30 Temmuz 2015 Perşembe

40. Ay Mektubu: Arkadaşlığın Tadı


Can kızım,
Bu ay yine geç yazıyorum mektubunu. Günlerin yorgunluğu içinde yazı yazacak havaya giremedim bir türlü. Okulun tatil olduğu için tüm ay boyunca evde beraberdik. Tabi bu daha fazla can sıkıntısı çektiğin anlamına geliyor. Havanın güzel olduğu hergün dışarı çıktık, gezmeye gittik ama artık gittiğimiz parklar, birlikte yaptığımız aktivitelerden de sıkıldığını hissediyorum. Yine oynuyorsun, eğleniyorsun ama dilinde sürekli arkadaşların var. Onları her gün görmek, onlarla oynamak istiyorsun.

Bu ay yeni Türk arkadaşlar edindik, bol bol da görüştük. Fakat ne yazık ki uzak oturuyorlar ve sadece hafta sonları falan görüşebiliyoruz. Şimdi de çoğu tatile gidecek,bir süre görüşemeyeceğiz ama hergün o arkadaşlarınla bir daha ne zaman görüşeceğimizden, neler yapacağından falan bahsediyorsun. Bu kış birlikte bol vakit geçirirsiniz umarım.

Beraber gayet güzel oynadığınızı, çok eğlendiğinizi ve hiç ayrılmak istemediğinizi söylememe  gerek yok sanırım. Yaşlarınız yakın, dilleriniz ortak, kimbilir ilerde çok uzun sürecek dostluklarımızın başlangıç günleri bu zamanlar. Yine İstanbul'daki arkadaşlarını da özlediğini, sık sık Ege'yle oynamak istediğini söylüyorsun. Biliyorum gerçekten özlüyorsun ama kendimi suçlamaya başlamadan önce bunları daha çok canın sıkıldığı zamanlarda tekrarladığını, burada da mutlu olduğunu kendime hatırlatmalıyım.

Tabi bu sürecin bir getirisi de var şimdilik, okulun açılmasını dört gözle bekliyorsun. Ağustos'un 16'sında yeniden başlayacak. Korkarım en iyi arkadaşın Marcus, artık büyük okulunda olacağı için (basis school un senin lügatındaki adı büyük okulu), biraz zor günler bizi bekliyor olabilir :/ Sen de zaten "yavaş yavaş büyümek istemediğini, hemen büyük olmak istediğini" bolca tekrarlıyorsun. Doğum gününden sonra basis school'a başlayacağın için, doğum gününe ne kadar kaldığının hesabını yapıyoruz sık sık tabi...

Benim de arkadaşım yok dediğim zaman, senin arkadaşın var ya babam diyorsun. Eren'in de senin arkadaşın olduğunu kabul ediyorsun ama Eren, çok yavaş büyüyormuş, çabucaktan büyü Eren diyorsun ona :) Ancak tabi ki Zeynet (zeynep) in yeri ayrı, hala onu anıyor, İstanbul'a gidince onu görmek istediğini söylüyorsun.

Karşına hep iyi arkadaşlar çıksın bitanem, ve sen arkadaşlıklarını doyasıya yaşa inşallah.

Annen
Amsterdam

25 Temmuz 2015 Cumartesi

Haftanın Bilgisi : Sadece Yulaf ile Zayıflayabilirsiniz

Daha önce yazdığım gibi, oğlum dünyaya geldikten sonra süt arttırıcı besin olarak hergün bir kase süt ve yulaf yemeye başlamıştım. Bu bende gerçekten işe yarıyor. Günlük beslenme düzenim içinde ona zaman ayıramıyordum ancak, gecenin ortasında acıktığımda (2-3 civarı) en hızlı ve fazla kalori almadan açlığımı gidermek için bir kase sütlü yulaf idealdi. Kaseye sütü koy biraz yulaf ekle (ve ben biraz şeker de katıyorum bir tatlı kaşığı kadar) tamam. Öyle doyurucu oluyor ki çoğu zaman sabah kalktığımda acıkmamış oluyorum.

Çok kilo almadığım için doğumdan kısa süre sonra hamilelik kilolarımı vermiştim ancak, uzun yıllar üzerime yapışmış ve ne yazık ki diyetlerle ve sporla bile çok yavaş giden fazla kilolarım vardı. Daha sonra bu kilolarımın gitmeye başladığını farkettim. Tamam emziriyordum, iki çocuklu hayat çok daha yoğundu ama bu şartların aynen kaldığı ancak yulafı ihmal ettiğim iki aylık tatilde yeniden kilo aldım ve sonra yulafa başladığımda ise, yine vermeye başladım. Bunu farkedince acaba bu farkı yaratan yulaf olabilir mi diye düşünmeye başladım.

