28 Ekim 2015 Çarşamba

Haftanın Bilgisi : Bebeğimin Elleri ve Ayakları Buz Gibi. Ne yapmalıyım?

11:56:00 11 Comments
İstanbul'dan döner dönmez bu konu hakkında yazmasam olmaz, zira yolda bile çocuklarımı durdurup eli üşümüş bu çocuğun diyenler oldu :)) Her iki çocuğum  da kuzey ülkelerinde doğup büyüdüğünden, soğuk konusuna biraz daha farklı yaklaşıyorum Türk annelerine göre.

Dışarıda hava soğuktur, soğuk birşey tutmuştur eller üşür bu normaldir. Isıtabiliyorsanız ısıtırsınız ama eller soğuk diye panik yapmaya gerek yok, çocuğun ellerinin soğuk olması üşüdüğü anlamına gelmez.

Fakat bu yazıda asıl değinmek istediğim, evde olduğunuz halde, ev sıcak, çocuk yeterince giyinmiş olduğu halde ellerinin ve ayaklarının soğuk olması. Bunun nedeni muhtemelen çocuğu gereğinden fazla giydirmiş olmanızdır. Çocuğu soyun, bir süre sonra düzelir.

Vücutta hararet fazla olduğu zaman, vücut ateşi düşürüp dengelemek için el ve ayaklardaki kan dolaşımını azaltır ve soğutur. Bu tamamen vücudun kontrol mekanizmasıdır. Hatta çocuklar ateşli hastalıklara yakalandığında, tüm vücut ateşler içinde yanarken el ve ayakların soğuk olmasının sebebi budur.

İdeal oda sıcaklığı 18 derece de diyen var 21 derece de. Bence bu biraz kişiye bağlı. Üstüste giyindiği kat sayısına ve hareketli olup olmadığına göre değişir. Bizim evde ideal sıcaklık 22-23 derece. Hepimiz bir atlet bir uzun kollu ince penye tişört ile üşümeden duruyoruz.

İçerde veya dışarda çocuğun üşüyüp üşümediğini anlamak için ensesine ve omuzlarına bakın. Serin ise (üşüdükleri zaman el ve ayaklardaki gibi buz kesmesi değil de daha bir serinlik hissi oluşuyor) üşümüştür, ama hala sıcak ise sorun yok, çocuğunuz üşümüyor.

Aynı kontrol mekanizması yetişkinler için de geçerli. Sabah sıcak yataktan kalkınca biraz ürpeririz ya bazen, işte o zaman omuzlarınıza bakın serindir. Bu yüzdendir Türk annelerinin yelek takıntısı.

Ben hiç yelek giydirmiyorum ama bazen çocukları aniden yataktan çıkarmam gerekirse (keyif yapa yapa yavaş çıkınca şhtiyaç duyulmuyor), ilk yarım saat yelekli tutup sonra çıkarıyorum. Tüm gün yelekle dolaştıkları neredeyse hiç olmadı. Bu yüzden annemin gazabına da uğruyorum hani :))

19 Ekim 2015 Pazartesi

Novadünya 9 Aylık

22:09:00 6 Comments

Bu ay dönümü yazısını 6 gün gecikmeyle yazabiliyorum ne yazık ki :( İstanbul'da yoğun ve yorucu geçen günler nedeniyle, ay dönümü yazılarını yazarken içine girdiğim duygusal yoğunluğa günlerdir kavuşamadım. Şimdi de çok konsantre olamıyorum ama zaman geçtikçe hatırladıklarım azalacak, çok geç olmadan yazmalıyım.

Yukarıdaki fotoğrafta görüldüğü gibi artık oldukça büyüdü Nova'cım. Fotoğraf çekimleri de oldukça zorluyor, hiç bir fotoğrafta net hallerini yakalayamıyorum. Ayrıca doğduğundan beri neredeyse kel olduğu için, son zamanlarda oldukça belirginleşen saçları da ifadesini biraz değiştirdi. Bu yüzden gözüme farklı geliyor artık.

