30 Aralık 2013 Pazartesi

Herkese Sağlıklı Bir Yıl Olsun

18:20:00 22 Comments
Yarın geleli bir hafta olacak fakat henüz pek bişey anlamadık. Helocum yine hastalandı. Günlerdir halsiz ateşli yatıyor ve ne yazık ki hiç bir ilacı bünyesi kabul etmiyor. Bir şekilde içirmeyi başardığımızda ise bir kaç saniye sonra midesinde ne varsa çıkarıyor. Bu durum doğduğundan beri böyle, bütün hastalıkları ilaçsız geçiriyoruz. Tek verebildiğimiz fitil ve ağır durumlarda da iğne oluyor :( Belki ilaç içmemesi bir açıdan iyi ama zaten doğru dürüst yemediği için başka takviye de almamış oluyor ve hastalık normalden uzun sürüyor. 

Belki paranoyakça ama bazen ani bir şekilde kızımı kaybedersem ne yaparım diye zihnimden geçiriyorum. O zaman gerçekten gözyaşlarım akıyor ve delirecekmiş gibi hissediyorum. Allah eksikliklerini göstermesin, tüm evlatları anne babalarına bağışlasın. Hiç hasta olmasalar keşke demek geçse de içimden, mümkün değil bu. Dermansız hastalık vermesin inşallah.

Bu yıl ülkemiz için hiç iyi geçmedi. Umarım yeni yılda hepimiz huzura kavuşuruz. Bazı kişisel dileklerim de var elbet yeni yılda olmasını istediğim. Kısmet bakalım neler yaşayacağız. Sağlık, huzur eksik olmasın da gerisi bir şekilde elbet olur.

Mutlu seneler herkese.

Sevgiler




24 Aralık 2013 Salı

21.Ay Mektubu; Hepimiz, Beraber, Bitane, Birsürü...

01:11:00 5 Comments
Ömrüm;

Bir ay daha geçip gitti bile, zaman ne kadar da hızlı akıyor. Hele son aylarda günler sanki daha da aceleci davranıyorlar. Bu ay genel olarak yine bol bol oynadık, konuştuk, gezdik ve öğrendik. Sana öğretirken biz de senden çok şey öğreniyoruz ve seninle yeniden hayatı keşfediyoruz. Fakat bu sefer daha sıkı sarılıyorum ona, bunca yıl okul, iş ve gündelik telaşlardan tadını çıkarmayı öğrenememişim. Seninle beraber her anın keyfini çıkarmaya çalışıyorum şimdi. Beynim adeta iki işleve sahipmiş gibi çalışıyor, bir yandan seninle "an"a dahil olurken, bir yandan uzaktan seyrediyorum.

Bu ay konuşmaların artık hiç kesilmez şekilde arttı. Uykunda bile konuşuyorsun. Söyleyecek şeylerin bitince durmadan abıka, bıdıka, gibi kelimeleri aralıksız motor gibi dakikalarca sayıyorsun. Bu akşam mesela, konuşmaktan bir türlü uykuya geçemedin. Ağzını kapıyorum yok, fermuarları kapadık uyu diyoruz yok, başım şişti vallahi.

Bir hafta önce, daha beklemediğim halde iki (bazen üç) kelimelik cümleler kurmaya başladın. Öncesinde anne gel, anne bat (bak) gibi basit cümleleri kuruyordun ama şimdi her nesne ve eylem için, bir özne ve bir yüklemli cümlelere geçtin. Öyle şaşırdım ki bir akşam baban işten gelince ona da söyledim o da inanamadı :)

Bundan başka, başlıkta yazdığım kelimeleri geçen aydan beri öğrenmeye çalışıyordun. Özellikle oyun sırasında, lego adamlarını konuştururken kullanıyorduk. Bu ay bunları kavradın, doğru yerde, doğru şekilde kullanıyorsun artık. Hepiye(hepimiz) birden diş fırçalıyoruz, beyabe(beraber) elele yürüyoruz, bitaye (bitane) adam kağbouldu (kayboluyor), kitabında ikiye (iki tane)  zürafa var, bissüyü (birsürü) ouncak var.

Bunlardan başka diğer söylediklerini kaydetmeye yetişemiyorum zaten çoktan vazgeçtim.

Aramızdaki ilişkiye gelince hala uyumluyuz diyebilirim. Elbette ki inat zamanların oluyor, genelde fazla zıtlaşmıyorum ama mecbur kaldığım zamanlarda mantıklı açıklamaları dinliyorsun en azından ve çoğunlukla anlıyorsun bizi, çok şükür.

Seni çok seviyorum meleğim.

Annen, Paris


21 Aralık 2013 Cumartesi

PARIS

19:24:00 5 Comments
Doğrusu Paris'i illa göreyim diye bir hevesim yoktu. Bu tavrıma yakınlarım çok kızıyor. Ne güzel işte şanslısın, keyfini çıkar diyorlar. Böyle aşırı hevesli olmadan bir çok ülke gördüm, belki de işin sırrı aşırı heves etmemekte.

Paris'te ilk dolaşmaya çıktığımızda havanın kasvetinden midir nedir, pek etkilenmedim. Ama sonra güneş batarken  tan yerinin renkleri, bu esnada Eyfel'in görüntüsü gerçekten büyüledi. Paris'in romantizmini hissetmeye başladım.


Yakından çirkin uzaktan güzel acayip bişey bu kule. Yıllar önce pinterestte karlar altında bir fotosunu gördüğümde, sadece karlı halini görsem yeter diyordum. Belki yağar diye umud ettim ama olasılık görünmüyor. Yine de bu hali bile güzelmiş.

20 Aralık 2013 Cuma

İ.Ö ve İ.S

16:06:00 6 Comments
Biraz önce yemeğimi tıkınırken, bir yandan da kafamda yapmam gereken işleri düşünüyordum. Yarın sabahın köründe yola çıkacağız ve bi dünya işim var. Sonra Allahtan internet var diye iç geçirdim, hayatımızı ne kadar da kolaylaştırdı. Bir olay olsa mesela, fiber kablolara, uydulara zarar verse ve internet birden bire kesilse halimiz ne olur acaba diye kurmaya başladım. Herhalde şu anda bir çok dizi ve filme konusu olan uygarlığın birden bire bitmesi ile hayatta kalma mücadelesine girişen insanlara dönerdik internetsiz. O kadar içimize işlediğini düşünüyorum. 

Gerçi zamanla adapte olabiliriz, çünkü şu anki yaşayan neslin tamamı internetli dünyaya doğmuş değil. Eskiler internet yokken nasıl yaşadığımızı biliyor. Ben de onlardan biriyim. Önceden neyi nasıl yapıyorduk gayet iyi hatırlıyorum.