Hiç haberim yokmuş gerçekten, meğer yulaf bir çok popüler diyetin içinde yer alıyor ve sadece yulaf ile yapılan diyetler bile varmış. Üstelik çok faydalıymış. Ben diyetlerde tek bir yiyeceğin yer almasını (sadece yulaf yemek, sadece lahana yemek gibi) sağlıklı bulmuyorum ama benim durumumda olduğu gibi günlük beslenmenizi değiştirmeseniz bile, sadece yulafı dahil ederek zayıflamaya başlayabilirsiniz. Tabi dikkatli ve dengeli bir beslenmeyle daha iyi sonuçlar alınacaktır.

Yulafın faydalarına gelirsek;
-troid bezlerini çalıştırır ki bu kilo kontrolünde önemli bir hormondur.
- kan şekerini dengeler: uzun süre tok tutar ve böylece gereksiz kalori alımına engel olur.
- idrar söktürücü özelliğinden dolayı vücuttaki ödemi atar
-lifli yapısından dolayı boşaltım sistemini çalıştırır
- iyi bir antioksidandır ve zengin bir mineral vitamin içeriğine sahiptir. ( bu sitede faydaları hakkında çok detaylı bilgiler var ben burada hepsini yazmayacağım http://www.faydalarizararlari.com/yulafin-faydalari/)




Yulafı çeşitli şekillerde tüketmek mümkün, unu, kepeği ve ezmesi bulunabiliyor. Ben yukarıdaki fotoğraftaki halini kullanıyorum. Yine yemeklere çorbalara falan katılıp da tüketmek mümkün. Ortalama 50gr yulafın günlük tüketim için iadel olduğu söyleniyor, yani yaklaşık iki çorba kaşığı.









24 Temmuz 2015 Cuma

Hangi Dünya Için

Hangi Dünya Için
Bir yil kadar once arkadasim genc yasta annesini kaybetmis ve derin bir bosluga dusmustu. Inancli biri olmasina ragmen, inancini sorguluyor ve ozellikle onu bir daha gorup gormeyecegi konusunda endiseleniyordu. Olum ve ahiret sonrasinda neler olup bitecegini bilmiyoruz ne yazik ki, ama neye inanacagini secmek insanin elinde, ve bu inanc hep dusunuldugu gibi ahiret icin degil bu dunya icin bize gerekli.

Son zamanlarda her cumleme "cok sukur" diyerek basladigimi farkediyorum. Gecenlerde okudugum, ateist biri tarafindan yazikmis bir yaziya gore sukur olgusu, topluma, haline sukretsin daha fazlasini istemesin diye krallar tarafindan empoze edilmis, koyunlastirici bir amac tasiyor. Evet belki bunu bu sekilde kullanan liderler var, size yollar yaptik, sunu bunu yaptik halinize sukredin diye kafamiza vuranlar var fakat, bireyin kendi icinden gelerek yaptigi sukur, bana gore koyunlastirici degil, aksine ruhunu zenginlestirici bir etki yaratiyor.

Surekli sukredince, insan huzur doluyor, ferahliyor, bakis acisi pozitiflesiyor ve acik ki bunun baskasina degil insanin kendisine,  ahirete degil (belki o zamana da etkisi olacaktir bilemiyorum ama) simdiki zamana faydasi var.

Yine benzer sekilde tevbe etmek, ibadet etmek gibi eylemleri sadece sevap kesemi doldurayim da cennete gideyim anlayisiyla yapmamali. Onlari yaptigimiz anda vucudumuzda ve ruhumuzda olusan degisimler, tam o anda bizi besliyor. Belki de sevap/gunah kesesi dedigimiz sey, ruhumuzun ta kendisidir. Ve su anda yasadigimiz hayati iste bu ruh yonlendiriyor.

21 Temmuz 2015 Salı

Tam da Eğlenmeyi Bilmenin Önemini Yazacaktım ki...

Tam da Eğlenmeyi Bilmenin Önemini Yazacaktım ki...
Dün komşumuzun torununun doğum gününü kutladılar bahçelerinde. Bizi çağırmadılar tabi, zaten kız ve anne babasıyla fazla tanışıklığımız yok. Daha sabahtan hazırlıklar başladı. Bahçe süslendi, balonlar şişirildi. Öğleye doğru çocuklu aileler gelmeye başladılar. Ve parti başladı :))

Daha önce yazmıştım bu komşumuz, nispeten daha varlıklı ve eğlenmeyi bilen neşeli insanlar. Bahçelerinde çok büyük değil ama bir havuz var. Sık sık kalabalık oluyor ve barbekü partileri yapıyorlar. Çocuklar havuzda cıvıldaşıyor.

