27 Mart 2014 Perşembe

Yolculuk Vakti

00:32:00 12 Comments

Yarın öğle saatlerinde Helo ile İstanbul'a doğru yola çıkacağız ana kız. Dört gün önce iki yaşını doldurduğu için ona ayrı bilet aldığımız ilk uçuş olacak bu.

Aylar öncesinden planlamıştık bu geziyi, doğum günü partisini yaparız diye. Şimdi pek hevesim kalmadı ama aile arasında ufak bir şey yaparız yine herhalde. 

Her gidişimizde hasta olduğu için bu sefer olmasın diye dua ediyordum. Umarım orda bir daha olmaz ama bu sefer daha gitmeden başladı hastalık. Dün akşam üstünden beri kusuyor, hiç bir şey yemediği için bitkin ve yine süzüldü :( Valiz hazırlama telaşı arasında bir de 4 makine çamaşır yıkadım dün akşamdan beri. Şimdi biraz daha iyi neyse ki.  Fakat bu sefer de uçağa binmicem burda kalıcam demeye başladı, oysa aylardır gitmek için sayıklıyordu, yarın gidiş saatinde ne yapacağız bilmiyorum.

30 Mart'ta İstanbul'da olacak şekilde planlamıştım tatilimizi ancak meğer biz oy veremiyormuşuz yerel seçimlerde. Burda da oy verme hakkımız yok sanıyordum ki (genel seçimlerde yok) yakında olacak yerel bir seçim var, adayların isimlerinin olduğu bir pusula geldi eve posta ile. Herhalde zamanı gelince onu işaretleyip bir yere atacağız. Ancak sadece tek bir pusula var, demek her eve bir tane oy hakkı veriliyor.

Yakın zamana kadar oy kullanamayacağımı bilmediğim için bu ziyareti yaparken seçim tarihini göz önünde bulundurmuş, oy için buradan oraya gitmeyi göze almıştım. Lütfen siz de oy hakkınızı kullanın, başka bir semte falan gitmeniz gerekiyorsa üşenmeyin, oyunuza sahip çıkın.

Sevgiler.

P.s. Fotoğraf bugünden. Bir süredir yatağında ona eşlik eden timsak, iya iya o'yu (çifliğe böyle diyor) görmemiş onu götürdük bu gün. Artık çiftliğin yolunu öğrendi, nereden gideceğimizi hep Helo söylüyor.

25 Mart 2014 Salı

Şubat - Mart 2014 Temaları

02:43:00 20 Comments
Mart ayı henüz bitmedi ama son iki aylık çalışmalarımı buraya yazıp bu ayların defterini kapatmak istiyorum. Daha önce de yazmıştım Şubat ayı beni tasarım çalışmalarında çok zorladı. Mart'ın ise ondan aşağı kalır yanı yoktu. Ya üzerinde çalıştığım temalarda sorun çıktı, ya da tamamen bitmiş temaları almaktan vazgeçti sahipleri. Bol bol sabretmek zorunda kaldıktan sonra, son aşamada harcadığım onca zamana rağmen elimde net bitmiş olan temalar şöyle:


Baked by Özlem; yeni açılmış bir pasta-kurabiye blogu. Soft renkler ve sade bir tasarım tercih ettiği için fazla yoğun görsel unsurlar kullanmadan sevimli bir tasarım oluşturdum. Ayrıca markanın kart ve sticker çalışmalarını da yaptık.


Işılca Tatlar; bir çoğunuzun yakından tanıdığı macaron ustası Işıl Hanım'ın blogu. Yemek tariflerinin de yer aldığı blogunun, macaron çalışmalarının ön plana çıkacağı bir logoya ve tasarıma ihtiyacı vardı. Logoda fonda koyu bir zemin kulanmamıza rağmen blogu sade tuttuk ve zarif ayrıntılar ekledik.


Sevgili Damla'nın blogunu tasarlamak stresli çalışmalarımın arasında bana ilaç gibi gelmişti. Sade bir tasarım yaptık ama talep ettiği tasarım benim zevkimle aynı olunca çok içimize sinen bir tasarım ortaya çıktı. İşte adıyla uyumlu bir tasarıma sahip Keşke Gerçek Olsa. Bu arada headerdaki sinek kuşunu özellikle seçtim, çok ufak olan ve çok hızlı hareket eden bu kuş, hem insan gözü tarafından hem de kameralar tarafından yakalanması çok zordur, sanki var ama yoktur :)


Party Le Fantasia için mevcut logolarının kullanılacağı, fransız vintage ağırlıklı bir tasarım yaptık. Özellikle gösterişti partiler hazırlayan Ümmiye Hanım'ın çalışmalarıyla gayet uyumlu oldu.


