28 Nisan 2015 Salı

Analara Dambıl Gerekmez :)


Nedeni fotoğrafta çok açık değil mi. Yıllardır veremediğim hamilelik harici kilolarımı vermeye başladım :) Her iki hamileliğimde de doğumdan sonra aldığım kiloyu çabucak vermiştim ama ondan çok önce üzerime yapışmış ve ne yaparsam yapayım bi türlü veremediğim kilolar vardı. Eh işte onlar bu çocukların enerjisine direnemedi :))

Hamileyken ağır kaldırmamak gerekir tabi beni de herkes uyardı. Ancak Nova'ya hamileyken Helo'yu kaldırmadan durabilmem mümkün değildi elbet. Doğum anına kadar kaldırdığım kucağıma aldığım zamanlar oldu ne yazık ki. Bununla övünmüyorum elbet ama eğer hamileyken ağır birşey kaldırmaya mecbur kalırsanız biraz farklı tutmanız gerekir. Öncelikle çömelerek yere ulaşmalısınız. Kaldırırken de be bele ne gövdeye yüklenmeden sadece kol ile kaldırmalı, kucakta taşırken de ağırlığı gövdeye değil de kola vermelisiniz. Ben kızımı hep böyle (genelde sol kolumda) kolumun üzerine oturtarak taşıdım. Asla kalçaya oturtarak değil. E bu durumda kollar epey kaslandı tabi :))

Şimdi ise zayıf kalan diğer kolumu kaslandırırken, gelişmiş olanı da ihmal etmeden çalışıyoruz. Hoop bir ki bir ki :)

Not: yarın nihayet istanbula uçuyoruz. Bir buçuk ay kadar kalacağız. Çok heyecanlı ve sevinçliyiz ancak yapacak çook işim var bugün. Daha valizlere tek bir eşya koymadım, onu bırak ne alıcaz-almıcaz ayırmadım, doğru düzgün listem bile yok. Bi de yıkanacak çamaşırlar da var omg. Bugün halletmem lazım herşeyi. Hadi bana eyvallah. Sanırım çok arayı açmam istanbuldan da ses veririm. İnşallah.



27 Nisan 2015 Pazartesi

İlk Çocuklar mı Şanslı Sonrakiler mi?

Tek çocuğu olan anne babaların kardeş yapma çekincelerinden biri de ikinci çocuğa, ilkine gösterdikleri ilgiyi, ayırdıkları zamanı, verdikleri emeği gösteremeyecekleri endişesi oluyor. Sadece manevi değil maddi kaygılar da söz konusu tabi. Çocuk sayısı arttıkça masraflar da, her iki çocuğa sunulacak imkanlar da farkedecektir. Ben her zaman her çocuğun kendi kısmetiyle doğduğuna ve rızkı bol Allah'ın her çocuk için verdiğine inandığım için işin maddi yönünü hiç düşünmüyorum.

Sadece maddi değil manevi yönünü de kafama taktığımı söyleyemem. Nasıl ki ilk çocukta yaşadığın tecrübesizlik, büyütürken yaşanan gelgitler çocuğun karakterini etkiliyorsa; ikinci çocukta da diğer tüm şartlar ve ortam çocuğun karakterini etkiliyor. Ne anne babanın durumu aynı kalıyor ne de diğer tüm faktörler. Dolayısıyla ne kadar eşit şartlar sağlanılmaya çalışılırsa çalışılsın, ilk çocukla ikinci çocuğun büyümesi aynı olmuyor.

İlk kez anne ve baba olunca, ilgilenilmesi gereken tek kişi olduğundan, çocuk anne babasıyla yeteri kadar zaman geçirebilir (ideal bir aile ortamı varsayıyorum), her gelişim aşaması yakinen takip edilebilir, anne baba çocuğunu doya doya tadını çıkararak büyütebilir (gerçi ilk annelikte herşeyi kafaya takınca bu biraz zor oluyor ama neyse). Yani kısacası bol bol zaman vardır. İkinci çocukta zaman yarı yarıya daha az diye düşünülse de aslında belki de ilk çocuk kadar zaman ayrılabiliyor ikinciye de. Çünkü anne artık daha hızlı ve pratiktir, zaman değerlendirmesini daha iyi  öğrenmiştir ve hem bedensel hem de duygusal olarak iki çocuğa da yetecek kapasitededir. Sonuçta ilk bebeğinde acemilikten kaybettiği zamanlar, ikinci bebeğinde diğer çocukla ilgilenmesi gereken zamana hemen hemen eşdeğerdir. Sonuçta zaman açısından bakarsak aşağı yukarı aynıdır. 

Yine bir çok anne ve baba, ilk çocukta daha panik, daha evhamlı...vs olabiliyor. Çocuk büyürken anne babayı da büyütüyor, olgunlaştırıyor. Duygularını kontrol edebilen, çocuklara karşı davranışlarında tutarlı ve dengeli, çocuğun ihtiyaç duyduğu her konuda beklentilerini deneme yanılma yoluyla değil de belki de ilk seferde doğru şekilde gerçekleştiren insanlar oluyoruz. İkinci çocuklar abisi veya ablası tarafından böyle uygun şekilde yetiştirilmiş anne babaya sahip oldukları için bence bir tık öndeler.

