliyor
Haydi yatın çocuklar
Şimdi uyku zamanı
Sabah olunca yine 
Gelir oyun zamanı

Novacım bu şarkıyı başından sonuna eksiksiz söyleyebiliyor. Helocum ufakken türetmiştim ve sözlerini dönemin ilgi duyulan hayvanına göre değiştiriyordum. Yukarıdaki halinde giriş dörtlüğü eskiden beri aynı; atlı kısım, kızımın zamanından; tavuskuşu ve devekuşu oğlumun isteği üzerine yaratıldı; son kısım da yine eskiden kalma. Melodisi “Twinkle twinkle little star” ile aynı. Onun gibi söyleyebilirsiniz ☺️ Kendim uydurdum diye demiyorum ama ben bile seviyorum, uykuyu getirdiği ise defalarca ispatlandı :))

Bir diğer not etmek istediğim uyku rutinimiz daha var. Kızımın uykuya gitmeden önce hep söylediği birşey var. “Annecim seni pembe yıldızlara kadar seviyorum”. elimi 5 kere öper ve sarılırken gece yanıma gel der. Genelde ben kardeşini uyuturum çünkü. Bunu duyan oğlum ise hemen araya girer. Annecim seni mor ve de mavi yıldızlara kadar seviyorum. Hızlıca söylemeye çalışırken bazı heceler kaybolur, çok ama çok tatlı olur. Öpmeden duramam.

Bu gece birkaç saat sonra oğlum doğacak. Tam üç yıl önce. İnanması güç, nasıl geçmiş üç yıl daha dün gibi. Öyle güzeldi ki bu yılımız birlikte, sonrakileri heyecanla bekliyorum.

Geçende arkadaşımla konuşurken üçüncü çocuk mevzusu geçti. Dedim, bu güne kadar çocuklar hep ufaktı, biz daha çok fiziksel ihtiyaçlarını gideriyorduk, büyütmek için yedir, uyut, oynat, getir götür...Şimdi büyüyorlar ve onların beynini ve ruhunu besleyeceğimiz döneme giriyoruz. İşte bu dönemi sabırsızlıkla bekliyorum. Onlara güzel ahlakı öğretmeyi, aç beyinlerine doğru bilgiler ekmeyi, kültürü, coğrafyayı, tarihi anlatmayı, birlikte yapacağımız gezileri, kısaca bu yeni dönemi merak ediyor ve yaşamak istiyorum (Allah’ın izniyle tabi) Bir bebek daha olursa, onun ihtiyaçlarını gidermekle meşgul olurken, diğerlerinin bu dönemlerini kaçırabilirim, bu yüzden istemiyorum dedim. Bebek sevmek çok güzel ama, bunlar da çok çok güzel.

Sevgiyle...

4 Ocak 2018 Perşembe

Özleyecektim

Ocak 04, 2018 4 Comments
Bir önceki yazımdaki karamsar havanın tam tersine, İstanbul bana güzel geldi, kendimi iyi hissettirdi bugün. Eskiden çalıştığım fakülteye gittim, çok sevdiğim hocamla birkaç saat sohbet ettim. Sonra biraz dolaştım, sahaflara gidip arkalarını okuya okuya, dükkanları geze geze kitaplar aldım. Böyle bir özgürlüğü uzun zamandır yaşamamıştım. Diğer yandan böyle bir özgürlüğe sahip olup da uzun zamandır yapmadığım, özlediğim şeyleri yapma imkanı bulamamıştım.

Tabi ki hatıralarım canlandı. 2011 yılına kadar her gün bulunduğum yerlerde olmak, yaptığım şeyleri hatırlamak, yürüdüğüm taşları, seyrettiğim binaları görmek... O zamanlar İstanbul şimdikinden belki biraz daha iyi durumdaydı ama gerçekçi bakarsam yine de çok iyi değildi. Fakat ben o zamanlarda da hayatımın iyi ve kötü taraflarını yaşamış, acı tatlı hatıralar biriktirmiş, tatlı olanları özlemle anar olmuşum.

