31 Temmuz 2014 Perşembe

2. Gebelik Günlüğüm 14. Hafta

2. Gebelik Günlüğüm 14. Hafta
Yakında blogumda sadece bu günlüğün yazıları yer alacak diye korkmaktayım. Kafamda yazacak çok konu olmasına rağmen yazsam ne farkeder, yazmasam ne farkeder gelgitlerim yüzünden bocalıyorum. Yaşadıklarım, düşüncelerim, süregelen savaş nedeniyle çok önemsiz ve boş geliyor.

Bir de tabi Helo'nun artık gündüz uyumamasından doğan düzen değişikliğinin etkisi var. Değil yazmak için dinlenmek için bile hiç vakit bulamıyorum ve ne yazık ki bu hafta çok yorgundum. Gün ortasında şiddetli şekilde biraz uyuma ihtiyacı duydum ama uyumayan kızımı evde yalnız başına bırakamadığımdan hiç uyuyamadım. Bir kaç kere birkaç saniyeliğine içim geçtiğinde, büyük bir endişeyle irkildim. Keşke ben on beş dakika uyurken ona göz kulak olacak biri olsa evde. Uyuyabilmek için onu defalarca uyutmaya çalıştım, uyumadıkça sinirlendim ve baş ağrılarına tutuldum. Ne yazık ki çok şefkatli davranamadığım zamanlar oldu.

Bu gibi şeyler yaşadıkça içime bir korku düşmeye başladı, bir şekilde üstesinden gelebilirim cesaretini yavaş yavaş yitiriyorum. Helo büyüdükçe yola geleceğine sanki daha da huysuz oluyor. Bu güne kadar ne temizlikçi ne de bakıcı almamıştım ama şimdilerde bunu ciddi düşünür oldum. 

Bu huysuzluklarda ikimizin de canının sıkılıyor olmasının etkisi de var. Hala tatil yapamadık, istanbuldakileri çok özledik ve günler öyle uzun ki gün içinde binbeşyüz oyun oynasak da geçmek bilmiyor. Tabi dışarı çıkıyoruz, çıkınca üç saate yakın dışarıda kalıyoruz ama artık bu gezintilerden sonra daha yorgun hissediyorum. Kimi zaman kendini pusetinden atmaya çalışan, kimi zaman koşup araba yoluna kaçan, gördüğü şeyleri aldırmak için zır zır ağlayan, almayınca kendimi kucağımdan yerlere fırlatan bir çocukla hamileyken baş etmek biraz daha zormuş :(

Bu haftanın en güzel gelişmesi sanırım daha çok sık olmasa da zaman zaman tekmelerini hissetmeye başlamam oldu Nova'nın. Çok erken ve hiç beklemediğim bir zamandı 13+4 günün akşamı. Üstelik Helo'daki gibi kelebek kanadı gibi vs değildi baya baya tekmeydi. Ondan sonra yatar vaziyette durduğum ve onun uyumadığı zamanlar kesiştiğinde defalarca hissettim ;)

Ha bu arada sanal adına da karar verdim. Yenidünya anlamına gelmesini ve Helodünya'da olduğu gibi yarı türkçe yarı başka dilde bir lakap olsun istiyordum. Bir gün gerçek isim aramak için bebek isimleri sözlüğüne bakarken Nova'yı gördüm. Yıldız anlamından dolayı hoşuma gitmişti ama okunuşu Noah'ya benzediği için karıştırılabileceğinden vazgeçtim. Noah'yı beğenmediğimden değil Türkçe bir isim olmasını istediğimden elbette. Diğer tarafta sanal isim olarak Yenidünya'dan emindim ama Helocum dediğim gibi yenicim demek hiç de kulağıma hoş gelmiyordu. 

Bu sırada yıllar önce Barcelona'ya gittiğimizde dükkanlarda nova saldes yazdığını anımsadım. Yeni indirimler gibi birşey. O zaman nova'nın yeni anlamına sahip olduğunu farkettim. Ancak sözlüğe baktığımda ispanyolca yeni biraz daha değişikti ama katalanca yeni tam da Nova'ya karşılık geliyordu. Bir taşla iki kuş :) Bu sanal isim içime sindi, sizce nasıl Novadünya?


