30 Ekim 2014 Perşembe

2. Gebelik Günlüğüm 27. Hafta

10:02:00 23 Comments
Bazen düşünüyorum, ülkemizde onca şey olurken ben gebeliğimi yazıyorum, sanki başka önemli birşey yokmuş gibi. Etrafta sayısız hamile, sayısız anne var; çoğu benim gibi düzenli kayıt almıyor, bende bir anormallik var herhalde diye dertleniyorum. Fakat içsesim yaz diyor, kim ne derse desin, aklım ne denli şaşırtırsa şaşırtsın. Bu yüzden yazmaya devam edeceğim. Hem ailem de gebeliğimin detaylarını buradan öğreniyor.

Bu hafta fiziksel olarak biraz daha keyifli geçti. Helo gündüz uyumuyor (artık geri döndürmekten de vazgeçtim) ve bu yüzden akşamları öyle yorgun oluyorum ki sızıp kalıyorum. Epey derin uyuyor olmalıyım tekmeleri bile duymuyorum gece boyunca, ya da Novacım da benim gibi yorulup uyuyor bilemeyeceğim. Tabi hala gecede en az bir posta uyanıyoruz ancak tek seferde deliksiz 4-5 saat uyuyunca iyi geliyor.

Ayrıca bacak kramplarım başladı. Bir kere aynı bacağımın aynı noktası üstüste kasıldı. O kadar acımıştı ki üç gün boyunca yürürken o kısım acıyordu. Sonraki gece diğer bacak oldu. Böylece birkaç gün iki bacak ağrısıyla dolaştım. Krampları azaltmak için magnezyum hapı satın aldım ama bir kere içtiğim gece olunca bir daha içmedim.

Bu hamileliğimde karnımın büyüklüğünden mi yoksa oğluşun yaramazlığından mı bilemeyeceğim kasılmalarım erken başladı. Bu hafta çok kere karnım taş gibi sertleşip acıdı. Özellikle 1-1,5 saat yürümüşsem o sürenin sonunda göbeğin tüm yüzeyinde sancı hissediyorum. Baby Center da bu hafta bu kasılmaların başlayacağını söylüyor ve eğer bir saat içinde 4 kez olursa bunu acil durum olarak belirtiyor.

Geçtiğimiz haftasonu hazırlık anlamında pek bir gelişme kaydedemedik. Biraz alışveriş yapmak istedim ama birşey alamadan döndüm. Türkiyede de öyle midir bilmiyorum ama tek parça kıyafetler ortalama 10-15€ bana çok pahalı geliyor. Sanırım bu ay içinde indirimler başlar o zaman hem Helo hem de Nova için kıyafet stoklamam lazım.

Geçen haftaki yazında hastaneyle randevumuz olacağını söylemiştin. Randevu yarın bakalım ne olacak. Amsterdam anneleri facebook grubunda, benzer durumdaki bir anne ile yazıştık. O benden birkaç hafta ileride ve ondan sezeryan istiyorsa karar vermesini istemişler. Doktor durumumu nasıl değerlendirecek çok merak ediyorum.

Bu hafta tecrübeli annelere danışmak istediğim bir konu var kafamı kurcalayan. Şimdiki evimizde yeteri kadar oda olması ve evin katlı olmasından dolayı bu kararsızlığım. Helo doğduğunda ayrı bir odamız yoktu ve mecburen yatak odamızdaki beşiğinde (hatta bir dönem bizimle aynı yatakta) uyumuştu. Şimdi Helo ayrı odada uyuyor bu durumda onun minimum etkilenmesi için 

- Nova'ya boş odayı mı hazırlamalıyım yoksa yatak odamızda beşikte mi yatmalı, gönlüm yanımızda olmasından yana ama?
- Gündüzleri alt katta salonda bizim yanımızda mı uyutmalıyız, yukarda yalnız mı bırakmalıyım?

Şu an kullanabileceğimiz iki ayrı beşik var. Birini yatak odamıza birini salona koyarız diye düşünüyordum ama bahsettiğim gibi kararsızım. Sizce?

29 Ekim 2014 Çarşamba

Haftanın Bilgisi: Diş Ağrısı ve Mide Yanması için Naneli Sakız

17:29:00 3 Comments
Öncelikle herkesin Cumhuriyet Bayramını kutluyor, sonsuza kadar bu coşkuyu sürdürebilmemizi temenni ediyorum.

Başlıkta belirttiğim şikayetlerin çözümü için bir çok başka yöntem mevcut tabi ki. Ancak ben en etkili olduğunu düşündüğümü, nedenleriyle yazmak istiyorum.

Diş ağrısı: bazen dişimiz apse yapar ve çekilmez bir ağrıya sebep olur. Doktora da gitsek ağrıyı bir süre çekmek zorunda kalırız çünkü apse kuruyana kadar doktor pek birşey yapamaz. Bir süre apse iyileştirici antibiyotik içerikli ilaçlar kullanmamız gerekir ve ayrıca ağrılar için de genelde bir ağrı kesici hap verir. Fakat ağrı kesici hapın kana karışıp da etkili olması bir kaç saati alır. Bu esnada ağrıyı dindirmek için çok çeşitli şeyler denedim ben de. Kısa süreli sonuçları olan, ağızda soğuk su tutma, alkollü pamuk bastırma, ağız gargara sıvılarıyla yıkama... gibi. Bunlar hem çok kısa süren hem de (olay gece olduysa) uyutmak bilmeyen çareler. 

Oysa çok kolay bir yolu var naneli sakız. Ben bunu tesadüfen keşfettim ve bir çok kişiyle paylaştığımda dualarını aldım :) Mentolün ağrı dindirici bir etkisi olduğunu öğrendim sonradan ama, bu kadar hızlı ve uzun süreli etki edeceğini ummazdım. Naneli sakızı biraz çiğneyip ağrıyan dişin yakınlarına yapıştırın tamam. Birkaç saat hiç ağrı yokmuş gibi oluyor. Etkisi geçince başka bir sakız yapıştırın ve rahatça uyuyun ;)

Mide yanması: özellikle hamileliklerimde mide yanmasından epey çektim/çekiyorum. Teorik olarak bunun sebebi (hamileyken mideye baskı oluşması nedeniyle, değilken de mide kapasitesinin aşılması nedeniyle) yiyeceklerin mide kapakçığından yukarı doğru kaçmasıdır. Bu rahatsızlık için verilen çözüm önerileri hep birşey içmeye yada yemeye yönelik oluyor. Oysa mide zaten aşırı dolu, bu yüzden bu tip yöntemler bende işe yaramadı. Bir tek naneli sakız derdime derman oluyor çünkü mentolün rahatlatıcı etkisini (buharı veya tükürüğe karışmış tadı, artık her neyse) almamıza rağmen, mideye ekstra yiyecek gitmiyor. Böylece mideyi zorlamadan rahatlamaya yardımcı oluyor.


28 Ekim 2014 Salı

Novadünya'nın Bebek Battaniyesi

12:32:00 1 Comments
Geçenlerde yazdığım bir yazıda battaniyeye başladığımı söylemiştim. Bir yorum bırakıp açıklamasını isteyen sevgili "ce" seni unutmadım :) Ancak biraz ilerleyip daha detaylı bilgi verebilmek için bekledim.

Bu güne kadar pek çok hobi-craft-diy projeleri geldi geçti ellerimden. Ancak benim için örgünün yeri başkadır. Kendimi bildim bileli örerim, ilk okula başlamadan daha minik kare elbezleri örerdik, ortaokul çağlarında kazak hırka gibi büyük parçalar örmeye başladım. Bu zamana kadar o kadar çok şey ördüm ki, saysam yüzü geçebilir. Son zamanlarda ise vakit darlığından büyük parçalara pek girişemedim.

Aslında bebek battaniyesi bile şu anki durumda benim için büyük bir parça. Fakat beni tetikleyen bir his var. Hem örgü battaniyeleri çok seviyorum hem de kısmet olursa yıllar sonra çocuklarıma bakın bu sizin bebeklik battaniyenizdi demek istiyorum. Annem eski eşyalarımızı gösterirken onları incelemek nasıl hoşuma giderdi. Madem artık örgü kazak pantalon takımları giymiyor bebekler, bir battaniye sandığımızda yer almalı. 

Evde fazla ip stoğum yok, örme aşkımın canlanmasıyla nasıl bir şey öreceğimi düşünmeden, 4 tane 100gr lık ip aldım.  Bir süre etsy ve pinterestten model araştırdım. Tığla yapılan bir modeli çok beğenip başlamıştım ancak aldığım ip için çok kalın oldu. Söküp şimdiki modeli denedim.

