29 Kasım 2013 Cuma

Lodoslu İstanbul

11:49:00 4 Comments

Bu sabah çöp atmaya çıktığımda hava soğuk olmasına rağmen hafif hafif esen rüzgar o kadar güzeldi ki ilk hissettiğim anda beni benden aldı ve İstanbul'a götürdü.

İstanbul'da doğmuş büyümüş biri olarak her halini bilirim. Nemini, soğunu, bazen kasvetlenip yer altındaki pis kokularını bağrından atmasını ve lodosunu. Lodoslu İstanbul'u özleyeceğim ve üzerine bir yazı yazacağım hiç aklıma gelmezdi. Bu sabah anladım ki ben en çok bu halini seviyorum İstanbul'un. Ne üşüten ne terleten, püfür püfür esen lodosunu. Saçlarım darmadağın olur, vapurun açık kısmında tavşan kanı bir çay yanına pek yaraşır. Uzaktan hafif çiçek kokularını, denizin iyot kokusuna karıştırır, aldığın her nefeste canlandırır.

İstanbul'da aldığın nefesin ferahlığını lodos zamanı hissedersin, masmavi gökyüzünde bembeyaz pamuklar vardır. Seyretmeye, koklamaya, yutmaya doyamazsın o havayı.

2006 yılında evlenip Üsküdar'da oturmaya başladıktan sonra beş yıl her gün vapurla işe gidip gelirken doya doya yaşadım İstanbul'u. Her halini yaşadım, özümsedim. Ve bugün nedense o halini çok özledim. 

27 Kasım 2013 Çarşamba

#PedofiliyeSavasActık

16:05:00 8 Comments
Gün geçmiyor ki ülkemizde sarsıcı gelişmeler olmasın. Bu husus mutlaka her dönemde vardı ama bu kadar yoğun değildi veya olaylar bu kadar ön plana çıkamıyordu. Ne yazık ki çocuklara tecavüz eden pislikler hukuk sistemimizde hakettiği cezayı görmüyor. Duyarlı vatandaşlar olarak bu hususta hep beraber çaba göstermemiz gerekiyor. Allah saklasın bu durum hepimizin çocuğunun başına gelebilir.

Bu sabah twitterda gazeteci yazar Mehtap Erel'in attığı gönderileri aşağıya yazmak istiyorum
  • almanya'da kimyasal hadim uygulandigi halde hapisten cikanlarin yuzde ellisi ayni sucu alet kullanarak tekrarliyor
  • Pedofili iktidarsizlastirmakla sadece yuzde eli onlenebildiginden agirlastirilmis hapis cezasi gorusulmeli
  • Uzerinde calisilan yasada eger kimyasal hadim uygulanirsa ceza dusuyor, gerekce insan haklari
  • Oysa kimyasal hadim sorun beyinde oldugu icin cocuga arzuyu engellemiyor sadece ereksiyon olamiyor
  • Kanunen sorunun beyinde oldugu kabul edilirse de bu kez kisi hasta kabul edildiginden yine ceza dusuyor
  • Bu cikmaz yurtdisinda agir suc kabul edilerek asiliyor yani hem kimyasal hadim hem agirlastirilmis hapis
  • Yurtdisinda Insan haklari kismini kanunlar"kendini koruyamayacak yastaki bireyi korumayi oncelik kabul ederek" asiyor
  • Yani zor ama cozumsuz degil cozen cozmus biz neden cozemiyoruz (komisyon 4 yildir calisiyor) belli degil
  • En son iki sene once hadim yasasi komisyonu baskaniyla gorusmustum durum buydu yakindan takip ediyorum durum hala bu
  • 9 yildir okullarda konusuyorum pedagoglarla calisiyorum haber dosyalari hazirliyorum,yaziyorum,kendimi yirtiyorum
  • Ama en basiti cocuklarinizin fotograflarini paylasmayin onlara facebook falan acmayini bile anlatamadim
  • Bu arada eklemek gerekir, cocuk gelin diye bir sey yok. Ona buyuklerin gozetiminde ve rizasiyla cocuk tecavuzu deniyor.
  • Cocugunuzu internettteki zararli icerikten korumak icin ucretsiz filtre RTÜK Filtre İndirdim aracılığıyla
  • Buradan da iyice okuyup indirebilirsiniz
  • Bu program cocugunuz internette odev falan ararken pornografik icerikle,sapikla, manyakla,abuk oyun siteleriyle karsilasmasini engelliyor.
  • Pedofiller cocuk gibi davranarak en cok oyun siteleri uzerinden cocuklarla iletisim kurmaya calisiyor.
Aşağıdakiler de Mehtap Erel'in rt yaptığı faydalı linkler. İnternette bu tip sayfaları ihbar etmek için Diren İlkyardım isimli bir site açılmış. İlkyardım Amaçlı Toplanmış Yetkinlik Belgeli Gönüllülerden Oluşan Sağlık Müdahale ve Sağlık Koordine Ekibi bu amaçla çalışıyor. web:  http://direnilkyardim.com/  twitter:https://twitter.com/direnilkyardim

Şu anda çocuk tecavüzü sebebiyle hapse girip çıkmış ve hala icraatlarına devam eden insanlar dolaşıyor etrafta. Bunları daha fazla eklemeyeceğim çünkü gerçekten içim kaldırmıyor artık. Bu aşamada anneler olarak en önemli görev bizlere düşüyor. Çocuklarımızın fotoğraflarını yayınlarken dikkatli olmak ve mümkün olduğu kadar sınırlamak. Hiç fotoğraf yayınlamamayı da yayınlamayı da tercih ediyor olabilirsiniz ama en azından yayınlanan pozlarda, çıplak veya şuh hareketler diyebileceğimiz (çocuklar bilmiyor elbette ama öyle pozlar veriyorlar, bizim kız bile yapıyor bazen) pozları yayınlamayalım.

Ben şimdi blogumdaki tüm fotoğrafları gözden geçireceğim. Ebatlarını ufaltıp, uygunsuz gelenleri kaldıracağım ve bıraktıklarımın da üzerine mutlaka yazılar yazacağım.

Allah evlatlarımızı korusun.

26 Kasım 2013 Salı

Her Annenin Aklını Karıştırır Persentil Eğrileri

16:01:00 4 Comments
Bebeğin özellikle ilk aylarında anneler bebeğinin kilo ve boy takip işini ciddiye alır. Hatta o kadar ciddiye alır ki zaman zaman benim gibi umutsuzluğa kapılır. Persentil eğrileri ile ilgili bazı ayrıntıları açıklamak istiyorum, aslında bunlar bir çok tablo/grafik veren sitede yazıyor ama teknik dil kafa karıştırıyor olabilir.

Buraya bir persentil eğrisi görseli koymadım. Bir sürü grafik inceledim ve hepsinde baz alınan değerler farklı gözüküyor. Kızlar ve erkekler için ayrı olan bu grafiklerin %50 kilo değerlerine baktığımızda 

Kızlar için doğum kilosu 3.2 , 3.4 kg olan 
Erkekler için doğum kilosu 4kg olan 

grafikler gördüm. Şu an türkiye standartları için hangi grafiğin doğru olduğunu bilmiyorum ve bunu en iyisi doktorunuza danışmak olacak.

Doktorlar genelde bebeğin gelişiminin %50 persentil grafiğine uymasını bekler. Yani mesela kızınız 3,2 kg doğdu ise bu %50 persentil eğrisine karşı gelir ve ilerleyen aylarda bu eğriyi takip etmesi umulur.

Kendi kızımdan bahsedecek olursam 20 aylık kızım şuan %50 eğrisinde seyrediyor. Ancak doğum kilosu 3.2 değil 2.7 kg dı. Bunu bilen doktorumuz her defasında 500 gr fazlası olduğunu söyler. Çünkü 2,7 kg daha düşük bir persentile tekabül ediyor ve o bir üst eğriye sıçramış oluyor. Bu durumda annelerin aslında dikkate alması gereken şu, o aya tekabül eden kilodan 3,2 kg çıkarınca bulunan sayı, yani toplamda kaç kilo aldığı önemli. Sizin bebeğiniz de doğum kilosundan itibaren toplamda o kadar kilo aldıysa sorun yoktur.

