31 Aralık 2014 Çarşamba

2. Gebelik Günlüğüm 36. Hafta


Yılın son gebelik günlüğü yazısı ile karşınızdayım bugün, tabi umarım toplamda yazacağım son rapor olmaz. Oğluş biraz daha beklerse çok sevineceğim :))

Hemen üstteki görseli açıklayayım. Sezeryan için aldığımız tarih bu. Eğer bir sürpriz yapmazsa Nova'nın doğumu 21 ocakta olacak. O gün tam 39. haftanın bittiği gün. Gerçi Helo, onun için aldığımız sezeryan gününden 4 gün önce gelmeyi seçmişti ama sanki Nova o tarihi bekleyecek gibi bir his var içimde. Yine de  oğlak burcu olacağını (21 i kova oluyormuş sonradan farkettim öğrenen anne sağolsun, ama belki de erken gelip oğlak olur kim bilir) en başından beri biliyordum. Due date tarihim 27 ocak olmasına rağmen, kova burcuna geçmeden doğacağını hissetmiştim. Aynı şey kızım için de olmuştu. 23 mart doğumlu kızım da 2 gün erken gelseydi balık olacaktı ama onda da koç olacağından emindim. Şimdi bu durumda anne kız koç burcu, baba oğul oğlak burcu olmuş olacak ve doğum günlerimiz birbirine çok yakın olacak ne güzel ;)

Geçen haftaki yazımda belirttiğim üzre, bebeği döndürme operasyonu konusunda kararsızdım. Ta ki düne kadar. Hep dua ettim ve bekledim iç sesimi. Sonunda dün kendimden gayet emin bir şekilde hayır dedim. Onun seçimine bırakmam gerekiyordu ve bu işlemi düşündükçe içim huzursuz oluyordu. Bu sabah önce nst, ardından usg kontrolleri yapıldı. Üçüncü randevumuz döndürme yapacak dr ileydi. Onunla görüşmeye gittiğimde net bir şekilde istemediğimi, sezeryanı tercih ettiğimi söyledim. O da doğru karar vermişsiniz dedi ve bu tepkiyi vermesine çok şaşırdım doğrusu. Aynı şekilde düşündüğünü bilmeden önce, daha ilk gördüğümde bu doktora kanım kaynamıştı. Nedense önceki doktorda beni rahatsız eden birşey vardı. Bu daha genç biri ve meğer doğumu yaptıracak olan da (tabi planladığımız tarihte olursa) bu olacakmış. Bundan sonra her hafta olacak kontrollerde onunla görüşeceğiz.

Öyle rahatladım ki anlatamam. Bu yüzden gün boyu mutlu ve güler yüzlüydüm. Herhalde her zaman böyle değilim ki kızım gün içinde defalarca anne çok mutlu musun diye sordu. Evet dedim çok mutluyum :)

Oysa bu hafta biraz zor geçmişti. Kocam noel tatili nedeniyle 4 gün, bu gün de hastaneye gideceğiz diye, toplam 5 gün evde olmasına rağmen Helo'cum bir haftadan fazladır hasta. Öksürüyor, burnu akıyor, geceleri hep yanındayım, gündüz sürekli beni istiyor, mızmız... Valla bu hafta nasıl geçti neler yapmıştım hatırlamıyorum bile.

Artık yüzüm, ellerim ayaklarım şişiyor. Aynaya bakınca küçülmüş gözlerimi, şiş dudaklarımı beğenmiyorum. Hala göbek dışında kilom olmamasına rağmen hafiften bacaklarım ve basenlerimde de fark var. Ve en fenası kasıklarım çok ağrıyor, günün bir kısmını penguen yürüyüşüyle geçirmeye başladım. Oysa ilk gebeliğimde hiç olmamıştı. Dün göbeğimi telefondan gören annemin yorumuna göre göbeğim biraz aşağı düşmüş. 

Mide yanmalarım feci durumda. İlk gebeliğimde de çok olmuştu. Bazı hamilelerde hiç olmuyor ya bunun sebebini anladım bugün gelen maillerden. Diyor ki eğer bebek dik posizyondaysa mide yanması hissi daha yoğun yaşanırmış çünkü ağır olan kafa bölümü mideye yakın, daha çok baskı yapıyor. Kafa aşağıda iken daha rahat olurmuş. Sık ve az yemeyi tavsiye ediyorlar ama yanma hissinden yemek bile yiyemiyorum zaten. Kolayını bulsam hiç yemeden duracağım o derece.

Bu sıralar araları yakın olan kardeşlerin psikolojisi hakkında okuyorum. İlk karşılaşma, anne babanın tutumu gibi şeyler. Elbet kızımda bir alışma süreci olacaktır ama umarım psikolojisi fazla etkilenmeden atlatabiliriz. Ne tuhaf ilk bebekte araştırmalar bebek bakımına dair olurken, şimdiki çocuk psikolojisi oluyor :)

Ha sahi nasıl da unutuyordum. Bu güne kadar Nova'nın yüzünü net olarak görebilmiş değildim, sadece bir kere profilden görmüştüm o kadar. Bu gün rica ettim mümkünse göreyim diye ve gördümmm! Nasıl tatlıydı nasıl ve elini emiyordu cork cork diye. Gözleri de açıktı gayet net yüz hatlarını seçebildim :) Öyle mutlu oldum ki görünce, rabbim ne büyüksün.

Mutlu seneleeeer...

30 Aralık 2014 Salı

İzleyiciler Gadgeti Nerde

Kısa bir post yazıp kaçacağım. Normalde yeni bloglar keşfetmeyi ve okumayı çok severim. Beni takip eden kişilerin de en azından blogları var mı diye bakıyorum, bazı kişiler blog yazmıyor google plus kullanıyorsa onları ekliyorum ancak, blogu olduğu halde takip etmem için bloglarında herhangi bir işlev bulunmayan kişiler var.

Google+ çıktıktan sonra bloggerda yerleşim panelinde kolayca bulabildiğimiz izleyiciler gadgetinin yerini google+ gadgeti aldı, ancak izleyiciler gadgeti kalkmış değil. Sanırım özellikle yeni blog yazmaya başlayanlar bu gadgeti bulamıyor veya önemini bilmiyor.

Google+ veya izleyiciler gadgeti eklemek, beni ne kadar az/çok kişi takip ediyormuş diye gösterme amacını değil, ziyaretçilerin sizi kolay okuması amacını taşıyor. Mesela ben bu eklentilerin bulunmadığı blogları takibe alamayınca unutuyorum, sık kullanılanlara eklesem bile bu durumda farklı cihazdan okuduğumda bulamıyorum. Oysa takibe aldığım bir blogu her yerden okuyabiliyor, son güncellenmiş yazıları blog panelimde görüyorum.

Blogunuza bu gadgetleri eklemek için yerleşim bölümüne gelin. Gadget ekle yazan herhangi bir yere tıklayın. Yeni çıkan oencerede aşağıdaki görüntüyü göreceksiniz.

Sol kısma bakarsanız burada temel gadgetler listelenmiş. Google+ bu kategoride, isterseniz ekleyebilirsiniz. İzleyiciler gadgeti ise soldaki temel yazısının hemen altında bulunan diğer gadgetler bölümünde en üstte. Buradan ekleyebilirsiniz.


Bu gadgetlerden biri veya her ikisini birden eklemenizi tavsiye ederim. 

2015 Dilek Listem


Önceki senelerde pek yazmadım sanırım, kafamdan geçirdiğim dilekler olsa da. Bu yıl yazmak istiyorum ki yıl sonunda ne kadarını yapabilmişim göreyim. Zira özellikle çocuk sahibi olduktan sonra zaman öyle hızlı geçiyor ki...

Elbette ki ilk sırada sağlık, huzur, mutluluk var. Çocuklarım ve tüm sevdiklerim için... Ancak bu yazıda biraz daha spesifik şeyler yazmak istiyorum.

- ilk hedefim araba kullanmaya başlamak. Bu zamana kadar heves de duymadım ihtiyaç da. Ama artık istiyorum, bir an önce ehliyetimi alıp, en azından yaz geldiğinde çocukları arabaya atıp gezdirebilecek kıvama gelmeliyim. Doğumdan sonra kendimi hazır hisseder hissetmez derslere başlayacağım. Herhangi bir heyecan yada korku duymuyorum, hiç denememiş olsam da yaparım herhalde. Hele burda 70 yaşında kadınları bile araba sürerken görünce.

- ve tabi buna bağlı olarak da bir arabam olsun, çok abartılı birşey olması gerekmez işimi görsün yeter.

- artık fiziğe dönmenin zamanı geldi de geçiyor bile. Bireysel mi çalışırım yoksa dahil olacağım bir grup bulabilir miyim şimdiden bilmiyorum ama yıl sonunda en az iki makalem basılmış olsun. Bu kendime son ihtarımdır :)

- bu yıl çocuklu olmama rağmen kitap okuma hızım fena değildi. 50 den fazla okudum, haftada bir kitap gibi. Genel de çok seciçi değildim canım o an ne isterse şeklinde ilerledi ama gelecek yıl hem bu sayıyı arttırmak hem de biraz daha dikkatli seçimler yapmak isterim. Gerçi klasiklerin falan çoğunu okudum sayılır. Bilim kurgu uzun zamandır beni cezbetmiyor, kendime yeni tarzlar bulmalıyım belki de.

- tatil hayali hiç bitmiyor ama bu yıl (belki bir sonraki kış aylarına doğru) tropikal bir bölgede bir tatil istiyorum artık. Çok özledim.

- hollandaca konusunda biraz daha çaba sarfetmeliyim ve yıl sonunda en azından orta düzeyde öğrenmiş olmalıyım. 

- düzenli yaptığımda tutkunu olacak kadar sevdiğim sporu, biraz daha ciddiye alayım, hiç bırakmadan yapayım ve bir yılın sonunda olmasa da iki yılın sonunda ellerimin üzerinde amuda kalkacak kıvama geleyim. Bu hareketi yapabilenlere çok imreniyorum ama çok sportif hissettiğim dönemlerde bile yapamazdım, kol kaslarım neyse de bilek kaslarım çok zayıf çünkü :(

- tabi sporun sonucunda daha fit, daha bakımlı olayım, saçlarımdan sıkıldım kendime yeni bir tarz bulayım :)

- amsterdama taşınalı 1,5 yıl oldu ama biraz da benim asosyal tavırlarımdan ötürü pek sosyalleşemedim. Son birkaç aydır atağa geçtim sayılır, gelecek yıl daha sosyal, daha gezmeli tozmalı keyifli geçsin. 

Son olarak yeni yıl ülkemize ve dünyaya barış, bu yazıyı okuyanlara sağlık mutluluk huzur, evlerimize bereket, çocuklarımıza sağlıklı ve güzel bir gelecek getirsin inşallah.

Herkese mutlu seneler....

