30 Nisan 2014 Çarşamba

Tuvalet Eğitimine Giriş

09:37:00 12 Comments
Bu güne kadar her konuda olduğu gibi bez bırakma kararını da kızıma bırakacağım ve onun hazır olmasını bekleyeceğim. Tabi bunu yapabilmesi için olayın ne oladuğunu, farkı anlamaları lazım çocukların. Ve bence en önemli konu, çiş ve kaka geldiğinde bedenimizin verdiği sinyallerin ne anlama geldiğini çözmeleri.

Bebekler ilk doğduklarında muhtemelen bu sinyali iyi biliyorlar. Karnı ağrınca, gazı olunca ağlamaları bu yüzden. Sonra özellikle kaşif ve oyuncu bebeklik döneminde bu sinyallere dikkat etmiyor, alışıyor ya da dinlemeyi bırakıyorlar. Çünkü altına yapınca annenin değiştireceğini öğrenmişlerdir ve oyun baldan tatlıdır :)

Kızım henüz bezi bırakmadı ama yavaş yavaş sinyalleri vermeye başlıyor. Kendini hazır hissettiğinde bırakacağına inanıyorum. Fakat dediğim gibi çocukta bir bilinç oluşması lazım ve bunun için ufak ufak çalışmalar yapıyorum, şimdi yaptıklarımdan bahsedeyim istedim.

- bazı anneler tuvalet anlarını özel ve gizli yaşamak isterler. Ben bu konuda rahattım, en başından beri istediğinde yanımda bulunuyordu. Bu sırada ne yaptığımı hep anlattım. Tabi babasının özel anlarına asla şahit olmadı, girmek istediğinde reddettik.

- demin bahsettiğim sinyalleri farketmesini sağlamaya çalışıyorum. Uzun zamandır kaka yaparken iyice belli ettiği için, bak şimdi karnın ağrıyor kakan geldi diye söyleyerek, karnında hissettiği gerginlik ile kaka ilişkisini kurmaya çalıştım. Şimdilerde bu hissi farkına varıyor ve söylüyor. Üşenmezse (bazen oyundan vazgeçemiyor) tuvalete yapıyor kakasını.

- çişin sinyalini farketmeleri biraz daha zor kanımca. Çünkü muhtemelen çok fazla tutmuyorlar ve mesane baskısını yoğun hissetmiyorlar. Bu da benzer şekilde anlatılabilir ama kızım için henüz başarılı olduğumu söyleyemem. Çok süt içtikten sonra karnım ağrıyor diyor ve ardından çiş yapıyor genelde ve ben de bu ilişkiyi vurguluyorum her seferinde.

- bezli hayat ve bezsiz hayat farkını anlaması lazım. Bezsiz hayatın rahatlığını anlayıp buna özendirmek amacıyla her gün iki üç saat bezsiz dolaştırıyorum kızımı. Bu süre genelde sabah kalktıktan sonra (gece fazla yapmaz ve sabah yoğun bir şekilde yapar çişini ve her sabah tuvalete yapalım mı teklifimi hala kabul etmedi ne yazık ki) bezini çıkarıyorum ve öyle dolaşıyor. Bu arada çiş yapalım mı diye soruyorum ama hiç kabul etmedi daha. Genelde bu serbest süre, üzerine işemesiyle sonlanıyor. Ancak bu deneyim bile çok önemli. İlk seferlerde büyük şaşkınlık yaşamıştı. Şimdi farkedip birazını kaçırdıktan sonra tutmaya başladı ve koşa koşa bana gelip söylüyor.

- bezsiz sürenin sonunda bezini bağlarken, gün içinde bez değiştirken sürekli tuvalete yaparsan altın ıslanmaz, kaşınmaz, rahat olursun vs gibi şeyler söylüyorum.

- bunun dışında özendirme amaçlı lazımlık, oturak, kilot gibi şeyler de kullanılabilir ama bizim kızın pek ilgisini çekmiyor bunlar. 

- kimi zaman kakasını yaptığını farkettiğimde, tuvalete gitmeyi teklif ediyorum ama kendinden çok emin şekilde davranıyor. İstemediğinde hayır diyor, istiyorsa zaten kendi söylüyor. Bu konuda bana söz hakkı bırakmıyor.

Dikkat ettiyseniz bu yazdıklarım hala onun seçme hakkını koruyarak onun kaka ve çiş geldiğini farketmesine yönelik bir çaba. Oysa çocuk, doğrudan üç beş günlük tuvalet kampına girdiğinde hem bu hisleri öğrenmeye, hem de canı istesin veya istemesin geldiğinde tuvalete yapmaya koşullanmış olur. Genelde oyunu bırakıp tuvalete gitmek de cezbedici olmadığı için bu süreç heves duymayan çocuklarda işe yaramaz. Ben bu iki aşamayı ayrı ayrı ele alıyorum. Önce farkındalık yaratma kısmı, sonra da her geldiğinde işini-oyununu bırakıp tuvalete gitmesi gerektiği bilinci ve bunun heveslendirilmesi. Tuvalete gitmeye teşvik için bir çok yerde okuduğum sticker yapıştırma aktivitesinin iyi bir yöntem olduğunu düşünüyorum.

E bunca zahmete ne gerek var ikisini aynı anda yap gitsin derseniz doğrusu ben o kadar büyük bir adıma hazır değilim. Hem kendimin hem de onun sinirlerini yıpratmadan, olayı uzun zamana yayarak bitirmeyi umuyorum.

Benim yöntemim sizin çocuklarınızda ne kadar uygulanabilir bir yöntemdir bilemiyorum ama bir fikir verecektir.

Sevgiler

Sonradan ilave. Hani yukarda iki aşama dedim ya, birincisi öğrenmek, diğeri tuvalete gitme eylemi bunları ayırmak çocukta karışıklığa neden olabilir, sonuçta bunlar ilişkilendirilmesi gereken eylemler bunu kabul ediyorum. Ben de sürekli çiş-kaka ve tuvalet ilişkisini kuruyorum sadece şimdilik özendirmeye çalışıyorum ama zorlamıyorum kararı ona bırakıyorum, bez bağlamayınca hep tuvalete yapacağını telkin ediyorum. Değişime hazırlamaya çalışıyorum diyebilirim.

28 Nisan 2014 Pazartesi

Çocukların 5 Özgürlüğü

02:05:00 3 Comments
Bilmem farkettiniz mi, üst menüye bir kitap sayfası ekledim. Okuduğum kitapları oraya listeliyorum yıl sonunda sonucu görmek için. Devam eden okumalarımın içinde, Doğan Cüceloğlu'nun Yetişkin Çocuklar isimli kitabı var. Bu kitapta yetişkin çocuklar olarak, yetişkin ama olgunlaşmamış insanlara vurgu yapılıyor, davranışlarının nedenleri araştırılıyor ve basit anlatım dili ile herkesin kolayca kavramasına vesile oluyor.

Kitabın bir bölümünde çocukların özgürlüklerine değinilmişti. Günümüzde ne yazık ki çocukların yaşam özgürlüğü bile tehlikede. Bu sabah da gelen çocuk ölümleri haberi ciğemizi yaktı, bunları yapanlara karşı içimde duyduğum öfkeyi anlatacak soz bulamıyorum.

Aşağıdaki alıntıda bahsedilen kişiler, kitapta geçen karakterler ancak metin içinde okurken olayı anlamak çok da zor olmayacaktır.

.........

Beş özgürlüğün her birini şimdi teker teker ele alabiliriz," dedi ve konuşmasına devam etti. "Birinci özgürlük, şimdi ve burada olanı duyma ve görme, yani algılama özgürlüğü. Sağlıksız anababa çocuklarını geçmişe, geleceğe veya olması gerekene yöneltir; şu anda ve burada olan olayları olduğu gibi algılamalarına izin vermez."
"Bir örnek verebilir misiniz?" diye sordum. "Vereyim," dedi. "Yukarıda sözünü ettiğimiz, 'Ben şimdi sana böyle emekler veriyorum; büyüyüp evlenince beni unutursun, elin kızını seversin, anneni bir köşeye atarsın!' diyen anne, oğlu üzerinde iki olumsuz etkiye yol açıyor: Bir, oğlunun o andaki oyunu, güzel giysisini algılamasını engelliyor; iki, oğluna, ilerisi için kendi kafasındaki 'olması gereken ilişkiyi' empoze ediyor. Yani oğlunun şu anı ve geleceği kendince algılamasını engelliyor."
"Ama, anne bunun farkında bile değil. Yani bilerek, kötülük yapmak için böyle konuşmuyor," diye itiraz ettim. Yakup Bey, "Haklısın," dedi, "bilerek yapılan bir kötülük değil. Ama etkisi yine de ömür boyu süren bir durum ortaya çıkıyor."
Öyle değil mi dercesine yüzüme baktı, 'Evet' anlamında başımı salladım.

