28 Haziran 2016 Salı

51. Ay Mektubu: İki tekerlekli bisiklete giriş :)

22:14:00 0 Comments

Canım kızım,

Hollanda'da yaşayan her çocuk bisiklet kültürüne fazlaca maruz kalıp daha çok küçük yaştan itibaren kullanmayı öğrendiklerindeklerinden dolayı senin için de bu durum kaçınılmazdı tabi. Okullarda da bunu destekleyen eğitimler oluyor hatta daha önce gittiğin oyun okulunun dönemlik raporlarında, bisiklet kullanma becerinin seviyesi de belirtiliyordu. Bunu gördüğümde gerçekten şaşırmıştım. 

Üç tekerlekli bisikletleri sokakta ve nadir de olsa trafikte kullanmayı öğrenmiştin ( bisiklet sürmek sadece pedal çevirmek anlamına gelmiyor, dönüşleri düzgün ve zamanında yapmak, trafik kurallarına uymak, yolda düzgün gitmek vs) ama iki tekerlekliler konusunda çekimserdin. Buradaki çocuklar genelde denge bisikleti ile başlayıp sonra doğrudan (yandaki minik tekerlekler olmadan) iki tekerlekli bisiklete geçiyorlar. Benim de niyetim buydu ama, oyuncakçılardaki denge bisikleti denemelerinde hiç hoşlanmamış ve reddetmiştin.

Demek ki hazır olmanı beklememiz gerekiyormuş diye düşünüyorum şimdi - ki olay şöyle gelişti- seninle yaşıt oğlu olan bir arkadaşımıza gitmiştik bir gün. O, denge bisikletini geçmiş iki tekerlekliyi gayet iyi kullanıyordu. Dolaşmaya çıktığımızda kendi bisikletini aldı, sana da denge bisikletini verdi, ve o gün ilk defa denge bisikletini açık alanda ve uzun bir rotoda kullandın. Ve öyle çok sevdin ki, o günden sonra sana aldığımız güne kadar sabırsızlıkla hergün bekledin.

Bazı günler okula onla gidiyorsun, neredeyse her gün dışarda sürüyorsun. Hatta sana minik maceralar veriyorum bensiz şurdan git burdan dolaş gel diye, çok hoşuna gidiyor. Şu anda olayı çözdün sayılır, sanki pedallıya geçsen sürebileceksin gibi görünüyor ama biraz daha bekleyeceğim bunun için. Zaten okul tatili başlayacak Türkiyede olacağız falan yaz bitecek. Belki sonbaharda alabiliriz bilmiyorum.

Bu ay ayrıca önceki ay olduğu gibi yine bol bol Aletta ile oynadın, hopladın zıpladın, bol bol konuştun, herhalde yeteri kadar yedin ki büyümüş olmalısın. Zira üç ay önce aldığım ayakkabıların sıktığını söylüyorsun veya sandaletin rahatlığına fazlaca alışmış olman da mümkün tabi 😂

Nice aylara kuzucum.
Annen
Amsterdam





Doğa Günlüğüm #1

20:38:00 2 Comments
Daha önce yeni instagram hesabım dogagunlugum den bahsetmiştim. Blogun altına da bir gadget ekledim ama çalışmıyor. Yaptığım onca araştırmanın bir kaydı da burada dursun ve instagramdan ulaşamayanlar burdan okusun istedim.

Görünce hayranlıkla seyrettiğim bir kır çiçeği BLUEBELL. 🌱🌱Adı da çok güzel gerçekten. Türkçesi çan çiçeği olarak geçiyor ama çan çiçeği diye arayınca, her renkte çan şeklindeki çiçekler çıkıyor. Gerçi bluebell'lerin de çok çeşidi varmış. Fotoğrafa koyduğum gibi ucu daha kapalı veya daha açık olanları var. Bölge adına göre adlandırılmış "x çan çiçeği" veya "yabani çan çiçeği" var. En iyisi biz  sadece bluebell (mavi çan çiçeği) diyelim 😅 #bluebell #çançiçeği #maviçançiçeği #doğagünlüğüm #doğa #çiçek #flower #wildflowers #kırçiçeği