Evet ben ikinci ve sonraki çocukların daha şanslı olduğuna inanıyorum ve bu günlerde evde yaşadıklarımız bu inancımı destekliyor. Ama daha sebeplerim bitmedi, biraz daha geliyor :)

Sonraki çocukların bir diğer artıları ise onları sevecek olan kişi sayısının artmış olması. İlk çocuk anne babasının sevgisini alırken, ikinci çocuk abla veya abisinin sevgisini de alarak büyür. Çocuk sayısı arttıkça alacağı sevgi de artacaktır :) Evet bir süre sonra abla veya abi de kardeşi tarafından sevilir ama doğduğundan o ana kadar artı bir kardeş sevgisi olmadan büyümüştür. Oysa ikinci çocuk doğduğu andan itibaren alır o sevgiyi.

İkinci çocuğun bir diğer zenginliği de evdeki abla/abinin kattığı renk. Bugünlerde buna öyle şahit oluyorum ki...   Kızımın cıvıl cıvıl dünyası oğlumu çok cezbediyor. Uyanık olduğu her an onun yakınında olmak istiyor, oyuncaklarına bakıyor, onunla konuşuyor, resmen gözlerini ablasından alamıyor. Kızımın etrafına saçtığı neşe kesinlikle kardeşini büyülüyor. Öyle ki ablası ağladığında o da ağlamaya başlıyor. Ben kızımı büyütürken gerçekten onunla sıkılmadan uzun saatler oynadım, en olmayacak şaklabanlıkları yaptım ama hayır şu anda kızımın kardeşine yaptığı etkinin yanına yaklaşamam. Bu öyle bir artı ki, biraz daha büyüdüğünde ondan öğreneceklerini düşündükçe bundan daha da emin oluyorum. 

Tabi böyle gürültülü bir ortamda bebeğin ihtiyaç duyduğu sessizliği sağlamak her zaman kolay olmuyor ama illa bir yol bulunuyor ve abi/abla sataşmalarını savunmaya çalışırken sonraki çocuklar tam bir "survivor" oluyor :) Eh günümüz hayat koşullarında bu da bir artı sayılır değil mi?

(Kızım ayaklarından ittirip kardeşine ilerlemeyi öğretiyor-muş😉)



23 Nisan 2015 Perşembe

37. Ay Mektubu: Dağlar Yıkılır İnadın Kırılmaz


Canparem, 

Geçen ay mektubunu yazamayınca acaba mektupları yazmayı bıraksam mı diye düşündüm amma, ne defterine ne de başka bir yere yazamadığım için, ne kadar kayıt olursa kârdır diye elimden geldiğince yazmaya karar verdim. Fotoğrafına bakınca şirinliğin insanın içini ısıtıyor ama dışı seni içi beni yakar halleri yaşadık bu ay.

Başka annelerden de duymuştum, tam üç yaşına girince çocuğuma bir haller oldu, değişti diye valla bizde de aynısı oldu. Chanthal da benimle hemfikir, tam yaş gününden sonra çok zor bir çocuk olmaya başladın. Zaten inadın vardı, ikna etmek imkansızdı şimdi bu daha da attı. Bu değişikliğin kardeşinden ötürü olduğunu sanmıyorum çünkü hem onun varlığına alıştın hem de üç yaşından önce de kardeşin vardı ve durum böyle değildi.

Neler yaşamadık ki. Mesela daha dün mandalinadan çıkan çekirdeği bana vermen. Tabağına koy diyorum koymazmışsın, çöpe at diyorum atamazmışsın, illa ben atacakmışım kucağımda çocukla. Ben de atmadım ağla ağla mahfettin kendini. Birkaç gün önce de okula gitmeden önce tam yarım saat sürdü çorap giymen. Bi dünya çorabın var illa ninjalı giyecekmişsin, e bizde ninjalı çorap yok evde, nasılsa sabahın köründe bulup yaratacakmışım, giyme çıplak ayak git dedim ona bile razı oldum, hayır onu da kabul etmedin, yine ağladın durdun. Böyle abuk subuk bir sürü inat. Ha bak şimdi bir tane daha aklıma geldi. Geçen gün yine markete giderken önce okuluna uğradık sonra oradan başka bir sokaktan geçerek her zamanki yola çıktık. Markete gelinceye kadar hayır bu sokaktan değil geri dönüp diğer sokaktan gidelim diye ağladın. Slingde Eren, arabada sen zırıl zırıl. Bi de sadece ağlama değil bana bağırıp çağırman da var, gören hakikatten sana zarar verdim sanacak. Ah bir de o gün marketin oraya geldik, yanındaki bankanın çatısına kargalar konmuş. Neden efendim bizim bankanın çatısına karga konmuş, konmasınmış, kovaymışım onları diye ağladın. Ağlamaya ihtiyacın var herhalde diye bırakıyorum ama öyle sakin sakin ağlamıyorsun ki kendini harap ediyorsun ve kendini böyle hırpalamana çok üzülüyorum.

Neredeyse hergün yaşasak da bu kriz anları dışında çok iyisin, mutlu neşeli cıvıl cıvıl bir çocuksun. Oldukça enerjiksin ve sürekli tırmanma hoplama zıplama çalışmaları yapıyorsun evde. Boyun iki ay öncesine göre epey uzamış, zaten kıyafetlerinden de farkediliyordu. Yeni kıyafetler aldık bu ay tabi çoğu yine erkek reyonundan.

Ninja kaplumbağalara olan hayranlığın devam ediyor ve 3 tişört 1 sırt çantası ve oyuncaklara sahipsin şuan. Ama hergün sayıyorsun, bir çarşaf takımı, bir suluk ve tüm karakterlerin oyuncaklarını istiyormuşsun. Bu ay içinde bir gün jimnastiğe giderken Leonardo'nun sırtındaki kılıçları düşürmüşüz. Ara tara bulamadık, söylememe gerek yok epey ağladın. Baban jimnastiktekilere mesaj attı orda mı diye baksınlar diye, bulamadılar. Sonraki hafta baban onu jimnastik merkezinin otoparkında buldu. Çok sevindik tabi ki :)) İşte aşağıdaki resimde görülüyor, küçük bi parça aslında ama çok değerli.