Dünkü parti de havuzluydu. Daha doğrusu çocuklar havuzda bol bol oynadı. Üstelik hava çok da sıcak değildi. Fakat dedesi bir hafta kadar önce havuzu ısıtacak bir makine aldı (kargosu bana geldi de ondan biliyorum), bir gün boyunca onu kurmaya uğraştı ve sonuçta çocuklar havuzda üşümeden oynayabileceklerdi. Helo'yu da çağırdılar istediği zaman gelsin yüzsün dediler ama henüz kızım o kadar derin havuzda bensiz yüzebilecek durumda değil. Seneye belki?

Neyse gün boyu çocuklar eğlendiler, akşam 7 den sonra ne oldu bilmem çocukların sesi kesildi, ortalıktan kayboldular. Sonra yüksek sesli müzik ve barbekü kokuları başladı. Geç saatlere kadar yediler içtiler anne babalar. Ne güzel, çocuklarının doğum gününü yaparken kendilerini unutmadılar. Oysa ben kızımın doğum gününü hatırlıyorum da telaştan ne olup bittiğini bile anlayamamıştım. En sonunda çığlıklar duyduk ki hepsi cümbür cemaat havuza atlamış, sonrasında da dağıldılar galiba, çok da bakamadım :))

Buna tanık olurken imrendim diyebilirim, çünkü millet olarak genelde eğlenmeyi bilmiyoruz. Evimize misafir geleceği zaman öyle kasıyor ve geriliyoruz ki asıl keyfini çıkarmayı unutuyoruz. Basit anları eğlenceye dönüştürmeyi bilmiyoruz, bunun için hep büyük organizasyonlar bekliyoruz (düğünler, nişanlar, partiler vs). Belki de bu yüzden bu fırsatlarda işin suyunu çıkarıyoruz. İçimizde bastılmış eğlenme arzusu o anlarda özgür kalıyor.

Oysa her gün olmasa da haftada birkaç gün dans etmeli, arkadaşlarla sohbet ederken kahkaha atmalı, olmadı evde kocayla veya çocukla yakalamaca oynamalı, ya da artık nasıl eğleniyorsak onu yapmalı...

Biliyorum ülkemizin gündemi bu küçük sevinçleri yapmamıza izin vermeyecek kadar ağır. Huzurla uyuduğun bir gecenin sabahı kabus olabiliyor. Savaşlar, ölüm haberleri, yolsuzluklar, katliamlar yüreğimizi günden güne karartıyor. Böyle bir ortamda değil eğlenmek, dengeli bir ruha sahip olmak bile kolay değil.

Dünyanın bu yakasındaki yaşıtları eğlenirken hayatlarını kaybetmiş olan gencecik insanlar için ne desem boş. Böyle olmamalıydı, bundan sonra böyle olmamalı. Hiç bir devlet, hiç bir ideoloji insan hayatından daha değerli değildir. Yetsin artık!



17 Temmuz 2015 Cuma

Çocuğa Çocuk Gerek

Biliyorsunuzdur uzun zamandır kardeşşart diye bir etiket dolaşıyor sosyal medyada. Üç çocuklu bir ailede büyümüş  ve kızına kardeş yapmış biri olsam da kardeş şart demedim hiç, diyemem de. Evet kardeş çok güzel birşey ama aileye bir kardeş katmak, ailenin yapısına, sosyo-ekonomik şartlarına, ilk çocuğun psikolojik durumuna kadar bir çok değişken içeriyor. Fakat söyleyebileceğim birşey var ki çocuğa çocuk gerek. Kardeş olsun, kuzen olsun, arkadaş olsun farketmez ama yaşı aynı ya da değil (büyük küçük de farketmez), çocuğa çocuk gerek.

Kızım slovakyada doğdu, bir yaşına kadar yalnızdı. Sık sık parka götürüyordum ama kimseyle iletişime giremiyorduk tabi ki. Hollanda'ya taşınınca biraz daha sosyalleştik, oyun grupları, komşu çocukları, tanıştığımız çocuklu aileler derken, daha çocuk dolu bir hayata kavuştu. 

Çocuklar bir araya geldiklerinde sadece eğlenmiyorlar. Bir yetişkinle oynadıklarından daha çok eğlendikleri bir gerçek ama daha önemlisi onları (büyükse) rol model alıyorlar, (küçükse) sahip çıkıyorlar, yol gösteriyorlar, beraber oyun fikirleri üretiyorlar, kavga edip çözmeyi öğreniyorlar; kısacası bizim yetişkin dünyamızda hayatımızı yaşarken diğer yetişkinlerle yaşadığımız tecrübeler gibi, onlar da kendi hayatlarını tecrübelendiriyorlar. Tabi bu noktada arkadaş seçimi önemli, bu aşamada anne babaların doğru seçimler yapması (ki çocuğu hırpalayan, psikolojisini bozabilecek çocuklar ve ortamlar olabilir) veya ortamı kontrol altında tutup çocuğu kollaması gerekir.