Önce wordpress blogu olarak başladığımız sonra da web sitesine dönüştürdüğümüz Kurabiye Cafem; üzerinde çok emek verdiğim sitelerden biri oldu. Romantik tasarıma uyan kartvizit ve stickerlar ile çalışmayı tamamladım.


Blogger'dan wordpress'e geçerken tasarımını yenilemek isteyen Parti Gezegeni, logosunda yer alan gezegen görselini kullanmak istediği için, onu uyumlu şekilde nasıl entegre edebileceğime dair oldukça çok sayıda deneme yaptım. En sonunda bu tasarımda uyumu yakaladık ve sevimli bir tasarımla wordpresste yayın hayatına başlamış oldu.


Instagram'dan kolye ağırlıklı takı tasarımı yapan Başak Accessories için bir logo tasarladım. Profil resimleri gibi küçük görsellerde kullanılacak olan logolarda bence, konstrast renklerin ve yalın tasarımların kullanılması ve çok dolu olmaması gerekiyor. 

Bunlardan başka tamamen bitmiş halinden son anda vazgeçen bir tema, tasarım aşaması bitmiş ama geri dönüş almadığım iki tema ve halen devam edip mart sonunda bitmesi planlanan dört tema ile son iki ayda gayet iyi çalışmışım :)  Ha bir de Bir Yastıkta'yı artık biraz daha fazla güncellediğim için onun da tasarım detaylarını koruyarak yeni bir altyapıya geçirdim. Bir de eski tasarımlara teknik destek verdiğimi göze alırsak baya yoğun geçirmişim.

24 Mart 2014 Pazartesi

2.yaşgünü

10:07:00 13 Comments

Ruhumun ışığı yavrum;

Sana olan hislerimi anlatacak sözlerim tükendi sanki ardarda aldığımız üzücü haberlerden sonra. Ancak şu bir kaç cümle iyi özetler sanırım. Sana her baktığımda yüreğim titriyor. Her geçen gün sana olan hayranlığım büyüyor ki ben hayatım boyunca senden başka kimseye hayranlık duymadım.

Yolların ışık dolu, yüreğin mutluluk dolu olsun bebeğim. Nice sağlıklı senelere...

21 Mart 2014 Cuma

Kanser Hastası Bebeğimiz için Dua Ricası

22:40:00 33 Comments
Merhabalar

Daha önce bu yazımda bir yakınımın (ablamın görümcesi) 7,5 aylık bebeğine sinir ucu kanseri teşhisi konduğunu yazmıştım. Bu hafta tetkikleri bitti ve ne yazık ki teşhis doğru. Pazartesi günü kemoterapiye başlayacak.

Minik Kuzey'in şifa bulması için 500 adet Yasin okumak istiyoruz. Her kişi bir adet okuyacak şekilde, Allah rızası için dualarınıza ihtiyacı var. Dua göndermek isteyenler olursa kaç adet olduğunu (siz ve varsa çevrenizdekiler) yorum olarak yazar mısınız? 

Allah razı olsun... Allah hiç bir anneyi böyle bir hastalıkla sınamasın inşallah.


Twitter Kapandı Blogger da Kapanır mı?

10:00:00 8 Comments
Bu yönde bir duyumum yok yanlış anlaşılmasın ama bu ülkede her an herşey olabilir. Daha önce bir kere kapanmıştı.

Sadece kapatılması olasılığına karşı değil, yedekleme amacıyla blog kayıtlarımızı düzenli olarak kaydetmeliyiz. Bunu yapmak çok kolay ve birkaç dakikanızı alacak.

Blogger için:
Kumanda panelinden ayarlar bölümünde, diğer sekmesine gelin. En üstte blogu içe aktar, dışa aktar ve sil seçenekleri var. Dışa aktar kısımına basınca blogunuzdaki tüm yazılar, görseller ve yorumlar, xml formatında bir dosya olarak bilgisayarınıza iner. 

Bu dosyayı tıklayıp açmak isterseniz bir şey göremeyeceksiniz. Bir text dosyası gibi açılıp okunabilen bir dosya değil. Ancak başka bir bloga yüklerseniz gözükür.

Wordpress için:
Araçlar bölümünde içe ve dışa aktarma seçeneği var. Buradan yine aynı mantıkla yedeklenebiliyor.

Wordpress veya blogger farketmez, indirilen bu dosya herhangi bir bloglama platformunda çalışır. Yani bloggerı wordpress'e veya diğerlerine (typad, joomla, weebly,...) yükleyebilirsiniz. Tabi böyle bir platform değişikliği durumunda bazı ilave ayarlar da yapılması gerekiyor.

Şimdilik en azından yedekleri almak iyi olabilir. Eğer arşiviniz çok dolu ise indirme işlemi biraz uzun sürebilir merak etmeyin sonuna kadar bekleyin.