Fakat ninjalara ilave yeni bir hayranlığın var ki o da Go Diego Go çizgifilmindeki Diego. Diego üzerinde yazısı resmi olmayan kıyafetler giydiği için evdeki hiç bir tişörtünü kazağını beğenmiyorsun. Bir tane küçük kalmış kahverengi düz bir tişörtün vardı onu giydin giydin, en sonunda bir tane daha düz bir tişört aldım. Yine pantalonlarından da cepli ve kız işi olmayacak şekilde bir tane giymek istiyorsun :/ Valla ne yalan söyleyeyim güzel giyinen saçlarına tokalar bantlar takan arkadaşlarına özeniyorum. Baban diyor ki annesinden görmüyor ki özensin! Haklısınız ne diyeyim ben de öyleyim :(

Bir de çoook uzun zamandır devam eden ama yazmayı unuttuğum bir alışkanlığını not etmeliyim. Zira bu olmazsa yine delleniyorsun. Yatarken çok sevdiğin oyuncaklar yanında dizilmek zorunda. Bunlar dönem dönem değişiyor ve olabildiğince çoğu seninle hergün okula gidip geliyor. Bu günlerde bunlar iki ninja, çantanın içinde (ki bu diegonun çantası oluyor, sen de diegosun zaten) atlama ipi, dürbün niyetine yaptığımız birşey, oyuncak köpek, oyuncak at, sonra doğum gününde hediye gelen kocaman bir boya seti kutusu, ninjalı çanta ve tabi ki tülbentin.

Sözümü hiç dinlememene rağmen yine de bana düşkünsün çok şükür. Uykudan önce şapur şupur öpüşüp koklaşıyor, sarılıp sırnaşıyoruz. Ve ben yanımda uyuduktan sonra o güzel yüzüne bakıp bakıp duygulanıyorum. Kardeşin gelince sana olan sevgim azalmak ne kelime sanki daha da çok arttı. Bazen kalbimdeki sevginin yoğunluğu sanki beni delirtecekmiş gibime geliyor.

Annen
Amsterdam




22 Nisan 2015 Çarşamba

Helodünya'nın Okulu, Bu Güne Kadarki Deneyimlerimiz

Deli Anne'nin okulla ilgili yazılarını okuyunca, okul konusunda yazmadığımı farkettim. Ben de tecrübelerimizden derlediğim bilgileri paylaşayım.

Hollanda'da okul öncesi eğitim 2 yaşında başlıyor. Oyun okulu olarak adlandırılan ve her mahallede bulunan okullar 2-4 yaş arasındaki çocukları kabul ediyor. Bu okullara gitmek zorunlu değil ancak neredeyse herkes gönderiyor. Hatta yoğun talep nedeniyle bebek doğar doğmaz okula başvuruyorlar ki yaşı geldiğinde onun kontenjanı ayarlanmış olsun. Ayrıca illa ki 2 yaşında başlatmak zorunda değilsiniz, 2,5 veya 3 yaşında da gidebilir. Ancak tam 4 yaşında olduğunda hemen ertesi gün bir sonraki okula geçiliyor. Dönem bitsin, yıl sonu gelsin diye beklemiyorlar. Yılın hangi döneminde ve hangi ayda olursa olsun okul açık ise, doğum gününün hemen ertesi günü başlıyorlar.

Devam zorunluluğu olan ve bizim anaokullarına benzeyen okul öncesi eğitim ise 4-6 yaş arasını kapsıyor. Bunlar genelde ilkokullar ile aynı binada yer alırken, kızımın gittiği gibi oyun okulları ise onlardan bağımsız bir yerde, genelde bir odalı ve bahçesi olan mekanlar oluyor. Fakat bizim mahallemizdeki oyun okulu, kızımın daha sonra gidecdği Dalton okulu ile yanyana. Aynı bahçede değil ama aynı kampüste diyebiliriz. Kızım diğer çocukları da bahçe dışından görüyor hergün.

Kızımın gittiği okul peuterspeelzaal olarak adlandırılıyor. Bundan başka isimlerde aynı yaş aralığını kapsayan okullar da var. Doğrusu bunların farkını ve kapsamlarını bilmiyorum, ben bu yazıda tecrübe ettiğimizi yazacağım.

Taşındığımızda 14 aylık olduğu için biz doğar doğmaz değil de taşındığımız zaman okul başvurusunu yapmıştık. 2 yaşını doldurduğunda okula başlaması için mektup geldi (Hollanda'da her iş mektupla bildiriliyor, feci bir posta trafiği var). Bize yakın olan okulda ilk etapta bir gün için boş yer bulunuyormuş, istersek başlatabileceğimiz istersek bekleyebileceğimiz bildiriliyordu. Okulun ne zaman çağıracağı, kaç gün ile başlayacağı hep semte göre değişiyor. Çok kalabalık olan bölgelerde daha çok beklemek veya az gün ile yetinmek zorunda kalınabiliyor. Mesela kızımla yaşıt bir çocuk, başka bir yerde en başından veri sadece bir gün gidebiliyor ve sımıfları çok kalabalık. Bizim kasaba nispeten daha ufak olduğundan ve biz okula yakın mesafede oturduğumuzdan öncelikli olmuş olduk. Bizim okul için ise gözlemlediğim kadarıyla 2,5 yaşından sonra günlerin daha çok olmasına özen gösteriliyor ama 2 yaş civarında bir yada iki gün ile başlatıyorlar çocukları. Sanırım çocuk daha ufak olduğundan alışması için böyle. Okul hafta içi sabahları 9-12 arası hizmet veriyor, öğleden sonra kapalı.

