28 Şubat 2014 Cuma

Kayıp Gün

16:05:00 2 Comments
Bu sabah eşim kahvaltı ederken soruyorum. Bu gün perşembe değil mi, oh ne güzel haftasonuna bigün kaldı. 

O da benimle kafa buluyor hayır çarşamba daha iki gün var diye. Bir süre sonra cuma dedi. Ay yok inanmam, valla diyor ben aklımdan sayıyorum. Pazartesi şunu yaptık salı şuraya gittik vs diye ama bir türlü dört günü tamamlayamıyorum, bir gün nereye gitti düşün düşün bulamıyorum.

Tabi takvim gerçeği söylüyor ama zihnimde bir boşluk var, o gün ne yaptık hala bulamıyorum. 

Hafta içi böylece benim için biraz daha hızlı geçmiş oldu bu sefer, yaşasın hafta sonu :) Herkese keyifli tatiller.

Kıymalı Fellah Köfte

10:37:00 4 Comments

Geçenlerde instagramda bir arkadaşım fellah köfte yapmıştı. Onu görünce çok duyduğum bu yemeği hiç yapmadığımı ve bilmediğimi farkettim, hemen tarifine baktım. İçindeki malzemelere bakınca damak tadımıza uyan seveceğim bir yemek olduğunu anladım.

Dün ise, sürekli aklımda fellah köfte yapacağım diye dolaşıyor ancak, dolaptaki sıra bekleyen malzemeler nedeniyle onu yapmayı ettelemem gerekiyordu. Az biraz kıymam vardı ve kıyma az olduğu zamanlar, içinde patates bezelye ve havuç küplerinin de olduğu ekşili köfte yaparım genelde. Yine öyle yapmaya giriştim fakat, son anda tarif yön değiştirdi ve bu uyduruk kıymalı fellah köfteye dönüştü.

Ekşili köftenin içine bulgur ve biraz pirinç koyuyorum ben. Bir de kıyılmış soğan var ama baktığım bazı tariflerde fellah köftenin içinde soğan da var, bazılarında yoktu. Olsun bizimki soğanlı olsun dedim ve yuvarlayıp una buladığım minik köfteleri haşladım. Sonra üzerine bol domates, salça ve sarımsaklı sos yaptım. Bir de bol maydanoz. Oldu da bitti.

E tabi bir tencere haşlanmış köfte suyu duruyor, içinde bulgur, pirinç, soğan tadı ve hazır unu da var : aromalı beyaz bir et suyu. Bunu da henüz melzemelerini haşlayıp son aşamasına geçmediğim mercimek çorbasında kullandım, pek şahane oldu :) 

27 Şubat 2014 Perşembe

Alma-Verme Dengesi

16:17:00 7 Comments
Sosyal bir varlık olarak hayatımız alıp vermekle geçiyor. Paramızı, emeğimizi, sevgimizi, iyi niyetimizi ve daha bir çok şeyi veriyor, karşılığında ise maddi-manevi ihtiyaçlarımızı alıyoruz. 

Bize milyonlarca nimet bahşeden yaradan, benden ne dilerseniz isteyin diyor; ancak karşılığında da siz de verin, paylaşın. Bu dünyada, kalacak olan yediğimiz içtiğimiz ve yaşayıp tadına vardığımız anların, kendi yolculuğumuzda kattettiğimiz yoldan gayrı, sonraya hiç bir faydası yok. 

Gün içinde ne kadar çok şey alıp verdiğimizi hiç düşündünüz mü? Peki kendi içinizde alıp verdiklerinizin dengede olmasına dikkat ediyor musunuz? Alışverişte gördüklerimizi, yakınlarımızın insiyatifini, eş-dostun sevgisini, sevgilinin hep bizi düşünmesini, şımartmasını.... o kadar çok şey istiyor ve bekliyoruz ki; gerçekten bu isteklerin karşılığını veriyor muyuz, yaptıklarımızla ne kadarını vermiş oluyoruz? Gülüşümüzü, gönül alan sözleri kullanmakta cimri miyiz? Yoksa hiç bir şey vermeyip hep istiyor muyuz?

Bunun muhasebesini her insan kendisi için yapabilir. Eğer alma verme dengesinde sorun varsa, insanın hayatından olumsuzluklar eksik olmuyor. Evrenin bir enerji olduğunu kabul edersek, enerji akışı bizim vücudumuzda tıkanıyor. Aynen çok yemek yiyip de bunu çıkaramamak gibi, bir süre sonra vücut hasta olacaktır.

Sevdiğim bir yakınımla bu konuyu konuşuyorduk. Dedi ki, ben çocuklarımın bakıcılarına param fazla olduğunda daima fazla fazla verirdim, fakat çevremdeki insanlar çok kızardı, boşuna harcadığımı söyleyerek. Düşünsene o kişi, sadece zamanını değil, çocuğuma sevgisini ve emeğini de veriyor.

Ne güzel bir düşünce şekli değil mi? Genelde maddi olmayan şeyleri gözardı etmekte ustalaşmışız. Oysa onların değeri  çok daha fazla. Daha almadan pazarlık yapmaya, verilen emeklere en az ne kadar ödeyebilirim muhasebesine alışmışız. Ve gerçekten o kişinin ne kadar zaman ve emek harcadığını, nasıl yapmış olabileceğini hiç düşünmüyoruz.

Blogumda siyasete yer vermek istemiyordum ama konu oraya geliyor. Eşimle liderlik üzerine konuştuğumuzda konu hep terazinin çok hassas olmasına gelir. Eğer çok sayıda kişiyi yönetiyorsan kararlar çok dikkatli verilmeli. Onca kişinin vebalini taşıyacaksın çünkü. Verdiğin bir kararla dualar da alabilirsin beddualar da. Elbette her insanı aynı anda memnun etmek söz konusu olmayabilir ancak tüm insanlar için aynı etkiyi verecek olan değerler vardır; hak ve adalet gibi, kul hakkını yememek gibi. Ne yazık ki hem maddi hem manevi yönden hep bana hep bana diyen, tüm negatifliği üzerinde toplamış kişiler yüzünden toplumca tıkanıp kaldık. Bir açılsak bir ferahlasak, başarabileceğimiz çok şey var aslında.

25 Şubat 2014 Salı

Kütüphane Günlüğü #3

13:38:00 7 Comments
Bir seri kitabı İstanbul'da olunca yayınlayamadan iade ettiğimiz için onlar kayıt dışı kaldı fakat kaldığımız yerden devam edelim. Hatta bunları iade ettik ve yenilerinden de sıkılmaya başladık diyebilirim.

Son bir aydır kitap düşkünlüğü daha da arttı, yatmadan önce kendisi tek başına okuyor ve kimi zaman o şekilde uykuya dalıyor. Uykudan önce mutlaka "kipad " istiyor.

Kütüphanede ise daha çok kitaplıklar arasında saklanıp kovalamaca oynamaktan hoşlansa da arada oturup inceliyor.

Her seferinde maksimum beş kitap alma hakkımız oluyor ve üç hafta içinde teslim etmek gerekiyor. Eğer gecikme olursa, her kitap için gün başına 10 cent ücret alıyorlar. 

Kitapları alırken ve teslim ederken tamamen kendimiz yapabiliyoruz. Her kitaba elektronik bir çip yerleştirilmiş. Kartımızı okuttuklan sonra kitapları normal  şekilde bir yüzeye koyuyoruz, bilgisayar hemen algılayıp yazıyor, kitap adlarınj ve teslim tarihini yazan bir fiş veriyor. 

Teslim ederken de yine kitapları bıraktığımız yerde okunuyor ve borç olup olmadığı ekrana geliyor.

İşte bu dönemin kitapları ve içindeki kızımın favori sayfaları

















24 Şubat 2014 Pazartesi

23.Ay Mektubu Bu Ne Enerji Yavrum

08:23:00 7 Comments
Fotoğrafta sol eldeki ojeye dikkat, ilk ojesini sürdü dün.

Dün yani ayın 23 ünde tam 23 aylık oldun ve ben iki yaşına sadece bir ay kaldığına hala i-na-na-mı-yo-rum!

Bu ay mektubunun konusunu seçmek için yine kara kara düşünüyorum dünden beri. Artık çok rahat konuşup kendini ifade edebildiğin için (hoş babanla benden başka kimse anlamıyor ama) iki yaş krizlerini fazla zorlanmadan geçirebiliyoruz. Tabi bazen saç baş yolduracak haller de olmuyor değil. Mesela bir keresinde tam iki saat boyunca dışarı çıkalım diye dil döktüm, bu sürede iki kez üzerimi giyinip soyundum, seni bir türlü ikna edemedim. Babanın tavsiye ettiği yakala-giydir-çıkar döngüsünü de bir türlü gerçekleştiremedim. En sonunda pes edip biraz soluklanmak için seni beşiğine koydum ve ardından anne dışarı gidelim diye ağlamaya başladın. Ne yazık ki ağlamana göz yumdum çünkü ne sabrım ne enerjim kalmıştı dışarı çıkacak.