Kocamla birlikteliğimizin 15. Yılını bitirdik on gün önce. Onunla ilk tanıştığımızda bu kadar yaygın değildi internet, onlarda vardı ama bizde yoktu. Evde bilgisayarım bile yoktu değil internet olsun. Cep telefonu olayına da daha sonra geçmiştik. O zamanlar her akşam soğuk sıcak demeden beni aramak için telefon kulubesine giderdi, evden arayıp faturaları kabartmasın diye. Zira her gün en az bir saat konuşurduk. O zamanlar ankesörlü telefonlar için plastik magnetik telefon kartları vardı. 30, 60, 90 dakikalık falan. Konuştuktan sonra o kartları atmaz biriktirirdik. Öyle kalın desteler biriktirdik ki, hala İstanbul'daki evin bir yerlerinde duruyor olmalı. 

Okuldan çıkınca beni illa ki eve bırakırdı. Sonra da evine giderdi. Farklı yakalarda oturduğumuz için eve gitmesi iki saat sürer, gittiğinde 9 olurdu, bir de bir saat konuşurduk bunun üstüne oldu mu 10. Ondan sonra da doğru uykuya zaten. Yıllarca abartısız her gün sürdü bu. Deli miydik yok hayır, aşıktık :)

Düşünüyorum da şimdi flört etmek daha kolay. Görüşemediğinde skype den konuş, resimlerini gönder, anlık mesajlaşma programları ile mesajlaş, her şey minimum çaba gerektiriyor. Buna karşın eski büyük aşklar yok diye edebiyat yapabilirim ama hala var olduğuna inanıyorum, mesela bizimki :)

Eşimle bu yılki yıldönümümüz gümbürtüye gitti. Hatta bir haftaya yaymıştık kutlamayı, o gün yapamazsak diye. Sonuç; yine kutlayamadık. Bir gün çiğbörek yapmak, iki akşam yemeğinde alel acele şarap içmemiz dışında hiç bişey yapamadık. Akşamları da hep geç yatan Helo yüzünden sızıp kaldık. Yarından itibaren 4 gün Paris'te olacağız, orada kutlayabiliriz umarım. 


Şu anda içimden geldi yazmak, blogumu okuduğunu bildiğim için ona yazıyorum;

"Ben seni internetten önce sevdim aşkım, sevgimize o zor zamanlarda çok emek verdim, asla vazgeçmeyeceğim."

19 Aralık 2013 Perşembe

Okuduğum e-kitaplar ve e-kitap siteleri

17:16:00 15 Comments
Elimdeki kitapları tüketince tırım tırım ne okusam arayışına giriyorum. Hollanda'ya teslimat yapan bir iki kitap satış sitesi buldum ama henüz çok inceleyemedim. Satış sitelerinde gezinmek, seçmek çok zamanımı alıyor ve sadece kitap için değil, başka şeyler için de alışveriş sitelerini bu yüzden bir türlü gezemiyorum.

Diğer yandan e-kitapları okuduğum kindle  cihazım karanlıkta okumam için uygun değil (ışıklı modeller var mı bilmiyorum ama bizimkinde yok) ve ben de genelde gece uyumadan önce karanlıkta okuyor olduğumdan telefona yapışıyorum. Kindle için uygun formatta e-kitaplar genelde Amazon'da bulunuyor. Bir ara taramıştım fazla türkçe kitap bulamamıştım. Bulduklarım arasından da satın almıştım oradan ve onlar da çoktan bitti.

Eşim telefonun küçücük ekranından nasıl okuduğuma şaşırıyor ama öyle iştahlıyım ki okumaya farketmez benim için, nasıl olursa olsun yeter ki okuyabileyim.

İnternette e-kitap falan yazınca sürüyle site çıkıyor, bir çoğu satış sitesi, diğerleri tanıtım yazısını okutan devamı için tıklayın dendiğinde reklamlara bağlanan kazıkçı siteler. Bir kaç tane doğru düzgün kitap veren site buldum ve oradan okuyorum şimdilerde. 

Bunlardan hariç zipli veya torrent dosyası olarak e-kitap arşivleri var. Bu yazıda onlara değinmeyeceğim ancak doğumdan önce öyle bir arşiv indirip çoğunu okumuştum. Yıllar önce de benzer şekilde piyasadaki tüm fizik kitaplarını (ingilizce) toplayıp 3000 e yakın kitapla minik bir sanal kütüphane kurmuştum. O kitapların çoğunu taramış, bazılarını el altı yapmış durumdayım.

Neyse. Kitap okuduğum siteler şöyle.

Birinci site epubkitap.com

Tüm arşivi gezemedim (geriye giderken okumak istediğim kitaplar olunca kaldım) ama herkesin oluyacak bir şey bulacağını düşünüyorum. Şu anda bu siteden Amin Maalouf Doğunun Limanları'nı okuyorum ve bundan önce de Cengiz Aytmatov'un Cemile'sini ve Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sını okudum. Bu sitede pdf formatında olan kitaplar bilgisayara kaydedilebilir, doc viewer olanlar internet gerektiriyor.

İkincisi altkitap.net

Bu siteden de Doğan Pazarcıklı'nın Bir Hasta Sahibinin Hastane Günlüğü'nü okumuştum tam da gezi olaylarından hemen sonra. Kitap ülkemizin trajik hastane anlayışını eleştiriyor ve yer yer altını çizdiğim çok değerli bilgiler sunuyor. Ben çok beğendim.

Bu siteden birkaç kitaba daha baktım ama genelde ciddi konularda kitaplar olduğu için ve bu sıralar canım istemediği için yarım bıraktım. Daha sonra yine okuyacağım.

Bir diğer önerim ise Hermann Hesse'nin Siddartha'sı olacak. İstanbul'daki evimde bu kitap var ve defalarca okumuşumdur. 98 yılında eşimle tanıştığımızda onun bana okumam için vermesiyle başlayan Hermann Hesse tutkum, tüm kitaplarını temin etmeme, okumama ve hatta bazılarının ingilizcelerini okumama vesile oldu. Geçenlerde Günün Çorbası blogunun sahibi Yeliz, bu kitabı yazdığında yeniden Siddartha'yı okuma aşkım depreşti ve elimde olmadığından acaba internette var mıdır diye bakınca çok şükür buldum ! Öyle sevindim ki anlatamam ilaç gibi geldi. Son iki haftadır falan diğerlerine ek olarak aynı anda arada bunu okuyorum, kitabın içinde kayboluyorum, bitsin istemiyorum ama neredeyse bitecek.

Bu bir pdf dosyası sanırım bilgisayara kaydedilebilir fakat bana telefonda kayıt seçeneğini sormadı


Bu kitabı ararken aynı yazarın daha önce okuduğum başka bir kitaplarını da buldum, onları da ekleyeyim sonra okurum. 