Eğrilere bakıldığında aylar ilerledikçe çizginin dikliği azalıyor. Bu da artık ay başına daha az kilo alacağı anlamına gelir. İlk aylara göre aldığı kilo düşecektir ve bu normaldir.

Eğer bebeğiniz aynı persentil eğrisinde gitmiyor ve düşüyorsa bunu çok dert etmemek lazım, diş çıkarma dönemleri, ilk hastalıklar iştahı etkileyebiliyor. Ancak bu süreçler geçince düzelmiyor ve uzun süre düşüş gözleniyorsa bunu doktora danışmakta fayda var.

Aynı şeyler boy için de geçerli %50 persentilin boy değerine bakıp, sizinki ondan az (veya fazla) ise toplamda uzadığı miktarın örtüşmesi yeterlidir.

25 Kasım 2013 Pazartesi

Kütüphane Günlüğü #2

15:40:00 3 Comments

Bir önceki yazımın anasayfada pek uzun kalmasını istemediğimden hızlandırılmış postlara geçtim :) Yazmasaydın diyebilirsiniz ama yazıp rahatlamam lazımdı.

Daha önce kütüphaneye üyelik yaptığımızı ve ilk kitaplarımızı yazmıştım. O kitapları aldığımız kütüphane Amsterdam merkez kütüphanesiydi. Üç hafta sonra iade ettik ama merkezde olduğu için hiç yoktan oraya gitmek ( bazen işimiz oluyor ama sadece kütüphane için gitmek zor) ve bi dünya otopark parası ödemek ( güya tasarruf yapıcaz diye kütüphaneden alıyoruz-ve evet dünyadaki en pahalı otopark ücretleri burada) biraz zor geldi doğrusu. Meğer bizim kasabanın da bir kütüphanesi varmış ve yürüyerek gitme mesafesindeymiş. Biz de artık oradan almaya karar verdik ve bu cts günü oraya da üye yaptık Heloyu (çift kütüphane kartlı bir insan daha bu yaşta )Fotoğraftakiler de bu kütüphanenin ilk mahsülleri. Bir kısmını okuduk ama artık daha zengin içerikli kitaplar seçtiğim için zaman alıyor bitirmek. 

Buraya da yazıyorum ki hangi kitapları aldığımızı unutmayalım :)

İlk cümlesi sitem olanlar

12:36:00 5 Comments
Ülkeden uzak oluşumuz sebebiyle yakınlarımızla düzenli bir iletişim kurmak çoğu zaman zor oluyor. Annemle veya ablamlarla bile bu düzeni tutturmak zor olsa da elimden geleni yapıyorum ama söz konusu arkadaşlar ve diğer yakınlar olunca çok başarılı değilim. Herkese yetişemeyeceğim için bloglarım var, sosyal medyada sık sık durum güncellemesi yapıyorum ve her yakınım bu hesaplarımdan haberdar. Ancak bazı kişiler bunlara bakmayı unutuyor ve sürekli onlara hal hatır sormamı bekliyor. Aslında bu taleplerini anlıyorum ama o kişilerin bunu talep ederkenki tavrı beni üzüyor ve yoruyor.

Genelde sitemle başlıyorlar, yine arayı uzattın, hiç arayıp sormuyorsun, unuttun bizi galiba... şeklinde. Aslında eskisine göre daha çok düşünüyorum o kişileri ama her düşündüğümü eyleme dökebilmem mümkün olmuyor.

Uzun zamandır görüşmediğiniz birinden aldığınız mesajdaki ilk cümle böyle sitem dolu olunca, içim daralıyor ve doğrusu ne yazacağımı kestiremiyorum. Derin bir nefes alarak sakin kalmaya çalışıyorum. 

Oysa bazı kişiler vardır, mesajına sıcacık bir özledim ile başlar, okuyunca hasreti içinizde büyür, kalbiniz ona doğru akar. Bu kişi de en az diğeri kadar görüşmediğimiz kişidir ama onun yaklaşımı farklıdır.

Hayatta şikayet edecek çok şey var biliyorum, sakin kalabilmek neredeyse imkansız. Fakat stresin kaynağı başka şeyler iken bu stresi alakası olmayan kişilere yüklemek, onu sorumlu tutmak hiç doğru değil. Tamam belki amacınız yerine ulaşır, sorumlu tuttuğunuz kişi üzülür ağlar, hatta verdiği özür ile geçici bir tatmin bile yaşatır size ama hepsi bu kadar. Geçici anlık bir tatmin. Kendi içinde bazı meseleleri halledememiş bir insanın tatminleri ancak bu kadar oluyor ne yazık ki.

23 Kasım 2013 Cumartesi

20. Ay Mektubu: İki Yaş Sendromu Bitti Galiba

09:34:00 3 Comments
Minik yavrum

İki yaş sendromu işini çözdük galiba, bu ay çok uyumluyduk seninle. Kim bilir belki gün gelir bu yargıya vardığım için kendime gülerim ama bu ayın öne çıkan konusu bu. Yeniden can ciğer kuzu sarması olduk, hatta aşkımız her geçen gün daha da arttı diyebilirim. Ve ilk defa bu ay beni seviyor musun soruma sözel olarak karşılık vermeyi reddetsen de sevdiğini daha çok göstererek cevap verir oldun. Bunu hissetmek öyle güzel ki...

Bu ay daha da olgunlaştığının işareti olarak bazı davranışların değişti. Artık masada yemeğimi yerken anlayış gösterip yemem için fırsat veriyorsun. Hatta bir kere cam kenarında seninle otururken, genelde cam kenarında oturup kahve içtiğim için, gidip kahve almamı ve içmemi söyledin. Nasıl şaşırdım bilsen. Sonra artık tüm uykularını kendi başına yapar oldun. Yatağını seviyorsun ve sana müdahale etmemizi istemiyorsun. Kendi kendine uyuman ilk başlarda beni biraz üzmedi değil, bir konuda daha bağımsızlığına kavuşup benden uzaklaşmıştın çünkü. Fakat böyle bir uzaklaşma başka şekilde yakınlaşmaya dönüşüyor aslında. Mesela gün içinde kollarımın arasına daha çok giriyorsun, bazen yanağını uzatıp seni öpmemi istiyorsun. Bir de bu öptürme taleplerinin sebebi sana kızdığım bazı zamanlarda olmuyor mu, ağzımı açıp birşey diyemeden yanağını ağzıma yapıştırıyorsun, çok kurnazsın çok. Neyse ki en azından tepkimi anladığını biliyorum.


Ancak bu ay her zamankine göre daha çok yorulduk babanla. Gün boyunca o kadar çok hareket ediyoruz ki seninle, senin uyuduğun saatte biz de uyuya kalıyoruz. Bu uyuyakalmaların sayısı çok fazlaydı bu ay hepimiz bol bol uyuduk diyebilirim :)

Seni çok seviyoruz bebeğim.

Amsterdam

21 Kasım 2013 Perşembe

Bahçen Var mı Derdin Var

14:43:00 5 Comments
Bahçeli bir evi çok istiyordum, en çok da kızım için. Dilediğince çıksın oynasın, o doğayla haşır neşir olurken ben bahçede oturup dergimi okuyayım içeceğimi içeyim falan. Bir koca yazı (yoksa minik mi demeliyim, hep yağmur hep yağmur) geride bıraktık ve sıfır bahçe keyfi, bir kere hüsranla sonuçlanan mangal keyfi yaşadık. Belki tamam acemiliğimize geldi ya da biz keyif yapmayı bilmeyen insanlarız, inşallah bahçe yaşamını da öğreneceğiz de önce kendisiyle barışsak iyi olacak.