Oysa göçmen anneler arasındaki sohbetlerimizde İstanbul’a dair en özlediğimiz şeyleri konuştuğumuzda, şimdiki İstanbul’u değil çocukluğumun İstanbul’unu özlüyorum derdim ben de bir çok diğer kişi gibi. Fakat 2011 aslında çok da eski bir zaman değil ve ben onu da özlüyormuşum. Burada yaşamaya devam etseydim, yine olumlu olumsuz yaşanmışlıklarım içinde, yine, yeni özlemler biriktirmiş olacaktım. Çünkü biliyorum ki, ülkenin hali ne olursa olsun, ben yine kendime, aileme keyifli anlar yaşatmak için uğraşacaktım. Kendi içimizde mutluluklarımız olacaktı, kendi hayatlarımıza, ailelerimizle dair ilerde önleyeceğimiz anılar biriktirecektim. Nitekim gün gelecek Hollanda’da geçmişte kalmış günlerimi de özleyeceğim. Yani nerede olursak olalım özlem hep geçmişe yönelik olacak ve her koşulda özlenecek birşey mutlaka olacaktı.

O zaman diyorum çektiğim şey gurbet özlemi değil aslında, çocukluk özlemi, gençlik özlemi, iki gün önceye dair yaşanmış bitmiş zamanın özlemi... Bu özlemlere takılıp kalmak iyi değil derler, ileri bakacaksın, hayatını yaşayacaksın.... Ama ben ara sıra özlemlerimin kollarına kendimi bırakmayı seviyorum. Şöyle sarsınlar beni, azıcık sıksınlar bedenimi, gözlerindeki yaşları akıtsınlar ve sonra, hadi bu kadar yeter, bak ne güzel şeyler yaşamıştın deyip omzumu sıvazlasınlar. 

Özlem hep (ve iyi ki) var olacak....

2 Ocak 2018 Salı

Kültür Şoku

Ocak 02, 2018 8 Comments
Bugün alışveriş yaptığım adam paketimi hiç yüzüme bakmadan fırlatırcasına verdi, paramın üstünü de öyle. Ne bir “buyrun/iyi günler/ iyi akşamlar/ bereket versin” gibi bir söz, ne de bir bakış! Hayırlı işler lafım ağzımda kaldı, çıktım gittim.

Tabi bunu çok çok yadırgadım. Belki adamın ters anıydı, canı sıkkındı falan ama, bu yaşadığım ilk tecrübe değil İstanbul’da. Bu yüzden başlıktaki şok kelimesini abarttım biliyorum ama şaşkınım.

Sonra düşündüm. Yurt dışına ilk çıktığım zamanlar ben de insanlarla konuşurken (özellikle erkeklerle) göz teması kuramıyordum. Çok iyi hatırlıyorum eşim beni uyarmıştı. Burada insanlarla konuşurken yüzüne bakman lazım yoksa şüphe çekersin, ayrıca onlara dikkatini verdiğini göstermen gerekir aksi saygısızlık kabul edilir demişti. O günden beri uğraştım büyük ölçüde düzelttim bu huyumu. Fakat şimdi düşünüyorum da ben o alışkanlığı nasıl edinmiştim, neden yapmıyordum, neden çekiniyordum? Yanıtı çok basitmiş, gerçekten Türk toplumunda böyle bir kabul var. Karşı cinsler birbirlerine; günah diye, hocalar öğrencilerine; yüz bulmasınlar diye, yöneticiler çalışanlarına; otoriteleri sarsılmasın diye, sokaktaki vatandaş mahallenin çöpçüsüne; ikinci sınıf diye yüzüne bakmaya, göz teması kurmaya tenezzül etmiyor. Edeceği birkaç kelamı varsa da, yarım ağızla söylemiş olmak için söylüyor, yürekten söylemiyor. 

Oysa ne büyük bir fark yarattığını görüyorum yıllardır Hollanda’da. Hem bana hem karşımdakibe daha iyi geliyor bu. Gerçekten çok alışmışım da. Minibüsten, taksiden inerken/ binerken selamımı veriyorum. Marketten çıkarken yüksek sesle kasiyerlere ve önümde arkamda bekleyenlere iyi günler diliyorum. Bunu yapınca başlar bir dikleşiyor, ağızlar açık kalıyor, kimi karşılık veriyor kimi vermiyor ama şaşırıyorum. Bu da mı bitti ülkemizde? 

Oysa yurt dışında yaşayıp da ülkesine çok sık gelenlerden biriyim. Senede en az iki kez bazen 3-4. En son eylül başında geri döndükten sonra Hollanda’ya, şimdi yine gelince teyzem telefonda anneme demiş. E daha biz görüşemedik buradayken (evleri yürüyerek yarım saat mesafede) ne çok geliyor bu kızın diye :) Annem de onlar gezmeyi seviyor demiş naapsın.