Çarklar Arasında

Masallar

Keyifli okumalar.

Fırın Kağıdından Kapı Çelengi :)

00:17:00 3 Comments
Geçenlerde kağıttan kar tanesi süsü yaptığım anda bir de bu kapı süsünü yaptım. Aslında daha doğrusu biraz elden geçirdim.

Geçen yıl bu zamanlarda slovakyada iken bu süsü yapmıştım. Beyaz fırın kağıdını buruşturup çember haline getirmiş, şu an üzerinde gözüken simli kozalakları ve geniş altın renkli kurdeleyi eklemiştim. Bu süsü daha kullanamadan yamulup bozulmuş, şimdiki evde çatı katını boylamıştı.

Kapıya bir çelenk yapayım nasıl yapsam, çemberi hangi malzemeden oluştursam diye düşünedururken bu eski çelenk gözüme çarptı. Artık çember şeklinde durmadığı için bir iskelete ihtiyaç vardı ve onu sağlayıp biraz süsleyerek bitirdim. İskelet olarak da kızıma oynasın diye ucuna rafyaları bağladığım bir plastik çubuğu kullandım. Uzun zamandır evde onunla oynuyordu, hatta bu gün kaybolduğunu farketti :)

Yani kısaca

- balonların takıldığı plastik çubuklar var ya öyle bir çubuğu yuvarlayıp bağladım
- üzerine buruşturulmuş yağlı kağıt doladım
- daha önceden evde olan simli kozalakları bağladım ( siz de biraz sim ve uhu ile yapabilirsiniz)
- gözüme çok renksiz gelince kırmızı küreleri de bağladım
- rafyalar zaten çubuğun ucundaydı onları ortaya denk getirdim 
- kurdeleyi doladım ve fiyonk attım
- rafyaların bazılarının ucuna da daha önce ağaca asarım diye aldığım çanlı kürelerden bağladım. Aynı bu kürelerden 3-4 tanesini bir ipe bağlamışlar süs diye satıyorlar gayet iyi bir paraya.

Süsleme faslını evinizdeki malzemeye göre yapabilirsiniz. Ayrıca daha çok yağlı kağıt kullanarak daha kalın ve kabarık bir çelenk de yapılabilir. Hatta sadece buruşuk kağıdın üzerine yer yer uhu sürüp simler yapıştırarak ve altına kocaman bir kırmızı fiyonk ile bile çok zarif bir çelenk yapılabilir.

17 Aralık 2013 Salı

Mobil Cihazlarda Fotoğraf Albümleri

16:34:00 0 Comments
Başlığı ne yazsam bilemedim oldukça ciddi bir başlık oldu ya neyse. 

Cep telefonunda fotoğrafların kaydedildiği bir ana albüm oluyor, bazı programlar da otomatik olarak kendi albümlerini açıp oraya kaydediyor (mesela instagram). Bundan başka isterseniz kendiniz de albüm oluşturabiliyorsunuz, fakat çekilen fotolar direk ana albüme gidiyor.

Telefonumdaki fotoğrafları yedekleme amacıyla kızım için özel hostingli şifreli bir bloga aktarıyorum. Tabi ki bu gün be gün olmuyor, arada birikiyor ve topluca yükleme yapıyorum. Bu blog wp tabanlı bir blog. Ayrıca şu anda olduğu gibi blog yazılarını da telefondan yazıyorum ve blogger app kullanıyorum.

Hem wp app hem de blogger app ne yazık ki hala resim yüklemelerinde çoklu foto seçimi yapmıyor. Bu durumda birden fazla foto yüklerken "albüme git, genelde gerilere gidip fotoğrafı bul, fotoyu seç ve yükle " işlemini her defasında tekrar tekrar yapmak hafif bir sinir krizine sebep oluyor. Özellikle eski fotoğrafları yüklerken geri geri gitmekten gözlerim kayıyor.


Bir gün nasıl oldu nasıl aklettim inanın hatırlamıyorum bir albüm açıp o albüme sadece yazıya ekleyeceğim resimleri seçip oradan yüklemek aklıma geldi. Çoklu seçme imkanı olmadığı için yine tek tek ekliyorum ama en azından ekleyeceğim fotoğrafı bin küsür fotoğraf içinde aramıyorum ve tık tık o albümden atıyorum. Çok hızlı oluyor bu şekilde. Sonra da o albümdekileri silip (ana albümdekiler silinmiyor bunlar kopyası oluyor) diğer yazı için ekleyeceklerimi dolduruyorum. Bu albüme ana albümden fotoğraf eklerken çoklu seçim özelliği olduğundan tek seferde eklenebiliyor ve bu şekilde yedek bir klasör bana büyük ölçüde zaman kazandırıyor. Yine de her wp ve blogger app güncellemesinde acaba çoklu foto seçim özelliği geldi mi diye merakla bekliyorum. 


16 Aralık 2013 Pazartesi

Sakin Ol

15:45:00 6 Comments
Genelde sakin, kararsızlık yaşamayan ve fazla evhamı olmayan biriyim. Anne olunca panik olabilme ihtimalleri daha da artmış olmasına rağmen yine de bir çok anneye göre sakinim. Nasıl böyle olunabileceği konusunda kişisel gelişime dair kitaplar, yazılar falan etrafta bolca bulunuyor. Ben kendim için hayata geçirdiğim bir kaç püf noktasında bahsetmek istiyorum.

Genelde evhamlarımızın ve stresimizin nedeni ağırlıklı olarak iki hususta toplanabilir. 

1-dış etkenler. Zaman zaman üzen, sinir eden kişiler ve olaylar olabiliyor. Bu durumda benim ilk yaptığım problemi hemen çözmeye çalışmak. Hiç zaman kaybetmeden, acaba öyle mi yapsam böyle mi demeden, gurur, hırs gibi duyguların esiri olmadan harekete geçmek. Seni olumsuz etkileyen bir durum mu var, derhal harekete geç. Eğer harekete geçmiyorsan, yapamıyorsan veya yapmaya değer bulmuyorsan bunu düşünmeyi bırakacaksın, bitti. Bazen gereğini yaparsın, problem hala çözülmemiştir, sıkıntısı devam ediyordur fakat o zaman da düşünmeyi bırakacaksın çünkü elinden geleni yapmışsındır.

2- belirsizlikler. En çok stres kaynağı bu olsa gerek. Bilmediğimiz şeyler hakkında durmadan kafadan senaryolar yazmak ve olası sonuçlarına üzülmek. Böyle bir durumun içine düştüğümü farkettiğim anda şunu soruyorum kendime. Şu an bu olasılığı etkileyebilecek ne yapabilirim, yapabileceğim bir şey var mı? Varsa yaparım yoksa, zamanı geldiğinde çözeceğim seni diyerek zihnimden uzaklaştırırım. Bu kadar basit.