20 Mart 2014 Perşembe

Benim Kızım Büyümüş Vol.4

11:00:00 15 Comments
Bundan bir hafta önce bir gece odasında uyumak istedi ve uyudu. Birkaç saat sonra odamızdaki beşiğe aldık. Aradan iki saat geçmedi ki uyandı ve odasındaki yatağı için ağladı. Götürdük ve uyudu sabaha kadar.

Ertesi gece yine sorduk odasını istedi. O gece tüm gece boyunca yatağında uyudu.

Ondan sonra her gece ve evde olduğumuz gündüz uykularında (bazen yolda uyuyup uyanıyor) odasında o yatakta uyumak istedi. Hala soruyorum ama beşiğini asla istemiyor.

Son bir kaç aydır yatarken yanına bi dünya oyuncak aldığı için beşikte sıkışıyordu muhtemelen. Şimdi kocaman yatakta sere serpe yatıyor. Hatta dün akşam onu uyutmak için yanına uzanmışken, bacaklarıma çaptığı için beni kovdu. Git git yer yok! :)

İlk bir kaç gün yattığım yerden onu görememek öyle tuhaf geldi ki, kolay değil tam iki yıl. Sonra alıştım ama bunda yorgunluktan sızmamın da etkisi olabilir. İlk bir kaç gece eşim benden daha sık kontrol etmek için uyanmış, bazı geceler süt istemiş o hazırlamış hiç haberim yok :)

Böylece iki yaşına on gün kala ayrı odaya geçmiş oldu ki ben de iki yaş civarı geçeceğini düşünüyordum. Böyle tercih ettiğim için değil kızımı tanıdığım için.

Bu ayrılığın bir güzel yanı var ki akşam uyku öncesi ve sabah uyku sonrası koklaşma, kıkırdaşma sürelerimiz uzadı. Hatta bunu kendi istediğini belli ediyor. Ne diyeyim gerçekten büyüyorlar.


Fotoğraf biraz karanlık ama kocaman yatağında (120x200cm) ufacık kaldı. Aynen hastaneden eve geldiğimizde beşiğinde küçücük kalması gibi. Gün gelecek bu yatağı da dolduracak değil mi? :(

19 Mart 2014 Çarşamba

Blogunuza Facebook Like Box Eklemek

15:15:00 0 Comments
Bu gün eski tasarım yaptığım kişilerden birinin sayfası ile ilgili bir problemi düzelttim. Sayfayı açtığımıza porno içerikli reklamlar çıkıyordu ne yazık ki. Sonradan bunun facebook takipçilerini göstermek için eklediği gadgetten kaynaklandığını anladım ve onu kaldırdığımızda sorun çözüldü.

Facebook veya twitter, instagram için böyle eklentiler yüklerken dikkatli olmak gerekiyor. Bu üç sosyal medyanın da kendi geliştiricileri var ve blog/web siteleri için ihtiyaç duyduğunuz eklentileri onlardan almak daha güvenlidir. Bundan başka herhangi bir programcı bu uygulamayı biraz modifiye edip, kodların içine kendi reklamlarını vs koyarak sunabiliyor. Bahsettiğim örnekte olduğu gibi bu da sorunlara yol açabilir.


Blogunuza yukarıdaki görseldeki gibi bir facebook hayran listesi eklemek isterseniz yapmanız gereken Facebook'un kendi geliştiricilerinin olduğu siteye gitmek. Sunulan pek çok uygulamadan like box eklentisi için ise buraya tıklayabilirsiniz. Yalnız burda dikkat edilecek bir husus, bu eklenti sadece facebook sayfaları için alınabiliyor. Eğer sadece profil hesabınız varsa, arkadaşlarınızı bu şekilde göstermek isterseniz böyle bir seçenek yok. Önce facebook sayfası oluşturulmalı.


Like box eklentisinin olduğu sayfaya girince yukarıdaki sayfa geliyor. Facebook page url yerine, sizin facebook sayfanızın adresini yazıyorsunuz, isterseniz genişlik ve yükseklik giriyorsunuz (girilmezse kendisi otomatik ayarlıyor) ve isterseniz seçeneklerde yazıları göster diyerek get code ile kodu alıyorsunuz.

İki parça halinde kod verecek. Blogunuza gidip yerleşim bölümünde herhangi bir yere html gadgeti ekleme seçeneğine gelin ve verdiği iki kodu altalta yapıştırıp kaydedin, facebook hayran gadgetiniz eklenmiş olur.

14 Mart 2014 Cuma

Doğru mu Eğri mi?

22:11:00 4 Comments
Bu gün Baattin'in şu twitini görünce içim içimi yedi, bunu 140 karaktere yazsam sığmaz en iyisi bloguma yazayım dedim. Uzay geometrisi uzmanlık alanımın içindeki konulardan biri ve aşağıdaki cümle bazı hatalar içeriyor.