Bu ay doktor kontrolünü tatile gideceğimiz için bir hafta erken yapmak zorunda kaldık. Boyu 75cm olmuş, kilosu da tam 10kg (9.950). Dışarı çıktığımızda hala sling ile taşıyorum ama bazen belimi zorluyor ağırlığı. Yine de kucakta taşımaya göre daha rahat ve güvenli. Kucağımda olduğunda, her nerede olursa olsun kayıp yere inmek istiyor. Tabi ki yürümek için :)

Bu ay yine bol bol yürüdük. Beraber yürüdüğümüz için onunla birlikte ben de gün içinde binlerce adım atıyorum. İstanbul'dakiler biraz zayıflamış buldular beni :P Zaten tek parmağımı tutarak yürüyordu ve sağa/sola/geri dönüşleri rahatça yapıyordu ama bu ay yürürken durup çömelme, yerdeki oyuncağı alıp kalkarak tekrar yürüme alıştırması yaptı bol bol. Hala parmağımı tutuyor tabi bunları yaparken, yine de çömelip kalkarken bana veya başka bir yere dayanıp güç almıyor, sadece bacak gücü ile yapıyor. Hatırlıyorum da Helodünya bu çalışmaları bağımsız yürümeye başladıktan sonra yapmıştı. Nova ise önceden tüm alıştırmaları bitirip doğrudan koşmaya geçecek galiba.

Aslında bu güne kadar çok yürüdüğü için ilk adımlar heyecanı yaşayamayacağım gibi hissediyorum. Genelde biraz uzağıma bırakıp hadi  bana gel dediğimde biraz korkuyor ve hemen yere çömelip oturuyor düşmemek için. Fakat kendi isteğiyle ellerini bırakıp adım attığı çok oldu. Dolayısıyla ilk adımları ne zamandı bilmiyorum. Hele geçenlerde koltuğun kenarına bırakıp bir kaç saniyeliğine arkamı döndükten sonra, o koltuğu sıralayıp, arada olan boşluğu aşıp (nasıl yaptı hiç bilmiyorum göremedim), diğer koltuğu da sıralayıp yanıma geldiğini gördüğümde yaşadığım şaşkınlığı anlatamam. Hepsi çok kısa sürede olmuştu.

Yürümeyi sevdiği kadar karıştırmayı da seviyor. Hatta daha çok olmalı ki bu yüzden tüm evi gezip duruyoruz. Hem bizim evde hem de misafir geldiğimiz evlerde incelenmemiş yer bırakmadı. Dolaplar, çöp kutuları, banyolar, ağır da olsa çekmeceler favorisi. Kendi başına açıp boşaltıyor yaramaz.

Bu ay algıları çok açık ve kolayca öğrendiğini farkediyorum. Ben hiç öğretmedim ama kendi kendine gel gel yapmayı öğrenmiş eliyle. Aba, baba, anne, mama kelimelerinden sonra dedeye geçti ve ona seslenerek dede ge ge diyor el hareketiyle birlikte. Dedesini çok seviyor öyle ki bugün dedesi biraz hafifçe öksürdü ve bunu duyunca önce dikkatlice yüzüne baktı, sonra yanına gidip kucağına başını koydu ve sarıldı. İlk başta tesadüf bir hareket zannettik fakat babam  çok hoşuna gidince bir 4-5 defa daha aynısını yaptı ve hepsinde gidip sarıldı :) 

Çoğu bebek gibi çamaşır makinesine ve elektrikli süpürgelere hasta. Geçen gün teyzesi çamaşır asarken, kıyafetleri alıp önce silkelediğini görünce, o da aynısını yapmaya başladı. Silkeleyip silkeleyip teyzesine uzattı. Yine aynı gün balkondaki toz bezlerini alıp taa makineye götürdü ve içine koydu. Yıkansınmış hay allahım :)

Böyle bilinçli hareketleri günden güne çoğalıyor. Isırmayı çok sevdiği oyuncağını benim ağzıma zorla sokup kikirdiyor. Sevdiği bir kişiyi görünce koşup bacağına sarılıyor ( tabi koşmaktan kastım elimden tutup koşması), istemediği bir yöne yürütmeye çalışınca tepiniyor ayak diretiyor, sevinince hopluyor, etrafında hareket halinde olan çocuklara deli oluyor, peşlerinden bağıra bağıra koşmayı seviyor.