24 Temmuz 2014 Perşembe

2.gebelik günlüğüm 13. Hafta

2.gebelik günlüğüm 13. Hafta
Geçen hafta süren hastalık birkaç gün daha devam ettikten sonra bitmişti. Ertesi gün hiç bir şey olmamış gibi kalktığımda kendime şaşırdım. Enerjim yeniden geri geldi yaşasın.

Bu hafta salı günü ikili test için gebelik merkezindeydik. Kan sonuçları daha gelmedi ama ense ölçümleri iyi çıktı çok şükür. Gitmeden önce fazla kıpırdamasın diye birşey yemememe rağmen ölçümler zor yapıldı. Gayet hareketli buldular bebeği. Bu ölçümde kafadan popua uzunluğu 72mm olmuş (iki haftada neredeyse iki kat artmış), kafatasındaki beyin lobları gayet belirginleşmişti. Tepeden bakınca aynen cevizd benziyordu ve büyüklüğü de zaten ceviz kadarmış.

Daha önce ultrasonda bebek görmüş olanlar bilirler arada suyun içinde tekme atıp hoplar bebek. Bir kaç kere o hareketi yaptı, çok hoştu. Sırtını bize dönmüş halde yatarken sağ elinin başına kulak hizasına getirdi ve parmaklarını açarak el salladı. Elini tamamen gördük çok tatlıydı. Yüzünü pek göstermedi ama profil görüntüsü verdi bol bol ve Helo'ya çok benzettik.

Yorgunluğum bitti sayılır, bulantım yok, hiç kilo almamışım ama karnım büyümeye başladı. Geceleri ezicem diye korkmalarım da başladı :) Umarım şimdiye kadar beni yormayan bebeğim bundan sonra da böyle devam eder.

28.ay mektubu, dublajlı oyun dönemi


Süpersonik kızım;
Bu foto nasıl hiç resmini çekemediğimin kanıtı olsun. Doğru düzgün hiç fotoğrafımız yok, hele birlikte neredeyse hiç yok. Dijital çağda yaşıyoruz diye daha bir rahatız ama eski zamanlarda anne ve çocukların eli yüzü düzgün daha çok fotoğrafı vardır eminim.

27. ayın dolduktan birkaç gün sonra bezsiz hayata geçmiştik, şimdi tamamen alıştın. Pazartesi günü de emziksiz yaşama geçtik. Bu gün 3. gündü hiç istemiyorsun ama uykuya dalışlar çok etkilendi. Nasıl uyuyacağını bulamadın ve saatler sürüyor, uyuyamadıkça huysuzlanıyorsun. Özellikle bu gün gündüz ve akşam hiç olmadığın kadar huysuzdun, ağlama krizleri yaşadın, yeniden geri vermeyi bile göze aldım ama sana sordum istemedin. Yeni bir sakinleşme yöntemine ihtiyacın var ve ben bunu sana nasıl öğretebileceğimi bilmiyorum şuan.

Gelelim bu ayın yoğun olayına. Geçen ay bahsettiğim neden soruları makul düzeye indi. Artık gerçekten merak ettiklerin için soruyorsun. Bazen ben soruna soruyla karşılık veriyorum beraber düşünüyoruz. Sanırım bazı konularda mantık yürütmeyi öğrendin. Bu becerin oyunlarda da gün ışığına çıkıyor. Artık oyunlarımız hep konuşmaya dayalı. Kimi zaman oyuncaklar hayali, kimi zaman nesnel ama hep konuşuyorlar. Genelde meyaya (merhaba) ben geldim... ile sohbete başlıyor karakterler. Sonra artık kurgu neyse çeşit çeşit oyunlar, onlara eşlik eden konuşmalarla oyuncakları konuşturuyoruz. Bu kurgular çok ilginç olabiliyor bazen. Oyuncak köpeğin bebdk, annesi keçi babası da araba oluyor. Hiç düzeltmiyorum hayal gücüne bayılıyorum çünkü :) Ancak zaman zaman konuşmalı oyunlardan sıkıldığımı itiraf etmeliyim. Çünkü kendimi tekrar ediyorum, yaratıcı diyaloglar kuramıyorum :) Biraz bu konuda çalışmalıyım :)