"O zaman ikinci temel özgürlüğe geçebiliriz," dedi ve konuşmasına devam etti: "İkinci temel özgürlük, kendi düşündüğünü olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü. Sağlıksız anababa, çocuklarının ne düşündüğüyle ilgilenmez, ne düşünmesi ve yapması gerektiğiyle ilgilenir. Sağlıklı aile ortamı çocuğun kendine özgü algılamasını ve düşüncesini ifade etme olanağı sağlar; sağlıksız aile, çocuğun nasıl algılaması, düşünmesi ve davranması gerektiğiyle ilgilenir; çocukları belirli bir kalıba sokmak, onlar için, çocuğun kendisi olarak gelişmesinden daha önemlidir."
Yakup Bey bir süre sustu. Arkasına yaslandı. Ihlamurundan yudumladı. Ve konuşmaya başladı: "Erol ve Ayla ile ilgili anlattıklarınızdan ailede bu tür bir özgürlüğün olmadığını anlıyorum. Erol'un ve Ayla'nın dünyayı nasıl gördüğünü kimse merak etmiyor; kimse onları dinlemek istemiyor. Annesi Erol'u döverken, Erol, 'Anne oraya gitmedim. Bahçede oynarken matematik yaptık. Çetin'in annesi pencereden bakıyordu,' demesine rağmen, Erol'un söylediklerine hiç önem verilmiyor. Aynı şekilde, Ayla sinemaya gitmek için izin isterken, buluşmasına izin verilmezse hiç arkadaşı kalmayacağını söylemeye çalıştığında da, aynı ilgisizlikle karşı karşıya kalıyor." "Kimse onların önemli bir şey söyleyeceğini düşünmüyor ki!" dedim.
Yakup Bey acı bir yüz ifadesiyle, "Çocukken kendisine önem verilmeyen kişi böyle davranır," dedi. Sanki bana, 'Recep eniştene ve Hatice teyzene kızma, onlar da çocukken acı çektiler ve şimdi ne yaptıklarının gerçekten bilincinde değiller,' demek istiyordu.
Söylediklerinin iyice anlaşılması için bir süre sustu, daha sonra konuşmasına devam etti: "Sağlıksız ailede çocuğa öğretilen, kendi algılamasının, düşünce ve davranışının önemli olmadığıdır; önemli olan, kendi ilgi ve istekleri ne olursa olsun, onları bir yana bırakıp anababasının istediği yönde davranması gerektiğidir." Eliyle bir metnin altını çizer gibi, "Aile içindeki etkileşimler hep bu temel mesajı veriyorsa, çocuk, gelişimi boyunca merak etmemeyi, düşünmemeyi ve kendi istediği yönde hareket etmemeyi öğrenir," diyerek cümlesini tamamladı.
Aile sistemi kavramının önemini şimdi daha iyi anlıyordum.


Sağlıksız sistem çocuğa her yönüyle, 'sen değersizsin!' mesajını veriyordu. Düşündüğümü Yakup Bey'e söyleyince, "Evet, aile sistemi bu temel mesajı her yönüyle çocuğa verir, perçinler," dedi.

Başka düşündüğün, sormak istediğin var mı dercesine yüzüme baktı. Sorum olmadığına kanaat getirmiş olacak ki, "Üçüncü temel özgürlük, kendi duygularını olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü'dür," diyerek konuşmasına başladı. "Sağlıksız aile ortamı içinde çocuğun hangi duygular içinde olduğuna önem verilmez, hangi duyguları ifade etmesi gerektiği daha önemlidir. Çocuk gülüyorsa gülmesi; ağlıyorsa ağlaması kınanır. Korkmuşsa, kor-kaklığıyla alay edilir. Çocuğa duygularını ifade hakkı verilmez, 'kapa çeneni/ denir."

"Aynen böyle," diye Yakup Bey'in sözünü kestim. "Recep enişte sadece Erol ve Ayla'ya değil, karısına da aynı muameleyi yapıyor," diye devam ettim.

Yakup Bey, "Bu durumu dördüncü temel özgürlükte de görürsünüz. Çocukların kendi arzularına göre bir şeyi isteme ya da reddetme özgürlüğü yoktur. Sağlıklı ailede ise çocuğa ne istediğine kendisinin karar vermesi ve bu kararın sorumluluğunu yüklenmesi beklenir ve öğretilir," diyerek açıklamasını sürdürdü.
"Erol yemek konusunda çok seçici," diye söze girerek kafamdaki bir soruyu sordum: "Annesi sürekli, 'hadi ye', 'daha ye' diyerek çocuğun peşinde. Ne yiyeceği ve ne zaman yiyeceği çocuğun isteğine mi bırakılmalı? Bunu pek iyi anlayamadım."
"Sağlıklı ailede çocuk yemek yemeye zorlanmaz. Yemek zamanı gelince ailenin beraberce yemek yemesi beklenir; ne var ki, kimse belirli bir miktar yemeye zorlanmaz. Yemek zamanı yemeyen çocuk bir saat sonra, 'Benim karnım acıktı, bana yemek ver/ diye annesine gelince, annesi, 'Bir saat önce yemek zamanıydı, o zaman yemedin. Burası lokanta değil, istediğin zaman sana yemek hazırlanamaz. Önümüzdeki yemek zamanına kadar beklemek zorundasın/ der. Böylece çocuk, sofrada yemek yememe davranışının sonucuna katlanmak zorunda bırakılır. Anne yemek masasında çocuğuna, 'Şimdi iyice ye de, bir saat sonra benim karşıma, anne karnım aç diye çıkma!' demez, istediği kadar yemek yeme yine çocuğun kararına bırakılır."
"Hatice teyzemin bunu yapması olanaksız," dedim, "Her zaman çocuğun tepesinde olması gerektiğini sanıyor."
"Sağlıksız ailede, çocuğun neyi, ne kadar yemesi gerektiği sürekli kendisine söylenir. Çocuğun kendi davranışlarından sorumluluk almasına olanak verilmez. Sorumluluk kazanan insan zamanla bağımsız olmaya yönelir; sağlıksız ailenin ise bağımsız insana tahammülü yoktur."
"Yani bağımsızlığa doğru gelişmek bir çeşit suç mu bu tür aile içinde. Bunu mu demek istiyorsunuz?"
"Evet," dedi Yakup Bey, "anababanm tahammül edemeyeceği özgürlüklerin başında gelir bağımsızlığa doğru gelişmek."


Bir süre düşündü ve, "Anababanın tahammül edemeyeceği özgürlüklerin bir diğeri de, olmak istediği yönde gelişerek kendi özünü gerçekleştirme özgürlüğü'dür. Sağlıksız ailede, kimin ne olması gerektiği aile içindeki katı kurallar çerçevesinde belirlenmiştir. Kişinin nasıl bir insan olarak yaşamını sürdürmesi gerektiği, dolaylı ve dolaysız, sürekli kendisine empoze edilir. Bu tür yönlendirme küçükken çocuğun nasıl bir oyun oynayacağı ile ilgili iken, büyüdükçe nasıl bir meslek seçmesi ve kiminle evlenmesi gerektiğine dönüşür," dedi.
Gülerek, "Esaret kalktı diyenlere, 'Hayır kalkmadı' diyerek beş temel özgürlükle ilgili yetişkin anababanın tutumunu gösterebilirim," dedim.
Yakup Bey, bu sözüme gülerek, "Bu anlamda esaret sadece bizim toplumda değil, hemen hemen her toplumda yaygın olarak var," dedi ve devam etti; "Böylesine ailelerde yetişen insanlar, daha doğrusu bu tür kalıplayan ailelerin çoğunlukta olduğu toplumlar aslında gerçek demokrasiyi istemez. Bir baba başa geçsin, onlara ne yapması gerektiğini söylesin isterler. Bu tür toplumların sayısı sanıldığından çok daha fazladır." "'Yani 'esaretin kalkmasını insanlar pek istemezler; özgürlükten doğan kişisel sorumluluktan çekinirler' mi demek istiyorsunuz?" diye Yakup Bey'e sordum.
"Özgür kişi kendi vereceği kararın sonucundan da sorumlu olma durumundadır. Oysa başkası ona neyi, nasıl yapacağını söylerse, sorumluk yüklenmez, kolayca kabahati başkasına atabilir," diye yanıt verdi.
Bir süre düşündükten sonra konuşmasına devam etti: "Bu düşünce, yani kişinin özgür olması ve kendi yaşamından sorumlu olması manevi yaşam konusunda da geçerlidir. Kalıplayan aile içinde çocuk manevi yaşamla ilgili olarak sürekli baskı altında tutulur. Neye, ne kadar ve nasıl inanacağı çocuğa hep söylenir. Bunun dışına çıkma cesaretini gösterenler korkutulur. Kişinin araştırma, keşfetme, kendini daha mutlu eden bir dünya geliştirme özgürlüğü yoktur."


"Bu tür aile içinde yetişen insan kendi kalıplarının dışına çıkmaya korkmaz mı?" diye Yakup Bey'e başka bir soru sordum.
Gülerek, "Hem de nasıl!" diye söze başladı; "Bu tür aile içinde yetişen insan yetişkin çocuk olarak yaşamını sürdürmeye başlar. Yetişkin çocuk kendi kalıplarının ötesinde herhangi yeni bir görüşe tamamiyle kapalıdır." "Bu tutumu, yani yeniliğe açık olmama tutumunu, özellikle çocuk yetiştirme konusunda Recep eniştede kolaylıkla görebiliyorum," dedim.