28 Aralık 2014 Pazar

Haftanın Bilgisi: Iphone Telefonunuz Şarj Olmuyorsa


Sebebi kablonuz olabilir. IOS 7 sürümü ve daha sonraki sürümlerde, kablonun lisanslı olup olmadığını anlayan bir işlev bulunuyormuş. Dolayısıyla orjinal olmayan kablo kullanıldığında telefonunuz şarj olmuyor, çünkü kabloyu algılamıyor ve şöyle bir uyarı çıkıyor. 


Pek tabi ki orjinal kablo kullanmak her zaman daha güvenli ama illa ki sahte kabloyu kullanacağım derseniz, bazı ayarlar yapılarak bu sorun çözülebiliyormuş. Burada bu konuda bir bilgi mevcut. http://www.iphoneloc.com/iphone-bu-kablo-veya-aksesuar-onayli-degil/

27 Aralık 2014 Cumartesi

Film Önerisi Starbuck


Genelde her akşam bir dizi veya film izliyoruz ama uzun zamandır film için zaman ayıramıyorduk, malum çocuğu uyuttuktan sonra bizim uyumamıza kadar sahip olduğumuz boş zamanın süresi çok değil :) Seyrettiğimiz her filmi yazmıyorum ama son izlediğimiz filmlerden biri olan Starbuck'ı da paylaşmasam olmazdı.

2011 yılında çekilmiş olan Fransız filmi komedi/drama kategorisinde sınıflandırılmış. Yer yer komik olsa da verdiği mesaj çok duygusal. Aile bağlarını,  ebeveyn olmanın duygusal yanları, çocuk sahibi olmanın sorumlulukları gibi konular vurgulanıyor.

Filmin konusu ise hayli ilginç. David Wozniak, Fransa'da yaşayan polonyalı bir ailenin çocuğudur. Aileye ait bir et dağıtım şirketinde kamyonla servis yapan, borçları olan, 42 yaşında serseri bir erkektir. Sevgilisinin hamile kaldığını öğrenir ama baba olmaya hazır değildir. Tam bu sırada yıllar önce yaptığı bir iş yüzünden kendisine dava açıldığı haberi gelir.

Sonradan nedeninin aslında büyük bir fedakarlık olduğunu anlayacağımız üzere, yıllar önce bir sperm bankasına donör olmuş ve iki yıl içinde verdiği spermlerden 533 tane çocuğun biyolojik babası olduğu ortaya çıkmıştır. Yaşları 20 civarı olan tüm bu çocukların 142 tanesi Starbuck kod isimli biyolojik babalarını arıyorlar. Birden bire 533 çocuğun babası olduğunu öğrenince David epey şok yaşıyor tabi. Sonrasında ise merakı üstün geliyor ve kendini ifşa etmeden onu arayan çocuklarını sırayla tanımaya, yardım etmeye çalışıyor. Her biriyle yollarını kesiştiriyor ve bir koruyucu melek gibi onların hayatlarında fark yaratıyor. Ve bu süre içinde çocuklarının her birine kıyamayacak kadar seviyor. Ancak avukat olan arkadaşı, bu davayı kazanmakta ısrarcı, çünkü ayrıca kazanacakları para ile mafyaya borcunu ödeyebilir David.

Kararı davaya karşılık vermek değil ama mafya ailesine zarar verince mecbur kalıyor ve kazanıyorlar. Fakat sonra yaptığından pişman olup kimliğini deşifre etmeye karar veriyor ve tüm medyada alay konusu olan "el mastürbator" olma utancını göze alıyor. Bu gerçeği sevgilisi bile kabul etmek istemiyor ama filmin sonu göz yaşartıcı sahnelerle bitiyor. Sevgilisi erken doğum yapmış, diğer çocukları hastane bahçesinde onu bekliyor, bebeğe verilen yüzlerce hediye, hepberaber kucaklaşmalar ve kocaman bir aile.

İzlemeye değer sıcak bir film



26 Aralık 2014 Cuma

Rehavet ve Yavaş Yaşam Arasındaki İnce Çizgi

Rehavet ve Yavaş Yaşam Arasındaki İnce Çizgi
Son günlerin moda felsefesi yavaş yaşa keyif al yaklaşımına ben de can-ı gönülden katılıyorum. Aslında katılmanın ötesinde ihtiyaç duyuyorum belki de. Evde veya dışarıda çalışıyor olmanız farketmez, artık hayat çok hızlı akıyor. Yetişmemiz gereken işler, çocuklar, sosyal hayatın bizden beklentileri... derken nefes alıp verdiğimizi bile farketmeyecek hale geliyoruz.

Bu hengame içinde yavaş yaşamayı öğrenmek ve uygulayabilmek büyük çaba gerektiriyor. Aynı anda on şeyi düşünmeye alışmış beynimizi durdurmaya çalışmak, sadece içinde bulunduğumuz düşünceye/olaya odaklanmak kolay değil. Ancak bir süre uğraşıp kontrol etmeyi öğrendiğimizde ise zor değil. Diğer yandan başlangıçta bunu mükemmel yapabiliyor olmak da gerekmez. Mesela gün içinde 5-10 kere birkaç dakikalığına o anın içinde kalıp, bir film seyrediyor gibi dışardan bakmak, ortamdaki tüm sesleri, kokuları ve duyguları hissetmek yeterli. Zamanla alışkanlığa dönüşecektir.

Hayatı yavaş yaşamayı becerebilen insanların, sıkıcı ve monoton olduğunu düşünmek büyük yanılgı olur. Doğrusu yıllar önce okuduğum bir blog yazarının yavaşlamaya yönelik çabalarına karşı o zamanlar böyle yaklaşıyordum. Hala ağırkanlı, mıymıy diye tabir edilen insanlara karşı tahammülüm azdır ama artık onların yavaş yaşamcılar değil rehavetçiler olduğunu biliyorum.

Aslında insanları bu şekilde bir sıfatla ikiye ayırmak istemiyorum ama tanımlayabilmemiz için bu gerekli. Rehavete esir olmuş kişiler ile yavaş yaşamayı seçenler arasında çok fark var.

Rehavet bir çeşit uyuşturucu gibidir. İlk başta bu ağırkanlılık kişinin hoşuna bile gidebilir. Oh ne güzel hiç acele etmek gerekmiyordur, daha az hareket edip daha çok dinleniyordur, o birşeyleri yetiştirme gerekliliğinin insanı strese sokan tedirginliği yoktur. İşte bu aşamaya kadar aslında yavaş hayata geçiş ile rehavet arasında çok fark yok. Ne oluyorsa bu aşamadan sonraki adımda oluyor. Yol çatallanıyor ve bir ucu rehavete diğer ucu ise dengeli yavaşlamaya gidiyor. Rehavetin tuzağına düşersen onun günden güne artmasına, vücudunun miskinleşmesine, zihninin uyuşmasına ve en önemlisi yaşam sevincinin körelmesine imkan veriyorsun demektir.

Evet bence rehavetçiler ile yavaş yaşamcılar arasındaki en belirgin fark bu yaşam sevinci. Rehavet çökmüş insanlara "üzerine ölü toprağı serilmiş sanki" tabiri de boşuna değil. Böyle insanlar rehavetinin altında günden güne ezilirler, yeni şeyler yapmak istemezler, değil başkaları için emek vermek kendi elzem ihtiyaçları için bile (misal yemek hazırlamak, bir sorumluluğu tamamlamak) harekete geçmeye üşenirler. Oysa yavaş hayatı seçenler hayatı tüm algılarıyla daha çok özümsemek için durmazlar, yeni şeylere açık olurlar ve gözlerindeki ışıltılar günden güne artar.

Bazen ne yazık ki üstüste gelen sıkıntılar, gündemdeki üzücü olaylar, insanı umutsuzluğa sürükleyip rehavete sokabiliyor. O ince sınırı geçip de rehavet canavarının kollarına düşmemek kaydıyla insanın böyle hissetmesinde bir sorun yok. Hepimiz insanız, iniş çıkışlar yaşarız, duyguların içinde savrulur, bu sebeple aptalca davranışlara düşebiliriz. Bunların hiç biri dert değil ancak her yeri geldiğinde söylediğim gibi: insan akıllı bir varlıktır. Bizi duygularımızın, egolarımızın esiri olmaktan alıkoyacak, hatalarımızdan ders çıkarıp yola devam etmemizi sağlayacak bir aklımız var ve bu her insana bahşedilmiş bir lütuftur. Kimi zaman ipler yüzde yüz elimizde olmayabilir ama çoğu konuda hayatımızı nasıl yönlendireceğimiz, günümüzü rehavetle mi öldürüp yoksa tüm anların ayırdına varıp tam bir verim içinde mi geçireceğimiz bizim elimizde.

Yeni yılın üzerimize çöreklenen tüm rehaveti silip süpürmesi dileğiyle (tabi ki yeni yılın böyle birşeyi yapması mümkün değil, farkındalığımız artsın ve biz onun esiri olmayacak kadar uyanık olabilelim) 

24 Aralık 2014 Çarşamba

2. Gebelik Günlüğüm 35. Hafta

2. Gebelik Günlüğüm 35. Hafta
Ruh halimin gelgitlerle dolu olduğu bu haftayı bitirdiğime çok seviniyorum ama sanırım ki bundan sonraki haftalarda bu gelgitler devam edecek. Zaman az kalınca özellikle doğumun nasıl olacağı, Helo ile ilişkimiz, yapılacak şeylerin yetişip yetişmeyeceği gibi birçok şeyi yaşayana kadar kafamda kurup duracağımı, kah kendimi durdurmaya çalışıp kah dualar ederek karman çorman olacağımı adım gibi biliyorum. Bana huzur dileyin olur mu?

Bu haftaya dair anlatılacak çok şey oldu. Önce yemek mevzusundan bahsedeyim. Buraya yazdığım bir yazıyla derin dondurucu yemekleri konusunda tavsiye istemiştim. Öyle çok bilmediğim fikir edindim ki hepsini not aldım, cuma günü ve hafta sonu market alışverişleri ile malzemeleri tedarik ettik ve haftasonundan beri harıl harıl çalışıyorum. Hepsini yapabilmem mümkün olmayacak, malum ayrı bir derin dondurucum olmadığından yerim kısıtlı. Ben de en elzem olanlara öncelik vereceğim. Şu ana kadar kabak ve biber dolmaları, kuru köfte ve ekşili köfte için top köfteler, içiyle birlikte karnıyarıklar, haşlanmış fasulye ve nohut koydum. Daha yapacaklarım var listemde.

Onun dışında tüm ütüler yıkamalar bitti. Zaten bitmişti diyeceksiniz ama sürekli birşeyler aldık ve ben onları da yıkadım :) bir de oto koltuğu, puset anakucağı gibi şeylerin kılıfları da yıkandı. Ördüğüm battaniye bu arada biraz sekteye uğramıştı ona da hız verdim son parçanın dörtte biri bitti, bir haftaya bitiririm herhalde.

