30 Aralık 2013 Pazartesi

Herkese Sağlıklı Bir Yıl Olsun

Aralık 30, 2013 22 Comments
Yarın geleli bir hafta olacak fakat henüz pek bişey anlamadık. Helocum yine hastalandı. Günlerdir halsiz ateşli yatıyor ve ne yazık ki hiç bir ilacı bünyesi kabul etmiyor. Bir şekilde içirmeyi başardığımızda ise bir kaç saniye sonra midesinde ne varsa çıkarıyor. Bu durum doğduğundan beri böyle, bütün hastalıkları ilaçsız geçiriyoruz. Tek verebildiğimiz fitil ve ağır durumlarda da iğne oluyor :( Belki ilaç içmemesi bir açıdan iyi ama zaten doğru dürüst yemediği için başka takviye de almamış oluyor ve hastalık normalden uzun sürüyor. 

Belki paranoyakça ama bazen ani bir şekilde kızımı kaybedersem ne yaparım diye zihnimden geçiriyorum. O zaman gerçekten gözyaşlarım akıyor ve delirecekmiş gibi hissediyorum. Allah eksikliklerini göstermesin, tüm evlatları anne babalarına bağışlasın. Hiç hasta olmasalar keşke demek geçse de içimden, mümkün değil bu. Dermansız hastalık vermesin inşallah.

Bu yıl ülkemiz için hiç iyi geçmedi. Umarım yeni yılda hepimiz huzura kavuşuruz. Bazı kişisel dileklerim de var elbet yeni yılda olmasını istediğim. Kısmet bakalım neler yaşayacağız. Sağlık, huzur eksik olmasın da gerisi bir şekilde elbet olur.

Mutlu seneler herkese.

Sevgiler




24 Aralık 2013 Salı

21.Ay Mektubu; Hepimiz, Beraber, Bitane, Birsürü...

Aralık 24, 2013 5 Comments
Ömrüm;

Bir ay daha geçip gitti bile, zaman ne kadar da hızlı akıyor. Hele son aylarda günler sanki daha da aceleci davranıyorlar. Bu ay genel olarak yine bol bol oynadık, konuştuk, gezdik ve öğrendik. Sana öğretirken biz de senden çok şey öğreniyoruz ve seninle yeniden hayatı keşfediyoruz. Fakat bu sefer daha sıkı sarılıyorum ona, bunca yıl okul, iş ve gündelik telaşlardan tadını çıkarmayı öğrenememişim. Seninle beraber her anın keyfini çıkarmaya çalışıyorum şimdi. Beynim adeta iki işleve sahipmiş gibi çalışıyor, bir yandan seninle "an"a dahil olurken, bir yandan uzaktan seyrediyorum.

Bu ay konuşmaların artık hiç kesilmez şekilde arttı. Uykunda bile konuşuyorsun. Söyleyecek şeylerin bitince durmadan abıka, bıdıka, gibi kelimeleri aralıksız motor gibi dakikalarca sayıyorsun. Bu akşam mesela, konuşmaktan bir türlü uykuya geçemedin. Ağzını kapıyorum yok, fermuarları kapadık uyu diyoruz yok, başım şişti vallahi.

Bir hafta önce, daha beklemediğim halde iki (bazen üç) kelimelik cümleler kurmaya başladın. Öncesinde anne gel, anne bat (bak) gibi basit cümleleri kuruyordun ama şimdi her nesne ve eylem için, bir özne ve bir yüklemli cümlelere geçtin. Öyle şaşırdım ki bir akşam baban işten gelince ona da söyledim o da inanamadı :)

Bundan başka, başlıkta yazdığım kelimeleri geçen aydan beri öğrenmeye çalışıyordun. Özellikle oyun sırasında, lego adamlarını konuştururken kullanıyorduk. Bu ay bunları kavradın, doğru yerde, doğru şekilde kullanıyorsun artık. Hepiye(hepimiz) birden diş fırçalıyoruz, beyabe(beraber) elele yürüyoruz, bitaye (bitane) adam kağbouldu (kayboluyor), kitabında ikiye (iki tane)  zürafa var, bissüyü (birsürü) ouncak var.