Yakup Bey, "Burada iki süreç yer alıyor," dedi: "Bir, kalıplanan kişi yeniye ilgi duymadığı, gerek görmediği için girişimde bulunmuyor; iki, bazıları daha az kalıplanmış oldukları için yeniye ilgi duyup, kalıplarının dışına çıkmaya yönelebiliyor." Burada bir süre sustu, sonra, "Fakat toplumun çoğunluğu bu kalıpları korumaya büyük özen gösterdiği için, kişi korkuyor ve bu korku nedeniyle gördüğü, algıladığı yenilikleri ortaya koyamıyor," diye devam etti. "Bu olay siyaset, ekonomi, eğitim, hukuk, askerlik, din gibi yaşamın bütün boyutlarında kendini gösteriyor.
Bir süre sustuk. Ihlamurlarımızı yudumladık. Yakup Bey,
"Yukarıda saydığımız beş özgürlüğün korunabilmesi için, aile içinde sağlıklı ve etkili bir iletişim olması gerekir," dedi.


.........

27 Nisan 2014 Pazar

Paris Feyrouz Restaurant İle Başladı Nane Aşkım

22:49:00 9 Comments
Öyle çok yazılacak gezi yazımız var ki, bir türlü yazamadım. Daha yılbaşından önce gittiğimiz Paris'te iki müze -ki herkesin gittiklerinden muhtemelen farklı müzelerdi, denizcilik tarihi müzesi ve doğa tarihi müzesi idi - vardı yazmak istediğim. Doğa tarihi müzesinde dinazorların fosillerini görmüştük ve dev gibi dinazorlar gerçekten çok etkileyiciydi. Ne yazık ki bunlardan başka müzeye gidemedik o zaman fakat ileriki zamanlarda ufukta yeniden gözüküyor Fransa :)

Paris'e ilk gittiğimiz gün cumartesi öğleden sonraydı ve valizleri bırakıp guruldayan karnımızı doyurmak için eşimin daha önce not ettiği bir yere gittik: kapalıydı. Klasik ab ülkeleri haftasonu krizi :/ Ne yapsak ne etsek diye gergin şekilde dolanırken açık gördüğümüz Feyrouz isimli Lübnan restoranına girdik. 

Bu bir balık restoranı imiş. Açık mutfakta, görünür şekilde sergilenmiş olan balıklar ızgara usulü pişiriliyor ve beklerken ön atıştırmalık yiyecekleri yiyorsunuz. 

Eşimle iki büyük balık ve salata söylemiştik. Masaya kocaman bir tepsi içinde, yeşillikler ve limonla süslenmiş iki büyük balık, 4-5 küçük balık, bir kaç midye ve karides geldi. Öyle lezzetliydi ki, fazla balık sevmeyen ben bile hepsini yedim. Ardından baklava ve değişik bir çay geldi. Bir bitki çayıydı ve harikaydı.

Ama bu restoranda asıl favorim salataydı ki bu yazıyı yazma amacım o :) İddia ediyorum hayatımda yediğim en güzel salata odur, bunda eşim de hemfikir. Taptaze akdeniz yeşillikleri ve taze nane (dal şeklinde konmuştu), aylar süren arayışlar sonunda içindeki salata sosunun balsamico oluğunu anladığımız sos ile karıştırılmıştı. Daha önce içinde taze nane olan çok salata yedim ama hepsinde oranı iyi tutmamıştı. Nane tadı baskın olunca salatanın özelliği kayboluyor ancak bu salatada çok iyi dengelenmişti. Ayrıca bu sos da kesinlikle çok iyi yakışmıştı naneye.


Her bahçede bir nane olmalı diyerek geçen yaz bir saksı taze nane alıp bahçenin bir köşesine ekmiştim. Pek büyümedi, yapraklarını tırtıllar yedi ve ben hiç koparmadım görüntüsü pek iştah açmıyordu :p Bu bahar nanemiz bir coşmuş bir coşmuş, zaten çok çabuk yayılan bir bitkidir, beş katına ulaşmış. Her gün koparıp mutlaka salataya (o restorandakinin aynısını tutturmayı başardım) veya yemeklere katıyorum. Annem çiçeklenmeden topla kurut deyince uzunların hepsini topladım ama kurumaya fırsat kalmadan bitti :) Şimdi yeni sürümleri tırtıklamaya başladım. Öyle çok seviyorum ki artık nanesiz salata düşünemiyorum.

Pazarda hazır demet olarak satılan naneler de var ama taze ve körpe nanenin yerini tutmuyor. Bir saksı alın, hiç zahmetsiz büyüyor ve kendiliğinden çoğalıyor nane. Taze taze tüketin çok güzel oluyor.


Hem zaten önümüz yaz, limonatalar nanesiz olmaz :)

25 Nisan 2014 Cuma

Helodünya Okulda

16:04:00 18 Comments
Zaman geçtikçe Cin Ali gibi Helo'nun serileri çoğalıyor :) Kütüphanede, oyun grubunda, gezmede... derken şimdi sıra okula geldi.

Konuya çok hakim değilim (eşim daha iyi takip ediyor) ama burada çocuklar iki yaşında oyun okuluna başlıyorlar. 2-4 yaş arası için olan bu okula göndermek zorunlu değil ancak herkes gönderiyor. Devlete bağlı, aylık ücretleri az olan bu okullara sabahtan öğlene kadar üç saat katılıyor çocuklar.


Okullara talep çok olduğu için kimi yerlerde doğar doğmaz listeye ekletiyormuşsun çocuğunu. Biz zaten Helo 14 aylıkken taşındığımız için (araya yaz tatili ve sigortaların hazırlık süreci falan da girince) 17-18 ay civarında yazılmış oldu. Eve sosyal hizmetlerden bir görevli gelmişti ve o zaman daha farklı bir isimle adlandırılan listeye yazılmıştı. Bu liste Dutch bilmeyen expat çocuklarının listesi ve haftada 4 gün gitmesi içindi.

İki yaşına bir ay kala haber geldi. Expat çocuklar için olan listede henüz sıra gelmemiş ama haftada bir gün ile başlayabilirmiş. Yine aynı yere gidecek ve aynı şeyleri yaşayacak ama okula girdiği liste adı ve aylık ücreti farklı oluyormuş. Şimdiki de çok değil ama expat listesi yok denecek kadar az fiyatlı. İsterseniz bekleyin isterseniz başlayın dediler. 

Anladığım kadarıyla okullar, kontenjanlar, çocukların gün sayısı semtlere göre değişkenlik gösteriyor. Eşimin hintli arkadaşının kızı iki günle başladı şimdilik hala öyle devam ediyor. 

Yani şimdi okullu oldu dediğim kızım haftada bir gün Cuma günleri gidecek ve artık ne zaman sıra gelirse dört güne çıkacak. Bir gün için mi bunca tantana diye düşünmeyin ne olur bizim durumumuz için olağanüstü bir adım bu :)

Biliyorsunuz kimse yok yanımızda, dolayısıyla doğduğundan beri sayılı birkaç seferden hariç benim yanımdan hiç ayrılmadı 25 ay boyunca. Ben olmadığımda ise babası vardı mutlaka. Anane, babanne, teyze gibi yakınları ile bile hiç yalnız kalmadı ve ilk defa bugün ne ben ne de babası olmadan, üstelik dilini anlamadığı bir ortamda, hiç tanımadığı insanlarla kalacaktı.


Geçtiğimiz çarşamba günü okula gidip tanıştık, neler yapacağımızı konuştuk. O zaman girer girmez sevdi, oyuncaklara daldı ve pek gelmek istemedi.


Dün anlattım. Yarın okula gidince ben yanında kalmayacağım, sonra seni alacağım. Bir şey istediğin zaman öğretmenlerine söyleyeceksin, onlar seni çok seviyor dedim. Biraz durgun dinledi ve konuyu irdelemedi (bazı konuşmalarda on kere soru sorar), doğrusu hoşlanmadığını zannettim. Neyse ki bu sabah giderken hevesli ve heyecanlıydı, paltosunu kapı dışındaki askıya asarken bir çocuğun elini tutup içeri girmiş bile bizi beklemeden. 

İçerde biraz oyalandık, diğer veliler de vardı, o oyuna daldı. Sonra yukarıdaki fotoğraftaki gibi sandalyeleri çektiler, hepsi oturdu bizimki hariç. Bir çeşit güne başlangıç şarkısı söyleyeceklerdi herhalde. Kapıdan çekmiştim bu fotoğrafı ve en son gördüğüm öğretmeni Helo'yu oturtmaya çalışıyordu 

Hiç ağlamadı, bana el salladı ve çıktım. Biraz duygulandım, yürüyüş yaptım. Sonra aklıma geçen gün istediği ama almadığım bir poşet dolusu sürpriz yumurtayı almak geldi. İlk gün hediyesi olarak almak üzere gittim. Eve geldim biraz ortalığı topladım ve tekrar okula onu almaya gittim.


İlk gün diye erken gelmemi söylemişlerdi. Gittiğimde bahçedeydiler. Çocuklar sıra olmuş, köpüklü su dolu bir leğende sırayla ellerini yıkıyorlardı (bizimkinin sırası geçmiş yıkamış) sonra meyve yiyeceklerdi.

Sabah gelirken herkes bir meyve ve çocuğun suluğunu kutuya koyuyor, öğretmenleri soyup dilimliyorlar ve istediği meyveden alıyor çocuklar. Helo apıl istedi ve biraz da üzüm yedi. Ayrıca kivi ve muz vardı.

Demin bahsettiğim eşimin arkadaşının kızına kurabiye veriyorlarmış, bizde meyve vermeleri hoşuma gitti. Bez değiştirmeleri gerekmemiş ama gerekirse hemen değiştiriyorlarmış bizimkiler, başka bir yer için belli bir saatte tüm çocukların yapsa da yapmasa da değiştirildiğini duymuştuk.