Çoğu zaman bilinmeyenler hakkında düşünmek hiç bir kazanç sağlamıyor. Verdiği sıkıntı bir yana zaman da kaybettiriyor. Bunu farkedip "an"a odaklanmak daha kazançlı. Düşünmeyi bırakmayı önererek, plan yapmamayı kastetmiyorum. Kafamızda kurup kurup stres yarattığımız, düşünerek bir yere varamadığımız, asla ne olacağını bilemeyeceğimiz konular ve zamanlar hakkında düşünmeyi bırakmayı kastediyorum. Bunları farkedip kendimizi durdurmayı başarınca, hem kişisel hem de etkileştiğimiz insanların mutluluğunu arttırmış oluyoruz.

Sevgiler

15 Aralık 2013 Pazar

Kendin Yap: Kağıttan Üç Boyutlu Kar Figürü

16:20:00 7 Comments
Yaklaşan yılbaşı nedeniyle etrafımızdaki evler yavaş yavaş bahçe ve pencerelerini süslemeye başladılar. Fotoğrafta sağda görülen çam ağacımızı en azından ışıklarla süslemek istiyordum ama vazgeçtim. Genelde yağış olduğundan dış mekanda kullanılan elektrik kablolarının tehlike oluşturmaması için özel olarak satılan iyi yalıtımlı ışıklandırmalardan almak gerekiyordu ve oldukça masraflı olacaktı. Biz de bir çok evin yaptığı gibi prncereleri ışıklandırmayı düşündük ve içeriden astık. Ortaya da fotoğrafta görülen kar figürünü yaptım.

Dün Helo uyanıkken ve yanımda her şeye müdahale ederken yapabildiğim için çok kolay olduğunu söylemeliyim. Ben A4 fotokopi kağıtlarından kullandım ve bir sayfayı ikiye katlayıp iki kare çıkardım. Bu halde bile gayet büyük oldu. Bir sayfadan çıkan tek kare devasa bir süs oluyor.

Yapım aşaması aşağıdaki fotoğrafta gayet açık. Kesikleri atarken önceden ölçmedim göz kararı kestim ama hiç sorun gözükmüyor. Sonra bir birlerine yapıştırdım (bu aşamada zımba daha sağlam olur) ve astım. Neredeyse sıfır maliyete şahane bir süs. Dün böyle süslerin satıldığı bir yerde yıldız şeklinde kesilip üzerine pul dökülmüş bir köpük süsün €2,5 olduğunu görünce şok olmuştum zaten. Benimki ondan daha gösterişli oldu.

14 Aralık 2013 Cumartesi

Sosyalci Kafası X Fenci Kafası

21:42:00 15 Comments
Başlığa fenci kafası yazdım ama her fen bilimi böyle değil tabi, ben kendim ve tanıdığım fizikçileri örnek vererek yazıyorum bu yazıyı.

Az biraz fizik okuduysanız eminim "bu formülleri nasıl ezberleyeceğiz yaaa" demişsinizdir. Ben liseyi kredili sistemde okumuş biri olarak sadece bir dönem fizik okudum, dersanede öğrenmeye çalışıp en az neti fizikten çıkardım ve kaderin bir cilvesi olarak fiziği kazandım. Doğru düzgün fizik bilmediğim için, başta biraz paniklemiştim ama gördüm ki üniversiteye başladığınızda önceki fizik bilgileri hiç işe yaramıyor, sıfırdan öğreniyorsunuz ve bu yüzden hiç bilmemem belki benim için artı oldu çünkü en baştan doğrusunu öğrenerek başladım. 

Üniversitede fizik okurken lisedeki ezberleme olayı, yerini sebebini anlamaya bırakıyor, neredeyse hiç (ufak tefek şeyler hariç) ezberlemenize gerek kalmıyor, her şeyi mantık yürüterek açıklayabiliyorsunuz. En azından böyle olmalı, eğer aksi oluyorsa öğretim üyelerinin öğretme yöntemlerinde sorun var demektir. Bunu da fiziğin en önemli derslerini üniversitede yıllarca (10 yıl) anlatmış biri olarak söylüyorum.

Böyle bir alışkanlık edinince sosyal bilimlerde okuyanlar ile aramızda bir fark oluşuyor. Kafa yapısı mı dersin, düşünme şekli mi yoksa artık hayatına yansıyan olaylara bakış açın mı tam olarak ifade etmesi zor, sosyalcilerin yanında kendimi garip hissederim. Herhalde onlar bize göre daha fazla ezbere yatkın olmalılar. Her ne kadar onlarda da neden sonuç ilişkisi kurulabiliyorsa da, yöntemlerin tarihsel gelişimleri, geliştirici adları, akımlar vs (artık konu her ne ise) bir yere kadar ezber gerektiriyor. Gerçi ben de biliyorum, bir konu hakkında defalarca farklı yerden okuyunca ister istemez aklında kalıyor, ezberlemek için çaba sarfetmek gerekmiyor. Yine de bu durum bile bize uzak çünkü fizikte genelde yazıları değil formülleri okuyoruz biz.

Aslında hayatım boyunca çok kitap okudum, sadece fizik değil. Çalışırken yoldaki taşıtlarda okuyarak (yol 45 dk sürerdi, gidiş geliş 1,5 saat) haftada üç kitap bitirirdim. Yıllarca hem satın aldığım hem de ödünç aldığım yüzlerce (hatta binlerce) kitap okudum. Çoğunu elimde tutmadım okumak üzere verdiğim kişilerden almadım, ya da bağışladım. Bir ara okuduğum kitapları liste yapıyordum kayboldu gitti. Hamilelik ve ardından bebekli dönemde hızım düştü ama hala okumaya devam ediyorum (okuduğum blog/site vs saymıyorum bile). Kindle da 100e yakın kitap var hepsi okunmuş, her tr ye gidişimde 5-6 kitap okuyup bıraktım, internetten bulup okuduğum kitaplarınsa sayısını bilmiyorum artık.