Bu günlerde kendini hayali kahramanların yerine koyma çabaların var ayrıca. Uzun bir süre ben büyük Buzz'ım diye dolaştın durdun. Geçenlerde ilk defa Niloya seyretmiştin, iki gündür de büyük ninoyayım diye geziyorsun. Ve evet onlar küçük sen büyük olansın. Bu akşam üstü de örümcek adam olup yerlerde yuvarlanmaya, hoplayıo koşmaya başladın. Avucunun içini dışarı doğru uzatıp ağ fırlatıyormuşsun ve benim her yerimi ağ ile sarmışsın. Ağ fırlatma hareketini yaparken öyle tatlısın ki bacakların biri önde biri arkada, dizler kırık, sağ elin öne uzanmış ağ fırlatıyor, sol kolun geride, aynen örümcek adam hareketi. Nerden gördün diyemeyeceğim çünkü kabahatimi biliyorum. Bu gün hiç uyumadığın ve emzik krizlerin arasında biraz nefes almak için sana tableti verdiğimde oldu :(

Zaman zaman hatalarım olsa da hiç şüphe duymamam gereken tek şey sana olan sevgim. Gözlerine bakınca resmen eriyip bitiyorum. Rabbim gözlerindeki ışıltıyı hiç söndürmesin ve bana da bunları görmeyi hep nasip etsin inşallah.

Annen
Amsterdam

17 Temmuz 2014 Perşembe

2.gebelik günlüğüm 12. Hafta

2.gebelik günlüğüm 12. Hafta
En son yazdığım yazıdan itibaren sadece bir hafta geçmiş olamaz. En az üç hafta olmalıydı. Allahım öyle uzundu ki günler. Tekrar tekrar kontrol ettim evet sadece bir hafta olmuş :(

Çok yorgunum. Kontrolde yorgunluk var mı diye sorduklarında, yok deyip sevinmiştim, sonra bir geldi pir geldi. İlk üç ay yorgunluk olur ya genelde, benimki biraz geç başlamış oldu ama nolur erken bitsin. Sabah 7-7.30 da başlayan ve uyumadığı günler 9'a şans eseri uyursa 11'e kadar süren mesai beni bitiriyor. Üstelik ne yazık ki bu ramazan ayı bana hiç yaramadı. Eşim 17.30 da eve geldiğinde Helo'yu devralırdı. Şimdi yine yapıyor ama oruçlu olduğundan çok ilgilenemiyor. Saat 22.15 de olan iftar saatine kadar uyutmayı başarırsak ne ala. Ayrı ayrı yediğimiz için yemek düzenimiz de bozuldu. Canım yemek pişirmek dahi istemiyor ve en sıkıcısı kocamı hiç göremiyorum bile. O iftarını yaparken sızıp kalıyorum.

Bir de Pazar günü çok üşümüştüm, hemen ertesi gün boğazlarım şişti. Şimdi o geçti ama feci bir nezlem var başımı ağrıtan. Burun tıkanıklığından geceleri de pek uyuyamıyorum :(

Of ne şikayet dolu bir yazı oldu. Umarım önümüzdeki hafta daha iyi geçer. Kendimden sıkıldım vallahi.

13 Temmuz 2014 Pazar

İki ekmek aldııım eve gidiyooorum

İki ekmek aldııım eve gidiyooorum
Bebesi Pepee sevip de, ona gıcık olmayan anne var mıdır bilmiyorum. Helo çok şükür aşırı düşkün değil ama ben en başından beri hiç sevemedim. En gıcık olduğum ise birbirinin melodisi aynı, hiç bir şiirsellik içermeyen, bence kötü bir ses ile söylenen şarkıları. Yine de bir kaç açıdan faydalı olduğunu inkar edemem.