İşte kardeşli hayatın artısı bu aşamada ortaya çıkıyor. Birincisi her ne kadar çocuklu ortama sokmaya çalışırsanız çalışın, düzenli bir şekilde okula gitmediği sürece, diğer çocuklarla düzenli ve yeterli sıklıkta görüşmesi pek mümkün olmuyor çocuğunuzun. Sonuçta her ailenin kendince işi gücü var. Ancak evde bir kardeş olduğunda sürekli çocuklu ortamda bulunmuş oluyorlar. Eh zaman zaman birbirleriyle oynamaktan bıkabilirler tabi. O zaman da ayrı ayrı takılıyorlar :) 

Diğer bir artısı da, diğer çocuklardan gelebilecek olumsuz etkileri berteraf etmiş olmak. Aynı ailede büyüdüklerinden kardeşler benzer disiplini almıştır, karakteri farklı olsa da, anne baba kendi çocuklarını uyarabilir, yönlendirebilir (başkasının çocuğu hırçın davrandığında anne babası müdahale etmiyorsa fazla şansınız yok çünkü), dolayısıyla olumsuz psikolojik etkileri kontrol altına alabilmek daha kolay ve mümkündür.

Çocukların dünyaları öyle renkli ki, gerçekten ben bile onların içine dahil olduğumda çok eğleniyorum ve mutlu oluyorum. Şimdi çocuklarımın etkileşimlerini gördükçe bundan daha emin oluyorum: çocuklar için en büyük zenginlik birbirleriyle bol bol zaman geçirmeleriymiş.


Keyifli bayramlar...






14 Temmuz 2015 Salı

Novadünya 6 Aylık


Daha önce instagram ve kişisel facebook hesabımda yukarıdaki aylık fotoğrafları paylaşmıştım ama blogumda ilk kez yer alıyor. Nasıl büyüdüğünü göstermek için her ay odasında aynı yerde, aynı şekilde çekiyorum fotoğrafları. Aslında dün olan ay dönümü yazısını, fotoğrafı ancak bugün çekebildiğim için, gecikmeli yazıyorum.

Kolajı yaparken her aya ait tekli fotoları alıyordum ama bu sefer en son kolajlanmış fotoğrafın üzerine ekledim 6. ayı. Tabi bu yüzden orantısı tam uymadı. Ancak dikkatli bakılınca 5 ve 6. aylar aradındaki fark görülüyor. Referans olarak ana kucağı alınınca anlamak daha kolay. Son fotoğrafta ayaklarını kırmış halde duruyor ama uzattığında ana kucağından taşıyor artık ayakları. Zaten boyunun biraz daha uzadığını farkediyorum.

Bu ay neler yaptığımıza gelince, bol bol yürüdük diyebilirim. Geçen ay yazısında bahsetmeyi unuttum bizim oğlan yürüyor. Tabi ki kendi başına değil kollarından tuttuğumuzda. Tam 4 aylıkken İstanbul'da teyzesi ona yürümeyi öğretmişti. Tabi o şimdi rahat bizim başımızı yaktı. Babası emeklemesini dört gözle beklerken, direkt ayaklanınca pek bi bozuldu. Tabi Nova, özgürlüğü keşfettiği için uyanık olduğu tüm saatler boyunca sadece gezmek istiyor. Bütün gün kollarından tutup, kah eğilerek kah dizlerimin üzerinde yürüyorum. Gayet güzel adım atıyor, hatta ablasının peşinde koşuyor(uz). Daha çok ufak olduğu için bacaklarına zarar verir diye endişelenmiştim ilk başlarda. Fakat çocuk hazır olup olmadığını kendisi iyi biliyor. Sonuçta biz hiç zorlamadık, hep istedi ve istiyor. Oturuyorsa veya yatıyorsa ellerini havaya kaldırıp kalkmak istiyor, parmaklarımı tutup ayağa kalkabiliyor. Hatta beşiğin kenarına tutunup ayağa kalkma çalışmalarına başladı ve bugün iki kez yaptı.

Ablası gibi tam 5,5 aylıkken desteksiz oturmaya başlamıştı. İlk başlarda ani hareketlerde devriliyordu tabi. Şimdi öğrendi, uzun süre devrilmeden oturuyor, düşecek gibi olursa eliyle dengeliyor, düşerse de kontrollü düşüyor. Etrafına yine de yastıklar koyuyorum ne olur ne olmaz. Sürekli oturmaktan hoşlanmıyor ama arada oturtup önüne oyuncakları koyarak kısa süreli işlerimi yapabiliyorum. 