Tabi benim takıldığım cümlenin ilk kısmı. Bize hep öyle öğretilmiştir: uzayda iki farklı noktayı birleştiren şeye (aslında şey de değil, en kısa yola olacaktı) doğru denir. Fakat gerçeği şöyle olacak: uzayda  iki nokta arasındaki en kısa yola jeodezik (ing: geodesic) denir.

Jeodezikler uzayın tipine göre farklı geometride olabilir: uzay düz ise jeodezik bir doğru parçası; uzay eğri ise jeodezik bir eğridir. Yani bize iki nokta arası en kısa yol bir doğrudur diye öğretildiğinde; düz uzayı kastediyorlardı.

Düz uzay ve eğri uzay meselesini tasvir ederken, bir küre üzerinde gezinen karıncaları düşünebiliriz. Pürüzsüz bir küre yüzeyinde (mesela bir top) hareket eden karıncaların sadece ileri geri ve sağa sola gidebildiklerini, yukarı aşağı gidemediklerini anlamak zor değil. Tabi üstüste binip yukarı yükselmedikleri sürece ;) Neyse bizim karıncaların aklı biraz kıt olsun ve sadece yüzeye yapışık hareket etsinler. Bu durumda onların uzayları iki boyutlu eğrisel bir uzaydır. Sadece öne arkaya, sağa sola hareket edebilirler. 

Mesela bir karınca kendi boyu kadar bir uzaklıktaki yiyeceğe ulaşmaya çalışsın. Bulunduğu yerden o yiyeceğe kadar olan en kısa yol küçük bir doğru parçasıdır. Yine başka bir yiyecek de kürenin arka yüzünde olsun. O yiyeceğe en kısa yoldan ulaşması için de küre yüzeyi boyunca yürüyecek (içinden delip geçmesi mümkün değil, üçüncü boyutları yok) ve bir yay çizecektir. Bu durumda en kısa yol bir doğru değil eğridir. Aynen dünyanın enlem ve boylam çizgileri gibi. Biz karıncanın iki boyutlu uzayını kapsayan, üç boyutlu uzaydan baktığımız için bunu farkederiz ama karınca farkedemez ve daima dümdüz gittiğini zanneder. 

Bu örnek iki boyutlu bir uzay yapısı için verilmiş olsa da, bizim evrenimiz üç boyutlu (üç uzay boyutu). Üç boyutlu eğri bir uzayı hayal etmek güçtür ancak büyük ölçekte (aynı uzaktaki yiyecek durumunda olduğu gibi) uzayımız eğrisel bir uzaydır ve en kısa yol bir eğridir. Küçük ölçekte ise (yakın yiyecek durumu) uzay düz uzay gibi algılanır ve jeodezik bir doğruya tekabül eder.

Şimdi bu yazıdan itibaren olaylara yakından ve uzaktan bakmanın, olayın içinde ve dışında yer almanın farklılıklarına ilişkin bir çok söz söyleyebilirim ancak gerek yok. Zaten siz anladınız ne demek istediğimi. Tek bir doğru yoktur, baktığın ölçek için farklı zuhurlar vardır ve karınca gibi olmamak hiç de kolay değildir.

13 Mart 2014 Perşembe

Ah Çocuklar

18:23:00
Yurt dışında yaşıyorum ama gönlümde hep Türkiye var. Tüm sevdiklerim orada, ömrümün otuz yılını orda geçirdim ve tüm kalbimle sevdiklerimin yanında yaşamayı arzu ediyorum. Yani ülkemizde olan biten olaylar karşısında senin tuzun kuru diye düşünülecek birisi değilim.

Ülkemizdeki hiç bir siyasi görüşe kendimi yakın hissetmiyorum, Berkin' e üzülmem tamamen insancıl nedenlerden ötürü. Daha hayatının baharında canını vermiş olması ve üstelik sorumlularının ceza almaması ve üstelik de onca haksızlığa maruz kalması biraz vicdanı olan her insanın canını acıtır. Daha önce de yazmıştım (http://ge-ce.blogspot.nl/2013/06/once-insan.html) can; herşeyden önemlidir ve önce gelir. En azından benim için öyle.

Dün sabah saatlerinde Berkin'in acısını yaşarken; öğlen başka bir acı haber aldım. Bir yakınım 7,5 aylık bebeğini soğuk algınlığı gibi bir şikayetle doktora götürüyor ve doktor bir ciğerinden ses gelmediğini farkediyor. Hemen narkoz verilip mr çekiliyor ve ciğerinde büyük bir tümör saptanıyor. Bütün hastane doktorları seferber oluyor ve yeniden kontrol ediyorlar, derhal cerrahpaşaya sevkediliyor.