Bunlardan başka diğer söylediklerini kaydetmeye yetişemiyorum zaten çoktan vazgeçtim.

Aramızdaki ilişkiye gelince hala uyumluyuz diyebilirim. Elbette ki inat zamanların oluyor, genelde fazla zıtlaşmıyorum ama mecbur kaldığım zamanlarda mantıklı açıklamaları dinliyorsun en azından ve çoğunlukla anlıyorsun bizi, çok şükür.

Seni çok seviyorum meleğim.

Annen, Paris


21 Aralık 2013 Cumartesi

PARIS

Aralık 21, 2013 5 Comments
Doğrusu Paris'i illa göreyim diye bir hevesim yoktu. Bu tavrıma yakınlarım çok kızıyor. Ne güzel işte şanslısın, keyfini çıkar diyorlar. Böyle aşırı hevesli olmadan bir çok ülke gördüm, belki de işin sırrı aşırı heves etmemekte.

Paris'te ilk dolaşmaya çıktığımızda havanın kasvetinden midir nedir, pek etkilenmedim. Ama sonra güneş batarken  tan yerinin renkleri, bu esnada Eyfel'in görüntüsü gerçekten büyüledi. Paris'in romantizmini hissetmeye başladım.


Yakından çirkin uzaktan güzel acayip bişey bu kule. Yıllar önce pinterestte karlar altında bir fotosunu gördüğümde, sadece karlı halini görsem yeter diyordum. Belki yağar diye umud ettim ama olasılık görünmüyor. Yine de bu hali bile güzelmiş.

20 Aralık 2013 Cuma

İ.Ö ve İ.S

Aralık 20, 2013 6 Comments
Biraz önce yemeğimi tıkınırken, bir yandan da kafamda yapmam gereken işleri düşünüyordum. Yarın sabahın köründe yola çıkacağız ve bi dünya işim var. Sonra Allahtan internet var diye iç geçirdim, hayatımızı ne kadar da kolaylaştırdı. Bir olay olsa mesela, fiber kablolara, uydulara zarar verse ve internet birden bire kesilse halimiz ne olur acaba diye kurmaya başladım. Herhalde şu anda bir çok dizi ve filme konusu olan uygarlığın birden bire bitmesi ile hayatta kalma mücadelesine girişen insanlara dönerdik internetsiz. O kadar içimize işlediğini düşünüyorum. 

Gerçi zamanla adapte olabiliriz, çünkü şu anki yaşayan neslin tamamı internetli dünyaya doğmuş değil. Eskiler internet yokken nasıl yaşadığımızı biliyor. Ben de onlardan biriyim. Önceden neyi nasıl yapıyorduk gayet iyi hatırlıyorum.

Kocamla birlikteliğimizin 15. Yılını bitirdik on gün önce. Onunla ilk tanıştığımızda bu kadar yaygın değildi internet, onlarda vardı ama bizde yoktu. Evde bilgisayarım bile yoktu değil internet olsun. Cep telefonu olayına da daha sonra geçmiştik. O zamanlar her akşam soğuk sıcak demeden beni aramak için telefon kulubesine giderdi, evden arayıp faturaları kabartmasın diye. Zira her gün en az bir saat konuşurduk. O zamanlar ankesörlü telefonlar için plastik magnetik telefon kartları vardı. 30, 60, 90 dakikalık falan. Konuştuktan sonra o kartları atmaz biriktirirdik. Öyle kalın desteler biriktirdik ki, hala İstanbul'daki evin bir yerlerinde duruyor olmalı. 

Okuldan çıkınca beni illa ki eve bırakırdı. Sonra da evine giderdi. Farklı yakalarda oturduğumuz için eve gitmesi iki saat sürer, gittiğinde 9 olurdu, bir de bir saat konuşurduk bunun üstüne oldu mu 10. Ondan sonra da doğru uykuya zaten. Yıllarca abartısız her gün sürdü bu. Deli miydik yok hayır, aşıktık :)

Düşünüyorum da şimdi flört etmek daha kolay. Görüşemediğinde skype den konuş, resimlerini gönder, anlık mesajlaşma programları ile mesajlaş, her şey minimum çaba gerektiriyor. Buna karşın eski büyük aşklar yok diye edebiyat yapabilirim ama hala var olduğuna inanıyorum, mesela bizimki :)