Zamanımızın ciddi bir miktarını dışarıda geçirdik bu ay. Havanın da güzel olmasından dolayı, tabi bir de dışarda iki çocuğu oyalamak daha kolay olduğu için hep dışarıya kaçtım, sebepler yarattım diyebilirim. Helo parkta veya yolda koştururken, Nova arabasında oturuyor ve bu durumda evde olduğumdan daha az yoruluyorum :)) Çok şükür ikisi de açık havayı seviyor, dışarda zaman daha hızlı geçiyor.

Çıkardığı değişik değişik seslere yenilerini ekledi. Dudaklarıyla bırr pırr gibi sesler yapıyordu, onlar bitti şimdi aba, baba gibi sesler ve uzun nağmeler çıkarıyor. Gerçekten çok konuşuyor, hatta sanırım kızımdan bile çok. 20 aylıkken cümlelerle konuşmaya başlayan kızıma göre daha erken konuşursa şaşırmam. Bir de tabi şu anda duyduğu üç dil var. Bazen bir oyuncağını falan aldığında, Helo'cum ona Hollandaca cevap veriyor. Bakalım ilerde nasıl konuşacaklar :)

Herhalde bu ay bitmeden çıkar dediğim diğer iki diş daha çıkmadı. Huysuzluğu bu ayda kaldı, zaferini diğer ay tadacak oh ne ala :) Şimdilik uzamış iki alt dişle yola devam. Öyle de keskin ki parmaklarım delik deşik oldu.

5. ay kontrolünü 5 ay 10 günlükken yapmıştık Amsterdam'da. Tarih yakın diye mi yoksa artık seyrelecek mi kontroller bilmiyorum, bir sonraki kontrol 7. ayda olacak. 5 aylık kilosu 8, boyu 68cm di. Bir de kalça kontrolü yapıldı hastanede, gelişimi normal ve düzgünmüş çok şükür.

Doktor ek gıdaya başlayabileceğimi söyledi ama bir liste falan vermedi. Sebze meyve falan verebilirsin dedi kabaca. Burda bu tip konularda pek detaylı yönlendirme yapmıyorlar. Zaten liste verse de ben kafama göre takılacağım için hiç kurcalamadım.

Kızımda ek gıdaya başlarken ne kadar hevesli ve aceleciysem bunda tam tersi hallerdeyim. Ne kadar geciktirebilirsem o kadar iyi çünkü ek gıda=ek iş :)) Arada yiyeceklerimizin uygun olanlarından tattırıyordum ama özel mama çorba vs hiç hazırlamamıştım. Ay dönümüne 4 gün kala, son üç gece çok sık uyanınca (belki de dişten ama ya açlıktansa denemem lazımdı) aniden ek gıdaya başlama kararı verdim ve başladık. Gerçi hiç düzenli gidemedim ama çorba, sebze püresi, meyve püresi, tahıllı mama gibi şeyler verdim yiyiyor. Şimdi günlük ne pişirsem telaşına Nova da dahil oldu. Onlara ve bize uyan ne pişirsem şekline dönüştü.

Son zamanlarda çok meşhur blw olayına da başladık gibi çok ısrarcı olmasam da. İlla kendi yesin diye bir takıntım yok, kendi de yesin, ben de besleyeyim. Yeri gelir her yerde blw yapamam, beslenmeye de alışsın diyorum.

Gündüz uykuları hala kısa en fazla yarım saat. Bazen uyandığında yeniden uyutabilirsem bir yarım saat daha ekliyor üstüne. Tabi ki mükemmel şartların sağlanması pek mümkün olmuyor, hele de şimdi kızımın okulu tatildeyken...

Günümüz bol oyunlu, bol kudurmalı, bol kahkalı geçiyor genelde. Her gün bir kaç posta sevişme seanslarımız var. Yüzümü yalamak, saçlarımı çekmek, elleriyle burnumu dudaklarımı tutmak, beni ısırmaya çalışmak gibi sevişmeler bunlar. Tabi ben de onu yiyip yiyip bitiremiyorum.

Çok şükür...

10 Temmuz 2015 Cuma

Yalnızlık Keyfi

Yalnızlık Keyfi
Siz yalnız kalınca canı sıkılanlardan mısınız, sıkılmayanlardan mı? Ben yalnızlığımı çok seven, kavuşmayı dört gözle bekleyenlerdenim :)

Daha ufaklığımdan gelen bir sevgi bu. Eskiden anne babalar hep böyle miydi, yoksa bizimkilere özgü müydü bilemeyeceğim ama ben kalabalık içinde çok yalnız kaldım. Pek tabi ki bunu kendim tercih ederdim. O zamanlar sobalı evimizin tek sıcak odasında, herkes bir arada otururken (5 kişilik bir aileyiz) ve gelenimiz gidenimiz pek eksik olmazken ben o kalabalıkta köşeme çekilir kendi kendime vakit geçirirdim. Elbette ki sürekli değil ama severdim kendi dünyama gitmeyi. Bazen de mecburdum, kalabalıkta ders çalışmam, bazen kendi oyunlarıma konsantre olmam gerekirdi çünkü :)

Bu yalnız zamanlarımda yapacak çok şeyim olurdu. Hayal kurmak, kendi kendime anlamlı anlamsız şarkılar mırıldanmak, ellerim ve parmaklarımla oynamak, perde-halı-divan örtüsü gibi şeylerdeki desenleri yüzlere, çeşitli figürlere benzetmeye çalışmak gibi. Şimdi evdeki oyuncaklarla kıyasladığımda o kadar az oyuncağım varmış ki yine de hiç sıkılmazdım.