Annenin yaşadığı şok ve üzüntüyü tahmin edersiniz. Çünkü bebeğin sıradan burun akıntısı ve diş huysuzlukları dışında bir şikayeti yok. Ve dün sabah hastanede yatarken ilk dişini patlatıyor.

Cerrahpaşa'ya yatınca yeniden mr çekiliyor ve yapılan biyopsi sonucunda (o minicik bedene takılan serumları hortumları düşünemiyorum bile) çok kısa zamanda çok hızlı büyüyen bir tümör olduğu ve sinirlerde ortaya çıkan bir kanser olduğu bulunuyor. Ve doktorlar her şeye hazır olun diyor. Tümör, tüm ciğerlerine yayılıp kalbe ve bağırsaklara dayanmış, büyüklüğü bebeğin kafasından büyükmüş. Yaşaması için yüzde elli ihtimal biçiliyor. Şimdi ameliyat olamayacağı için kemoterapiye başlanacak ve o minicik bedenin bu acıları nasıl kaldıracağını düşündükçe içim parçalanıyor.

Duyduğum andan itibaren öyle yıkıldım ki, bebeği tanıyan tüm tanıdıklarımla beraber dua etmeye başladık. İnsanın aklı almıyor, hiç bir sağlık problemi olmayan günahsız bir bebeğin başına neden böyle bir şey gelir diye isyan edesi geliyor. Yine de allah büyük diyor ona sığınıyorum.

Bu iki acının ardından hislerimi kaybetmiş halde ruh gibi dolaşırken akşam iki ölüm haberi daha geldi. Biri genç bir polis (  Ahmet Küçüktağ) bir diğeri de gencecik bir delikanlı (Burak Can Karamanoğlu) olaylarda can vermişti. Ve bir sürü yaralı... :(

Bunların üzerine söyleyecek laf yok. Ne o çatışmaların olması gerekiyordu ne de o insanların ölmesi. Artık tek dileğim daha fazla can kaybı olmaması, ülkemizin huzur bulması, maaşını vergileriyle aldığı milletini düşünmeyen insanların yönetimden defolup gitmesi.

Dünden beri ölenler, hasta bebeğimiz ve ülkenin huzuru için sürekli dua ediyorum. Ve bunu yaparken ne yazık ki kızımı ihmal ediyorum.

Bir süre bu acılı halimdeyken yazı yazmayacaktım ancak önceki yazıma gelen iyi niyetli mi kötü niyetli mi olduğunu anlamadığım yorum üzerine yazıyorum ve bu yazıyı yorumlara kapatıyorum. Çünkü insanların atıp tutmalarıyla uğraşacak ne halim ne de enerjim var. Eğer bunu okuyor ve kalbinizde bir hüzün hissediyorsanız, bir dua gönderebilirsiniz. İnanın bu yorum yazmaktan çok daha değerli.


11 Mart 2014 Salı

Allah Büyük

22:16:00 19 Comments

Bu gün herkesi yaktı Berkin'in acısı. Özellikle de anne olanları. Mekanı cennet olsun ve nolur ilahi adalet yerini bulsun.

Hissettiğim yoğun duyguların etkisinde o kadar çok şey düşünüyor ve söylüyorum ki birden farkına vardım; gerçekten yüreğimin içinde hissederek ve inanarak dua etmem gerektiğini. Sövüyorum, ofluyorum, ahlıyorum belki ama derinden güçlü bir dua iletmeyi ihmal ediyorum bu karmaşada. Siz de benim gibi hissediyorsanız lütfen bir süre gözlerinizi kapatın, tamamen konsantre olarak ve yürekten isteyerek Berkin için dua edin.

-Allah'ım sen bu gencecik bedene kıyanların cezasını ver, ülkemizi vicdansız, hırsız, insafsız, zalimlerden kurtar, milletimiz artık huzura ersin, çocuklar ölmesin ya rabbim.

10 Mart 2014 Pazartesi

Bir Tülbent Hikayesi

11:05:00 11 Comments
Kızımın günlüğünde bu konuyu atlasam olmaz, hayatında çok önemli bir yeri var çünkü.

Sanırım 3-4 aylıktı (bloga yazmıştım ama şimdi aramak zor geliyor) uykuya dalma aşamasında üzerindeki giysiyi veya battayeyi tutmaya çalıştığını farkedip eline bir tülbent tutuşturmam. Battaniyeye alışmasını istemedim taşıması güç, alternatifi zor ve sıcaklarda bunaltmasın diye. Giysisini de istemedim gün içinde tişörtü havada göbeği açık dolaşabilirdi. Bir oyuncak da olabilirdi belki ama o zaman minik elleriyle kavrayabileceği ve yumuşak olan bir seçenek olarak tülbent daha baskın gelmişti.