Bir başka sefer de, hatırlamadığım bir sebepten ötürü ağlıyordun ancak gözünden yaş akmasını istemiyordun. Sen ağlıyorsun yaşlar akıyor, yaşları parmağınla gösterip, akıyor diye yine ağlıyorsun. Tam bir kısır döngü. Yaşları sile sile öpe koklaya sakinleştirdim seni.

Son zamanlarda ise uykuyla başımız dertte. Bir insan evladı nasıl 14 saat boyunca full hareketle hiç yorulmadan durabilir. Bu ay içinde gündüz uyumadığın o kadar çok gün oldu ki, galiba artık bırakacaksın ancak çok yorulduğun zamanlar uyuyacaksın gibime geliyor. Öğle uykusu saatinde uyku aşamasına getiriyorum seni ama tık yok. Uyku nereye gitti diyorum sana, attaya diye cevap veriyorsun gülerek. 

Eskiden gündüz uyumadığın zamanlar oluyordu ve akşam erken yatıyordun. Şimdi ise erken yatma diye bir durum kalmadı, aynı saat veya daha geç yatıp yine aynı saatte uyanıyorsun. Bu gün de benzer inatlaşmayı yaşadık ve beş buçukta, sabah kafanı çarptığında oluşan şişliğin acıdığını söyleyerek ağlaya ağlaya uyudun. Ne yapsam ne desem nasıl davransam kendi bildiğini okumaya kararlısın.

Ancak tabi ki seni her halinle çok seviyorum
Annen
Amsterdam



21 Şubat 2014 Cuma

Ben Galiba En Çok Seni Sevdim Şakayık Gülü

15:55:00 14 Comments


Her hafta olmasa da düzenli olarak çiçek alıyorum eve. Baktıkça içim açılıyor, yüzüm gülümsüyor. Son birkaç sefer lale aldım heyecanla beklediğim için fakat bu gün de lale almaya niyet etmişken yeni çıkan şakayık güllerine kaydı gönlüm. 


Bir de gelincik buketi gördüm ki aklım kalmadı değil. Bu güne kadar sadece kırlarda gördüğüm çiçeği vazoda her an seyretmek ne güzel olurdu. Belki ilerki haftalarda onu da misafir ederim evimize. Anladım ki ben yaprakları incecik, narin çiçekleri daha çok seviyorum.


Şimdi helo yanımda uyurken, şakayıkların başında öğle yemeğimi yiyiyorum. Gördüğüm güzellikleri fotoğraflayıp dünkü yazıma yorum yapan veya yapmayan tüm güzel enerjisini benimle paylaşanlara göndermek istedim. 


Gününüze biraz ışık katabilirsem ne mutlu. Sevgilerimle.

20 Şubat 2014 Perşembe

İkinci Çocuk Sorunsalını Çözdüm

17:26:00 53 Comments
Şimdi baktım tam üç ay önce yazdığım bu yazıda ( http://ge-ce.blogspot.nl/2013/11/ikinci-cocuk-sorunsal.html) ikinci bebek ile ilgili tereddütlerimi yazmış, bir çok güzel yorum almıştım. O yazıdan kısa bir süre sonra kafamdaki karışıklığı çözdüm. 

Dünyalar tatlısı Yağmur ve Damla'nın annesi Bahar'ın yorumu tılsımı başlatmıştı çok iyi hatırlıyorum. Aslında onun dediğini söyleyen başka kişiler de olmuştu ama bazı sözlerin tesir etmesi için doğru zaman diye birşey var biliyorsunuz. Belki de o ana denk geldi onun sözleri.

İlk bebeğe sahip olmayı, doktora tezinin bitmesi, bazı işlerin yoluna girmesi vs gibi sebeplerle hep ertelemiştim. Sonra ise keşke daha önce olsaymış dedik eşimle, ertelediğime pişman oldum. İkinci çocuk için yine bir çok mazeret sıralayabilirim. Kızımın ufak oluşu, yalnız oluşumuz, iş için verdiğim aranın uzaması ve tonlarca bahane. Fakat kendimi tanıyorsam, ikinci çocuk için de keşke daha önce olsaymış diyeceğim. Bu sefer aynı pişmanlığı neden bir daha yaşayayım diyorum kendi kendime. Ablam da ikinci çocuğa cesaret edemedi uzun bir süre ve 9 yaş arayla doğurdu; o da keşke bu kadar beklemeseydim demedi mi, bolca dedi elbet. Fakat aradaki yaş farkı kaç olursa olsun, çoğu anneden duyduğum bu; o kadar seviliyor ki çocuklar, bu sevgiye onların getirdiği mutluluğa kavuşmak için öne sürülen bahanelerin çoğu önemsiz kalıyor. 

İçimi kemiren kariyer meselesini ise biraz daha beklemeye almaya karar verdim. Sonuçta beş yıl sonra değil de on yıl sonra profesor olsam ne farkeder. Ama ben belki on yıl sonra anne olamayabilirim. Tabi bunlar Allah'ın takdirine kalıyor ama biyolojik yaş diye de bir gerçek var. İstediğim kariyere sahip olmuş ama çok istediğim halde çocuğum olmadığını hayal edince, hangisinin benim için daha önemli olduğunu hissedebiliyorum. Fakültede bir hocamın aynı böyle bir durumu yaşamasına, tüp bebek de dahil denediği hiç bir yöntemin işe yaramaması sonucunda yaşadığı üzüntü ve pişmanlığa yakınen şahit oldum :(

Helo daha çok ufak,  yardım alabileceğim hiç bir yakınım yok, bu gurbette tamamen yalnızız nasıl ikisine de bakarım, nasıl delirmem, hamileyken ne yaparım gibi soruları ise hiç düşünmüyorum. Bunları düşünmeden durabilmek kolay değil ama kendimi ikna edecek ve tamamen düşünmeyi bırakacak bir motto buldum. Ben ki yeğenlerimin bebekliklerine şahit olduğum için bebek bakımından az biraz anladığımı düşünerek, Helo'ya bakmakta zorlanmayacağımı düşünmüştüm. Zorlandım mı, hem evet hem hayır ama mevzu bu değil. Sonuçta yaşadıklarımın hayal bile edemeyeceğim yoğunlukta olduğunu, biliyor zannettiğim şeylerin, kafamdaki kurguların, gerçeğin yanına yaklaşamadığına şahit oldum. Bambaşka bir tecrübe, yaşamadan, görmeden, içinde kaybolup yolunu bulmadan çıkamayacağın bir süreç çocuk büyütmek. Şimdi iki çocuklu hayata dair kafamda ne kurarsam kurayım, nasıl yaparım konusunu ne kadar düşünürsem düşüneyim, yine yaşamadan bilemeyeceğim. E o zaman neden kendimi boşuna stres altına sokayım ki. Tek emin olduğum bir şey var, sağlık olduktan sonra, herşey çözülür, bir yol bulunur, bir düzen elbet kurulur. En azından ben ve eşim bunun için çaba göstermekten kaçınacak kişiler değiliz.

Dolayısıyla geriye bir tek bebeğin bizi istemesi kalıyor. Sizden de dualarınızla, güzel enerjilerinizle yardımcı olmanızı diliyorum.

Ne zaman istersen gel bebeğim, seni heyecanla bekliyoruz. 

19 Şubat 2014 Çarşamba

Alışveriş Listesi Aplikasyonu

21:52:00 8 Comments


Eşime işten gelirken almasını istediğim şeyleri, önceden Tangodan yazıyordum. Eğer sonrasında başka yazışmalar olduysa ve ara ara aklıma geldikçe yazdıysam, karışıklığa yol açıyordu bu durum. O da bu iş için bir app aramış ve Our Groceries isimli ücretsiz bir aplikasyon bulmuş. Kullanmaya başladıktan sonra çok memnun kaldığımız için paylaşmak istedim. 


Görselde görüldüğü gibi birden fazla alışveriş listesi oluşturulabiliyor. Yiyecek, giyim ne isterseniz. Şimdi düşünüyorum da bebek alışverişi için ne listeler yapmıştım. Keşke o zaman da kullanma imkanım olsaydı bunu. Yine listeden başka tarifler de eklenebiliyor bu uygulama ile.


Yukarıdaki benim alışveriş listemden bir örnek, aklıma geldikçe ekliyorum. Hafızasında ingilizce kayıtlı çok ürün var, ilk harfi yazınca seçenekler olarak çıkıyor. Fakat ingilizce kullanmak şart değil. Türkçe veya kısaltmalarla dilediğiniz gibi madde ekleyebiliyorsunuz.

