28 Kasım 2016 Pazartesi

Pencerelere Kalemle Dekorlar

Geçenlerde bir mağazanın penceresine boydan boya amsterdam evlerinden çizilerek çok hoş bir dekorasyon yapıldığını görmüştüm. Hemen aklıma düştü ben de yapayım, hatta resim yapmayı çok seven kızımla yapalım ne güzel olur, sıkılınca da siliveririz. 

Aşağıda pinterestten bulduğum örnekler var ilham olsun :)
























24 Kasım 2016 Perşembe

Kesekağıdı Rengi

Geçen yaz başında bazı mobilyaları değiştirmiştik, o zaman arkadaşımın tavsiyesi üzerine tv ünitesini kesekağıdı rengi almıştım. Son yılların modası beyazı herkes tercih ediyor özellikle aydınlık oluşundan ötürü ama ben bu rengi tavsiye edeceğim. Zaten tasarımcıların da bir bildiği var ki burada yeni inşa edilen tüm evlerin parkeleri bu renk.

Arkadaşımın mobilyalarının üst kısımları bu renk, kapakları beyaz ve benimkilerinin de kapakları yine farklı renkte. Dolayısıyla aydınlık hissi yine pek etkilenmiyor. Sadece bir fark var ki çocuklu evler için ideal, asla ve asla toz göstermiyor.

Bir önceki tv ünitemiz bir çok açık rafı olan siyah bir üniteydi. Ve aman allahım toz aldığım anda bile alınmamış gibiydi. Yatak odamdaki tüm mobilyalar ise beyaz ve ne yazık ki beyaz toz göstermiyor diyemeyeceğim, gerçek toz kıl hepsi gözüküyor.

Ama bu renk var ya bu renk, asla göstermiyor, ne zaman toz aldığımı bile unutuyorum. TV siyah olduğu için onun standı tozlandığında silmem gerektiğini anlıyorum. Instagramda paylaştığımda 4 çocuklu bir arkadaşım parkelerini bu renk yaptığını ve rahatladığını söylemişti.

Yukarıdaki ilk beş resimde parkeler bu renkte. Altıncı görsel Doğtaş mobilyadan, çok seçilmiyor ama konsolun üst tablası bu renk. Son fotoda da bir mutfak dolabı var. Bu renk tam olarak nasıl isimlendiriliyor bilmiyorum ama " light oak" yazınca çıkan görsellerin arasında bunlar da çıktı.

Bizim evde şimdi sıra salonun parkelerinde, siz de değişiklik düşünüyorsanız bu rengi bir inceleyin derim.

18 Kasım 2016 Cuma

Kitap Önerisi Şifacı

İki çocuklu hayatta kitap okuma hızım eskisine göre azalsa da aslında yine iyi okuyorum denebilir. Hala e-kitaplar önceliğim. Doğrusu genelde uykudan önce karanlıkta okuduğum için basılı kitapları okumak kolay olmuyor.

Bu yılın başında okuyacaklarımda biraz daha seçici olacak, kaliteli eserler okuyacağım diyordum. Yaptım mı hem evet hem hayır. Doğrusu içimi bunaltan haberler aldığımda kitapların içimi açan dünyasına kaçmak istiyorum ve bu yüzden hafif kitapları da okumayı seçiyorum. Fakat Şifacı öyle bir kitap değilmiş. Okuduğum kitapları tavsiye eden yazılar yazmıyorum genellikle ancak çok sevdiysem atlamak istemiyorum. Bu kitabı da daha ilk sayfalarda sevdim ve hemen ablalarım ve yeğenime haber verdim. Benimle birlikte üç diğer kişi de aynı hisleri paylaştığı için yazılmayı fazlasıyla hakediyor.

Tarihi kurgu kategorisindeki bu kitap beni çok tatmin etti. Uzun zamandır okuduklarımdan bu hazzı almıyordum. Konusu güzeldi, çok şey öğrendim, çeviri şahaneydi ve kurgu çok akıllıcaydı. Yazar ayrıca yabancı olmasına rağmen konuyu tarafsız bir şekilde sunmuş ve gerçekten çok detaylı tarihi araştırmalar yapmış.