1,5 yaşına kadar 3-4 tane farklı tülbenti dönüşümlü kullanıyorduk. Hangisi olduğu farketmiyordu, uyurken onu tutuyor, mıncıklıyor, yüzüne sürüyordu. Sonra tülbentlerden biri yıprandığı için parçalanmaya başladı. Ben de diğerlerini yok ettim, sadece onu verdim eline. Zamanla parçalanarak küçüleceği için vazgeçeceğini umdum.

Önce ortadan ikiye yırtıldı, sonra dörde beşe, bir sürü, mendilin yarısı kadar tülbent parçaları oldu. Birkaç tanesi bağlı bazıları ayrı dönüşümlü olarak elinde oluyordu.

Günden güne parçalar kayboldu, bebek arabasında giderken düştü genelde. Her yerde bir parça kaybediyorduk. Son kalan en iri parçayı pariste bırakmıştık mesela.

Bir gün çamaşır yıkarken onu makineye attı, biliyordum dayanamayacaktı aldım yine attı. Hadi bi deneyelim dedim belki zAmanı gelmiştir. O iki saat boyunca öyle krize girdi ki ağlaya ağlaya makinenin başında oturup bitmesini bekledik.


Birkaç hafta önce son parçayı evde kaybettik. Üç gün ve gece boyunca onsuz uyudu. Aradı, ağladı, istedi ama  bulamadık, çaresiz kabullendi, zorlandı ama işleri yoluna koymaya başlamıştık. Bu süreçte saklanmış eski tülbentleri asla istemedi.

Sonra bir sabah uyandığında hırkasını giydirmiştim. Elini cebine soktu ve sevinçten bağırdı. Tülbenti ordaymış. Görseniz öyle sevindi ki, sevinçten dans etti, gözlerinin içi gülüyordu. Çok duygulandım onu öyle görünce ağlayabilirdim o derece.

Ve hayır cebinde olduğunu asla bilmiyordum, kendi koymuş olmalı. Bilseydim alırdım tam alışmışken.

Şimdi yeniden başa döndük ama fotoğraftaki tülbent öyle küçüldü ki, ip gibi oldu neredeyse, tamamen eriyince yokluğunu kabulleneceğine inanıyorum.

Sonra neden bu kadar kafaya taktığımı düşündüm. Ben ki kızımın her geçişinde onun tercihlerine riayet ettim ve bir anda oldu geçişler zamanı geldiğinde. Neredeyse bütün çocuklar uyku sırasında bir yardımcıya ihtiyaç duyuyor. Anne saçı, eli, battaniye, yastık ya da oyuncak. İlla ki her çocuğun bir takıntısı oluyor. Belki bana yapışmadığı için şanslı sayılırdım. En nihayetinde tüm çocuklar alışkanlıklarını bir gün bırakıyor.

Belki de tamamen bırakmıyor, dönüştürüyorlar. Yetişkinler bile uyku aşamasında bir rutin uyguluyor olabilir, yorganı yüze çekmek, bacak arasına sıkıştırmak veya yastığa sarılmak.. gibi büyüsek de bırakmadığımız alışkanlıklar var.

Bu alışkanlıkların olmasının kimseye zararı yok, üstelik kimse de böyle yapan yetişkinleri yargılamıyor.

Öyleyse biz neden koskocaman ve karmaşık bir dünyayı anlamlandırmaya çalışırken, böyle sığınma noktaları edinip rahatlamaya çalışan bebekleri anlamıyoruz. İlla ki istediğimiz düzene uysun, illa ki bıraksın, illa belli durumlarda şöyle davransın... Liste uzar gider.

Evet ben de kafaya takmayı bıraktım. Ne zaman hazırsa, ne zaman hazır olursa bekleyeceğim. Kızımın deyişiyle ıhıhı; artık sana hiç kızmayacağım :)

5 Mart 2014 Çarşamba

3 Mart 2014 Pazartesi

Gülşen Anane'nin Masalları

12:30:00 17 Comments
Daha önce Güneş Çavması'ndan bahsetmiştim. Geçenlerde bir yazı daha yazmıştım ama sonradan kaldırdım. Kendim hakkında gereğinden fazla açıklama yapmışım gibi geldi o yazıda. O gün bu gündür bu yazıyı nasıl yazsam, bu kitabı nasıl anlatsam diye düşünüp duruyorum. 

Kitabı birçok kişiye tavsiye ettim, kimileri okudu kimileri okumadı. Okuyanlar benim aldığım doyumu aldılar mı, herkese ne şekilde zuhur etti bilmiyorum. Ancak benim için rahatlıkla söyleyebilirim ki, bu kitap tüm kişisel gelişim, ruhsal yolculuk vs kitaplarına on basar ve hayatım boyunca okuduğum bu yöndeki yazı ve kitaplardan çok daha değerli. Şimdi yine okuyorum, arada sırada canım çekiyor, yudum yudum içiyorum yeniden.