Ne diyecektim geçen yaz geldiğimizde, deniz tatilinde bir dede benimkilerle yaşıt iki torununu denize soktu. Büyüğünü havaya attı ve hiç yakalamadan suya bıraktı. Hazırlıksız yakalanan çocuk su yuttu, korktu ve ağlamaya başladı. Dede ağlama, alışıcan birşey yok diye diye ufağı attı bu sefer. Ufak olan öyle korktu ki bir daha annesinin kucağından denize inmedi. Ben de 5mt öteden adamı içimden pataklıyorum ama birşey yapamıyorum. Çocuklara hiç yoktan çocukluk travması yarattı dedeleri. Tabi bu belki de yaşadıklarının benim şahit olduğum ufacık bir kesiti. Ve bu adam gibi olan binlercesi. Şok üstüne şok yaşıyorum gördükçe. Ne kadar da çocukların tercihlerini dinlemeyen, saygı duymayan bir ülkeymişiz. Burada yaşarken gözüme batmıyordu hiç (gerçi o zaman anne olmadığım için onun da etkisi olabilir) Hollanda’da özgür ve değerli çocukları gördükten sonra farkı daha çok farkediyorum. 

Biraz önce de kız çocukları 9 yaşında evlenebilir haberi ortaya çıktı. Gerçi diyanet sonra yalanlayıp asılsız haber demiş ama böyle düşünen ve buna olur veren yetişkinler yoktur diyemeyiz. Biliyoruz ki önceden de vardı hala da vardır, hiç yakıştırmadığımız tipler bile bu kafalarda olabiliyor. :( Neden çünkü çocuğu sayan, birey olarak gören yok.

Yurt dışına ilk çıkışta her insan bir yıl kadar bir kültür şoku yaşar, bir çok şey farklıdır, hayret edilecek çok şey vardır. Ben artık hollanda için bu tip bir hissi yaşamıyorum ama ömrümün 30 yılını geçirdiğim ülke için yaşıyorum ne garip. Üstelik dediğim gibi bu kadar sık geliyorken. Fakat biliyorum ki burada yaşadığı halde her geçen gün oluşan yeni şeylere karşı aynı benim gibi hisler besleyenler de var. Yaşadığın ülkede kültür şoku :/

Ne diyeyim umarım bundan sonraki şaşkınlıklarım iyi şeyler için olur ve “yazık çok yazık” yerine ben “vay be, bravo” gibi hislere bürürünürüm.

30 Aralık 2017 Cumartesi

Bizden Size Mutlu Seneler

Aralık 30, 2017 3 Comments


Yılbaşını ailemizle geçirmek için Türkiye’ye geldik. Gelmeden önce evimizde geleneksel yılbaşı pozumuzu çekmiştik. Yıl sonu için durum değerlendirmesi yapmak, dilekler niyetler sıralamak için kendimle başbaşa kalacak zamanı henüz bulamadım ama, herkese mutlu, huzurlu, sağlıklı bir yıl diliyorum. 

İyi yıllar ❤️

24 Aralık 2017 Pazar

Ölümsüzlük?

Aralık 24, 2017 2 Comments

“İster Kudra’nın dediği gibi, ilahi bir zekânın rehberliğinden olsun, ister ortalıkta görünmeyen Bandaloop doktorlarından aldıkları doğaüstü bir ilham olsun (belki de Bandaloop’lar ilahi zekânın birer aracısıydılar) ya da ister kendi sezgilerinden doğsun, Kudra’yla Alobar mağaralarda kaldıkları süre içinde dört elemente dayalı bir program geliştirmişlerdi.”

“Bu dört element hava, su, toprak ve ateşti. Wiggs Dannyboy’a biraz ısrar edilirse, bunların her birini teker teker ele alır, ayrıntılarına girer, Kudra ile Alobar’ın programında nasıl kullanıldıklarını anlatırdı. Doktor Dannyboy ölümsüzlük konusuna kafayı tam anlamıyla takmıştı. İnsanın canını çıkarana kadar konuşabilirdi.