Neyse ben ne diyecektim nereye geldi mevzu. Onca kitap okudum, çok azının ismini ve yazarını hatırlarım. Genelde akılda tutamam. Bu ise toplum içinde ahmak gibi görünmeme sebep olur çünkü kitap ve yazar ismi verilen, içeriğindeki karakterleri kullanan konuşmalarda bön bön bakarım. Muhtemelen okuduğum bir kitaptır ama kitaptan bahsedilene kadar hatırlayamam. Mesela geçenlerde bakıyorum tüm bloglar 1984 kitabını okumuş ondan bahsediyor (bak bu kitabın yazarını ve adını asla unutmam ama), ben o kitabı ilk kez orta okula giderken okumuşum ( büyük ablam üniversiteye gidiyordu onun kitabıydı evde vardı), ondan sonra da belki en az beş kere daha okudum. İnsanların yeni keşfetmiş olmasına şaşırmıştım. Sonra neredeyse tüm dünya klasiklerini okudum ama yazarlar kitaplar karakterler karman çorman mesela şu an kafamda. Genelde fizikçi diğer arkadaşlarım da böyledir ve hatta bir öğrencim vardı, entellektüel görünme konusunda pek bir çaba sarfediyordu. Ciddi ciddi kitapları karakterleri hafızasında tutmaya, kitaplardan replikler ezberlemeye çalışıyordu ve yapıyordu da. Konuşurken cümlelerine kitap adları ve replikleri atıf yaptığında daha saygın görünüyorum derdi ve gerçekten de öyledir, dinleyici daha da etkilenir.

Şimdi ben böyle olunca, gerek buraya yazdığım yazılarda olsun, gerek konuşmalarında olsun atıflardan ziyade kendi sözlerimi dile getiriyorum ve sosyalci kişilerin zengin atıflı yazılarının yanında pek de cılız kalıyorum. Fakat şundan eminim ki, okuduklarım aynen yaşadıklarım gibi bana birşeyler kattı, ben onları özümsedim, fenci kafasıyla sorguladım, harmanladım ve hayata (veyahut kaleme) geçirdim. Kısacası okuduğunuz bu yazıların hikayesi böyle. Eğer fizikle ilgili bir yazı yazsaydım yeteri kadar atıf/kaynak olurdu ama insan hayatındaki çoğu şey sosyal bilimler kategorisine giriyor ve dolayısıyla bilimsel bir ağız içermiyor.


12 Aralık 2013 Perşembe

Aperatif Yemek Haşlanmış Brüksel Lahanası

23:35:00 4 Comments
Brüksel lahanasını yakın büyüklükte doğradığınız havuç ve patatesler ile birlikte haşlayın. Yanına ezilmiş sarımsak, sirke, limon suyu, zeytinyağı ve tuz ile bir sos hazırlayın. İster sosu üzerine dökerek, ister yanına bir kase ile koyup, her lokmada sosa bandırarak yiyin. Nefiss.

Brüksel lahanasını hiç sevmeyenler bu şekilde çok rahat tüketecekler.

Not. Bu yazıyı yazdım yayınladım bir de ne göreyim, yemek blogu yerine buraya koymuşum:) Yazım dili çok ciddi kaldı bu yüzden kusura bakmayın. Bu şekilde gerçekten çok güzel oluyormuş, belki böyle tüketenler vardır ama geçen gün tesadüfen yapmış oldum. Fırında beşamel soslu graten şeklinde yapmak üzere haşlamıştım, ikinci aşamayı tamamlayamayınca nasıl yesek diye düşünürken sos aklıma geldi. O kadar çok hoşuma gitti ki bugün bir daha yaptım. Tavsiyedir.

10 Aralık 2013 Salı

Aller Hande Magazin

09:58:00 1 Comments

Slovakya'da en çok İngiliz Tesco'dan alışveriş yapardım ve taşınacağımız belli olduğu zaman Hollanda'da da var mı yok mu diye bakmıştım. Ne yazık ki yokmuş, genelde başka markalar konusunda biraz katılar ve kendi markalarına öncelik veriyorlar her konuda. Buraya ait marketler zincirlerinden biri olan Albert Heijin benim genelde tercih ettiğim isim oluyor ve doğruyu söylemek gerekirse Tesco'yu unuttum bile.

Bu marketle ilgili başka bir yazı daha yazacağım ama bu dergiyi yazmasam olmaz. Her ay yaklaşık 200 sayfalık çok iyi kalitede bir dergi çıkarıyorlar ve ücretsiz olarak marketin giriş kapısından temin ediliyor. Bu dergi broşür değil, onlar da var ama bu gayet profesyonel bir yemek dergisi. İçinde yüze yakın tarif oluyor ve bazı aylarda temalı oluyor. Geçen sayılardan birinde sadece pastalar vardı mesela.


Fotoğraflar şahane, tarifler çok iştah açıcı ve dergiyi keyifle inceliyorum. Arada pek tabiki reklamlar oluyor. Genelde tarifte kullanılan malzemelerin marketteki paket adları ve fiyatları da yazıyor. Bazen de sunumda kullanılan tabak/çanak/süs/peçete gibi ürünlerin fiyatları ki bunlar da markette satılıyor.


Flemenkçe bilmediğim için tarifleri anlamak benim için zor fakat web sitelerinden incelemek daha kolay çünkü google ile çevirebiliyoruz ve çevirilerde Türkçe gibi sorun yok.


Bundan başka geçen aydan itibaren video yayınına da başladılar, videolarla tarifleri anlamak çok daha kolay.


Diyeceğim o ki farklı tariflere meraklıysanız bu siteden bir çok fikir kapabilirsiniz, sadece yemek tarifleri değil dekorasyon konusunda aşmış oldukları için sofra ve yemek sunumları, tabak-çanak örtü kombinasyonları bile seyr-i alem. Mesela aşağıdaki masa dekoruna bayıldım, beyaz çatal bıçak takımı ne kadar hoşmuş.


Web sitesi
http://www.ah.nl/allerhande/recepten/vinden/
Web sitesi ikinci versiyon (şu an test yayında)
http://www.ah.nl/allerhande-v2/home
App store
Aller Hande koken
Pinterest ( hem videolar hem yemekler hem dekorlar hepsi birarada)
http://www.pinterest.com/allerhande


8 Aralık 2013 Pazar

Kapalı Ortamlarda Çocuklar Kalın Giyinmesin

22:15:00 14 Comments
Annelikte çuvalladığım bir çok konu var ama giyim konusunu çözdüğümü düşünüyorum. Biliyorsunuz kızım Slovakya'da doğdu ve orası kışın Amsterdam'dan bile soğuk oluyor (Amsterdam daha kuzeyde olmasına rağmen yükseltisi az ve deniz kenarında olduğundan daha ılıman). Kasım sonu başlayan kar üç ay yerden kalkmazdı. Burda ise iki gün önceki fırtınada ara ara yağan doluyu saymazsak kar hala yok. Merakla beklemekteyim.

Geçen kış abartısız her gün dışarı çıkardım Helo'yu. Çoğu zaman parkta karlarda oturdu, emekledi vs. Hava genelde sıfır derecenin üzerine hiç çıkmazdı ama bu güne kadar hiç ağzını atkı ile bağlamadım. Yine kat kat giydirmedim, bir palto ve altında kazağı o kadar. Kimi zaman eldiven takmak da istemezdi. Elleri üşürdü ama kolu ve ensesi sıcak olduğu sürece panik yapmadım. Zaman zaman hapşırırdı da ama her hapşırma üşüme ve hastalık değil diye fazla pimpirikli davranmadım.