Kitabın bir çok boyutu var. Birincisi tabi ki tarihi bilgiler içermesi. Osmanlı hareminin Doktoru olan Feyra isimli bir genç kızın, Nur Banu Sultan ölürken ona bir görev vermesi üzerine Venedik'e gitmesi ve orada başından geçenler vasıtasıyla, hem Osmanlı hem de Venediklileri tarihi, yaşamı vs hakkında bilgi ediniyoruz.

İkinci boyutu tarihin o dönemindeki tıp bilimi hakkında. Veba salgınını önlemek için yapılanlar, o dönemde Osmanlı tıbbının daha ileride olduğu, Feyra'nın tıbbi tedaviye katkıları hakkında.

Üçüncü ve en önemli boyutu ise mimari alanında çünkü kitabın asıl çıkış noktası, yazarın belirttiğine göre ünlü Venedik mimarı Palladio'nun büyük eseri Redentore kilisesinin yapılışını anlatmak. Kitaba göre büyük veba salgınından kurtulmak için Venedik dükünün isteği üzerine Tanrı'ya bir kilise adanmalıdır ve Palladio görülmemiş bir yapı inşa etmekle görevlendirilir. Palladio Mimar Sinan'dan etkilenir ve onun tekniklerini kullanır. Gerçekten kubbesi olan farklı bir kilisedir bu. Mimar Sinan'ın eserlerini ona anlatan ve bu kilise için ilham veren kişi de Feyra olur.


Tabi bütün bunlar olurken bir aşk hikayesi de giriyor araya. Bu da akıcılığını arttıyor. Gerçekten çok yönlü bir araştırmanın kompozisyonu olduğu için, yazarın bu titizliğini sevdim ve şimdi dilimize çevrilmiş olan diğer iki eserini okumak için sabırsızlanıyorum .

15 Kasım 2016 Salı

Nova'ya Mektuplar: 21 ve 22. Ay

Canım oğlum, geçen ay ha yazdım ha yazacağım derken baktım yeni aydönümün yaklaşmış, ikisini bir arada yazarım diye yazmadım. Keşke yazabilseydim ama çok yoğunduk be annecim. Günlerimiz öyle yoğun ki, sanırım doğduğundan beri en çok koşturduğum zamanlar bunlar. Şikayetçi değilim ama herşeye yetişmek kolay değil.

Artık eskisine göre biraz daha yoğun ilgi istiyorsun. Daha doğrusu şöyle, önceden sabahları özellikle bölük pörçük de olsa bir saate yakın kendi başına oynardın, ben de temel işleri bitirirdim. Şimdi genelde beraber oynamamızı istiyorsun ancak oyunlar öğretici oyunlara evrildi. Kitap okuma, kağıt kalemli çalışmalar, oyun hamuruyla oyunlar, renk, sayılar ve yeni kavramlara olan heveslerin, yapbozlar... Yani oyunların hep konuşmalı, bol tekrarlı oluyor ve benden yanında olmamı talep ediyorsun haliyle. Ablan evde olduğunda ise bu rolü o defvralıyor ve çok güzel oynuyorsunuz beraber. Bir de Chantal geldiğinde (haftada iki sabah 2,5 saat senin için geliyor) aynı oyunları onunla oynuyorsunuz Hollandaca olarak, kitapta herşeyi göstererek soruyor, onun söylediklerini tekrar ediyorsun.

Evet bu ayların önceliği konuşma çalışmaları oldu. Tam cümle kurmaya başlamadın ama bildiğin ve kullandığın çok kelime var. Neyi ne kadar bildiğini anlamak için baban resimli kelime ansiklopedisini gösterip soruyor. Çoğunu biliyorsun şimdiden, sayısını bilmiyoruz ama herhalde 100 civarı kelimen var diye düşünüyorum. Hollandaca kelimelerinin sayısı çok olmasa da, (10-15 kadar) Chantal konuştuğundan daha fazlasını anladığını söylüyor.