Eşimle bu yılki yıldönümümüz gümbürtüye gitti. Hatta bir haftaya yaymıştık kutlamayı, o gün yapamazsak diye. Sonuç; yine kutlayamadık. Bir gün çiğbörek yapmak, iki akşam yemeğinde alel acele şarap içmemiz dışında hiç bişey yapamadık. Akşamları da hep geç yatan Helo yüzünden sızıp kaldık. Yarından itibaren 4 gün Paris'te olacağız, orada kutlayabiliriz umarım. 


Şu anda içimden geldi yazmak, blogumu okuduğunu bildiğim için ona yazıyorum;

"Ben seni internetten önce sevdim aşkım, sevgimize o zor zamanlarda çok emek verdim, asla vazgeçmeyeceğim."

19 Aralık 2013 Perşembe

Okuduğum e-kitaplar ve e-kitap siteleri

Aralık 19, 2013 17 Comments
Elimdeki kitapları tüketince tırım tırım ne okusam arayışına giriyorum. Hollanda'ya teslimat yapan bir iki kitap satış sitesi buldum ama henüz çok inceleyemedim. Satış sitelerinde gezinmek, seçmek çok zamanımı alıyor ve sadece kitap için değil, başka şeyler için de alışveriş sitelerini bu yüzden bir türlü gezemiyorum.

Diğer yandan e-kitapları okuduğum kindle  cihazım karanlıkta okumam için uygun değil (ışıklı modeller var mı bilmiyorum ama bizimkinde yok) ve ben de genelde gece uyumadan önce karanlıkta okuyor olduğumdan telefona yapışıyorum. Kindle için uygun formatta e-kitaplar genelde Amazon'da bulunuyor. Bir ara taramıştım fazla türkçe kitap bulamamıştım. Bulduklarım arasından da satın almıştım oradan ve onlar da çoktan bitti.

Eşim telefonun küçücük ekranından nasıl okuduğuma şaşırıyor ama öyle iştahlıyım ki okumaya farketmez benim için, nasıl olursa olsun yeter ki okuyabileyim.

İnternette e-kitap falan yazınca sürüyle site çıkıyor, bir çoğu satış sitesi, diğerleri tanıtım yazısını okutan devamı için tıklayın dendiğinde reklamlara bağlanan kazıkçı siteler. Bir kaç tane doğru düzgün kitap veren site buldum ve oradan okuyorum şimdilerde. 

Bunlardan hariç zipli veya torrent dosyası olarak e-kitap arşivleri var. Bu yazıda onlara değinmeyeceğim ancak doğumdan önce öyle bir arşiv indirip çoğunu okumuştum. Yıllar önce de benzer şekilde piyasadaki tüm fizik kitaplarını (ingilizce) toplayıp 3000 e yakın kitapla minik bir sanal kütüphane kurmuştum. O kitapların çoğunu taramış, bazılarını el altı yapmış durumdayım.

Neyse. Kitap okuduğum siteler şöyle.

Birinci site epubkitap.com

Tüm arşivi gezemedim (geriye giderken okumak istediğim kitaplar olunca kaldım) ama herkesin oluyacak bir şey bulacağını düşünüyorum. Şu anda bu siteden Amin Maalouf Doğunun Limanları'nı okuyorum ve bundan önce de Cengiz Aytmatov'un Cemile'sini ve Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sını okudum. Bu sitede pdf formatında olan kitaplar bilgisayara kaydedilebilir, doc viewer olanlar internet gerektiriyor.

İkincisi altkitap.net

Bu siteden de Doğan Pazarcıklı'nın Bir Hasta Sahibinin Hastane Günlüğü'nü okumuştum tam da gezi olaylarından hemen sonra. Kitap ülkemizin trajik hastane anlayışını eleştiriyor ve yer yer altını çizdiğim çok değerli bilgiler sunuyor. Ben çok beğendim.

Bu siteden birkaç kitaba daha baktım ama genelde ciddi konularda kitaplar olduğu için ve bu sıralar canım istemediği için yarım bıraktım. Daha sonra yine okuyacağım.