Gelelim asıl mühim mevzulara. Cuma ve cumartesi günü randevular vardı. Cuma günü doktor randevusunda doğum şekli konusunu netleştirecektik ama netleştirmek bir yana daha karışık bir kafa ile döndüm. Doktor tercihimi sordu sezeryan dedim, nedenini sorunca da çünkü dönmedi dedim ve iyi halt ettim :) 

İstanbuldaki doktorum sezeryan sonrası vajinal doğum (ssvd) konusunda, sakın maceraya gireyim deme sezeryanı seç demesine rağmen ben en başından beri ssvd ve sezeryana eşit mesafedeyim. Araştırdım ve korkmuyorum, daha ağrılı olan vajinal doğum da olsa, sezeryan da olsa, benim için ( acı anlamında düşünürsek) hiç farketmiyor. Canım tatlı değildir, acısa da ağrısa da elbet bitecek ve geçecek, üstelik her iki seçenekte de bir miktar acı illa ki var.

Beni asıl düşündüren ve kararımı vermemde etkin olan kızım. Kayınvalidemin doğum zamanı bir süreliğine (15 gün için) gelme durumu var ama ancak sadece doğum planlı gelişirse kızım için endişelenmeden durabilirim. Misal doğum tarihi bellidir, ondan iki gün önce biletini alırız, gözüm arkada kalmaz amaa... Aksi olursa işler fena. Vajinal doğumda hastanede olma süresi daha uzun olabilir (ilk vajinal doğum olacağına göre 24 saate kadar yolu var). Bu durumda kızım asla o kadar uzun süre hastanede duramaz, babasıyla evde kalsın desem ben tek başıma doğuramam. Belki doğum sonrası hastanede kalma süresi daha kısa olacak ama öncesi beni düşündürüyor. Burada herşey yolunda ise vajinal doğumdan sonra birkaç saat durup çıkıyormuşsun hastaneden. Her iki durumda da eve özel hemşire geliyor çünkü bir hafta boyunca.

Sezeryanda ise ameliyat süresi 2-3 saat diyelim. O sırada kızım babasıyla durur hastanede, sonra eve gidebilirler arada gelebilirler. Ameliyattan sonra uzun süre kalmam gerekse bile (ortalama iki günmüş) ben yalnız kalabilirim, sonuçta slovakyada iken de beş gün tek başımaydım hastanede. Gerçi onlardan ayrı durmak yine zor aklım hep kızımda olur ama sık sık telefon edebilirim.

Tabi bunların içinde en şahane olasılık da, mesela doğum evde başlamış ama ben anlamamışımdır, bi gidiyoruz açıklık 7-8cm olmuş hemen doğuruyormuşum ve hemen çıkıyormuşum hastaneden. O zaman tadından yenmez :) Ancak tabi ki bunun için bebeğin önceden pozisyon almış olması gerekiyor ki işte zurnanın dırt dediği yere geldik.

Bizim Nova oğlan dönmedi, dönmüyor. Doktor da dedi ki biz onu elle dışardan müdahale ile döndürebiliriz. External cephalic diye bir yöntem var, hollandada çok yaygın uygulanır, yüzde elli başarı şansı var, deneyebiliriz. Ama ama hiç ummadığım yerden geldi bu soru, ne diyeceğimi bilemedim. Riskleri var mı diye sordum, bebek tüm işlem boyunca gözetimde oluyormuş (kalp atışları vs) dolayısıyla birşey olmuyormuş, olma durumu varsa zaten yapılmıyormuş vs. Sonra eve gelince videolar izledim ve araştırdım, çok zor bir iş gibi görünmüyor, fakat hala karar verebilmiş değilim. Yine de 31 aralık gününe bu işlem için (yaptırmama seçeneğim de var) randevu aldık, o gün, önce nst ardından bu işlem ardından yine dr ile görüşüp doğum konusunda son kararımı bildireceğim. O zaman 36. hafta bitmiş olacak ve bu işlemin yapılması için son şansmış, daha sonraki haftalarda yapılmıyormuş.

Dr ile konuşurken biraz fazla alıngan davranmışım sonradan eşimin söylediğine göre. Eşim diyor ki, o sana, her ihtimal ve yöntem konusunda bilgi vermek zorundaydı, sen hemen etkileniyorsun ve kararlarının ardında durmuyorsun, yanlış anlaşılmasın diye ben de müdahale edemedim dedi. Evet öyle etkilendim ki ilk tansiyon ölçümüm yüksek çıktı, ateş bastı , kendimi suçlu hissettim falan. Halbuki çocuğum dönmemişse benim suçum ne, ah bu hormonlar. Normalde kendinden emin biriyim böyle pısırık yaptı beni. Tabi bunda hep gidişatı bebeğin seçmesini arzu etmemin de etkisi var, o durum belirsiz olunca haliyle ben de kararsız kalıyorum.

Benim için en büyük korku bebeğin kordona dolanmış olması, ki Helo'nun dönmemesinin sebebinin bu olduğu anlaşılmıştı doğumda. Tam 4 kez dolanmıştı ve belki de doğum normal olsaydı çok zorlanacaktık. Bunda da öyle ise diye korkuyordum ancak ertesi günkü usg kontrolünde (doktorla değil bu sefer uzman ile görüştük) buna özellikle bakmasını istedim. Çok şükür bebeğim dolanık değilmiş ve o da bu işlemden bahsetti. O gece araştırmalarım sonucunda öğrendiğim bilgileri de sordum. Bu işlem için ayrıca suyun miktarı ve rahmin yapısı da uygun olmalıymış. Uzman benim için bu değerlerde de sorun olmadığını, uygulamaya müsait bir yapım olduğunu söyledi.

Aynı kontrolde ayrıca diğer ölçümleri de (boy kilo baş vs) yapıldı Nova'nın ve hepsi haftasına uyan normal ölçülerde imiş. Hatta 38+4 de normale göre az kiloda doğan (2680gr) kızıma göre daha iyi bir kiloda. Elbette ki ultrasonda hatalar olabiliyor ama özellikle bu hamileliğimde, ilk hamileliğimdeki gibi özenli bir beslenme programına uyamadığım için yeteri kadar besleyemedim mi acaba diye korkuyordum zaman zaman. Neyse ki herşey yolundaymış çok şükür.

Şimdi aradan birkaç gün geçtikten sonra, external cephalic için kararım netleşmiş değil hala. Biraz daha oluruna bırakmak ve iç sesimi dinlemek istiyorum. Eşim sezeryanı seç desede aklımdan diğer seçeneği de tam atamıyorum, acaba böyle olmasında ilahi bir yönlendirme mi var yoksa şeytanın dürtmesi mi bilemiyorum tabi :))

Bir de bebek dönsün diye bazı hareketler alternatif yöntemler falan da varmış. Kızımda denemiştim biraz olmamıştı tabi. Şimdi ise external cephalicte yüzde elli ihtimal var ya, acaba denesem de olup olmayacağına göre karar versem, yoksa hiç denemesem de onun tercihini beklesem (olursa olur olmazsa olmaz) diye düşünüyorum. 

Bu yazıyı dün yazmıştım, gün geçtikçe ve insan sıkıntılar üzerine birkaç uyku ekleyince olaya biraz daha dışardan ve sakin bakabiliyor. Bu yüzden bugün moralim iyi, sıkıntılı değilim, hala kararsızım ama sadece bekliyor ve hayırlısını diliyorum. Üstelik bugün öğleden sonra başlamak üzere pazartesiye kadar eşim evde olacak. Oh çok mesudum biraz keyif ve eğlenceli birşeyler yapabiliriz 4 gün boyunca :))

Sevgiler



23 Aralık 2014 Salı

33. Ay Mektubu Bir Gün Öyle Bir Gün Böyle

33. Ay Mektubu Bir Gün Öyle Bir Gün Böyle
Güzel gözlüm,

Biliyorum ki bu yaşadıklarımızı hatırlamayacağız ikimiz de ileride. Bazen keşke hepsi kaydedilse diyorum bazen de kaydedilmese. O anı yaşarken içinde kalabilmek, doyasıya yaşamak önemli çünkü. Bu günlerde ise tam da böyle yaşıyorum seninle günlerimi. Plansız, amaçsız, biraz bulanık kafa ile kendimi hayatın akışına bırakmış durumdayım. Tüm sevinçlerini, üzüntülerini, öfkelerini ve oyunlarını seninle birlikte dibine kadar yaşıyorum. Kontrol etmeye çalışmadan, seni yönlendirmeden. Bunun bir sebebi de her an yorgun olmam ve hamileliğin getirdiği hormonal etkiler.

Böyle olunca bu ay beni resmen kölen haline getirdiğini, tüm rutinlerimizin bozulduğunu, hayırlarımı asla kabul etmediğini, olmadık huylar edindiğini ve beni gerçekten çok zorladığın zamanların olduğunu itiraf etmeliyim. Fakat biliyorum ki bunlar da geçecek, sen hayatımızdaki değişimlere karşı bu tepkileri veriyorsun ve ben sadece çok fazla müdahale etmeden yanında olmaya çalışıyorum. Diğer taraftan bu değişken ruh hallerine karşı nasıl davranacağımı da kestiremiyorum. Belki de bunlar 2 yaşın falancası, 3 yaşın filancası olabilir belki de tamamen hamilelik ve bebek konusundaki tepkilerdir, ayırdına varamıyorum. Hoş varsam da ne olacak önemli olan sebep değil çözüm bulabilmek.

Dün beni öyle çok çileden çıkarmıştın ki sabah uyandığımda hala tir tir titriyordum bu gün de böyle geçeceğinden. Ama aksine bu gün 180 derece terssin, öyle iyi davrandın ki tüm gerginliğim geçti gitti, tüm deli hallerini affettim. Bazen çok korkuyorum evet, özellikle doğum sonrasında ne olacağına dair, fakat sabredeceğiz elbet bir orta yol bulacağız inanıyorum.

Bu ay yeni başladığın bir alışkanlığa değinerek son vereyim mektubuma. Normalde seninle pek cıvık bir ilişkimiz yoktur. Ne kadar istesem de kendini fazla öptürmezsin (tükürük oluyormuş) ve beni de gelip öpmen, sarılman çok nadirdir. Şimdi sana bazı tavırların karşısında kızdığımda sözümü dinlemediğin zaman üzüldüğümde gelip, yanaklarımı şapur şupur öpüyorsun ve şimdi mutlu oldun mu diye soruyorsun. Önceden de mutluydum bir tanem seninle hep mutluyum ama bunu yaşamak da çok güzel itiraf ediyorum.

Seni çok seviyorum bebeğim.