Biz de geçen yıl Nisan ayında bir gün ile başlattık. Sanırım haziran ayıydı 2 güne çıktı, sonra araya yaz tatili girdi, tatilden dönünce 3 güne çıkmıştı ve aralık ayında 4 güne geçti. Şu an hala 4 gün devam ediyor. 5 güne çıkar mı bilmiyorum ama şimdilik böyle olmasından memnunum.

Sınıfın mevcudu hergün değişken sayıda, her çocuk farklı sayıda gün devam ettiği için böyle. Kimisi bir gün geliyor kimisi 2-3-4 gün. En kalabalık gün 21 kişi en boş gün de 6-7 kişi oluyor. Ortalama 10-15 arası diyebilirim. Her gün iki öğretmen bulunuyor ama 3 değişik öğretmeni var, dönüşümlü geliyorlar. Hangi günler hangi öğretmenin geleceği kapıda yazıyor.

Kapı 8.45 den itibaren açık. Çocuklar velisi ile içeri giriyor, oyuncaklarla beraber oynuyorlar. Bu sırada öğretmenlerle görüşebiliyoruz. Çocuk girer girmez herbir öğretmeninin yanına gidip selamlaşıyor, tokalaşıyor. Eğer çocuk gelmezse veya unutursa öğretmen yanına geliyor. Aynı senfoni öğlen sınıftan ayrılırken de yapılıyor. 

Saat 9 olduğunda cd den bir müzik çalıyorlar. Bu müziği duyduklarında çocuklar oyunlarını bırakıyorlar-kaldırıyorlar-ebeveyniyle vedalaşıyorlar ve bir sandalye alıp sürükleyerek boş alana getiriyor. Burada daire şeklinde oturuyorlar önce. Biz de çocuğu öpüp el sallayıp çıkıyoruz. Aslında bundan sonra ne yaptıklarını pek bilmiyordum, ta ki geçenlerde olan doğum gününe kadar. O gün ben sınıftan ayrılmadım ve öğrendim :)

Daire şeklinde oturup önce günaydın diyor öğretmenleri. Sonra sesli halde sınıftaki kişileri sayıyor, ardından Günaydın ... diyerek her birinin adını söylüyor. Çocuk da yüksek sesle günaydın demek zorunda. Sonrasında içerde ve dışarda oyunlar oynuyorlar, boya ve döneme göre bazı aktiviteler yapıyorlar. En son aktivite bahar konusunu işledikleri için minik saksılara tohum ekmekti. Her aktivite dönemi önceden mail ile bize bildiriliyor. Bu dönemde o konuya ağırlık veriyorlar. Girişte bulunan bir masaya o dönemin teması işe ilgili objeler oyuncaklar vs konuluyor. Çocuk onlarla dilediği gibi oynuyor. Mesela geçen sonbahardan beri hatırladığım kadarıyla şu temalar oldu: sonbahar, sinter maarten, sinter klaas, yılbaşı, kışlık giysiler, ev eşyaları (herkes odasının resmini götürmüştü), easter, şimdi de ilkbahar. Bunlar 2-3 haftalık periyotlarla değişiyor. Bazen okulda kahvaltı, akşam yemeği, yılbaşı partisi gibi etkinlikler oluyor. O zaman kapıya bir ihtiyaç listesi asılıyor ve getirmek isteyen veli yanına adını yazıyor. Geçenlerde paskalya kahvaltısı için ekmek götürmüştüm ben. 

Okulda bir kere beslenme saati oluyor. Her gün bir meyve ve suluğunu götürüyoruz. Meyve saati gelince öğretmeni tüm meyveleri dilimliyor, geniş bir tabağa koyuyor ve sırayla çocuklara uzatıyor. Hepsi aşağıdaki resimde görülen arkadaki L biçimli masaya oturuyor. Bitene kadar tabak dolaştırılıyor ve her çocuk istediği kadar yiyiyor.


Öğrencilerin tuvalet eğitimi şartı yok tabi ki. Şu anda kızımın sınıfında bez bağlayan da var tuvalete giden de. Tuvalet ihtiyacı olan çocuğu öğretmen götürüyor. Bez değişmesi gerektiğinde ise, sınıfta bulunan alt değiştirme köşesinde yapıyorlar.

Çocuklar ufak olduğundan ilk başlarda anneden ayrılma sorunu yaşıyorlar genelde. Bu ortantasyon süresince gereken herşeyi yapıyor öğretmenler. Genel olarak aşırı disiplinli değiller. Ağlayan çocukları kucaklarına alıyorlar, seviyorlar, öpüyorlar. Bazı çocuklar ayrılırken öğretmenlerine sarılarak vedalaşıyor. Yani çocuklara karşı gayet sıcaklar.

Bahçelerinde kumun içinde bir park ve biraz da beton alanlar var. Kullanmaları için üç tekerlekli bisiklet ve scooterlar var. Bahçenin içinde ağaç yok ama zaten okul hemen ormanın kenarı. Etrafında bol yeşillik var, zaten hep gittiğimiz çiftlik de tam karşılarında. Arada horoz, keçi, inek, hindi sesleri de duyuyorlar :)

Bu okullar belediyeye bağlı ve onların sorumluluğunda. Dolayısıyla belediyenin bütçesine göre öğrenciden alınan aylık ücret de değişiyor ancak miktarı çok değil. Bunu okul masrafları için kullanıyor olmalılar. Okulda yaptıkları elişleri, boyamalar, kağıtlar vs gibi. Biz evden hiç birşey götürmüyoruz. Bizim ödediğimiz miktar diğer semtlere göre oldukça azmış. Fakat daha sonra bu ücret bizim için daha da düştü çünkü kızım 2,5 yaşından sonraki expat çocukları için uygulanan özel bir programa dahil oldu. Okul öncesi eğitim denen bu programda dil bilmeyen çocuklar için ayrıca özel bir öğretmen geliyor ve onlarla ilgileniyor. O programı ve kızımın dil gelişimini de yarın yazayım.