Belki Dannyboy’un iddialarını daha sonra incelemek yararlı olabilir. Ama şu an için, havayı solumaya, suyu yıkanmaya, toprağı besine, ateşi de sekse bağladığını söylemekle yetinelim, daha iyi. Bu bağlantıyı kurarken, ayinsel bir biçimde ve azimle kucaklandığında, dört elementin hayatın süresini uzattığına ilişkin incelemesini desteklemek üzere işe biraz deneysel veri ve tıbbi kuram katıyordu.

Bunlara ek olarak Doktor Dannyboy bir de beşinci element getiriyordu ortaya: Pozitif düşünce. Solumanın, yıkanmanın, yemek yemenin ve düzüşmenin Alobar’la Kudra’ya bol bol fiziksel zevk getirdiğini, zevkle doygun bir organizmanın da devam etme eğiliminde olduğunu vurguladıktan sonra, yaşama isteğinin salt bir uzun ömür uyarıcısı olarak azımsanamayacağına işaret ediyordu. Hatta Doktor Dannyboy daha da ileri gidiyor, tüm ölümlerin yüzde doksanının intihar sayılabileceğini söylüyordu. Hayata karşı merak beslemeyen, var olmaktan çok az sevinç duyan kimseler, bilinçaltında hastalıkla, kazayla ve şiddetle işbirliği yapar, onları kendi üstlerine çekerler, diyordu.”

Alıntı Şuradan
Parfümün Dansı
Tom Robbins

22 Aralık 2017 Cuma

Haftanın Özeti

Aralık 22, 2017 2 Comments
Günün özeti yazılarına benzer şekilde haftanın özetini yazmak istiyorum bugün. Gerçi bu gün henüz bitmedi ama olsun. Zira dün akşam artık bitsin bu hafta diye isyanlardaydım. Sadece bedensel olarak değil zihinsel olarak da yoruldum.

Pazartesi sıradan başladı aslında. Kızımı okula bıraktım geldim, sonra ortalık toplama ardından oyun ablası geldi. Ben bu sırada ev işlerimi bitirdim yemek hazırladım. Öğlen oyun ablasını uğurladıktan sonra markete gittik Nova’yla. Bir saatlik market işi onunla çok daha uzun olduğundan 12.30 da çıktığımız evden 14.15 de Helo’yu almaya okula gidene kadar pek bir heyecanlıydı. Zar zor yetiştik çok şükür.  Çocuklar okul bahçesinde oynadıkta sonra eve gelmemiz 15.00, biraz yemek, dinlenme, oyun ve uzun zamandır planladığım ama fırsat bulamadığım ışıkları asma işi derken saat 17.00 de ritmik jimnastiğin sezon sonu gösterisi için 15 dakka önce evden çıktık. Tüm öğrenciler gösteri yaptıkları için bir saatten fazla sürdü. Kalabalıktan ve yorgunluktan duramayan oğlum (gündüz uyulmadığı için bu saatlerde huysuzluğu başlıyor) pek tabi ki gösteriyi rahat seyrettirmedi. Tam ablasının gösterisi sırasında çişi geldi. Topu topu 1,5 dakika olan gösteriyi zorla tamamlayıp tuvalete koştuk. Saat 6 gibi işten çıkıp doğrudan gösteriye gelen babasına oğlanı postalayıp eve yolladım. Tüm gösteri bitince kızı alıp eve geldik. Sanırım 18.30 civarıydı. Yemek yenildi, çocuklar hooop yatağa. Saat 8 de uyumuşlardı. 