Bebek battaniyesi yapılacaksa bence bazı şeylere dikkat etmek lazım. 

-Birincisi fazla ağır olmamalı, bebek altında ezilmesin. Bunun için az ip harcayan modeller tercih etmeli veya ince ipler. Kalın iplerde tığla yapılan trabzan, şişle yapılan haroşa, lastik, selanik gibi modeller çift kat örgü gibi olur. Bu yüzden hem kalın ve ağır olacak  hem de çok ip tüketecektir. İnce iplerde ise örgü çabuk büyümez, bu yüzden daha fazla ip tüketmek gerekebilir.

- ikincisi yumuşak olmalı. Örme sıkılığı da yumuşaklığı etkiler elbet ama bazı modeller yapısı gereği sıkı ve sert olabilir.Tığla  örülen topçuklu ve sıkiğneli modeller, şişle örülen kabartmalı modeller bebeği rahatsız edebilir.

-üçüncüsü çok delikli olmamalı. Delikli modeller hafif ve yumuşak olur ama bir kumaşa dikilmediği sürece çok ısıtmayabilir. Bu yüzden ben, bu modelleri de eledim.

Geriye düz örgü ve çok delikli olmayan seyrek ajurlu modeller ve bir de pirinç modeli kaldı benim için. Düz örgü de kenarlardan kıvrılıp rulo olma sorunu olabiliyor, ajurlu modele çok dikkat vermek gerek (benim için şu an zor sürekli söküp düzeltmeye uğraşamam ) geriye kaldı pirinç modeli :)

Geniş bir şişim olsaydı tek seferde örerdim belki ama yok. Şimdi üç parçada örüp belirgin olmayan şekilde birleştireceğim.


İlk orta parçayı bitirdim. İpin üzerinde 4-5 no şiş önerisi vardı. Ben 5le örüyorum. 54 ilmek başladım, birkaç sıra haroşa ördüm, sonra bir ters bir düz pirinç modeline başladım. Normalde klasik modelde bir sonraki sırada ters ilmek üzerine düz, düz ilmek üzerine ters örülür. Ben bu değiştirmeyi iki sırada bir yapıyorum (yani bir git gel sonra ilmekleri değiştir). Böylece biraz daha kabarık çıtır çıtır bir örnek oluyor.

 
Yaklaşık 1mtx1mt yapacağım battaniyeyi. İlk parça 33-34cm oldu ve 100gr ipin tamamı ile 85cm uzunluğa eriştim. Diğer ipten ilave yaptım tabi ancak toplamda 4 ipten biraz daha az kullanacağımı ve 350-370gr tutacağını düşünüyorum. Tabi ütü ile genişletmedim, o zaman daha az ip yeterdi. Ütülemeden bu şekilde kullanmak istiyorum.

Orta parçadan sonra sağ ve sol için örerken yan kenar boyunca da haroşa öreceğim. Bu yüzden yan parçaları 59 ilmek yapıyorum kenardan 5 ilmeği haroşaya ayırdım. (Toplamda 1mtden biraz uzun oldu benimki, yan parçalardaki ilmek sayısını arttırdım ki eşit olsun)

Şimdilik böyle renksiz düz bir model oldu ama ben böyle tercih ettim istenirse üzerine renkli süslemeler yapılabilir.

Umarım bitmiş ve kullanırkenki hallerini paylaşmak kısmet olur.

Sevgiler

Secdus

00:12:00 1 Comments
Özellikle instagram kullanıcıları arasında Secdus'u tanımayan yoktur herhalde. Galerisinde, üzerinde titizlikle düşünülmüş fotoğraflar eşliğinde tasarımlarını tanıtıyor. Artık görenlerin ilk bakışta ona ait olduğunu anladıkları tabakları ve aksesuarları var. Ben de ilk keşfettiğimde uzun uzun incelemekten kendimi alamamıştım.

Ürünlerin satışını yaptığı site üzerinde bir de blog sayfası var. http://www.secdus.com/blog Tüm yazılarını okudum ve okumaya devam edeceğim elbette. Öyle doğal ve öyle güzel yazıyor ki, nasıl bir sıfatla öveceğimi bilmiyorum. Okurken, fotoğraflarına bakarken kendimi başka bir alemde hissediyorum.

Henüz bir Secdus ürününe kavuşmak mümkün olmadı ama ilk fırsatta istiyorum. Ve yakın zamanda açtığı dükkanına da gidemedim tabi, eğer siz giderseniz benim için de keyfini çıkarmanızı rica edeceğim.


Not: fotoğraflar blog sitesinden alınmıştır.

27 Ekim 2014 Pazartesi

Saatlerin Alınması Bence Güzel Bişey

14:39:00 3 Comments
Bir çok anne özellikle çocukların uyku saatlerine olan olumsuz etkileri dolayısıyla saatlerin ileri geri oynanmasından pek haz etmez. Oysa ben seviyor ve dahası ihtiyaç duyuyorum. 

Coğrafyada öğrendiğimiz bilgileri birkaç farklı ülkeye gidince daha iyi idrak ediyor insan. Hele bir süre yaşadıysa, iklimini hissedip, meyvesini sebzesini yediyse. O zaman anlıyorsun ki "ülkemizde dört iklim birden yaşanır", "Türkiye bir cennettir" şeklinde öğrendiğimiz kalıplar ne kadar doğruymuş. Bulunduğu enlem ne büyük bir şansmış. 

Biliyorsunuz ekvator civarında gece ve gündüz süreleri eşittir ve 12 saat sürer. Tüm sene ve yaz kış hiç değişmez. E doğru dürüst iklim de yok zaten, çok yağışlı ve az yağışlı diye iki mevsim. Maldivlerde kaldığımız 10 gün boyunca havanın 7 de kararmasına nasıl sinir olmuştum nasıl. Bizim yaz gecelerimiz 9a kadar sürerdi, denizin en güzel saatleri 6 dan sonra  başlardı. Yazın tadını geç saatlere kadar çıkarırdık. Oysa Maldivler gibi harika bir deniz ortamında o keyif yok, bir şeyler eksik, hemen akşam oluveriyor. Ve günlerin hiç değişmemesi çok tekdüze, hiç heyecan yok :)

Kutuplara gittikçe saat farkları uzuyor. Hollanda'da yazın günler çok uzun, neredeyse hiç geceyi yaşayamıyoruz, ayı yıldızları hiç görmüyoruz. Kışın ise gündüzler çok kısa ama doğrusu pek farketmiyor. Zaten saat 5-6 dan sonra dışarıda hayat durduğundan havanın karanlık olması pek etkilemiyor. Ayrıca hep kapalı hava olunca günün kısa - uzun oluşunu da insan önemsemiyor..

Haftasonu saatleri almadan önce sabah 8 de hava aydınlanıyordu ( tam açılması 8,30u buluyordu). Helo'nun okula gittiği günler ne zorlanıyorduk. En geç 8.45 de evden çıkmamız lazım ama karanlık havada hazırlanmak, yedirmek ikna etmek işkence. Şimdi 7 de aydınlanıyor ve bizim için harika oldu.

Psikolojik olarak da, aydınlığa uyanmak ve karanlığa uyanmak arasında bence çok fark var. Hava aydınlanmamışsa, insan uykusunu almış olsa bile, daha hava karanlık, erken uyandım gibi düşüncelere giriyor ve güne pek iyi başlayamıyor.

Türkiye'de ise hem kış hem yaz dönemlerinde, gece gündüz süreleri harika bana göre. Bu sabah düşündüm alışkanlıktan mı seviyorum acaba diye ama yok değilmiş. Uzun yaz günlerinin de uzun kış gecelerinin de keyfi bambaşka. Yazın doyasıya dışarılarda, kışın dost evlerinde sohbetler ne keyifli. Ayrıca günlerin uzaması ve kısalmasını beklemenin heyecanı da bir başka :)


25 Ekim 2014 Cumartesi

24 Ekim 2014 Cuma

31. Ay Mektubu Küçücük Bir Beybi

12:30:00 4 Comments

Ay yüzlüm,

Artık bir kardeşinin olacağını gayet iyi idrak ettiğinden olsa gerek, bu ay en çok bebeksi tavırlara büründün. İki tane bebeğim olduğunu, biri karnımda biri de kucağımda olduğunu söylüyorsun. Gün içinde durup dururken beybi var burda deyip kucağıma gelmelerinin sayısı onu geçiyor. Biraz sarılıp öpüyorum, sonra yine oyuna devam ediyorsun ama içten içe bunu alışkanlığa dönüştürmenden, gittikçe sıklaşmasından korkmuyor değilim. 