****

Kiraz ağacı/ cherry blossom/ sakura. Farklı şekillerde çiçekleri olan kiraz ağaçlarını görünce, acaba hepsi gerçekten kiraz ağacı mı diye düşünüyordum. Meğer yüzlerce çeşidi varmış kiraz ağacının. Çiçeklerinin şekli ve rengine göre, yapraklarına göre ve ağacın gövdesinin yapısına göre değişkenlikler içeriyormuş. Tabi hepsi meyve vermiyor. Kiraz ağacı çiçeği yavaş açıp hızlı döküldüğü, solmadan dalından ayrıldığı için Japonya'da yaşam ile ölümü temsil edermiş. #sakura #cherryblossoms #doğagünlüğüm #ağaççiçekleri #kirazağacı #treeflowers

******

İşte harika kokusunu çeşitli kozmetik ürünlerinde kokladığımız manolya ağacı. Manolya çiçeği bir ağaçta açan çiçeklerin en büyüğüymüş. Beyaz uçuk pembe uçuk mor gibi renklerde olur ve kadifemsi kalın yaprakları vardır. #manolya #magnolia #flowers #treeflowers #ağaççiçekleri #doğagünlüğüm #doğa

******

Karahindibayı bilmeyen yoktur herhalde. Papatyagiller familyasından bir kır çiçeği. Önce sarı çiöek açar sonra bu sarı çiçekler rüzgarda kolayca dağılan tohuma dönüşür (pamuk gibi görünen hali). Yaygın bilinen bir diğer adı #radika , ingilizce adı #dandelion 🌱🌱 Wikipediaya göre:

Besleyici değeri oldukça yüksek olan Karahindiba, % 5'e varan yüksek bir oranda potasyum içermesinden dolayı, en iyi doğal potasyum kaynaklarından biridir. A vitamini, C vitamini ve nikotinik asit ile kalsiyum ve türlü mineraller yönünden de zengindir. Ayrıca, torexacin, retinol, levulin, inulin gibi bileşikler içerir. Bu nedenle yaprakları salatalara katılıp yenir. Kökü de, yaşken doğranıp salatalara katılır. 
#wildflowers #kırçiçeği #karahindiba #sarıçiçekler #pufçiçeği

********


Mavi-mor tonlarında minik çiçekleri olan bu çiçeği tanıdınız mı? Adı UNUTMA BENİ çiçeğiymiş. Gerçekten unutulmayacak kadar güzel. İngilizce adı forget me not #unutmabeniçiçeği #forgetmenot #kırçiçekleri #maviçiçek #wildflowers

******

Her yerde yaygın olarak görülen bu beyaz çiçeklerin ne olduğunu öğrendim ve çok şaşırdım. Meğer yabani havuç çiçeğiymiş. Yabani havuç beyaz renkteki havuçlarmış ve yenebiliyormuş da. Şimdi ilk işim köklerine bakmak olacak 😀

Wiki bilgisine göre birkaç farklı adı varmış 
Familya: daucus carota
Diğer adları: wild carrot, bird's nest, Queen Anne's lace 💕 #wildcarrot #queenanneslace #wildflowers #wildflowers #kırçiçeği #doğagünlüğüm #çiçek #beyazçiçek

****
Devam edecek....




22 Haziran 2016 Çarşamba

Güdüsel Annelik

13:15:00 5 Comments
4 yılı aşkın süredir devam eden iki çocuklu annelik serüvenimde dönüştüğüm şey içgüdüsel annelik diyebilirim. Elbette okuyorum sorguluyorum ama sıkça ve en çok içgüdülerime göre hareket ediyorum. Ve genelde halim(iz)den memnunum. Fazla ne yapacağını bilememe sorunu yaşamadan günleri deviriyoruz. Tabi öyle anlar gelecektir ki, belki yine bocalayacağız eşimle, fakat artık nereye bakacağımı, nasıl bir yol tutacağımı üç aşağı beş yukarı biliyorum diyebilirim.