Bu ay hem dişlerden hem de ablasının getirdiği hastalıklardan, çoğunlukla hasta idi. Hala burun akıntısı ve öksürük var. Tam 3 diş çıkardı ve 8 dişli (üst alt 4 bitti) bir yumurcak oldu. Hala kaşınıyorlar hiç ara yok :(

Hastalıklardan dolayı ek gıda işi de nanay :( Kimi günler hiç yemiyor kimi günler çok az, düzenli ve planlı öğünler hazırladığım kızıma göre beslenme konusunda ihmal ediyornuşum hissine kapılıyorum bazen ama bir yandan da anne sütü aldığı için memnunum. Zaten gelişimi de şu ana kadar başladığı persentil eğrisinde devam ediyor. Geceleri ise hasta olmadığı zamanlarda en az 3 kez, hastaysa neredeyse tüm gece emmek istiyor. Ne yazık ki sık ve hırçın emmekten memeucu  yaralarım pek iyileşemiyor.

Çok şükür mutlu, neşeli güler yüzlü bir bebek. Dışardaysa keyfi yerinde, dışarı çıkmak için kapıya yapışıyor. Kedileri, köpekleri gördüğü zaman seviyor, kuşları ördekleri dikkatle inceliyor. Kumları, toprağı mıncıklamaya, çiçeklere dokunmaya bayılıyor. Ablasına hala hayran, onların sevişmelerini seyretmeye doyum olmuyor.

Çok şükür.



 

17 Ekim 2015 Cumartesi

İki Çocuk Arasındaki Yaş Farkı Ne Olmalı?

01:30:00 3 Comments
Biliyorum çocuklarına kardeş isteyen, ne zaman olmalı diye düşünen çok anne var. Tecrübelerime ve düşüncelerime dayanarak bu konuda ben de ahkâm keseyim :))

Genelde yaş farkının ne olması gerektiğini söyleyen çoğu yazı, konuyu anne açısından ele alır. Anne iki çocuğa birden bakabilir mi, enerjisi ikisine ne zaman yeter gibi. Bu yüzden çoklukla, büyüğü en azından tuvalet eğitimini tamamlasın, kendi kendine beslenmeyi giyinmeyi öğrensin gibi tavsiyelerde bulunur.

Ben diyorum ki bütün bunları unutun. Çünkü yaş araları ne olursa olsun kardeş gelince abiler/ablalar bebekleşecek :)) Tamam çok abartmayayım ama hangi becerileri kazanmış olursa olsun, ilk dönemler özellikle eskisine göre size daha çok muhtaç olduğunu söyleyecek (veya davranacak), daha çok ilgi bekleyecek. Dolayısıyla çocuğun yaşı ne olursa olsun, o güne kadar alışılagelmiş ihtiyacından bir tık fazla ihtiyaç talep edeceğini akıldan çıkarmayın.

Bu sebeple yaş aralığına karar verirken anne tarafından değil de çocuk tarafından olaya yaklaşılmalı. Çocuğun kardeş isteyip istememesi değil kastettiğim. Çocuk isteğini belirtirken aslında gerçekte neler yaşayacağını tam olarak tahmin edemez. Buna karar vermek çocuğa değil aileye bırakılmalı ama aslolan çocuğun adaptasyon sürecini nasıl sağlayacağımızdır. Ne yazık ki bebek geldiğinde bir dönem ilk çocuğa harcanan zaman azalıyor. Sonra bir denge kurulabilir elbet ancak asla eskisi kadar çok olmayacaktır artık. Dolayısıyla bu geçiş sürecini çocuğu fazla etkilemeden atlatmak önemli. 

Bunu kolaylaştıran etmenlerden biri okul. Çocuk okula/kreşe vs gidiyorsa oyun oynama/sosyalleşme ihtiyacını giderecek ve bu alışma sürecini kolaylaştıracaktır. Eğer bu imkan yoksa, sadece çocukla oynamak için destek olacak kişilerin olması iyi olur. Onu parka götürebilecek, bire bir oynayacak akrabalar/oyun ablaları ayarlanmalı. Biz günde 2,5 saat süren oyun okulu ve haftada 3 gün 3 saatlik oyun ablası ile bu imkanı sağlamaya çalıştık.