Bir diğer önerim ise Hermann Hesse'nin Siddartha'sı olacak. İstanbul'daki evimde bu kitap var ve defalarca okumuşumdur. 98 yılında eşimle tanıştığımızda onun bana okumam için vermesiyle başlayan Hermann Hesse tutkum, tüm kitaplarını temin etmeme, okumama ve hatta bazılarının ingilizcelerini okumama vesile oldu. Geçenlerde Günün Çorbası blogunun sahibi Yeliz, bu kitabı yazdığında yeniden Siddartha'yı okuma aşkım depreşti ve elimde olmadığından acaba internette var mıdır diye bakınca çok şükür buldum ! Öyle sevindim ki anlatamam ilaç gibi geldi. Son iki haftadır falan diğerlerine ek olarak aynı anda arada bunu okuyorum, kitabın içinde kayboluyorum, bitsin istemiyorum ama neredeyse bitecek.

Bu bir pdf dosyası sanırım bilgisayara kaydedilebilir fakat bana telefonda kayıt seçeneğini sormadı


Bu kitabı ararken aynı yazarın daha önce okuduğum başka bir kitaplarını da buldum, onları da ekleyeyim sonra okurum. 

Çarklar Arasında

Masallar

Keyifli okumalar.

Fırın Kağıdından Kapı Çelengi :)

Aralık 19, 2013 3 Comments
Geçenlerde kağıttan kar tanesi süsü yaptığım anda bir de bu kapı süsünü yaptım. Aslında daha doğrusu biraz elden geçirdim.

Geçen yıl bu zamanlarda slovakyada iken bu süsü yapmıştım. Beyaz fırın kağıdını buruşturup çember haline getirmiş, şu an üzerinde gözüken simli kozalakları ve geniş altın renkli kurdeleyi eklemiştim. Bu süsü daha kullanamadan yamulup bozulmuş, şimdiki evde çatı katını boylamıştı.

Kapıya bir çelenk yapayım nasıl yapsam, çemberi hangi malzemeden oluştursam diye düşünedururken bu eski çelenk gözüme çarptı. Artık çember şeklinde durmadığı için bir iskelete ihtiyaç vardı ve onu sağlayıp biraz süsleyerek bitirdim. İskelet olarak da kızıma oynasın diye ucuna rafyaları bağladığım bir plastik çubuğu kullandım. Uzun zamandır evde onunla oynuyordu, hatta bu gün kaybolduğunu farketti :)

Yani kısaca

- balonların takıldığı plastik çubuklar var ya öyle bir çubuğu yuvarlayıp bağladım
- üzerine buruşturulmuş yağlı kağıt doladım
- daha önceden evde olan simli kozalakları bağladım ( siz de biraz sim ve uhu ile yapabilirsiniz)
- gözüme çok renksiz gelince kırmızı küreleri de bağladım
- rafyalar zaten çubuğun ucundaydı onları ortaya denk getirdim 
- kurdeleyi doladım ve fiyonk attım
- rafyaların bazılarının ucuna da daha önce ağaca asarım diye aldığım çanlı kürelerden bağladım. Aynı bu kürelerden 3-4 tanesini bir ipe bağlamışlar süs diye satıyorlar gayet iyi bir paraya.

Süsleme faslını evinizdeki malzemeye göre yapabilirsiniz. Ayrıca daha çok yağlı kağıt kullanarak daha kalın ve kabarık bir çelenk de yapılabilir. Hatta sadece buruşuk kağıdın üzerine yer yer uhu sürüp simler yapıştırarak ve altına kocaman bir kırmızı fiyonk ile bile çok zarif bir çelenk yapılabilir.

17 Aralık 2013 Salı

Mobil Cihazlarda Fotoğraf Albümleri

Aralık 17, 2013 0 Comments
Başlığı ne yazsam bilemedim oldukça ciddi bir başlık oldu ya neyse. 

Cep telefonunda fotoğrafların kaydedildiği bir ana albüm oluyor, bazı programlar da otomatik olarak kendi albümlerini açıp oraya kaydediyor (mesela instagram). Bundan başka isterseniz kendiniz de albüm oluşturabiliyorsunuz, fakat çekilen fotolar direk ana albüme gidiyor.