Bunlardan ilki şekiller olmuştu. Kızım zamanından çok önce yuvarlak üçgen ve kareyi öğrenmişti. Bir diğeri ise iki ekmek aldım şarkısı.

Bu şarkıyı öğrendikten sonra geliştirilebileceğini farkettim. Şu an Helo da kendi başına söyleyebiliyor ve söylerken benim ona yaptığım gibi kendisi yeni objeler ve sıfatlar türetiyor.

Şarkının orjinali şöyle
İki ekmek aldım/ eve gidiyorum / biri senin biri benim / iki ekmek aldım.

Biz ise burada ekmek yerine aklımıza gelen her objeyi koyuyoruz ve biri senin biri benim yerine de o objeyle ilgili sıfatları koyuyoruz. Bu yüzden temel sıfatları öğretmede çok faydalı oldu bizim için. Mesela şöyle

İki top aldım /eve gidiyorum / biri büyük biri küçük / iki top aldım....

İki elma aldım / eve gidiyorum / biri kırmızı biri yeşil / iki elma aldım ... Gibi

Neredeyse bütün sıfatları kullanıyorum söylerken. Yumuşak / sert , uzun / kısa , tatlı / ekşi ... Kızımın şu an bunların hepsini çoktan öğrendi ( çok uzun zamandır söylüyorum çünkü ) ama şimdi kendisi düşündüğünden onun için bir çeşit hafıza oyunu oluyor.

Bundan başka faydasını gördüğümüz bir diğer şarkı da, Canım Kardeşim'de geçen gözlük takmak çok normal şeklindeki şarkı. Orjinali şöyle

Tak çıkar tak çıkar / tak çıkar tak çıkar/ herkes gözlük takar / gözlük takmak çok normaaal

Bunun melodisini çeşitli eylemlere uyarlıyorum. Özellikle gözlük yerine kaka diyerek söyledim uzun zaman ki bunun çok faydası oldu. Kakasından hiç çekinmedi, tutmaya çalışmadı vs. Bir de bazen yaptığı hatalarda, bir şey döküp üzüldüğünde, yanlışlıkla kırdığında falan ilk etapta bir ne yapacağını bilememe haline giriyor. Bu oldu iyi mi kötü mü, annem kızar mı kızmaz mı şaşkınlığını farkettiğim zaman hemen şarkıyı söylemeye başlıyorum: 

"Herkes hata yapar / hata yapmak çok normaaal"

Veya 

"Çiş kaçırmak çok normaaal" şeklinde.

O zaman rahatladığını açık bir şekilde gözlemliyorum. 

Tuvalet eğitimi süresinde faydalı olduğunu düşündüğüm bir de tekerleme (söz dizisi gibi birşey) var bizim kullandığımız. Bunu ben bir gece "anne yemekler nereye gidiyor ?" diye sorduğunda uydurmuştum. Sayesinde vücudumuzun bazı kısımlarını da öğrendi. Parmağımla onun ağzını, boğazını ve karnını göstererek ve hafif de gıdıklayarak söylüyorum, çok hoşuna gidiyor. Şimdi aynısını kendisi söylüyor. 

Ağzımdan girdi (ağız gösterilir)
Boğazından geçti (boyun gösterilir)
Burdan aşağı indi (boğazdan mideye parmak kaydırılır)
Midene geldi (mide gösterilir)
Burdan aşağı indi ( parmak kaydırılır)
Popoya geldi (popo gösterilir)
Sonra kaka (veya çiş) olduuuu

Belki sizlere de fikir verir bu şarkılar

Sevgiler

10 Temmuz 2014 Perşembe

2.Gebelik Günlüğüm İlk 11 Hafta



20 Subat'ta yazdigim ikinci cocuk sorunsalini cozdum yazisinin ardindan (http://ge-ce.blogspot.nl/2014/02/ikinci-cocuk-sorunsaln-cozdum.html) ikinci bebegi istedigime karar vermistim ama zamani konusunda onun bize "hadi anne ben hazirim, beni tum kalbinle cagir, gelecegim" demesini bekliyordum. Ve sonra o an geldi...