Ben geldiğimde eve gitmek istemediğini söyledi ve hemen masaya kuruldu, yarım saat onu bekledim. Masada yerken gayet rahattı, arkadaşlarıyla ve öğretmeniyle etkileşiyordu ve hatta o anda en çok konuşan oydu diyebilirim. Sonra dag (iyi günler) diyerek el sallayıp ayrıldık. Öğretmeni genelde çok iyi durduğunu, bir kere dışarı çıkmak istemediği için biraz ağladığını ( muhtemelen oyuncağı bırakmak istemedi, normalde de böyledir), müziği sevdiğini farkettiğini, bahçede iken dışardan gelen müzik sesinde hemen dans etmeye başladığını söyledi.

Yolda gelirken bana tüm yaptıklarını anlattı, ağladığını da söyledi, oynadığı oyuncakları saydı, dışarı çıktıklarını, ellerini yıkadığını, abilerle oynadığını...

Çok şükür fazla zorlanmadan geçirmiş olduk. 1,5 yaşından beri oyun gruplarına gitmemiz (bu gruplar anne katılımlı idi hiç yalnız kalmadı) sanıyorum farklı dilli bir ortamda kalabilmesi için yardımcı oldu. Bunu garipsemiyor ve kendini soyutlamıyor ortamlarda.

Şimdi iki haftalık bir ara varmış. Bu aradan önce başlamayı (sonra da başlayabilirdi) özellikle istemiştik çünkü eğer korkarsa bu sürede konuşarak alıştırabiliriz, severse de heyecanla beklemesini sağlayabiliriz diye düşünmüştük.

Çok uzun yazdım ama bizim için önemli bir dönüm noktası bu olay. İlk defa yalnız başına ve yabancı bir ortamda iki saat kaldı ve kim bilir neler yaptı, nasıl davrandı. (Çok merak ediyorum ). 

Canım kızım, umarım çok mutlu bir okul hayatın olur ve okulunu hep seversin. Yolun açık olsun...

24 Nisan 2014 Perşembe

Bu Günler de Geçecek

16:57:00 14 Comments
Bu aralar sık sık düşündüğüm şey bu. Hani çocuk büyütmek dünyanın en zor işi ya, bi günü diğer güne uymuyor bu bızdıkların ya, ve bazen içimize daral geliyor ya, o zaman bizden daha tecrübeli annelerin söylediği söz: merak etme gün gelecek bunlar geçecek.


Bunu zihnimin en derin köşelerine kadar ben de farkındayım artık. Belki ilk bir kaç ay belirsizlikler okyanusunda boğulmamak için çırpındım durdum. Sonra evet belirsizlikler belirgin olmadı ama yüzmeyi öğrendim diyebilirim.


Şimdi geriye dönüp baktığımda genelde sakin şekilde atlattığımı görüyorum ama kendimi de ihmal etmişim. Daha doğrusu bu günler geçecek diye diye, kendimi hep o günlerin geçmesine odaklamışım. Evet geçmiş ama zaman da geçmiş. Ben iki yıl yaşlanmışım, harika zaman geçirmişim, çocuğumu iyi yetiştirmişim, evimi güzel çekip çevirmişim ama sanki kendim için fazla bir şey yapmamışım.

 
Sanki insanlar bu günler geçecek derken, bir şeyi eksik bırakmış. Bu günler geçecek ama sen hayatı bırakma, odağın sadece bebek olmasın, azar azar kendin (veya kariyerin-artık kişi için önemli olan neyse o) için çalış, o günler geçip gittiğinde geriye bakınca yaşadıkların seni tatmin etsin. 


Doğrusu ben geçmişe bakınca kendimi çok da tatmin olmuş hissedemiyorum. Elbette ki çokça şükrediyorum halime bu zor işi alnımın akıyla başardım, kızımla harika zaman geçiriyorum ama gerçekten eşimin bana günde sadece on dakika ile başla dediği çalışmalarımı ihmal ettiğim için keşkeler var şu an dilimde.


Yani aslında bu güne kadar öğrendiklerimi eksik öğrenmişim. Sadece bebek bakmayı değil bebekle yaşamayı öğrenmem gerekiyordu. Yaşamımı bebeğe endekslemeyi değil onu hayatımıza dahil etmeyi. Evet kabul vaktimin yüzde 99 unu işgal edecekti ama yüzde biri bana kalmalıydı. Oysa şimdi yüzde 99 u onun ama yüzde biri, aman bu kadarcık zamanda ne yapılır ki dediğim boşa giden zaman oldu.


Oysa o yüzde birler birikseydi ne kadar çok zaman ederdi iki yılda. Neyse ki artık bunun farkına varabildim. Şimdi ise bu farkındalığı eyleme dönüştürmeliyim.


Belki allah nasip eder de ikinci çocuğum olursa, onun bebekliğinde bu da geçer diyerek sadece zamanın geçmesini beklemeyeceğim. 


Hayatımda nelerin dahil olmasını istiyorsam, azar azar devam etsin, yaşadığımız anların tadını doyasıya çıkaralım, yıllar geçip gittiğinde elimizde kalan sadece yaşlanmışlık olmasın. Hem güzel hatıralar hem de kursağımda kalmamış gerçekleşmiş heveslerim olsun.


Çocuk büyütmek kolay bir iş demiyorum, aldığın sonuç herşeyin üstünde, ancak çalışmayıp çocuğuna bakan çoğu kadından duyduğum ortak şey, "keşke yıllarımı boşa geçirmeseydim" oluyor. Çocuk büyütmek zamanı boşa harcamak mı, asla değil! Peki o zaman neden böyle oluyor?

Bence cevap yukarıda yazdığım şey, kendimizi ihmal ediyoruz. Hayatta yapmak istediğimiz şeyler için geniş zamanlar arıyoruz. Şimdi bu yazıyı okuyan taze anneler varsa unutmasınlar. Tüm sıkıntılı günler geçecek ama zamanın geçmesini sadece bekleme, hayatı bırakma.

P.s: fotolar keukenhof ziyaretimizden. Bunu tek bir yazıda paylaşacaktım ama baktım o kadar çok fotoğrafı düzenlemeye zaman bulamıyorum, birazını bu yazıya ekledim.


23 Nisan 2014 Çarşamba

25. Ay Mektubu. Anne Burda Yer Var

00:22:00 5 Comments
Çilek kokulu kızım;

Mecazi değil gerçekten her daim çilek kokuyorsun artık. En sevdiğin meyve raflarda yerini aldığından beri her gün yiyorsun çünkü. Hatta havaalanında kuyrukta beklerken, arkamızdaki bir amca da sen çilek mi yedin, çilek kokuyor burası demişti sana.

Yaklaşık kırk gün önce başlayan ayrı yatakta uyuma dönemin devam ediyor. Tatilde kaldığımız yerlerde de bazen beraber bazen ayrı uyuduk. Ancak çoğunlukla yanında beni istemedin. Ananenin ikimize tahsis ettiği koskoca karyolada bile yatarken yer yok diye beni az kovmadın. Hatta bir gece ananen benim bir bacağım ve kolum aşağıya sarkmış, kenarda yattığımı görünce şaşırmıştı :)

Ancak son zamanlarda biraz daha ılımlı olmaya başladın. Zaten uykuya dalana kadar hep yanında oluyordum ama uzak duruyor veya sandalyede bekliyordum. Önce sana sarılmamı istedin, kolumu beline sarıp uyutmamı. Daha sonra sırtını kaşımamı, dışardan değil içerden olmak kaydıyla :) 


Odandaki yatağın epey büyük olmasına rağmen, yanına uzandığımda sıkıştığını iddia ettiğin için çoğunlukla yanında minik sandalyen üzerinde oturuyordum. Bir gün, "anneee, bak burda yer var" dedin ki baban çok iyi bilir bu gayet anormal bir durumdur. Çünkü genelde anne yer yok diye çıkışırdın. Böyle çağırdığını duyunca şaşkın ve mest olmuş bir halde yanına uzandım.

Şimdi her gece yanında istiyorsun. Önce kitap okuyoruz, biraz kuduruyoruz, sırtını kaşıyorum, bazen süt içince karnın ağrıyor(muş) karnına masaj yapıp başını okşuyorum (böyle yapmamı sen söylüyorsun) ve kimi zaman on dakka kimi zaman bir saat yatağında uyumanı bekliyorum.

Uzun sürdüğü zaman bazen tahammülüm azalıyor ama hiç şikayet edemem. Beni yanında istemen, sarılıp koklaşmalarımız öyle güzel ki, doya doya öpüyorum ben de seni...

Bu gün ayrıca çok özel bir gün. Senin ve tüm çocukların, Çocuk Bayramın kutlu olsun bitanem.

Annen
Amsterdam

21 Nisan 2014 Pazartesi

Bir Yastıkta Instagram'da

16:17:00 0 Comments
Bir Yastıkta blogumu duymayan kalmadı herhalde, uzun zamandır pek düzenli güncelleyemiyordum.


Onun için Instagram hesabı açmıştım bir ay kadar önce, bir miktar gönderi yaptım, tatile gidince ara vermek zorunda kalmıştım ama şimdi yeniden paylaşıyor ve blogda da yazıyorum.

İç açıcı paylaşımlarım devam edecek. Takip etmek isteyenler blogdan ve instagramdan ulaşabilir.