Dolayısıyla yaş farkını belirlerken, ailenin imkanları, çocuğun oyun ihtiyacı göz önünde bulundurulmalı. Pek tabi ki anneyle ve babayla da vakit geçirecek, oyun oynayacak ama bu artık eskisi gibi tam gün olamayacak.

Konu gelmişken, eğer çocuk okula/kreşe tam gün gidiyorsa, bebek geldikten sonra bence daha kısa süre gitmeli veya bazı günler boş kalmalı. İki kardeşin birbiriyle zaman geçirmesi lazım. Büyük çocuğun, evin içinde bebeğin bakımını, büyümesini gözlemlemesi, onunla ilgilenmesi alışma sürecini kısaltacaktır. Yani artık evde tek çocuk saltanatının olmadığını anlamalı, annesini çağırdığında "şimdi müsait değilim biraz bekler misin" lafını duymalı, yani hayatı gerçekten olduğu gibi tecrübe etmeli. Evdeki bu tahammül deneyimleri aynı zamanda onları hayata hazırlayacak, beklemeyi, kendi kendini oyalamayı, sorumluluk almayı, güçlü olmayı öğretecek. Tabi bu konuda da yine denge önemli, ne çok ihmal edilmeli ne de hemen her istediği yerine getirilmeli. Bence anne ikinci çocuğu düşünürken en çok bu "denge" konusunu düşünmeli ve bu konuda hazırlık yapmalıdır.




16 Ekim 2015 Cuma

İki Çocuk Çok Zor Dimi?

14:48:00 15 Comments
4 ay önce İstanbul'da bulunduğumuzda, yine benzer yazılar yazmıştım şimdi de değişmedi. Beni iki ufak çocukla gören tanıdık tanımadık herkes -evet yolda bile durdurup beyanatta bulunuyorlar :)) - bana başlıktaki cümleyi söyledi. Fakat yüzlerindeki acılı bakış benim gülümseyerek verdiğim cevapla yerini şaşkınlığa bırakırken, ben de içimden kıs kıs onların yüz ifadelerine gülmekteydim.

Şaka bir yana benim iki çocukla geçirdiğim bir günü gören yerimde olmak istemiyor ve ne kadar zor olduğunu söylüyor. Fakat ben kendi ağzıma zor kelimesini neredeyse hiç almıyorum. Kabul etmiyorum, reddediyorum ve kovuyorum. Eski zamanlarda bolca tecrübe ettiğim gibi, yaşadığım sıkıntıyı dillendirmek ve sürekli düşünmek işimi kolaylaştırmıyor. Gerçekten mecalim kalmadığı zamanlar olduğunda, daha önce belirttiğim gibi sakince geçmesini bekliyorum.

Bu sabah ikinci çocuğu henüz üç aylık olan bir anne arkadaşımın beni görür görmez söylediği "iki çocuk çok zormuş" oldu. Bense zor değil henüz alışmadın dedim. İnsan nelere alışıyor ne zorluklara katlanıyor, sağlık olduktan sonra elbet zorluklar geçecek. Eve geldiğimde annem dedi ki, onun annesi kardeşi sürekli gelip gidiyorlar, ya sen ne yapasın? Yapayalnız senin işin çok daha zor. Başka bir tek çocuklu arkadaşım da her bunaldığında beni düşündüğünü söyler; o iki çocukla tek başına nasıl yapıyor?

Bana böyle diyenlere cevabım şu oluyor: zor ama allah yardım ediyor. Çok şükür idare ediyorum. İki çocuğumu da çok istedim, aralarının yakın olmasını ben tercih ettim, bu yüzden hiç yüksünmüyorum.