Ikinci hamieligim olmasina ragmen yine acemi hamileyim. Tamamen farkli bir ulkede ve sistemde gelisecek olmasi, saglik sistemi acisindan nelerle karsilacagim acaba endisesi doguruyor bazen. Ancak bu sefer en azindan kendime nasil bakmam gerektigini biliyorum.

Yazim cok uzun oldugundan devamini okumak icin tiklayiniz 

9 Temmuz 2014 Çarşamba

Terrible Two Modası

Terrible Two Modası
Yoksa siz hala bu modaya bulaşmadınız mı, çok yazık. Şimdi Helodünya size püf noktalarını açıklıyor sıkı durun.

- Sıcaktan erimiş asfaltın ayağınıza yapışmaması için mutlaka çizme giyiniz
- birbirinin eşi çoraplar mı giyiyorsunuz? Aman ne sıkıcı, farklı eşleri kombinleyin kuzum.
- O güzelim atletler hep altta kalıyor, kimse göremiyor ki. Arada tişört üstü atlet  giyip sergileyin.
- Dönünce havalanan eteğin gazabına uğramamak için mutlaka altınızda uzun tayt veya pijama olmalı. 
- Sıcaktan enseniz pişse de, gözünüze girse de asla saçlarınızı toplamayınız. Bu modanın en belirgin özelliği dağınık saçlardır.
- Aksesuar konusunda yaratıcı olun. Her kolye taşlı boncuklu olmak zorunda değil ki. Ucuna oyuncak asılmış çeşitli ipler, ayakkabı bağcıkları, kurdeleleri boynunuzdan geçirin. Hayır uçları bağlanmış olmayacak, böyle iki yana sarkacak, kat kat üst üste bir sürü şey takın boynunuza. Çok zengin duracak göreceksiniz.
- Belinize tam uyan kemerlerin modası geçti. Çok uzun olmalı. Kazağınızın üzerinden kemeri belinize üç defa dolayıp bağlayın. Göreceksiniz nasıl da hoş duruyor.
- O tişörte bu pantalon ve çorap uymaz demeyin, renkler konusunda özgür düşünün.
- Yüzünüze tam uyan iyice oturmuş gözlükleri kaldırın. Yüzün yarısı kaplayan, kocaman gözlükler artık moda. Sık sık düzeltmek gerekiyor ama olsun. Düşmesin diye burnunuzu havaya kaldırıp durmak çok havalı yapıyor.
- Şapka konusunda yaratıcı olun. Tişört, kilot ve hatta bebek bezi bile şapka olabilir. 

Hadi bakalım şimdi gardrobunuzu yeniden gözden geçirin. Bu iyiliğimi de unutmayın :)

8 Temmuz 2014 Salı

Bin Düşün Bir Söyle

Bin Düşün Bir Söyle
Kimi zaman keskin bir bıçak olup kalpleri parçalar, kimi zaman şifa olup tomurcuklar saçar söz. Aslında öyle etkili bir araç ki, çoğu zaman bunu unutuyoruz ve nasıl söylediğimizi geçtim ne söylediğimizi bile düşünmüyoruz.

Bu yazıda genel olarak iyimser konuşmaktan değil de gün içinde bilinçsizce kullandığımız, üzerimize getirdiği ağırlığın çok fazla olduğu sıfatlardan bahsetmek istiyorum. Bir diğer deyişle etiketlerden.

Bir şeyi kırk kere söylersen olur demiş atalarımız. Dinimizde de zikrin önemini bilmeyen yoktur. Bir kelimeyi defalarca tekrar ettiğimizde, o kelimenin tesiri beynimize ve ruhumuza akseder. Bu yüzden Esma-ül Hüsna'dan zayıf yönlerimizi güçlendirecek adları zikretmek, o yönümüzü geliştirmeye yardım eder. Elbette ki inançla söylemek gerekir ama inanç olmasa bile, o kadar çok tekrardan sonra normal gelmeye başlayacaktır ve zihnimiz bu kelimenin yükünü ruhumuza taşıyacaktır.