Aslında bahçemizdeki toprak alanı çok değil, çoğu yerler taş döşeli. Başlarda ekili alanı genişletmeyi düşünmüştüm hala da düşünüyorum ama çok iş gerçekten. Yine de kendi sebzemizi yetiştirme uğruna baharda bunu göze alacağım sanırım.

Eskiden ayrık otlarına neden öyle dendiğini bilmezdim. Meğer en ufak ayrıklardan bile çıkıyormuş bu meretler. Yol yol bitmiyor. Her bahçeye çıkışımda üç beş ot yoluyorum. Helo bile göre göre alıştı o da gördükçe yoluyor :) Hele hele yolmayı unutursak veya ihmal edersek yandık, güçleniyorlar çıkmak bilmiyorlar. Muhtemelen her bir iş için özel bahçe aletleri vardır ama biz daha o aşamaya gelemedik. Bahçe makası ve eski bıçaklarla idare ediyoruz şimdilik. Baharda komple bir bahçe alışverişi lazım bize.

Bahçeyle az biraz haşır neşir olunca diğer bahçelere alıcı gözle bakmaya başlıyor insan. Burda bahçe düzeni de interior design gibi özel hizmetliler tarafından yapılıyor. Canları sıkıldıkça değiştiriyorlar. Taşları, bitkileri dekorları komple değişiyor. Genelde ayrık otlarının çıkmasını mümkün kılmayacak şekilde taşlar döşüyorlar. Bizim bahçe kaldırım taşı gibi. 10mm lik arası bile olsa çokmuş bu ara meğer.  

Sonbahar gelince bahçe işi daha da azıtıyor. Yaprak temizleme, kurumuş dalları ayıklama falan. Bazı günler evin içini boşverip bahçe temizliğine girişiyorum. Herkesin bahçesi pırıl pırıl ne zaman yapıyorlar nasıl yapıyorlar aklım almıyor. Ben çocukla yetişemiyorum.

Bir de farkettim ki, bu insanlar minimum iş çıkacak şekilde düzenlemişler bahçeyi. Bizim ev sahibi dikkat etmemiş mi anlamıyorum. Mesela ön bahçe full yaprak doluyor. Sokaktaki ağaçların yaprakları yanımızdaki bahçelerde değil bizim bahçede takılıyor. Onlar yapraklar savrulurken takılabileceği yerler olmamasına dikkat etmişler. Ya parmaklık yapmışlar (duvar değil) ya da hiç set koymamışlar. Böyle olunca tüm iş bizim gibi garibanlara yıkılıyor. 


Ancak ne kadar zahmetli olursa olsun bahçe işi çok keyifli. Çok seviyorum valla. Hele mis gibi toprak ve çam kokusu , hiç ummadığın anda açıveren çiçekler yok mu, insana yaşam sevinci veriyor.

19 Kasım 2013 Salı

İkinci Çocuk Sorunsalı

16:35:00 37 Comments
Malum kız büyümeye başladı, dönem dönem ikinci çocuk fikri beni yokluyor. Kafamda bin deli düşünce, kukumav kuşu gibi düşünüyorum. Öyle olursa böyle, şimdi olursa şöyle diye. Pek tabi ki her istediğin zaman şak diye olacak hali yok, olmama ihtimali bile mümkün olabilir. Tabi ki Allah'a kalmış bir iş bu. Hayırlısını diliyorum ben de.

Yaklaşık iki yıldır çalışmıyorum. Çalışmaya başlamak istiyorum ama çok da korkuyorum. Böyle evde oturup fizikten uzak kalınca her bildiğimi unutmuş, özgüvenim gitgide azalmış gibi hissediyorum. Geçenlerde bir iş ilanı görünce aklım karıştı yeniden. Aslında üniversite dışında iş istemiyordum fakat bu iş aklımı feci çeldi. Amsterdam'daki Avrupa Patent Ofisine farklı branşlardan eleman alacaklarmış. Fizik için de lisans mezunu bir fizikçi ( benim doktoram var daha makbul olur herhalde) arıyorlardı. Gelen patent tekliflerini gözden geçirip orjinalliğini araştırıp onay verip vermeme işini yapıyorsun. Vay be ne havalı. İlk aklıma gelen idolüm Einstein'ın da isviçre patent ofisinde çalışmış olmasıydı. Ben de onun gibi olurdum belki :)  Üstelik bu ilanda, binada bulunan laboratuarların dilediğince kullanılabilmesi mümkündü (istersen bilimsel çalışma yürüt süper) Maaşı ise (asıl beni vuran yer) ortalamanın üstünde bir maaş alan eşiminkinin bile iki katı idi. Şok oldum.

Tabi ki bu işe başvurmadım, hem çok ani oluşu (daha kızımla ilgili bir programımız yok) hem de cesaretimin olmayışı. Belki başka zaman yine ilan çıkar kimbilir.

Şimdi Dila iki yaşına geldiğinde okula başlayacak, belki işe başlamam daha kolay olur o zaman. Fakat işe başlarsam ve özellikle de kızım büyüdüğünde ben rahata alışırsam ikinci çocuğu kolay kolay göze alamam gibi geliyor. Yeniden o kaosa girmek gözümü korkutuyor. Şimdi evdeyken bir çocuk daha olsa, verdiğim iş arası biraz daha uzasa, ikincisi bir yaşına falan geldiğinde işe dönsem (tabi şimdi kendimi beceriksiz hissediyorum o zaman özgüvenim yerlere yapışır eminim ) daha mı iyi olur diye gel gitler yaşıyorum.

Bunda mesleğimin sürekli gelişmeleri takip etme gerekliliği içermesinin de etkisi var. Asla bıraktığım noktada kalmıyor. Şimdi bile yakalamam gereken öyle çok araştırma var ki. Diğer yandan bir konuyu nasıl ele almam gerektiğini bildiğim için bunun önemi yok diye kendimi telkin ediyorum. Sonuçta sürekli takip etsen bile her konuyu bilebilmek imkansız.

İş mi çocuk mu iş mi çocuk mu diye düşünedurayım, zaman hızla geçiyor. Bakalım bu düşüncelerin sonu nereye varacak. Siz ikinci çocuk kararını nasıl verdiniz, kaza olanları demiyorum ama ;) Gerçi de belki en iyisi o.

Amsterdam-Paris hızlı trenle 3 saat

13:54:00 4 Comments
Bir süre önce bu mevzudan haberdar olduk ve ilk fırsatta denemeye karar verdik. Yaklaşan yılbaşı nedeniyle Paris veya Amsterdam'a (ya da aşağıdaki yerlerden birine) turistik gezi yapacak kişiler, hızlı trenle günü birlik bir extra şehir gezisi bile yapabilirler. Diğer şehirlerin ne kadar sürdüğü sitede kalkış ve varış noktalarını yazınca gözüküyor. 

Thalys hızlı tren web sitesi https://www.thalys.com/nl/en/


Fiyatları çok ucuz değil ama bazen yarı fiyatlı kampanyalar oluyor ve biz bunlardan bir tane kaptık :) Uçak yolculuğu ile karşılaştırıldığında uçak bekleme sürelerini de katınca aynı olması, merkeze vardığı için ayrıca bir de havaalanı-merkez ulaşımı için para gerekmemesi ve tabi dilediğin gibi gezinebileceğin için çocuklar için daha uygun oluşu bence artıları. Hızlı trende yolculuk ederken pencereden seyir kısmı nasıl oluyor bilmiyorum ama o da varda tadından yenmez ;)

18 Kasım 2013 Pazartesi

O-o baykuş

23:19:00 0 Comments

Kızım baykuşları çok seviyor, adlarını söyleyemiyor ama çıkardığı sesi o-o diye taklit ediyor (aslında dümdüz o değil uouo  gibi bişey diyor ). Geçen hafta o uyurken bir baykuş örüp sürpriz yapmak istedim.