Gerçekten yalnız olsam da beni düşünen biri var yukarda. Öyle dar zamanlarımda imdadıma koşuyor ki, bana hiç hayal edemeyeceğim kolaylıklar sunuyor. Bugün mesela, gece çok uyuyamadım, eşim homeoffice çalışıyor ve bir yere gitti. Sabah bugün nasıl geçecek diye ufak bir sıkıntı dalgası altında kalsam da, hemen kovdum ve erkenden çocukları aldım parka götürdüm, gönüllerini hoş ettim. Kendime örgü ipleri aldım, geldim onları besledim ve oğlanı uyuturken gündüzleri hiç uyumayan kızım uyumak istedi. Ve ikisi de şuan 2,5 saattir uyuyorlar ki bu bir rekor. Hayal dahi edemezdim. Bu arada ben de dinlendim, örgüme başladım, okudum ve hatta çocuklarımı özledim. Ve çok çok çok şükrettim.

İki çocuklu hayat zor değil, akışa set vurmayınca kolaylaşıyor. O zaman da geriye kalan sadece keyfi oluyor.


Ah bir de şunu eklemesem olmaz. Yokda bebek arabasına iki çocuğumu da oturtmuş gidiyorken, karşıdan başka bir bebek arabası geliyordu. Ufak bebeğin olduğu arabayı anane itiyor, anne yanında yürüyor ve beni gören anane bak ne güzel yapmış aferin dedi bana hayranlıkla bakarak. Kastettiği çocukları oturtmam değildi, araları yakın iki çocuk sahibi olmam ve onları gayet de iyi idare edebilmemdi. Nadiren de olsa olumlu tepki duymak iyi hissettirdi doğrusu :)

14 Ekim 2015 Çarşamba

Stres Yumağı Ülke

23:41:00 15 Comments
Burada yazdığım pozitif içerikli yazılarımda yaşadığımız mekanın önemini inkar edemem elbette. Ancak belli bir eşikten sonra mekanın katkısı çok fazla olmuyor. Bir süredir hangi konuya kanalize olmam gerektiği konusunda kendimi sınırlıyorum ve olumsuz dış etkilere karşı mümkün olduğunca kapıyorum kapılarımı. Çünkü çocuklarımın bana ihtiyacı var, onlar için kendime özen göstermem gerekir.

Geçtiğimiz cumartesi günü, tam da İstanbul'a uçtuğumuz saatlerde yaşanmış Ankara'daki saldırı. Haberi alınca, aylardır hasret olduğumuz kavuşmanın saadetini yaşayamadık bile. Tabi orada olanların yanında bizim hissettiğimiz mutsuzluğun lafı olamaz, bu gün olmazsa yarın başka mutluluklar yaşayabiliriz fakat orada ölenlerin hiç yarınları olmayacak...

Kızım burayı çok özlemişti. Daha uçaktan inmeden hep İstanbul'da kalalım, biz de burda yaşayalım, burda okula gidelim şeklinde laflar geveledi. O kadar mutlu, o kadar coşkululuydu ki... Fakat dün, yani geldikten sadece 3 gün sonra anne evimize dönelim dedi gözlerinde yaşlarla. İlk defa bu kadar kısa sürede fikrini değiştirmişti. 

Sebebi ise çok açıktı. Burada iletişime girdiği çocuklar orada görmediği kadar hırçınlar. (Kuzeni Ege hariç ki onunla çok uzun zaman geçirdikleri için belli bir frekans tutturdular artık). Paylaşmayan, çığlık atan, hırlayan, dil çıkaran çocuklarla ilgili tecrübesi neredeyse hiç yok kızımın (çünkü Hollanda'daki çevresinde böyle çocuk yok) ve bu tepkilere maruz kaldığında sessizleşiyor, gözleri doluyor ve içli içli ağlamaya başlıyor. Ona açıklıyorum ama sanırım çocuklardaki nefreti, gerginliği anlayamıyor.

Ne yazık ki ben de çoğu çocuktaki bu öfkeyi farkediyorum. Onları asla suçlayamam çünkü muhtemelen anne babaları da gergin. Ve muhtemelen çevrelerindeki diğer insanlar da stresli, öfkeli, yüksek sesli... O kadar çok gergin insan var ki, maruz kalmamaları imkansız.