Tabi buna ilave olarak gece uykularına geçişinde ve gecenin bir yarısı uyandığında hep beni ister oldun. Önceden gecelerin tüm sorumluluğu babandaydı. Şimdi onu hiç istemiyorsun bile. Uyandığında yatağında yanında yatmamı istiyorsun ve ben kabul ediyorum tabi ki. Ancak babanla bu konuda tartışıyoruz, o alıştırmamamı söylüyor, ben ona hak versem de bunun geçici bir dönem ve duygusal ihtiyaç olduğunu hissediyorum. Hala her ne kadar tüm gün yanında olsam da, okul ve bakıcı sebebiyle eskisi kadar uzun süre birlikte oynayamıyoruz artık ve sanırım sen bunun eksikliğini hissediyorsun.

Senin de gün içinde sık sık dile getirdiğin gibi, bazı şeyler için hem yeterince büyük hem de bebeksin hala. Bu çatışmayı çözdüğün, yapabileceklerini / yapamayacaklarını kabul ettiğin ve süreci idrak ettiğin zaman kendinden daha emin olacaksın inanıyorum. Şimdilik bir şeyi başaramadığında, bunun normal olduğunu, benim de yapamadıklarım olduğunu anlatıyorum bol bol.

Gece uyurken yüzünü seyretmekten uykusuz kalan annen.

Amsterdam

Delikli Yatak İstiyorum

11:20:00 7 Comments

Tasarımcıların dikkatine;

Koca göbeğinden ötürü bir türlü uyuyamayan, yüzüstü yatmayı özlemiş hamileler için, şekil a da görüldüğü üzere, ortasına göbeği yerleştirebileceğimiz bir deliği olan yatak istiyoruz. Acele edin pliz :s

22 Ekim 2014 Çarşamba

2. Gebelik Günlüğüm 26. Hafta

08:55:00 2 Comments
Aylık takvime göre 6. ay bitiyor bu haftanın bitişiyle. İnanmıyorum nasıl da geçti. Geriye kaldı son trimester. Çok az zaman kaldı gibi gelse de daha kasım vaaar aralık vaaar diye sayınca çokmuş gibi geliyor :)

Geçen hafta kocaman bir göbek fotosu koymuştum ve artık hareket edemediğimden yakınmıştım değil mi? İnsan nedense sonraki zamanları düşünemiyor ve böyle olur olmaz konuşuyor :) Çünkü bu hafta daha büyük bir karnım var ve daha da zorlanmaya başladım. Gelecek zamanları düşündükçe korkuyorum. Korkumun nedeni daha da ağırlaşsam bile dinlenemeyeceğimi bilmek. Akşamları uykudan önce uzanınca popom bile ağrıyor valla. İlerde ne halt yiyeceğim hiç bilmiyorum.

Buna nazaran moralim gayet iyi. Belki de tasalanacak vakit bulamamaktan. Hamilelikte hormonlar sebebiyle daha bir duygusal ve hatta şaşkoloz oluyordu ya insan, ilk gebeliğimde ben de bolca nasiplenmeme rağmen bunda yok. Hayret ediyorum hiç aptalca birşey yaşamadım. İlerleyen zamanlarda olacak mı bakalım?

Dün aylık midwife kontrolümüz vardı. Bu kontrolde tansiyonuma bakıldı (normalmiş), kan değerlerimden demir ve gebelik şekeri normalmiş (daha önce telf ile öğrenmiştik) ve Nova'nın sesini dinledik. Bu gebeliğimde folik asit + diğer vitamin-mineralleri ve DHA içeren multivitamin tabletlerden alıyorum sadece. Onun içinde ayrı alınan demir haplarına göre daha az oranda demir var ama yetiyormuş demek ki. Beslenmem ile dengelemiş olmalıyım. 

Ebe elleriyle Nova'nın konumunu saptarken bir tekme atıp karnımı ve elini dalgalandırdı, o da epey şaşırdı :) Görüşme sonunda tüm sonuçlarımdan memnun olduğunu söyledi çok şükür.

Bundan sonra daha sık ebe kontrollerine başlayacakmışız, bir sonraki 3 hafta sonra. Ayrıca bu görüşmeden önce, bir de hastane ile görüşme olacakmış. Seçtiğimiz hastaneden bizim için randevu alacaklar ve sanırım artık orayı da ziyaret edeceğiz doğuma kadar. Doğum mevzusu ise daha hiç konuşulmadı. Buraya da hiç yazmadım ama ilk doğumda aklımda kalan vajinal doğumu denemek için heves duysam da, biliyorum ki doğum şeklini bebek belirliyor. Ben de kendimi şartlandırmadan akışına bırakacağım. Hangisi hayırlı ve sağlıklı olacaksa o olsun. Göbeğimin büyüme hızına bakılırsa, eski dikişlerim bu genişlemeyi kaldırabilecek mi bilmiyorum tabi.

Haftasonu kuzenimi ziyaret amacıyla Almanya'ya gittik ve bir gece kaldık. Bu durumda bütün ev ve hazırlık işleri duraksamış oldu. Ancak orada gittiğim bir pazardan biraz daha alışveriş yaptım. Bir de 3 saat süren yol boyunca (gidiş geliş 6 saat) battaniyede epey ilerledim :) Yarısı monte edilmemiş olsa da önceki hafta aldığımız karşımda duran dolap için süsleme hayalleri kurup duruyorum. Yavaş yavaş tamamlayacağız inşallah.

Ha bir de unutmadan midwife kontrolünden dönüşte baklava aldık ve iki tane yedim, muradıma erdim :)))

21 Ekim 2014 Salı

Haftanın Bilgisi: Tatlı Patates - Normal Patates

10:31:00 15 Comments
Bazı yiyecekler belli dönemlerde popüler oluyor biliyorsunuz. Yakın zamanda ben de tatlı patatesin ününü duyup denedim. Öncesinde patates-havuç-kabak karışımı bir tadı olduğunu okumuştum.

Çeşitli tarifler var elbette, ben çok az yağ ekleyerek kapalı kapakla kendi suyu ile pişirdim. Ancak başka şekillerde de yapsaydım tadı pek değişmeyecekti muhtemelen. Tabi ki ilave soslar baharatlar eklenmediği sürece. 

Eşim beğenmedi bense patatese yakın değil kabağa yakın buldum. Bildiğin bal kabağı hiç fark yok. Bal kabağını nasıl kullanıyorsan bunu da öyle kullanabilirsin ama patates olarak düşünüp de patates yemekleri gibi kullanırsan olmuyor. Sonuçta o kadar para vermeye gerek yok bence, duydum ki türkiyede kilosu 20tl civarıymış. Onun yerine bal kabağı (hatta diğer  uzun sarı kabaklardan) al daha iyi. Burda ise kilosu 2euro civarıydı, çok pahalı değil ama yemeyip çürüteceksen pahalı :)


Bir diğer bilgi de dün arkadaşım Banu sayesinde öğrendiğim ve çok hoşuma giden bir bilgi. Meğer patates kabuklarını toprağa ekersen yine patates çıkıyormuş. İlk fırsatta deneyeceğim. Toprağın bol olduğu (derin bir yere) ekmek gerekiyormuş.

20 Ekim 2014 Pazartesi

En Gerçek Duygu

11:40:00 4 Comments
Hayat çok zor. Gün sonunda başımızı yastığa koyduğumuzda o gün yaptığımız herşeyin etkisini bir süreliğine vücudumuzda hissederiz. Yürüdüğümüz yollar bacaklarımızı ağrıtır, çok okuyan gözlerimiz sulanır, bütün gün yükümüzü taşıyan belimiz ince ince sızlar... Ve aslında bu fiziksel yorgunluğun ardında, kendini her zaman kolayca gösteremeyen bir de duygusal yorgunluk vardır.

Sabahtan akşama kadar yaptığımız her işte, her anda, duygudan duyguya savruluyoruz. Bir günümüzü kabaca gözden geçirelim mesela, stres, heyecan, kızgınlık, neşe, öfke, sinir, mutluluk... gibi duygular arasında, gün boyunca o kadar çok gidip geliyoruz ki, ruhumuz karman çorman oluyor. Çoğunlukla bu durum, bedensel yorgunluk ve/veya çevremizdeki insanlara saldırganlık, ufacık bir olayda parlama gibi kendini gösteriyor. Ancak ben bu yazıda, bu duygusal kaosun etkilerinden nasıl kurtulabiliriz mevzusuna değinmeyeceğim. Çünkü, ilk önce kişinin böyle davrandığını farketmesi gerekir, sonra da kendine uyan rahatlama tekniklerine gitmesi...