Evin sıcaklığını ise  genelde 22-24 derecede tutuyoruz. Oda sıcaklığı 18-21 derece diye geçer kitaplarda (her kaynak farklı bişey diyor) ancak bence o sıcaklık biraz daha kalın giyinmeyi gerektiriyor. Mesela örgü kazak kalınlığında bir üst gibi. Oysa çocuklar çok hareket ettikleri için kalın giysinin çocuğun hareketini engellemesi bir yana daha fazla hararet yaptığı için terlemesine sebep olur. Dolayısıyla evin derecesi düşük olsa bile kalın giyindiğinde terletebilir (kalın giysi vücut ısısını dışarı salmasına izin vermez, hava almaz bu yüzden terler). Oysa bir iki derece arttırıp, ince giysi giydirmek daha uygun. Hem rahat hareket edecek hem de terlemeyecektir. Evde Helo'nun içinde bir çıtçıtlı badi, üzerinde ince penye uzun kollu tişört ve genelde ince penye tayt veya eşofman olur. Ayağında ise tek kat çorap.  Nadiren uykudan terli uyanır ve o zaman yelek giydiririm ama yarım saat sonra çıkarırım. Gün içinde hiç terlemez ve üşümez. Kimi zaman çorapsız bile dolaşır. Dışarı çıkarken de paltosuna, şapkasına hiç itiraz etmez. Bunun biraz da onu aşırı giydirmememden kaynaklandığını düşünüyorum. Kat kat giydirip bunaltmıyorum. Hava 5 derecenin üzerinde ise dışarıda şapka takmadan da durabilir, genelde ben çıkarırım o bişey demeden, üstelik yaşıtlarına göre hala çok az saçı var.

Havaların soğuması ile birlikte instagramdaki fotoğraflarda kalın giydirilen çocukları görünce yadırgıyorum. Özellikle ev içinde hırkalar, altta kilotlu çorap üstte eşofmanlar bana çok uzak. Bir de bazı kapalı oyun mekanlarında oynarken kalın trikolar veya yelek giydirilmiş çocuklar görüyorum. Elbette fotoğraftan ortamın sıcaklığını ölçemem ama kapalı mekan en az ne kadar olabilir ki diyorum. 

Biz gün içinde üşüyebiliriz ama onlar üşümez hatta bizden bir kat daha ince giyinmeliler. Mesela tüm gün hiç oturmadan evde temizlik yaptığınızı düşünün. Ben böyle zamanlarda kazakla duramıyorum illa ki tişörte geçiyorum o kadar hareket edince. İşte çocuklar bunu her an yapıyor ve oyun mekanlarında ise daha da çok hareketleniyorlar.

Bir süredir jimnastik grubuna gittiğimizi yazmıştım. Orada farklı milletlerden çocuklar var ve ben size yazdığım kızımın bu haliyle bile uç kaçıyorum. İnce bir tayt ve tişört giydiriyorum jimnastikte. Matların serili olduğu spor bölümüne geçmeden bir bekleme odası var ve orada da ayakkabılar çıkarılıyor. Zemin taş yerler buz (benim ayaklarım kalın çorapla donuyor) ama bütün çocuklar yalınayak. Kızım da spor alanında yalınayak ama bekleme odasında hala çorapla duruyor ki zamanla alıştırmayı umuyorum.

Dışarı çıkarken çocuklarınızı nasıl giydireceğiniz konusunda yorum yapamam, her çocuğun hava sıcaklığına, rüzgara güneşe vs tepkisi farklı. Ancak iç mekanların hemen hemen hepsi oda sıcaklığındadır ve bu yüzden özellikle kapalı mekanlarda ve daha fazla hareket ettiği oyun mekanlarında çocuklara yelekler hırkalar giydirmemeye özen göstermelisiniz. Hem özgürlüğünü kısıtlamamış hem de çocuğu aşırı sıcağa alıştırmamış olursunuz.



Amsterdam'da Kanal Üstü Evler

00:28:00 9 Comments

Amsterdam'ın kanallar şehri olduğundan defalarca bahsetmiştim. Vikipedia bilgilerine göre yüz ölçümünün 166km2 si kara, 53km2 si su imiş. O kadar çok kanal var ki bir nevi Venedik diyebiliriz. Venedik'teki gibi suya sıfır olan (yani temeli suyun içinde, duvarları suya değen) binalar da varmış (benim karşıma çıkmadı henüz) ama onları artık yadırgamıyorum. 

Daha ev aramalarımız sırasında karşımıza çıkan bu kanal üstü evler (özel bir adı var mı bilmiyorum) beni daha fazla şaşırtıyor. Zemin sert yani suyun hareketinden etkilenmiyor ama tamamen suyun üzerinde. Bunlar görünüm açısından normal evlerden farklı değil, birkaç katlı olanlar, suya bakan tarafta balkonu yola bakan tarafta bahçesi olanlar... Su aşığı biri olarak ev aramalarımız sırasında böyle bir eve gönül vermiştim ama Helo için güvenli olmayacağı sebebiyle hiç düşünmedim. Aşağıdaki ise tamamıyla su üzerinde bulunan bir ev, bazıları toprak ile aynı hizada oluyor.

Bu evlere su basar mı, zemini çürümez mi gibi sorular benim de aklımı çeliyor. Ancak adamlar suyla uğraşa uğraşa bu işin uzmanı olmuşlar. En son elli yıl önce bir sel mi taşkın mı nedir bilemeyeceğim suyla ilgili bir vaka olmuş. Ondan sonra da işe ciddi kafa ve para harcamışlar. Mesela biz de su vergisi diye bişey veriyoruz. Kanalların bakımı için bu vergi. Fakat hakikaten çok güzel bakıyorlar, Venedik'in aksine hiç koku yok, sık sık otlar dallar toplanıyor, delikleri açılıyor falan. Suyun ıslahı meselesini de çözmüşler.


Bu fotoğrafını koyduklarım daha çok kulübe havasında olsa da gayet modern ve lüks su evleri var. 