Bu blogun ilk açıldığı zamanlarda bolca amigurumi yaptığımı eski okuyucular biliyor. Bazı ördüklerimi ben bile unutmuşum. Bu baykuşu ise tamamen örgüden yapmaktansa biraz keçe katarsam daha iyi olacakmış gibi hissettim. Gövdesini tek parça halinde ördüm, keçelerle diğer kısımlarını yaptım. Başta pek heves etmedi ama bu günlerde sahiplenmeye başladı. 

Helo'nun Oyun Grupları

16:39:00 9 Comments
Bir önceki oyunlarla ilgili yazım evde programlı aktivitelere karşı olduğumu söylediğim için, program yapma hevesindeki anneleri kızdırmış ve benim büyük burunlu gözükmeme sebep olmuş olabilir. Yazının içinde bu ihtiyacın kişiye göre değişebileceğini vurgulamıştım ama gözden kaçması muhtemel. Ben de geniş bir çerçeveden bakıp durumumuzu anlatmak istedim ki neden ihtiyaç duymadığım anlaşılsın.

Biliyorsunuz Amsterdam'da yaşıyoruz son 6 aydır ve burada bizim hiç arkadaşımız yok. Dolayısıyla evimize gelip giden ne arkadaş ne akrabalar ne tanıdıklar var. Bu da bizim eksikliğimiz ama bu eksikliği elimizden geldiğince kapatmaya çalışıyoruz. Fakat diğer yandan da artımız oluyor çünkü bizim kararlarımıza müdahale eden, karışan, yargılayan kimse olmadığı için daha kolay oluyor. Böyle olduğu için de günlerimiz rutin içinde geçiyor.

Sabah 7-8 arası uyanan Helo babası işe gidene kadar bir saat onu görüyor ve etkileşiyor, akşamları da yaklaşık 3 saat, hafta sonu da 2 full gün beraber oynama şansına sahip. İstanbul'da olsaydık trafikte çok zaman harcayacağı için bu kadar beraber zaman geçiremeyecekti babasıyla. Bu bizim artımız oluyor. Gün içinde uyuduğu iki saat hariç sürekli yanındayım. Mutfağımız açık mutfak olduğu için de işimi yaparken de onun yanında olabiliyorum. Evimiz bahçeli ve parka çok yakın olduğundan her gün dışarıya çıkıyoruz. Her gün olmasa da sık sık bisikletle geziyoruz. Ev sahibinin bırakmış olduğu masa ve sandalyeler ile ayrıca oldukça eğitici bir koli oyuncağı var. Bu oyuncaklar elinin altında olunca istediği zaman kendi alıp oynuyor. Oyuncakları genelde hep eriştiği yükseklikte ve dağınık. Beni çağırdığı zamanlarda ise yanında oluyorum.

Bundan başka haftada iki oyun grubuna gidiyoruz son iki aydır. Bir tane daha gidebileceğimiz oyun grubu bulduk ama daha başlamadık. İki tanesinin yeterli geldiğini gözlemledim ve bu yüzden biri bitince diğerine gideceğiz.

Oyun gruplarımızdan ilkinin adı theLittleGym. Bu gruba pazar sabahları gidiyoruz ve hem anne hem baba olarak katılıyoruz. Yaklaşık bir saat süren grupta bir hoca eşliğinde temelde jimnastiğe dayalı oyunlar oynanıyor. Yanlış bilmiyorsam iki yaş civarı gelişmeye başlayan iki ayağını yerden keserek zıplama, bu grup sayesinde diğer çocuklardan heveslendiği için geçen ay gelişmeye başladı. Çok dengeli değil ama zıplamayı seviyor. Grubumuz 19-36 ay çocuklarının dahil olduğu grup olmasına rağmen genelde iki yaş civarı çocuklar var. Bu oyun grubu, Helo'ya en çok cesaret verdi. Çünkü doğduğundan beri fiziksel aktivitelerde çok temkinliydi.   Yapıyordu ama önce iyice inceleyip kafasında planlıyordu belki. Oysa ben daha cesur olup girişmesini isterdim. Şimdi parklarda da bulunan demir çubuklara asılıp sallanıyor, tırmanma duvarlarına tırmanıyor ve bunları yapmak için daha cesur. Grup genelde hepsinin eline aldığı çanlarla eşlik ettiği bir hoşgeldiniz şarkısı ve sırayla hi5 ile başlıyor, sonra kocaman bir daire etrafında koşma ve ardından günlük programa göre hareketler oluyor. Bu hafta sonu konu yönler idi ve, ellerindeki objeleri yukarı, aşağı sağa sola salladılar,  sünger bloklardan hazırlanmış bir piramitte dolanıp sonunda ayakla top atma noktasına ulaşıp gol attılar, tahta lata üzerinde yan yan yürüdüler, yine bir labirent takip edip, tünelden geçip takla attılar. Bütün hareketlerde gerektiğinde yardımcı oluyor anne babalar. Bu grupta kızım yüzde yüz her programa uyumlu hareket etmiyor ama diğer çocuklar da öyle. Ancak eskisine göre her geçen gün katılım oranı artıyor. Kapısına yaklaştığımızda koşa koşa gidiyor ya, sevdiğini anlıyoruz biz de.

İkinci grubumuz Baby Sensory, duyu geliştirmeye yönelik bir okul. Dikkat çekecek bir farkla daha çok seviyor bu grubunu Helo. Bunda öğretmeninin yaklaşımının da etkisi var. Stephani, kızımdan iki ay ufak bir çocuğu olan zenci bir anne. Bu tavırlarına yansıyor, Helo ile çok iyi anlaşıyor. İlk baştan beri zenci oluşunu hiç yadırgamadı. Her iki grupta da, değişik milletlerden insanlar var.

Baby Sensory'de ortalama bir saat sürüyor ve bu bir saat öyle tatmin oluyor ki, sürenin sonunda içine dönmeye başlıyor. İlk 20 dakkasında çocukların etraftaki oyuncaklarla oynaması için serbest zaman bırakılıyor. İlk başta bu durumu yadırgamıştım fakat çok doğru bir yaklaşımmış. Çünkü etraftaki oyuncaklara doymuş olan çocuk, grup aktivitesi yaparken onlarda aklı kalmamış oluyor ve tam konsantre oluyor. Jimnastik grubunda öyle değil. Girer girmez grup dersi başlıyor ama kızım illa ki kaçıp diğer yerlerde koşmak, tırmanmak zıplamak istiyor.

Baby Sensory bu açıdan çok iyi düşünülmüş. Grup zamanı geldiğinde ortadaki eşyaları kenara çekiyoruz ki bunu hep çocuklar yapıyor, sonra yine onlar matları seriyorlar ve oturuyoruz. Her zaman çubukları vurarak söylediğimiz hoşgeldiniz şarkısı ile başlıyoruz. Sonra da süre bitene kadar üç-dört farklı aktivite oluyor. Sonunda veda şarkısı ile ayrılıyoruz. Bu gruptaki oyunlar duyulara hitap eden oyunlar oluyor genelde. Hepsine gayet iyi katılıyor bu grupta. Ses ve ışıklı oyunlar, kukla gösterisi, dokunma duyusu ve el becerileri için oyunlar her hafta değişiyor.

Bu oyunları zaman zaman bebekler için oyunlar bloguna yazıyorum. Yine yazacağım.

Oyun gruplarında yeteri kadar doyuma ulaştığını düşünüyorum. Ayrıca her geçen gün grup yaşamına daha iyi adapte oluyor. İki yaşına az kaldığı için, okulda birden bire grup yaşamına zorlanmasın diye başladık bu gruplara. Okul için başka adaptasyon sorunları olacaktır muhtemelen, onu da zamanı gelince çözmeye çalışacağız.