Geçenlerde bir arkadaşımla yazışırken ona da demiştim. Türkiye'de en iyi okullarda, en elit topluluklarda çocuğu yetiştirme şansın olsa bile, bu Avrupa'daki sıradan bir devlet okuluna bile erişemez. Çünkü o çocuk illa ki toplumun etkilerine maruz kalacak ve ne yazık ki toplumumuz insanların birbirine saygısını yitirdiği, ahlaki değerlerin bozulduğu, yardımlaşma gibi güzel meziyetler yerine daima yarış, hırs gibi duygularla beslenen bir toplum haline geldi. Oysa diğer ülkelerde toplumun böyle bir negatif etkisi yok denecek kadar az.İnsanlar  birbirlerine ve en önemlisi çocuklara saygı duyuyor onları birey yerine koyuyorlar. 

Ömrümün yüzde doksanını İstanbul'da geçirmiş biri olarak, ülkemizin hali, insanlarımızın durumunun vehameti beni çok üzüyor. Çocukluğumdaki halini özlüyor, çocuklarımla birlikte İstanbul'da yaşama hayallerimi ötelememe sebep oluyor :( En çok çocuklara acıyorum, coşkuyla mutlulukla yaşamak yerine gerçekten yaşam mücadelesi vermek zorundalar...




10 Ekim 2015 Cumartesi

8 Ekim 2015 Perşembe

Blog Yazmak Tecrübe İşidir

12:27:00 8 Comments
Başlık çok iddialı oldu değil mi, ama ilk okunduğunda anlaşılan anlamından farklı söylemek istediğim şey. Blog yazmak, "yazar olarak tecrübe gerektirir" demek değil; şayet kopyala yapıştır blog değilse, tüm bloglar tecrübeyle yazılır demek istedim.

Kimi mutfağındaki tatları tecrübe eder yazar, kimi gezip gördüğü yerleri. Kimi denediği makyaj ürünlerini, kimi annelik tecrübelerini... Sonuçta hangi türde blog olursa olsun özünde tecrübe var. Dolayısıyla blog yazmak tecrübe ister, yani önce yaşarsın sonra yazarsın. Tabi hayal gücü ile roman tadında yazılan bloglar da var. Ve onlar da gerçekten yazarlık tecrübesi isteyenler.

Neyse. Asıl konuya geleyim. En son yazıma gelen yorumların çoğu olumlu, biri olumsuzdu. Yorum yazmayanlar olsa bile okuyanların en az yüzde ellisinin o olumsuz yorum gibi düşündüğünden eminim. Doğa kanunu bu Gaussien dağılıma uymak zorunda. Bir topluluktaki insan davranışlarında olumlu ve olumsuz özellikler aşağı yukarı eşittir.

O yazımda ben de hayat tecrübemi yazmıştım. Çocuklarımla geçirdiğim yüzlerce günün ardından deneyimlediklerimi. Olduğumdan farklı şeyler yazmadım ki bunu yapmam için hiç bir nedenim yok. Ne kimseye yaranmaya çalışıyorum ne de hava atmaya. Zaten bizi tanıyanların hemfikir olduğu bir konu var, çok sakin bir çiftiz ve sakin bir hayatımız var.

Asıl düşünülmesi gereken nedir biliyor musunuz? Yukarıda bahsettiğim diğer tecrübelerle ilgili yazıları okurken de böyle diyor musunuz? Hangi konulardaki yazıları okurken abartı ve samimiyetsiz buluyorsunuz? Böyle bulduklarınız sizin tecrübe etmeniz uzak gözüken şeyler mi?  Bunları okuyunca sizi asıl rahatsız eden ne? 

Diyeceklerim bu kadar hakim bey.

Kalın sağlıcakla.



6 Ekim 2015 Salı

Nasıl Oldu?