Asıl değinmek istediğim ise, insan ilişkilerinde bu duygusal kaosun zuhurları. Özellikle eşimize, anne, baba ve kardeşlerimize karşı daha sert davranmamıza, çocuklarımıza karşı tahammülsüz olmaya, yolda tanımadığımız insanlara karşı hemen parlamaya... başlıyoruz. Bu davranışların o insanları kırması, aradaki bağı sarsması gibi sonuçlarının olması bir yana, bu agresif ruh halinin en çok ve en uzun vadede zararı kendimize oluyor. Sevdiklerimiz bir şekilde unutuyor veya affediyor ama içimizdeki dengesiz duyguların ayak izleri hep kalıyor. Çünkü kendimizi ara sıra yoklayıp şevkat göstermiyor ve affetmiyoruz. Daha fenası neden böyle davrandığımızı bile çözemiyoruz.

Duyguları yoğun şekilde yaşamanın çok güzel olduğunu düşünüyorum ama tabi farkında olarak. Neyi neden hissettiğimizi anlayarak duygunun içinde savrulduğumuzda bundan keyif alınabilir. Mesela ben, çok yoğun bir kıskançlığı dahi hissettiğimde bir süre onu iliklerine kadar hissedip ne yoğun olduğunu duyumsayınca şaşırır ve böyle yoğun hissedebildiğim için bir haz duyarım. Veya çok öfkelendiğimde herşeyi yapabilecek gücü veren adrenalini hissetmek de hoşuma gider. Vücudumun ne kadar güçlü olduğunu farkederim. Ve asıl önemlisi bu duygularımı bir önceki paragrafta yazdığım gibi yakınlarıma aksettirmeme konusunda dikkat etmeye çalışırım. Elbette ki her zaman kusursuz olmuyor ama beni frenleyen bir düşünce var.

Kasıtlı olarak bizi yaralamaya çalışanlar hariç, çoğu duygusal gelgitler iki kişi arasındaki fikir ayrılıklarından, hayatın zorluklarından ortaya çıkıyor. Çoğu zaman birbirimizi gereksiz yere kırıyor veya olmayacak sebeplerden ötürü gurur yapıyoruz. Bazen günlerce o gurur veya kızgınlığın esiri oluyor, surat asıyor, her günümüzü mutsuz geçiriyoruz. Bu durumda kendimize sormamız gereken şu: içinde hapsolduğumuz duyguları kişiye karşı duyduğumuz gerçek hisler mi? Bunu anlamanın yolu ise şu: (allah göstermesin) o kişiyi tam o anda kaybetsen ne hissedersin? Bu soruya cevap olarak duyumsadığınız his gerçek ve en önemli histir, gerisi faso fiso.

Bu durumda ne kendimizi ne kırgın olduğumuz kişiyi günlerce mutsuz etmenin, günlerimizi mutlu ve keyifli geçirmek mümkünken ömrümüzü böyle önemsiz şeylerle heba etmenin anlamı yok. Böyle bir dalganın etkisinde sürüklendiğimizi farkeder farketmez kendimizi frenleyip durmak, sorunu çözmek için harekete geçmek yapılacak en hayırlı şey olacaktır.

19 Ekim 2014 Pazar

Yurtdışında Hamile Olmak

21:14:00 1 Comments
Canın bir şey çektiğinde eğer o gün hafta içi günlerinden biriyse saat 18'e kadar bulup yemek zorunda olmak demek. Tabi o canının çektiğini satan bir yer varsa, veya ulaşılabilir mesafedeyse.

Cumartesi ise canının herşeyi çekmesi mümkün değil, açık da olabilir kapalı da. Tabi 18den sonra böyle bir hakkın yine yok...

Pazar ise hiç aşerme hakkın yok. Otur oturduğun yerde!

Ya da ha bileğime kuvvet deyip mutfağa yürü, yapmayı gözün yemiyorsa veya evde malzeme yoksa (malum alacak yer de yok) avuç içlerini yalayıp memene sür ki şişmesin. Sonra kocaman yutkun ve unut.

Allahtan bu anların sayısı 1-2 yi geçmedi. Aferin bana!


17 Ekim 2014 Cuma

Tuvalet Eğitimi Ne Zaman Verilmeli?

21:56:00 5 Comments
 Her annenin çocuğu bezden ayırma döneminden korktuğuna bahse girerim, özellikle de ilk çocuksa :) Alıştırma sürecinde yaşanacak çiş ve kaka temizleme mevzusu, ıslanmış kıyafetler, çarşaflar, gece kontrolleri... Bu yüzden kimi anneler bu süreci mümkün olduğu kadar geciktirme, çocuğun daha bilinçlendiği dönemlere kadar bekleme eğiliminde olabiliyor.


Geçenlerde Almanya'da yaşayan Öğrenen Anne de bu geciktirmeyi destekleyici bir yazı yazmıştı. Alman çocuklarının 3-4 yaşlarında bezli gezmesinin çok normal karşılandığından bahsetti. Türkiye'de ise en başta bilmiş teyzelerin teröründen dolayı hiç bir anne bu kadar uzun süre bekletmeye cesaret edemez.

Ben de çocuğun bezsiz yaşama alıştırılmasının pek geciktirilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Pek çok kaynakta bu geçiş için ideal zamanın 2-2,5 yaş civarı olması gerektiği yazar. Tabi her çocukta bu yaş aralığı, genelde bu işin tercih edildiği yaz dönemine rastlamıyor. Kış bebeklerinin soğuk aylarda bezsiz bırakılmasının çocuğu üşütebileceği ve kazalarının temizliğinin daha zor olabileceğine katılıyorum elbette. Ancak kış da olsa sonuçta 3-5 günlük bir sürecin gerekirse eve kapanılıp aşılması, ilerki zamanda olabilecek zorluklara göre daha kolay olabilir.

Bu yazıda elbette ki bezsiz bebek ekolünü dahil etmiyorum. Doğuştan itibaren veya daha ilk aylarda başlayan bir yöntem bu. Bu akıma inanan ve uygulayan anneleri eleştirmiyorum. Gözlemlediğim kadarıyla tecrübeli anneler (ikinci veya üçüncü çocuklarda) bu yöntemi tercih ediyorlar. Benim için ise, ilk anneliğin getirdiği tecrübesizlikten ötürü, tuvalet konusuna gelene kadar öğrenip yoluna koymam gereken pek çok aşama olduğundan ona sıra gelmesi imkansızdı.

Biliyoruz ki normal şartlar altında her bebeğin fiziksel ve psikolojik gelişim evreleri birbiriyle üç aşağı beş yukarı aynıdır. Bir- iki ay sapmalar olabilir ama sıralama değişmez. Bu yüzden tuvalet eğitimi için ideal yaş olarak verilen 2-2,5 yaş aralığı için çocuğun bazı fiziksel gelişimleri tamamlamış olması beklenir. Bunlar kabaca şöyle listeleniyor
- Yürüyorsa
- Merdivenleri yardımsız inip çıkıyorsa
- 3 saat kuru kalabiliyorsa
- gece kuru kalıyorsa
gibi fiziksel gelişimler
- sizin komutlarınızı anlıyorsa
- ıslaklıktan rahatsız oluyorsa
- kaka ve çiş geldiğinde bir şekilde ifade edebiliyorsa 
...gibi bilişsel gelişimler olarak belirtilir.

Ben buna ilave olarak bir de psikolojik gelişimlerin göz önüne alınması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu dönem ayrıca terrible two dönemiyle de çakışıyor.

Siz de görmüşsünüzür veya duymuşsunuzdur; yabancı çocuklar nasıl da söz dinliyor, nasıl da uslular. Bizim Türk çocukları onların yazında azman gibi kalıyorlar. Bunu diğer annelerle çok tartıştık sosyal medyada, kimine göre genetik kimine göre yetiştiriliş tarzından böyle ama sonuç onlarınki söz dinliyor, bizimkiler dinlemiyor.

İşte tuvalet eğitimi vereceğimiz dönemin de bizim dediğim dedik çaldığım düdük çocuklarımızın, en uysal oldukları döneme denk getirilmesi, hem annenin ruh sağlığı hem de sürecin başarıyla sonuçlanması için önemli. Yoksa çok uzun süren bir geçiş dönemi, hatta pes edip geri dönüşler yaşanabilir.