Bazı mevzular var (çocuk büyütmek de bunlardan biri) insanlığın ilk varoluşundan beri varlar. Hayatta kalmak, çocuk doğurmak, bebek bakmak, çocuk büyütmek gibi. Binlerce yıldır insanlar bunları yapıyor ve topluca bakıldığında başarılı olmuşlar ki insan nesli, bu günlere gelebilmiş. O insanlar günümüzle kıyasladığımızda neredeyse hiç bir bilgi sahibi değilken bunu yaptılar. Bu şu anlama geliyor, demek ki içimizde bir yerlerde ne yapacağımızı bilen bir kısım var. İster güdü deyin isterseniz evrensel bir bilinç. Sonuçta yaradılışımız böyle.

Bu içimizdeki güdü modern çağlarda kaybolmuş değil, belki aşırı bilgi kirliliği üzerini tozlarla kapladı. Fakat emin olun ki içimizde bir yerlerde hala duruyor. 

Hamilesiniz ama belki normal doğuramam diyorsunuz, binlerce yıldır kadınlar bunu yaptı. Tek çocuğa bile bakamıyorum daha fazlasını yapamam mı diyorsunuz, binlerce kadın bunu başardı. Bir bakıyorsun minyon tipli kadınlar normal doğuruyor, bir bakıyorsun kendine hayrı yok dediklerimiz üç çocuk büyütüyor. İçimizde zamanı gelince kullanmaya hazır bir güç var. Sadece o gücü kullanmak gerekmedikçe varlığından haberdar olamıyorsun.

Yukarıda sadece annelik ve çocuk bakımına değindim ama bu güdüsel mevzular hayatta her konuda geçerli. Bir problemle bir engelle karşılaştığında kendine sor. Bu daha önce insanların başına gelmiş midir? Eğer öyleyse emin ol ki çözüm içgüdülerinde gizli. Daha önce yapan olduğu için sen de yapacaksın.

Hiç kimsenin başına gelmemiş olan mevzular gerçekten çok nadirdir. Fakat diyebilirsin ki, benim şartlarım, benim koşullarım, benim algılarım bana özel; başka kimseyle aynı olamam. Evet doğru haklısın ama diğer kişi için de aynı durum söz konusuydu. Her insan birbirinden dünya kadar farklıdır ama bir yandan da o kişi de tıpatıp aynı sonuçlara ulaştı: o engeli aştı, başarıya vardı. Demek ki bu güç farklılıkların üstünde bir potansiyele sahip.

İşte bu yüzden yeniliklerden korkmak gereksiz. Bizi hayata bağlayan çok derin bir altyapı ile geldik bu dünyaya. Ona sırtını daya ve devam et yola....


17 Haziran 2016 Cuma

Nova'ya Mektuplar:17.Ay

22:31:00 2 Comments

Tatlı oğlum;

Ay dönümünü unutmadım, yazıyı yazmaya fırsatım da vardı ama yazmadım yarın yazarım dedim. Bunu bir sonraki hatırladığımda ise aradan beş gün geçmişti bile. İşte böyle bir yoğunluk içerisindeyiz.

Sabahları kalkıp hep beraber kahvaltı edip sonra seninle ablanı okula bırakıyoruz. Günün durumuna göre, okuldan sonra seninle markete gidiyoruz veya seni ormana/çiftliğe/parka falan götürüyorum. Eve girmemiz iki saatten önce olmuyor. Sonra öğle uykusu ve yemeği ardından yine okula ablanı almaya. En az iki saat de okulun bahçesinde veya civarında oynuyorsunuz. Eve girdiğimizde saat 4 ü geçmiş oluyor ve biraz atıştırmalık ve oyun (hava güzelse hep bahçede) derken baban geliyor. Böylece pili bitmiş anne de azıcık dinlenebiliyor :))

Gün içinde bir çok şey yaptığımız için bir hafta öncesi sanki bir ay öncesiymiş gibi hissediyorum ve bol bol kafam karışıyor tabi. Yine de günde üç dört kez dahi de olsa dışarı çıkıp gelmekten usanmıyorum çünkü evde zaman daha zor geçiyor, siz daha çok sıkılıyorsunuz sonuçta bu da beni  daha fazla geriyor. Varsın yorgunluk olsun ama mutsuzluk olmasın. 