Annen
Amsterdam

21 Aralık 2014 Pazar

Kağıttan Yıldız 'Garland'lar


Bir ipe tutturulmuş böyle kağıt süslere ingilizcede garland deniyor. Pinterestte bu şekilde aradığınızda çok sayıda fikir bulabilirsiniz. Türkçeye nasıl çevireceğimi bulamadım, sarkıt desem tam değil, banner desem (ki o da türkçe değil) olmaz, ipe dizilmiş kağıt süsler işte :)

Daha önce bu yazımda ( http://ge-ce.blogspot.nl/2014/12/yapmak-istiyorum.html) Nova'nın oda süslemesinde kağıt yıldızlar kullanmak istediğimi söylemiştim. Hem onlara ön hazırlık olsun diye denemek için, hem de yaklaşan yılbaşı nedeniyle sokağımızda ışıl ışıl süslenmiş evlerden geri kalmayalım diye bu yıldızları yaptım :) Pencereye astıktan sonra minik led lambalarla birlikte çok hoş duruyor ama malesef fotoğrafa bunu yansıtamıyorum. Pencere önü fotoğraflarını çekmenin zorluğunu bilirsiniz.

Yapımı çok basit. Herhangi bir yıldız şekli çizip kesiyorsunuz. Dilediğiniz türde kağıtlar olabilir mesela simli kağıtlar, altın veya gümüş paket kağıtları şahane olur. Ben düz beyaz a4 kağıdı kullandım. Yıldızımın büyüklüğünde katlayıp tek seferde 5-10 tane birden kestim. Sonra bunları iğne iplikle birleştirmek lazım. Aşağıdaki pinterest görsellerinde çoğu dikiş makinesi ile dikilmiş ama şart değil. Ben elde diktim, ve daha seyrek diktim tabi ki.


Pinterestte çok fikir var tabi ki. Buraya özellikle ev dekorunda kullanılanlardan seçtim. İlk bu fotoğrafa vurulmuştum. 


Böyle bir kaç kat yapıp üç boyutlu yapmak mümkün





Güzel bir hafta olsun <3






18 Aralık 2014 Perşembe

Buzluğa Koymak İçin Yemek Fikirleri

Buzluk yiyecekleri ile aram pek iyi olmadı bu güne kadar. Tabi ki çevremde yapanlar ve duyduğum şeyler var. Dünkü yazımda yazdığım üzere doğumdan sonra pratik olması için buzluğa yiyecekler hazırlamak istiyorum. Fakat neler koyabilirim aklıma gelmiyor. Sanırım bu yiyecekleri üç kategoriye ayırmak mümkün

1-tamamen pişmiş sadece çıkarıp ısıtılacak yemekler
2- pişmemiş ama bir işlem yapmadan fırına attığında pişecek yemekler (aklıma gelenler lahmacun pide vs)
3- soğanı salçasını falan hazırlamak gereken buzluktan çıkardığını içine atıp pişmesi gereken yemekler.

Öncelikli tercihim elbette bir ve ikinci kategoride olanlar. Allah rızası için bir yorum ile bana fikir verir misiniz? Neler buzluğa koyabilirim/koysam iyi olur? Bu hafta sonu hazırlamaya başlarım ben de.

Sevgiler

p.s o kadar dalginim ki yukaridaki gorsele yanlis yazdigimi bir saat sonra farkettim. Dalgin gebe kafasi icin bir akil olacakti tabi.

17 Aralık 2014 Çarşamba

2. Gebelik Günlüğüm 34. Hafta

Bu günlerde kafamda bir sürü deli düşünceler dolaşıyor yine. İkinci çocuğu yapmakla iyi mi yaptım kötü mü yaptım, ülkemizdeki ve dünyadaki kötü haberlere bakınca hiç yapmamak daha mı iyiydi, Helo'nun değişen tavırlarını düşününce ikisini birden nasıl idare edeceğim, ertelenmiş heveslerimi bir gün gerçekleştirebilecek miyim ve ben şu an bu kadar yorgunken son haftalara kadar nasıl dayanacağım. Korkuyorum...

İkinci çocuğa karar verme aşamasında, tüm olumlu-olumsuz düşünceleri bir kenara bırakıp (maddi manevi yetersizlikler, ülke şartları... herşey) saf bir şekilde düşündüğünde, daha doğrusu düşünmek değil iç sesini dinlediğinde gelen cevaba göre hareket etmeli insan derdim hep ve benim için bu cevap evetti. Tüm varlığım onu istiyor, bekliyor ve ona da, ilk yavrum gibi herşeyimi feda etmeye hazırım. Bunu anımsayınca diğer tüm karamsar düşünceler dağılıyor, huzurum geri geliyor. Elbet var bir hayrı, elbet biz herşeyi bilemeyiz ve elbet hayatın kötü yönleri olduğu gibi güzellikleri de var.

Bu hafta mesela şahsen hiç tanışmadığımız bir anne için bir baby shower partisi düzenledik. Facebookta biraz moralinin bozuk olduğunu görünce, birkaç arkadaş toplaşıp sürpriz yapmaya karar verdik ve onun için günlerce hazırlık yaptım. Çok yoruldum ama farkettim ki ben insanları memnun etmek için uğraştığımda, onlara faydalı olmak istediğimde müthiş neşeli ve enerjik oluyorum. Ne kadar uzun zamandır ailemden başka birileri için bunu hissetmemişim. Dolayısıyla bu hafta yorgun olsam da daha keyifli geçti.

Artık ellerim ve ayaklarım şişmeye başladı, sürekli bir mide yanması çekiyorum ve pelvik ağrıları gerçekten zorluyor. Özellikle akşamları yürüyemeyecek duruma geliyorum. Gece uykularım pek iyi sayılmaz, gündüz dinlenmelerim zaten yok. Üstelik kızım biraz daha huysuz bu günlerde :( Ona yetemediğimin farkında ve dolayısıyla daha fazla ilgi bekliyor benden.

Bu hafta yapılacak işler konusunda çok yol katettik nihayet. Yarım kalan perde de dahil tüm ütüler bitti, hastane çantası hazırlandı, alt katın camları silindi, ekstra ikea alışverişi yapıldı kuruldu. Şimdilik alınacak birkaç ufak eksiğimiz var ve biraz da süsleme işleri. Yatakların çarşaflarını falan da sermedim tozlanmasın diye daha erken zaten. Ayrıca bir saatlik iş her zaman yapabilirim. Bir de bu sefer derin dondurucuya önceden yemek hazırlayıp koysam iyi olacak. İlk doğumdan sonra çok aç kalmıştık :)

Cuma günü doktor ile görüşeceğiz ve umuyorum ki doğumla ilgili bazı konular netleşecek. Cumartesi günü usg kontrolü olacak çok heyecanlıyım göreceğim için oğlumu, umarım iyi pozlar verir :)

Karnım gerçekten kocaman top gibi oldu artık, daha da şişeceğini düşünürsek hayal edemiyorum nasıl olacağını. Hareketlerim çok zorlaştığı için artık sabretmekte zorlanıyorum, biliyorum daha zaman var ama nasıl geçecek onu bilmiyorum. Sabah 7 de başlayıp akşam 8 e dek süren full aksiyonlu günler öyle uzun geliyor ki geçmek bilmiyor, eh geceleri de pek hızlı geçtiği söylenemez tabi.




Fotoğraf düne ait. Bugün henüz canlanamadım. Şimdi bu yazıyı bitirip kendime gelsem iyi olacak.

16 Aralık 2014 Salı

Ev Okulu Meselesi

Ev Okulu Meselesi
Ülkemizde eğitim sistemine dair yapılan reformlardan sonra, bir çok ailenin ev okulu konusunu ciddiye almaya başlayacağını düşünüyorum artık. Hele ki bu sabah çıkan anaokullarında uygulanması gereken tavsiyelerden (!) sonra. Haberi burada http://www.radikal.com.tr/turkiye/anaokullarinda_derse_besmeleyle_baslanacak-1252323

Ben olsam ne yaparım/yapardım diye düşünmeye başladım ve aklıma gelenleri yazmaya karar verdim.

- öncelikle tabi haklar-hukuklar bu işin nasıl yapıldığı, yönetmelikler iyice okunup hukukçular eşliğinde anlaşılmalı. Bu amaçla ciddi bir web sitesi/blog açılsa iyi olur. Hukukçular, eğitmenler, pedagoglar tarafından bu yönde bilgiler içeren bir site.

- sonra 3-4 arkadaş bulur hep beraber ev okuluna başlayıp yürütmeye çalışırdım. Ancak tabi ki kaytarmaya çalışan, çocuğunun yükünü başkasına atan biri olmamak kaydıyla. Her birimiz farklı bir gün için bir görev üstlenirdik mesela. 

- haftalık, aylık ve yıllık takip edilmesi gereken dersler, yıl sonunda çocuğun edinmesi beklenen beceri ve bilgiler gibi tablolara ihtiyaç olacaktır. Bunları yine okullardaki müfredata uyacak şekilde düzenlemek, programlamak için yardımcı olacak "ev okulu ders programı" sunan sitelere ihtiyaç var. Yine her anne neler yaptıklarımı paylaşabilsin bir fikir ağı oluşsun diye de forum benzeri bir siteye. Tabi bunlar çocukların yaşlarına göre düzenlenmeli.

- anne baba çalışıyorsa, özel ders veren öğretmenler gibi özel ev okulu öğretmenlerinin türeyeceğini düşünüyorum yakın zamanda. Böyle kişilerden destek alınabilir, anne babanın yerine ev okulu öğretmenleri çocuğu eğitebilir.

- Çocukların sosyalleşmesi için, çocuklarına ev okulu uygulayan ebeveynler bir platformda toplanabilir ve şimdilerde sosyal medyada bolca gördüğümüz olul öncesi aktiviteler gibş, ev okulu öğrencileri için toplu aktiviteler düzenlenebilir. Fabrika ziyaretleri, çeşitli meslek gruplarından insanları ziyaretler, doğadaki keşifler, tarihi geziler gibi.

Şahsen ben böyle bir durumda kalırsam, çocuklara gönüllü öğretmenlik yapmaktan, onlara aktiviteler bulmaktan çok memnun olurum. Akademik açıdan tüm dersleri çocuklara öğretebilirim, hatta onların öğrenme becerilerine göre farklı yöntemler dener en zevk alacağı şekilde yöntemler bulur geliştiririm. Eminim benim gibi düşünen ve yapabilecek durumda olan çok anne vardır. İş sadece planlı programlı olmaya ve meseleyi ciddiye almaya bakıyor.

15 Aralık 2014 Pazartesi

Haftanın Bilgisi : Bifteğin Pişip Pişmediğini Anlatan Parmak Testi

İki haftadır bu konudaki yazılarımı yazamıyorum a dostlar. Sebebi ise Hollanda'ca bir yemek dergisinde gördüğüm yöntemi çevirmeye vakit bulamamak. Tabi ki benim bir karış havada olan aklım yeni başıma geldi ve bu bilgiyi ingilizce olarak buldum internette.