Ben kızımı alıştırırken buna dikkat etmedim, daha doğrusu farkında değildim ama iyi ki de 2,5 yaşından sonraya bırakmamışım diyorum çünkü şimdi durum çok fena (2,5 yaşını 1 ay geçti şuan). O kadar çok inat ediyor ki, oyunu bırakıp tuvalete gitmiyor, çok uzun süre tutmaya çalışıyor, bazen sürükleyerek götürmek zorunda kalıyorum ve bazen de oyunu bırakmayıp kaçırıyor. Yani bu dönemde başlasaydım önceki gibi kolay olmayacaktı.

Oysa alıştırdığım dönemde (2 yaşını biraz geçmişti) yeni bir sorumluluk almaktan heyecan duymuş ve olayı oyun gibi algılamıştı. 3 günde de tamamen alışmıştı.  İki yaşın başlarında daha bir büyüme hevesinde, ev işlerine daha çok katılmak isteme, neler yapabileceklerini keşfetme eğiliminde oluyorlar. Bebeklikten çıkıp dünyayı kendi tecrübe etme dönemi. Oysa 2,5 yaştan sonra artık neler yapabileceğinin farkına varmış ve zevkleri tercihleri ve prensipleri oluşmaya başlamış oluyor.

Dolayısıyla bezsiz hayata geçişin bu ilk keşfetme dönemine denk gelmesi anneler için daha hayırlı olacaktır. Elbette bunu tam 2-2,5 yaş şeklinde sınırlamak doğru değil. Birkaç ay artı veya eksi olabilir, çocuktan çocuğa değişebilir. Uygun dönemin geldiğini anlamak için yukarda yazdığım fiziksel ve bilişsel gelişimlere ilave olarak bahsettiğim psikolojik gelişimlerden
- keşfetme yeni şeyler deneme hevesi
- sorumluluk alma hevesi oluşup oluşmadığına ve
- bir şeyle meşgul iken dikkatini başka bir yöne çekip çekemediğinize dikkat edin. Eğer hala dikkatini dağıtıp farklı birşeye yönlendirebiliyorsanız, bu tuvalet eğitimi için uygun dönemdir (malum oyunu bırakıp wc ye gitmesi lazım). Ancak gerçekten bir süre sonra ne yaparsak yapalım dikkatini dağıtmak mümkün olmuyor. İşte o döneme geçmeden bu iş biterse ne ala!

Hadi bakalım kolay gelsin :)

Bu konuyla ilgili diğer yazılarım:
Tuvalet eğitimine giriş
Bezsiz Helodünya

15 Ekim 2014 Çarşamba

2. Gebelik Günlüğüm 25. Hafta

20:15:00 7 Comments
Bu hafta kocaman göbeğimle bir merhaba diyeyim.


Sadece göbekten şişmeye devam ediyorum şimdilik. Almış olduğum toplam kilo hala 4 gözüküyor bu iyi haber ama bu göbeğin daha ne kadar uzayacağını merak ediyorum. İlk gebeliğimde de, diğer gebelere göre iri bir karnım vardı ama bu kadar öne doğru değildi.

Yatmak kalkmak uyumak günden güne zorlaşıyor. Fakat artık bu rahatsızlıkların bir sebebi de tekmeler. Karnımı yamultan tekmeler atıyor Novacım. Bazen öyle geriniyor ki, özellikle mesaneme doğru gerindiğinde kasıklarımı acıtıyor. Bir de bu hafta, yoğun olarak hissettiğim bir korku su yüzüne çıktı. Helo karnımdayken dikey durduğundan genelde hep tekmeler kasıklarımda ve mesaneme doğru olurdu. Nova da, bazen mesaneme yoğun tekmeler savuruyor ve bu his hemen ablasının doğum öncesini hatırlatıyor bana. Aynen böyle yoğun mesane tekmeleri ardından suyunu patlatmıştı, şimdi bu tekmeleri her hissettiğimde suyum patlayacak diye aklım gidiyor. Daha çok erken, uslu dur olur mu Nova'cım.

Baby center mailleri gibi, Hollanda'da, de Kraamvogel isimli bir hizmetten (bunu da ayrıca yazmam lazım) haftalık gelişim mailleri alıyorum. Bu haftanın yazısında nesting urge denilen bir psikolojik döneme girmiş olabileceğimiz yazıyordu. Anlamı hayvanların yeni doğacak olan bebekleri için yuva hazırlama güdüsüymüş. İnsan gebeler de, daha vakit olmasına rağmen bu haftalarda bu hazırlıklara yoğunlaşır, bebek eşyaları, odası gibi hazırlıklar için yoğun bir heveste bulunurmuş. Aynen ben de böyle hissediyorum ve geçen hafta bu anlamda bir çok iş yaptım. 

Önceki hafta yazısında belirttiğim ön yıkama denemesinden sonra kalan tüm kıyafetleri de yıkadım, hepsinin lekeleri çıktı katlayıp kaldırdım. Tekrar yıkayacağım ama elimde kullanılacak olanları ve satın almış olduklarımı bir liste yaptım. 


Sonraaa haftasonu da ikeaya gittik. Alt açma üniteli bir dolap aldık, ayrıca bir gardrop daha alacağız (o gün arabaya sığdıramadık). Üstelik eşim de bu nesting urge psikolojisine girdi o da her akşam internetten araştırıyor :)

Bir de battaniye başladım, önce tığla denedim çok kalın oldu şimdi şişe döndüm ama güzel olacak gibi görünüyor bakalım?


Helocum kardeşinin varlığını oldukça kabullenmiş görünüyor. Bir de bana karşı aşırı nazik davranıyor. Bir video seyretmiştik birlikte; anne karnında bebeği çizgi film şeklinde göstermişler, anne yemek yedikçe karnındaki bebek zıplaya zıplaya yağmur gibi yağan yiyecekleri yiyordu. Çok sevimliydi. Helo da yediği her şeyi kardeşi de yesin diye benimle paylaşıyor, yatmadan önce onu gıdıkladığımda şimdi de kardeşimi gıdıkla diyor, ne yapıyor gülüyor mu diye soruyor.  Gün içinde uyudu mu uyandı mı acıktı mı ... bir sürü şey soruyor ve sıkı sıkı sarılma fasıllarımızda anne ezildik ezildik diye beni uyarıyor :)

Çok şükür...


Haftanın Bilgisi: Youtube'dan video ve şarkı indirmek

15:05:00 1 Comments
Bundan böyle bazı pratik bilgiler içeren haftalık yazılar yazmaya karar verdim. Bu günkü konumuz ise üye olduğum amsterdam anneleri facebook grubunda sorulunca aklıma geldi.

Biliyorsunuz youtube dan müzik dinlemek ve video izlemek için internete bağlı olmak gerekiyor. Oysa internete bağlanmadan müzikçalardan mp3 şarkılar dinlemek veya videoları bilgisayarımıza kaydedip oradan izlemek mümkün. Özellikle ufak çocukları olan anneler bunu kullanabilir. Youtube'da gezinirken sakıncalı etkilere maruz kalmasını önlemek için, önceden çocuğunuzun sevdiği videoları indirip bir arşiv oluşturabilirsiniz.

Bu işi yapan çok sayıda web sitesi var. Hepsini incelemediğim için şu veya bu diye tavsiye veremeyeceğim. Google'dan youtube mp3 dönüştür, youtube video indir gibi aramalar yaparsanız bu sitelere ulaşacaksınız. 

Sitelerin çalışma mantığı şöyle. Youtube'dan idirmek istediğiniz videonun urlsini  alıyorsunuz. Video yakınlarında yer alan paylaş butonunda bağlantıyı kopyala gibi bir kısım yer alır. İşte bu o videonun url adresidir. Bu adresi dönüştürme/indirme yapacağınız sitede ilgili yere yapıştırdığınızda, o video  için işlem yapacak ve size bir sonuç dosya verecek. Bunu kaydettiğinizde dosyanız hazır oluyor.


Biliyorsunuz youtube da aynı şarkı veya video için birden çok seçenek olabiliyor. Kaydedeceğiniz dosyanın daha kaliteli olması için, indirme yapacağınız videoların iyi ses veya görüntü kalitesinde olanlarını seçmek daha iyidir.

13 Ekim 2014 Pazartesi

Yeni Dönem

18:33:00 13 Comments

Geçen hafta hayatımızda yeni bir döneme girdik: artık bir babysitter ablası var kızımın! Yaşasın!

Aslında ne ev işlerinde ne de çocuk bakımında bir yardımcı ile çalışacağım hiç aklıma gelmezdi. Ben, 'her işi kendim yaparımcılar'dan biri olarak doğrusu buna da direndim. Fakat hamileyken ev-çocuk bakımı gibi işlerin hiç de kurduğum kadar kolay olmadığını feci şekilde tecrübe ettim. Bu hamileliğim ilkinin yanından bile geçmiyor, öncekinde meğer ne kadar çok boş vaktim varmış.