Web: http://biryastikta.org
Instagram : @biryastikta

19 Nisan 2014 Cumartesi

2 Yaş Dr Kontrolü

22:50:00 15 Comments
Helo'nun bu zamana kadar olan dr kontrolleri çok da düzenli gelişemedi. 1 yaşına kadar slovakyadaydık, yaşlı bir bayan doktoru vardı fakat görüşmelerimiz hem ingilizceye hakim olmamasından hem de bizim fazla soru sormamamızdan dolayı çok uzun ve detaylı değildi. Tabi bu kıyaslamayı okuduğum bloglara ve türkiyedeki arkadaşlarımdan duyduklarıma göre yapıyorum. Benim için çoğunlukla yeterliydi ve bir çok konuda kendim de araştırdığım için çok sorum kalmazdı. O doktor hem fiziksel gelişimini hem de motor becerilerinin gelişimini takip ediyordu.

Arada istanbul ziyaretlerimizde iken gittiğimiz bir doktoru daha oldu. Ona daha çok şey danıştım ama çoğunlukla motor becerileri ile ilgili pek inceleme yapmazdı.

Bir yaşından sonra hollandaya taşınınca dr ziyaretleri de seyrekleştiği için fazla kontrol edilmedi, bir 1,5 yaş ve bir de geçen gün gittiğimiz 2 yaş kontrolleri oldu. Tabi bu arada birkaç kez istanbula gittiğimizden her gidişimizde hasta olduğu için orada gitmiştik.

Neyse, geçen gün gittiğimiz kontrolde olanları yazmak istedim. Muhtemelen normal seyri budur ama bizim başımıza ilk kez gelince hoşuma gitti doğrusu. 

Önce hemşire boy ve kilosunu ölçüyor, Helocum öyle iri bir bebek değil ama boyu uzunmuş. 90cm ve 11.150gr çıktı. Boyu %75 kilosu %25 persentillerde ama 1,5 yaş kontrolündeki değerlerle kıyaslayınca gelişim oranı iyiymiş. Diğer yandan kilo persentilini dikkate almıyorum ben çünkü %50 eğrisi için doğum kilosu 3,200gr. Kızım bu değerden 500gr az doğduğu için şimdiki kilosuna 500gr eklersem %50 değerine yaklaşıyor. Sonuçta kendi doğum kilosu için ortalama kiloda, bu da yeterli.

Dr'un odasına girince önce benim kucağıma oturttu ve masada ona bazı aktiviteler yaptırdı. Tahta küpleri üst üstte dizdirdi, kare, üçgen, yuvarlak ve dikdörtgen şekilleri uygun deliklerden kutuya atmasını ve bir oyuncak bebeğin eli, gözü vs her yerini sorup onları göstermesini istedi. Gözlerine baktı, göğsünü dinledi, beslenme şekilleri, konuşma becerisi hakkında bilgi aldı, tavsiye verdi. Haftaya okula başlayacağı için biraz bu konuda konuştuk, yabancı dil konusunda kısa zamanda çözeceğini söyledi ve ilk defa hiç ağlamadığı bir dr ziyareti gerçekleştirmiş olduk.

Sizin iki yaş kontrollerinde böyle incelemeler yapılıyor mu meraktayım.

Sevgiler

18 Nisan 2014 Cuma

THY ile Amsterdam Uçuşumuz Bir Harikaydı

12:00:00 7 Comments
Bu güne kadar sayısız kere THY ile uçtuk ancak geçen hafta yaptığımız son uçuş bir harikaydı. Unutmadan yazmalıyım.

O gün her işimin çok rahat geçeceği daha Atatürk Havaalanında iken belli oldu. Feci uzunluktaki THY tüm uçuşlar check-in kuyruğuna girdikten birkaç dakika sonra bir görevli yanıma gelip çocuklu aileler için başka bir kontuar olduğunu söyledi ve oraya gitmemize yardım etti. Önümüzde tek bir aike vardı, sıra hemen bize geldi ve biletimizi aldık.

Pasaport kontrolünde de Türk vatandaşları kuyruğu fazla uzun değildi, çabucak geçtik ve uçağın kalkacağı kapıya geldik.

Kapı biraz farklıydı. A-B-C-D ve private şeklinde beş girişi bulunuyordu. Sonra anons yapıldı ve herkesin biletlerinde yazan (anonsa kadar farketmemiştim) grupta sıraya geçilmesi istendi. Çocuklu olduğum için beni business class ile birlikte private kapısına çağırdılar ve ilk önce biz bindik.

Bomboş uçağa koridorda hiç beklemeden binmek bir harikaydı doğrusu. Genelde kızım bu bekleyişte hep huysuzlanırdı çünkü.

Yerleştikten sonra diğer yolcuların biniş şekline dikkat ettim. Kaç koltuk var bilmiyorum ama diyelim ki 40 sıra olsun. Önce gelenler kuyruk kısmı son sıraydı. Sonra ortadakiler ve en baştakiler şeklinde devam etti. Yani insanlar sondan başa doğru uçağa alınmıştı ve bu yüzden neredeyse hiç bekleme yaşanmadı. Daha kısa sürede yerleşme işi bitmişti.

Aslında çok basit ama faydalı olan bu fikri neden daha önce düşünmemişler hayret. Umarım bundan sonra tüm uçuşlarda böyle olur.

Herhalde biniş sırasında hiç stres yaşamadığı için kızım daha uçak kalkmadan uyudu ve son yarım saatte uyandı. Evet tamam uyku saati gelmişti ama genelde bu güne kadarki tüm uçuşları uyku saatine denk getirdiğimiz halde 3,5 saat boyunca hiç uyumadığı çok uçuş yaşamıştık.

17 Nisan 2014 Perşembe

Çocuğunun Her İstediğini Yapan Bir Annenin Sosyo-Psikolojik Analizi :)

22:40:00 7 Comments
Günlerimiz iki yaş çılgınlığının orta şiddetteki vakaları ile geçip gidiyor. Aşırı uç krizler de oluyor zaman zaman ama  fazla değil. Bunda benim tavrım da etkili olabilir tabi...

Uzmanlar diyor ki bu dönemde çocuk dünyayı ve kendi yeteneklerini keşfedecek, sınırları esnetin ama tamamen de kaldırmayın. Sonra tepenize çıkar :) Şaka bir yana sınırların varlığı ona güven verecekmiş.

Hal böyle olunca her istediğine evet demiyoruz sevgili anneler. Tamamen yasak olanlar bir yana, aman alışmasın diye konulan " hayır"lar konusunda ben biraz gevşeğim sanıyorum.

Bizim Helocan bir süredir taktak (süpriz yumurta) sevdasına tutuldu. Youtube'da videolar bile var, süpriz yumurtaları açıyorlar, çıkan oyuncakları gösteriyorlar. Her gün bir yumurta satın almak istiyor. Tabi ki hep almamamız lazım ama...

Mesela bu gün sabah kalkar kalkmaz başladı. Anne barkete gidelim taktak alalım diye. Daha açılmadı ayağına yatıp bir süre oyaladım. Tabi bu talebini bir kere söyleyip vazgeçiyor zannetmeyin, en az bi otuz tekrarı var.

Sonraki savurma cümlesi, her gün alamayız. Parayı biriktirelim büyük oyuncak alalım. Tamaaam diyor da hala aklı taktakta. Sonra defalarca yine sorar ve asla unutmaz. Şimdi uyku zamanı, yok baban gelincd gideriz, hadi şunu yapalım bıdı bıdı bıdı.

En sonunda akşam üstü markete gidince, gitmeden önce sayıkladığı başka bir oyuncağı almaya niyet ettim. Yeter ki taktak olmasın diye. Yolda başladı yine taktak alalım? , ben de saf anne tuzağına düştüm. Ya yumurta ya oyuncak birini seç. Anne ben oyuncak isteyeye (istemiyo) taktak alalım.!!! Sonunda aldık, gün içinde en az iki yüz kere söylemiştir. Kavuşunca çok mutlu oldu olmasına da eve gelince kocadan azarı yedik her istediğini yapıyormuşum diye :/

Ben de dedim ki sen tabi iki üç saat mücadele ediyorsun gel de tüm gün diren bakalım. #direnanne

Gerçekten yolda, orda burda çocuğun parmağında oynattığu bir anne görürseniz 

A) ya bu anne yapmadığında başına gelecekleri çok iyi biliyordur ve buna dayanacak gücü yoktur
B) ya da o gün için artık daha fazla direnecek gücü kalmamıştır.

Lütfen anlayış gösteriniz, cıks cıkslarınızı ağzınızın içinde tutunuz :)

Dipnot: o kadar da kukla değilim gerçekten, yeri geliyor yerlere yatıp ağlamasına göz yumuyorum yapmamak için.

Dipnot 2. Hani çocuğa seçenek sunun diyorlar ya, o yöntem bu durumlarda işe yaramıyormuş 

16 Nisan 2014 Çarşamba

Çiçek Ruhun Gıdası

15:47:00 4 Comments
Pazar günü uçaktan inip eve doğru yola koyulduğumuzda ilk farkettiğim her yerin yemyeşil olduğu idi. Onbeş gün önce ağaçlarda doğru dürüst yaprak yoktu bile.  Ağaçlardan ilk çıkan açık yeşil, neredeyse şeffaf görünümlü yaprakları öyle çok seviyorum ki, yolda giderken bile durup seviyorum. Hatta dün yine böyle severken Helocum da bana eşlik etti ve "baby yaprak" dedi. 