Bu geçtiğimiz iki ay içinde tuvalet eğitimine senin isteğinle ve tabi ki ablanın önderliğinde başlamış olduk. O ne yaparsa yapmak istediğin için uzun zamandır seni de wc ye tutuyordum. Kakanı zaten farkediyor ve yapıyordun çoğu günler ama artık kaka hiç şaşmadan oturağa yapılıyor. Hatta ola ki bezine yapmak zorunda kalınca, hiç kıpırdayamıyorsun ve çok rahatsız oluyorsun. Klozete çiş olayını pek iyi beceremediğimden (ve her seferinde komple soymak zor geldiğinden) oturağı salonun başköşesine koyduk ve çişler de artık oraya yapılıyor. Daha bezi tamamen atmadın ama evdeysek gündüzün çoğunu bezsiz geçiriyor ve oturağa yapıyorsun. Sana kalsa akşamları da bağlanmasını istemiyorsun ama yatak ıslanmasın deyince ben "damam" diyorsun. Tamam deyişine bayılıyorum öyle tatlı söylüyorsun ki. Belki cesaret edip gece bezini de atsak birkaç denemeden sonra başarırsın ama gecelerimiz hala düzene girmedi. Hele bir süre rahat geçen birkaç aydan sonra bu ay son azıların huzursuzlukları başladı. Ne kadar ilerledi göremiyorum ama gerçekten oldukça fazla etkileniyorsun ve memeye yapışık geçiyor bütün gece. Değil saat başı uyanmak, neredeyse hiç uyumuyoruz diyebilirim. Bir an önce bitmesini diliyorum. Belki memeye düşkünlüğün azalır da uykularımızın kalitesi artar diye beklemekteyim.

Genelde uyumlu, sakin, ne istediğini bilen, şevkât dolu bir çocuksun ama geçtiğimiz yaz giriş yaptığımız iki yaş sendromunun artçıları da olmuyor değil. İnadın, kendini yırtarcasına ağlamaların biraz daha çoğaldı. Belki de tecrübeli olduğumdan bilmiyorum şimdilik aşırı yılmış değilim.

Biraz sevdiğin şeylerden bahsedeyim, elbette ki başta arabalar (senin dilinde meme) ve diğer taşıtlar, banyoda oynanan plastik ördeklerin, Türkçe çocuk şarkıları (Ali babanın çiftliği, diğer hayvanlı şarkılar ve elbette ki otobüsün tekerleği dönüyor), gerçek otobüse binmek (otobüse şarkıdan ötürü dındındın diyorsun), yürümek (bebek arabası artık sadece eşya taşıyor), saçımın topuz olması (gol diyorsun, gece yarı uyanık halinde bile saçımın topuzu bozulmuşsa talep ediyorsun), emerken saçlarımla oynamak başlıcaları diyebilirim.

Bu iki ayda yaprakların dökülüşüne şahit olduğun için diline eklenen sözcüklerden "ağad düç " deyişin, bunu söylerken elinle ağacı gösterip düşme işareti yapman içimin yağlarını eritiyor, o parmaklarını öpücüklere boğasım geliyor. Yine beni çağırışın da keza; aaaan-ne auttu şeklindeki anne otur deyişin ve işaret parmağınla gösterişin.

Hay nasıl da unutuyordum en önemli meselemizi! Renkler evet ve mor. Aman Allahım tam bir mor hastasısın. Renkleri öğrenmeye çalışıyorsun bu ara ama özellikle pembelerin mor olduğu konusunda ısrar ediyorsun, ben de tamam mor o deyince gülerek hayııı peeembe diyorsun. Pembe mavi (mame diyorsun daha i sesinde çok başarılı değilsin) ve moru karıştırmadan biliyor ve söylüyorsun.

Şu andaki bıcır bıcır halini o kadar çok seviyorum ki, içime sokarcasına seviyorum seni. Öyle tatlısın öyle güzelsin ki rabbime her an şükrediyorum. İyi ki varsın melek yüzlüm. Nice aylara.