Kullanımı ise çok zevkli. Aldıklarınıza tıklayınca üzeri çizilip alt gruba iniyor. Fakat bunlar hafızada kalıyor, başka bir gün yine ekmek mi lazım, bir tık hop alacaklar listesinde. Alınacak listesinde yer alan maddelerin sayısı, uygulamanın ikonu üzerinde bildirim olarak gözüküyor.

İşin en güzel tarafı ise bu listeyi paylaşıma açma imkanı. Eşimin mail adresini ekledim ve benim listeye eklediğim her madde onun listesinde çıkıyor ve bildirim olarak gözüküyor. Eğer ben (veya o) listeden birşey almışsak siliyoruz ve derhal ikimizin listesinden de düşüyor. Böylece şunları şunları aldım şunu unuttum sen bunu al muhabbetine girmeye hiç gerek kalmıyor.

Hayat Devam Ediyormuş

10:39:00 20 Comments
Dikkat ettiniz mi bebek günlüğü tutan bloglar, bebek büyüdükçe yazmaz olmaya başlarlar, anneliğe dair tavsiyeler zamanla azalır. Benim blogumda da bu fark göze çarpıyor ne yazık ki ve bunun sebebi bebek dışında bir hayatın var olduğunu yeniden farketmek.

Acemi annelikte ilk aylarda her yeni şey büyük bir olay haline geliyor, olması da çok normal zaten. Bir süre sonra anne-bebek arasındaki uyum kurulmuş, boş zamanlarında biraz daha farklı şeylere kucak açmış oluyorsun. Eskisi gibi bebeğin yememesi içmemesi, uyumaması, bir gün deli bir gün süt liman olması gibi durumlarda akışına bırakmayı, hepsinin geçeceğini biliyorsun. 

Yalnız başıma doğum yapmış ve tüm tecrübelerimi yalnız yaşamış biri olarak; yaşadığım ülkelerdeki (slovakya ve hollanda) annelerin rahatlıkları, daha ilk andan itibaren normal hayatlarına devam ediyor oluşlarını çok yadırgardım. Sürekli gözlemledim ve üzerinde düşündüm neden böyle diye. Özellikle Hollanda'da az yaş ara ile çok sayıda çocuk sahibi oluyorlar. Mesela dünkü oyun grubunda (seviye atladık yeni çocuklar yeni anneler var) benden başka herkes çift çocukluydu. Üstelik bir tanesi dokuz aylık hamileydi ve oğlunu gruba getirmişti. Daha önceki gruplarda da gördüğüm kadarıyla hiç biri benim kadar dikkat kesilmiyorlar. Bazen Helo bir yere tırmanırken düşmesin diye içimde bir şeyin beni koşup tutmaya meylettiğini farkediyorum ve buna engel olmak için oturduğum yere sımsıkı yapışıyorum. Deneyip tecrübe etmesine izin vermem, kendi hatalarını ve doğrularını biriktirmesi için fırsat yaratmam lazım.

Neden bu kadar üzerine düşüyorum(z) meselesini Aylin Anne'nin şu yazısını okuyunca anladım. Ebeveynlik krizi nasıl aşılır (http://m.hurriyet.com.tr/kose?article=25632813&id=482) Buradaki açıklamaya göre, özellikle göçler nedeniyle anne babaların ebeveynlik tecrübesini yalnız yaşamaları, nesilden nesile aktarılan bilgilerin kesilmiş olması, çevrede büyükler olmadan çocuk büyütmek gibi nedenler sıralanmış. Çevremizde büyüklerin, çocuklu ailelerin olması sadece onlara fikir anlamında danışma yoksunluğu değil, daha bebek sahibi olmadan önce diğer çocuklu aileleri görüp kafamızda düşünce olarak "bebek olunca hayat devam ediyor" fikrinin oluşamaması anlamına da geliyor. Gerçekten yabancılarla kıyaslayınca, bu farkın asıl etken olduğunu anladım. Çoğu ailesiyle yakınlarıyla aynı şehirde yaşıyor (göç etme ihtiyaçları yok) ve her zaman onlardan destek alıyorlar.

Hemen yan komşumun 4 yaş ve 11 aylık torunları var. Küçüğünün büyümesinin neredeyse çoğunu görmüş oldum. Bunlar son derece neşeli, gezen ve yaşamlarından geri kalmayan bir aile. Annesi bebeği her gün bir kaç saatliğine ananeye getiriyor, bu arada başka yerlere gidiyor. İlk aylarda dahi ufacık bebekken bile geziyorlardı. 

Bu çocukların üzerine bizim kadar düşülmediği için güzel bakılmıyor, saldım çayıra mevlam kayıra anlaşıyı hakimdir diye çamur atası geliyor insanın ama öyle değil. Genelde Almanların soğuk ve disiplinli ebeveynlik yaptıkları söylenir ya (hollandalılar için ne derler bilmiyorum) ancak hem slovakyada hem hollandada (ve hatta oyun grubunda bolca expat olduğu için japon, çinli, hintli, fransız, ispanyol) anne babaların gayet de güzel baktıklarını, bizim gibi sevip ilgilendiklerini görüyorum. Belki de genelde bizim yaşlarımızda olduklarından bu nesil ile ilgili bir durumdur veya benim karşıma çıkanlar hep iyilerdir bilemeyeceğim.

Velhasıl kelam, aşırı kontrolcü anne havasından uzun bir zamandır uzaktayım. Şimdi daha çok çocuğumu gözlemlemek, motive etmek, gerektiğinde kendi başının çaresine bakması için ufak alıştırmalar yapmak ve onunla birlikte olduğumuz zamanları keyife dönüştürmek ve anı yaşamak için uğraşıyorum. Zannediyorum ki başka bebeğim olursa, bunu farkettiğim için aynı yabancılar gibi en başından itibaren böyle davranacağım.

Siz anneliğin hangi aşamasındasınız, kendinizde böyle bir değişim hissediyor musunuz?

Satılık Temalar: Romantic Chic

04:16:00 0 Comments

Merhabalar

Biliyorsunuz uzun zamandır tasarım yapıyorum. Bu güne kadar yaptığım tüm temalar sipariş üzerine blog sahibinin isteği üzerine hazırlanmış olanlar. Tasarım aşamasında onların istediği sonuca varmak için birkaç deneme yapmamız gerekiyor bazen ve deneme tasarımlar elimde birikiyor. Yaptığım taslakların kullanılmaması, onların güzel olmamasından değil, blog sahibinin kendisi için hayal ettiği şeyi yansıtmıyor olmasından kaynaklanıyor. Bazen onlar tam olarak ne istediklerinden emin olamıyor, görünce şekilleniyor; bazen de nasıl bir tema istediğini anlama/anlatma konusunda sorunumuz oluyor. Sonuçta hangisi olursa olsun ben örnek olarak sunduğum her temada içime sinmeyen bir çalışma yapmıyorum.

Bu elimde birikmiş olan temaları hala bitiremediğim portföy sitemde satışa sunacağım. Ancak yavaş yavaş buradan başlamak istedim. Yukarıda önizlemesi görülen tema satılıktır ve talep eden ilk kişinin olacak. Tema hakkında biraz bilgi vermek istiyorum

  • Bu temada "your blog name" yazan kısım sizin blog adınızla değiştirilecektir.
  • Üstte iki sıra menü ile çoklu bağlantı vermeye izin verir.
  • Header altında yer alan üç adet görsel, yerleşim bölümünden resim gadgeti ekler gibi çok basit bir şekilde eklenebiliyor. Dilediğiniz zaman istediğiniz görselleri ekleyebileceksiniz. Bu açıdan özellikle üretim&satış odaklı bloglar için uygun bir temadır.
  • Sağda yer alan sosyal ikonlardan hangilerini kullanıyorsanız onlar eklenecek şekilde yeniden düzenlenecektir.
  • Text metinlerde blogger panelinde yer almayan özel bir font kullanılmıştır
Temayı yakından incelemek için buraya bakınız.

Tasarım ücretine dahil olanlar:
  • Tema özelleştirmesi
  • Yükleme
  • Gadgetleri, linkleri yerleştirme
  • İlave eklentiler (facebook, twitter kodları, paylaşım ve ilginizi çekebilir fonksiyonları)
Bu temaya talipseniz bana gecedesign@gmail.com adresinden mail atabilirsiniz.

Not: Bu tema tamamen hazır olduğu için bir iki gün içinde kullanılmaya başlanabilir.

18 Şubat 2014 Salı

Ah Merkür Ah

17:19:00 7 Comments
Son bir kaç haftadır fenalardayım saçımı başımı yolucam o derece :) Şubat ayında merkür retrosu muymuş neymiş bi yazı okumuştum da bak aklımda kalmadı hiç biri; özellikle yeni başlangıçları bu süreçte yapmayın, yiyin için keyif yapın ama asla girişmeyin diyordu.