İşte bu sebeple olumsuz anlamlı kelimeleri söylerken dikkatli olmakta fayda var. Gün içinde sürekli sıkıldım, çirkinim, şişkoyum, bu çok kötü, öldüm-geberdim, bunaldım, ben beceremem çok zor... gibi sözcükleri ne kadar sık kullandığımızı gözden geçirmek lazım. Bazılarını şakacıktan (!) kullandığımızı iddia edebiliriz ama aslında etkisi şakacıktan olmayacaktır.

Özellikle çocukları severken, anlamayacak kadar küçük olsalar dahi, olumsuz anlamlı sıfatları kullanmaktan kaçınmalı. Seni çirkiiin, yamuk seniii, yaramaz şey ve şuan aklıma gelmeyen bazı sevme şekilleri duyuyorum zaman zaman. Belki bunların kullanımı yüzde yüz sıfırlanamaz ama asla ve asla sık tekrarlanmamalı. Söyleyecek hiç bir şey bulunamıyorsa, yavrum, çocuğum gibi bir ağırlığı olmayan sözcükler kullanmak en güzeli. Tabi olumsuz sıfatların çok kullanılması gibi, ego şişirici görünüşte olumlu ama aslında yine ruha bir yük getiren sıfatların da (aslanım, akıllı çocuğum... gibi) aşırı kullanılması zararlı olacaktır.

Tabi insan her ağzından çıkanı düşünemeyebiliyor. Bu yüzden ben, kızıma seslenirken bir kaç kelimeyi dilime pelesenk ettim hep onları söylüyorum, tatlım, canım, bebeğim gibi. Tabi onun cesarete ihtiyacı olduğu zamanlarda veya başarısını takdir etmek için sıfatları kullanıyorum ama abartmamak kaydıyla. Zaten sürekli övmek de, başarılarının değerini anlamasını zorlaştırabilir.

Ramazan ayı, sadece beden terbiyesi değil nefs terbiyesi anlamına da geldiği için, gelin bu gün hep beraber bu konu üzerinde düşünelim. Gün içinde çocuğumuza ve acımasızca kendimize sarfettiğimiz sıfatları gözden geçirelim. Bunları ne kadar sık kullandığımızı, vazgeçersek yerine ne koyacağımızı (koymak şart değil elbet ama bir süre o olumsuzun etkisini gidermek için zıt anlamlısını söylemek iyi olacaktır) düşünelim. Ve şunu da eklemek isterim ki, kendisini acımasızca kötüleyen birinin başkaları tarafından el üstünde tutulması -eğer karşısındaki farkındalık yüzeyi yüksek biri değilse- çok zordur.

1 Temmuz 2014 Salı

Beden Yorgunluğu mu Daha Zor Kafa Yorgunluğu mu?

Beden Yorgunluğu mu Daha Zor Kafa Yorgunluğu mu?
Anne olup da ara verinceye kadar kafa patlatmam gereken bir işim olduğu için kafa yorgunluğunun âlâsını bilirim. Eve geldiğimde kendimi yatağa atar, boş gözlerle şapşal şapşal bakardım tavana. O anlarda, balıkların bakışı bile benim yanımda daha bilgelik içeriyordur eminim. Bir yandan beynim zonklar bir yandan gün boyunca içine doldurduklarım, kovasından taşmış çöpler gibi fışkırır. Bekar olduğum zamanlarda, işten eve bu halde gelince annem yat kızım dinlen kafa yorgunluğu en zoru derdi bana. Canım annem... 

Onun hep böyle söylemesinden olsa gerek, bedensel işlerde çalışanların çok yorulmadıklarını düşünürdüm. Aman ne var canım onların kafaları rahat, kafa yorgunluğu daha zor, şusu böyle, busu şöyle diyerekten...