Salı günü yine erkenden uyandık, bugünden itibaren dört güm boyunca oğlumun da okulu var. Hep beraber kahvaltı ettikten sonra (bu rutinimiz en başından beri var hepimiz sofrada oluruz kahvaltı ve akşam yemeklerinde) kızımı okula ben, ben okuldan dönmeden oğlumu da babası okula bıraktı. Gelir gelmez yine ev işleri. Çamaşırlar, yataklar ve yemekler. Bunları 2,5 saat içinde yapıyorum. Yemeği sabahtan yapmazsam sonradan zor oluyor. 11.45 de oğlumu okuldan alıyorum eve geliyoruz çünkü daha 2 saatimiz var ablası için. Beraber yemek yiyoruz, oyun oynuyoruz sonra ablasını alıyoruz ama bugün bir değişiklik oldu, oğlumun arkadaşı Damla ve kardeşi bize geldi oynamak için. Onlar oynarken annesine bırakıp bir koşu Helo’yu almaya gittim. Tabi ki bir koşuda gelemedim çünkü okul bahçesinden çıkabilmemiz için sihirli bir güç lazım. Neyse bir şekilde çıktık ve eve geldik. Helo’yu besledik, biz arkadaşımla birşeyler içtik ve bu esnada çocukları zaptettik :) Çocuklar ufak olunca kendi kendilerine müdahale etmeden pek oynayamıyorlar. Saat 4’te onlar gittiler. Normalde gitmeden önce birbirimizin evini toplarız ama bu sefer toplamasını istemedim çünkü oyuncakların düzeni karışmıştı ve çocuklarımın alışkın olduğu düzende yeniden toplamalıydım. Onlar gittikten sonra evi topladım, yemeğe ilave pilav yapacaktım onu yaptım. O akşam için kız arkadaşlarımla dışarı çıkıp yılbaşı hediyelerimizi verecektik ama bir arkadaşın hastalığı nedeniyle erteledik. Baya bir yazışma trafiği olmuştu, son ana kadar çıksam mı çıkmasam mı karar veremedik. En son akşam yemeği ve çocukları uyuttuktan sonra bir makine çamaşırı katlayıp günlük mesaime veda ettim. 


(Sehpada kızımın sınıf arkadaşları için bir haftadır yazmayı sürdürdüğü yılbaşı kartları)

Çarşamba günü yine benzer başladı. Çocuklar okula gönderildikten sonra farklı olarak okuldan eve gelmeyip doğruca markete gittim. Bu akşam oğlumun okulunda kerstdiner (christmas yemeği) var. Ben de listedeki yiyeceklerden patates kroketi seçmiştim yapıp getirmek için ama almayı unutmuşum. Onu almak için markete uğrayıp bir sürü başka şey aldım, kasabanın pazarına uğrayıp kızıma bir sonraki gün için elbise, dekorasyon mağazasından gözümü alamayıp birkaç hediyelik eşya derken eve 10 da varabildim. Hızlıca işlerimi yaptım ve oğlumu almaya gittim. Çarşamba günleri kızım 12.30 da çıkıyor okuldan. Biz de oğlumla eve gelmeden oradaki cafeye veya çiftliğe gidiyoruz beklemek için. Hava soğuk diye cafede oturduk, kahve içtim birşeyler yedik ve sonra Helo’yu aldık. Cafede masalarda kavanozda süsler vardı. Ay bunu yaptırayım çocuklara dedim ve eve gelince biz de yaptık. Tabi ben örtü falan sermeye fırsat bulamadan olaya giriştikleri için heryer battı. Toplaması süreçten daha uzundu ama eskiden kızımla çokça yaptığım bu tip aktiviteleri uzun zamandır yapmadığımız için iyi geldi. Yani bana iyi geldi, vicdanım rahatladı :)) Saat 5’e kadar evdeydik. Patatesleri ve çocukları hazırlayıp 5.15 de evden çıktık. Okulda bir saat kaldılar ve biz bu arada kızımla cafede oturup bekledik. O kartlarını yazdı ben de biraz kitap okudum ve birşeyler içtim. Birlikte patates kızartması yedik. Bu cafenin patates kızartmasına bayılıyoruz. Sonra eşim bizi almaya geldi, Nova’yı okuldan alıp eve geldik. Yemek ve uyku faslı ile günü bitirdik.