Kitabı ne kadar anlatırsam anlatayım benim yazdıklarım zayıf kalacak, kendisinin nasıl harika bir kitap olduğunu yine kendisi anlatsın istedim ve kitapta ara ara yer verilen masallardan birini paylaşmak istedim.


“Bir varmıııı, hep varmı...

Artık adı bile bilinmeyen uzak bir ülkede, bir kız yaarmı... Adı a... a, mutlu ve neeli bir çocukmu... O herkesi, herkes de onu severmi... Ama herkese garip gelen bir huyu varmı... Çok küçük yalardan itibaren, annesi babası karı çıksa da, yaz demeden kış demeden, her akam topraa yatar ve mutlaka en az bir saat gökyüzünü, yıldızları seyredermi...

Gel zaman git zaman, okula balamı... En zor problemleri o çözer, en akıl almaz oyunları o icat edermi... Gittii her yerde ama her yerde güneş gibi parlarmı... Onun bulunduu yerde kavga olmaz, insanlar huzur bulurmu...

Aradan yıllar geçmi... a evlenmi, önce çocukları, sonra torunları olmu... Ne ııından ne de mutluluundan hiçbir ey kaybetmemi... Ama her akam topraa yatıp gökyüzünü, yıldızları seyretmeyi hiç ama hiç ihmal etmemi...

Onun baarılarını, huzurunu ve mutluluunu görenler bazen sorarmı:
a, bize sırrını söyle.
a bu soruyla karılaında gülümser ve gökyüzünü gösterirmi... Yıllar boyunca onunla birlikte olan ei, dostu, arkadaı ya da onunla henüz tanıan bir çok insan, onun yaptıını yapıp yıldızları seyretse de... Ne onun ııına sahip olabilmiler, ne de onun gibi mutlu olabilmiler...

Elbette birkaç arkadaı ısrar etmi:

a bize sırrını söyle, biz de senin gibi mutlu yaamak istiyoruz. Biz de senin gibi yıldızları seyrediyoruz, biz de senin gibi, hava bulutlu olsa da gökyüzünü seyrediyoruz ama sana olan bize olmuyor, lütfen sırrını söyle!

Hep u cevabı vermi:
Söyleyemem... Bu, herkesin kendi içinde... Kendisinin bulması gereken bir sır... Bazı arkada
ları onu suçlasa bile, bu konuda hiç konumamı, sadece gökyüzünü göstermeye devam etmi...

Bu ekilde yıllar, yıllar geçmi... Doksan yaında hastalanıp yataa dümü... Bu yıllar boyunca, her insan gibi çok zor zamanlar geçirmi... Ama onun çektii zorluklar bakalarına zorlukmua’nın yüzünden ıık, hayatından mutluluk bir gün bile eksik olmamı...

Hasta yataı, onu sadece iki gün aırlamı... Dünyayla vedalama vakti geldiinde, kızı kulaına eilmi:

Annecim, sırrını bize de söyle, ölmek üzeresin demi... a gözlerini pencereden görünen gökyüzüne çevirmi, gülümsemiş ve son nefesini vermi...

Ailesi, üzüntü içinde onun cansız bedenini yataktan alınca, yastıının altından bir zarf çıkmı. Olu hemen zarfı açmı. Bir kâıdaunu yazmı:

Ben yıldızları seyretmiyordum, seviyordum."

2 Mart 2014 Pazar

Güzellik Bakım Sağlık Vesaire

22:41:00 13 Comments
Bu blogda başlıkta yazdığım konularda neredeyse hiç yazı yok. Bunun nedeni hem zamansızlıktan hem de hevessizlikten bu alana fazla kaymamış olmam. Kendimce yaptığım bakımlar var elbette, kadın olmanın mecburiyetlerinden biri zaten ancak bir süredir kafama takılan bazı mevzuları araştırırken gördüm ki, benim bakım zannettiklerim öyle azmış, öyle yetersizmiş ki sanki bakımsızlıktan ölecekmişim yarabbim.

Gelen baharın etkisinden midir nedir, birazcık kendime bakmaya karar verdim. Önce aşırı kuru cildimle başlayayım dedim. Yeteri kadar çok ürün denediğimi düşünüyorum cildim için ancak bir süredir aramayı bırakmıştım. Mutlaka benim bilmediğim ve gerçekten işe yarayan bir krem vardır. Kozmetik dünyası uçsuz bucaksız bir derya zaten.