Bir gün yine asistanlığın ilk zamanlarında, hatta belki buraya da yazmışımdır nerde kim bilir, çömez asistanları olur olmadık her işe koştuklarından başıma enteresan bir iş kalmıştı. Veli efendi hipodromunda yapılacak mezuniyet töreninde (üniversitenin tüm bölüm ve fakülteleri bir arada yapılıyırdu o zaman) görevliydik ve içinde bulunduğum takım girişte gözetmen gibi bir görevdeydi. Sonra birden bire ne oldu anlamadım, güvenlik görevlileri mi azdı, yoksa hiç mi yoklardı hatırlayamıyorum, kendimi güvenlik görevlisi olarak buldum ve tek bayanım. Töreni izlemeye gelen binlerce veliyi ve çantalarını (tahmin edersiniz ki çoğu kadın) tek başıma aradım. Aman allahım hiç durmadan geliyorlardı ve tören bitimine kadar devam etti arama (girip çıkıyorlar malum) hem sinirden hem yorgunluktan titremeye başlamıştım. Saatler boyunca sıcak havada ve hiç mola vermeden... En son tören bitmeden ceza almayı da göze alarak kaçtım çünkü herkes kaçıyor bana yığılıyordu, saat 3,5 gibi kaçmıştım sanırım. 

Sonra birkaç kere daha böyle aşırı yoğun işler oldu. 12 saat boyunca gözetmenlik yapmak gibi veya tüm gün ara vermeden ders anlatmak gibi. Benim derslerim tahtaya yazmaya dayalı olduğundan hiç oturmadan sürekli yazıp silmekten ve bu arada yüksek sesle anlatmaktan ibaret oluyordu. 

Neyse böyle bedensel olarak aşırı yorulduğum günlerde anladım ki, kafa yorgunluğu hiç birşeymiş. Kendini yatağa bile götürecek halin olmuyor, sanki imkanın olsa oracıkta yere yığılıp uyuyacaksın, eve gitmek işkence. Kimi zaman ağrı ve sızıdan uyuyamazsın bile, bacakların öyle sızlar ki nereye koyacağını bilemezsin. Oysa kafa yorgunluğunda, müzik dinlersin, sevdiğin şeyleri yaparsın falan biraz rahatlatsın, oh ne kolay.

Anneliğin ilk aylarında işte bu beden yorgunluğunu bolca yaşıyor insan. Uykun vardır, sırtın ağrır, kolların kopmuştur falan. Yine de o kadar yorulmuyormuşum demek ki bebek arabasında uyusun da keyifle alışveriş yapayım diye can atardım. Şimdi ise, uykusunun bir kısmında dahi olsa evde olayım diye dört dönüyorum, dışarda uyuyup uyanmasını hiç istemiyorum. Yoksa dinlenmek için tek fırsatımı yürüyerek yani yorgunluğuma yorgunluk katarak heba etmiş olacağım. Fakat ne yazık ki dışardayken uyuyor evde neredeyse hiç uyumuyor artık bizimki pııffıık. Onun eve girer girmez açılan gözlerini görünce benim gözlerim pörtlüyor.

Bebeğin yaşı ilerledikçe bedensel yorgunluk katlanarak artıyor ama üzerine bir de kafa yorgunluğu geliyor ki evlere şenlik. Helonun bin türlü psikolojik hallerinden doğan bu kafa yorgunluğum, yıllar önce işte yaşadığım kafa yorgunluğu ile yarışır derecede yoğun. Bi de üstüne beden yorgunluğu ekle, al işte sana en zoru buymuş.

Bacaklarının sızısından ne yatabilen ne oturabilen anne kişisi bildirdi. 

Dip not: bu gün evde ve uyusun diye 1,5 saat yürüdüğüm bebek arabasında uyumadı. Akşam üstü markete giderken oto koltuğunda sızdı, markette uyudu, dönüşte uyandı.

Dip not 2: e bu sefer geç saatte öğle uykusu yapınca 11 de zorla uyudu.