Hani özellikle yabancı yemek programlarında görürüz böyle şefler, tavada kalın biftek parçaları pişirirler. Hatta bazen parmaklarıyla üstten bastırırlar pişip pişmediğini anlamak için. Doğrusu ben genelde bu şekilde pek pişirmediğim için şahsi fikrimi sunamayacağım ama denemek istiyorum. Bir de doğrusu şu konuda şüphelerim var. Yurtdışında mesela restoranlarda bu tip yemekler genelde içi pişmemiş halde servis ediliyor. Bu yüzden ben özellikle çok iyi pişmiş olmasını belirtiyorum. Aşağıya yazacağım bilgilerde bu ölçüt nasıl tanımlanmış bilmiyorum. Yani pişmiş dediği ortası çiğ kalmış bir pişme midir yoksa heryeri tamamen pişmiş midir denemek lazım.

1- Elinizi açıp yukarıdaki gibi dokunduğunuzda pişmemiş etin sertlik derecesini gösteriyormuş.
2- baş parmak ile işaret parmağı birleşince hissedilen sertlikteyse, etiniz az pişmiştir.
3- baş parmak ile orta parmak birleşiminde hissedilen sertlik ise orta pişmişe yakın.
4-baş parmak ile işaret parmağının birleşimindeki sertlikteyse orta pişmiş
5- baş parmak ile serçe parmağın birleşiminin sertliğinde ise iyi pişmiş oluyormuş :)

Hollanda'da Bulamadıklarım


Haftasonu yukarıdaki kurabiyelerle uğraştım. Fotoğrafını instagramda paylaşırken, "Hollanda'da şeker hamurunu marketlerde bile bulabiliyorsam, denememek olmazdı" yazmıştım. Bir yorumda Hollanda'yı çok övdüğüm söylenmiş. Doğrusu böyle algılamamıştım ama başkaları böyle algılamış olabilir tabi. Önemli değil, kızgın veya alınmış değilim fakat düşündüm de hakikaten sosyal medyada tüm herşeyi paylaşmıyoruz. Hep en iyiyi en güzelleri.

Sonraaa geçenlerde instagrama fotoğrafını koyduğum kuşkonmaz çorbası için de benzer şey olduğunu hatırladım. Türkiye'de kuşkonmaz pahalı. Aslında burda da pahalı ama burda herşey pahalı olduğundan normal geliyor. Ben de bu yazıda Hollanda'da eksikliğini hissettiklerimi yazayım dedim. Hep olumlu taraflarını yazacak değiliz ya :)

Tabi aşağıda yazacaklarım, her yerleşim yerinde veya her Türk'ün eksikliğini hissettiği şeyler olmayabilir. Benim olmayan yabancı dilimle, fazla Türk'ün yaşamadığı (dolayısıyla Türk dükkanlarının olmadığı) bir yerleşimde eksikliğini hissettiğim şeyler bunlar.

- Genelde tüm avrupada benzer uygulama var ama bizim kasabada daha bi rahatlar dükkan sahipleri. Erkenden kapanıyorlar ve bazıları pazt öğleden sonra açılıyor mesela. Yalnızca marketler hafta içi 9'a kadar açık, cumartesi daha erken kapanıyor ve pazar da öğleden akşama kadar. Acil ihtiyaç olursa yandın hep planlı olmalısın.

- Sebzeler meyveler çok pahalı. Slovakyadan sonra bize pahalı geldi ki slovakyada bazı şeyler Türkiyeden bile çok ucuzdu.En ucuz sebzelerden biri olan patatesin kilosu 30-40centti, burda 1,5-2 euro civarı. Patlıcanın ve kabak adeti 1€ civarı (bazen indirimler oluyor), iki adet kırmızı biber 2€, 2 adet koçan mısır 2,5€. Kuşkonmazın 100 gramı (tabi mevsime göre biraz değişiyor bu son aldığım fiyat) 3€ civarı. 

- Her çeşit sebze ve meyve yok. Mesela mandalinalar bizim mandalinalardan biraz farklı (slovakyada da öyleydi) sanki daha portakalı andıran bir yapısı var.

- Sıradan bir markete girdiğinizde bizdeki gibi çeşit çeşit kokulu kokusuz sabunlar yok. Bir iki çeşit bulursanız ne ala. Sıvı sabunlar var genelde. İlk zamanlarda beyaz kalıp sabun aramıştık, zorla bulduk. Türk marketlerinde oluyor tabi. Bir de temizlik ürünleri bizdeki kadar çeşitli ve bol değil.

- Yukarıdaki kurabiyeleri koymak için şeffaf minik poşetlerden istiyordum yok. Belki vardır ama nerededir bilmiyorum, ben yakınımdaki dükkanlarda bulamadım. Oysa hem annemin hem de kendi evimin  yakınlarında böyle ıvır zıvır satan (ne alırsan - tl 3 tl gibi) dükkanlar var. Orada herşeyi bulabiliyorsun.

- Yine böyle ıvır zıvırların kırtasiye malzemelerinin ucuz temin edildiği yerler yok. Yine hafta sonu için krapon kağıdı aldım mesela adeti 75cent 2,25 tl yapar. Oysa türkiyede belki 50kuruş falandır. 

- Örgü örmek istiyorum ama her aklıma düşen şeyi öremiyorum. Çok çeşitli iplerin olduğu tuhafiyeler var ama yakınımızda yok. Hoş olsa da iplerin fiyatı öreceğin şeyi hazır almandan daha pahalıya geliyor. Doğru düzgün yünlerin adet fiyatı 2-3€ civarı. İnternetten baktım onlar da öyle.

- Diyelim arabayla bir yere gidilecek önce otoparkı var mı yok mu bakmak lazım. Merkezde özellikle otoparklar çok pahalı, hatta avrupada en pahalı buradaymış diye söylenir. Geçenlerde gittik merkeze iki saatten biraz fazla zaman için 25€ verdik, yuh.

Örnekleri daha da çoğaltabilirim ama bu kadar yeter. Üstelik bunlar hep maddi konulu eksiklikler. Bir de manevi olanlar var ki o liste uzar gider. Yine de sahip olamadıklarınıza değil olduklarımıza odaklanmak, bulamadığımızda nasıl yapabilirim diye düşünmek, hayatımızı karamsarlıkla değil şükürlerle geçirmek benim seçimim. Yoksa hayata katlanmak imkansız olurdu.

Iyi haftalar

11 Aralık 2014 Perşembe

2. Gebelik Günlüğüm 33. Hafta

Derin bir pheeeew çekerek başlamak istiyorum yazıya. Ne haftaydı ama, kafam sersem gibi vücudum isyanda ve zaman geçmek bilmiyor.

Dün ne yaptığımı bile hatırlamakta zorlanıyorum şu an değil geçtiğimiz bir haftada ne yaptığımı hatırlayayım. Hatırlamak için önceki yazıya bakıyorum, şunu yapsam iyi olur dediklerimi yapabilmişim mi acaba diye. Camları silecekmişim, hayır duruyor. Perdeler yıkanacakmış evet yıkandı. Onları genelde ütülemezdim bu sefer ütülemeye karar verdim ve hala bekleyen tek parça hariç hepsi yıkanıp ütülendi. Amma da büyükmüş ütüle ütüle bitmediler. Hastane çantası daha hazır değil artık bu hafta sonu bu işi bitirmeliyiz dedik işimle, eksikleri almamız lazım. Bir de bir kez daha ikea yolu daha gözüktü onu yapmamız lazım. Bebek kıyafetlerinin ütülenmesi bitmedi ama yenileri de geldi. Hafta sonu H&M den aşağıdakileri (ve fotoğrafını çekmediğim bir miktar daha) kıyafet aldım, dün de C&A nın internet sitesinde sadece düne özel ekstra indirim varmış, ordan da aldım. Hepsini birden yıkar ütülerim artık.
Bu ülkede hastane çantası olayı biraz farklı imiş. Bize gelen bir kitapçıkta hastane için yanımızda olması gereken malzemeler listeleniyor. Bir kocaman koli medikal malzemeler var. İçinde pedler, yatak koruyucuları, steril sabun, bebeğin göbeği için klips, alkol, bandaj malzemeleri gibi. Bu koliyi genelde bağlı olduğunuz sigorta şirketi ücretsiz gönderiyor. Eğer sigorta yoksa bebek mağazalarında hazırlanmış olan böyle kolileri satın alıyorsunuz. 

İkinci ihtiyaç da pek tabi ki bebek ve anne kıyafetleri. Bebek için 6 takım iç ve dış giyim ve dışarı çıkarken giymek için mont/tulum gibi şeyler tavsiye edilmiş. 6 takım bana çok geldi doğrusu :) Kişisel ihtiyaçlardan da tek kullanımlık donlar hariç çoğu tamam :)

Bir de hastaneden eve gelince uyulması gereken kurallar var. Hastanede kalındığı günler de dahil toplam 8 gün boyunca eve yardımcı hemşire gelecek (bunu ayrıca yazacağım). Kurallardan biri annenin yatağının en az 70cm yükseklikte olması. Yatak odamızdaki yatak da, misafir odasına koyduğumuz tek kişilik yatak da 45cm'i geçmiyor. Bunun için yatak yükseltici ayaklardan temin etmemiz lazımmış. Neyse ki kiralanıyormuş. İşte böyle ufak ufak ama zaman alan bir sürü iş var daha.

Bu hafta Helo yine epey zorlamaya başladı. Biraz sümük-öksürük süreci geçirdik, geceler gündüze karıştı, huysuzluklar tavan yaptı ve ben yorgunluktan mahfoldum. Akşama doğru pelvik ağrılarım çok artıyor yürüyemiyorum bile. Gece ağrıdan uyuyamıyorum ama dinlenebilmiş isem genelde sabaha ağrısı geçmiş oluyor.