Uzun lafın kısası bizim şartlarımız altında kızım oyuna doyuyor. Bunu artık oyun istemeyi kesip kendi iç dünyasına yönelmesinden anlıyorum. Ayrıca hem bana hem de babasına doyuyor olmalı ki, uyku zamanlarında yatağına girip bizim yakın durmamızı istemiyor. Çocukların belki de doğduklarından beri yalnız kalma ihtiyaçları oluyor ama herhalde anlamadığımız için pek fırsat vermiyoruz. Şimdi ise bunu açıkça ifade ediyor kızım.

Doğduğundan beri her şeyleriyle meşgul olduğumuz için bağımsız düşünmek zor olabilir ama çocuklar annelerin transkriptleri değildir. Evet büyük ölçüde etkileniyorlar, örnek alıyorlar ama, öğrettiğin bir şeyi öğrenmiyorsa, uyku eğitimi verdiğin halde olmuyorsa, en güzel yemekleri yaptığın halde yemiyorsa bunun sorumlusu, suçlusu anne değildir. Tüm faturaları kendinize kesmememiz ve onun da bir karakteri ve tercihi olduğunu unutmamamız lazım. Ben her şeyde kendimi suçlamayı bıraktığımdan beri işler daha yolunda gidiyor. 

17 Kasım 2013 Pazar

Zaanse Schans; Masal Gibi Bir Kasaba vol 2

01:58:00 5 Comments
Daha önce bir yazıda ( cep telf daki app ile link vermek çok zahmetli bir kaç yazı öncesine bakınız) çektiğim fotoğrafların bir kısmını paylaşmıştım. Kalan fotoğrafları yeniden düzenleme işini ancak yapabiliyorum. Gezerken hissettiğim ruhu çektiğim fotolarda yakalayamamışım, bunda havanın da etkisi var. Hepsinin yeniden düzenledim (keşke önceki posttakileri de bu formatta düzenleseymişim) daha gerçekçi oldu.
Köprüyü geçince turistik bölgenin karşıdan görünen ilk başlangıcı
Hoşgeldiniz ;)

16 Kasım 2013 Cumartesi

Helo ile oynadığımız oyunlar

02:36:00 7 Comments
An itibariyle 19,5 aylık olan kızımla bütün gün evde beraber olma şansına sahip olduğum için, oyunlarını ve günlük aktivitelerini takip etme ve düzenleme imkanım oluyor. Bu yazıda neler yaptığımızı, benim ve onun oyunlara olan yaklaşımımızı yazacağım.

Oyun sever bir anne olduğumu ve doğduğundan beri onunla hep oyunlar oynadığımı Bebekler İçin Oyunlar blogumda yazmıştım. Doğduğundan beri neredeyse her gün dans ettik (bunu hiç abartmıyorum gerçekten), şarkılar söyledim ve yaşına uygun fiziksel ve zihinsel oyunlar oynattım. Son bir kaç aydır oyunları eğlence oyunlarından çok eğitici oyunlara dönüştü ancak bu konuda da, her konuda olduğu gibi kızımı gözlemleyip onun tercihleri, hevesi ve merakı doğrultusunda oyunlar oynatıyorum. Genelde neyi oynayacağımıza o karar vermiş oluyor, biz eşlik ediyoruz. Yazı çok uzun olduğu için devamını okumak için tıklayınız

13 Kasım 2013 Çarşamba

Tadı damağımda anılar

16:48:00 11 Comments
Geçenlerde beyaz peynirli maydanozlu makarna yapmış ve instagramda en son ne zaman yediğimi hatırlamadığımı yazmıştım. Yerken öyle lezzetli geldi ki, galiba hamileliğimden beri ilk defa tadını çıkararak yediğim ilk yemekti. Üstelik beni alıp çocukluğuma ait unuttuğum günlere götürdü.

Babam makarnayı daima peynirli yer ve çocukken biz yoğurda boca ederken o hep peynirle karıştırırdı. Bazen ben de öyle yapardım ama az gelirdi herhalde bir de ketçap veya salça ne varsa onu eklerdim. Sonra düşündüm çocukken öyle şahane şeyler yemiyorduk ki her zaman, makarna bizim için şimdiki zamanın hamburgeriydi belki, bir de annemin yaptığı patates kızartması.

O zamanlar sık sık teyzemlere veya halamlara giderdik ve onlar da bize gelirdi. Düşünüyorum da annem, benim şuan bir misafir ağırlayacağım zaman yaşadığım telaşeyi hiç yaşamıyordu, belki de ben farketmiyordum ama kimse kimsenin evini veya ikram ettiğini çemkirmezdi. Belki de bu yüzden daha rahattılar. Allah ne verdiyse ortaya çıkarılır hep birlikte yerdik. Kimi zaman kekler börekler tatlılar yapılırdı elbet, fakat aniden bir misafir gelse annem akıtma yapar yanına zeytin peynir reçel turşu evde ne varsa çayın yanına çıkarırdı. Bazen de bir türlü tadını ve kıvamını tutturamadığım lokmalar dökerdi hemencecik un su tuz biraz yoğurt ile hazırladığı. Öyle güzel olur ki yanına hiç katık aramazdı insan onu yerken. Tatlı bir sohbetin eşlik ettiği çay ve lokmalar en has böreklerden daha lezzetliydi.

Küçükken teyzemlere gittiğimizde o zamanlar genç kız olan teyzemin kızı daha bizi kapıda görünce hemen mutfağa gider çay suyunu koyarmış. Biz üstümüzü çıkarıp oturana kadar da bir kek karıştırmış, evdeki kraker ve bisküvileri çıkarmış olurdu. Ne zaman bunları hazırladığını sorunca da e işte siz şunu şunu yaparken derdi. Fakat kendisi de muhabbeti hiç kaçırmaz, ara sıra mutfağa giderek her şeyi hazır ederdi. O zamanlar öyle şaşırırdım ki bu hızına, şimdi onun kadar olmasa da ben de öyleyim :)

Az kalmış herkese yetmez derdine düşmeden çekirdekler kuruyemişler çıkarılır, hep beraber yerdik. Az ya da çok  ne ikram edeceğini şaşırırdı insanlar.  Azar azar çok sayıda çeşitle kurulan bereketli zengin sofralardı onlar. Ve öylesine lezzetli. Aç olunca ne yenirse yensin güzel geldiği için mi yoksa o sıcak art niyet içermeyen sohbetler miydi herşeyi lezzetli kılan bilmem ama ben o anları çok özledim. Misafirin Allah ne verdiyse gelirken alıp getirdiği (bazen ekmek, simit ya da galete), ev sahibinin allah ne verdiyse çıkarıp paylaştığı keyif dolu sofraların yerini sanki tabak çanakların, sunum şekillerinin ve tariflerin yarıştığı davetlere bıraktı sizce de öyle değil mi? :(

10 Kasım 2013 Pazar

Kuru Maydanoz

20:53:00 8 Comments

Slovakya'da iken taze maydanoz bulmak da zordu almak da. Çok pahalıydı çünkü. Maydanozsuz günlerin ardından baharat bölümünde kuru maydanoz bulunca çok sevinmiştim. Ah ne günlerdi. Bir şey ararken önce slovakça ne olduğunu bulmak gerekiyor, ardından nerede bulabiliriz aşamasına geçiyorduk. Hollanda'da da durum farklı olmasa da, bazı kelimelerin ingilizce ve almancaya benzerlikleri yüzünden, slovakça kadar zorlanmıyoruz.

Kuru maydanoza bir alıştım pir alıştım. Evde artık tazesi olsa bile her daim kurusu bulunmalı. Yemeklerin içine, köftelere atmak için çok pratik.

Bazı kişiler (önceden ben de öyleydim) maydanoz yiyemez. Boğazına takılır, kusacak gibi olur ve yutamaz. Kuru maydanozda böyle bir sorun yok, salatalara, köftelere, nane eklediğim çorbalara mutlaka onunda katıyorum. Bazı yemekler var ki maydanozsuz olmuyor mesela. Kurusunu atınca o lezzeti tutturuyorum.