Bu ay seninle müzik okuluna başladık. 5 derslik bir paketti üç ders geride kaldı. Seninle birlikte otobüse binip gidiyoruz (ablan okuldayken) ve dönüyoruz. Bu süreçten çok keyif alıyorsun ama bu dersleri pek sevdiğini söyleyemeyeceğim. Normalde müziği seviyorsun aslında. Sanırım bu derslerin temposu senin için biraz yavaş kaldı. Diğer çocuklar (senden ufakların sayısı daha çok) oldukça sakin bir şekilde ebeveynlerinin kucaklarında otururken sen odayı keşfetmek, müzik aletlerinin hepsini denemek istiyorsun ve ne yazık ki öğretmenin size izin verdiklerini onun izin verdiği zamanda yapmak zorundasın. Sanırım 5 dersten sonra devam etmeyeceğiz. Yine de sana bazı şeyler kattı. Rapapa diye söylenen bir şarkı var onu öğretmenle söylüyorsun (ki bu onu çok şaşırttı başka hiç bir çocuk söylemiyor) ve şarkı devam ederken arada stop denilip kıpırdamadan durulan bir şarkıda ne yapacağını öğrendin.

En son mektupta dişlerinin yazmıştım. O yazıdan hemen sonra köpek dişlerinin hepsi birden patladı gibi. Diğerleri tek tek çıkınca, bunların aynı anda çıkması beni şaşırttı doğrusu. Tabi hala ara sıra ağrıları oluyor tam çıkamadılar çünkü. Diş sıkıntının azalması biraz daha iyi yemeye başlaman ve iyi uyuman anlamına geliyor çok şükür. Geceleri ne kadar uğraştıysak da biberonu reddediyordun. Bu köpek dişlerinin ilk çıkış zamanı üç gece boyunca sürekli emdiğin için hiç uyumadım ve meme uçlarım yara olmuştu (hala geçmedi). İşte o son gece artık dayanamayıp biberon verdik ve aldın. O geceden sonra (yine emiyorsun tabi) bir kere biberonla normal inek sütü veriyoruz ve sayesinde daha uzun uyuyorsun. 5 saate kadar kesintisiz uyuduğun oldu ki bu bizim için bir rekor. Devamını diliyorum annecim :))

Bu ay dil gelişiminde ektra sözcüklerin oldu ama hangisi yeniydi ayırt edemeyeceğim şimdi. Ih ıh diye konuşmalarının formatı değişti (a oh e ıh uv da ho ka gibi heceleri ardarda seri şekilde söyleyip sözde konuşuyormuşsun) ve bizim söylediklerimizi tekrar etmelerin arttı. 

Bu ay ayrıca tuvalet konusunda bir gelişme oldu. Artık kakanın geldiğini önceden söyleyip, tuvalete yapalım mı diye sorduğumda kabul edersen (ki koşa koşa gidiyorsun) tuvalete yapıyorsun. Çişini de yaptıktan sonra söylüyorsun ama tabi bu da bir gelişme demek ki farkındasın olayın. Belki 9 aylıktan beri seni ara sıra hava alsın diye bezsiz dolaştırdım. Pek çok çiş kazası oldu tabi ama sen çişini öğrendin. Şimdi altında bez yokken ıslandığında hemen yanıma gelip söylüyorsun (onun da adı kaka) ve kıyafetini değiştiriyorum. Bezsizliğin rahatlığını çok seviyorsun ve bez takma işi tam bir macera, seni yakalayabilirsem bağlıyorum 😀

Bakalım gelecek ay nelere gebe olacak. Seni çok seviyorum yaramaz bıdığım.