Kızım uzun zamandır gündüz uykusu uyumuyor (bu sıralar geri döndürmeye çabalıyorum ama kısmen başardım henüz daha tam çözemedik). Bütün gün onun yanında oturmamı oynamamı istiyor. Son zamanlarda yemek bile yapamaz olmuştum. Çevremizde annem ablam veya komşularım falan olsa, onlar geldiğinde biraz göz kulak olurlar bu sırada çorbamı falan yapabilirdim belki ama o da yok tabi. Ev temizliğinden zaten çoktan vazgeçmiştim, ancak hafta sonları babası varken yapabiliyoruz.

Tabi gün içinde neredeyse hiç oturmuyorum, otursam da dinlenecek gibi değil, kaçamak oturuşlar. Şimdilik haftada üç yarım gün okula gidiyor ve o günler nispeten daha kolay geçiyor. (Okul toplam 3 saat sürüyor yolda geçen zamanı çıkarınca bana kalan 2,5 saat oluyor) En azından yemek yapabiliyor biraz etrafı toplayabiliyorum. Vakit kalırsa da kahveli sütümü içebiliyorum (hamileyken fazla kahve içmiyorum kafeinsiz kahve kullanıyorum süte de)

Fakat okula gitmediği zamanlar feci yorucu oluyor. Türkiyeden gelir gelmez babysitter aramasına başlamıştık. Niyetimiz okula gitmediği günler 3 saatliğine bir oyun ablası gelsin, Hollandaca konuşsun ve ben de biraz dinleneyim veya diğer işlerimi yapabileyim. Yaptığımız bir kaç görüşme,bizim istediğimiz ve onların müsait olduğu zamanların tutmaması yüzünden olumsuzdu. Son görüştüğümüzle de anlaşınca kaçırmak istemedik ve geçen hafta hemen başladık.

Hollandada hizmet veren oudermatch.nl isimli bir siteden, bulunduğumuz konuma ve özelliklerine göre babysitter araması yaptık. Şimdiki kız çok tecrübeli değil ancak uygun birini bulmanın öyle kolay bir iş olmadığını anlayınca, aynı zamanda evde ben de olacağım için fazla incelemedim. Önemli olan güleryüzlü sorumluluk sahibi biri olmasıydı, beklediğimizden de iyi çıktı.

Bu günle birlikte beraber geçirdiğimiz üç günün sonunda Helo'nun onu çok sevdiğini, hatta hep kalmasını istediğini söyleyebilirim. Şimdilik ben neredeyse sürekli yanlarındayım ama ara sıra iş bahanesiyle yalnız bırakmaya başladım kısa sürelerle. Onlar aralarında hollandaca konuşuyor ( helo konuşamıyor tabi) o türkçe derdini anlatmaya çalışıyor, ben çevirip ingilizce kıza söylüyorum, o da benimle ingilizce konuşuyor. Helocumla da konuşurken bazen ingilizce karıştırıyor cümlelerinin arasına. Dışarıdan bakıldığında karman çorman bir iletişim gibi görünüyor. Fakat hayretler içinde görüyoruz ki (buna kız da şaşırıyor) Helo, hem hollandaca hem ingilizce anlıyor. Zaten ingilizce biraz biliyordu, ben de sık sık komutlarımı ingilizce ve türkçe tekrar ediyorum. Hiç hesapta yokken ingilizceyi de araya katmış olduk. Gerçi hollandacaya alışınca vazgeçebilir ama mühim değil. Şimdilik birbirlerini basitçe anlayacak kadar hollandaca öğrensin yeter. Okul ve babysitter sayesinde her gün 3 saat hollandaca duymuş oluyor. Her halde çok uzun sürmez anlamaya başlaması. Gün içinde biz de beraber öğrendiğimiz kelimeleri tekrar ediyoruz. Evet ben de öğrenmeye başladım sayesinde :) Ancak şu gırtlaktan çıkardıkları sesi çıkarabileceğimi hiç sanmıyorum.

Ne diyordum, eminim ilerleyen günlerde birlikte daha çok vakit geçirebilecekler ve benim de yüküm azalacak. Yoksa artacak mı demeliyim :) Koca göbeğimle hareketlerim zamanla daha da kısıtlanıyor. Daha çok dinlenmeye ihtiyaç duyduğum zamanlarda ve eğer gerekirse acil durumlarda babysitterdan destek almamız iyi olacak. Şimdiden başlamalıydık ki birkaç ay içinde hem biz hem de kızım tanıyıp güvenebilecek duruma gelelim. Doğumdan sonra da yardımı olur herhalde. Üstelik de ilginç bir tesadüf oldu ki bu kız doğum sonrası eve gelip bebek ve anne ile ilgilenen hizmet hemşiresi olmak istiyor. İlk tecrübesini de yaşamasına vesile oluruz belki :)

8 Ekim 2014 Çarşamba

2. Gebelik Günlüğüm: 24. Hafta

22:18:00 4 Comments
İstanbul'dan geleli 2,5 hafta oldu ama bize 2,5 ay gibi geliyor. Geldiğimizden beri her gün bir görüşme, bir aktivite, üstüne bir de hastalık nasıl öyle uzun geldi ki. Bu hafta da pek bir yoğun geçti, neler yapmıştık şu an kafamı pek toparlayamıyorum bile, aklıma gelenleri yazayım.

Hamileliğimle ilgili en önemli gelişme belki de gebelik şekeri testinin sonucu oldu bu hafta. Helo'ya hamileliğimde slovakyada bu testi yaptırdığımızda hemen sonucu vermişlerdi. Burda 5 gün sonra gebelik merkezine bildiricez, sizi onlar arayacak dediler.Haberin gelmesi de 8 günü buldu. Bekle bekle meraktan çatladım. Tabi bunun bir sebebi de araya bayram girip de bütün gün ağzımı sulandıran tatlı fotoları görmekten olabilir :) Ancaak kendimi tuttum ve yemedim. Ya şekerim varsa ya birşey olursa diye... Neyse ki sonucum iyi çıktı, şeker yokmuş oh bee.

Geçen hafta yazımda bahsettiğim siparişim geldikten sonra biraz daha havaya girmeye başladık sanki. Kızım minik kıyafetleri görüp inceledi, fazla kıskançlık belirtisi göstermedi ama ben yine de onun da bebekken bir sürü kıyafeti olduğunu söyledim. Merak etti ve hemen göstermemi istedi. Böylece hiç planlarımda yokken çatı katından eski kıyafetlerini çıkardık, o inceler ve giymeye çalışırken ben unisex olanları (ilk aylara ait olanların çoğu öyleymiş) ayırdım. Böylece ne zaman yapsam diye düşğndüğüm iş bir anda aradan çıkmış oldu. Fakat çoğu sararmış ve lekelenmişti. Bir kısmını yıkayıp temizlenecek mi diye görmek istedim ve çok şükür temizlendi. Çok sevindim tabiii. Aşağıda öncesi ve sonrası fotoları gözüküyor. 



Bu denemenin ardından diğer yıkamadıklarımı da yıkayıp, elimde kalacakları ve eksikleri listeleyeceğim. İhtiyaçlarımızı yavaş yavaş almaya başlasak iyi olacak. Helo'da aşırı alışveriş yapmamıştım şimdi de gerektiği kadar olacak kısmetse.

Bu hafta bir diğer değişiklik de duygularımda oldu. Ne kadar istesem de karnımdaki bebeğe samimi laflar söyleyen, sevgisini yoğun gösteren annelerden olamıyorum. Helo'da da öyleydi. Her ikisini de çok istememe rağmen içimde coşkun duygular taşımıyordum ve bunu ne zaman düşünsem suçluluk hissederim. Bu hafta bu zincir kırıldı. Bunda kızımın etkisi büyük. Gün içinde sık sık bebeği hatırlıyor, gelip seviyor, onunla neler yapacaklarını anlatmamı istiyor. Ben de hayallere dalıyorum tabi... Gün içinde bu kadar yoğun düşününce, Nova'yı da çok sevdiğimi derinden hissetmeye başladım ve ona da belli etmeye çalışıyorum artık :)

Bazen gerçekten zaman çabucak geçsin ve kollarıma alayım istiyorum. Bir keresinde bunu Helo'ya da söyledim. Çabucak büyüsün de çıksın artık dediğimde "hayır anne olmaz yavaş yavaş büyüyecek" dedi bilmiş bilmiş :) Peki öyle olsun bakalım.