17 Nisan 2015 Cuma

Güneş Çavması II


Daha önce bu kitap hakkında yazmıştım. Daha okuduğum ilk andan itibaren kalbime işledi ve benim içimde çok büyük bir yer etti. Belki çok abartı bulacaksınız ama okuduğum tüm kitaplar bir yana, Güneç Çavması bir diğer yana. Onu hiç bir kitapla aynı kefeye koyamam.

İkinci kitabın ilk bölümlerini online okumuştum. Daha sonra tamamlanmış haliyle basıldı. Sonlarını çok merak ettiğim için, önce kaldığım yerden itibaren okudum, sonra yeniden baştan başladım.

Kitabı okuyup blog yazısı yazan ilk kişilerden biriyim internet aleminde. Sonra sırf merakımdan diğer yazıları, yorumları da okudum. Çoğu kişi beğenmiş durumda şuan ama elbet istisnalar oluyor. Onları okurken neden rahatsızlık duyduklarını anlamaya çalıştım.

Kitapta alışılmışın dışında ve düşününce mantıklı bulabileceğiniz çok sayıda düşünce var. Bunları okuyunca yıllardır üzerinde düşünmeden kabul ettiğimiz ve sürdürdüğümüz alışkanlıkların abesliği yüzümüze çarpıyor. Sanırım bu kadar çok uyarana maruz kalınca insan kendini kötü hissediyor. Tabi burada iyi veya kötü hissetmek kişinin yaklaşımına kalmış, yeniliklere kolayca kucak açıp açamamakla ilgili biraz.

İlk okuduğumda herkese mutlaka okumalısın diyordum, şimdi de görüşüm değişmedi ama herkes için doğru zaman diye birşey var. Zamanı geldiğinde okunmasının daha doğru olacağını düşünüyorum.

Kitapta beni derinden etkileyen çok sayıda sahne var. İkinci kitabın sonlarından bir sahneyi yazmak istiyorum buraya. Beni çok etkiledi, defalarca okudum ve hepsinde aynı derecede etkilendim. Yıllar sonra blogumu okurken burada olmasını istiyorum. Yazı biraz uzun olacak, devamını okumak için tıklayınız.


14 Nisan 2015 Salı

Novadünya 3 Aylık


Haftasonu hesaplarıma göre ayın 13ü çarşamba gününe geliyordu. Kafamda planlar yaptım, o gün kızım okulda, sabahtan fotoğraf çeker rahat rahat yazısını yazarım diye. Sonra dün akşam bi farkettim dünmüş. Nasıl oldu da böye öne geldi bilmiyorum ;p

Yorgun kafam dün akşam yazacakları toparlayamayınca yazı bu güne kaldı, fotoğraf da yarına. Zira bugün epey yoğunduk, nihayet çıkan oturma iznini almaya gittik Nova'nın. 29 Nisan'da İstanbul yolcusuyuz :))

Ayın 9'unda gittiğimiz aylık kontrolde boyunun 3cm daha uzadığını, kilosunun da 900gr arttığını öğrendik. Bu ay daha az kilo almış ama tahmin ediyordum, artık çok daha hareketli çünkü. Uzun zamandır yatarken ayaklarına basıp kalçasını kaldırıyordu zaten, şimdi buna hoplayıp ilerlemeyi eklemiş. Hop diye atıp kayıyor ve yatakta ilerliyor, anakucağından kendini çıkartıyor. Artık bağlamadan bırakamıyorum. 

Boyu da 61cm olduğu için 62 nolu kıyafetler iptal, 68 ve az büyük de olsa 74 e geçtim. Özellikle sünneti takip eden günler boyunca sıkmasın rahat olsun diye 74 leri giydirdim. Yeniden alışveriş yapmamız lazım iki gündür internetten listeliyorum, oğluşuma çok tarz kıyafetler seçiyorum :))

Bu ay gülümseyişleri kahkahalı gülüşlere, ağlamaları konuşmalı şikayetlere dönüştü. Tam olarak agu diyerek aguluyor ve doğduğundan beri anne (ınna, aınne) diye ağlıyor. Anne diyebildiği için eşim ona baba dedirtmeye çalışıyor. Daha başarabilmiş değil :)

Bu ay ayrıca bana düşkünlüğü de arttı. Önceden bazen babası uyuturdu fakat artık uyutamıyor. Gün içinde de kucağında gezdirirse veya oturtup oynarsa duruyor işte biraz. Tam anlamıyla oturtmuyoruz ama son 10 gündür oturmak için çabalıyor. Kafasını ve gövdesini kendi başına 30 derece kadar kaldırıyor, ellerinden tutunca doğruluyor ve yatmak yerine kucakta oturarak durmak istiyor. Böyle etrafı daha iyi gözlüyor tabi. Gözleri hep ablasının renkli oyuncaklarında veya onda. Onu görünce seviniyor, artık ilişkileri biraz daha zenginleşti. Mesela bugün ilk saç yoluşunu gerçekleştirdi ablasının :)))

Sling aşkı devam ediyor ama biraz kullanımı azalttım. Malesef Helo'nun gürültüsünden etkilenmeden tek uyuyabildiği yer sling. Oto koltuğunu sevmeye başladı ancak kırmızı ışıkta durmaya tahammülü yok. Bebek arabasında çok uzun olmasa da duruyor. Geçen hafta gittiğimiz parkta çok kalınca ilk salıncağına da bindi ve o gün yüzü biraz yandı.