Türkiyede iken marketlerde hazır kuru maydanoz hiç görmüyordum, belki şimdi vardır bilmiyorum. Olur mu bilmem ama nane gibi kurutulabileceğini düşünüyorum. Hem alınan demetin bozulmadan tüketme derdi de olmuyor kuru olunca. Tavsiye ederim :)

9 Kasım 2013 Cumartesi

Yine Başımızda Nöbette Yine

23:27:00 0 Comments

On Kasım'larda, 29 Ekim'lerde dilime çocukken öğrendiğim şarkılar gelir, birer birer dökülür. Bunları söylerken, o zaman yaşanılanları kafamda tasavvur etmeye çalışırım. Kalbimden bir dua, bir şükran geçer. Yine son bir kaç gündür bu hallerdeyim. Zira benim için Kasım ayı sadece Atatürk'ü ifade ediyor. 

Bu marşı söylerken içime bir cesaret doğuyor, ilkelerin yaşayacak sen bize inan!

izindeyiiiiz yüce ataaam
seninle güldü bu güzel vataaan
ilkeleriiiin yaşayacaaak 
Şeref sözüdür sen bize inaan!

Mus-ta-fa kemal!
Öz-gür-lük demek!
en güzel şarkıdır dudaklaaardaa
yinee başımızda
nööbette yine
Kim demiş bizden uzaklardaaa!

8 Kasım 2013 Cuma

Kendi işini kendi yapanlar ülkesi

00:01:00 7 Comments
İlk taşındığımız zamanlarda, temizlik konusunda epey bir tedirginlik yaşadım. Sokağımızdaki her ev oldukça bakımlı ve hepsinin önünde iki araba olunca, acaba temizliklerini kendileri mi yapıyorlar, ben bu şekilde görülürsem yadırganır mıyım, çok kro bir Türk imajı çizermiyim diye korktum vallahi. Her gün böyle gizli gizli insanları gözlüyorum, pek bir bilgi edinemesem de yan eve bir kadın geldiğini, çamaşırları alıp gittiğini, aynı kadının ütülü çamaşırlar getirdiğini gördüm. Tabi şok oldum. Ütü için bile özel yardımcı varsa diğer işleri herhalde hiç yapmıyorlar deyip daraldım.

Ancak zaman geçtikçe, başta temiz olan camların silinme vakti geldi. Ay nasıl gözüme batıyor anlatamam, ben şimdi nasıl sileceğim diye her gün kafamda kuruyorum. Gece bile silmeyi düşündüm ama bu ülkede hava kararmıyordu ki. O zamanlar 11 de bile hala aydınlıktı. Bir sabah kafama koydum, artık ne derlerse desinler camları sileceğim, zaten Helo dan dolayı camlar anormal derecede batık, sokaktan bakınca üst kattaki parmak izleri bile gözüküyordu o derece. Kızı pusetine attım kapıdan çıktım, kilitlerken bir adam yanıma geldi. Karşı evin camlarını dışardan merdivenle siliyormuş o sırada. Kendini tanıttı kartını verdi, bu sokakta şu şu şu evlere geliyorum diye bir çok evi işaret etti. Tam da cam silmeye karar verdiğim gün bununla karşılaşmak hiç hoş olmadı ama öyle azmetmişim ki, kararımdan caymadım, kartı aldım yoluma koyuldum. O adamı çağırmayı pek düşünmedim doğrusu. Çünkü yeni taşındığımızdan epey masraf yapmıştık ve biraz tasarruflu yaşamaya çalışıyordum.

Biraz park biraz alışverişin ardından gelmemiz öğleni buldu. Camlar çok büyük olduğu için silecek sopa vs almıştım. O günü nedense çok iyi hatırlıyorum. Dönerken güneş parlıyordu, hava açmış ışıl ışıldı her yer. Son birkaç gündür yağışlıydı da o yüzden böyle tam temizlik havası gibi bir hava vardı. Benim gibi düşünen başkaları da varmış demek ki, bizim sokağa yaklaşırken bir kadının dışardan ön camı sildiğini gördüm. Nasıl sevindiğimi tahmin edersiniz. Eve yaklaşınca bir de ne göreyim yan komşum (ütü için gelenin olduğu ev değil, diğer ev ama o da çok süslü ve havalı bir kadındı) aynı camı sandalye üzerinde temizliyor. Oh oh içimden göbek atıyorum, demek ki anormal bişey değil, hemen içeri girdim ve camları silmeye koyuldum.

Daha sonraları çok daha fazla gözlem yapma imkanım oldu tabi ki. Herkesin bahçesi olduğundan, insanlar bahçelerini ve kapı önlerini süpürüyor, otları ayıklıyor, evindeki tamirat işlerini yapıyor, eşya  vs taşıyor, yani normal insanlar gibi davranıyorlardı. Fakat daha sonra bunu biraz abarttıklarını da gördüm ve neredeyse bizim Türkiye'de yapmayacağımız işleri bile kendilerinin yaptıklarına şahit oldum. Camları sildiğini gördüğüm komşumun eşi, arabasının yıkama ve iç temizliğini hep kapı önünde yapıyor. Fakat görseniz her biri için özel aletleri, malzemeleri var. Geçenlerde mutfaklarını değiştirdiler, mobilyalar ve beyaz eşyalar dahil her şey evin önüne yığıldı, taşıma ve montajı kendileri yaptılar sanırım gördüğüm kadarıyla. Cem bu ülkede insan gücünün değerli olduğunu ve hizmet sektörünün çok pahalı olduğunu söyledi. Bu yüzden insanlar genelde işlerini kendileri yapıyorlarmış.

Zaten kendimi bildim bileli her işimi kendim yapmaya alışkın biri olarak buna memnun oldum ama galiba ben hiç bir zaman şöyle hanımağası gibi baş köşeye kurulamayacağım bu gidişle ona yanarım :)

7 Kasım 2013 Perşembe

Amsterdam'da Bisiklet Yolu Kuralları

15:47:00 7 Comments
Aslında bu sadece Amsterdam için geçerli değil elbette, tüm Hollanda ve hatta bisikletin yaygın olarak kullanıldığı diğer ülke şehirleri için de geçerli. Mesela daha önce Macaristan'da da tanık olmuştum. Budapeşte'de pek yaygın olmasa da Szeged'de çok vardı bisikletliler. Bir yaya olarak ne kadar dikkat etmem gerektiğini daha o zamanlar anlamıştım. Amsterdam ise dünyada en çok bisikletin olduğu şehirlerden biri, daha önce bisiklet yığınları fotosu çekmiştim ama şimdi bulamadım, aşağıdakini internetten aldım.


 Yayalıktan bisiklet kullanıcılığına terfi edince, kurallara daha dikkat etmeye başladım haliyle. Geçenlerde sevgili Tüten ve ailesi bizi ziyarete geldiklerinde, şehri gezerken bisiklet yolunda neredeyse ezileceğinden bahsedince, özellikle turistik gezi yapmayı planlayanlar için bir yazı yazmanın iyi olacağını düşündüm.
genelde eşim olmadan sürüşe çıktığımızdan adam gibi bir fotomuz yok, bu da evden ayrılmadan önce

Amsterdam'da bisiklet yolları bazen otoyol ile yanyana olduğu gibi, bazen bir ara kaldırımla ayrılmış olabiliyor. Fakat her iki durumda kırmızı renkli asfalt veya taşla belirtilmiş oluyor. Kırmızı yol gördüğünüzde bunun bisiklet yolu olduğunu derhal anlamalısınız. Bir diğer unutulmaması gereken husus da trafikte önceliğin daima bisiklette olduğudur, ne yaya ne motorlu araç, daima bisikletlilere öncelik verilir.