Aşağıdaki de internetten bulduğum bir yapı projesi çizimleri


Bizim kasabanın ana kanalı (ana cadde gibi bir de ana kanalımız var, kocaman gemiler bile geçiyor) üzerinde bu tip evlerden bir sürü var. Her geçişimde hayranlıkla seyrediyorum. Bir gün aklıma video çekmek geldi. Bunları çekeli uzun zaman oldu hava gayet açıkmış ama tabi ki hareket halinde çektiğim için biraz titrek. Videoları cep telefonundan yüklemeyi başaramadım linklerini veriyorum şimdilik, daha sonra bilgisayardan açtığımda düzenlerim



İkinci videoda değirmenin hemen önünde bulunan ev oda+kahvaltı hizmeti veren bir pansiyon. Muhtemelen başka böyle evler de vardır. Amsterdam'a turistik gezi yapmak isteyenler böyle bir deneyim yaşayabilirler. Şahsen benim haberim olsaydı geçen kış turistik olarak geldiğimizde tecrübe etmeyi çok isterdim. Kanalda ördekler, kazlar geçiyor, onlara ekmek atarak balkonunda kahvaltı etmek ne keyifli olurdu.

Sevgiler

7 Aralık 2013 Cumartesi

Birbirine Bağlı Çocuk Eldiveni

16:34:00 21 Comments
Geçen kış kızıma aldığım yukarıdaki eldivenleri epey kullandım. Fotoğrafta görüldüğü gibi uzun bir iple bağlı eldivenler. Bir kaç gün öncesine kadar bu bağın nedenini bilmiyordum. Eğer siz biliyorduysanız ve bana söylemediyseniz alacağınız olsun :)

Bu yıl aldığım bir eldivende de bağcık vardı ama ben kestim. Geçen yıl kızım ufak olduğundan ipi paltosunun üzerinden boynundan geçiriyordum ve öyle takıyordum. O zamanlar pusetinde otururken herşeyi yere attığından onu da atmasın diye. Meğer yaklaşmışım ama tutturamamışım.

Asıl kullanımı ise şöyleymiş. Eldiveni çocuğun paltosunun kolu içinden geçiriyorsunuz ve dışarı sarkıyor eldivenler. Sürekli öyle duruyor, palto çıksa da eldivenler kalıyor. Özellikle okul çocukları hep eldiven kaybederler (ben de kaybederdim hatırlıyorum) bu şekilde sürekli paltonun içinde olduğundan kaybolmuyor.

Bu fikre bayıldım kendi eldivenlerime bile böyle bir uygulama yapabilirim. Eğer siz de ipi bilmeden kestiyseniz veya ipi olmayan bir eldiven aldıysanız, bir ip yada kumaşa, kurdeleye falan dikerek bu şekilde kullanabilirsiniz.

5 Aralık 2013 Perşembe

Ne Çeşit Bir Anneyiz

14:43:00 12 Comments
Yolda giderken 4-5 yaşlarında ağzında emzik olan ve pusetinde oturan bir çocuk gördünüz diyelim. Şimdi durun ve düşünün aklınızdan ilk geçen şey nedir.

Başkalarının çocuklarına karşı verdiğimiz tepkiler ve düşünceler nasıl bir anne olduğumuzu ele veriyor. Normalde kendi kendimize bunu farketmemiz zor ama uç durumlara olan yaklaşımlarımızda anlamak daha kolay. Böylece annelik meselesinde hangi noktada olduğumuzu ve olmak istediğimiz şekilde olup olmadığımızı farkedebiliriz. Yukarıda yazdığım örnek için aklınızdan geçenler mesela şunlar olsun

1- böyle bir görüntü sizi yadırgamaz, dikkatinizi bile çekmez, bir şey düşünmezsiniz
2- kocaman çocuk olmuş hala pusette oturup emzik emiyor diye çocuğu suçlarsınız
3- bu çocuğu memeden vazgeçirmemiş anneyi suçlarsınız
4- vah yavrum kimbilir ne sıkıntısı var emziğe yapışmış diye düşünürsünüz
5- herhalde bir kardeş geldi bebekliğe özendi kıskançlıktan yapıyor dersiniz
6- ne biçim anne çocuğun psikolojik ihtiyaçlarını çözmüyor çocuğun işaretlerini görmezden geliyor diye düşünürsünüz
7- herhalde çocuk çok huysuz ve inatçı annesi bir türlü alışkanlığını vazgeçirememiş dersiniz.

Bunun gibi örnekler çoğaltılabilir, ben şimdilik aklıma gelen ilk farklı görüşleri yazdım. Psikolog değilim ve siz de en az benim kadar bu yazdığım maddelerde farklı bir bakış açısı olduğunu ve bu bakış açılarının bizim yaklaşımımızı ifade ettiğini görebiliyorsunuzdur. 1. Maddedeki rahat anne, her çocuğun özel olduğunu çoktan idrak etmiş belki de en iyi anne formu iken, 2. bebek bakmaktan bıkkın, 3. her şeyi kontrol altında tutmaya çalışan, 4. çocuğun davranışlarının kökenine inmeyi amaç edinen, 5. kardeş sıkıntısını yaşamış bunun ne demek olduğunu bilen, 6. çocuğun her davranışından anneyi sorumlu tutan, çocuğunu başarılı işler yaptığında yüzünün akı veya tersi durumda karası olarak gören, 7. çocuğun davranışlarını değiştirmek için çaba göstermekten vazgeçmiş, bunu yapmanın zor olduğunu düşünen anne çeşitlerine karşılık geliyor bence. Hangi çeşit olduğumuz önemli değil şimdi, bu yazıyı kendimizi farketmek ve istiyorsak değişimi başlatmak adına yazdım. Görülüyor ki en basit bir olayda bile çok farklı bakış açıları oluyor. Ancak belli bir yaklaşımdaki anne her olaya üç aşağı beş yukarı benzer bakış açısında tepkiler verecektir. Bu şekilde tepkilerimizin bir çetelesini çıkarıp harekete geçebiliriz.

Sevgiler

3 Aralık 2013 Salı

Kasım Ayının Temaları ve Soran Anne İşbirliği ile Hediye Tema

01:25:00 9 Comments

Daha önce Soran Anne ile benzer bir çalışma yapmıştık ancak kazanan aday bizimle bir türlü irtibata geçmedi. Dolayısıyla yılbaşı çekilişinde bir tema daha hediye etmeye karar verdik. Bu sefer kişiye özel bir tema yerine bu çekiliş için hazırladığım özel bir temayı vereceğim.Yukarıdaki tema, çekiliş sonunda kazanan kişinin olacak ve header da kendi blog adı yazacak. Bu temaya talip olmak için şu adrese gitmeniz gerekiyor. Orada beni takip edilmesi şartı konulmuş ama öyle bir şey talep etmemiştim, takip etmeseniz de olur. Temanın özelliklerine buradan bakabilirsiniz.


Bu aya ait biten temalardan biri de Zamane Annesi'ne ait. Logosu halihazırda vardı, ben diğer kısımları logo ile uyumlu halde tasarladım ve bence çok orjinal bir tasarım oldu, gözdelerim arasında yerini aldı.