Gelelim Novadünya'ya. Birazcık pozisyon değiştirdi ayaklar yukarı geldi ama tam değil. Kafa sağda, ayaklar solda popo aşağıda u şeklinde duruyor. Bakalım dönebilecek mi. Hareketleri çok sertleşti öyle ki bazen aklım gidiyor çıkıverecek diye. Dün akşam yine epey zorladı çok korktum. Artık dışardan karnım yamuluyor ve titreşimleri gayet belirgin :) 

Bu günlerde artık hareketlerim epey zorlandığı için zamanın hızlı geçmesini istiyorum ama sonrası için de hazır mıyım hiç bilmiyorum. Daha bunları düşünecek zamanım olmadı. Şimdilik sadece günü kurtarmaya çalışıyor gibiyim, planlara uyamıyorum zaten. Her gün ne pişireceğim sorusu bile bu şapşallaşmış kafam için epey büyük bir mesele :)

Ha aklıma gelmişken yazayım, haftalar önce bir yazımda bu hamileliğimde aptallıklar yaşamadım demiştim ondan sonra ara sıra oluyor. Mesela şu an aklıma gelen farklı zamanlarda iki kez ocağı açmadan çorba yapmaya çalışmam. Katıştırıyorum karıştırıyorum bir türlü kaynamıyor ve ben ocağı açmadığımı gayet uzun süre sonra farkediyorum :) Bir de dışarda dürüm döner yediğimiz bir gündü. Bitiremediğim dürümü paket yaptım çantama koyacaktım ama sonra noldu bilmiyorum, çöplerin içine atmışım :/

Sevgiler


8 Aralık 2014 Pazartesi

Hollanda'da Hamilelik

Hollanda'da Hamilelik
Uzun zamandır bu konuda detaylı bir bilgi içeren yazı hazırlamak istiyordum. Artık neredeyse hamileliğimin çoğunu bitirdiğim için, tecrübelerimi de içeren bir yazı yazabilirim.

Hollanda'da sağlık sistemi aile hekimine dayanıyor. Oturduğunuz yere en yakın merkeze kayıt oluyor, buradaki pratisyen doktorlardan birini aile doktorunuz olarak seçiyorsunuz. Bundan sonra herhangi bir rahatsızlığınızda önce o doktoru ziyaret etmeniz gerekiyor ardından gerekirse o sizi hastanelere sevkediyor.

Hamile olduğunuzu farkettiğinizde ise önce aile hekiminize gitme şartı yok. Civarınızda bulunan midwife (ebe) merkezlerinden birine telefon ederek doğrudan başvuru yapabiliyorsunuz. Çoğunda birden fazla (bizimkinde 5) ebe çalışıyor ve dönüşümlü olarak her kontrolde hepsiyle sırayla tanışıyorsunuz. Doğum sırasında bunlardan biri ile çalışacaksınız çünkü.

Evinize yakın birden fazla merkez olabilir. Hangisindeki ebeler daha iyidir, hangisini seçmeliyim gibi konuları varsa çevrenizdeki annelere danışarak, yoksa neredeyse hepsinin kendine ait olan web sitelerini okuyarak karar verebilirsiniz. Coğrafik olarak bu merkezleri arayıp listeleyeceğiniz şöyle bir site var. http://zoekverloskundige.knov.nl/ Midwife'ın Hollandacası verloskundige imiş. verloskundigepraktijk yazarak aratabilirsiniz.

Hollanda'da hamilelik boyunca ve doğum sırasında midwife gözetiminde oluyorsunuz. Bir sorununuz olmadığı sürece hiç doktorlarla muhatap olunmuyor. Bunu blogumda yazdığımda veya çevremde paylaştığımda, çoğu kişi doktor kontrolünde olmamayı olumsuz bir durum olarak algıladı/algılıyor. Fakat mantık şu: hastaneler ve doktorlar hasta insanlar içindir ve hamileler hasta değildir. Hamilelik bir hastalık değil, hayatın bir parçasıdır. Elbette risk grubundaki hamileler (önceden düşük yapmış olanlar, diabet hastaları, çoğul gebelik gibi durumlarda olanlar) en başından itibaren doktor gözetiminde oluyorlar. Ancak düşük risk grubundakiler ihtiyaç ortaya çıkmadıkça hiç doktora görünmüyor, ve benim gibi ilk doğumu sezeryan olanlar da, hamileliğinin son iki ayına kadar midwife, sonra doktor gözetiminde oluyorlar.

Midwife'ların Türkiyede'ki ebelere göre biraz daha tecrübeli olduklarını belirtmek lazım. Belki ülkemizde de ebelere yeteri kadar hak ve fırsat verilse belki buradaki gebelerle aynı derecede bir güven duyardık onlara da. Bu ülkede, daha önce çocuk gelişimi takip sistemine duyduğum şaşkınlıkla karışık hayranlığı, hamilelik için de (ve daha sonra yazacağım post-natal dönem için) duydum. Öyle ki a'dan z'ye olası tüm durumlar için çok iyi bir rehber hazırlamışlar, her durum için neler yapılmalı iyi biliyorlar ve en önemlisi bu hizmeti ülke genelinde herkese ulaştırabiliyorlar. Dolayısıyla sınırları tüm olasılıkları çok iyi belirlenmiş bir bilginin tüm ebelere eşit derecede öğretildiğini düşünürseniz, aslında doktorlara minimum iş düşecektir. Sanırım ülkemizde her ebe aynı beceri ve bilgiye sahip olamıyor. Yine buradaki ebeler, normal bir doktordan çok daha fazla sayıda doğum tecrübesi edinmiş oluyor. Daha önce bir yazımda yazdığım gibi, buranın sağlık sistemini bilen ve burdaki ebelerle çalışmış olan İstanbul'daki doktorum; Türkiye'deki ebelerle burdakilerin arasında çok fark olduğunu, bunlara güvenebileceğimi ve kişisel olarak birlikte çalıştığı ebeleri Hollanda'daki ebeler gibi eğitmeye çalıştığını söylemişti. Yani Hollanda'da hamile kalırsanız, ebelere güvenebilirsiniz.

İlk başvuru:
Size yakın merkezle irtibata geçtikten sonra, genelde 8-12 haftalara tekabül eden bir tarihte ilk görüşme yapılıyor. Bu ilk görüşmede bilgileriniz kayıt altına alınıyor ve bir usg uzmanı tarafından (bizim merkezde ebe değil başka bir bayandı, muhtemelen doktor değil sadece bu konuda uzmanlığı olan biri) kesenin varlığı gözleniyor.

Hamile olduğunuz usg ile doğrulandıktan sonra birkaç gün sonrası için ilk midwife randevusu veriliyor. Bu görüşmeye eşiniz de katılsa iyi olabilir. Detaylı bir soru cevap ile genetik geçmişiniz, sağlık durumunuz, planlı gebelik mi değil mi meselesine kadar sorgulanıyor. Bu görüşmede ayrıca kan örnekleri alınıyor tansiyon şeker ölçülüyor. Hamile kalınan kilo soruluyor ama özel bir takip yapılmıyor (en azından bende öyle oldu).

Kontroller (midwife)
Bundan sonra yaklaşık 30. haftaya kadar aylık, daha sonra da sıklaşan midwife kontrolleri olacak. 12. haftada ikili test, 20. haftada ileri düzey usg (detaylı tarama testi) ve 32-34 hafta civarı yapılan son usg  dışında ultrason kontrolü yapılmıyor. Tabi risk oluşmadığı sürece. Eğer bebeğin normalden küçük olduğu farkedilirse, gebede beklenmeyen kanama varsa, veya el muaynesinde bebek farkedilmiyorsa usg ile kontrol edilir. Bunun dışında rutin kontroller, ebenin genel psikolojik durumumuzu sorması ile başlıyor, tansiyon ve belli aralıklarla demir, şeker ve diğer kan ölçümleri ile devam ediyor, ardından sedyeye yatırarak bebeği elle muayne etmesi ve sesi dışarı veren bir alet ile kalp atışlarını dinletmesi ile sonlanıyor. Görüşme sırasında her türlü sorularımızı yanıtlıyor ve tavsiyelerde bulunuyor. Tahlillerimde herhangi bir vitamin demir eksikliği çıkmadığı için belki de bana bir hap önerisinde bulunulmadı. Ben hamile olduğumu ilk öğrendiğimde hamilelik multivitamin+dha kapsüllerinden kullanmaya başlamıştım, ona onay vermişti o kadar. Ayrıca demir veya başka takviyelerde hiç bulunmadım.

Tüm kontroller boyunca sadece karından muayne edildiğini, doğuma kadar hiç vajinal muayne yapılmadığını da ekleyeyim. Burada vajinal doğum yapmış bir arkadaşımla konuştuğumda, o da aynısını söyledi. Vajinal kontrollerde incelenen kısımların, incelenmesi gerekli midir, yoksa usg kontrollerinde mi ona bakıyorlar, doğrusu hiç fikrim yok. Başka bir ülkede yaşadığım ilk gebeliğimde neredeyse her kontrolde elle vajinal muayne de yapılıyordu.

Bu zamana kadar beş ebenin hepsiyle görüştük ve hepsini çok ilgili ve sıcakkanlı bulduğumu da söylemeliyim. Dil bilmediğimiz için ingilizce iletişim kurduk ve hepsi ingilizceyi mükemmel konuşuyorlar.

Bütün kontrollerde 2,5 yaşındaki kızım hep yanımızdaydı. Hem bekleme salonunda hem ebenin odasında bulunan oyun alanında vakit geçirdi, ebeler ona karşı da gayet iyi davrandılar.

Hamileliğin başında size verilen bir kitapçığınız oluyor ve tüm test sonuçları, mektuplar, bilgileriniz içinde kayıtlı bulunuyor. Ayrıca hamilelikle ilgili aklınıza gelebilecek her konuyu yalın şekilde ele alan kılavuz broşür ve kitapçıklar da yer alıyor içinde. Bu kitapçıklardan biri şu:
https://www.groeigids.nl/assets/uploads/files/examples/en/zwanger.pdf
İnternet ortamında bulduğum benzer başka bir diğeri de bu:
http://www.ziekenhuisamstelland.nl/uploads/2012/08/folder-pregnant.pdf

Eğer gebelik süresince acil durumlar yaşanırsa ve aklımıza takılan sorular olursa ilk arayacağımız yer bu ebe merkezi oluyor. Doğum başladığında da ilk onlara haber veriyoruz.

Özellikle ilk gebelikte anne adaylarının kafasına takılan daha çok konu olabiliyor veya bebeği sık sık görmek isteyebiliyor. Ben de ilk gebeliğimde böyleydim. Şimdiki hamileliğimde hem süreci bildiğim için hem de o zamanki kadar evhamlı olmadığım için sık sık usg'ye girmemek ve bebeğin sadece elle kontrol edilmesi beni rahatsız etmedi. Ebeler bebeğin gelişimini iyi biliyorlar ve eliyle yoklayıp, bebek normal boyutlarda, gelişimi iyi gidiyor dediğinde (kaç gr kaç cm olduğunu bilmesem bile) bu benim için yeterli oldu. Birkaç kere karnımı mezura ile ölçüp boyunu da söylediler. 

Kontroller (doktor)
İlk doğumum sezeryan olduğu için son dönemlerde takibim doktor tarafından yapılacak. Daha önce bir hastane seçip ebelere bildirdik. Biz seçimi yaparken hastanenin konumuna, imkanlarına (özel doğum odaları, bebek bakım ünitesi vs) göre karar verdik. Seçtiğimiz hastanede (Sint Lucas Andreas) ayrıca diğer dillerde de çeviri hizmeti veriliyormuş. Doğum sırasında yanınızda bir türkçe bilen bir personel talep edebiliyorsunuz biz de olması iyi olur diye belirttik.