Uykuları da düzene giriyor çok şükür. Günde 4 kez yarım saat (bazen bazısı 1 saate çıkıyor, özellikle sling uykuları) uyuyor, gece ortalama 8.30 da gece uykusuna geçiyor. Süreleri biraz uzamaya başladı. İlk uyku 3 saat sonrakiler 1,5 saatti; şimdi ilk uyku 4-5 saat olabiliyor sonrakiler de 2-2,5 saate çıkabiliyor. İki kere 6 saat uyudu çok şaşırdım ve sevindim.

Anne sütü almaya tam gaz devam ediyor. Reflü hala bitmedi ama kolik bitti gibi. Ancak sebebi ne olursa olsun ağlaması hala cırlak, hala korkutucu ve panikletici. 

Elleri kullanma becerisi günden güne arttı ve şuan çok rahat şekilde yumruğunu şapır şapır emiyor, bazen çıngırağı yakalıyor, eline diş kaşıyıcıyı tutturduğumuzda götürüp dişlerini kaşıyor, parmağımı yakalayıp ağzına götürüyor, meme emerken göğsüme masaj yapıyor, banyo yaparken kasıtlı olarsk kolları ve bacaklarını çırpıp su sıçratıyor.

Emziğe ne yazık ki hala alışmadı, evdeki üç çeşit emziğe ilave bir de soothie aldık ama onu da diş kaşıyıcı olarak kullanıyor. İki aylık olduğundan beri dişleri kaşınıyor. Kızım da tam 2 aylıkken kaşımaya başlamış ve 5 aylıkken ilk dişini çıkarmıştı; sanırım Nova'nın da öyle olacak.

Ayın ortalarından beri uyurken birşeyleri tutmaya başladı. Kızım da aynı zamanda battaniyeyi tutmaya başlayınca eline daha ince diye tülbent vermiştim. O gün bu gündür hala ona sarılıp uyur. Nova'ya da muslşn bezlerinden vermeye başladım. O da sımsıkı tutuyor ve yanağına değdirip uyumaktan hoşlanıyor. Hatta bir kere gündüz uykusunda aydınlık diye olsa gerek yüzünü örttü kendi kendine ve öyle uyudu :)

İlk bebekte acaba şimdi ne yapacak diye beklediğim bebek gelişim aşamalarını, şimdi biliyor olsam da yine heyecanla bekliyorum. Bu sefer oğlum acaba nasıl yapacak, yaparken nasıl tatlı olacak heyecanı bu :) Zaman öyle hızlı geçiyor ki her ne kadar doya doya yaşamaya çalışsam da doyamıyorum. 

12 Nisan 2015 Pazar

Sünnet Çocuğu Novadünya, Kelepçeli Metot

Sünnet Çocuğu Novadünya, Kelepçeli Metot
Geçtiğimiz cumartesi günü (4 nisan) oğluşu sünnet ettirdik. O gün 2 ay 20 günlük idi. Uzmanlara göre bu olayın travmasını yaşamamaları için 2-8 yaş arası tavsiye edilmiyor. Ya önce ya sonra. Çoğu anne doğar doğmaz veya ilk aylarda yapılmasını tavsiye ediyor. Bebeğin tam hareketlenmediği dönemde operasyon ve iyileşme süreci daha hızlı oluyor çünkü. Biz de doğduğundan beri istiyorduk ama burun tıkanıklığı geçsin, kolik ve reflü biraz hafiflesin derken ancak bu zamana kaldı. Yine de geç kalmış sayılmayız ancak Nova gerçekten çok hareketli. Bunu doktorlar da söyledi ve ne yazık ki çok tepindiği için biraz zorlandılar.

Amsterdam'da sadece sünnet yapan Türk doktorların bulunduğu bir klinikte yaptırdık. Birçok kişi orada yaptırmış ve tavsiye etmişti. Operasyon çok uzun sürmedi, belki en fazla yarım saat. Ancak yatmayı sevmeyen, feci şekilde ağlayan ve tepinen oğlum doktorları panikletti ve normalde bir doz iğne ile yapılan uyuşturmayı üç doz yaptılar. Öyle çok ağladı ki yanında ömrümden ömür gitti o yarım saatte. Hani bırakın yeter yapmayın deyip alıp çocuğu kaçıcam o derece ama geri dönüşü yoktu ne yazık ki. Eve gelince de 4 saat aralıksız ağladı. Sanırım acıdan çok korku sebepliydi bu ağlama çünkü zaptedilmeye çalışırken doktorlardan korktu. Ondan sonraki günlerde hiç bir rahatsızlık belirtisi yoktu, canı yanmıyordu sanırım.