Telefonumdaki fotoğrafları yedekleme amacıyla kızım için özel hostingli şifreli bir bloga aktarıyorum. Tabi ki bu gün be gün olmuyor, arada birikiyor ve topluca yükleme yapıyorum. Bu blog wp tabanlı bir blog. Ayrıca şu anda olduğu gibi blog yazılarını da telefondan yazıyorum ve blogger app kullanıyorum.

Hem wp app hem de blogger app ne yazık ki hala resim yüklemelerinde çoklu foto seçimi yapmıyor. Bu durumda birden fazla foto yüklerken "albüme git, genelde gerilere gidip fotoğrafı bul, fotoyu seç ve yükle " işlemini her defasında tekrar tekrar yapmak hafif bir sinir krizine sebep oluyor. Özellikle eski fotoğrafları yüklerken geri geri gitmekten gözlerim kayıyor.


Bir gün nasıl oldu nasıl aklettim inanın hatırlamıyorum bir albüm açıp o albüme sadece yazıya ekleyeceğim resimleri seçip oradan yüklemek aklıma geldi. Çoklu seçme imkanı olmadığı için yine tek tek ekliyorum ama en azından ekleyeceğim fotoğrafı bin küsür fotoğraf içinde aramıyorum ve tık tık o albümden atıyorum. Çok hızlı oluyor bu şekilde. Sonra da o albümdekileri silip (ana albümdekiler silinmiyor bunlar kopyası oluyor) diğer yazı için ekleyeceklerimi dolduruyorum. Bu albüme ana albümden fotoğraf eklerken çoklu seçim özelliği olduğundan tek seferde eklenebiliyor ve bu şekilde yedek bir klasör bana büyük ölçüde zaman kazandırıyor. Yine de her wp ve blogger app güncellemesinde acaba çoklu foto seçim özelliği geldi mi diye merakla bekliyorum. 


16 Aralık 2013 Pazartesi

Sakin Ol

Aralık 16, 2013 6 Comments
Genelde sakin, kararsızlık yaşamayan ve fazla evhamı olmayan biriyim. Anne olunca panik olabilme ihtimalleri daha da artmış olmasına rağmen yine de bir çok anneye göre sakinim. Nasıl böyle olunabileceği konusunda kişisel gelişime dair kitaplar, yazılar falan etrafta bolca bulunuyor. Ben kendim için hayata geçirdiğim bir kaç püf noktasında bahsetmek istiyorum.

Genelde evhamlarımızın ve stresimizin nedeni ağırlıklı olarak iki hususta toplanabilir. 

1-dış etkenler. Zaman zaman üzen, sinir eden kişiler ve olaylar olabiliyor. Bu durumda benim ilk yaptığım problemi hemen çözmeye çalışmak. Hiç zaman kaybetmeden, acaba öyle mi yapsam böyle mi demeden, gurur, hırs gibi duyguların esiri olmadan harekete geçmek. Seni olumsuz etkileyen bir durum mu var, derhal harekete geç. Eğer harekete geçmiyorsan, yapamıyorsan veya yapmaya değer bulmuyorsan bunu düşünmeyi bırakacaksın, bitti. Bazen gereğini yaparsın, problem hala çözülmemiştir, sıkıntısı devam ediyordur fakat o zaman da düşünmeyi bırakacaksın çünkü elinden geleni yapmışsındır.

2- belirsizlikler. En çok stres kaynağı bu olsa gerek. Bilmediğimiz şeyler hakkında durmadan kafadan senaryolar yazmak ve olası sonuçlarına üzülmek. Böyle bir durumun içine düştüğümü farkettiğim anda şunu soruyorum kendime. Şu an bu olasılığı etkileyebilecek ne yapabilirim, yapabileceğim bir şey var mı? Varsa yaparım yoksa, zamanı geldiğinde çözeceğim seni diyerek zihnimden uzaklaştırırım. Bu kadar basit.