Annen
Amsterdam

7 Kasım 2016 Pazartesi

Uyku Oncesi Masallar


Cocuklara uyumadan once uyduruk masallar anlatiyordum, unutmamak icin yazmaya karar verdim. sadece bu masallar icin bir blog actim ve su ana kadar 4 tanesini yazabildim. elbette hic bir iddiam yok ama dun instagramda paylastigimda okuyanlar sevdiklerini soyledi. belki birilerine ilham olur, birilerinin uyumasina yardimci olur... okumak isterseniz bu adreste

http://bugeceninhikayesi.blogspot.nl/

4 Kasım 2016 Cuma

Çocuklar Bedeninde Hapsolmasın

Eşimin amcasının kızı var 12 yaşlarında. Doğarken boynuna kordon dolanıp oksijensiz kalması sonucu engelli olarak dünyaya geldi. Şu anda kendi başına hiç bir becerisini gerçekleştiremiyor, bazı sesler çıkarmak dışında konuşamıyor, yürüyemiyor... vs. Onu ilk gördüğümde gözlerinin içine baktım. Bedeninin aksine zihni çok canlıydı ve gözleriyle bana şöyle dedi: bedenimin içinde hapsoldum 😔


Bu çok uç bir örnek elbette ama farkındalık yaratmak için yazdım. Gayet sağlıklı olup da bedenine hapsolmaya zorlanmış çocuklar görüyorum. Hava soğuk diye kıpırdamayacak şekilde giydirilip pusetine sımsıkı bağlanmış hareket etmesine, ayakları üşümesin diye koşmasına izin verilmeyen çocuklar. Kaydıraktan, ağaçtan, salıncaktan, sehpadan düşmesin diye merak ve heyecanı köreltilen çocuklar, bedeninin sınırlarını zorlamasına izin verilmeyen çocuklar... Başta isyan ediyorlar ama sonra kuzu kuzu kabul ediyorlar. Denese de yapamaz ki düşer korkusuyla büyüyorlar. Böylece enerjisini o sağlıklı bedeninin içine hapsetmek zorunda kalıyorlar :(

Uzun zaman önce eşim bilimsel bir makale bulup benimle paylaşmıştı. Fizikçi olduğum için ayrıca ilgimi çekmişti tabi. Deneylerle gösterilmiş ki, yeni doğan bebekler doğduklarında fizik kanunlarını biliyor halde oluyorlarmış. Aslında bu hem benim hem de bir çok annenin gözlediği birşeydi. Ufacık bebek, ona doğru fırlatılan birşey varsa çekilir, düşeceği bir yere emeklemiş (veya yürümüş ise) durur, bir şeyi bıraktığında yere düşeceğini bilir, biz legoların arasında ayaklarımız acıya acıya giderken hiç etkilenmeden geçer... gibi. Kimisi buna içgüdü diyor, kimisi melekler korudu ancak hepsi aynı kapıya varıyor; bilim adamlarının dediği gibi doğduğumuzda doğanın işleyişi beynimize kodlanmış oluyor. Bu durumda yaptığımız her kısıtlama çocuğu engellemek demek oluyor. Onlar zaten ne kadar ileri gideceklerini nerede duracaklarını çok iyi biliyor. 

Bedensel hapsolmanın ötesinde bir de zihinsel hapsolma var ama ona burada değinmeyeceğim. Çocuklar hem aile içinde hem de toplumda olmak üzere iki kademeli zihinsel engellere takılıyorlar. Hangisi daha büyük, hangisi daha tehlikeli, bu engelleri nasıl kaldırıp özgür ruh ve düşüncede çocuklar yetiştiririz bunlar hep konuşulması gereken ama ülkemizde asla sıra gelmeyen mevzular. Toplumsal kısıtlamaları kontrol etmek elimizde değil ama aile içinde bebekliğinden itibaren, önce bedensel hapisleri, sonra zihinsel kısıtlamaları kaldırarak özgür iradeli çocuklar yetiştirebiliriz diye düşünüyorum. 