E benim tasarım yaptığım bloglar da yeni başlangıç oluyor, hepsinde bir sorun hepsinde bir arıza çıldıraciiiim.

Efendim yıllardır tasarım yapıyorum hep tıkır tıkır yaptığım işler bitmiyor. Bir yerini düzeltiyorum hop öbür ucu bozuluyor. Hosting firmaları beni deli ediyor, sahipleri  tereddüt ediyor, hadi bunları geçtim olmayacak işler çıkıyor.

İki gece önce mesela saatler boyunca, aniden çıkan bir sorunla uğraştım. Eski tasarımlar içinde, slaytlı olanların slaytları bozuldu birden bire. Meğer slaydın javascript kodu hacklenmiş, başka siteye yönlendirme yapıyor. Durup dururken olacağı gelmiş işte. Neyse çözdüm.

Sonra üç wordpress tasarımı var, hepsi özel hostingli. Aynı altyapılı şablon kullanmama rağmen birinde internet explorer da açılmaz, diğerinde kalıcı bağlantılar bozuk, resim yüklemmez, bir diğerinde formlar çalışmaz. Hepsi farklı hosting, kimi destekliyor kimi desteklemiyor, yamalarla çalışıyor ve sorunlar hep bu hostinglerden çıkıyor. Bana tema yaptıracaksanız bana veya başka bir bilene danışmadan almayın şu hostingleri nolur, boşuna para. Teknik kısımları da biliyorum ama benim işim daha çok görsel, bunlarla uğraşınca ne hevesim ne de ilhamım kalıyor, beziyorum.

Ne olur artık bitsin bu alsaklıklar, eskisi gibi sakin sakin çalışayım ne olur :(


16 Şubat 2014 Pazar

Blog Açarken. Wordpress mi Blogger mı?

15:51:00 15 Comments
Blog açmak ve yazmakla ilgili bir yazı dizisi hazırlayacağım. Bu yazı giriş niteliğinde olsun. 

Blog açmak istiyorum bana tema yapar mısınız?
Bu soru bana en çok sorulan sorulardan biri. Özellikle blog dünyasına yabancı olan kişiler, blog açması gerektiği tavsiye olunmuş ama hiç blogger arayüzüne girmemiş kişilerden geliyor bu soru. 

Öncelikle bilmelisiniz ki bir blog açtığınızda hazır bir temaya sahip oluyorsunuz. Belli ölçüde değişiklikler yapma imkanınız var ve bu yüzden illa ki özel tema olacak diye birşey yok. Ayrıca internette bedava blog temaları da bulunuyor, çok farklı görünümlerde temalar yükleyebilirsiniz.

Peki neden özel tema kullanıyorlar?
Hazır sunulan temalar herkesin kullanımına açık. Aslında bannere koyduğunuz bir resim, yazdığınız yazı stilleri, aynı şablon olsa da her birini farklı kılıyor. Dolayısıyla aslında hiç bir blog aynı değil. Ancak tamamen farklı olmasını istediğiniz durumlarda özel tasarım yaptırabilirsiniz. Genelde satış amaçlı bloglar özel tasarım tercih ediyor.

Blogumu nerede açmalıyım? Wordpress mi Blogger mı?
Bir diğer sık sorulan soru da bu, blog için hangi platform kullanılacağı. Her ikisinin de artı ve eksileri var ancak şuna dikkat edilmeli.

Wordpress, wordpress.org sitesinde dağıtımı yapılan, her dilde sürümü olan ücretsiz bir program. Bu program web sitesi veya blog kurmak için bir arayüz ve daha bir çok imkanlar sunuyor. Bir wordpress blogu açmak deyince iki yol mümkün
1- özel hosting satın alıp içine bu programı kurmak
2- bu programı altyapısında kullanan ve  ücretsiz blog açmaya imkan veren (aynı blogger gibi) wordpress.com dan blog açmak.

Bu ikisi genelde karıştırılıyor ve birbirinin aynısı değiller. Özel hosting içine kurduğunuz wp durumunda, tüm yazı ve medya sizin deponuzdadır. Tema ve eklenti kurulum seçenekleri sınırsızdır. Wordpress.com dan bir hesap oluşturup blog açılması durumunda, seçeceğiniz temalar sınırlıdır, değişiklik yapmak için ücret ödenmesi gerekir ve depolama onların sunucularına yapılır. Depolamanın o sunucuda olması çok kötü bir şey değil zira blogger için de öyle. İstenildiği zaman yedeği alınabilir kayıtların.

Wordpress.com dan bir blog açmak ile blogger.com dan bir blog açmak temelde aynı şey. Sadece arayüzler ve imkanlar farklı. Fakat en büyük farklardan biri wordpress.com extralar için ücret isterken, blogger tamamen ücretsizdir ve tema açısından karşılaştırdığımızda blogger hiç ücret ödemeden değişiklik yaptırmaya izin verir.

Benim kişisel tavsiyem bir blog isteniyorsa, ya özel hostingli wordpress ya da blogger kullanılması yönünde oluyor genelde. Ben şahsen bloggerdan gayet memnunum ve değiştirmeyi düşünmüyorum.

Blogger bazen kapanıyormuş, wordpress daha güvenli diyorlar?
Bir kaç yıl önce uygunsuz yayın yapan bir blog nedeniyle blogger erişimleri bir ay kadar kapalı kalmıştı. Burada bloglar silinmedi yanlış anlaşılmasın, sadece erişim engellendi. Bu olayın wordpressin (ki burada bahsedilen wordpress.com dan alınan blog, özel hostingde böyle bir sorun hiç olmaz) başına gelmemesi için bir engel yok. Daha doğrusu bu bizim ülkemizle ilgili bir durum, biz giremezken diğer ülkeler girebiliyorlardı. Şimdilerde gelen internet sınırlamalarıyla ne zaman hangi platforma ne olacağı hiç belli değil. Dolayısıyla blogger kapanır endişesi yersizdir.


13 Şubat 2014 Perşembe

Herkes İçli Köfte Yapabilirmiş

22:41:00 9 Comments

Yeni evlenen her kadın gibi ben de kocama tüm hünerlerimi sergileme gayretiyle içli köfte yapmaya girişmiştim yıllar önce. Hüsranla sonuçlanan girişimimden şu an tek hatırladığım, yuvarlarken çok zorlandığım ve daha pişirme aşamasında paramparça olmuş köfteler. O zamandan sonra bir daha hiç denememiştim bir kaç ay öncesine kadar, nerden baksan en az yedi yıl var. 

Belki de trakyalı olduğumuzdan aşırı düşkün olmadım hiç bir zaman içli köfteye, aklıma bile gelmezdi hatta. Nadiren restoranlarda yerdik ama bir sofrada içli köfte varsa reddedemeyecek kadar da severdik eşimle.

Herşey geçen ekim ayında Almanya'daki kuzenimi ziyaretimizde onun tesiri ile başladı. Bize leziz içli köfteler hazırlamış ve yanımıza bile vermişti. Önceden de yapardı ama evlenip Almanya'ya gidince ordaki arkadaşlarından öğrenmiş, restoranlara yapıyormuş arkadaşı. Ben yapamadığımı söyleyince bana püf noktalarını anlattı, sonra da bana bir cesaret geldi o geliş :) Yılbaşında annemlerdeyken çok miltarda yaptım, bir kaç hafta sonra da ablamın günü için. Yarın sevgililer günü diye yılbaşından beri yememiş olan eşime yapmak istedim bugün de.

Elbette ki çok usta köfteciler gibi değilim, bulgurlu katman farklı kalınlıklarda oluyor, köfteler yamuk yumuk ve farklı farklı boylarda olabiliyor ama olsun. Tadı gerçekten çok güzel oluyor ve bu gün eşim diğerlerine göre bu seferkini daha lezzetli buldu. Yavaş yavaş olacak :)

Üşenmeyin yarın siz de yapın eşinize, bloga yazdım aslında o kadar zor değil ve  aşırı zaman almıyor. Üstelik hem gözleri hem mideyi fazlasıyla doyuruyor.


Aşkla kalın.