Son birkaç aydır kızımda zaman zaman bu kalabalık içinde kabuğuna çekilme hallerini farkediyorum. İlk birkaç seferde boş bulunup bu sihirli anları bölme gafletinde bulundum. Eşimin uyarısıyla kendime geldim, kendi çocukluğumu hatırladım. O minik kafasından neler geçtiğini çok merak etsem de kendimi tutuyor ve çaktırmadan sadece izliyorum şimdi. Bazen acayip dillerde şarkılar uyduruyor, bazen o da benim gibi parmaklarıyla oynuyor, bazen sadece etrafı izliyor ve muhtemelen kafasından bir sürü şey geçiyor.

Demek ki daha küçücükken başlıyormuş bu haller. Muhtemelen de daha bebeklikten. Kızımda acemiliğimden, onu hiç yalnız bırakmamaya çalıştım canı sıkılmasın diye. Sürekli başında olup, oyunlar bulur oynarken, hep yüzümü görmekten kimbilir nasıl da sıkılıyordu. Şimdi oğlumun bu anlarına saygı duymaya çalışıyorum. Çok sık değil ama onun da oluyor kendiyle başbaşa kalma isteği. Gözlüyor, inceliyor ve o güzel kafasına neler neler kaydediyor.

Konuşamasa bile bebeklerde bu anları farketmek zor değil. Genelde uykudan önce ve hemen kalktıktan sonraki rehavet anlarında oluyor. Bebekler kendiyle başbaşa kalmak istediklerinde, çevreyle etkileşimi kesiyor (gözleri heyecanla parlamıyor, eller kollar çırpınmıyor, etrafa meraklı gözlerle bakmıyorlar). Bu anları farkedip çocuğun isteğine saygı duymak, ona biraz soluk aldırmak önemli. Muhtemelen o anlarda gözle takip edemediğimiz birçok bilişsel özelliği gelişiyor, hafızasına eklediği bilgileri raflara diziyor veya sadece dinleniyor.

Ve belki de en önemlisi yalnızlığını sevmeyi, can sıkıntısıyla başetmeyi öğreniyor.


8 Temmuz 2015 Çarşamba

Ne Var Ne Yok

Ne Var Ne Yok
Yazmayalı epey oldu yine. Her gün artık kimse yazmıyor, okuyacak blog bulamıyorum diye hayıflanıyorum ama aynısını ben de yaptım :p Ama napıyım mazeretimiz çok büyük, inanmayacaksınız hava öyle bir ısındı ki Amsterdam'da, kırk dereceleri gördük. Haliyle böyle olunca kendimizi sokaklara vurduk :)

Yazları ortalama 20 derece civarı seyrettiği ve bol yağışlı olduğu için, güneşli havalar asla kaçırılmaz burada, hatta çalışanlar izin alır bu günlerde. Biz de telefondan haftalık hava durumunu görünce epey bi heyecanlandık tabi (telf dan önce napıyormuşuz bilmem). Hemen planları yaptık. İlk sıcak günde kafama koydum, çocukları göl kenarına götüreceğim. Kocam çalıştığı için Chantal ile beraber gideriz, otobüse bineriz ne var yani diye plan yaptım, herşey tamam.

Daha önce eşimle arabayla çok gittik de otobüsle ilk defa gideceğiz, inince on dakka kadar yürümemiz gerekiyor. Haritalara baktık, durakları işaretledik. Binbir zahmetle çantaları hazırladım, bebek arabasına yüklendik, Helo'yu bebek arabasına, Nova'yı slinge attık yola çıktık. Evden otobüs durağına kadar da biraz yürümek gerekiyor, kıl payı yakaladık otobüsü, ineceğimiz durakta indik, biraz yürüyüp göle varıcaz inşallah diye giriştik.

Yürüyeceğimiz yol, otoban kenarı. Otobüsten inince, Chantal ile bakındık yayalar için bir yol göremedik (halbuki varmış sonradan anlayacağız), bir patika gördük hadi burdan gidelim dedik, ağaçlıklı mağaçlıklı hem daha serin olur.