23:27:00 12 Comments
Oğluşum dünyaya geldikten sonra hayatım sanki bir sihirli değnek değmişçesine daha güzel. Kendimi daha dingin, huzurlu, kendinden emin hissediyorum. Elbette başka diğer etmenler de vardır fakat nasıl oluyor da böyle pozitifim, bu kadar rahatım diye kendi kendimi yokluyorum sık sık. Birçok annelik blogunda okuduğum mevzular artık bana çok uzak geliyor. Başkalarının çocuk yetiştirmede sıkıntılarını okuyunca, acaba ben nasıl yapıyorum diye kendime bakıyorum, neden kızımda bol bol hissettiğim evhamları artık yaşamıyorum? Bana ne oldu da böyle oldum?

Bu soruların cevaplarını ben de tam bilmiyorum. Şimdi yazarak düşünmeye çalışacağım. Öncelikle ilk aklıma gelen sevgi. Hani hep derler ya çocuk sayısı arttıkça annenin sevgisi artar diye. Hah tam da onu yaşıyorum uzun zamandır. Öyle çok öyle çok ki sevgim, herşeyi sevesim geliyor. Tüm canlıları tüm insanları. İçimdeki bu sevgiyle herkese yardım etme coşkusuna kapılıyorum. Kötü söz söyleyenleri, kötü düşünenleri kınayamıyorum, böyle tuhaf bi iyi hal içindeyim. Sanırım bu hal tüm olumsuzluklara karşı beni tahammüllü kılıyor. Galiba gerçekten pembe gözlükler var bilemiyorum.

Diğer bir sebep ise zamanın hızla geçiyor olduğu. Bu o kadar büyük bir sebep ki benim için tüm yorgunluklara katlanabilirim. Hiç doyamıyorum gibi geliyor, neredeyse 9 aylık oğlum sanki bebeklik dönemini bitirdi bile. Çok çabuk geçti çok. Bu günlerde feci derecede memeye yapışık, geceleri neredeyse onsuz uyumuyor. Kızımın anneliğindeki ben olsam bunu kafama takıp çözüm yöntemleri arardım, şimdi yorgunum ama kafama takmıyorum. Geçecek mi geçecek, çocuğum uyumayı öğrenemeyecek mi, elbet öğrenecek. Peki şimdi uğraşıp öğretsem ne olur, bir iki ay sonra yine bozulacak. Biliyorum, artık neyin çaba sarfedilmesi gereken, neyin akışına bırakılması gereken konu olduğunu ayırt edebiliyorum. Çocukların psikolojileri, huzur ve dengeli büyümeleri mesela, bunlar ihmal edilmemeli. Yine de her zaman mükemmel şartlar olmuyor tabi. Son günlerde oğlanın yapışıklığı kızıma ayırdığım zamanı çalıyor, fakat ilk boş anımda ona koşuyorum ve maksimum ilgi gösteriyorum. Psikolojik konularda da bazı mevzular tolere edilebilir olabiliyor, bunları da farkına varıp ona göre davranmaya çalışıyorum, ona göre bölünüyorum.

İlginç gelebilir ama çocuklarımlayken sesim hiç yükselmez. İkisinin de ağladığı, ben ben diye zırladığı kriz anları oluyor elbet. Genelde o zaman pek konuşmadan veya açıklama yapmadan onları kucağıma alıp oturuyor ve sarılıyorum. Herkes sakinleştiğinde sırayla isteklerini yapıyorum. Hatta onları kucağımda sımsıkı tutarken (belli etmeden) kıkır kıkır gülüyorum. Bu halleri gözüme çok sevimli geliyor.

Bir de anne gücü denen birşey var. Bu tek çocuk annesiyken de vardı ama iki çocukla daha da artıyor. Bazen içime kaçmış bu süper kahraman gücü ile herşeyi yapabileceğim hissine kapılıyorum. Bu güç bana gerçekten cesaret veriyor, bu gücü hissetmekten nasıl haz alıyorum anlatamam. Bazen çok zor geçen günlerim oluyor, gün sonunda o günü atlatmamı sağlayan bu gücün varlığı için şükrediyorum.