Çoğu zaman bilinmeyenler hakkında düşünmek hiç bir kazanç sağlamıyor. Verdiği sıkıntı bir yana zaman da kaybettiriyor. Bunu farkedip "an"a odaklanmak daha kazançlı. Düşünmeyi bırakmayı önererek, plan yapmamayı kastetmiyorum. Kafamızda kurup kurup stres yarattığımız, düşünerek bir yere varamadığımız, asla ne olacağını bilemeyeceğimiz konular ve zamanlar hakkında düşünmeyi bırakmayı kastediyorum. Bunları farkedip kendimizi durdurmayı başarınca, hem kişisel hem de etkileştiğimiz insanların mutluluğunu arttırmış oluyoruz.

Sevgiler

15 Aralık 2013 Pazar

Kendin Yap: Kağıttan Üç Boyutlu Kar Figürü

Aralık 15, 2013 7 Comments
Yaklaşan yılbaşı nedeniyle etrafımızdaki evler yavaş yavaş bahçe ve pencerelerini süslemeye başladılar. Fotoğrafta sağda görülen çam ağacımızı en azından ışıklarla süslemek istiyordum ama vazgeçtim. Genelde yağış olduğundan dış mekanda kullanılan elektrik kablolarının tehlike oluşturmaması için özel olarak satılan iyi yalıtımlı ışıklandırmalardan almak gerekiyordu ve oldukça masraflı olacaktı. Biz de bir çok evin yaptığı gibi prncereleri ışıklandırmayı düşündük ve içeriden astık. Ortaya da fotoğrafta görülen kar figürünü yaptım.

Dün Helo uyanıkken ve yanımda her şeye müdahale ederken yapabildiğim için çok kolay olduğunu söylemeliyim. Ben A4 fotokopi kağıtlarından kullandım ve bir sayfayı ikiye katlayıp iki kare çıkardım. Bu halde bile gayet büyük oldu. Bir sayfadan çıkan tek kare devasa bir süs oluyor.

Yapım aşaması aşağıdaki fotoğrafta gayet açık. Kesikleri atarken önceden ölçmedim göz kararı kestim ama hiç sorun gözükmüyor. Sonra bir birlerine yapıştırdım (bu aşamada zımba daha sağlam olur) ve astım. Neredeyse sıfır maliyete şahane bir süs. Dün böyle süslerin satıldığı bir yerde yıldız şeklinde kesilip üzerine pul dökülmüş bir köpük süsün €2,5 olduğunu görünce şok olmuştum zaten. Benimki ondan daha gösterişli oldu.

14 Aralık 2013 Cumartesi

Sosyalci Kafası X Fenci Kafası

Aralık 14, 2013 15 Comments
Başlığa fenci kafası yazdım ama her fen bilimi böyle değil tabi, ben kendim ve tanıdığım fizikçileri örnek vererek yazıyorum bu yazıyı.

Az biraz fizik okuduysanız eminim "bu formülleri nasıl ezberleyeceğiz yaaa" demişsinizdir. Ben liseyi kredili sistemde okumuş biri olarak sadece bir dönem fizik okudum, dersanede öğrenmeye çalışıp en az neti fizikten çıkardım ve kaderin bir cilvesi olarak fiziği kazandım. Doğru düzgün fizik bilmediğim için, başta biraz paniklemiştim ama gördüm ki üniversiteye başladığınızda önceki fizik bilgileri hiç işe yaramıyor, sıfırdan öğreniyorsunuz ve bu yüzden hiç bilmemem belki benim için artı oldu çünkü en baştan doğrusunu öğrenerek başladım. 

Üniversitede fizik okurken lisedeki ezberleme olayı, yerini sebebini anlamaya bırakıyor, neredeyse hiç (ufak tefek şeyler hariç) ezberlemenize gerek kalmıyor, her şeyi mantık yürüterek açıklayabiliyorsunuz. En azından böyle olmalı, eğer aksi oluyorsa öğretim üyelerinin öğretme yöntemlerinde sorun var demektir. Bunu da fiziğin en önemli derslerini üniversitede yıllarca (10 yıl) anlatmış biri olarak söylüyorum.