Hollanda demek çiçek demek bunu herkes biliyor artık ama iş yine kişide bitiyor elbette. Baharın bu güzel günlerinde her yer çiçekli. Yol kenarlarındaki hiç açmaz sandığım yeşil çalılar bile çiçeklenmiş. Aşağıdaki fotoğrafta komşulardan birinin bahçesi görülüyor. Mini havuzu ve köprüsü kızımın favorisi. Sağdaki pembe çiçek, bütün kış yeşil olan sert bir çalıydı. Böyle harika çiçekler açacağı aklıma gelmezdi.

 
Lale zamanı geldi ve her yerde görmek mümkün, bahçemizde bile var beş altı tane. Daha lale bahçelerine gitmedik bu hafta sonu gideceğiz inşallah.


Bu fotoğraflar her gün yürüdüğüm yollardan, evin civarları. Bir sürü kanal var yakınımızda. Ördeklerin keyif yaptıkları zamanları seyretmek çok güzel oluyor. Böyle bir doğada yaşama şansına bu ördekler bile sahip ya, İstanbul'da doğadan mahrum kalmış çocuklar için üzülüyorum. 



Bence her insanın doğaya ihtiyacı var. Çiçeği yeşili görmek ruha çok iyi geliyor. Yeşili bol yerlerde yaşayanlar daha az stresli oluyor. Tabi havanın temizliğini de es geçmemek lazım. Burada gece az uyusam bile dinç hissetmemin nedenini buna bağlıyorum ben.


Bu sebeple evlerine yeşil sokmayan insanları anlayamıyorum. Dikkat ettim yine istanbul'da balkonlar çoğunlukla çiçeksiz. Burda da türklerin yaşadığı bölgelerde pencerelerindeki tüllerden anladığım kadarıyla, türk evlerinde pek çiçek yok. Herhalde toplumca çiçeği ekstra masraf olarak görüyoruz. 


Oysa öyle değil. Annem ve babam da bir çiçekseverdir ve şu an balkonları dolu. Çiçeksever insanlar bir birlerine dal, kök yaprak verip çiçeği büyütüyorlar ve çoğaltıyorlar. Böylece hiç masrafsız (yada çok ucuza demeliyim) çiçek sahibi olunabiliyor.


Benim istanbuldaki balkonsuz evimde bile vardı çiçeklerim. Şimdi annemde hala duruyorlar. Helo da evdeki ve dışarıdaki bitkilere karşı çok duyarlı. Bebekliğinde koparmamasını okşamasını söylemiştik, öğrendi. Şimdi gayet nazik davranıyor.


Saksı çiçeği ona verilen emekten kat kat fazlasını geri veriyor. Salonda duran dekoratif bir objeye göre ise çok daha güzel. Çünkü o obje size her gün aynı şekilde bakarken, çiçek her geçen gün farklı bir güzelliğini sergiliyor.

Bu yüzden çiçeksiz yaşayan insanları anlamakta zorlanıyorum ve doğrusu çok şey kaybettiklerini düşünüyorum. Günün herhangi bir anında gözüm çiçeklere takılınca yüzüm aydınlanıyor, çiçekler insana bedava terapi veriyor.

12 Nisan 2014 Cumartesi

Rüzgar Gibi

09:39:00 5 Comments
Geçti, Pazar günü dönüyoruz.

Bu tatilde fazla fotoğraf çekememişim ama çok gezdik. Neredeyse her gün dışarıdaydık. Ancak ne yazık ki hastalıksız atlatamadık.


Önce simit özlemimizi giderdik tabi ki. 


Sonra aniden minicik bir doğum günü kutlaması. Oysa bu tatilin aylar öncesinden planlanma amacı, ilk yaş gününde aşırıya kaçmadan yapmak zorunda kaldığımız doğum gününün acısını çıkarmaktı bu yaş gününde. Fakat kısmet olmayınca olmuyor, öncekinden kat be kat sade bir kutlama oldu. Babannesinin ziyarete geleceğini öğrenir öğrenmez hemen bir pasta alıp onun da dahil olması için küçük bir kutlama yaptık o kadar. Sonrasında yeniden yapabilirdim belki ama hiç canım istemedi.


Bu süreçte ben de bir yaş atladım. Pierre Loti'de minik bir kutlama selfie'si 😋


Tatilde kuzenleriyle bol bol oynadı Helo'cum. Büyük ablamın küçük kızıyla oyun oynarken.


En çok da küçük ablamın küçük oğlu ile kudurdu, mevcut extreme sporlarına yenilerini ekledi sayesinde 😄

Ansiklopediden öğrendiği astronot olma şansını yakalayınca nasıl sevindi nasıl. Tüm gece eniştesinin kaskıyla dolaştı.


Her istanbul ziyaretimde görmek istediğim blog arkadaşlarım oluyor ancak çoğu ile henüz buluşamadık. Çalışanların sadece hafta sonu olduğundan ve benim de yeteri kadar çok hafta sonum olmadığından fırsat oluşmadı. Ancak Burcu ile hafta içi görüşebildik ve Nil ile arkadaşlıkları iyice ilerledi kızımın.


Annesiyle çocukluk arkadaşı olduğum tatlı Ela ile de bol bol oynadılar. 


Tabi en çok kuzeni Egehan ile. Yemek yemeye bile vakit bulamadıklarından çoğunlukla atıştırmayla geçti ne yazık ki.


Bir Vialand'da Avrupa yakasında


Bir göztepe parkında Anadolu yakasında, gezdik durduk.

Bu hafta başından itibaren yoğun burun akıntısı ve hırıltılı öksürük başlayınca, o sırada Anadolu yakasında olmamızın da fırsatıyla ismini çok duyduğum Dr.Mehmet Çetiner'i ziyaret ettik. Anjin olmuş, antibiyotik içerikli ilaç verdi ve bundan sonraki gelişlerimizde ziyaret edeceğimiz doktorumuz oldu kendisi.

Aslında daha Helo daha dünyada yokken yıllar önce kocamla çıktığımız karadeniz turunda tanışmıştık o ve ailesiyle. Nitekim bizi de hatırladı o da. Kızımın genel durumu hakkında kafamda sorular vardı, onları konuştum ve şu dişleri de sordum. Pek anormal bulmadı kendisi.


Daha tamamen iyileşmedi ama gezmeye devam ettik. Eski çalıştığım üniversitedeki hocamı görmeye gittik ve 


Helo'cum beni yalancı çıkarırcasına uslu ve uyumluydu o gün. Geldiğinden beri oturup yemediği kadar yemek yedi ve masadan hiç kalkmadı!


Arada ananesine de eşlik etti :) Ama ananesinin ŞAPKA'sından takmak istemedi 😋


Ve her geçen gün büyüyen saçları gibi, heybemizi güzel anılarla doldurup büyüttük, sırtımıza yükleyip onların tatlı ağırlığıyla yeniden yollara düşeceğiz...


Ve sonra yine geleceğiz...

10 Nisan 2014 Perşembe

Önce Cehaleti Kaldırmalı

04:06:00 2 Comments
Geçen gün okuduğum bu yazıdaki tespitleri çok doğru buldum. Cumhuriyet gazetesi Bilim Teknik ekinin yazarı Prof.Dr. Doğan Kuban'a ait. Biraz uzun ama okunmasını tavsiye ederim.

******
ÖLDÜRÜLEN ÇOCUKLARIMIZ BİZDEN DAHA ÖNEMLİDİR

Belagat, Mugalata ve Seçim

Türkiye çizgisinin, dünya çizgisini zaman içinde bir yerde yakalaması gerekiyorBu bir ölüm-kalım sorunudur. Ve geleceğin uygar temelidir. Ancak bu buluşma noktasından sonra bilgi, üretim, sağlık ve yaşam kalitesinde uygar dünya ile bütünleşmiş olacağız. Bunlardan mitinglerde söz edildiğini işittiniz mi?

Doğan Kuban, CBT 1411, 4 Nisan 2014

Genç Çiçero M.Ö.80’de şunu söyler: “Güzel konuşmak, özel ya da genel, her işin parçasıdır. Güzel konuşma devlete destek olur. Hatiplere ün, şeref kazandırır ve dostlarınızı esirgeyicidir.”
Perikles’den Mustafa Kemal’e, Curchill’den Kennedy’ye pek çok etkileyici politik konuşma okumuş, dinlemişizdir. Fakat güzel konuşma sadece kendi için yapılan bir etkinlik olmaya da yönelebilir. O zaman yanıltıcı olur. Arapça ve Osmanlıca’da Belagat, güzel söz söylemedir. (Fransızca ve İngilizce de ‘eloquence ve rhetoric ) Mugalata ise yanıltıcı söz söylemektir. ‘galat= yanlış, kural dışı’ kökünden gelir . (İngilizce sophistry). Seçim de politikaların konuşmalarıyla başlar.

Sağlıklı seçim söylemi vatandaşa bir gelecek tanımlayan ve umut verendir. Önümüzdeki seçim acıklıdır. Çünkü arkasında ölüm önünde umutsuzluk ve soru işaretleri var. Seçim söyleminin yolsuzluk tartışmasına dönüşmesi ve vatandaşların kısa vadeli umutlarına yanıt vermenin ötesinde, daha uzun bir gelecek imgesi içermemesi. bugünkü kargaşa içinde doğal görünebilir. 