55. Ay Mektubu


Güzel kızım,

Artık geç yazmalarıma alıştınız değil mi? Yine geç kaldım. Üstelik Ekim ayı için kardeşinin mektubunu yazamadım, seninkini yetiştireyim. Günlerimiz gerçekten çok yoğun geçiyor öyle ki bu ayın çoğunda akşamları sizinle birlikte uyuya kaldım.

Çok önceden diyeyim, artık çok uzakta kalmış gibi geliyor ama aslında yazdan önce, baban seni ben kardeşini uyuturdum. Yazın ananende beraber uyumaya alıştık bu yüzden hala böyle. Bir tarafımda sen bir tarafımda kardeşin hepberaber uyuyoruz. Önce biraz kudurma, masal ya da sohbet sonra uyku. Kimi zaman bir tarafıma dönük kardeşini emzirirken diğer kolum senin sırtını kaşıyor zorlanarak. Ama illa ki ayak masajı istiyorsun uyumadan önce ki çom iyi geldiğini söylüyorsun. Zaten o kadar atlayıp zıplamaya bir masaj iyi gider :) Yani artık ikinizi tek başıma uyutuyorum ve bundan gurur duyuyorum elbette ama haydi uykuya dediğimde kardeşinin de senin de heyecanla ve sevinçle yukarı koşmanızı sağladıysam ne mutlu diyorum. Tabi uykuya geçme süresi her zaman çok kolay olmayabiliyor fakat eninde sonunda uyuyacağınızı bildiğim için dert etmiyorum. Yine de sen kardeşinden hep daha önce uyuyakalıyorsun.

Bu ay yine bol oyunlu bol gezmeli geçti. Okulunu çok seviyor, arkadaşlarınla günden güne daha çok şey paylaşıyorsun. Sınıfında sevilen bir çocuksun. Okulumun ilk zamanlarındaki çekingenliğimi düşününce, senin rahat oluşunu ve popülerliğini görmek beni şaşırtıyor doğrusu. Okul dışında çok farklı yerlerde karşılaştığımız arkadaşların, yolun karşısından mesela Dilaaa diye bağırıp el sallıyorlar sana :) 

Sadece okulundan bahseden bir yazı yazacaktım ama biraz burada da değineyim. 1. sınıftasın ama 2. sınıflarla bir arada olduğunuz için onların sorumluluğunda olan harfleri öğrenme konusunda sen de gelişme kaydediyorsun. Zaten son bir yıldır harflere ve yazmaya karşı ilgin vardı. Bir çok ismi baka baka yazdıktan sonra bakmadan yazmayı öğrenmiştin. Şimdi okulda harfler ve sesleri öğrettiklerinde bana da hemen anlatıyorsun. L harfinin küçük yazılışının sadece çizgi olduğunu söyledin geçen gün, iki a harfini yanyana içeren sesin yer aldığı nesnelere örnek at (paard) götürmek istedin okula. Böyle iki sınıf bir arada olunca, ilgisi olan çocuklar da kapıyor bilgileri, ancak zorlama olmadığı için bir sıkıntı olmuyor. İkinci sınıf da okuma yazma konusunda nispeten rahat geçecek ama üçüncü sınıfta ciddi çalışmalara başlayacakmışsınız. Gerçi bunu duyduğum kişiler başka okullarda okuyor, senin gittiğin Dalton okulu olduğu için bir farklılık olacak mı yaşayınca göreceğiz.

Hala hiç giymediğin bir sürü kıyafetin olsa da kıyafet krizlerini azalttık sayılır. Üç tane yumuşak kışlık tayt (biraz daha kalın dokulu), üç tane yumuşak kilotlu çorap ve birkaç etek, 4-5 yeni uzun kollu penyeyi döndürüp döndürüp giyiyorsun. Aslında hava epey soğudu, üzerine ince penye değil de sweat kalınlığında veya triko kazak giymenin zamanı çoktan geldi ama hala inat ediyorsun. Bakalım ne zaman olacak.

Nice aylara kuzucum.

Annen
Amsterdam