12 Şubat 2014 Çarşamba

Bahçe İşleri

17:25:00 16 Comments
Bir yere giderken hep başka bahçeleri inceliyorum. Öyle güzel öyle bakımlılar ki, umarım bir gün ben de onlara yetişebilirim. Uzun zamandır yağmur, soğuk derken bahçeyle hiç ilgilenmedim. Daha önce yazdığım gibi  bahçe malzemelerimiz eksikti. Eşim sevgililer günü hediyesi ne istersin diye sorunca ben de hemen bahçe aletleri dedim :)

Hollanda'da internet alışverişi çok yaygın, neredeyse tüm alışverişleri online yapıyoruz. Genelde eşim yaptığı için konuya çok hakim değilim ama bankanın verdiği pos makinasi gibi şifre üretici bir cihaz var. Bu cihaz türkiyedekilerden farklıymış çünkü orda da vardı bizim. Telefona falan gerek kalmadan ve hatta sitelere üye olmak zorunda kalmadan alışveriş yapılabiliyor. Herkes online alışveriş yapıyor diyebilirim. Kargo teslim edildiğinde evde kimse yoksa komşuya bırakıyorlar, sana da hangi numaraya teslim edildiğine dair bir kağıt. Durmadan kargocular geliyor sokağa. Özellikle bizim sokakta gündüz saatlerinde bir tek ben evde olduğumdan kargo teslimat müdürüne dönmüş durumdayım. Mesela biraz önce de geldi bir tane :)

tırmık, sert kıllı süpürge, taş aralarındaki otları yolucu bir alet, eldiven

Ne diyordum, bahçe aletlerini de internetten aldık. Yapı markete git, orda zaman harca, üstelik bi dünya otopark parası öde daha pahalıya geliyor. Bir de marketlerde ihtiyaç duymadığın halde görüp dayanamayıp sepete atılanlar oluyor esktra harcama olarak :) Sanırım gün gelecek insanlar alışverişin her türlüsünü internetten yapacak ve boş vakitlerini keyif zamanlarına ayıracaklar. 


Ön bahçemizin üç tarafı yarım metre genişliğinde ekili alandan oluşuyor. Yukarıdaki resimde görüldüğü gibi girişte iki top çalının kırpılıp yuvarlak yapılması lazım. Sol taraftaki sıradaki yapraklar toplanacak (köklerin arasına girince çok zor oluyor ayıklaması) kuru dallar kesilecek ve çiçekler budanacak.  Ön taraf yine aynı şekilde yapraklar temizlenip çiçekler budanacak.


Yukarıdaki resimde görülen sağ sırayı bugün temizledim, üstteki resimde görülen bir çöp kovası sıkıştırılmış halde yaprakla doldu. Allahım ne kadar çok varmış. Toprağı tırmıkladım, yabani otları ayıkladım ve bazı çiçekleri budadım. Çamın hemen önünde bir gül var, onun da budanması lazım.

Yeri gelmişken  söyleyeyim, her kapının önünde biri biraz daha büyük iki çöp kovası var. Büyük olan ev atıkları için ve iki haftada bir alınıyor. Çöp poşeti içinde çöpleri koyuyoruz. Küçük olan organik çöpler için, dallar yapraklar, doğradığımız sebze kabukları vs. Bunlar da haftada bir toplanıyor. Herkes çok sıkı riayet etmiyor galiba ama biz eskiden beri alıştığımız için, cam, plastik, kağıt ve tetrapak çöplerini de ayırıyoruz ve kasaba merkezindeki ilgili yeraltı konteynırlarına atıyoruz.


Biz eve taşındığımızda bu ön bahçe taşları gayet beyazdı. Çok iyi seçilmiyor ama taşların arasında otlar ve yosunlar var.Bir de ekili alanın sınırlarından taşan topraklar oralardaki taşları çamurlamış, kapkara olmuş. Toprak alanın temizlemesi bitince bu taş aralarını temizlemek ve taşları beyazlatmak lazım. Su ve fırça ile yıkarsam olur gibime geliyor bir yolunu bulacağız artık.

Bir de arka bahçe var ki onu da geç olmadan elden geçirmeliyim. Zira ortancalar yaprak vermeye başladı, fazla büyümeden budama işini yapsam iyi olacak. Yapraklı dalları kesmeye kıyamıyorum çünkü.

Tüm işler bitince bahçenin son halini de paylaşırım. Bana bol enerji dileyin anacım :)

11 Şubat 2014 Salı

Oyun Dolu Günler

16:49:00 8 Comments

Son zamanlarda hep sadece belli konu altında, daha çok bilgi veren yazılar yazdığımı, başka blogları okuyunca farkediyorum. Şöyle içimden geldiği gibi yazayım, konularda daldan dala atlayayım istedim :)

Sabahları 7-8 arasında (en geç 8) uyanan kızım uzun zamandır gece hiç uyanmadan uyuyor çok şükür. Eğer yatmadan önce karnı iyice doymamışsa, gecenin bir ortasında süt istiyor, sonra yine dalıyor. Artık hem gündüz hem gece uykularına geçişi kendisi yapıyor. Tabi bu sürede mutlaka yanında biz de uzanıyoruz. Herkes kendi yatağında uyku aşamasında bekliyor :) Artık şarkı ninni pışpış vs istemiyor ve ağzımı açtığımda hayıy isteyeyo diyo hanfendi.

Türkiyeden geldiğimizden beri hayvan aşkı yeniden depreşti. Bir kova dolusu plastik oyuncak hayvanımız var. Her gece bunları yatağının içine döküyoruz. Filin dişleri, kaplanın pençeleri iğne gibi batacak diye, bir kaç sefer o uyuduktan sonra alacak olduk. Aman aman gecenin bir yarısı eksikliklerini her nasılsa anlıyor ve hayvanları için ağlıyor, biz de apar topar yeniden koyuyoruz. Artık akıllandık katiyen almıyoruz. Bu günlerde biraz seyrelttik sayısını. Mesela şu an uyuyor beşiğinde, onunla birlikte kendi kadar büyük yumuşak bir timsah, bir oyuncak bebek ve onun biberonu, ufak bir çanta deniz hayvanları yanında uyku arkadaşı.


Uyandığında acıkmış olur ve genelde kalkar kalkmaz süt ister, bu durumda kahvatı için iki saat beklememiz gerekiyor. Kahvaltı öğünümüz felaket, çoğunlukla geçiştirilme şeklinde ne yazık ki. Uyanır uyanmaz oyun telaşı başlıyor ayrıca. Bu ara her an her yerde oyun oynuyoruz. Oyunu bırakıp giyinmiyor, dışarı çıkacaksak binbir zahmet, sofraya bile oturmak istemiyor bırakıp. O kadar çok farklı oyun oynuyoruz ki bazılarını o uyduruyor. Geçenlerde hayvanlarını diziyordu, aa dedim bu hayvanlar kaka yapmış temizleyelim. Ben hayali kakadan bahsediyordum ama gitti siyah oyun hamurunu getirdi. Hepsinin altına ufak hamur parçaları koydu, süpürdük topladık kamyona doldurduk kakaları :) bir ara da hamurdan bant yapıp hayvanların yaralarına yapıştırıyorduk :)


Yukarıdaki fotoğrafı instagrama koymuştum. Kaskını takıp itfaiye oluyor ve evde koşup duruyor. Yüksekte kalmış hayvanları kurtarıyoruz. Evet bu ara her oyunumuz hayvanlarla. Gerçi son üç gündür beybi ile de oynuyoruz. Beybiyi çok kıskanıyor, o yatağını kapacak, yemeğini yiyecek diye yarıştırıyoruz iyi oluyor :)

Geçenlerde pepee seyrederken hoptek bölümünde yandan yandan diye bir şarkı söylüyorlardı. Şarkıyı kendi kendine söyleyip yandan yandan diyor ve oynuyor. Kendine bir oyuncaktan itek yapmış onu sallayıp duruyor. Biraz büyük geldiği için pek giydirmediğim bir eteğini çıkardım, bayıldı. İtek de itek istiyor artık. Bu tip davranışların kesinlikle içsel birşey olduğunu düşünüyorum, görüp de örnek aldığı kimse yok. Yalnız hafta sonu jimnastikte bir kızın prensesli çantası vardı, kızın peşinde dolandı durdu, zor ayırdık. O kız mı dedi bilmem pinsıs demeye başladı. Evdeki scooterında da prenses resmi var, oyuncak bebeğine "beybi baat pinsıs" diyor :) 

Kitaplarla arası iyi, kütüphaneden alıyoruz hala. Orda da kitaplarını kendi seçmeye başladı. Evde henüz kullanmadığı odasını yavaş yavaş hazırlıyoruz. Odada halı yoktu, bir halı ve kitaplık namına bişey aldık, yerleştirdik (ikinci fotoğraf). Bu değişikliklerden sonra odada daha çok vakit geçiriyoruz. Havalar biraz daha ısınınca ayrı yatma aşamasına geçeriz belki.

Tuvalet alışkanlığı konusunda o hazır olmadan birşey yapmayı düşünmüyorum. Evde lazımlık ve klozet aparatı var ama klozete pek oturmuyor. Lazımlığa iki kere üstüste (akşam ve sabah) çişini yaptı ve görünce "başaydı" diye nida attı. Ben de üstüste olunca heveslendim ama sonra herşey yine eskiye döndü, bir dalga imşş demek ki . Bir kere de kakasını yaptı çok sevindi ama sonra denk gelmedi. Böyle böyle farkı anlayıp alışacak sanırım.