Bir partinin seçim retoriğinin kurgusu politik vizyonunun gelecek bağlamında olgunluğunu yansıtır. Bunu algılayan bir toplum olduğu kanısında herkesin kuşkusu var.

Tarihte hiçbir söz son söz değildir. İnsan sondan söz edemez, İnananlar için son söz Tanrıya aittir. Bilime inananlar ise zaten yaşamın sürekli bir soruşturma olduğunu kabul ederler. Güvenilir adayların savunmaları gereken bir gelecek imgesi bağlamında yaşama doğrudan yansıyacak uygulama önerilerdir. Hala ortaçağı sayıklayan bir ülkede demokratik olması kuşkulu bir süreçte, bütün partilerin gelecek bağlamında güvenli bir çalışma ve eğitim ortamı, enerji bilinci olan bir üretim ortamı gerekliliğini halka anlatmaları gerekir.

KRİTİK SOYSUZLUK SINIRINDA
Bizim toplumumuz yalana kolay inanan, az okumuş, çağdaş dünya bilgisi çok kıt bir toplumdur. Yozlaşmış bu politik ortamda bu temel söylem dile getirilmezse, seçim, çürümüş bir kültürün ifadesi olan karanlık bir oyun olur. Bir seçim süreci zaten var olan durumun aydınlanmasına yani somutlaşmasına neden oluyor. Kuşkusuz bunun ne kadar gerçekleştiğini bilemiyoruz. İşte bu arakesitte toplumun aydınlık güçleri, iyi niyetlileri, vatanseverleri halkı uyandırmak zorundadır.

İki gün önceki Kırım referandumunda Ukrayna denen devletin bir gölge oyunu olduğunu öğrendik. Fakat Türkiye 900 yıllık kaya üzerine oyulmuş tarihi olan bir ülkedir. Karagöz oyunu oynanmasına izin veremeyiz.

Sevgili Okuyucular,
Düşünenlerin düşünemeyenlere anlatmaları gereken sorun şu: Türkiye’de politik söylemi yemek yemek, elini yıkamak, hacet’ini yapmak gibi bir iş olarak gören milyonlar olabilir. Bunların arasında politikacılar da var. Oysa Türk toplumu kritik bir soysuzluk sınırında yaşamaktadır. Burada aydınlatıcı bir söylemin yaratılması gerek. Halka Bu konuları anlatmak kolay değil. Fakat Türk insanı yaşamanın bir ideal değil, bir hak olduğunu, idealin ise varmak istediğimiz, ama tam ulaşamadığınız bir şey olduğunu öğrenmelidir.

Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan ve vatan işgal edildikten sonra, Türkiye’nin varmak istediği tek amaç, çağdaş dünyaya erişmekti. Bu toplumsal savaşın sözcüsü Mustafa Kemal’dir. Adı demokratik ve laik Cumhuriyet olan bu amaç, dünya tarihinin dayattığı bir zorunluluktu. Ve bir insanlık göreviydi. Türkiye o zaman tümüyle sömürge olan İslam dünyasını da uyandırmak sorumluluğunu da taşıyordu. Bu Türk toplumunun sırtından çıkaramayacağı bir sorumluluk elbisesiydi. O zaman sırtımıza geçirilen elbise, yaşadığımız çağın geçmişten daha önemli, geleceğin de bugünden daha önemli olduğu anlamına geliyordu.

Bugün aynı sorun var:Öldürülen çocuklarımız bizden daha önemlidir. Kaldı ki bu bir doğa yasasıdır. Ana babanın işi, gelecek kuşakları önce dünyaya getirmek, sonra yetiştirmektir.
Dünya bizimle bitmiyor. Dünyayı kendileriyle bitirmek isteyenlere Latince kökenli deyimle ‘nihilist’ denir. Bu aşırı bencil ‘hiççilik’, dinsizlik anlamına da gelir. Hatta Peyami Safa’ya göre bir zırdeliliktir. (Türk Dil Kurumu Sözlüğü) 

Çağdaş olmak çağda yaşamak değil, çağı yaşamaktır. Çağı yaşamanın özellikleri var: Kentlileşmek (kentleşmek değil), bilgi sahibi olmak ve yaşama saygı duymak. Avrupa uygarlığı, romantik 19 yüzyıldan doğallık, özgünlük, içtenlik gibi özelliklerle bunu zenginleştirdi. Buna Batı uygarlığı deniyor. Çağdaş dönem ise bu özelliklere bir de Innovation (yenilik yaratma) gereksinimi ekledi.

KONUŞMALARDA GERÇEKLER NEREDE?
Peki Seçim konuşmalarında bu gerçekleri anlatan politikacı var mı?Bir taraf leblebi şekeri dağıtıyor. Öteki taraf 1923-38 arasında ulaştığımız çağdaşlık düzeyine tekrar nasıl ulaşabileceğimizi anlatmaya çalışıyor. Ne var ki yıl 2014! Bir toplumda Biz de hırsızız! ” diyen insanlar hangi koşullarda yetişir? Bu toplumsal eğitimin, 1946’dan bu yana “Yetmez ama, kabul! ” diyenlere kadar nasıl geldiğinin tarihini yazmak büyük bir entelektüel serüven olacak!

Sevgili Okuyucular,
Elinizi kalbinize koyun. 1938 ya da 1950’den 2014’e kadar bir Çağdaşlık eğrisi çizin. Bu farklı etkinlik alanlarında olabilir. Fakat Türkiye çizgisinin, dünya çizgisini zaman içinde bir yerde yakalaması gerekiyor. Bu bir ölüm-kalım sorunudur. Ve geleceğin uygar temelidir. Ancak bu buluşma noktasından sonra bilgi, üretim, sağlık ve yaşam kalitesinde uygar dünya ile bütünleşmiş olacağız. Bunlardan mitinglerde söz edildiğini işittiniz mi?
Halk anlamaz, diyeceklerdir. Peki öğreten bir yer mi bıraktınız? Köşe yazılarında mı? politik söylemlerde mi? Bürokratik örneklerde mi? İmam-Hatip okullarında mı? Dershanelerde mi? YÖK komutasındaki üniversitelerde mi halkımız geleceğini öğreniyor?

Kimse geri dönmeğe uğraşmıyor. Gökdelen yapanlara neden iki katlı ahşap ev yapmadığını soran var mı? Tarihte hiç kimse geriye dönmeğe çalışmadı. Eğer Abbasiler geri dönmek isteselerdi Abbasi Rönesansı yapamazlardı. Bunu akıllarına getirirler miydi? Fatih 1300’e dönmeye çalışmıyor, acaba yeni bir Roma İmparatorluğu kurabilir miyim, diye düşünüyordu. Bu toplumda uçuruma doğru yarış yapan isteyen kimse yaşıyor mu?

Sevgili okuyucular,
Türk halkının psikolojik dengesini sağlamak zorundayız. Devlet, dünya ile ve kendi halkı ile futbol maçı oynuyor. Çocuklarımızı çağa yetiştirmek, bir gökdelenden başlamıyor. Köprüler, Boğazın bir yakasından öbür yakasına geçtikleri zaman uygar olmuyorlar. Füze’nin başında duran İslam gerillası, ya da alışveriş merkezinde vitrinlere bakarak dolaşan yarı köylü de uygar olamıyor. Dünya halkları için Müslüman’la uygar eş anlam taşımıyor. Cahil idareciler Müslüman’la ilkeli neredeyse sinonim yaptılar.

Halka söylenecek tek doğru, geleceğini sorgulamasını öğrenmek zorunda olduğudur.

Bunu birkaç yüz liralık sadakaya satmayacak kadar uyanmasını çalışmak her vatanseverin görevidir. 

8 Nisan 2014 Salı

mizu.com ile Alışveriş

00:32:00 7 Comments
Anneler bilirler, bebekli hayatta bir süre eski alışkanlıklarımıza veda etmek zorunda kalıyoruz. Eskisi gibi kişisel bakıma zaman ayırmak, giyim-kuşam-aksesuar konularında özenli olabilmek bir lüks. Bunu başarabilen anneler de var elbet, onları alkışlamak lazım, ancak ben geçenlerde yazdığım gibi hayatın devam ettiğini ancak bir buçuk yıl sonra farkedebildim :(

İlk olarak kişisel bakımım için biraz daha özenli olmaya başladım. Sonra ihtiyacım olan eksiklikleri belirlemeye. Biz kadınlar için bakımlı ve güzel olmak, modaya uygun alışveriş yapmak en iyi terapilerden biri. Ülkemizde son zamanlarda aldığımız üstüste üzücü haberlerden sonra toplumca biraz rehabilitasyona ihtiyacımız var. Özellikle biz kadınların. Daha duygusal olduğumuz için, daha kolay içselleştiriyor ve ne yazık ki daha çok yıpranıyoruz.

Buna karşılık, kendimizi kolayca iyi hissetme konusunda da daha başarılıyız bence. Hoşumuza giden ayakkabı ve çantaları incelemek, takılar içinden seçim yapmak, sevdiğimiz ürünleri satın almak, hele indirimli fiyatlarla almak hemen moralimizi düzeltir. Mesela ben iki gündür çanta ve takılara bakıyorum, sadece bakarken bile içim açılıyor :) Sonunda hangisini alacağıma karar vermiş olsam da kendimi diğerlerine bakmaktan alıkoyamıyorum :)

Son iki yıldır sürekli kızımın eşyaları nedeniyle valiz gibi bebek çantası taşımaktan bıkmış ve artık normal çantaya geçmeye karar vermiştim. mizu.com 'da Guess çantaların %20-50 arası indirimde olduğu haberini veren bir mail alınca derhal siteye baktım. Ne kadar çok farklı model ve stilde çanta varmış, meğer ben ne kadar uzun zamandır modadan uzak kalmışım şaştım. Hepsini almamak için kendimi zor tuttum.