Annen
Amsterdam



16 Haziran 2016 Perşembe

Haftanın Bilgisi: Buzdolabımda Su Birikiyor Ne Yapmalıyım?

13:42:00 4 Comments

Buzdolaplarında bazen sebze meyve bölümünün altında su birikir ve sık sık temizleme ihtiyacı doğurur. Benim de başıma geldiğinde, üstelik birkaç günde bir tekrar tekrar oldukça, buzdolabımın artık bozulduğunu düşünüp yeni arayışlara girmiştim. Fakat sonradan bunun bir çaresi olduğunu öğrendim.


Meğer çok basitmiş, benim buzdolabımda yukarıdaki fotoğrafta görüldüğü üzere arka duvarda bir delik var. Bazen koyduğumuz yiyeceklerin kırıntıları bozulan sebze artıkları falan bu deliği tıkıyormuş. Eğer su birikmeye başladıysa delik tıkanmış açın demekmiş. Buzdolabında oluşan buhar bu delikten atılıyormuş.

Elbette sizin dolaptaki delik farklı bir yerde olabilir ama dikkatlice bakın ve deliği arayın. Temizlediğinizde su birikmesi son bulacaktır.

15 Haziran 2016 Çarşamba

Dans Edin

11:35:00 6 Comments
Ülke bu haldeyken dans et mi diyorsun sen bize, nasıl yapalım diyeceksiniz belki... Evet buna rağmen daha da ısrar edeceğim ben de, çünkü daha çok ihtiyacımız var.

Düşünün bir insanlık var olduğundan beri dans var. Müzik doğanın bir ritmi, müziği tüm ruhunla dinlediğinde bedenin de o ritme eşlik etmeye başlıyor, yani dans ediyor. İster eğlence de, ister meditasyon buna. Fakat o kendini ritme bırakıp dans etme durumu bambaşka.

Ara sıra facebookta komik videolar altında  dans eden yaşlı nineler veya dedeler görüyoruz. Gülüyoruz ama itiraf edin kıskanıyoruz. O koyverme halini, o rahatlığı. Belki çoğumuz ben asla yapamam diyoruz.

Kültürümüzde büyük yer ediyor dans. Halk oyunlarında, çiftetellilerde... Düğünlerde özellikle topluca dans edildiği zamanki o rahatlama duygusunu bilir misiniz? Orada nasıl dans ettiğinin hiç bir önemi yoktur, herkes gönlünce kurtlarını döker, hatta özenle yapılmış üst baş dağılır. Fakat kimin umrunda, ayaklar ağrımış şekilde koltuğa oturduğunuzda tüm stresin gittiğini hissedersiniz.

Ben dans etmeyi severim, ilk başlangıç zamanında çok rahat değilim ama sonra o eşiği aşınca koyveririm. Türkiyede iken gittiğim her düğünde (az tanıdık çok tanıdık farketmez) oynardım, şimdi çok seyreldi tabi ama hevesimi zumba ile almaya çalışıyorum.

Batı kültüründe discolar, açık hava konserleri, çeşitli dans etkinlikleri insanların dans etme ihtiyacını gideriyor. Biz ise daha çok düğünlerle... Önümüz yaz, düğünler çoğalacak bu fırsatları değerlendirmek, ruhumuzu ve bedenimizi deşarj etmek bu çıldırtıcı ağır havalarda bize iyi gelecektir.

Bir de fırsatları değerlendirmek diye birşey var. Artık daha çok kaçınıyoruz eğlenmekten. Doğum günü kutlamalarına amaan ne gerek var diyoruz, başarı hikayelerini basit bir yemekle geçiştiriyoruz, çocukların doğum günlerinde müzik değil aktivite yaptırıyoruz. Oysa tam tersi olmalı, her mazereti eğlenceye dönüştürmeli, tv de sevdiğimiz bir müzik çıktığında sesini açıp dans etmeli... 