İlk başta düzgün başlayan patika sonradan bozulmadı mı, sanki balta girmemiş bir ormana düştük, etrafı göremiyoruz, nereye gittiğimizi bilemiyoruz, bebek arabası ilerleyemiyor, dallar ağaçlar binbir zahmetle taşıyoruz arabayı, dönsek çok geç, az kalmış olmalı, dönmesek daha ne kadar gideceğiz bilmiyoruz, böyle heyecanlı bir yolculuk sonunda, on dakikalık yolu yarım saat yürüyerek (yol kıvrıla kıvrıla uzamış oldu) gölü bulduk nihayet. Sıcaktan pişmiş bir halde, çölde suya kavuşmuş gibi olduk gerçekten. Chantal sanırım onu böyle bir işe sürüklediğim için bana kızdı işk başta. Neyse ki günün geri kalanı güzeldi de, ikimiz de yorgunluğuzu unuttuk.

Bu maceralı yolda kızın terliğinin tekini, oğlanın çorabının tekini kaybetmişiz. Ayol kendimizi bile kaybetmiştik onlar kaybolsa ne yazar. Asıl komedi eşyaları boşaltınca başladı. Genelde her zaman hazır bekleyen çantadaki bez torbası boşalmış ben farkedip de doldurmamışım, oğlanın poposundakinden başka bez yok; kocamın unutmayayım diye sabah tvnin yanına koyduğu çocukların güneş kremini de almamışım; Helo'nun kolluklarını da unutmuşum ohh ne keyif ne keyif (!)

Neyse ki, kader tüm negatifliğine rağmen benim pozitifliğimi yenemedi :p Günümüz harika geçti, çok güzel bi ağaç altında oturduk. Oğlanı biraz çıplak tuttum, bezi idareli kullandım, yetti; kızım kolluklara ihtiyaç duymadı, yüzmek yerine kovayla su taşımak ve kumlarla oynamak istedi; güneş kremi de süremedim napıyım artık. Normalde üç saatliğine eve gelen ve evde sık sık saatine bakan bakıcımız, zamanın nasıl geçtiğini anlamadan 5 saat kaldı bizimle göl kenarında. Oğlum mışıl mışıl uyudu, oynadı, çocukları seyretti, ben az da olsa uzandım ağacı ve gökyüzünü seyrettim (ki en sevdiğim şeydir), çocuklarımın neşesiyle büyülendim, yenilendim, enerjilendim... Hayat çok güzel demiş miydim? 

Daha bir sürü şey yazacaktım ama onlar da sonraya kalsın madem. Zira anlatacağım çok şey var.

See you tomorrow 
P.S. Kızım özellikle öğretmediğim halde ingilizce anlamaya başladı. Onlar chantal ile hollandaca konuşuyor ama ben ingilizce konuşuyorum, meğer o da benim ne dediğimi anlıyormuş. Bugün yarın saat onda gelebilir misin diye sordum Chantal'a, Helo da hayır anne yarın gelmesin biz gezmeye gidelim senle dedi bana. Ben de kızıma baka baka, üstüne basarak see you tomorrow dedim de, sonra Helo da see you tomorrow demek zorunda kaldı. Ordan aklıma geldi şimdi.



2 Temmuz 2015 Perşembe

İki Basit Tarif: Pancar Salatası ve Parmesanlı Patates


Markette kavanozda hazır olarak satılan kırmızı pancardan sık sık alıyor, genelde tek başına yemeklerin yanında garnitür olarak servis ediyordum. Bi de tabi dolabı açtıkça dayanamayıp yiyiyordum. Birkaç ay önce evde fazla malzeme olmadığı bir gün, salataya çeşit olsun diye ilave etmiştim, bir nevi kırmızı lahana gibi diye. Ama o da ne, öyle çok beğendim ki ondan sonra üstüste sürekli öyle yaptım salatayı.

Geçen gün yine yapıp ig ye koyunca burada da yer alsın dedim. İnce kıydığım göbek salata, rende havuç ve pancarı (burada dilim ve rende halde iki çeşit satılıyor, rendelenmiş olanı kullandım) karıştırıp hazırlıyoruz. Başka ilaveye gerek yok biraz tatlımsı bir salata oluyor ama, zeytinyağı ve limon da eklenebilir elbet.