Gündüz uykularını saat 3 civarı yapıyor ve 2-3 saat uyuyor. Sabah sekizden üçe kadar epey yorucu oluyor ama neyse ki akşam da çok geç değil yatışı. Genelde 9.30 da uyumuş oluyor. Uyanık olduğu her an oyun, anneyle babayla hiç durmadan oyun. Öyle çok kuduruyoruz ki anlatamam. Bu arada ev işleri yalap şalap oluyor, yemek pişirme ucu ucuna yetişiyor. Şimdi mesela uyurken yemeği koyacağım ardından bilgisayara oturup çalışacağım.

Akşam uykusundan sonra eşimle bir dizi seyrediyoruz, sonra o uyuyor ben yine çalışmaya. Uzun zamandır 3den erken uyumuyorum. 3-7.30 saatleri arası dört buçuk saat uykuyla duruyorum ama yetiyor genelde. Sadece üç günde bir biraz daha uzun uyumam lazım :)

O kadar çalışıyorum ama bu ara işler öyle aksi ki, durmadan sorun çıkıyor, çabuk ilerlemiyor, olmadık engeller çıkıyor ve çok zamanımı yiyiyor. Artık şu Merkür rotasından çıksa da düzelse, sıkıldım vallahi.

İşte bizde durumlar böyle. Siz daha daha nasılsınız ? :)


10 Şubat 2014 Pazartesi

Luggage Scooter

20:45:00 4 Comments
Uzun zaman oldu bir uçuşum sırasında scooter şeklinde bir valize sahip bir adam görmüştüm. Adamın tipi scooter için çok uygunsuz görünüyordu fakat doğrusu pek de özendim. Sık seyahat ettiğimiz için özellikle kızım için ne hoş olurdu diye düşünüyorum. Kocaman havaalanlarında hız kazanmak için bire bir.


Bu scooter kabin bagajı boyutunda bir valize entegre halde. Ayakla basılan yer yukarı kaldırılınca sıradan valiz haline geliyor. Fotoğraftaki model Samsonite Micro modeliymiş ve fiyatı hiç de ucuz değil. Ancak google da luggage scooter diye aratınca, farklı fiyat ve markalarda modeller çıkıyor. Zamanla daha farklı alternatifler çıkacağına eminim. Bazı görsellerde normal scooterların ön kısmına bir çeşit çanta bağlandığını gördüm. Kabine sıradan bir scooter sokma izni olur mu, kabin bagajına sığacak ebatta bir scooter bulunur mu ya da sığar mı bilmiyorum. Fakat fikir gerçekten çok hoş.

Belki ilgilenenler olabilir.

Blogunuza Özel Alan Almak & Godaddy'de Alan Adı Yönlendirmesi

16:17:00 5 Comments
Sonu blogspot.com.tr ile biten blog adınızı size özel bir alan adına yönlendirmeniz mümkün. Bunun için blogger kumanda panelinizde bir dizi yönlendirme bulacaksınız. Dolayısıyla bir uzman yardımı olmadan kolayca isim satın alıp yönlendirme yapabilirsiniz.

Blogunuzun kumanda panelinden Ayarlar ----> Temel bölümüne gelin burada özel etki alanı ekle kaydettir bölümü göreceksiniz.


Özel alan adı ekle kısmına tıkladığınızda aşağı doğru açılarak alan adını yazmanız için bir bölme çıkacak. Buraya alan adını yazmadan önce yönlendireceğiniz adı satın almış olmanız gerekiyor.

 Satın alma işleminden sonra yukarıya www.alanadiniz.com gibi bir adresi yazıp kaydedeceksiniz. Eksik dosya barındırma sistemi ise hayır olarak seçili kalsın. www  ile başlayan adreslerde böyle olması gerektiğiniz söylüyor yardım dosyası.

Bu işlemden önce alan adı almanız gerektiğini söylemiştik. Yukarıdaki resimde görülen ayar talimatlarına tıklarsanız aşağıya bir kısmını görsel olarak aldığım şu yazı çıkıyor.

Burada alan adını satın alabileceğiniz firmalar listelenmiş. Elbette ki bu listede yer almayan diğer yerli veya yabancı hosting firmalarından satın alabilirsiniz. Genelde insanlar neden bilmem Godaddy'den alıyorlar ve şablon işlerinde hep bu firma karşıma çıkıyor :) Satın alma işleminden sonra hosting panelinizin içinden blogger için bir ayar yapmanız gerekiyor. Bu ayar aşağıda açıklanmış. Ancak okla gösterdiğim yerde bir hata var. Koskaca yardım dosyasında bu hatanın olması ve kimsenin farketmemesi tuhaf. Aynı yardım dosyasının ingilizce ve flemenkçe halleri doğru.

İkinci ve üçüncü IP değerlerinde üçüncü hanede 36 yazılmış. Biri 34 olacak. Zaten dördüne de bakarsanız 32,34,36,38 diye gitmesi gerektiği anlaşılıyor.


Godaddy'den alınmış bir alan adı için, bu ayarı yapabilmek için; Godaddy kumanda paneline giriş yapıp DNS ayarlarını bulmak lazım. Son günlerde yaptığım tasarımlarda bu bölümü ara tara bulamıyorum. Başka sitelerden yardım yazıları okuyorum yok olmuyor, oralarda görüntülenen panel ile benim gördüğümün alakası yok.

Bu tip yazılar google da pek çok var ama zamanla güncelliklerini yitiriyorlar. İşte şimdi olduğu gibi Godaddy bu DNS panelini kaldırmış ve yerine çok pratik bir araç geliştirmiş. Ancak bu aracı bulana kadar anam ağladı diyebilirim. En sonunda kendi yardım yazılarının içinde buldum. Bu yazının içinde this tool yazan yere tıklarsanız çıkacak olan pencerede yönendirmeyi yapabiliyorsunuz.

Godady hesabınıza girin ve aracı kullanın. Burada blogunuzu seçeceksiniz ve ok diyeceksiniz bu kadar. Blogunuzun dns yönlendirmesi yukarıdaki rakamları girmenize gerek kalmadan otomatik yapılıyor.

Tabi bu aşamadan sonra blogunuzun kumanda panelinde alan adınızı yazıp kaydedeceksiniz (2. görsel) ve beklemeye başlayacaksınız. 24 saate kadar yönlendirme sürebilir ama genelde daha kısa sürüyor. Ara sıra tarayıcınıza yeni alan adınızı yazıp bekleyin. Blogunuz çıktığı vakit tamamdır.

Hadi geçmiş olsun :)

GUNCELLEME:

Yukarıda anlattığım her işlemi yaptınız ama hala hata veriyorsa endişelenmeyin. Yakın zamanda blogger yeni bir ek iş çıkardı başımıza :) Elbette ki bir bildiği vardır ama ufak bir ayar daha yapmanız gerekecek.

Hata mesajında CNAME ayrlarının yapılması gerektiğini ve iki ayrı cname adresi veriliyor. Önceden

   www         ghs.google.com

şeklinde giriş yapılması yeterliydi. Fakat şimdi bunun altına ikinci bir cname verisi daha girilmesi isteniyor ki bu veri her blog için farklı bir adres.Yani hata mesajında sizden

 www         ghs.google.com
çeşitli_sayı_ve_rakamlar        sayılar_rakamlar.googlehosted.com

şeklinde iki veriyi eklemenizi talep edecek. Yazının yukarısında yazdığım Godaddy'de otomatik olarak tanımlanmış olan araç, ghs.google.com adresini otomatik olarak ekliyor ama bu size özel adresi ekleyemiyor pek tabi ki, bunun da elle girilmesi gerekiyor.

Bunu yapmak için Godaddy hesabınıza girin, domain adresinizi görün ve Launch kısmına basın.


Aşağıdaki sayfayı göreceksiniz. Burada pembe çerçeve içine aldığım DNS Zone File kısmına tıklayın.


Burada tüm dns verileriniz gözükecek. Size özel ikinci cname kaydını girmek için edit kısmına basın.


Sayfa aşağıdaki görünüme gelecek ve quick add butonu çıkacak. Bu butona tıklayarak, blogunuzda size verilen host adı ve adresini sırayla kopyalayıp yapıştırın.


Kaydedip çıkın ve blogger ayarlarınızda hata mesajı vermiş olan sayfayı yenileyin. Hata mesajınız kalkacak ve alan adı yönlendirmesi yapılmış olacaktır.

8 Şubat 2014 Cumartesi

Sevgi Dolu Bir Mim

03:08:00 5 Comments
O kadar uzun zamandır mim yazmadım ki şimdi mimlenince canım yeniden istedi. Normalde mimlerin insanları yazmaya teşvik etmesi için türetildiğini düşünüyorum, ben zaten sık yazdığım için gerek de görmüyordum. 

Ama bu mimin konusu ilgimi çekti. Daha doğrusu aslında karşı cinsle aramızdaki sevgiyi konu almasına rağmen, anne olduktan sonra sevginin başka türlerini de gördüğüm için, soruları cevaplarken içimde yeniden tanımlanmış olan sevgiyi yazmak, yazarken farketmek istedim.