Klasik dikiş yönteminden farklı olarak, kelepçe metodu diye bir yöntemle yapıldı sünnet. Bu yöntemde dikiş yerine bir metal halka ve klips kullanılıyor. Cumartesi bu işlem yapıldıktan sonra bir iki gün düzenli aralıklarla düşük miktarlı paracetamol verdik ve çarşamba günü kelepçe çıkarıldı. Kelepçe takılıyken herhangi bir rahatsızlık olmadı. Yine kucağımda normal şekilde taşıdım ama aşırı baskı olmamasına dikkat ettim. Belki metal canını acıtır diye bu süre içinde hiç slinge koymadım. Bir de her gün en az iki kere banyo veya bele kadar suya sokup kalabildiği kadar uzun tutun dediler, rahatlatırmış. Ben de her gün iki kez banyo yaptırdım. Banyoyu zaten seviyordu ama şimdi feci alıştı :)

Çarşamba günü doktora gitmeden önce yine bir doz ağrı kesici fitil verdim ve bize verdikleri uyuşturucu etkili kremi sürdüm. Kelepçeyi çıkarmak çok kısa sürdü, yine ağladı ama çok değildi sanırım orayı hatırladı çünkü daha bekleme salonundayken dudaklarını büzmeye başlamıştı :(

Sonrasında da herşey yolunda gitti çok şükür. Kelepçenin sıkıştırdığı kurumuş derinin kendiliğinden düşeceği söylenmişti. Bugün itibariyle de derinin çoğu düşmüş durumda. İlk gün bu kadar küçük yaşta yaptırdığıma pişman olsam da şimdi rahatız ve oldu da bitti maşallah :)

10 Nisan 2015 Cuma

Sling Deneyimimiz

Bir önceki yazımdan slingin nimetlerinden ne denli faydalandığım anlaşılmıştır :) Üç aydır yoğun bir şekilde kullandığım için bu konuda bir yazı yazabilirim sanırım :)

İlk çocuğumda tehlikeli olacağından korkan eşimi ikna edemediğim için kullanmadık sling. Chicco kanguru almıştık ama onu da kullanmamız sayılıdır, pek işlevsel gelmedi. Belli bir aydan sonra da durmak istemedi içinde kızım. Neyse ki bebek arabasında duruyordu.

Nova'nın doğumunda ise kullanmak istiyordum ve eşim bu sefer pek karışmadı. Hatta en başından beri o da bağlayıp taşıyor ve kendi başına bağlamayı beceriyor. Bence sling ile bebek taşımak erkekleri çok havalı yapıyor ;) 

Doğumdan önce araştırıp Türkiye'den Boba marka bir wrap sling aldım, gelirken kayınvalidem getirdi. Hollanda'da da aynı ve başka markalarda slingler var ama en ucuzu Tr fiyatından iki kat pahalı olunca ordan almak daha mantıklıydı, nasılsa getiren olacaktı.  

Doğrusu slinglerin kumaş seçenekleri var mıdır, hangisini almalı gibi konuları araştırmadım. Hepsinin aynı olduğunu düşünüyordum ve hala emin değilim. Bizim slingin kumaşı bence kalın ve kışlık. Bebeğim kış bebeği olduğu için sorun olmadı ama yazın kullanmak sıkıntı yaratabilir ve evde bağladığımda bebeği olmasa da beni çok terletti. Kumaşın fotosu aşağıda, dışı penye içi triko gibi.


Kumaş çok esnek gerçekten, başlarda korktuğum için çok sıkmıyordum ve bebeği koyunca aşağı düşüyordu. Böyle düzgün bağlanmadığında sırt ağrısına neden oluyor. Şimdi sıkı sıkı bağladığımda sırtım çok iyi dengeleniyor ve ikimiz de çok rahat ediyoruz. 


Her yerde her koşulda kulandım. Biraz gevşetip bebeği aşağı indirerek emzirebiliyorum ve hemen ardından yine kaldırıyorum. Sıkı olduğu için kendiliğinden gazı çıkıyor :) 

Amsterdam merkezde sling kullanan çok var ama bizim kasabada fazla yok. Beni kucağımda slingde bir bebek ve elimde bebek arabasında bir çocuk ile görenler hayretle bakıyor ve gülümsüyorlar (ki bilirsiniz buralarda kimse kimseye bakmaz). Fakat dün uzaktaki parktan gelirken slingde yenidoğan bebek taşıyan bir anne gördüm, birbirimize gülümsedik ve gözlerimizle mesajlaştık. "Ne güzel sen de sling kullanıyorsun" "biz farklıyız di mi" anlamlar içeriyordu. Çok yaygın kullanılmadığı için olsa gerek sling kardeşliği gibi bir hissiyat doğuruyor ve insanın "sen de bizdensin" diyesi geliyor :) 

Aaa en önemli şeyi yazmayı unuttum, sonradan ilave edeyim. İki doğumumda da aynı kiloda hamile kaldım ve aynı kiloyu aldım, doğumdan sonra aynı miktarları verdim. Ama hamile kalmadan önce  de fazla kilom ve göbeğim vardı zaten. Şimdi ise ilk doğum sonrasına göre göbeğim daha ufak! Hatta hamile kalmadan öncesine göre daha ufak. Ben bunu slinge bağlıyorum. Belime bağlarken karnımı sıkı sıkı sarıyorum, bir nevi korse işlevi görüyor. Korseyi de ne yazık ki hiç kullanamadım çünkü çiş tuta tuta yaptığım annelikte tuvalete koşarken korse kazalara sebep oluyor hep :D


7 Nisan 2015 Salı

İki Çocuklu Hayatta Zaman Planlaması

Geçtiğimiz haftalarda kızımın doğum günü etkinlikleri kapsamında bir çok şey yaptım. Aslında buraya yazdıklarım yaptıklarımın çok azı. Mesela 29 Mart haftasonundaki parti için biri iki katlı biri tek katlı iki pasta, iki tepsi börek ve ordaki çocuklar için de hediyelikler hazırladım. Bunlar tabi gündelik yaşamımızda nadir olan şeyler, onun dışında ev işleri, yemek, çocukların bakımı-ilgisi-oyunu gibi bir çok ek ve zaruri işlerim de oluyor. Sevgili confused mom bana bütün bunlara nasıl yetişebildiğimi sormuştu. Sıradan bir günümün nasıl geçtiğini yazayım.