Çoluk çocuk hep beraber.

Haydi...




11 Haziran 2016 Cumartesi

Hollandalılar Bisiklet Sürerken Neden Kask Takmazlar?

01:29:00 2 Comments

Dünyada en yaygın bisiklet kullanımının Hollanda'da olduğu bir gerçek. Genç yaşlı farketmez neredeyse herkesin bir bisikleti var ve bisiklet gündelik hayatın önemli bir kısmında yer ediyor. Bakkala, okula, işe, otobüs durağına her yere bisikletle gidiyorlar ve bisiklet gerçekten amacına uygun kullanılıyor; yani bir ulaşım aracı.


Bulunduğum diğer ülkelerde gördüğüm kadarıyla (bisiklet kullanımı ülkemize göre nispeten yaygın olsa bile) kullanım amacı çoğunlukla spor veya keyif yapmak. Ve hepsinde de kask kullanıldığını görüyordum, özellikle çocuklar kasksız bisiklet sürmüyorlardı.


Amsterdam'a gelen her insanın yaşadığı şoku ben de yaşadım ilk başta. Ne kadar çok bisiklet, ne kadar farklı bisiklet, hiç kimse kask takmıyor, küçücük çocuklar öyle korunaksız taşınıyor aman Allahım 🙀

Fakat şimdi hem alıştım hem de dönüştüm. Çocuklara ve kendime aldığım kaskları neredeyse hiç kullanmadık. Kullanmam demiyorum elbette ama zor geliyor doğrusu. Acaba neden kask kullanılmıyor diye araştırdığımda bazı yazılar bulup okumuştum, şimdi bunları toparlamak istiyorum.

Öncelikle Hollanda'da bisiklet kullanırken kask takma mecburiyeti yok. Yani bir yasal yaptırım yok. Wikipedia burada hangi ülkelerin yasal izin verip vermediğini açıklıyor. https://en.m.wikipedia.org/wiki/Bicycle_helmet_laws_by_country

Hollanda'da bisiklet kullanımı öyle yaygın ve yoğun ki; kask zorunluluğu bunu kısıtlayıcı bir etki yapıyormuş. Yani insanlar kask takmak istemedikleri için bisiklet sürmeyebiliyorlarmış. Toplumsal açıdan bakıldığında ise, bisiklet kullanımının azalması sağlığı da etkileyeceği için (obezitenin artması, kalp hastalıkları vs) devlet kasksız kullanımın getireceği mümkün zararların, bisiklet kullanılmadığında oluşacak zararlar yanında hafif buluyormuş. Bu nedenle resmi bir yasak getirmiyorlarmış.

Gerçekten bisiklet çok yoğun kullanıldığı için her çeşit kıyafetle, günün her saati ve bisiklet süren insanlar görmek mümkün. Gayet formal bir kıyafetle işe gidenler kask takmak istemezler. Diğer yandan bisikletle eşya taşımak da sıkıntı. Yani işe gitmek için otobüs durağına kaskla gittiniz diyelim. Duraktaki bisiklet bırakma yerlerine bisikleti bırakıyorsunuz ama kaskı napıcaksınoz. Mecburen bütün gün onun için de bir çanta taşımak lazım. Zor iş!

Okuduğum yazılarda bir diğer çarpıcı iddia da bisiklet kazalarında kafa üstü düşmenin aslında çok küçük bir olasılık olduğuydu. Gerçekten bisiklet kazalarından kafa fazla etkilenmez.

Peki çocuklar neden takmıyor onlar iyi süremez falan diye düşünebilirsiniz. Aslında onlar da çok iyi sürüyor. Çocuklar çok erken yaşta başlıyorlar ve küçük bisikletlerde zaten yere yakın bir şekilde öğrendikleri için düşmeler pek tehlikeli değil. Büyük bisiklete geçtiklerinde zaten profesyonel olmuş oldukları için sorun yok.