Yaya olarak dikkat edilecek hususlar:
-Kırmızı yol gördüğünüzde yola atlamadan önce mutlaka sağınıza solunuza bakıp dikkat edin.
-kırmızı yol üzerinden yürümeyin
-Kırmızı yol üzerinde asla bekleme yapmayın, kaldırım muamelesi etmeyin.
-Bisiklet yolları sadece bisikletler için değil aynı zamanda motorsiklet ve motorsiklet benzeri motorlu araçlar için kullanılıyor. Dolayısıyla aniden bir motorsiklet gelmesi çok muhtemel.
-Bazen yaya geçitlerinde ışıklarda beklerken, asla kaldırımdan dışarı taşmayın (eğer ara kaldırımsa arkadan, kenar kaldırımsa önden mutlaka bisiklet ve motorsiklet geçebilir)
-Bebek arabaları ile gezerken, bebek arabasının bu yola taşmadığından emin olun.
-Yaklaşan bir bisiklet varsa, ben koşarak geçerim o gelene kadar demeyin, bisiklete panik yaptırmayın ve geçmesini bekleyin.
-Bisikletin size yol vermesini asla beklemeyin, durmazlar.
-Bisikletler sağa ve sola döneceklerini, döneceği yönde kol kaldırarak belirtirler. Köşede duruyorsanız bu işaretlere dikkat edin.
-Bazı yerlerde trafik lambaları gibi ayrıca bisikletler için de daha küçük olan lambalar bulunuyor, karşıya geçişlerde bu lambalara da dikkat edin.

Bisiklet sürerken dikkat edilecek hususlar:
-Mutlaka bisiklet yollarından gidin, kırmızı yol yok ise trafiğin akış yönünde yolun mümkün olduğunca kenarından gidin.
-Yol ağızlarında ve dönüşlerde mutlaka yavaşlayın araç gelip gelmediğini kontrol edin.
-Eğer bisiklet yolunda yavaş seyrediyorsanız, diğer bisikletlerin sollaması için sağdan gidin,
-Dönüşlerde arkanızdan araç gelsin ya da gelmesin mutlaka dönüş yönünü işaret eden kolunuzu kaldırın.
-Bir çok bisikletin aynı anda yolculuk ettiği yerlerde ani duruşlar yapmayın, tenha yerlere kadar bekleyin.
-Bisikletinizi park ederken, kilit ve zincir kullanın, bisiklet park yerlerine bırakmayı tercih edin.

Araç kullanırken dikkat edilecek hususlar:
-Bisikletler trafikte her zaman öncelikli olduğu için ortak yollarda seyrederken önünüzde bir bisiklet varsa mutlaka onu bekleyip, onun hızında arkadan gitmelisiniz.
-Uygun şartlar sağlandığında sollayabilirsiniz.
-Karşıdan gelen bir bisiklet varsa ona mümkün en  geniş yolu bırakacak şekilde sürmelisiniz.
-Dönüşlerde mutlaka bisiklet ve yayalara öncelik vermelisiniz, buralarda yavaşlayıp durmalısınız.
-Bisiklet sürücülerinin dönüş sinyallerine dikkat etmelisiniz.

Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Umarım turistlere faydalı olur, çünkü benim de az daha başıma geliyordu, bisiklet kazaları hiç de küçümsenecek şeyler değiller.


5 Kasım 2013 Salı

Ekim Ayının Temaları

23:59:00 1 Comments
Bu ay yine Merkürde bir sorun mu vardı (her işin ters gitmesine sebep o muydu bilmiyorum bile) , yoksa benim kızımın cadılığına mı denk geldi bilmem başladığım her iş bir aksi gitti bir uzun sürdü anlatamam. Aslında başlamış olduğum daha çok çalışma var ancak bu aya yetişmedi :(

Bu ayın biten temalarına değinecek olursak ilki Doula Anne Esra'nın wordpress blogunun özel hostinge taşınması ve yeniden düzenlenmesiydi. Özel hostingli blog tasarımlarında ayrıca destek verip, wordpress kurulumu, temaların tamamen türkçeleştirilmesi, gerekli ve faydalı eklentilerin kurulması gibi işler de yapıyorum.


İkincisi Ada ve Aras'la Hayat bloguna ait. Sahibi Saadet hanım, araları çok yakın olan iki çocuklu bir anne, öyle güzel yazıyor ki okumaya doyamıyorum. Mor renkleri tercih ettiği için mor ağırlıklı ama şirin ve ferah bir tema üzerinde çalıştık.


Üçüncüsü, yıllar önce blog tasarımını yaptığım Pasta Tasarım blogunun biraz daha iyileştirilmesi idi. Blog arta içerik yüzünden kolayca gezilemiyordu ve galerilere ihtiyaç vardı. Temanın görsel tasarımını biraz değiştirsek de muhafaza ettik ama altyapısını yeniledim, galeri sayfaları oluşturdum ve anasayfaya slayt ekledim. Şimdi özellikle galeri sayfalarından tüm görsellere tek seferde bakmak mümkün oluyor.


Dördüncüsü daha önce Kuki Cookie ismiyle yayın yapan ama artık ürün yelpazesini genişlettiği için adını değiştiren Bonito Gifts'in tasarımı. Beyhan hanımla uzun yazışmalar sonucunda istediği gibi tasarım oluşturabildik ve benim de çok içime sindi sonuç


Bundan başka tamamen bitmiş olan fakat kullanmaktan vazgeçilen blogu da sayarsak 5 tema tamamen bitmiş bu ay. Eh idare eder napalım. Kasım ayında çok çalışıp tüm talepleri bitirmeliyim ki Aralık'taki İstanbul seyahatinde kafam rahat olsun.

3 Kasım 2013 Pazar

Zaanse Schans; masal gibi bir kasaba

23:55:00 5 Comments
Geçtiğimiz hafta Amsterdam içinde yer alan eve yarım saat kadar uzaklıktaki bu kasabayı ziyarete gitmiştik. O gün instagramda paylaştığı bir iki fotoğraftan sonra bol fotoğraflı bir yazı yazacaktım ama ancak bu gün yazabiliyorum çünkü çok fazla foto çekmişim. Bölge hakkında daha ayrıntılı bilgiyi buradan bulabilirsiniz. 

Kasabaya yaklaştığımızda daha arabadan inmeden burnumuza keskin bir koku geldi. Sanırım yakınlarında bulunan fabrika gibi binalardan biri peynir fabrikasıydı ve tüm kasaba peynir kokuyordu. Yer yer bu koku dayanılmayacak halde olsa da, genelde aşırı rahatsız etmiyor ama sürekli duyuluyordu. Bu yüzden orası bizim için peynir kokan kasaba olarak kalacak.


Fotoğrafları ekledikten sonra bu yeri bir kaç yazıya bölmemin uygun olacağına karar verdim, hepsini yüklemem zor oluyor. Bu yazıdaki görseller, kasabanın yerleşim yerine ait. Biz arabayı buraya parkettik ve değirmenlerin yer aldığı turistik kısma yürüyerek gittik.

Blogunuz çok yavaş mı açılıyor?

09:00:00 1 Comments
Sağ tuş engeli yazısının sonunda blogunuzun açılışında yavaşlamaya neden olabileceğinden bahsetmiştim. Bu yavaşlama elbette ki sadece sağ tuş engeli için değil, eklediğiniz her türlü gadget ve eklenti için söz konusu. Hatta blogunuzdaki her eleman için diyebiliriz.

Blogunuz açılırken aşağıdaki görselde işaret ettiğim yere hiç dikkat ettiniz mi?


Bu kısımda, herhangi bir siteyi açtığımızda, sayfa yüklenirken yapılan işlemler bilgisi, akış halinde sunulur. Blogunuzu açtığınıza önce yazılar ve yazılardaki görseller, tasarımda kullanılan görseller ve ardından tüm eklentiler sırayla yüklenir. Bu yükleme aşamasında bağlanılan sitelerin url adresleri hızlı bir şekilde gözükür. Bazen burada gösterilen bir url adresi o kadar uzun süre değişmeden durur ki, bu o siteye bağlanılamadığını gösterir ve genelde hata mesajı olarak karşımıza çıkar.