Hastaneden randevu alma işini ebeler sizin için yapıyor. Biz doktorla tanışma amaçlı bir görüşmeyi 28. haftada yaptık. Burda bilgilerim kayıt altına alındı, yine elle genel bir muayne yaptı ve doğum tercihim hakkında konuştuk.

Daha önce ebe ile görüşmelerimizde, önceki doğumun neden sezeryan olduğu, sezeryanın şekli (dikey-yatay) ve iyileşme süreci hakkında konuşmuştuk ve kayıt altına alınmıştı. Bildiğim kadarıyla eğer doğumlar arasında yeteri kadar zaman geçmişse (hollandadaki dr.lar için bu zamanın ne kadar olduğunu bilmiyorum-sonradan doktoruma sordum bir yıl dedi) ve yatay kesik ise sezeryandan sonra vajinal doğum mümkün. Nitekim doktorum da beni vajinal doğum için ikna etmeye çalıştı. Normalinin ve sağlıklısının bu olduğunu vs. söyledi. O zamanlar kararsız olduğum için bir sonraki görüşmede kararımı bildirmek üzere ayrıldık.

O görüşmeden sonra bir daha görüşmediğimiz için (on gün sonra olacak) doktor kontrollerinin seyri konusunda şimdilik fazla ayrıntı yazamayacağım. Doğum zamanına kadar yaşadığım tecrübeleri, ileride bu yazıyı yeniden güncelleyip ekleyebilirim.

Buraya kadar hamilelik sürecini yazdım. Hollanda'da doğum ve doğum sonrası sürecini de bir sonraki yazıda yazacağım.


7 Aralık 2014 Pazar

Yapmak İstiyorum

Hafta sonları blog güncelleyen pek olmuyor, fakat ben aynı derecede okumak istiyorum. Benim gibi hissedenler var mı bilmem. Bugün pintereste kaydettiğim hedef işleri paylaşmak istedim.

Nova'nın odası için biraz süsleme yapmak istiyorum. Basit olması önemli tabi. Konsepti yıldız olarak belirlemiştim zaten buna göre duvara böyle kağıttan bir  süs
Alt değiştirme ünitesinin üzerine asmak üzere yine aynı renklerden böyle bir dönence
Yapabilirsem bebek şekeri olarak vermdk üzere yıldız şekilli kurabiyeler

Bir de örmek istediğim birkaç parça daha var. Örgü bir tulum 
ve daha önce ördüğüme benzer biraz daha desenli bir şapka


5 Aralık 2014 Cuma

Bebekler İçin Bonnet Stili Şapka



Daha önce yaptığım iskandinav stil şapkaların (http://ge-ce.blogspot.nl/2014/11/iskandinav-stil-bebek-sapkas.html) adı bonnet olarak geçiyor. Bu ara bunlara taktım ve elimde farklı örme şekilleri de var. Gönül hepsini denemek istiyor ama bakalım? Bu model şapkalar özellikle bebekler için ideal. Çünkü genelde kafalarını oynatırken normal bereler o minik kafalarda pek sabit duramıyor :)


Elimdeki bu ip gerçekten çok azdı ama yetti, sanırım 50gr lık bir yumağın 1/3ü kadar vardı. Şişle lastik şeklinde başladım ve aşağıda açık haldeki fotoğrafta nasıl ördüğüm anlaşılıyor. Bir süre düz örgü ilerledikten sonra yanlardan kestim. Orta kısmı biraz azaltarak örmeye devam ettim ve bitirdim. Bu kesme işini kabaca toplam ilmek sayısını üçe bölerek yaptığımı söyleyebilirim. Sağ ve soldan üçte biri kadar kestim ortada üçte birini bıraktım.


Bu şapkayı yaparken ne kadar ördükten sonra kesmeye başlayacağım ve yanlardan ne kadar kesip de ortada ne kadar bırakacağım konusunda biraz tereddüt ettim ilk başta. Fakat oldu. Kabaca anlatmaya çalışırsam yukarıdaki resimde 1-2-3 ile gösterdiğim kenarlar, şapka dikildikten sonra boynu saracak kısmı oluşturacak. Yani çenenin altından bir taraftan başlayıp diğerine uzanacak kadar. Bu durumda 2 ile gösterdiğim kenarın azaltma yapıldıktan sonra kalacak miktarını bu ölçüye göre belirlemek lazım. Yine de çok bol kalırsa sorun değil. Bu kısma dikildikten sonra ilmek çıkarıp biraz lastik örerek sıkılaşması sağlanabilir. Ben çok az ipim kaldığından tığ ile birkaç sıra sıkiğne yapıp biraz toparladım.

4-5 ile gösterdiğim yerler de orta parçanın uzunluğu ile çakışmalı. Dikildiğinde tam ucuca gelmesi lazım. Ben tam bu dikişin başladığı iki köşeye iki ponpon yapacaktım ama ipim kalmadı. Çok sevimli olurdu.


4 Aralık 2014 Perşembe

2. Gebelik Günlüğüm 32. Hafta

Haftalık yazıyı dün akşam yazacaktım aslında ama bugünkü midwife kontrolünü de yaşayıp yazıya dahil etmeyi bekledim. 

Son birkaç yazımda belirttiğim gibi bu hafta kızımın psikolojik gelgitleri beni çok zorladı. Öyle ki aklımın başından uçtuğu, cinnet noktasına geldiğim, kalbimin küt küt attığı ve sadece ağlayarak sakinleşebildiğim anlar yaşadım hamilelik dönemim boyunca ilk defa. Dün ve bugün biraz daha ılımlı olmaya başladı ve şimdi daha iyiyim çok şükür. 

Bu hafta hazırlıklar anlamında biraz daha yol katettim denebilir. Dolapların kurulumları bitti, yerlerine kondu. Elimdeki eşyaların hepsi yıkandı çoğu ütülendi (az biraz var hala), bir de yeni alacaklarım olacak ama onların hepsini doğum öncesine yetiştirme telaşım yok artık. Yapabilirsem yaparım ama elimde acil durum için hazır eşyanın olması şimdilik beni rahatlatıyor. Tabi bunlar dışında evin temizlenme işi var ki daha hiç girişmedik, bu hafta sonu biraz başlarız sanırım. En azından tüller perdeler camlar falan.

Önceki hamilelik yazılarımda 31. haftadan itibaren ellerimin şişmeye başladığını yazmışım. Şimdikinde böyle bir değişim olmadı henüz. Hala parmağıma tam olan alyansımı çıkarmadım mesela. Bu sabah tartıldığımda +7 kg da olduğumu gördüm.   Herhalde sonunu maksimum +10 gibi tamamlarız. Tabi sonu ne zaman olur bilemiyorum. Zira bu hamileliğimde kasılma ve ağrıları daha yoğun yaşıyorum.

Bugünkü kontrolde bu endişemi dile getirince, normal olduğunu söyledi ebe. İkinci hamilelik olduğu için rahim kasları biraz daha farklı durumda oluyormuş ilkine göre. Daha hassas oldukları için sonraki gebeliklerde daha yoğun yaşanıyormuş bu hisler. Öyle nefesimi kesen sancılar yaşamadım henüz ama genel olarak daha sıkıntılıyım. Zaten ilkinde hiç sancı çekmemiştim nasıl birşey olduğunu da kestiremiyorum. Şimdi bu ağrıları hissettikçe de acaba zamanından önce mi gelecek diye evhamlanıyorum doğrusu. İçimde yılbaşını beklemeyecekmiş gibi bir his var :( Umarım vaktini bekler.

Güya ben Hollanda'da ebelik sitemi ile ilgili bir yazı yazacaktım ama yazamadan sonuna geldim. İlk doğum sezeryan olunca hamileliğin bu haftasına kadar, değilse sonuna kadar ebe kontrolünde oluyor gebeler. Bugün gittiğimiz son ebe kontrolümüzdü ancak doğum sırasında ve sonrasında evde yine görüşecekmişiz. Bundan sonra hastane kontrolleri olacak, bir sonraki 19 aralıkta. 

Kontrolde Nova'nın hala dönmediğini teyit etmiş olduk (ben hissediyordum zaten). Belki son 4 haftadır bu şekilde, bazen aşırı çaba sarfediyor ama başaramıyor sanırım. Helo da 30lu haftalardan itibaren dikey duruyordu ve hiç dönememişti. Bu da dönmeyecek gibi bir his var içimde ancak kendimi tuhaf hissediyorum. Bende mi bir sorun var acaba neden dönmüyor bebeklerim diye :( Gerçi her iki gebeliğim çok farklı seyretti, Helo'da daha çok dinleniyordum, çocuk yerçekimine maruz kalamadı mı acaba diye düşünsem de bunda hiç oturmadım. Dolayısıyla yerçekimini bol bol hissetti, belki bu da suyum fazla diye fırfır dönmekten kordona dolandı :( Yakında bir usg kontrolü olacak o zaman kordon dolanmış mı diye bakılır dedi ebe.

Onun dışında gümbür gümbür kalp atışları ve normal tansiyonumdan ötürü bizi iyi buldu ebemiz. 


Bu fotoğrafı geçenlerde instagramda paylaşmıştım. Önden ve arkadan fazla belli olmayan yan dönünce birden bire ortaya çıkan kocaman bir göbeğim var. İçinde de şu anda yazarken tepinerek size el sallayan bir kuduruk oğlan :)

Sevgiler

3 Aralık 2014 Çarşamba

İkinci Bebekte Yapacaklarım/Yapmayacaklarım

İkinci Bebekte Yapacaklarım/Yapmayacaklarım
İlk bebeğim doğmadan önce büyük konuştuğum ve tükürdüğümü yalama gibi bir deneyimim hiç olmadı. Gerçekten her opsiyona açıktım ve bebeğimi gözlemleyerek hareket ettim. Şimdi de öyle yapacağım ancak, ilk bebekten tecrübe kazanınca bu aralar ister istemez Helo'nun bebekliğini düşünüyor, tavırlarımı şimdiki bilincimle gözden geçirip değerlendiriyorum. Buraya yazacaklarım yine "asla"lar değil, oğlumun ihtiyaçlarına göre şekilleneceğim elbet, fakat ilerde düşüncelerim ne kadar değişmiş, yazacaklarıma uymuş mu uymamış mı bunları karşılaştırmak istiyorum.