Tabi kasksız bisiklet kullanımının yaygın olmasında ülkenin neredeyse dümdüz olmasının ve bisiklet için mutlaka her sokakta her caddede bisiklet yollarının olmasının da etkisi büyük. Yollarda yoğun bir bisiklet trafiği olmasına rağmen, motorlu araç ve yaya trafiği de göz önüne alındığında, bisikletler öncelikli konumdalardır. Hakları daha fazladır ve bu yüzden de bisiklet kazalarının oranı nispeten azdır.

Bisiklet konulu diğer yazılarım







8 Haziran 2016 Çarşamba

İki Çocuklu Hayata Bir Genel Bakış

20:30:00 13 Comments
Biliyorum benden büyük yaşta iki veya daha fazla çocuğu olanlar diyecekler ki "amaan bunun da yazdığı şeye bak, çok sıradan". Çünkü ben de artık tek çocuğun her birşeyinin yazıldığı yazılara öyle tepki veriyorum. Fakat tabi ki kınamıyorum çünkü ben de yaptım ☺️

İki çocuklu olduktan sonra bazı meseleler insana tırt geliyor. Uyumadı mı? Boşver. Ek gıdaya başlasam mı? Ne kadar geç o kadar rahatlık. Yemedi mi? Acıkınca yer. Uyku eğitimi mi? Ne gereği var. Tuvalet eğitimi mi? Keyfi ne zaman gelirse. Sağlıklı beslenme mi? Ne kadar mümkün oluyorsa o.

Aslında ilk çocukta düzenlemek için emek harcadığımız rutinler, eğitimler falan ikinci  çocukta boşveriliyor. Sebebi annenin rahat olması olarak adlandırılsa da işin aslı vakitsizlik. Bir türlü böyle işlere vakit ayrılamıyor, bir türlü düzen kurulamıyor (evdeki diğer çocuk ihlal ediyor falan), vakit bulunsa bile anne bununla zamanını harcamak istemiyor, bulduğu her fırsatta dinlenmek istiyor :))

Bizim evden örnekler vereyim. Oğlumun gündüz uykusunun saati asla aynı değildir. Önceki akşam kaçta yattığına (her akşam aynı saatte yatırmaya gayret ediyoruz ancak yok ablayla kudurmaktan, yok oyunu bırakamamaktan hep değişiyor) ve gece kaliteli uyuyup uyuyamamasına göre değişir. Ki bu da -eğer diş, hastalık vs yoksa- açlığına bağlıdır. Yatmadan önce iyi yemişse iyi uyur yememişse sık uyanır falan. Nitekim ertesi günkü öğle uykusu asla düzenli olamıyor.

Bir türlü düzelemeyen mesele de yemek. Gece emince bizim kahvaltı ettiğimiz saatte acıkmamış oluyor. Onun kahvaltı saati geldiğinde ablasının atıştırma saati geliyor. E bu bebe de o abur cuburu istiyor, kıza yalvar yakar şimdi yeme annecim bekle desem de dinlemiyor. Böyle hallerde iki lokma sağlıklı, üç lokma abur cubur şeklinde acayip bir düzen  oluyor ya da olamıyor. Abla okulda olduğunda biraz daha iyi düzen ama baştan söyleyeyim ikinci çocuklar yasak gıdalarla daha erken tanışıyor.

Küçük büyüğünü her konuda taklit etmek istediğinden, onun elindeki her oyuncağın aynısını istiyor, erkenden herşeyin aynısından iki tane dönemi başlıyor. Oğluma aldığım bebek oyuncaklarının hiç biri kullanılmadı, doğrudan ablasınınkilerle başladı, erkenden boya yapmayı, sabun baloncukları üflemeyi, tırmanmayı zıplamayı öğrendi. Evde her an bir tehlikeli hareketler oluyor ve iki saniye rahat oturmak mümkün değil. 