6 Nisan 2015 Pazartesi

DIY kağıt çanta

Kızımın doğum günü hediyeliklerini koymak için fotoğraftaki kağıt çantaları hazırladım. Fikri pinterestten almıştım ama orda gösterilmeyen bazı detaylar ile kendi yaptığım şekilde anlatacağım.

5 Nisan 2015 Pazar

NaMasum Temenniler

NaMasum Temenniler
Her iki çocuğumun da doğumundan sonra bariz bir şekilde lohusalık yaşamadım. Fakat farkettim ki ortalama süreden (6 hafta) daha uzun süren duygusal bir taşkınlık hali yaşıyorum. Çok sık ve aşırı değil, sadece bazen bazı olaylara karşı daha hassasım, normalde etkilenmediğim şeyler etkileyebiliyor ancak sevdiğim bir yanı da coşkuyu gerçekten çok yoğun yaşıyorum. 

Bu günlerde de, normalde düşünmeden "amin inşallah" cevabını verdiğimiz temenni ve tebrik cümlelerinin çoğu beni olumsuz etkiliyor. Farkettim ki aslında iyi dilekler sunduğunu zannettiğimiz laflar, özünde olumsuzluk barındırıyor, olumsuzluğu çağrıştırıyor ve belki doğrudan değil ama dolaylı olarak zihnimize olumsuz etkisini nüfuzluyor.

Mesela nedir bunlar;
Yeni doğanlara söylenen, Allah analı babalı büyütsün ( iç sesim: yaa, bir de böyle olmama olasılığı var değil mi), bahtı açık olsun ( olmazsa ne olur), sağlıklı uzun bir ömrü olsun ( inşallah olur ya olmazsa)... Bu gibi cümleleri duyduğumda hemen aklıma olmama ihtimali geliyor ve bende saf bir neşe değil de bir melankoli hali oluşuyor. Yani hiç de pozitif bir mesaj değiller.

Yine toplumumuzdaki bir çok önemli olayda söylenen temenniler benzer şekilde: Allah damatlığını göstersin, bir yastıkta kocatsın, Allah ayırmasın... Aslında nesiller boyu aktarılan bu geleneksel sözler bile toplum olarak kaygı katsayımızın ne denli yüksek olduğunun bir göstergesi. O kadar kaygılıyız ki mutlu anlarda bile bunu yaşayamıyor, yaşamaktan korkuyor ve dualara sığınıyoruz.

Bunun üzerine hayatımdan bu tip cümleleri çıkarmaya karar verdim ve etkisi böyle olmayan cümleler ne olabilir diye düşünüyorum bir süredir. Ne yazık ki fazla bulamadım ama ilk aklıma gelenler
- tebrikler
- mutluluklar
- hoş geldin bebek

Siz de benim hissettiğim gibi hissediyor musunuz? Peki sizin aklınıza gelen pozitif mesajlar var mı? 




1 Nisan 2015 Çarşamba

Haftanın Bilgisi: Yurtdışı Adresli Posta Zarfı

Haftanın bilgisi yazılarının düzeni bozulsa da aklıma geldikçe yazacağım. Birazdan yazacağım konuyu da googleda kabaca soruşturdum, net bir bilgi bulamadım.


Artık neredeyse her iletişim şekli için internet işimizi görse de, bazı resmi yazışmalarda, belge gönderimlerinde veya sadece mektuplaşmak için yurt dışında bir adrese posta (veya kargo) gönderileceği zaman, adres konusunda genelde yanlışlıklar yapılıyor. Gönderen ve alıcı adreslerinin zarfın neresine ve nasıl yazılacağı daha ilk okulda öğretiliyordu. Dolayısıyla asıl değineceğim mevzu DİL olacak. Yukarıdaki örnek fotoğrafta da bu yanlış bulunuyor.

Diyelim Almanya'da bir adrese mektup atacağız. Alıcı adresindeki sokak, cadde, ilçe ve şehir Almanca dilindeki şekliyle yer almalı ancak ülke adı olarak Germany değil Almanya yazılmalıdır. (Yani adres almanca, ülke türkçe). Benzer şekilde gönderen kişinin adresinde de (sokak cadde ilçe il) Türkçe (veya hangi ülkede yaşıyorsa o dilde) ülkesi de Almanca'da Türkiye nasıl yazılıyorsa öyle olmalı. Eğer bunu bilmiyorsanız ingilizce olanında yazabilirsiniz genelde en yaygın olan dil olduğu için ama doğrusu Almanca yazmak olacaktır.

Buradaki mantık şu. Mektubunuzu postaneye verdiniz. Mektupları ayıran Türk postacılar, alıcı adresinde önce ülkeye bakacaklar. Dolayısıyla Almanya'lar,İngiltere'ler, Hollanda'lar ayrıştırılıp o ülkeye gönderilecek. Sonra mektup o ülkeye varınca, postacılar kendi dilleriyle yazılmış adresi (örnek üzerinden gidersek Almanca adresi) okuyup iletecekler. 

Mektubunuza bir cevap beklediğinizi varsayalım. Sizin mektubunuzun gönderen kısmında yazan adrese verilecektir cevap. Bu sefer Alman postacılar ilk önce ülkeye bakacaklar ve ülke onların dilinde olmalı. Türkiye'ye geldikten sonra ise Türkçe adres yazılmalı ki mektup sahibine ulaşsın. Bilmem anlatabildim mi?

Buna göre fotoğraftaki hatalı kısmı bulabilir misiniz?