1- Sevgililer günü sizin için önemli mi?
Hayır değil, sadece sevgililer günü için değil doğum günleri hariç diğer özel günler için de böyle hissediyorum.

2- İyi sevgili tanımı sizce nasıl olur?
İyi sevgili koşulsuz sevmeyi başarabilen kişidir. Sevgisi hiç bir şeyden etkilenmez, hep içinde taşır.

3- Eşiniz ya da sevgiliniz bu günü unutsa ya da önemsemese tepkiniz ne olurdu?
Ben unuturum ama o unutmaz ;) Unutsa önemsemezdim.

4- Sevgililer gününde size ne hediye alınsın istersiniz?
Eşim ihtiyaç duyduğum şeyleri alma konusunda çok becerikli ama hiç bir şey olmasa da sevgisini göstermesi yeterli olur ki bunu her fırsatta yapmaya çalışır.

5- Sevgilinize ne hediye alacağınıza karar verdiniz mi?
Genelde ben de ihtiyaç listesinden birşeyler alıyorum ve özenli bir sofra hazırlamaya çalışıyorum.

6- Sevgiler gününü nerede nasıl kutlamak isterdiniz?
 
Bu yıl kutlayabileceğimizi pek sanmıyorum ama her halde evde oluruz :)

7- Evli kişiler de sevgililer gününü kutlamalı mı?
 
Sevgilier gününe önem vermediğimi ifade ettim ama bu kutlama yapılmaması anlamına gelmiyor. O gün olur başka herhangi bir gün veya günler olur farketmez, kutlamalar ilişkilerde yer almalı. Evlendikten sonra da önce de. 

8- 70 yaşında bir çiftin sevgililer gününü kutlamak için sizin de olduğunuz bir mekana gelmiş görseniz ne düşünürsünüz?
 
Onların aşkını görme şansını yakaladığım için memnun olurdum.

Sevgili kedili eve (
http://kedilievintarzi.blogspot.nl) mim için teşekkür ediyorum.

7 Şubat 2014 Cuma

Helo İle Diyalog #2

11:06:00 10 Comments
* Üzerindeki kirlenmiş kıyafetleri değiştiriyoruz, sıra çoraplara geliyor.
-anne hayıy isteyiyom
-ama kirlenmiş tatlım bak
-anne başta çobap geti 
-!!!

Normalde 4-5 kelimelik cümleleri duraksayarak söyler tane tane. İlk defa hiç duraksamadan bizler gibi söyledi ve hayret hep çoraplarını çıkarmak isterken bu sefer giymek istedi :)

* Babasıyla tahta kaşıkları topa vurarak hokey oynarlarken ben mutfağı toparlıyordum. Boynunu aşırı şekilde omzuna doğru bükmüş yanıma geldi
-anne diya üzüydü (üzüldü)
- aaa kıyamam bebeğime ne oldu gel bakayım
- baba kaşık (kaşığı) aldı. 

Sözde babası kaşıkları almış da oynatmamış. Halbuki kendi bırakmış oyunu :) İlk defa duygularını ifade ettiği bir konuşma oldu bu (yemeği, yada bişeyleri beğenmesini falan saymıyorum) ve hatta ilk defa böyle açıkça yalancıktan duygu sömürüsü yaptı :/

* Muza ilk konuştuğundan beri nana diye hitap eder. Bugün markette banana diyerek istedi ve aldık. Bir kaç saat sonra evde yemek istediğinde
- anne muz banana ver
- (ikisini birden söyledi önce şaşırdım tabi) al bakalım (soyarken ortadan ikiye kırıldı ve bir parçasını yemeye başladı, sonra bana döndü ve benim elimdeki diğer yarıyla kıyaslayarak)
- anne baaat muz küçüldü
- !! :)

Bu günlerde edilgen kelimeler kullanmaya başladı, "muz küçük" değil küçüldü dedi ve gün içinde de eliyle ezdiği bir şey için ezildi demişti.

Yas:22 ay 2 haftalık 


6 Şubat 2014 Perşembe

Su Çiçeğiymiş

16:13:00 20 Comments


Geçtiğimiz hafta sonuna doğru kızım ateşlendi ve burnu akmaya başladı yeniden. Yine bir diş dalgası olduğunu düşündüm ama bir kaç gün sonra kızarıklıkları farkettim. Ağız kenarlarında ve civarında kızarık sivilce gibi şeyler vardı ve ateşin etkisi olarak bir çeşit uçuk olduğunu zannetmiştim. Diğer yerlerde görünce (özellikle makat civarındakiler) gözümü epey korkuttu. Ortası delik (muhtemelen patlamış) sivilcemsi spotlar yara gibi gözüktü ve pişiklerden oldukça farklıydı. Sonra kolunda bir kaç yerde, dizinde bacağının arkasında falan toplam (20-30 arası) spot saydım. Bir akşam ablamla yazışırken sakın su çiçeği olmasın dedi ve internette araştırınca o olduğu kanısına vardım. Yukarıda resmini koyduğum, baby center'ın sitesindeki görselli açıklama bire bir bizimkilere uyuyordu. Görünen spotlar da aynı şekilde idi.

Su çiçeği olduğunu anlayana kadar çoğu geçmişti ama dizindeki 4-5 spot daha geç ortaya çıktığından onları bilinçli olarak takip etmiş oldum. Önce kızardı sonra su topladı ve patladı. Bu sürede kızım hep acıdığını söyledi. Evdeki kaşıntı-alerji kremlerinden sürdüm ve bu gün iyice sönmüş durumdalar. Doktora da gitmedim, çoğu geçmişti çünkü.

Çok şükür hafif şekilde geçirmiş oldu ama düşünmeden edemiyorum. Şöyle ki;  Ablam virüs kaptıktan 20 gün sonra belirtilerin çıktığını söyledi ve buna göre virüsü İstanbul'dan almış olmalı. 1,5 yaş civarında su çiçeği aşısı olmuştu (normalde takvimde öyle mi bilmiyorum bizim biraz karıştı ülke değişimleri sebebiyle) ve muhtemelen bu yüzden hafif geçirdi. Ancak hollandada su çiçeği aşısı yapılmıyor (biz tr de yaptırdık) ve kızım bir çok kez oyun grubuna gitti. Acaba burdaki aşısız çocuklara da bulaştı mı? Umarım bulaşmamıştır.

Böylece çocukken geçirilen bu tip hastalıkların ilkini atlatmış olduk. Dün arkadaşımla dişlerden, yememelerinden dertleşirken, su çiçeğini duyunca "eyvah daha o hastalıklar var bir de di mi?" dedi :)

Varmış. Unutmuştuk hatırladık :)



5 Şubat 2014 Çarşamba

Bence En Zor Dönemi Annelerimiz Yaşadı

16:43:00 9 Comments
Çocuk büyürken dertleri de büyür, anne olunca sen de anlarsın gibi sözleri tüm anneler duymuştur herhalde. İkisine de inanıyorum, gün geçtikçe doğruluğuna şahit oluyorum. Çocuğun dertlerinin o büyüdükçe büyümesi meselesini kabullendim artık. Annelik bir çeşit dönüşüm, hoş hayatın kendisi öyle ya. Geniş açıdan bakınca durmadan karşımıza çıkan sınavlar, aşılan/aşılamayan seviyeler, kafa toslamalar, inmeler-çıkmalar böyle geçecek hayat. Daima bir öğrenme, yeniliklere adapte olma, sorunlara çözüm bulmaya çalışma çocuklu hayatta daha yoğun kabul, bunu da hızlandırılmış kurs gibi görüyorum artık ve zihnimin arkaplanında "hadi gelin üstüme korkmuyorum" şarkısı eşliğinde yaşamaya çalışıyorum(z).

Herkesin bir dayanma çubuğu vardır içinde, başı sıkışınca yaslandığı. Ben sık sık kendimi annemin şartları ile kıyaslarken ve o olsa ne yapardı diye düşünürken buluyorum. Ve hissediyorum ki onların zamanına göre daha kolay bizim zamanlarımız.

Hepimizin annesinin söylediği gibi, bezleri elde yıkama, evdeki makinalardan yoksunluk değil sadece. Çocuk ve anne arasındaki bilişsel fark büyüktü o dönemde. Çocuklar her zaman bir önceki nesilden daha üstün donanıma sahip oluyorlar ama ülkemizin genelini düşününce annelerimizin çağı bir geçişti.