İkinci çocuklar büyük çocuğun programına göre yollarda veya bekleme odalarında büyüyor. Okul-kurs yollarında, aktivite derslerinin bekleme salonlarında, büyük çocuğa uygun parklarda... Fakat ne gariptir ki büyük çocuğun arkadaşlarını arkadaş ediniyor, buralarda bulunmaktan memnun oluyor ve bu hızlı tempo onu mutlu ediyor. Büyük çocuklarla beraberken onların yaptıklarını denediği için birçok beceriyi daha erken kazanıyor. 

Tek çocuklu hayatta çocuğun sosyalleşmesi için ekstra çaba gerekirken (oyun gruplarına götürmek, parklarda kaynaştırmaya çalışmak gibi), ikinci çocuk  için hiç zahmet etmeye gerek kalmıyor. Abla/abinin varlığı bir yana, onun arkadaşları, bekleme salonlarındaki diğer velilerin ikinci çocukları gibi geniş bir sosyal çevreye sahip oluyorlar :)) Bu yüzden olsa gerek daha rahat oluyorlar.

Böyle bakınca ikinci çocuğun fazla bir yükü  yokmuş gibi görünüyor, gerçekten öyle. Geçenlerde bir yorumda da yazmıştım, ilk çocuk doğduğunda hayat duruyor, herşeyimizi ona endeksliyoruz ama ikinci çocuk olanca hızıyla akıp giden hayatın içine doğuyor. Olması gereken de bu aslında, yüzyıllardır tüm annelerin yaptığı bu çünkü. İşte bu yüzden ikinci çocuk hayatın durması değil, daha da zenginleşmesi demek oluyor.

5 Haziran 2016 Pazar

Çocuklu Aile Dayanışması

01:25:00 7 Comments

Her anne baba çok iyi bilir ki, çocuk sahibi olduktan sonra ne tatiller eskisi gibidir ne gezmeler... Değil dinlenebilmek, daha yorgun olarak dönmemek işten değildir. Fakat gezmeyi seven anne babalar yine de bu yorgunluğu göze alır, çünkü zaten evde de dinlenemeyecektir. En azından mekan değişikliği yapıp biraz rahatlamaya çalışır.

Çocukların yaşları yakın olacak şekilde bir veya daha fazla sayıda aile ile dostluk kurmak, tatile, pikniğe, ne bileyim ormana hayvanat bahçesine falan giderken hep beraber gitmek, restoranda beraber yemek yemek falan bence yapılabilecek en akıllıca iş. Fakat görüyorum ki insanlar bu tip birlikteliklere pek sıcak bakmıyorlar. Eh tamam birebir aynı kafada arkadaş bulmak, hele belli bir yaştan sonra, çok zor ama sen buna güçlerin birleşimi gözüyle bak canım kardeşim. Ha kafa dengi bir arkadaş bulursan ne âlâ lakin, sanma ki o kafaları denkleştirecek zamanın olacak.

Şimdi bizim durumumuzla örnek verecek olursam, çekirdek ailemizle bir yere gittiğimizde ben bir çocuğun peşinden, kocam diğerinin peşinden koşarken, biz ne dinlenebiliyoruz, ne de birbirimizi görüp iki çift laf edebiliyoruz. Fakat bizim gibi iki çocuklu başka bir aileyle gittiğimizde büyük çocuklar beraber oynuyor, küçük çocuklara ise anneler ve babalar sırayla bakıyor. Bu sırada çocuk bakmayan grup da oturup sohbet ediyor ve nihayet dinlenebiliyor. Daha ne olsun! 

Her anne baba bunun farkında olmasına farkında ama açıkça dile getirmekten kaçınıyorlar genelde. Sanki ben çocuğumun yükünü sana yıkacağım zannedilir diye korkuyor. Oysa her iki taraf için de durum aynı. Her iki taraf da bu tür bir desteğe eşit ölçüde muhtaç! Sanırım çekingenlikten bu tür organizasyonlar kolay kolay hayat bulmuyor :/

Açık olun, ortak çıkarlarınızı gözetin, güçlerinizi birleştirin ve biraz dinlenin. Benden söylemesi ☺️