Perşembe günü büyük gün, kızımın okul yemeği var akşama. Günlerdir bunun için hazırlanıyoruz. Sabah çocuklar okula gittikten sonra yine ev işleri ve çamaşır ardından yemekleri hazırladım. Güya ben bu haftanın dört sabahı sahip olduğum boş zamanda fizik çalışacaktım fakat hala organize olamadım. Neyse, sonra oğlumu aldım, bu sefer okul çıkışı bir kaç anne ile konuşurken onlar civarda koşturdular. Bu arada bir çamurlu su buldular. Donlarına kadar ıslanmışlar. Eve geldik doğru banyoya. Banyodan sonra beraber yemek yedik ve akşam için hazırlayacağım keki yaptık. Onu pişirdik ve kızımı alma saati geldi. Okula gittik beraber, yine tabi ki oynadılar, evde çok işim var diye gidelim istiyorum gelmiyorlar. En son kızım düşüp ağlamaya başlayınca kapıp götürdüm, yoksa okuldan çıkacağımız yok. Eve gelir gelmez kekleri süsledik Helo’yla. Çünkü o yapmak istiyordu. Biraz yemek yedi ve sonra hazırlanma saati geldi. Bu süre içinde oğlumla pek ilgilenemediğim için sapıttı, evi darmadağın yaptı, çam ağacındaki süsleri her yere fırlattı :/ Her şeyi öylece bırakıp çıktık zira yine geç kalacaktık. Nitekim yolun yarısında ayakkabısını beğenmeyip zırlaya zırlaya döndük değiştirdik. Allahtan okul yakın ama biz nedense hep geç kalıyoruz, yakın evlerin kaderi midir nedir? Koştura koştura gittik yetiştik. Tabi tüm bu olaylarda oğlumu da sürüklüyorum ya peşimden bazen acıyorum haline. Neyse kızımı 17.30 da okula bırakıp eve döndük ve bir süre sonra babası geldi. Oğlumu ona bırakıp hızlıca yemek yiyip yukarı kaçtım çünkü biraz yalnız kalmaya ihtiyacım vardı. Onlar yemek yiyip 19.00 da Helo’yu almaya gittiler, ben 19.15 de yoga dersim için çıktım ve 9.15 de eve geldiğimde uyuyorlardı. Yine dayanamayıp onlarla beraber uyudum.


Ve cumaya gelirsek henüz bitmedi ama ne olacağı şimdiden programlı. Yine sabah okul mevzusu aynı başladı fakat fazladan bir bankaya uğrayıp geldim. Geldiğimden beri bu yazıyı yazıyorum bu yüzden ev işleri kaldı, bugünlük boşverdim. Birazdan arkadaşım ve çocuklarıyla kütüphaneye kitapları bırakmaya gideceğim. Oğlumu okuldan almadan önce öğretmenlerine minik birer yılbaşı hediyesi ayarlamam lazım. Onları alıp hazırlayıp oğlanı alacağım. Kızım da bugüne özel erken çıkacak 12.30 da çünkü 2 haftalık tatil başlıyor. Saat 1 de oyun ablamız gelecek ve 3 saat kalacak. Bu sürede sabah ihmal ettiğim işleri yaparım. O gidince 16.30 da kızımın yüzme dersine gitmemiz lazım. Eşimin öğleden sonra evden çalışma ihtimali var gelirse oğlum onun yanında durur biz yüzmedeyken. Postaneye uğrayacaktım bir de ama yetişmedi planlarım bakalım belki öğleden sonra oyun ablası buradayken kaçarım. Yüzmeden sonra yemek ve uyku ile bu gün de biter inşallah. 

Sevgiyle.



11 Aralık 2017 Pazartesi

Gerçek Çam Ağacı mı O?

Aralık 11, 2017 13 Comments
Yılbaşı ağacınızı nasıl alırsınız? Gerçek mi yapay mı? Gerçek alırsam sadece saksıda alırım, ağaçların kesilmesine dayanamam, sonra da onu bir yere ekerim diye düşünüyorsanız pek güzel. Bence de en güzel seçenek o. Fakat ben artık saksıda olmayan (yani kesilmiş ) çam ağacı alanları da yadırgamıyorum.


Geçenlerde yine fb grubunda konusu geçmişti. Ay yazııık ağaçları kesiyorlar, sonra çöpe gidiyor cıks cıks dediler bazı kişiler. Ben de önceden benzer düşündüğümü ama Hollanda’ya taşındıktan sonra fikrimin değiştiğini yazdım. 

Burada yaşadığım için görüyor ve duyuyorum, Hollanda gerçekten tarım konusunda aşmış. Konya ovası kadar bir ülke tarım ihracatında dünya 5. olmuş. Önceden vazo çiçeklerine sıcak bakmayan ben her hafta vazo çiçeği alır oldum. Bahçemde de görüyorum, çok çiçekli bitkilerde çiçeklerin düzenli budanması bitkinin gelişimi için önemli. Zaten üzerinde kaldığında bile bir süre sonra soluyor çiçek. Neden hem satılıp milli gelire dönüşmesin? Mesela lale tarlalarının asıl amacı soğan üretip bu soğanları pazarlamak. Ama bu soğanlar bir de çiçek veriyor. İşte çiçekler de satılıp ayrıca gelir oluyor fena mı? Zaten solup gidecekler tarlada kalsalar.