Benim annem çok zekidir gerçekten, okuyabilseydi çok başarılı olacağından tüm öğretmenleri hem fikirmiş ama dedem okul uzak diye göndermemiş. Klasik hikaye işte. İlkokul mezunu annem üçü de üniversite mezunu üç kız yetiştirdi. Kendimden de biliyorum, kendini büyümüş zanneden ergen psikolojileri ile uğraşmak, senden daha bilgili (! gerçekten öyle mi kim bilir) çocuklarına yetebilmek zor. Şimdi düşününce nasıl da dengeyi korumuş şaşıyorum. Şahsen ben kendi mantığımın dışındaki doğruları kolay kolay kabul etmeyen bir çocuktum. Şimdi Helo'nun da benzer davranışlar göstermesi, gelecekte muhtemelen benim gibi olması hayatın bana yaptığı eşek şakası olsa gerek :)

Annelerimizin döneminden önce anneler ve çocuklar aşağı yukarı aynı koşullara sahip oluyorlardı ama annelerimizde değişti. Çoğu anne ve çocuğun arasındaki eğitim farkı büyüdü bu dönemde. Eğitimin artması beraberinde sosyalleşmeyi de getiriyor, eskiden çocuklar anasının dizinin dibinde otururken, bu dönemde daha çok dışarıda oldular, dolayısıyla görgüleri arttı,  istekleri /ailesinden beklentileri değişti ve belki de bu dönemde daha yoğun şekilde çocuklar anne-babalarını beğenmedi, yeri geldi onlardan / evlerinden / cahilliklerinden / şivelerinden utandı.  Mesela annem hep anlatır, bizim sülalede ilk üniversiteli olan ablam pantalonla köye gitmiş ve pantalon giyiyor diye dedem çok kızmış ve söylenmiş. Zamanla diğer torunlarında daha ala giyimler gördü ama tabi ki alışmıştı. Kabak ablamın başına patlamıştı yani. O zamanlarda arada kalan annem oluyordu pek tabi. (Annelerimizin gençliğinde pantalon üstü elbise modası ve ispanyol pantalon vardı ama bir dönem kaybomuştu sanırım, ablamın gençliği de seksenli yıllara rastlar, geniş vatkalar, yüksek bel dar paça pantalonlar :) hepsini hatırlıyorum çok özenirdim ) 

Bizim dönemimizde ise bizler anne olarak alabileceğimiz maksimum eğitimleri almış durumdayız ve çocuklarımızın ihtiyaçlarını karşılayabilme uğruna almaya da devam ediyoruz.

Kızıma aman yanlış davranmayım psikolojisi bozulur diye uğraşırken annem nasıl başarmış, tek çocuktan çıldırma noktasına geldiğimde annem nasıl sabretmiş, büyüdüm diye deli deli davranıp eve geç gelmelere başladığımda annem nasıl meraktan ölmemiş, ne cep telefonu var ne bişey nasıl dayanabilmiş. Aklıma geldikçe ve o hallerini anımsayınca aslında içinin nasıl kaynadığını anlıyorum şimdi elbet ama o zamanlar farketmezdim.

Çağımızda, elimizin altında internet her sıkıştığımızda danışıyoruz, birazcık bunalsak dertleşecek birini buluyoruz ve bizden daha akıllı çocuklarımıza yetişmek için didinip duruyoruz ama annelerimiz yapabilecekleri çok sınırlıydı. Yine de o imkansızlıkta bunu başardıklarına göre biz de başarabiliriz diye moral veriyorum kendime. Kolay kolay yılmak yok, hemen sinirlenmek yok, hepsinin yaşanması gerekiyor ve gün gelecek geçip gidecek. Hepsi birer tatlı hatıra olarak anılarımızda yer alacak.

4 Şubat 2014 Salı

Biten Temalar Ocak 2014

16:37:00 5 Comments
 Aralık ve Ocak aylarının çoğu tatil nedeniyle kaynayınca, tatile gitmeden önce ve geldikten sonra yaptıklarımla bu dönemi kapattım. Şubat ayı için son sürat çalışmaya devam ediyorum. Temaları yaparken genelde blog sahibinin taleplerine sadık kalıyorum. Görüldüğü üzere artık genelde sade tasarımlar tercih ediliyor. Doğrusu ben de aşırı cicili bicili temalardan sıkıldım, minimalist görünümlere eğilim göstermeye başladım.


Ananda'nın blogu benim ilk çalışmalarımdan biriydi. Yıllarca kullandı ama artık wordpresse geçip kendi hostingini kullanmaya karar verdi. Şahane fotoğraflarını daha büyük koyacağı beyaz bir sayfa istiyordu ve çok sevdiği cupcakelerin de bolca yer almasını istedi. Yeni blogu bu adreste yayında http://apinchoflove.net/


İnternette Helo ile yakın zamanlarda doğan bir grup sanal çocuğum var. Onların gelişimlerini, neler yaptıklarını da kızım kadar merak ediyor ve takip ediyorum. Bunlardan biri olan bizim küçük budhamız Demir. Annesi ile aylarca yazıştık. Bir türlü nasıl olması gerektiğine karar veremiyorduk. Sade bir tema istediği kesindi ama headerda ne yer almalı, ilüstrasyon mu, fotoğraf mı? Onlarca denemeden sonra birden bire şu anki logoyu esinlendim. Ve annesi de beğendi. Bazen böyle oluyor, tam o anın gelmesi diye birşey var. Benim favori temalarım arasına girdi. Sidebarı da biraz farklı düzenledim. Buradan okuyabilirsiniz


Miss Çilek'i bilir misiniz? Ben blog okumaya ilk başladığım yıllarda okuyordum, sonra kaybetmişim :( Tema için haberleştiğimizde yeniden bulduğuma çok sevindim, şimdi asla unutmam zira tam da bana lazım olan şeyler var bu blogda. Sade bir sayfa tasarladık, biraz daha derli toplu ve ferah görünmesini sağladım. Bu blogu takip etmenizi öneririm yakında önemli çalışmaları ile daha aktif olacak çünkü.


Tatlı Ev adıyla yayın yapan pasta-kurabiye blogu, ürün yelpazesini genişletince, daha fonksiyonel bir temaya ihtiyaç duymuş ve benimle iletişime geçmişti. Çok şık ürünleri ön plana çıkaran çok şık bir tema düzenledik. Bu temanın altyapısı wordpress kaynaklı idi ve ne yazık ki bloggera dönüştürülmüş wordpress temaları feci şekilde hatalar içeriyor. Yeniden düzgün çalışır hale getirirken öyle çok uğraştım ki, bu güne kadar en çok emek verdiğim site olmaya hak kazandı :) Neyse ki sonuç harika oldu ve ben bir çok yeni şey öğrendim sayesinde. Buradan bakabilirsiniz.


Yine ilk göz ağrılarımdan olan Zeytin Ağacı'nın dar olan şablon yapısını genişletip ferah bir hale gelmesini sağladım. Tabi genişletmek sadece kodlardaki sayıları büyütmek anlamına gelmiyor, görseller de etkileniyor. Bir çok görsel yeniden elden geçti ve yeni görünümüne kavuştu.

Bir ay sonra tema yazısında görüşmek üzere..

Kimi Yerde Hüzün Kimi Yerde Neşe

00:11:00 9 Comments
Bu sabah uzun zamandır uyumadığım kadar çok uyumuş halde uyanınca biraz keyifsiz uyandım. Nedense bana fazla uyku yaramıyor, altı saatten fazla yatar halde kaldığımda her yerim ağrımaya başlıyor ve miskinleştiriyor. Sosyal medyadaki Ali İhsan haberlerine bir ah çekip ne yazık ki hiç duraksamadan benden ilgi bekleyen kızımla meşgul olmaya başladım.

Üç gündür yine keyifsizdi, burun akıntısı, ateş ve ateşten olduğunu sandığım ama bu gün başka yerlerde de gördüğüm kızarıklıklar sonucu başka bir şey olduğunu tahmin ettiğim bir hastalık. Çok yoğun değil ama su çiçeği olabileceği kanısına vardık ablamla, aşı olduğundan belki de hafif geçiriyordu. 

Öğlen sadece 5 dakika uyuma numarası yapıp öğle uykusundan kaçtı ve tam 12 saat hiç uyumadan durup, 11 saatlik rekorunu kırdı. Üstelik bu gün biraz yalnız kalmaya ve dua etmeye öyle ihtiyacım vardı ki... Öğle saatlerinde çok uzun zamandır kanserle mücadele eden halamın vefat haberini aldım. Belki acıları dindi belki daha mutlu ama ölüm haberi ne olursa olsun insanı düşündürüyor, içine döndürüyor. Bir yandan içim acırken bir yandan kızımın neşesine ortak olmaya çalıştım ama artık ne kadar başarabildim bilmiyorum. Belki anladı ve bu yüzden normalden biraz daha uzun süre kendi başına oynadı. 

Oysa bu gün, hafta sonu jimnastik grubunu bitirdiğimiz için aldığı madalyayı, hiç beklemediğimiz için o an yaşadığım şaşkınlığı ve gururu yazacaktım. 

Neyse. Böyle işte...