1- Helo'yu çok uzun süre kucakta taşıdım. Belki 6-7 ay hiç indirmedim. Şimdi bunun doğru bir tavır olmadığını farkediyorum ama bu "aman kucağa alıştırma, çok çekersin" şeklinde bir sebepten ötürü değil. İlk 40 günden sonra özellikle, algılarının açılmasıyla bebekler etrafı keşfetmeye başlıyorlar. Kızımda o uyumadığı her an tepesindeydim veya kucağıma alıp sürekli eğlendirmeye çalışıyordum. Oysa onun biraz kendi başına kalıp gözlemeye, sesleri dinlemeye, keşfetmeye ihtiyacı var. Bu bebeklere ait olan kendi öz zamanlarına saygı duymak lazım, fazla müdahale etmeden izin vermek. Önceden bu zamanları (keşif zamanı, uyku zamanı, kucak istiyorum zamanı... gibi zamanları) ayırt edemiyordum. Şimdi bunları anlayabiliyorum ve sürekli kucak değil de o gelmek istediği zaman kucak olacak şekilde davranışlarımı ayarlayacağım. Diğer zamanlarda tercihlerine saygı duyacağım. Özellikle bu ülkedeki annelerde farkettiğim en belirgin tavır bu, daha bebeklikten itibaren çok saygı duyuyorlar.

2- Şimdi farkediyorum ki yine yukarıdaki sebepten ötürü, kızımın gündüz uykuları hiç bir zaman iyi olmadı. Uzun bir süre (7-8 aya kadar) yarım saatten uzun uyumadı. Belki uyanıp yeniden dalacaktı ama ben müdahale ediyordum muhtemelen. Şimdi uyku zamanları konusunda daha rahat olacağım ve uyanınca yeniden uyursa diye zaman tanıyacağım. Tabi bu yazdıklarımda kızımın hiç müdahalesi olmayacakmış gibi varsayıyorum ama sanırım olmaması pek mümkün olmayabilir.

3- İlk bebeğimde sütüm çok aşırı olmasa da yeteri kadar vardı ve besleyiciliği iyi olmalı ki kızım 3-4 saatte bir emerdi. Bir kere karnı iyice doyduğunda uzun süre durabiliyordu. Bazı bebekler daha sık emmek istiyorlar ve bunun bir sebebi de de çeşitli nedenlerden dolayı (emerken yorulup uyuyakalması, sütün az gelmesi yavaş akması vs..) tam doymadan bırakmaları olabilir diye düşünüyorum. O zaman kısa süre sonra yeniden acıkıyor ve sık sık emmeye başlıyorlar. Bu bir süre sonra rutine dönüşüyor. Nasılsa bir saat sonra yine emeceği için fazla doymadan bırakıyor, veya bir saatte göğüs yeteri kadar dolmadığı için birikmiş sütü içiyor, çekmeye uğraşmadan vazgeçiyor ve ne yazık ki bu süreç bebekte meme tiryakiliğine yol açabiliyor. Kızımda bir süre ben de bu döngüye girdim. Sık sık emmek istiyor, emince onu doyuracak yeterli süt birikmemiş oluyor, acıkıyor ağlıyor uyumuyor vs. Bir hafta kadar böyle stresli bir süreç yaşadıktan sonra stokladığım sütleri de bitirince, ağlaya ağlaya biberon maması vermiştim. O mamayı verişim 2-3 seferi geçmedi ama döngüyü kırmayı başardım. Yeniden uzun süre tok durabilmiş, benim memelerimin süt dolması için zaman kazanmış ve eski rutinimize dönmüştük. Şimdi yine böyle tam doymasını sağlayacak şekilde bir döngü kurabilmek isterim. Bu arada "sık emsin ne olacak ki anne kokusuna da muhtaç bebeler" diye düşünüyor olabilirsiniz, ben de öyle düşünüyordum ama şimdi o kokuyu alması için illa emmesi gerekmediğini düşünüyorum. Yine kucağımda taşırım, sling ile bağlarım falan ama sık emzirme anne için çok yorucu olabiliyor, hele evde bir diğer çocuk olacağını da düşünürsek.

4- Gece uykularına geçişle ilgili biraz daha dikkatli adımlar uygulayacağım ancak genelde uyku öncesi tavsiye edilen rutinlerin (banyo-masaj-ninni-uyku gibi) yatmadan önce yapılması gerektiğini düşünmüyorum. Kızımda da bunu hiç yapmadım, banyosunu öğleden önce yaptırırdım, akşam yatmadan önce böyle bir rutinin sürekliliğini sağlamanın zor olacağını düşünüyordum. Geçenlerde okuduğum şu yazıda da (https://babayizbiz.wordpress.com/2014/03/03/uyku/bu ayrıntıdan bahsediliyordu. Ferber'in ağlatma yöntemi olarak bilinen uyku eğitiminde aslında bir çok şeyin yanlış anlaşıldığı ve ana düşüncenin 

Her insan (bu ister bebek olsun,ister yetişkin) uykuya daldığında önce derin uykuya dalar, 2-3 saat kadar sonra uyku hafifler ve çoğu zaman uyanır. Uyandığı anda,”ilk uykuya daldığı an”daki ortam ve şartlar değişmemişse geri uykuya dalar ve muhtemelen sabah olduğunda gece uyandığını hatırlamaz bile.  Ancak ortam ve şartlar değişmişse uykusu açılır ve iyice uyanır. İlk uykuya daldığı andaki şartlar tekrar sağlanana kadar da geri uykuya dalamaz. Örneğin bebeği kucağında sallayarak uyuttuysan, 2-3 saat sonra uyandığında yine kucakta sallanıyor olmayı bekler, ama eğer yatağında sabit bir şekilde yatıyorsa muhakkak uyanır ve tekrar kucakta sallanma pozisyonuna geçene kadar geri uyumaz.

Olduğundan bahsediliyor yazıda. Buna göre banyo gibi uyku öncesi rutinlerinin de eğer her gün tekrarlanması mümkün olmayacaksa yapılmaması gerektiği vurgulanmış. Gerçekten ilk andan itibaren bu metotda söylenen şartlar uygulanabilirse, uyku sorunu olmayan bebekler olabiliyor. Böyle bir tanesine çok yakından büyük bir şaşkınlıkla şahidim. 

5- Ayaklanma döneminde fazla evhamlı davranmayacağım. Kızımı aşırı kolladığımı itiraf etmeliyim. Belki de bu yüzden ayaklandıktan (tutunup dikilmeyi öğrendikten) bir ay sonra ancak emeklemeye başlamıştı. Şimdi yine kollayacağım elbette ama zararsız yumuşak düşüşlerine müdahale etmeyeceğim. Düşe düşe kaslarını geliştiriyor ve bebekler.

6- Vee yemek mevzusu. Ek gıdaya geçtiğimizdeki ilk birkaç ayı saymazsak, hala da devam eden yemek sorunumuz oldu kızımda. İnşallah yemeyi seven bir bebe olur ama bazı tutumlarımın da değişmesi lazım. Birincisi illa dayatılan 5-6 öğünü yesin diye dertlenmeyeceğim, ne zaman ne kadar yemek isterse o kadar yesin, yeteri kadar anne sütü alıyorsa hiç yemesin mesela farketmez. Acıkması için zaman tanımak lazım, verilen listelere uyarsak bebeğin acıkacak zamanı kalmıyor ki. Yine elimden geldiğince sağlıklı yiyecekler hazırlayacağım ama evde bir çeşit çorbam iki çeşit yemeğim yoksa paniklemeyeceğim. Kızımda hala böyleyim, aman ne yapsam ne yedirsem, ya yemezse aç kalacak endişemi atamıyorum. Gerekirse bir öğün ekmekle veya meyveyle de geçebilir, sonraki öğünde elbet tamamlanır eksikler. 

Şimdilik aklıma gelenler böyle. Bakalım nasıl olacak yaşayınca göreceğiz :)





2 Aralık 2014 Salı

Gözü Kör Olmayasıca Black Piet


Son 3 haftadır falan Hollanda'nın Sinter Klaas (namı diğer Noel Baba) rüzgarının etkisi altındayız. Artık sabrım takatım gücüm enerjim kalmadı, çünkü Helo'cum yukarıdaki fotoğrafta görülen kara adamlardan korkuyor. Sinter Klaas'ı da pek sevimli bulmuyor ama eh işte. Normalde zencilerden korkmuyor, daha önce oyun grubu öğretmeni zenciydi, yollarda görüyor, parklarda zenci çocuklarla oynamışlığı var ve hatta sınıflarında bir tane zenci kız da var. Sebep kara oluşundan ziyade bunların acayip bir biçimde kara oluşu sanırım. Hatta en sevdiği renk de siyahtır.

Pek sevgili noel babamızın yardımcıları bu siyah adamlar. Rivayete göre hediyeleri bırakmak için bacadan aşağı inip çıktıkları için böyle karalar. Ancak kıpkırmızı boyanmış dudaklar da korkunçluğunu arttırıyor bence. Hediye getirecekler vs desek de umrunda değil korktu bir kere.

Hepsi kıvırcık bir peruk ve fotoğraftaki gibi renkli kıyafetler giyiyor. Herhalde bizim kız haricinde bütün çocuklar hayrandır. Bu kıyafetler heryerde satılıyor ve bazı çocuklar bunları giyip okula bile gidiyor.

Okulda son üç haftadır dekorlar bu temada. Bunların posterleri, oyuncakları vs var. Karikatür tarzı olanlardan korkmuyor ama gerçek fotoğraf olan posteri görür görmez ağlamaya başlıyor. Okula gitmekte çok hevesliyken bu dönemde gitmemek için daha evden çıkmadan ağlamaya başlıyor.

Geçtiğimiz cuna günü öğretmeni posteri kaldırdı, ikna oldu ve girdi. Bu sabah (dün okul günü değil onun için) nasılsa poster kalktı diye evdeki direnmelerini berteraf edip gidebildik. Kapıyı açar açmaz başladı ağlamaya poster yine asılmış, girmiyor, gidelim diye yalvarıyor.

Öğretmeni bir şekilde ikna etti, ben yanında durdum oynadık alıştı derken gitme zamanım geldiğinde yine aynı ağlama. Öğretmeninin kucağında ağlar halde bıraktım :(

Artık bu noel şeylerinden mi, benim hamileliğimden mi ya da şu üç yaşın krizlerinden mı bilmiyorum son bir haftadır çok zorlanıyorum. Hiç bir dediğimi kabul etmiyor, yapmıyor, yemek yemiyor, tutturduğu bir şeyden vazgeçmiyor. Son iki gündür de saçlarını kesmem için tutturdu, babasının gibi kısa erkek saçı istiyormuş, şimdi saçları gözüne geliyormuş, tabi toka taktırmadığını da söylememe gerek yok sanırım. Hiç unutmadan günde beş yüz kez kes kes diye zırlıyor :/

Günde 4-5 saat aralıksız yerde veya peşinde koşturarak oyun oynuyorum onunla. Artık afakanlar basıyor, hormonların ve fiziksel kısıtlanmışlığın etkisiyle kafamı duvarlara vurasım geliyor. Çok yoruluyorum ve ne yazık ki moralim hiç de iyi değil :(

Bu hafta etkinlikler son bulacakmış, bir an önce geçip bitsin ve normale dönelim artık nolur. Tabi sebebi oysa :/