Bir diğer annelik blogu olan Mikemmel Anne ile bana header için talepte bulunduğunda tanıştım. Hatta bazı yazılarında kendimi bulduğum için twitterda paylaşmıştım. Sade bir tema istiyordu ve blogun geri kalan kısmını da headera uyumlu renklerde standart blogger şablonu üzerinden düzenledim. 


Zeynep hanımın blogu Mayıs ayında bitmişti ama kendisinin taşınması, araya giren yaz vs derken kullanıma girmesi geçen hafta oldu. Tema bitmiş olmasına rağmen yükleme aşaması da oldukça vakit alıyormuş, bu temada bunu yeniden idrak ettim, bir çok görsel ayrıntıyı yeniden düzenlemem gerekti. Buradan bakabilirsiniz.


Bir diğer özenerek çalıştığım Mayıs ayı teması da Istanbul Style Report idi. Hatta çok iyi hatırlıyorum, Amsterdam'a yeni taşınmış, geçici kaldığımız dairede internet sorununu çözmeye çalışmıştık bu temayı yapabilmem için. Yüklenmesi ve kullanıma geçmesi bu aya kısmetmiş. Düzenli yazılar girildiğinde iyi bir blog olacağından eminim.

Bu ay iyi çalıştım diyebilirim, yüklenmesi olsaydı paylaşacağım 3 tema daha vardı bitmiş olan. 2 tema da bitme aşamasında. İnşallah hepsini kısa zamanda bitireceğim.

1 Aralık 2013 Pazar

Tüketememe Hastalığı

06:00:00 53 Comments
Gecenin bir yarısı uyandım ve blog okudum, bir süredir kafamda olan bir yazıyı yazmaya karar verdim. Kasım ayı içinde çok yazı yazmış olmama rağmen ve not aldığım çok şey olmasına rağmen galiba bir süre yazamayacağım. Son bir kaç gündür biraz canım sıkıldı, sebebi sanal dünyadaki tavırlar. Yorum yazdığım bazı kişilerin diğer yorumlara cevap verip de bana vermemeleri, belki de beni ciddiye almamaları, yardım ettiğim kişilerin bunun sınırını aşmaya çalışıp beni kullanmaya çalışmaları, takipçi sayısı fazla diye burunları büyümüş insanlar... hepsi birkaç gündür üstüste geldi ve beni çok huzursuz etti. Başkalarının tepkilerine odaklı blog yazmayı çoktan bıraktım ama bu günlerde "kime ne" düşünceleri de zihnimi meşgul ediyor. Bir yandan çalışmalarıma zaman ayırmak için bütün bloglarımı tümden kapatma fikri de zihnimden geçiyor. Böyle ani kararların sonu pişman edebildiği için karar vermeden önce biraz kendime zaman tanımam iyi olacak.

Yazıda tüketememe hastalığımdan bahsedecektim nerelere geldim. Göçebe hayatına geçiş yaptığımızdan beri sürekli kendimi frenlemekten dolayı artık neredeyse hiç birşey alamaz oldum (bir tek kitabı hariç tutabilirim sanırım o da genelde ebook oluyor). Alışveriş yapmak benim için hiç bir zaman keyif olmadı zaten de şimdi ise ciddi çatışmalar yaşıyorum. Gerekli olan şeyleri alıyorum elbette, sadece gözüme hoş gelecek şeyler almak, alınca mutlu olmak gibi bir davranıştan yoksunum artık. 

Evde eksik denilebilecek bir çok şey var. Mesela tabak çanak meselesi. Bazı parçaları kırılmış 6 kişilik bir takımla yaşıyoruz. Bazen gün geliyor mesela salata koyacak tabak bulamadığım oluyor. Almak için bakıyorum, araştırıyorum, görünce vazgeçiyorum, hem pahalılığı hem de çok ihtiyaç duymayışım beni engelliyor. Kaç kere yaşadım tabak sıkıntısını, 6 ayda iki kez diyorum ve önemsiz buluyorum.

Ben böyleyken, sırf hoşuna gittiği için tabak çanak alan, çanta koleksiyonları yapan, giysiler alan (kendime en son geçen kış birşeyler almıştım galiba, bu yaz da bir iki tişörttü sanırım) kişileri artık anlayamıyorum. Belki de sorun bendedir, bunun altında kendini ihmal etme gibi ciddi bir psikolojik sorun yatıyordur. Biraz bu hususta içime dönmem, kendimi tedavi etmem lazım belki de.

Asla eşyaya bağımlı olmadım, bir çok kez taşınınca (ülke değiştirmek anlamında) valize sığmayacak eşyalar biriktirmekten vazgeçtim zaten. Para harcarken gözün  dönüp de takınılan kayıtsız tavra çok imreniyorum yalnız. Para sıkıntısından değil, çok şükür yaşamamıza yetecek kadar kazanıyoruz, alırken her şeyi sorgulamamdan kaynaklanıyor bu. Buna gerçekten ihtiyacım var mı diye soruyorum kendime. Bir de önceden gözüm dönüp aldıklarımın beni artık mutlu etmekten çok uzak olduğunu anladığım için. Hepsi sadece bir anlık mutluluk getiriyor.

Son zamanlarda gittiğim evlere girer girmez, ne kadar az eşyam olduğunu görüp eksiklerimi farkediyorum. Daha oradayken kafamda listeler yapıyorum ama sonra hepsi gereksiz gelmeye başlıyor yine. Kızım için daha bonkorüm ancak onun da, gördüğüm diğer yaşıtlarına göre daha az eşyası ve oyuncağı var. Sahip olduklarımızın yeterli olduğunu görünce gerçekten düşünüyorum, çok eşyaya veya kıyafete sahip olan insanlar bunların hepsini kullanabiliyor mu, o bebek tüm o kıyafetleri giyebiliyor mu, o kadar çok oyuncağın hepsiyle oynuyor mu?

Daha Cem'le yeni tanıştığımız zamanlarda, onunla alışveriş yaparken de böyleydim. Annem terzi olduğu için bir kıyafetin ederini kestirebiliyorum. Harcanan kumaş miktarı, kullanılan ip, düğme gibi malzemeler ve işçilik sonucunda ne kadara mal olacağı. İşte bu yüzden o ederin çok üzerinde olan şeyleri hiç almazdım. Bu gerekli olan şeyler içindi. Gereksiz olan keyif sebebiyle almaya yeltendiğimde ise aklımdan ilk geçen, bununla kaç öğün karın doyar (veya kaç insan doyar) kriteri oluyor. Böyle düşününce aç birini doyurmak, o eşyayı almaktan daha önem kazanıyor benim için. Bu amaçla yapılan bir alışverişin getirdiği huzur ise hiç bir mal alımımın yerini tutmuyor.