 Benim yüzüm çok kuru anacım. Böyle dokununca hışır hışır geliyor elime. Buna karşılık neredeyse hiç sivilce ve siyah nokta yoktur, genelde pürüzsüz ve imrenilen bir görüntüye sahiptir. Kuruluğu gidermek için çok su için diyorlar, son zamanlarda unutuyorum inkar edemem ama önceden her gün en az 3 litre su içerken de kuruydu, hep kuru. Krem sürdüğümde ise sanki içine işlemiyor da tabaka gibi kalıyor. Bir süredir yüzümü ıslatıp kremi onun üzene sürüyordum, gerçekten çok daha etkili oldu, daha uzun süre nemli kalıyor böyle. Mesela sabah sürdüğümde akşama kadar nemini kaybetmiyor. Geçenlerde ise kızıma aldığım ama alerji yaptığı için kullanmadığım chicco organik losyonu bitirmeye niyet edip sürdüm. Aman allahım tam istediğim şey oldu. Ertesi gün bile yüzüm yumuşacık ve nemli kalıyor onunla.

Sonra diğer sorunuma el attım, iyice kurumuş saçlar. Bu konuda araştırma yaparken bir blog keşfettim ki (gerçi çok izleyicisi var belki benden hariç herkes biliyordur) beni bir çok açıdan tatmin etti: kozmikbakim.blogspot.com Güzellik kozmetik bloglarını pek takip etmediğimden bu konuda başka bir çok iyi bloglar vardır eminim.

Bir gece neredeyse tüm yazıları okudum, neler öğrendim neler:

-kuru saçlar için eczaneden gliserin alıp bir ölçü gliserin, dört ölçü su ile fısfıslı şişeye konuluyor ve saçlara sıkılıyormuş. Nemlendirmek, kırılmasını önlemek, canlandırmak için faydalıymış. 

-limonlu sarımsaklı bir kür varmış. Bir çok hastalığa ve zayıflamaya yardımcı oluyormuş. Dün üşenmedim hazırladım 25 gün bekletiliyormuş, ondan sonra başlayacağım. Faydaları burada http://kozmikbakim.blogspot.nl/2012/12/limon-suyu-ve-sarmsagn-muhtesem-ortaklg.html

-kirpikleri uzatmak için çay birebirmiş. Pamukla veya parmakla kirpiklere sürülüyormuş. Güçlü bir antioksidanmış kendisi.

- ayva çekirdeklerini suda bekletince jel haline geliyormuş, bu jel cilt güzelliği, yaralar, meme ucu çatlakları, öksürük gibi bir çok şeye iyi geliyormuş http://kozmikbakim.blogspot.nl/2012/12/limon-suyu-ve-sarmsagn-muhtesem-ortaklg.html

- ayak mantarları için ayakları karbonatla ovmak, hatta şampuansız saç temizliği için no poo yöntemi olarak bilinen sadece karbonat ve sirke ile temizlemek

-karanfili kaynatıp yapılacak çay ile saç dökülmelerinden kurtulmak mümkünmüş

- hamur işleri yaparken kullandığımız maya meğer çok zengin bir besinmiş. İçinde yüzde 50 oranında protein, B grubu vitaminler, demir, krom, potasyum, magnezyum, fosfor, çinko ve selenyum gibi mineraller içeriyormuş. Ayrıca proteinleri oluşturan temel yapı taşı olan aminoasit özleri bakımından da çok zengin olduğu için içeceklere karıştırarak her gün bir kaşık içmek veya sulandırıp maske yaparak, cildi ve saçları beslemek mümkünmüş http://kozmikbakim.blogspot.nl/2012/09/bakn-su-mayann-yaptklarna.html

O kadar çok şey öğrendim ki hepsine yer vermem mümkün değil. Ancak bir tanesine daha değinmeden geçemeyeceğim. Bloga bakarsanız ay takvimine göre güzellik bakım beslenme dönemleri göreceksiniz. Ben de ilk görünce ne anlama geldiğini anlamadım. Eski geleneklerde ayın döngülerine göre yapılıyormuş bazı başlangıçlar. İnsanın aydan etkilendiğini ve 4 haftalık dönemine göre kendimizi yönlendirmemiz gerektiğinden bahsediliyor. İlk iki hafta ay hilalden dolunay evresine geçerken, bu dönemde vücudumuz da genişlemeye meylediyormuş. Faydasını maksimumda istediğimiş şeyler, şifa ilaçları, maskeler vs maksimum verim için bu dönemde yapılmalıymış. Son iki hafta ise yeniden ufalırken biz de ufalacağımız için özellikle diyet başlangıçları bu dönemde olmalıymış. Bir de çok enteresan bir bilgi var ki, denemeye değer.

Vücudu tüylerden arındırma zamanlarını ayın küçüldüğü dönemlere denk getirmek, tüylerin zamanla azalmasına, daha seyrek ve uzun dönemde çıkmasına sebep oluyormuş ve eski kadınların tüylerden arınma yöntemi buymuş.

Peki siz bunları biliyor muydunuz?