Çam ağacı meselesine gelince, elbette onlar da ticari olarak üretiliyor ve satılıyor ama, Hollanda için konuşacak olursam ağaç sıkıntısı olmayan bir ülke. Şehir içleri bile yeterince ağaçlı ve hatta ağaçlar çok çabuk büyüdüğü için düzenli olarak budanması, kontrol altına alınması gerekiyor. Mesela evimizin yakınındaki ormanda ara sıra dozerlerle yapılan toplu katliamı kınardım. Oysa dikkatli baktığımda meşe palamudu, fındık gibi ağaçların etrafında irili ufaklı bir çok küçük ağacın olduğunu görürdüm. 20 mt.lik kocaman bir ağacın yanında 1-2 mt lik küçük küçük ağaçlar... Bunlar tohumlarla kendiliğinden çıkmış, bıraksalar kocaman ağaç olacak ama bir diğer taraftan da ormanda diğer büyük ağaçlara mesafe kalmayacak, gitgide sımsıkı ağaçlarla dolu kaotik bir orman olacak... İşte bu ufak ağaçları, benim boyumu aşmış çalılıkları hep temizlerlerdi. Orman bilimci değilim ama biraz dikkat edince bunun, hem doğa hem insanlar için gerekliliğini anlayabiliyorum.

Yine bazen çok kocaman ağaçları acımasızca budadıklarını ve bir kere de kocaman bir salkım söğüdün, ağırlığına dayanamayıp kendiliğinden kırıldığını gördüm. Bir fırtınada ise, 5 katlı apartmandan yüksek bir ağacın, apartmanın çatısını göçerttiğini. Bir yanım, insanların olduğu yerde doğayı böyle kontrol altına almamız gerektiğine hak veriyor vermesine de diğer yanım da, biz insanlar olmasaydık o ağaçlar ne güzel büyür, kimseye de zararı olmazdı diye düşünüyor. Fakat dikkatli düşününce bu doğru değil. Kendi doğasına bırakılsa bile, ağırlığından ağaçlar yine devrilecek, fırtınadan dalları kopacak, belki şimşek sebebiyle yangın çıkacak orman yanıp azalacak ama doğa yine büyüme dengesini koruyacaktı. Çünkü gerçekten sulak bir yerde doğa büyük bir hızla büyüyor. 

Bunu bahçemden bile anlıyorum. Sadece 3 hafta yaz tatilinde tertemiz bahçem otlarla doluyor, hiç yolmazsam duvarlar yabani sarmaşıklar ile kaplanıyor. Sürekli bir bahçe atığı oluyor Hollanda’da. Bu yüzden haftada bir kocaman bir çöp kutusunda biriktirdiğimiz organik çöpleri almak üzere özel çöp kamyonu geliyor. Otlar, yapraklar hiç bitmiyor.

Çam ağacı meselesine gelecek olursak, yine onlar kullanıldıktan sonra bu çöp kamyonları tarafından toplanıyor. Özel olarak bu iş için yetiştirilenleri de var, budanıp satılanlar da. Belki de bazı ağaçlar bahsettiğim gibi ormanı seyreltmek anacıyla kesilmiş olanlar. Çünkü zaten ağaçların budanmaya, ormanların seyreltilmeye ihtiyacı var ve budanmış ağaçlar çöpe gitmeden önce evlere gitse, bunun hem ekonomiye, hem de o eve katacağı neşe sebebiyle toplum psikolojisine katkısı olacak. Neden olmasın ki? Tabi ki ülkemiz gibi ormanların günden güne azaldığı, bir fidanın bile kıymetinin çok olduğu yerlerde en güzeli, doğaya kazandırılan bir ağaç. Evinize çam ağacı alacaksanız saksıda alın, sonra onu bir yere ekip tekrar doğaya kazandırın, ne güzel olur. 

Biz ne yapıyoruz derseniz, henüz hiç gerçek ağaç almadık. Ev sahibinden kalma kocaman bir yapay ağaç bulduk çatı katında. Pek de güzel gayet iyi durumda. 4 yıldır onu çıkarıp kaldırıyoruz. Ama gerçek ağaçlı mis gibi çam kokan bir evi de merak etmiyor değilim.