Gözüm hep yazlık çantalara takıldı, içlerinden bir kaçını paylaşmak istedim.


Her yaştan kadına hitap eden Guess çantalardaki indirimler gerçekten cazip.


Bazılarını biliyordum ama bilmediğim markalar da varmış.

Özel tasarım clutchlar ise çok ilgimi çekti. Üzerinde farklı cümlelerin yer aldığı çantaların bir yüzünde hayvan deseni var, Love without a cause çantaları sevmemek için hiç bir neden yok doğrusu.


O kadar çok seçenek var ki, baskılı çantalar, portföy veya gece çantaları, spor çantalar, özel tasarım tablet kılıfları hepsine yer veremedim.

mizu.com da gezinirken gözüme takılan bir diğer ürünler de takılar oldu :)


Özel tasarım takılar hep ilgimi çeker ama yukarıdaki kolajda çalışmalarının bir kısmına yer verdiğim Nayad Bal tasarımları biraz daha farklıymış. Takıyı insana enerji veren bir obje olarak gördüğü için, her takıda kullanılan elementler ve onların etkileri farklı olacak şekilde ayarlanmış. Mesela ortadaki altın renkli Yükseliş 1 Yüzük; Başak, Aslan, Yay ve Kova burçlarını temsil eden, duygusal anlamda dengeyi koruduğuna, zihni kuvvetlendirdiğine, huzur ve sakinlik verdiğine inanılan zirkon taş ile tasarlanmış. Bu koleksiyondaki her parçanın böyle ilgi çekici özellikleri var.

Nihan Atakan takıları imzalı diğer bir tasarım takı koleksiyonu da çok hoş parçalar içeriyor. Koleksiyonda gümüş, altın, inci ve pırlanta kullanılmış. İlk başta dikkatimi çeken model arılı ve cupcakeli kolyeler olsa da daha sonra deri üzerinde toka şeklinde hazırlanmış bilekliklere de gönlümü verdim. 

Tabi mizu.com'da sadece çanta ve takı yok, Giyim, Ayakkabı, Parfüm, Saat, İç Giyim, Gözlük, Kişisel Bakım, Makyaj, Aksesuar başlıklarında yüzlerce ürün yer alıyor.

6 Nisan 2014 Pazar

Neee 3. Azılar mı?

23:18:00 2 Comments
Geçenlerde "Dişim Bitti" başlığıyla yazdığım yazıdaki sevincim kursağımda kaldı. Helo'nun dişleri bitmemiş. Normalde azı dişlerinin çıkması çok daha zahmetli oluyor dört tane ucu olduğu için. Ancak o yazıyı yazdığımda gerçekten tüm uçlar çıkmış, dişetinin üzerinde epey yükselmişti azıları.

Herhalde herkes biliyordur, bebekler üç yaşına kadar yirmi diş çıkarır ve bu süt dişleri 5-6 yaş civarı dökülmeye başlar. Kızım, yirmi dişi tamamladığı halde (ağzını açıp saydırdığını zannetmeyin, saymak için ne ısırıklar yedim gazi oldum resmen) sürekli elleri ağzında dişlerini kaşımaya devam ediyordu. Diğer diş belirtileri de aynen ortaya çıkmıştı. İstanbul'a gelmeden önce dişlerinin arkasındaki, damağında boş kalan kısmın, aynen önceki diş çıkarmalarındaki gibi bembeyaz bir tepe şeklinde olduğunu farkettim.

Geldiğimizden beri de iştahı çok düşük, sürekli süt istiyor (genelde her diş döneminde böyle oluyor) ve pek bir şey yemiyordu. Dün gıdıklamaca oynarken üstte 3. azının çıkmış olduğunu farkettim. Bu sabah bin bir zahmetle kontrol ettim, üstte hem sağ hem solda üç azı dişi çıkmış durumda, alttakiler ise henüz çıkmamış ama çıkacaklar gibi görünüyor. Bu durumda şu anda 22 dişe sahip olan Helocum, alttakileri de çıkarırsa (ve tabi daha fazla çıkarmazsa ) 24 dişli bir bebek olacak.

İlk farkettiğimde oldukça endişelendim ama bu çok da anormal bir durum değilmiş. Çocukların yüzde beşinde görülebiliyormuş (aslında daha fazla da olabilir diyorlar çünkü çocuklar pek kontrol ettirmiyormuş) ve süt dişlerindeki fazlalık, yetişkin dişleri döneminde normale dönüyormuş. Tabi yine de doktora göstereceğiz gider gitmez.

İnternette araştırdığımda fazla diş çıkması olayı hyperdontia olarak adlandırıldığını ama genelde çok garip boy ve şekillerde ve damağın farklı yerlerinden çıkan dişler için bu tanımın yapıldığını gördüm. Bizim durumumuzda, diş diğerlerinden farklı değil, damakta gayet düzgün yerleşmiş ve dişleri saymasak bir anormallik olduğu anlaşılmayacak şekilde görünüyor. Bakalım doktor ne diyecek.

Sonuçta hala diş çilemiz devam ediyor :( Bitti diye boşuna sevinmişim.

Sizin bildiğiniz bu tip vakalar var mı? 

4 Nisan 2014 Cuma

Bu İnsanlar Kör mü Diyoruz Ya

17:49:00 13 Comments
Seçim öncesi ve sonraki bir kaç günde karın ağrıları çekecek kadar stres yaşadıktan sonra, artık daha fazla düşünmeyi bırakarak nihayet normale dönmeye başladım. Tatilimiz şimdilik iyi gidiyor, bir haftasın bitirdik bile. Yazmak istediğim diğer şeylere geçmeden önce seçimlerle ilgili kafamdaki bir kaç konuyu yazıp bu mevzuyu kapamak istiyorum. Yazmadan geçeyim istedim ama yapamadım.

Düzenli takip ettiğim biri değil, seçimin ertesi günü okudum bu yazıyı (http://www.aydinlikgazete.com/yazarlar/mustafa-mutlu/34972-mustafa-mutlu-cehalet-degil-cok-daha-otesi.html) ve hayretler içinde kaldım. Özellikle yapılan yolsuzluklar karşısında nasıl umursamaz olduklarını, kul hakkı yiyen birinin peygamber gibi görülmesini bir türlü anlayamıyordum. Meğer bu kişiler şöyle düşünüyormuş:

“Dinimizin ve din kardeşlerimizin refahı için, inanmayanlardan alınan paralar, asla çalıntı değildir.”

Bu şekilde haram yolla elde edilen paranın hayır için harcanırsa helal olduğunu, dinsizlerden para çalınmasının kabul edilebilir olduğunu söylüyorlar. Bu sözün üzerinde kafa yormayan biri için bu davranış gerçekten doğru bir davranışmış gibi algılanabilir. Oysa gerçekte olan şu:

1- insanları dini bütün ve dinsiz diye ayrımcılık yapmış olmalarını geçtim, bu ayrımın kriteri olarak partilerini belirlemişler. Akepe'ye oy verenler dini bütün, diğerleri dinsiz onlar için. Oy vermeyen ve gayet dini bütün insanlar tanıyorum. Aslında bu benim görüşümün ötesinde birşey, kalplerde olanı yalnız Allah bilir.

2- yolsuzlukla ele geçen paralar, sadece dinsizlerden alınmış değil ki, hepimizin vergileri onlar; içinde senin de emeğin var benim de. Hangisinin kimden olduğunu nasıl ayırmışlar?

3- yolsuzlukla ele geçirilmiş paralar, eğer gerçekten insanlar için harcanacak ise; bunun şahıslar üzerinde alıkonulmasına gerek yok ki. Devletin parası yine millete hizmet olarak geri dönsün diye var zaten. Eğer bunları şahsına geçirmişse başka planları var demektir. Diyelim ki hayra harcadı veya harcayacak ancak bu zimmetlediği paranın ufacık bir kısmı bile olmayacaktır.

4- diyelim ki yapacağı hayrı sadece dini bütün olan yandaşlarına yapacak. Bu durumda diğer vatandaşlara yapmadığı ama yandaşlarına yaptığı hayır işleri, gerçekten hayır mıdır? Düpedüz rüşvettir.

5- en fenası da, kul hakkı yiyen ve yediren her şeyi çıkarlarına göre ayarlayan birinin, yarın öbür gün kendi yandaşları ile bir çıkar çatışması yaşadığında aynı şeyleri onlara da yapmayacağı ne malum? Nitekim cemaat ile yaşadığı şeyler de buna örnek.

Daha çok söylenecek söz var ama zaten herkes yazıp söylüyor. Benim dikkat çekmek istediğim nokta, söylenenleri, davranışları biraz sorgulamak. Her insan kendi aklıyla gerçek sonuçlara ulaşabilir. Ama öyle, ama böyle demeden önce, gerçekten öyle olmak zorunda mı diye bir sormalı. Doğru cevaplar mutlaka kendiliğinden gelecektir.