Bir çok kere dile getirmiş olmalıyım evde kızarmış patatesi çok nadir yaparım. Daha doğrusu bildiğimiz anlamdaki patates  kızartmasını. Yoksa patates sürekli tükettiğimiz sebzelerden biri. Dondurulmuş patateslerden fırında pişirilenleri veya taze patatesleri dilimleyip biraz yağ ile ovup fırında pişirmeyi ama en çok da yukarıdaki gibi biraz yağ ile kapağı kapalı tavada, kendi suyu ile pişirmeyi tercih ediyorum. Tavada yaptığım usulde, patatesler kızartma tadında ama biraz daha yumuşak oluyor. ara sıra karıştırdığım için küp şeklinde kesiyorum (uzunlar zaten kırılıyor) ve önce birkaç dakika harlı ateşte şöyle bir karıştırarak pişirip, sonra kısık ateşte ve kapalı kapakla devam ediyorum. Bu sürede de içi iyice pişiyor. Buna biz ailecek pamuk patates diyoruz :)

Bu akşam da yine patatesi yapacakken birden ilham geldi. Daha doğrusu bir tat, bir duyumsama hissi. Dedim içine kırmızı toz biber, tuz ve parmesan koyacağım. Sadece bunlar. Şunu da koysam mı, sarımsak eklesem mi vs gibi düşünceler kafamdan geçti ama hayır sadece bunların konması gerektiğinden emindim. Patatesler pişip altını söndürünce bunları ilave edip karıştırdım.

Sonuç tam duyumsadığım gibiydi. Nefis olmuş, eşim de beğendi. Çok basit ama bazen ufak bir değişiklikle basit bir yemeği zengin ve değişik bir yemeğe dönüştürürsünüz ya, bu da öyle olmuştu.

En son hatırladığım kadarıyla parmesan peyniri Türkiye'de pek de ucuz değildş. Ancak bence çok özel bir tadı var. Tek başına birşeye benzemiyor ama orda yaşarken de ara sura bazı yemeklerde ve makarnalarda kullanmak için, öğütülmüş olanlarından alıyordum ben. Dolapta uzun süre saklanabiliyor.

1 Temmuz 2015 Çarşamba

İki Çocuklu Hayat Çok Güzel Gelsenize :)

Zaman su gibi geçiyor, Nova'cım yakında altı aylık olacak. Neee altı ay mı, olayın içinde olduğum halde buna ben bile inanamıyorum.

İkinci çocuğa karar verme aşamasında kafamda beliren korkunç senaryoların hiç birini yaşamadık çok şükür. Eminim siz de o zamanlar benim düşündüğüm gibi, bir tanesiyle zor başa çıkıyorum ikisiyle kafayı yerim diye düşünüyorsunuz. Fakat bi düşünün, eğer tek çocuk değilseniz, mutlaka anneniz de bütün çocuklarına tek başına baktı, aynı zamanda evi (veya çalışıyorsa işini) idare etti, üstelik bizim şu an belki de yanına yaklaşamadığımız kadar özenli ve ütülü giyinir, giydirirdi. Yeni nesil anneler olarak olayı gereğinden fazla abartıyoruz ve bence aslında zorlanmamızın nedeni olur olmaz saplantılarımız yüzünden akışa set koyuyoruz. Bu yüzden çocuk büyütürken her yeni olayda sudan çıkmış balığa dönmemiz. Suyu kontrol etmeye çalışmayıp içinde yüzersen herşey o kadar kolay ve keyifli oluyor ki...


Dünyaya gelen her canlı büyüyor. Tüm bebekler diş çıkarıyor, uyku sorunu yaşıyor, gazı oluyor vs. Bir bebek/çocuk nasıl büyüyeceğini çok iyi biliyor. Bizim tek işimiz, çiçek büyütürken olduğu gibi ona suyunu güneşini vermek sadece. İhtiyacı olan ortamı sunmak, güvenle büyümesine yardımcı olmak. Evet zaman zaman çok yorucu oluyor kabul, ama düşünürseniz (benim için öyle) bu yorucu anlar, aynı zamanda birçok şey yapmaya kalkıştığımda oluyor. Diyeceksiniz ki diğer çocuğun yemeği, çişi, dersi... bir sürü ihtiyacı var. Evet var ama inanın ritme uyduğunuzda öyle güzel bir ahenk kuruluyor ki, onlar kendi aralarında anlaşıyor mudur nedir, bir çocuğun anneye ihtiyacı olduğunda diğeri kendiliğinden izin veriyor. Çoğu zaman bu durumu yaşadığımda hayretler içinde kalıyorum. Çünkü özellikle bizim minik adam tam bir kucakçı. Poposu yatağa veya koltuğa değdiği an basıyor yaygarayı. 

Ve tabi kardeşlerin ilişkisini izlemek. Daha kıskançlıklar, "anne eyen oyuncağımı ısırmasın"dan öte gitmiyor ama, küçüğünün ablasına olan hayranlığı, onu izleyerek öğrendiklerinin gelişimine kattığı hız, beraber kudurmaları, sarılmaları... Bunları izlemek ömre bedel. Ve bu sahneler insana öyle bir enerji veriyor ki inanın yıllardır kesintisiz 5-6 saatten uzun bile uyumadım ama yine de her sabah gülümseyerek kalkabiliyorum.

Çok şükür.