Böyle bir alışkanlık edinince sosyal bilimlerde okuyanlar ile aramızda bir fark oluşuyor. Kafa yapısı mı dersin, düşünme şekli mi yoksa artık hayatına yansıyan olaylara bakış açın mı tam olarak ifade etmesi zor, sosyalcilerin yanında kendimi garip hissederim. Herhalde onlar bize göre daha fazla ezbere yatkın olmalılar. Her ne kadar onlarda da neden sonuç ilişkisi kurulabiliyorsa da, yöntemlerin tarihsel gelişimleri, geliştirici adları, akımlar vs (artık konu her ne ise) bir yere kadar ezber gerektiriyor. Gerçi ben de biliyorum, bir konu hakkında defalarca farklı yerden okuyunca ister istemez aklında kalıyor, ezberlemek için çaba sarfetmek gerekmiyor. Yine de bu durum bile bize uzak çünkü fizikte genelde yazıları değil formülleri okuyoruz biz.

Aslında hayatım boyunca çok kitap okudum, sadece fizik değil. Çalışırken yoldaki taşıtlarda okuyarak (yol 45 dk sürerdi, gidiş geliş 1,5 saat) haftada üç kitap bitirirdim. Yıllarca hem satın aldığım hem de ödünç aldığım yüzlerce (hatta binlerce) kitap okudum. Çoğunu elimde tutmadım okumak üzere verdiğim kişilerden almadım, ya da bağışladım. Bir ara okuduğum kitapları liste yapıyordum kayboldu gitti. Hamilelik ve ardından bebekli dönemde hızım düştü ama hala okumaya devam ediyorum (okuduğum blog/site vs saymıyorum bile). Kindle da 100e yakın kitap var hepsi okunmuş, her tr ye gidişimde 5-6 kitap okuyup bıraktım, internetten bulup okuduğum kitaplarınsa sayısını bilmiyorum artık.

Neyse ben ne diyecektim nereye geldi mevzu. Onca kitap okudum, çok azının ismini ve yazarını hatırlarım. Genelde akılda tutamam. Bu ise toplum içinde ahmak gibi görünmeme sebep olur çünkü kitap ve yazar ismi verilen, içeriğindeki karakterleri kullanan konuşmalarda bön bön bakarım. Muhtemelen okuduğum bir kitaptır ama kitaptan bahsedilene kadar hatırlayamam. Mesela geçenlerde bakıyorum tüm bloglar 1984 kitabını okumuş ondan bahsediyor (bak bu kitabın yazarını ve adını asla unutmam ama), ben o kitabı ilk kez orta okula giderken okumuşum ( büyük ablam üniversiteye gidiyordu onun kitabıydı evde vardı), ondan sonra da belki en az beş kere daha okudum. İnsanların yeni keşfetmiş olmasına şaşırmıştım. Sonra neredeyse tüm dünya klasiklerini okudum ama yazarlar kitaplar karakterler karman çorman mesela şu an kafamda. Genelde fizikçi diğer arkadaşlarım da böyledir ve hatta bir öğrencim vardı, entellektüel görünme konusunda pek bir çaba sarfediyordu. Ciddi ciddi kitapları karakterleri hafızasında tutmaya, kitaplardan replikler ezberlemeye çalışıyordu ve yapıyordu da. Konuşurken cümlelerine kitap adları ve replikleri atıf yaptığında daha saygın görünüyorum derdi ve gerçekten de öyledir, dinleyici daha da etkilenir.

Şimdi ben böyle olunca, gerek buraya yazdığım yazılarda olsun, gerek konuşmalarında olsun atıflardan ziyade kendi sözlerimi dile getiriyorum ve sosyalci kişilerin zengin atıflı yazılarının yanında pek de cılız kalıyorum. Fakat şundan eminim ki, okuduklarım aynen yaşadıklarım gibi bana birşeyler kattı, ben onları özümsedim, fenci kafasıyla sorguladım, harmanladım ve hayata (veyahut kaleme) geçirdim. Kısacası okuduğunuz bu yazıların hikayesi böyle. Eğer fizikle ilgili bir yazı yazsaydım yeteri kadar atıf/kaynak olurdu ama insan hayatındaki çoğu şey sosyal bilimler kategorisine giriyor ve dolayısıyla bilimsel bir ağız içermiyor.