Sağlıkla büyü ve seni çok seven ailene gel Novacım. 

Not Olsun

11:43:00 5 Comments
Helodünya'ya ait unutmadan not etmek istediklerim var.

Dün okula gidişi de dönüşü de keyifliydi çok şükür. Artık alıştı sanırım. Her gün bir iki hollandaca kelime öğreniyor. Gün içinde bana bir şeyler söylüyor, bilmediğim ve biraz da düzgün söylemeyediği için ben anlamıyorum tabi. Sonra şu demek diye açıklıyor. Dün kalem  ve bacak öğrenmiş mesela. Gün içinde okulda neler yaptığını çok merak ediyorum. Bazen çok anlatıyor her yaptığını, bazen hiç. Dün heyecanla anlattığı şey ise beni epey duygulandırdı: " anne bir çocuk elimi tuttu, ama sıkı sıkı tuttu hiç bırakmadı" dedi. Elele tutuşup ne yaptınız diye sordum, " hiiiç öyle durduk"

Herhalde bir şey için sıra beklerlerken elele tutuştular. Arkadaşının onun elini tutması çok hoşuna gitti sanırım anlatırken çok heyecanlıydı. Bu güne kadar ara sıra istanbula gidip de gördükleri ve parkta vs rastlayıp biraz oynadıkları dışında hiç arkadaşı olmadığı için arkadaşlık kavramını yeni tadıyor ve onun için çok mutlu olmuş. Canım kızım...

Bir diğer anımız da dünkü yazımdan sonra aklıma geldi. İstanbulda kaldığımız sürece her sabah dedesiyle haşlanmış yumurta tokuşturdular. Tabi bu sırada, acaba yumurtadan ne çıkacak tarzı konuşmalar da oldu. Dedesi benimkinden kuş çıkacak mı bakalım diye sorduğunda, "hayıy kuş yumurtaları kuçuk olur" şeklinde itiraz etti. Bir sabah yine babam sordu:
-Dila, yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan çıkar?
- Yumurta tavuktan çıkar.
- A neden tavuk da yumurtadan çıkar.
- hayıy yumurtadan tavuk çıkmaz civciv çıkar

diyerek yumurta-tavuk paradoksuna çözüm getirmiş oldu. Koca tavuk yumurtadan nasıl çıksın değil mi ama :)

7 Ekim 2014 Salı

Devasız Dertlere Düşürme Bizi

11:26:00 10 Comments
Yüreğim yaralı gözümde yaşlar
Yıldızlar doğarken acılar başlar
Yaralı bir kuşa atılmaz taşlar 
Devasız dertlere düşürme beni.

Göklere açılan eller aşkına
Aşkı heceleyen diller aşkına
Sabahı bekleyen diller aşkına
Devasız dertlere düşürme beni...

Birkaç gündür dilimde bu şarkı var ve bu sabah doya doya dinledim. http://youtu.be/hv3lW0n-AH8

Hala iyileşmedim. Basit bir soğuk algınlığı ama çok zorluyor. Bu gece de öksürükten pek uyuyamayınca, uykusuzluk ve baş ağrısıyla birlikte günüm pek aymadı. Öyle karamsardım ki karşıma kim çıksa yakıp yıkarım hallerinde buldum kendimi. Gerçekten eğer fiziksel olarak kötü durumdaysak ona sımsıkı bağlanmış psikolojimiz de çöküyor. Yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan hikayesi gibi, hastalıktan moralsizlik mi doğar  yoksa moralsizlikten hastalık mı çıkar belli değil. Bunu düşününce aklıma daha ağır hastalıklarla mücadele edenler geldi. Kanser hastalarına falan hep denir ya, moral çok önemli pozitif ol bla bla, o an aslında bunun hiç kolay olmadığını iliklerine kadar hissettim.

Neyse ki sevdiklerimiz var, bazı şanslı olanlarımızın yüzüne gülümseyen masum çocukları var da kendimizi toparlayabiliriz. Ve tabi çok şükür her derdimizde sığındığımız yüce yaradan var. Hamdolsun ki derdim devasız değil, belki birkaç gün sonra hatırlamayacağım bile. Şimdi ise yazdım rahatladım.

Ya bâsit cellû celallahû ( rabbim gönlüme genişlik ferahlık ver)

Dua ile...

5 Ekim 2014 Pazar

Doğasever Kızım

21:26:00 7 Comments
Aslında doğayı, toprağı, börtü böceği sevmeyen çocuk yoktur zannedersem. Fakat ne yazık ki her çocuk doğayı doyasıya yaşama şansı bulamıyor. Hollanda genel olarak ciddi derecede yeşil olmasına rağmen, bizim evin konumunun, buradaki diğer yerleşimlere göre bu açıdan biraz daha avantajlı olduğunu gördük yaşadıkça. Bu yüzden kızım, çok ufaklıktan itibaren doğayla içiçe büyüyor.

Tabi bu doğa tamamen vahşi el değmemiş bir doğa değil. Nispeten bakımlı alanlar. Ancak hem merkezde yer alan Amsterdam Ormanı'na hem de evin hemen yakınında bulunan küçük ormana sık sık gidiyor ve insanların ayak basmadığı kısımları da inceliyoruz. Uzun zamandır doğada vakit geçirme şansına sahip olduğundan herhalde, dikkati çok iyi. Geçen gün mesela bu güne kadar ikimizin de hiç görmediği türde turuncu kabuksuz bir salyangozu gördü yaprakların arasında. Bana gösterdiğinde farketmekte epey zorlandım çünkü hem yaprakla aynı renkti hem de hareketsizdi. Bu güne kadar çok sayıda sürüngen, böcek, kuş çeşidini, farklı ağaçları ve yemişlerini görüp öğrendi. Bunların büyük bir kısmını ben de onunla birlikte ilk defa görüp öğrendim.

Evimize çok yakın ve içinde ayrıca bir çiftlik ve koşturmak için geniş çim bir alan olan bir orman ve  var. Eve uzaklığı yürüyerek 5-10 dk. 

Canımız her istediğinde çiftliğe veya ormanda yürüyüşe gidiyoruz. Bu yaz böğürtlen çalılıklarını farkedip böğürtlen topladık bol bol. Ayrıca bir sürü fındık ağacı farkettik. O sırada yeni oluşmakta olan fındıkları da tatilden sonra toplarız diye sadece çok az fındık toplamıştık.

Geçenlerde ise fındıklara bakmaya gittik birlikte ama bulamadık. Hepsi yere dökülmüş, yerden toplanıp yeniyor mu bilemedim. Yine de biraz topladım ama daha tadına bakma fırsatım olmadı. Fındıkları ararken bir de ne görelim, kocamaaan bir kestane ağacı. Yanımıza birkaç numune alarak eve geldik.

Bendeniz at kestanesi dışında kestane ağacı görmüş değildim. Araştırınca bu topladıklarımızın yenilen kestaneler olduğunu öğrenmiş oldum. Bu durumda bize yine orman yolu gözüktü, kovamızı aldık toplamaya gittik.


Kestaneler dikenli kabuklarıyla yere düşüp patlamış oluyor. Dikenler çok acıtıyor ve her yerde var. Helocum dikkatle hareket ediyor.


Kimi kestaneler buruşuk veya zarar görmüş, hangilerini toplaması gerektiğini öğreniyor. Eğer delikse içine kurt ve böcekler girdiğini biliyor.


Daha çok kestane var ama yeter anne diyor, kova çok ağır oldu sonra taşıyamam. Başka zaman yine geliriz. O gün 1 kilodan fazla kestane topladık.


Biraz ormanda yürüyoruz. Suya dalıp yiyecek arayan su tavuğunu, ördekleri, balıkçılları izliyoruz. Arada köpeğini dolaştıranlar geçiyor yanımızdan, her köpek Helo'yu bir kez kokluyor :) Çiftliğe gitmek istiyor ama ben çok yoruldum, eve gidip öğle yemeği yememiz lazım, sonra geliriz deyip ayrılıyoruz.


Bir yaşlı amca koşmuş ormanda, köprünün üzerinde biraz durup bacaklarını kollarını esnetiyor. Helo'da ona bakarak aynısını yapıyor ama çoğu hareketi zaten biliyordu çünkü babası evde her yemekten önce biraz spor yaparken ona eşlik eder.