Bazen de uzun süre takılır ama yeniden yüklemeye devam eder. İşte o takılma sırasında işaret ettiğim yere bakılırsa, takılmanın neden olduğu url (dolayısıyla hangi gadgetin sebep olduğu) anlaşılır. İlgili eklenti (link, görsel, uygulama artık her neyse o) kaldırıldığında tekrar hızlı çalışacaktır.

Gadgetlere gelecek olursak, sağ tuş engeli, istatistik bilgileri (bazı sayfalarda 4-5 çeşit yüklenmiş oluyor bir tane yeterli), çeşitli süs püs gadgetleri (işte imleç resmi ekleme, bloga kar yağdırma, kuş uçurma gibi gadgetler) gibi eklenen her gadget bir kaynak siteye bağlanmaya çalışır. Ve bunlar ne kadar çok olursa sayfanın yüklenmesi o kadar uzun sürecektir.

Bloggerın kendi geliştirdiği gadgetler ile facebook twitter gibi gadgetler dışındaki diğer her gadget aslında gereksizdir. Dolayısıyla blogtaki yazılar ve yazının içine eklenmiş fotoğrafların getirdiği yükün üzerine bir de bu tip gereksiz eklentilerin yükünü eklememekte fayda var.

Ben de tasarım yaparken tasarımda kullanılan görsellerin hızlı yüklenebilir olmasına çok dikkat ediyorum. Eskiden gadget başlıklarını her biri süslü püslü görsellerden hazırlardım ama bu yüzden ondan vazgeçtim. Tasarım yapmak sadece görsel olarak değil teknik olarak da iyileştirme yapmak anlamına geliyor çünkü.

2 Kasım 2013 Cumartesi

Blogger'da Kategorileri Hızlı Düzenleme

06:45:00 3 Comments
Wordpress kullananlar bilir, şahane bir kategori düzenleme fonksiyonuna sahiptir. Verilen etiket ve kategorileri topluca değiştirme ve silme imkanı veriyor. Bu özellik bloggerda yok sanıyordum ki meğer varmış.

En son yaptığım tasarımda böyle bir düzenlemeye ihtiyaç vardı. Bir pasta kurabiye blogu olarak kurabiyeleri, pastaları ve diğer ürün gruplarını tek kategoride toplamak gerekiyordu. Bu güne kadar yazılan yazılarda, kurabiyelerin çeşitlerine göre ( bebek, nikah, 1 yaş vs) etiketleme yapılmıştı. Özellikle ana menü oluştururken buraya link vermek için tüm kurabiyeleri listeleyecek tek bir etikete ihtiyaç duydum. Bu da tabi kurabiye ile ilgili her bir yazıya kurabiyeler etiketi vermek ile mümkün. Ancak tüm yazılara tek tek girip bu etiketi eklemek imkansız olmasa da çok uğraştırıcı bir iş.

İşte bu işi yapmak için blogun tüm kayıtlar kısmına gelerek arama butonuna kurabiyeler yazdım. Tüm kurabiye konulu yazılar listelendi.


Sonuç olarak verilen tüm yazıları seçtikten sonra da aşağıdaki görselde görünen yerden (etiket işareti) yeni etiket diyerek etiketimi yazdım ve tüm seçilen yazılar otomatik olarak o etikete dahil olmuş oldu.


Yine aynı şekilde bu işlevle yeni etiket değil de mevcut bir etiket seçilip ona yönlendirme yapılabilir. Mesela ben kendi blogum için hem Helodunya hem de Helodünya etiketi açmışım (u ve ü ile) ve dolayısıyla alakalı tüm yazılar ikiye ayrılmış oldu. Şimdi bunlardan birini diğerine taşıyarak toparlayabilirim.

Çok etiket yazmak her zaman faydalı ama belli başlı konuların ortak etikette toplanmış olması çok önemli, benden söylemesi sizden uygulaması :)

Bu arada son tasarıma bakmak isterseniz burada :)

İyi hafta sonları.

1 Kasım 2013 Cuma

Kütüphane dönemine girdik

04:00:00 6 Comments
Geçtiğimiz haftalarda merkez kütüphaneyi ziyaret etmiş ve çocuk bölümünde zaman geçirmiştik. Sonrasında 19 yaşa kadar herkesin ücretsiz üye olduğunu ve kitap alabildiğini öğrenince, geçtiğimiz hafta sonu yeniden kütüphane yollarına koyulduk.


Helo kitapları gerçekten çok seviyor. Çocuğunu öven annelerden olmadığım için abartmıyorum. Doğduğundan beri önce bez kitaplara daha sonra da normal kitaplara bakıyor. Kitaplara başlamak için yırtmadığı dönemleri beklemedik. Yırttığı şeyler de oldu ama genelde o dönemdeki kitapları kalın sayfalıydı. Şu an her türlü kitabı zarar vermeden okuyor, kimi zaman köşesinden kitabını alıp kendi başına takılıyor, kimi zaman yanıma gelip okumamı istiyor. Her akşam uyku öncesi kitap okuma faslımız o kadar uzun zamandır var ki kaçıncı ayda başlamıştık hatırlamıyorum bile.

Hal böyle olunca kitaplarından sıkılmaya başlamıştı. Yeni kitaplar da aldım ama artık tek tük satın almam da yetmiyor. Bu yüzden kütüphane bize hem maddi açıdan hem de onun iştahını karşılaması açısından çok iyi oldu.

Üye kartı babasında olduğu için foto çekemedim ama kendi adına bir kütüphane kartı var çok şirin. İlk üyelikte çocuklara aşağıdaki gibi bir hediye kutusu veriyorlarmış.


İçinde kitaplar ve broşürler vardı. Çantayı çok sevdi.

Her kitap alma sırasında maksimum beş kitap alabiliyormuşuz ve üç haftada iade edilmeliymiş. Eğer bunu geçerse kitap başına 10 cent gecikme bedeli alınıyormuş ama günlük mü haftalık mı nasıl oluyor bilmiyorum henüz. Türkçe kitaplar da varmış diye duydum ama kütüphanede bulamadık, sormaya fırsat da olmadı bir dahaki sefer artık.

İlk seçtiğimiz kitaplar aşağıda. Eve ilk geldiğimizde kitaplara fazla ilgi göstermedi birkaç saat. Sonra bir başladı pir başladı, bir haftadır diğer kitaplarına elini sürmedi. Bundan sonra aldığımız kitapların fotoğraflarını bloga koyacağım ki unutmayayım.


Kitapları seçerken dili anlamadığımız için sadece resimlerine bakarak karar verdik. Helo'nun bu dönemde ilgi duyduğu karakterleri ve konuları seçiyoruz. Artık kavram-nesne öğreten kitapları geçtik, bir olayı anlatan hikayeli kitaplara başladık. Yukarıdakiler bu türde kitaplardı. Özellikle doktor jan isimli kitabı çok sevdi. Aşağıda içinden bir kısım görünüyor.


Bir diğer kitap sayıların ve bu aralar tiryakisi olduğu her türlü taşıtın yer aldığı bir kitaptı. Hiç ummadığım halde sayfalarındaki resimlerden çok kocaman yazan rakamlara odaklandı. Günde defalarca sayıları göstererek sayıyoruz ve bazı rakamları tanıyor artık. Kalemle ve parmağıyla 1 i çiziyor, sırayla sayarken bazı sayılarda sonrakini kendisi söylüyor.


Sonuncunu da kalın ve hikayeli oluşu sebebiyle seçtim. Çok ama çok güzelmiş. 5-6 hikaye var, yazısı az kurgusu güzel, son fotodaki sayfa ise favorisi, piyano var ya ondan :)