Yavaş hayat. Kesinlikle yavaşlayınca hızlananlardanım. Genelde günlük işlerimi hep çocuklardan çaldığım dar zamanlarda yapmaya çalışıyorum. Kafamda bir sonraki dar zamanda yapacağım iş planlıdır ama o zamanı yakalamak için tetikte değilim. Bir sonraki fırsatta şu işi yapıcam diyorum bırakıyorum. O zaman geldiğinde yine telaş etmeden yapıyorum. Böyle olunca yakaladığım fırsat sayısı mı artıyor (çocuk annenin kaçmaya niyetlendiğini hissedince daha bi paçasına yapışıyor galiba) yoksa zaman mı genişliyor hiç dikkat etmedim ama verimin daha iyi olduğu bir gerçek. Böyle rahat takıldığım günlerde gün içinde o kadar çok şey yapıyorum ki (sadece ev işi değil kastettiğim, çocuklarla bir yere gitmek gelmek vs). Kesinlikle yavaşlamalı, sıraya koymalı ama sırayla ilerlerken diğerlerini kafadan atmalı.

Kızımla Totoro seyretmeyi çok seviyoruz. Orada bir sahne var. Hep beraber banyo yaparken korkan çocuklarına kahkaha attırıyor babası. Kahkaha sesleri yükselirken, siyah toz tavşancıkları evi terkedip uçuyorlar. Ben de aynen böyle hissediyorum, bol bol gülünce karanlık şeyler bizi (bedenimizi ve evimizi) terkediyor. Baktım çocuklar mızırdanmaya başlıyor hemen kucağıma oğlanı alıyor, kızımın elini yakalıyor halay çekmeye başlıyoruz. Pepe'nin sesiyle hanımeyi..

Hoppaaaaa




1 Ekim 2015 Perşembe

42. Ay Mektubu, Yeni Hobin Bale

20:40:00 5 Comments

Minik kelebeğim,

Geçen sezon gittiğimiz jimnastik derslerine biraz ara verip, biraz daha müzikal etkinlikleri denemeye karar vermiştik. Aklımızda bir dans bir de enstürman kursu vardı ama baleyi pek düşğnmemiştim doğrusu. Bu yaz tanıştığımız Melis'lerin (iki tane var) bale kursuna gittiklerini öğrenince hemen sen de istedin. Eylül'ün ilk cumartesi sabahı gittiğimiz derste ardına bile bakmadan sınıfa koştun. Hatta diğer arkadaşlarının aileleri böyle hiç tereddüt etmeden adapte oluşuna şaşırdılar.

Sonrasında her cumartesi sabahı 45 dakikanı kursta geçirdin ama bale hayatımıza daha fazla girdi. Haftanın her günü bale kıyafetleriyle dolaştın evde. Yaz kış çorapsız gezen ayaklarına bale ayakkabılarını giydin ve ben de bi nebze rahatladım çünkü yerler buzzzz. Ben çorapsız gezemiyorum mesela :))

Baleyle birlikte acaba kızsal hal ve edalara girer misin diye merak ettim ama hala bir değişiklik yok. Hatta dün alışverişte yine erkek reyonlarından ayrılamadın, Batman, spiderman, ninja turtles baskılı kıyafetler için ağladın. Yine bu ay aldığımız çizmeler de erkek reyonundan ve superman baskılı zaten :) Zamanla anlayacağız ama galiba mayanda yok, düz beyaz atletlerin bile minicik kenar dikişlerini kız işiymiş diye istemiyorsun.

Bu ay ayrıca bol bol gezdin, yeni arkadaşlar edindin, sınıfına ilerde kankan olacağını tahmin ettiğim bir kız geldi. Öyle ki sınıfa girer girmez birbirinize koşuyor, ayrılırken sarılıyor, ayrılamıyorsunuz. Annesi endonezyalı, babası hollandalı Yana, tip olarak bizlere benziyor. Bir de bizim evin çok yakınına taşındılar. O da seninle aynı okula gidecekmiş, galiba ilerde bol bol görüşeceğiz ailecek. 

Bugün söylediğin ve çok hoşuma giden bir cümlenle noktalayayım. Sabah yatağımızda zıplarken, "anne güneş gözüme ışık atıyo" dedin ve ben de diyorum ki,
- canım kızım sen de benim hayatıma ışık atıyorsun...

Annen
Amsterdam