Dönüşte çalıların arkasındaki bu gizli bölüme uğruyoruz. Ağaç suyun üzerine doğru eğilmiş, bu alanın üzeri diğer ağaçlardan kapanmış, arkası da kapalı yoldan gözükmüyor, gizli bir odacık gibi. Burda biraz oturup etrafı seyrediyoruz her gidişimizde. Uzun bir dal ile balık tutmaca oynuyoruz, suya vuruyoruz. Bazen de totoroyu çağırıyoruz.

Genelde çoğu yere giderken yanımıza kitap ve oyuncak alırız ama ormana giderken asla. O kadar çok oynayacak keşdedecek şey var ki. Dallar, yapraklar, sesler, çiçekler... Ormandayken ona hiç şunu yapalım, buraya bakalım vs demeden kendini oyalayabiliyor, hoplaya zıplaya yürüyor ve şarkılar söylüyor.

Doğa ne büyük bir hediye...

4 Ekim 2014 Cumartesi

Hastayım Hasta Canım İster Pasta

10:26:00 9 Comments

Hastayım hasta, canım ister pasta, kalk gidelim dansa, dansta yersin pasta...

Ne çok söylerdim çocukken, tabi o zamanlar hastayken nasıl dansa gideceğimi hiç düşünmemişim :)

Perşembe günü bütün gün evde olan Helo'nun başına merkür mü dolunay mı vurdu bilemeyeceğim. Öyle çok huysuzlandı ki, tüm gün (tabi ki uyumadı) beni on dakika oturtmadı. O gün o kadar çok sinirlenmişim ki babası gelince kendimi yatak odasına kapadım. Saat 6 dan 9 a kadar uyumadan yattım, sakinleşmeye çalıştım olmadı. Allahtan eşim yemeği ve uykusuyla ilgilendi ama ben o gece saat 2 de hala sinirden ve yorgunluktan uyuyamamıştım. Ve sabaha bingo. Yıllar önce geçirdiğim çok ağır faranjit ne zaman bağışıklığım zayıflasa nükseder ve o gece beni gafil avlamış. Nur topu gibi bir faranjitle uyandım sabah.

Aynı gün Helo'da böğüre böğüre ağladığı, o gün bir dondurma yediği, soğuk havaya rağmen bahçede kendini komple ıslattığı için olsa gerek (tabi beni de yıkadı hortumla) ses kısıklığı ve öksürükle uyandı ertesi sabah. Şu an ikimiz de hastayız. O öksürüyor ben yutkunamıyorum :(

Tabi bu arada günlerdir instagramda bayram tatlıları yayınlanıyor ve ben hastayım hasta canım ister baklava modunda bakınıp duruyorum. Artık bayram bitene kadar fazla girmemeye karar verdim.

Yani anlayacağınız bizde bayram böyle başladı. Bu gün amsterdamda muhtemelen son yazdan kalma gün olduğundan çilek tarlasına gidecektik ama bilmem mümkün olabilecek mi. 

Hepinize iyi bayramlar.

Not: fotoğraf Happy Sweet Gifts'in tasarımlarından birine ait. Şu an süregelen çalışmanın ön izlemesi :)

1 Ekim 2014 Çarşamba

2. Gebelik Günlüğüm 23. Hafta

20:43:00 4 Comments
Zaman hem hızlı hem yavaş geçiyor bu günlerde. Bir yandan doğuma sanki çok varmış gibi geliyor bir yandan da günlük düzenimin üç aşağı beş yukarı nasıl olduğunu bildiğimden, ilerleyen günlerde, nasıl vakit ayırıp da hazırlıklara girişeceğim diye kara kara düşünüyorum. Öyle geniş zamanlar yaratamıyorum hiç bir şeye, evde çocuk olunca ekstralar hep iki arada bir derede yapılıyor.

Eşim daha birkaç ay önceden bana bir liste ver demişti. İnternet alışverişleri için kampanyaları takip edelim, hemen almasak da elimin altında dursun, ara sıra bakıp alırız... Fakat ben değil liste hazırlamak, liste hazırlarsam içine neler yazılacak hepsini unuttum. Birkaç gündür düşünüyorum düşünüyorum aklıma tulum ve çıtçıtlı badi dışında hiç birşey gelmiyor. Gerçi Helo'nun unisex kıyafetlerini ayıklamam lazım ve bir çok eşya da zaten var, belki fazla birşey almamız gerekmeyecek ama gel gör ki kafamı bir türlü toparlayamıyorum. 

Dün birkaç mağazanın internet sitesinin yenidoğan bölümlerini inceledim. İndirimde olan bazı ürünleri, keyfime göre sepete attım. İlk alışverişimizi yapmış olduk, bu bile çok heyecan verici :) Bu arada erkek kıyafetlerinde renk tonlamaları hep aynıymış :(

Pazartesi günü gebelik şekeri testini yaptırdık. Normal zamanından önce yaptıracağımızı söylemiştim. Sonucu cuma günü belli olacakmış. Bu sefer fazla zorlanmadım. Sadece iki saat Helo'yu oyalamak çok zordu (malum yanımızda götürdük bırakacak kimse yok). Son bir saatte arabada oturmayı akıl ettik de o zaman daha kolay geçti.

Bu hamileliğimde ay ay bebeğin kilo-boy takibi yapılamıyor ve doğrusu benim de aklıma gelmiyor. Şu an ne kadar hiç fikrim yok. Baby center maillerinde haftalık bilgiler yazıyor pound cinsinden falan ama onları da çevirmek zor geliyor. Ultrason ile bakıldığı zamanlarda ise haftasına uyan hatta biraz önde giden değerleri var diye hiç sormadım bile. Oysa önceki gebeliğimde nasıl da önem veriyordum bu mevzuya.

İkinci hamilelikte biraz daha takıntısız oluyormuş insan. Bir de tabi daha meşgul. Eskisi gibi gün boyu hamileliğe ve kendime bakmaya özen gösteremiyorum. Mesele hala çözemediğim düzenli yemek yeme meselesi var. Günde üç öğün yemek, meyve-kuruyemiş- kalsiyum (süt,yoğurt) üç öğün de ara öğün sayacak olursam bunlara uymam hiçbir gün mümkün olamıyor. Saatler kayıyor, ara öğünler unutuluyor, kimi zaman öğlen yemeğim 4-5'e sarkıyor. Günde içmem gereken yarım kilo sütü hiç tamamlayamıyorum :( Karnımın acıktığı bir boşluk hiç oluşmuyor. Umarım yeteri kadar besleyebiliyorumdur Nova'yı. Genelde yemeye çalışıyorum ama çoğu zaman canım istemiyor ve üstüne bir de mide yanmalarım başladı bir hafta önce eyvah eyvah. Helo'da çok çekmiştim mide yanmasından :(

Bu haftaya kadar 4 kilo almış bulunuyorum. Hamile kaldığım kilo ve bu zamana kadar aldığım kilo önceki hamileliğimle neredeyse aynı (hatta biraz az) olduğundan herhalde öncekindeki gibi 11-12 kilo ile tamamlarım süreci. (inşallah). Beni görenler karnım dışında bir değişik olmadığını söylüyor vücudumda. Karnım da geçen haftaya göre biraz ufaldı. Galiba doktorun söylediği fazla su azaldı bir şekilde. O zaman kontrolden hemen önce on günlük bir otel tatillnden dönmüştük. Açık büfe yiyeceklerde tatlıya pek sıra gelmese de, her sabah kahvaltıda  nefis ev yapımı poğaçalar vardı ve onlardan yiyordum. Doktor bunların da fazla su yapabileceğini söylemişti. Geldiğimizden beri on gündür hiç beyaz ekmek, hamur işi ve tatlı yemediğimden düzelmiş olabilir diyor eşim, bakalım?

Şeker kontrolü için arabada beklerken, isim düşünüp fikirlerimizi söylüyorduk eşimle. O sırada saydığım 15-20 isimden birini, daha biz hiç yorum yapmadan, o olsun dedi Helo'cum. O anda saydığım diğer isimlere karşı tepkisizdi ancak önceki konuşmalarımızda ise, ne desek hayır diyordu. Şimdi bu istediği ismin olmasında ısrar ediyor ve hatta biraz önce sohbet ederken anne hani arabada bir isim söylemiştin neydi o diye hatırlatmamı istedi, ardından sen beğendin mi diye sordu. O çok beğenmiş, ben de beğenmiştim babam da beğendi mi diye sorunca, o istemiyor olabilir dedim. Babasından evet cevabını alana kadar ısrarla sen de beğendin mi diye sordu ve asla başka isim istemiyormuş. Böylece eğer fikri değişmezse, Helocum kardeşinin adını belirlemiş olacak. Biraz daha bekleyelim fikrini değiştirmezse açıklarım.